Etiket: Durum

  • Depresyon Nedir?  Belirtileri Nelerdir?

    Depresyon Nedir? Belirtileri Nelerdir?

    çok yalnızım, mutsuzum

    göründüğüm gibi değilim aslında

    karanlıklarda kaybolmuşum

    bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır

    aradıkça batıyorum karanlık kuyulara

    kimse duymuyor çığlıklarımı

    duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor

    bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım

    ümidimi yitirmişim

    biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim

    arakamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye

    veda edeceğim..

    Nilgün Marmara

    Depresyon; kişinin fizyolojisi, biyokimyası, duyguları, düşünceleri ve davranışları dahil olmak üzere vücudun bütün olarak etkilendiği bir ruhsal bozukluktur. Kişinin kendisi, başkaları ve dış dünya hakkındaki düşünce ve duygularını etkileyebilmektedir.

    Depresyon, kısa süreli sıkıntı, mutsuzluk, ümitsizlikten farklıdır. Depresyondaki mutsuzluk duyguları çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Daha önceden keyif veren, hoşlanılan faaliyetlere ilgi kaybolması yaşanır. “İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor” cümlesi çok sık söylenir. Günlük işleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Diş fırçalamak, banyo yapmak, yemek yapmak, ev temizlemek, çocuklarla ilgilenmek, arkadaşlarla görüşmek, işlerini yürütmek, toplantılara katılmak… Depresyon, yaşamımızın önemli alanlarında bile, iş, aile, sosyal yaşam olmak üzere bozulmalara yol açar. Depresyon o kadar kötü bir hal alabilir ki, kişi gelecekle ilgili ümitsizliğe kapılarak intiharı bile düşünebilir. Depresyondaki kişiler, böyle yaşamındaki önemli alanlarda isteksizlik yaşadıkları için kendilerini suçlayabilirler. “Daha önce neşeli, şen şakrak biriydim, şimdi kimseyi görmek istemiyorum. Çocuklarımla zaman geçirmek istemiyorum, dersleri ile ilgilenmiyorum, nedenini anlamıyorum kötü bir anneyim ben” gibi yorumlar yapabilirler.

    Depresyon, kişiyi bu şekilde bir çok yönden etkileyebilir ve değişik ruhsal ve bedensel belirtilere yol açabilir. Amerikan Psikiyatri Birliği Tanı Kitabında depresyon tanı kriterleri şu şekildedir:

    En az birisi depresif duygu durum veya ilgi kaybı olmak üzere aşağıdakilerden en az beşinin iki hafta süresince hemen her gün var olması gerekir.

    1. Depresif duygudurum

    2. İlgi ve haz Kaybı

    3. İştah-kilo değişikliği

    4. Uyku Bozukluğu (İnsomni-hipersomni)

    5. Psikomotor retardasyon-ajitasyon

    6. Yorgunluk-enerji kaybı

    7. Değersizlik veya aşırı veya uygunsuz suçluluk hisleri

    8. Dikkat toplamada güçlük-unutkanlık-karasızlık

    9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri, planı, girişimi

    Bu belirtilerden en az beşinin görülmesi yanında, kişinin iş, aile, sosyal yaşamında önemli bozulmaların görülmesi gerekir. Ve bunların başka bir fizyolojik bir duruma ya da ilaca bağlı olmaması gerekir.

    Bu şekilde depresyon belirtilerinin sizde de olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka psikiyatrik ve psikolojik destek almak gerekir. Depresyon önemli bir duygu durum bozukluğudur. Psikiyatrik destek, bulunduğunuz yerde bir psikiyatristle görüşüp yaşadığınız durumun depresyon olup olmadığına dair muayene olmanız, depresyon tanısı alırsanız verilen ilaçlarınızı düzenli olarak kullanmanız gerekir. Biyokimyasal bir sorun olması nedeniyle bu gereklidir. Bunun yanında depresyonla ilgili sizin nedenlerinizin ortaya konması, yaşamınızın yeniden düzenlenmesi, yaşadığınız ortamda bilinçli duygu, düşünce ve davranış değişiklikleri yaparak depresif duygu durumunuzun acilen normale dönmesi için profesyonel bir psikolog desteği ile uygun psikoterapi de almanız yerinde olacaktır.

  • Hissizleşiyor Muyuz?

    Hissizleşiyor Muyuz?

    Gergin geçen ve yüksek strese maruz kaldığımız bu günlerde üzerinde pek durmadığımız ama önemi yadsınamayacak bir konu da psikolojimiz.Terör eylemleri, şiddet olayları, toplum içi öfke patlamaları ve gazete manşetlerinde hemen hemen her gün okuduğumuz cinayet haberleri. Tüm bunlar, sosyal bir yaşantının parçası olan biz insanı nasıl etkiliyor dersiniz. Kaçımız ne hissettiğimizi düşünüyor, duygularımızın ne olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Hissizleşiyor muyuz acaba?

    İnsanoğlu çevresi ile mutlak uyum içinde bir varlıktır ve yaşadığı çevreye, olaylara adapte olmaya çalışır ki yaşamını sürdürebilsin. Bunu farkında olarak yapmaz. Fakat bu farkında olmama durumu sürecin kolay olacağı anlamına da gelmez. Şöyle bir düşünelim, sahip olduğunuz hayattan ne kadar keyif alıyorsunuz, geleceğinizi düşündüğünüz zaman içiniz mi kararıyor yoksa umutlu ve pozitif duygularla mı doluyorsunuz. 2 basit temel soru üzerinde durduk aslında ama bunu genişletmek de mümkün. Örneğin, yaptığınız aktiviteler size sıkıcı gelmeye mi başladı, monoton bir yaşantının içerisinde boğulduğunuzu mu hissediyorsunuz, gün içerisinde modunuz sık sık değişiyor ve keyif aldığınız şeyler size artık gereksiz yada geçici mutluluk gibi mi görünüyor. Tüm bu sorular karşısında sizi memnun etmeyen cevaplar alıyorsanız korkmanızı gerektiricek bir durum yok. Çünkü çoğu insanın bu günlerde yaşantıladıkları durum çok benzer. Bunun sebebi dış faktörlere bağlı olarak yoğun bir günlük strese maruz kalmamız ve bu stresin bizi depresyona yaklaştırması veya depresyona sokması. Okuduğumuz terör haberleri, şehit haberleri, tecavüz ve cinayet haberleri üzerimizde derin etkiler oluşturabiliyor. Üzülüyoruz, tepki vermek istiyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz ama bu duyguların hepsi kısa süreli oluyor. Bunların hepsi otomatik bir şekle dönüşmüş durumda; öfkemiz, üzüntümüz, her bir duygumuz, yaşanması gerektiği için yaşanıyor ve sonra beynimiz tarafından bastırılıyor, bunu halk arasındaki ‘’içine atmak’’ deyimi gibi düşünebiliriz. Bastırma işlemi, baş edemediğimiz duygu ve olaylarla mücadele etmek için farkında olmadan geliştirdiğimiz bir defans mekanizmasıdır. Peki bastırma işlemi yaparak yani içimize atarak aslında ne yapmış oluyoruz, bu bizim için faydalı mı?

    Kimi durumlar için evet diyebiliriz, ama ‘’bastırma’’ işlemi her olumsuz duygu ve olay için gerçekleşiyorsa bu insanı öğrenilmiş çaresizlik dediğimiz olguya itebilir. Öğrenilmiş çaresizliği terimsel anlamına girmeden basitçe şöyle düşünebiliriz, bir cam tarafından ikiye ayrılmış bir odadasınız ve odanın diğer tarafına geçmeye çalıştığınızda sürekli olarak cama çarpıp içeriye giremiyorsunuz, bir süre sonra o cam ortadan kaldırılsa bile siz sürekli çarptığınız için orada cam olmadığını fark etmeyip, odanın diğer tarafına geçmeye bile çalışmıyorsunuz, yaşantılamış olduğunuz negatifliği genelleyip denemekten bile vazgeçiyorsunuz. Peki öğrenilmiş çaresizlik neden bu kadar önemli. Bunun sebebi ne kadar öğrenilmiş çaresizliğe maruz kalırsanız depresyona girmeye de o kadar yaklaşma riskiniz yüksek. Okuyoruz, üzülüyoruz, kızıyoruz, ama bir şey değişmeyecek nasılsa diye bastırıp rutin hayatımıza dönüyoruz. Değiştirmek için hiç bir şey yapmıyoruz. Sabah mutsuz uyanıyoruz, işe, okula mutsuz gidiyoruz ve bu mutsuzluk döngüsünü tüm hayatımıza bulaştırıyoruz. Küçük şeyler bizi mutlu etmiyor.

    Mevsimsel geçişlerde kişilerin duygusal yönden değişimler yaşadığı, alışma sürecinde daha kırılgan ve depresif olduğu zaten biz psikologların yıllardır kabul etmiş olduğu bir gerçek. Fakat artık sadece mevsimsel geçişleri değil, yaşantısal geçişleri de ciddi şekilde hisseder olduk. Siyasi gündem, sosyal gündem ve konular birinci elden psikolojimizi ciddi bir şekilde etkiliyor gibi görünüyor. Son bir kaç senedir özellikle hareketli ve değişken bir gündeme sahip olan ülkemizde, biz henüz gündemde olan probleme ayak uyduramazken, gündem değişiyor ve yeni bir probleme maruz kalıyoruz. Bununla beraber stabil olmayan, bizi tatmin etmeyen farklı duygular yaşantılamaya başlıyoruz. Bu durum ile baş etmek için yapabileceğimiz şeylerde var tabiki. Bunların başında yaşadığımız durumun farkında olmak ve kabullenmek gerekiyor, ‘’hayatım böyle işte’’ fikri yerine sorumluluğu ele almak fikrini kendimize yerleştirmemiz gerekiyor. Düzenli şekilde yapılan egzersiz ve meditasyonun depresyon ve stres konusunda etkin olduğu araştırmalarca kanıtlanmış durumda. Ağır bir egzersiz programı olmasa da gündelik ve düzenli tempolu yürüyüşler, egzersiz faaliyetleri sizi daha iyi ve zinde hissetirecek, pozitif duygular ve düşünceler konusunda destekleyecektir. Kendinize sevdiğiniz bir aktivite bulun ve çok uzun olmasada mutlaka günde belirli bir süre bu aktiviteye ayırmaya çalışın. Bu aktivite sizin kendinizin bulması ve benimsemesi gereken bir aktivite olmalı. Gün içerisinde çok sinirli ve mutsuz hissettiğiniz anlarda nefes egzersizleri yapabilirsiniz, nefesinizi saymak, derin ve yavaş nefes alıp vermek size kendinizi dinletecek ve rahatlamanıza yardımcı olacaktır. Eğer tüm bunlara rağmen bahsettiğim duygu ve durumları ciddi bir şekilde yaşantılıyorsanız, kesinlikle profesyonel bir yardıma başvurmanız gereklidir. Şunu unutmamalıyız ki nasıl boğazımız ağrıyınca doktora gidiyorsak, psikolojik destek almak da bunun kadar doğal ve gereklidir. Bu yüzden nasılsa geçer fikri veya ‘’benim hayatım böyle’’ düşünceleri içerisinde kaybolup, kendinize eziyet etmek yersiz ve gereksiz olacaktır.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Vajinismus, vajen girişindeki kasların kasılması sonucu cinsel birleşmenin mümkün olmadığı ya da son derece ağrılı olduğu bir bozukluktur. Bu kasılmaya tüm bedendeki kasılmalar, bacakların kapanması, korku, kaçınma tepkisi ve vajinal girişin olamayacağı inancı da eşlik eder. Kadın kasılan kaslar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını düşünür.

    Vajinismus da;

    DÜŞÜNCE;, Acıyacak, kanayacak, yırtılacak, zarar göreceğim.

    DUYGU; Korku.

    BEDEN; Kasılma ve bazen çarpıntı, terleme, titreme.

    DAVRANIŞ; Eşi itme, kendini çekme görülmektedir.

    Bu sırayla olan durum o kadar hızlı gelişmektedir ki, hastanın durum üzerinde bir kontrolü olamamaktadır. Bu fobik durumu hasta,bu korkunun saçma ya da anlamsız olduğunu biliyorum ama elimde değil diye ifade etmektedir. Çünkü, çoğunluğun yapabildiği bir şeyi yapamamaktadır, böyle düşünmek de hastanın kendini daha yetersiz ve çaresiz hissetmesine neden olmaktadır.

    Çünkü vajinismus vakaları, bu problemi yaşarken psikolojik bir yük altına girmektedirler. Genelde ailelerden durum saklanmakta, kadın kendi cinselliğini yaşayamamakta, eşinin cinselliğini tam olarak yaşamasını sağlayamamakta, karı-koca olmak, ait olmak, gibi duygusal bütünleşmenin eksik olması nedeniyle tamamlanmamış evlilik durumu yaşanmaktadır. Toplumumuzda çok kısa sürede gelen çocuk düşünmüyor musunuz soruları ve problem devam ederse doğal yollardan çocuk sahibi olamayacakları düşüncesi durumun hasta açısından yükünü artırmaktadır.

    Genel olarak vajinismus, sosyal, kültürel, psikolojik ve fizyolojik bulguların birbirini tamamlayıp bütünleştiği, oluşumunda daha çok çevrenin, çocukluktaki yanlış cinsel bilgilerin ve ayıp, yasak, günah kavramları ile cinselliğin kodlanmasının etkili olmaktadır. Kişisel çalışmamda, kendinizden bekliyor muydunuz sorusunu sorduğumda vakaların büyük oranı, kendilerinden bunu beklemediklerini ifade ediyorlar. Genelde beklentileri, ilk gece korkusu kadar, biraz korkulacak, biraz acı yaşanacak ama bir şekilde olacak diye düşündüklerini, bu duruma şaşırdıklarını belirtmektedirler. Vajinismus oluşumunda erken yıllarda çocukların yanında yapılan cinsel içerikli yanlış ve korkutucu bilgiler içeren konuşmaların yol açma ihtimalini düşündürmektedir. Cinsel bilgiler anne-baba, sağlık kuruluşları ve personeli ve okul aracılığıyla olmadığı zaman, bu konuda herhangi bir bilgisi olmayan birey duyduğunu gerçek olarak kabul etmektedir. Bu nedenle, doğru kişiler tarafından yapılacak, doğru zamanlaması olan cinsel bilgilendirme zamanla toplumumuzda vajinismusun görülme oranını azaltacaktır.

    Ülkemizde 100 kadından 5-10’unda görülen yaygın bir problem olmakla birlikte, halk arasında kadından kaynaklanan böyle bir problem olduğu bilinmemektedir. Ülkemizde örgün eğitim sisteminde cinsel sağlık bilgileri olmadığından, vajinismus görülme ihtimali eğitim düzeyine göre değişmemektedir.

    Bilişsel-davranışçı terapi, Vajinismus tedavisinde uygulanabilir ve vajinusmusun sonuçları ortadan kalkabilir.

  • Depresyonda Olan Yakınımıza Nasıl Davranmamız Gerekir?

    Depresyonda Olan Yakınımıza Nasıl Davranmamız Gerekir?

    Depresyonda olan yakınımıza nasıl yardım edeceğimiz sorusunun cevabı her zaman merak edilir. Ne yaparsak yardımcı olmuş oluruz? Zarar vermemek için nasıl hareket etmemiz gerekir? vs… Öncelikle nedir Depresyon?

    Depresyon; isteksizlik, hayattan zevk almama, içinden bir şey gelmeme temel belirtileriyle ortaya çıkan bir duygu durum bozukluğudur. Bu psikolojik rahatsızlık; hem bedeni, hem düşünceyi hem de duygu durumu (mood) etkiler. Öncelikle depresyonda olan yakınınızın depresyonun türü ve derecesi konusunda doğru bilgiyi edinmesi ve bu durumun ortadan kalkması için ilk adımın atılması sağlanmalıdır. İlk başlarda yoğun seyreden semptomlar (belirtiler) iyileşme sürecinin seyri içerisinde azalma gösterecektir. Fakat bu süreçte kişinin istikrarlı bir şekilde profesyonel psikolojik desteğe/terapiye devam etmesi iyileşme için çok büyük bir önem teşkil eder, sizde bu süreçte yakınınıza sürece devam etmesi konusunda destek olmalısınız.

    Yardım sürecini iyi öğrenmeniz gerekir. Bazı durumlarda psikoterapi sürecine ilaç tedavisinin de eklenmesi gereken durumlar(psikiyatrist desteği) olabilir. Böyle durumlarda ilaç takibini yapmanız önemlidir. En önemli noktalardan biri ise; kişiye duygusal destek sağlamanızdır. Sabırlı olmanız, ilgili olmanız, olabildiğince onu anlamaya çalışmanız gerekir. Depresyonda olan kişiyi dikkatlice dinlemeye özen göstermelisiniz, zaman zaman dışa vurduğu duygu ve düşüncelerine ortak olmalı, bunları anladığınızı hissettirmeli ve gerçekleri görmesi yolunda desteğinizi sürdürmelisiniz. Depresyonda intihar düşünceleri terapist tarafından sorgulanması gereken kritik bir durumdur. Siz depresyondaki yakınınızın intihara ilişkin işaretler verdiğini sezerseniz veya bu tip düşüncelerden bahsettiğini duyarsanız, bu durumu mutlaka kişinin terapistine bildirin. Depresyonda olan kişi içinde duygusal destek barındıran arkadaşlığa, bir arada yapılan aktivitelere ihtiyaç duysa da kendisinde çok fazla beklentiniz olduğunu hissettirmeniz ve aşırı baskı yapmanız onu olumsuz anlamda tetikleyecektir. Aktivite davetlerinizde ısrar konusunda aşırıya kaçmayın. Eğer kişiyi iyi tanıyorsanız, daha önceden yapmaktan zevk aldığı aktiviteleri birlikte gerçekleştirmenizi önermek daha başarılı olacaktır. Depresif kişinin günlük hayat etkinliklerini yapamama yönündeki yavaş halleri normaldir. Bu konuda onu zorlamamalısınız, bilerek yaptığı ve ya tembel olduğu gibi suçlayıcı ifadelerden uzak durmalısınız. Bunun bir süreç olduğunu unutmayın. Doğru bir şekilde destek olabilmek için sizde sabırlı ve hoşgörülü olmalısınız. Gerektiğini hissediyorsanız zorlandığınız alanları daraltmak adına siz de bu destek sürecinde profesyonel destek alabilirsiniz. Kişi yapılandırılmış bir psikoterapi süreci sonucunda iyi hissetmeye başlayacaktır ve böylelikle eski işlevselliği geri gelebilecek ve yeni gerçekleştirmek istediği alanlara kapı açılacaktır. Bunun bir süreç olduğunu ve doğru yaklaşımlar ve işbirliği sonunda iyi olacağını hatırlatabilirsiniz.

  • Sosyal Kaygı Bozukluğu Nedir?

    Sosyal Kaygı Bozukluğu Nedir?

    Sosyal kaygı bozukluğu, daha çok bilinen adıyla sosyal fobinin temel özelliği bireyin başkaları tarafından incelenebileceğini düşündüğü sosyal durum ya da durumlardan belirgin şekilde yoğun korku ya da kaygı duyması ve kaçınmasıdır. Sohbet etmek, yeni insanlarla tanışmak, bir şeyler yiyip içerken seyredilmek, konuşma yapmak, başkalarının karşısında performans göstermek gibi durumlar bireyde kaygı ya da korku uyandırmaktadır. Birey sosyal durumlara maruz kaldığında, kaygılı, zayıf, deli, aptal, sıkıcı, korkutucu, pis ya da sevilmez olarak yargılanacağından endişe etmektedir. Başkaları tarafından olumsuz değerlendirilecek şekilde davranacağından veya görüneceğinden ya da kızarma, titreme, terleme, dil sürçmesi gibi kaygı belirtileri göstereceğinden, ya da diğerlerini gücendirmek ve incitmekten ve bunun sonucunda da kabul görmeyeceğinden korkmaktadır.

    Sosyal kaygı bozukluğundaki korku ya da kaygının yoğunluğu, olumsuz değerlendirilmenin gerçek riski ya da sonuçlarına kıyasla orantısızdır. Sosyal Kaygı bozukluğu olan kişiler sosyal durumların olumsuz sonuçlarını sıklıkla aşırı şekilde değerlendirirler.

    Sosyal kaygı bozukluğunda, sosyal ortam hemen hemen her zaman kaygı ya da korku uyandırıcıdır. Bu yüzden de sosyal durumlarda arada sırada kaygı yaşayan bir kimseye sosyal kaygı bozukluğu vardır denilemez. Bunun yanısıra, korkunun ve kaygının derecesi ve tipi (örn.beklenti kaygısı, panik atak) farklı ortamlamlarda değişiklik gösterebilir. Beklenti kaygısı sosyal bir olaya katılmadan önce haftalar boyunca her gün endişe etmek ya da bir konuşmayı günler öncesinden tekrar etmek şeklinde durumların çok öncesinde ortaya çıkabilir.

    Sosyal Kaygı Bozukluğunda kişi sıklıkla korkulan durumlardan kaçınır. Ellerinin titremesinden korkan kişi yemekten, içmekten, yazı yazmaktan, birşeyi işaret etmekten kaçınırken, terlemekten korkan kişi el sıkışmaktan ya da baharatlı yiyecekler yemekten kaçınabilir. Kızarmaktan korkan başkası da topluluk önünde performans göstermekten, parlak ışıklardan, özel konuları konuşmaktan kaçınabilir. Kaçınma davranışı, parti gibi sosyal ortamlara girmemek, okula gitmeyi reddetmek gibi yoğun şekilde olabilir.

    Kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda da sosyal fobik yoğun kaygı ya da korku ile duruma dayanmak zorunda kalır. Bu tür durumlarda da kişi çoğunlukla güvenlik davranışlarına başvurur. Güvenlik davranışları kişinin korktuğu felaketin gerçekleşmesini engellemek amacıyla giriştiği davranışlar ya da aldığı tedbirlerdir. Örneğin, konuştuğu zaman söylediklerinin saçma olarak algılanacağını ya da beğenilmeyeceğini düşünen kişi konuşmadan önce söyleyeceklerini kafasından geçirmeyi veya bir konuşma metnine aşırı hazırlanarak ezberlemeyi alışkanlık haline getirmiş olabilir. Güvenlik davranışlarının hastalığı devam ettiren olumsuz sonuçları olmaktadır. Öncelikle, kişi korkulan sonucun gerçekleşmemesini aldığı tedbirlere, yani yaptığı güvenlik davranışına, bağlayarak hastalık döngüsünün iyice yerleşmesine sebep olur ve güvenlik davranışları olmadan korktuğu durumlara giremez hale gelir. Böylelikle de aslında güvenlik davranışlarına girişmese de korktuğu sonucun gerçekleşmeyeceğini test etme imkanını bulamaz. Bu yüzden de korkuları sürer gider. İkinci olarak, güvenlik davranışlarına girişmek tam tersine sosyal fobiğin korktuğu bazı belirtileri ortaya çıkarabilir. Bu duruma örnek olarak, bir şey içerken ellerinin titremesinin görüleceğinden korkan ve bunu gizlemek isteyen kişinin bardağı sımsıkı tutmasını verebiliriz. Bu durumda kişinin elleri daha çok titreyecek ve korktuğu başına gelecektir. Üçüncü olarak, güvenlik davranışları bazen de kişinin sakındığının tersine diğer insanların dikkatini daha da çok üzerine çekecektir. Koltukaltının terlediğinin görünmemesini isteyen bir kişinin sıcak bir ortamda ceketle oturması diğerlerinin bakışlarını terlediği zamankinden çok daha fazla üzerine çekebilecektir. Bazen de sosyal fobiğin söylediklerinin eleştirileceği ya da beğenilmeyeceğini düşünerek sessiz kalması ya da diğerlerinden uzak durması, az konuşması gibi güvenlik davranışları kişinin diğerleri tarafından mesafeli ve soğuk olarak algılanmasına sebep olabilmekte ve bu kişiye mesafeli durmalarına sebep olabilmektedir.

    Bir kimseye sosyal kaygı bozukluğu tanısının konulabilmesi için, korku, kaygı ve kaçınmanın kişinin günlük yaşam, iş, okul, sosyal aktivite ya da ilişkilerindeki işlevselliğini belirgin bir şekilde engellemesi ya da klinik anlamda belirgin bir sıkıntıya, sosyal, iş ve diğer önemli alanlarda bozulmalara yol açması gerekmektedir. Örneğin, topluluk karşısında konuşmaktan korkan bir kişi eğer işinde ya da okulunda rutin bir şekilde konuşma yapmak durumunda kalmıyor ve belirgin bir şekilde rahatsızlık da duymuyorsa sosyal kaygı bozukluğu tanısı almaz. Bununla birlikte, eğer kişi kaçınıyor ya da gerçekten istediği bir işi ya da eğitimi sosyal kaygı semptomlarından ötürü almayı redediyorsa bu belirgin bir sıkıntının yaşandığına ya da işlevsellikte bozulmanın olduğuna işaret etmektedir.

    Sosyal kaygı bozukluğu olan kişiler Bilişsel Davranışcı Terapiyle belirtilerininden büyük ölçüde kurtulmaktadır. Bilişsel Davranışcı Terapide kişinin düşünceleriyle çalışılarak bilişsel yeniden yapılandırılma sağlanıp, kişinin sağlıklı başa çıkmaları ve kaynakları arttırıldıktan sonra kişi korktuğu, kaygı duyduğu durumlara maruz kalarak sosyal kaygı bozukluğunu yenebilmektedir.

  • Anafilaksi tedavisinde hayat kurtarıcı olarak adrenalin otoenjektörü

    Anafilaksi tedavisinde hayat kurtarıcı olarak adrenalin otoenjektörü

    Adrenalin otoenjektörü nedir?

    Adrenalin, yaşamı tehdit eden şiddetli allerjik reaksiyonların tedavisinde kullanılan hayat kurtarıcı tek ilaçtır. Adrenalin otoenjektörü ise hastanın acil durumlarda “adrenalin” adlı ilacı kendi kendine uygulayabilmesi için geliştirilmiş bir cihazdır.

    Nasıl temin edebilirim?

    Adrenalin otoenjektörü yurtdışından ithal edilen bir ilaçtır ve eczanelerde satılmaz. İlacı “Türk Eczacıları Birliği, Willy Brandt sok. No:9, Çankaya-Ankara” adresinden elden veya kargo ile teslim alabilirsiniz. Gerekli belgeleri öğrenmek ve bilgi almak için 0 (312) 409 81 81 numaralı telefonu arayabilirsiniz.

    Nerede muhafaza edilmelidir?

    Adrenalin otoenjektörü oda sıcaklığında saklanmalıdır. Çok sıcak veya çok soğuk ortamlarda tutulmamalıdır. Otoenjektörü uygun bir kılıf içinde üzerinizde veya çantanızda da bulundurabilirsiniz. Otoenjektörün sizin yaşam sigortanız olduğunu unutmayınız. Ani bir anaflaktik reaksiyon gelişmesi halinde otoenjektörü bulunduğu yerden almaya zaman bulamayabilirsiniz. Bu nedenle otoenjektörü nerede sakladığınızı anaflaksi durumunda size yardım edebilecek yakın çevrenize mutlaka söyleyiniz. Otoenjektörü çocukların ulaşamayacağı biryerde bulundurmaya özen gösteriniz.

    Anafilaksi belirtileri nelerdir?

    Deride yaygın kızarıklık, kabarıklık veya kaşıntı (ürtiker),

    Dudaklarda, göz kapaklarında, dilde, yüzde şişme (anjiyoödem),

    Burun akıntısı, burunda dolgunluk hissi,

    Nefes alamama, öksürük, boğazda tıkanıklık hissi,

    Bulantı, kusma

    Baş dönmesi, baygınlık hissi, bayılma

    Ne zaman kullanmalıyım?

    Nefes darlığı, nefes alamama, boğazda tıkanıklık hissi,

    Baş dönmesi veya bayılacakmış gibi olma hissi söz konusu ise veya,

    Belirtileriniz hafif olsa bile sağlık kuruluşlarından uzakta olmanız halinde adrenalin otoenjektörünü gecikmeden kullanınız

    Belirtilerinizin şiddeti ile ilgili tereddüdünüz varsa adrenalin uygulamaktan çekinmeyiniz. Gecikme durumunda anaflaksi daha şiddetli olabilir ve uygulanan adrenalin etki etmeyebilir. Gerekirse 5-15 dakika sonra adrenalin dozunun tekrarlanabileceğini biliniz.

    Nasıl kullanmalıyım?

    Otoenjektörü kabından çıkarınız ve avucunuzun içinde tutunuz.

    Otoenjektörün uçlarına dokunmadan bekleyiniz.

    Adrenalin otoenjektör kullanmanız gereken durum oluşursa güvenlik kapağını çıkarınız.

    Otoenjektörün siyah ucunu uyluk orta-dış kısmına kas içine sıkıca bastırarak uygulayınız ve 10’a kadar sayınız.

    Adrenalin otoenjektörü acil durumlarda giysileriniz üzerinden uygulanabilir. Bu durumda ilacı uyguladığınız bölgede madeni para, cüzdan gibi eşyalar olmamasına dikkat ediniz.

    Reaksiyonun ilk dakikalarında uygulanması adrenalinin etkisini arttıracağından gecikmemeye dikkat ediniz.

    Semptomların adrenaline rağmen kötüleşmesi veya tekrarlaması söz konusu olursa çevrenizdeki birinden sizi en yakın sağlık kuruluşuna götürmesini isteyiniz.

    112 acil sağlık hizmetinin olduğu yerlerde, hemen 112’yi arayınız veya çevrenizdekilerden aramalarını rica ediniz.

    Adrenalin yan etkileri nelerdir?

    Adrenalin kısa bir süreyle, hızlı veya kuvvetli kalp atışlarına, sinirlilik, baş dönmesi, titreme ve baş ağrısına neden olabilir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Öğrenci performansını ve başarısını ölçmenin en yaygın yolu sınavlardır. Her ne kadar sınav eğitimin kaçınılmaz bir parçasıysa da bu değerlendirme yöntemi bazen öğrenciler için sorun haline gelebilmektedir. Bu sorunlardan biri de kaygıdır.

    • Kaygı kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.
    • Spielberger (1972) kaygıyı “durumluk kaygı” ve “sürekli kaygı” olmak üzere iki başlıkta ele almıştır.
    • Buna göre durumluk kaygı; bireyin içinde bulunduğu baskılı (stresli) durumdan dolayı, hissettiği öznel korkudur. 
    • Sürekli kaygı ise bireyin kaygı yaşantısına olan yatkınlığı, içinde bulunduğu durumları genellikle stresli olarak algılaması ve/veya yorumlamasıdır.
    • Kaygı, en küçük sorunlara karşı gösterilen hafif endişelerden başlayarak, insanın bir konuda düşüncelerini toplamaktan, belleğini kullanmaktan yoksun kılacak duruma kadar yoğunlaşabilir.
    • Kaygı düzeyi normal olan kişiler sınav durumlarını, başarılarının test edileceği bir fırsat olarak değerlendirirken, kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar ve sınavla ilgili durumlarda kendileriyle olumsuz bir diyalog içine girerler
    • Kaygı genel olarak olumsuz bir durum olarak değerlendirilse de aslında hayatımızı sürdürmemiz için son derece gereklidir. Bir miktar kaygı duymazsak ne ders çalışırız, ne sınava gireriz. Yapıcı boyutta bize yardımcı olur. Kaygı yıkıcı boyutlara ulaştığında ise öğrencilerin çalışmalarını aksatmaya başlar.
    • “Kendimi veremiyorum”, “okuduklarımı anlamıyorum”, “ya bu sınavdan iyi sonuç alamazsam?”, “ben zaten yeteneksiz, beceriksiz biriyim” gibi olumsuz içsel cümleler kaygınızı arttırır,verimliliğinizi düşürür.
    • Kaygının bedensel belirtileri hızlı kalp atışı, terleme, üşüme, kızarma,sararma, mide bulantısı, sinirlilik ve gerginlik vb. gibi belirtiler olarak görülmektedir.
    • Sınav kaygısı için 8-10 haftalık bireysel ya da grupla psikolojik danışma oturumları düzenlenerek çalışma yapılabilir. Psikolojik danışmandan bu konuda yardım alabilirsiniz. Bu çalışmaları (özellikle üniversite sınavı gibi) sınavın yaklaştığı son haftalara bırakmamanız gerekir.
  • Bağlılık ve Bağlanma Süreçlerimiz Hakkında

    Bağlılık ve Bağlanma Süreçlerimiz Hakkında

    İnsanın en temel ihtiyacı yakınlarıyla güvenli bir bağlanma kurmasıdır. Ebeveynleriyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla, sevgilileriyle ve eşleriyle… Güvenli bağlanma ihtiyacı ve bu ihtiyaca eşlik eden kaybetme ve yalnızlık korkusu psikoterapide ele alınmaktadır. Bağlanma ihtiyacını anlamak için, bağlanma teorisinin sunduğu özelliklere bakabiliriz.

    • Bağlanma, motive eden içsel bir güçtür:‘Önemli diğerleri (ebeveyn, çocuklar, sevgili, eş, arkadaş vb.)’ ile temas arayışı ve teması sürdürme ihtiyacı insanlar için en temel ve iç dünyadan gelen bir motivasyon kaynağıdır.
    • Güvenli bağlanma otonomiyi sağlar:Etkili ya da etkili olmayan bağlanma biçimleri vardır. Etkili ve güvenli bağlanma otonominin ve özgüvenin gelişmesini güçlendirir. Güvenli bağlanma ve otonomi birbiriyle bağlantılıdır. Araştırmalar güvenli bağlanmanın tutarlı, uyumlu ve olumlu kendilik algısıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Ne kadar güvenli olarak bağlanabilirsek o kadar farklı ve ayrışmış olabiliriz. Sağlıklı ve etkili olan; kendine tamamıyla yeten ve diğer kişilerden ayrı olmaktan ziyade karşılıklı dayanışma ve bağlılık içinde olabilmektir.
    • Bağlılık, güvenli bir sığınak gibidir:Bağlı olduğumuz kişiler bize rahatlık ve güvenlik sağlarlar, onlara ulaşamayacağımızı hissetmek ise içsel strese neden olur. Sevilen birine fiziksel olarak yakın olmak sinir sistemini düzenler. Bu durum anksiyete ve zayıflık hislerinin doğal ilacıdır. Olumlu bağlanmalar anksiyete ve belirsizliğin etkilerine karşı tampon oluşturan güvenli bir sığınak yaratırlar. Aynı zamanda kişiliğin gelişiminin uygun bir düzeyde olmasını sağlarlar.
    • Bağlılık, sağlam bir temel sunar:Bu sağlam temele dayanarak kişi dünyasını keşfetmeye çıkabilir ve çevresine en uyumsal şekilde karşılık verebilir. Bu şekilde sağlam bir temel, araştırmayı destekler ve yeni bilgilere karşı açık olmayı sağlar. Risk almak, öğrenmek, kendiliği, diğerlerini ve çevreyi sürekli olarak geliştirmek, adaptasyonu sağlamak için gerekli olan güveni sağlar. Güvenli bağlanma kişinin geri çekilmesini ve kendisi, davranışları ve zihinsel durumu üzerine derinlemesine düşünmesini güçlendirir. Bir ilişki güvenlik hissi sağladığında, kişinin diğerleriyle bağlantı kurması, onlara destek olması, çatışma ve stresle daha başarılı bir şekilde baş etmesi mümkün hale gelir. Bu tarz ilişkiler mutluluğu, tatmini ve dengeliliği artırır.
    • ‘Ulaşılabilirlik’ ve ‘cevap verebilirlik’ bağları kurar ve güçlendirir:Güvenli bağları inşa eden duygusal ulaşılabilirlik ve cevap vermedir. Bir bağlılık figürü fiziksel olarak bulunabilir; ancak duygusal olarak orada olmayabilir. Ayrılık kaygısı, bağlılık figürünün ulaşılabilir olarak algılanmamasından doğar. Duygusal bağlılık ve ihtiyaç olunduğunda bu duygusal bağı bulmaya dair güven önemlidir. Bağlanma üzerinden düşünecek olursak; herhangi bir cevap vermek (bu cevap kızgınlık dahi olsa), hiç cevap vermemekten daha iyidir. Eğer bağlılık figüründen bir cevap ya da duygusal bağlılık işareti alınamazsa, algılanan mesaj “Senin sinyallerin beni ilgilendirmiyor, aramızda bir bağlantı yok.” şeklinde olacaktır.

    Duygu, bağlanmanın merkezindedir. Bağlılık ilişkileri en yüksek duygularımızın yükseldiği ve bu duyguların en çok etkiye sahip olduğu ilişkilerdir. Duygular bize ve diğerlerine motivasyonlarımızı ve ihtiyaçlarımızı ifade eder.

    • Korku ve belirsizlik bağlanma ihtiyacımızı tetikler:Birey kendini tehdit altında hissettiğinde, travmatik bir deneyimden dolayı ya da günlük hayatı etkileyen hastalık gibi bir durumdan ötürü, hatta bağlılığın güvenliğe dair direk bir tehdit olduğunda; çok güçlü bir duygu uyanır ve rahatlık ve temas ihtiyacı belirgin hale gelir. Yakınlık arama gibi bağlanma davranışları aktive olur. Sevilen biriyle temas hissi temel duygu düzenleyicilerinden biridir. Önemli kişilere bağlanma çaresizlik ve anlamsızlık duygusuna karşı temel korumamızdır.
    • Ayrılık sürecindeki içsel stres tahmin edilebilirdir:Eğer bağlanma davranışları güvenli bir cevap almayı ya da bağlılık figürleriyle teması sağlayamazsa tipik bir süreç başlar: Kızgınlıkla karşı koyma, kaynaşmaya çalışma, depresyon, umutsuzluk ve en sonunda kopma. Depresyon temasın kaybına verilen doğal bir tepkidir. İlişkilerdeki öfke bazen ulaşılamaz durumdaki bağlılık figürüyle temas kurmaya yönelik bir girişim olarak yorumlanabilir. İlişki içindeki umudun öfkesiyle ilişkisizlikteki umutsuzluğun öfkesi birbirinden ayrıdır. Güvenli ilişkilerde ulaşamamaya dair protesto öteki tarafından fark edilir, kabul edilir ve yanıtlanır.
    • Güvensiz bağlanmanın çeşitli biçimleri vardır:Bağlılık figürünün hiç cevap vermeyişi ile nasıl baş edilebileceği sınırlıdır; ancak “Sana ihtiyacım olduğunda sana güvenebilir miyim?” sorusuna verilen olumsuz yanıtlar karşısında birçok baş etme mekanizması gelişebilir. Böyle bir durumda bağlanma yanıtları anksiyete ve kaçınma arasındadır. Yeri değiştirilemez biriyle ilişki tehdit altına girdiğinde ancak henüz tamamen kopmadığında bağlanma sistemi aşırı uyarılır ve hızlanır. Bağlanma davranışları artar ve yoğunlaşır: Kaygılı hal, izleme durumu, hatta sevilen kişiden yanıt almaya yönelik saldırgan girişimler olabilir.

    Güvenli duygusal bir bağlılık olmadığında bu durumla baş etmek için ortaya çıkabilecek bir başka strateji ise, özellikle cevap almaya dair umutlar sona erdiğinde, bağlanma sistemini durdurmak, bağlanma ihtiyaçlarını baskılamak, görevlere ve sorumluluklara odaklanmak, bağlılık figürüyle duygusal bağ kurma girişimlerini sınırlandırmak ya da bu girişimlerden tamamıyla kaçınmaktır. Güvensiz başka bir strateji ise hem yakınlık aramak hem de yakınlık teklif edildiğinde korku ve kaçınmayla karşılık vermektir. Bu strateji genellikle diğerlerinin korkunun hem çözümü hem de kaynağı olarak algılandıkları kaotik ve travmatik bağlanmalarda olur.

    Bağlanma davranışları kişinin duygularını düzenlemeye, reddedilme ve yalnız bırakılmaya karşı kendisini korumaya yönelik yanıtlarını içerir. Bağlanmaya yönelik alışkanlıklar yeni ilişkilerle değişebileceği gibi, var olan ilişkiye şekil verebilir ve bu şekilde sürdürülebilir. Bağlanma stratejileri partnerin bağlanma biçimine göre farklılaşabilir. Bağlanma biçimi ilişki doyumunu etkiler. Güvensiz bağlanan çiftler, güvenli bağlanan çiftlere göre ilişkiyle ilgili daha az tatminkandır. Güvenli bağlanan çiftlerin adaptasyonu ise daha yüksektir.

    • Bağlanma, kişinin kendisiyle ve ötekiyle ilgili zihinsel temsiliyetlerini içerir:Bağlanma stratejileri duygularla baş etme yollarını düzenler. Bazı partnerler reddedilmiş hissettiklerinde şikayet eder ve bir felaket olmuşçasına tepki gösterirler, bazı partnerler ise birkaç gün sessizleşirler. Bu davranışlarda kişinin kendisini ve ötekini zihninde nasıl temsil ettiği belirleyicidir. Güvenli bağlanan kişide, kişi kendini sevilmeye ve değer verilmeye layık görür, özgüvenli ve yeterlidir. Araştırmaların gösterdiğine göre, güvenli bağlanma kendine yeterlilik ve kendi kendine yapabilirlikle bağlantılıdır. Güvenli bir şekilde bağlanan kişilerin ötekilere dair zihinsel imgesi ihtiyaç halinde cevap verebilecek, güvenilebilir ve inanmaya değer olduklarıdır. Kişinin kendisine ve ötekine dair zihinsel temsiliyetleri, ilişkiye taşınarak etkileşim biçimlerini şekillendirir. Bir kişinin birden fazla temsiliyeti olabilir ve duruma göre bazıları daha aktif olabilir. Amaçlar, inanışlar, stratejiler ve duygular bu temsiliyetlere göre belirlenir. 
    • İzolasyon ve kayıp kaçınılmaz olarak travmatize edicidir:Yoksunluk, kayıp, reddedilme, en çok ihtiyaç duydukları tarafından terk edilme; kişi üzerinde oldukça büyük etkilere sahiptir. Bu travmatik durumlar ardından izolasyonu getirdiğinde, kişilik gelişiminde ve hayattaki diğer zorluklarla başa çıkmada oldukça büyük etkilere sahiptir. Bir kişi, ihtiyaç duyduğunda bir ötekine ulaşabileceğine dair güvene sahip olduğunda, bu güvene sahip olmayan kişi kadar kronik ve yoğun bir içsel korku duygusuna sahip olmaz.

    Yoksunluk ve ayrılık stresi ilişkinin bir parçasıdır ve danışanlar bu durumlardan genellikle ‘travmatik’ olarak bahsederler. Ayrıca bu durumlar depresyon, anskiyete ve aşırı tetikte olma halleri ile bağlantılıdır.

  • Çocuklar Savunmasızdır, Kendilerini Korumaları Beklenemez!

    Çocuklar Savunmasızdır, Kendilerini Korumaları Beklenemez!

    Türkiye’de yılda 8 bin çocuğun (yaklaşık %80’ni kız çocuğu) cinsel istismara maruz kalıyor. Cinsel istismarın önüne geçilmesi, önlenebilmesi için neler yapabilirizi sizlere aktarmaya çalışacağım.

    Evet herkesin de hissettiği ve bildiği gibi; kızınız ya da oğlunuzla cinsel istismar hakkında konuşmak kolay olmamakla birlikte onun olası bir durumdan korumak için gereklidir.

    Çocuğunuzla cinsel istismar ve riskli durumlar hakkında konuşmuş olmak onun gelecekte olası bir durum karşısında riskler hakkında bilgilendirilmiş olmasını sağlar ve bu durumun kurbanı olmasını engeller.

    Cinsel İstismarın Önlenmesi:

    Cinsel istismarı önlemek için, bu riski çocuğunuzla konuşmanız önemlidir.

    Onunla bir kez açık ve net bilgi verecek şekilde konuşun ve konuyu anlatın. Bu konuyu anlatıp bilgilendirdikten sonra, medyada çıkan haberleri ve görselleri gösterip, sürekli konuşmayı sürdürmeyin. Eğer bu konuyu gereğinden fazla dramatize ederseniz, çocuğunuzun rahatsız olmasına ve dünyanın çok tehlikeli bir yer olarak algılanmasına ve artık kimseye güvenmemesi gerektiği konusunda bir korku da geliştirmesine yol açabilirsiniz.

    Cinsel İstismarla ilgili bilinmesi gerekenler:

    Çoğu cinsel tacizin çocuklara tanıdığı insanlar tarafından yapıldığını unutmamak gerekir.

    Çocuğunuz bu durumun farkına varsa dahi, cinsel tacizi önleme sorumluluğu her şeyden önce ebeveyne aittir.

    Kendiniz de çocukken cinsel taciz kurbanı iseniz, çocuğunuzla cinsel istismar ve riskleri hakkında konuşmaktan rahatsızlık duyabilirsiniz veya çocuğunuzun başına da gelebilir diye korkabilirsiniz. Böyle bir durumda cinsel istismar konusunda uzman bir psikoloğa, psikiyatriste danışın.

    Çocuğunuzla cinsel istismar riskleri hakkında bir tartışma başlatmanıza yardımcı olacak bazı sorular:(Aşağıdaki soruları çocuğunuza yöneltin ve ne yapardın diye sorun)

    Ne yapardın………..?
    →Bizi kalabalığın içinde kaybettin..?
    →Komşu, X abi / amca seni okul çıkışı ya da parkta oynarken yanına geldi ve seni annen evde bekliyor dedi… ?
    →Seni tanıyan bakim veren/bir kişi/erkek ” Hadi uyumadan önce seni çıplak görmeme izin ver.” dedi… ?
    →Tanıdığımız X biri senin isteğin ya da iznin olmadan seni parka götürmeyi teklif etti ..?
    →Tanıdığınız X biri sevdiğimiz biri “hadi bu aramızda sır olsun, anneye sakin söyleme!”dedi?
    →Yüzme dersiniz sırasında sorumlu kişi, senin cinsel organınla ilgili bir davranışı ya da konuşması oldu ..?
    →Yolda iyi birine benzeyen bir yetişkin, sokakta kedisini kaybettiğini söyleyip , bulmama yardım eder misin dedi…?
    →Büyük abi/baba sana ve cinsel organına dokunmayı istedi …?
    →Yetişkin biri çıplak resimleri çekmek istedi…?
    →Yetişkin biri sana çıplak insanların resimlerini göstermek isterdi …?

    Tanıdığınız birinin çocuğunuza cinsel istismarda bulunduğundan endişeleniyorsanız:

    Çocuğunuza aile üyelerinden, komşu ve akrabalardan birinin cinsel istismarda bulunduğunu hissettiyseniz, o kişi kim olursa olsun, sezgilerinize güvenin ve size yanlış olduğunu düşündüğünüz durumdan kaçınmak yerine, gerçekte ne olduğunu öğrenmeye çalışın.

    Nasıl Davranmalıyım?

    Şüphelendiğiniz kişiden rahatsız olup olmadığını öğrenmek için çocuğunuzla konuşun.

    Bu konuşmayı yaparken, sakin bir ses tonuyla suçlamadan, tavsiye vermeden sadece bilgi almaya çalışın.
    Bu konuşmayı yapamıyorsanız, çocuğunuza hangi fiziksel temasların uygun olduğunu ve hangilerinin uygun olmadığını anlatın.

    Hiç kimsenin kendisini rahatsız edici veya korkutucu şekilde vücuduna dokunma hakkı olmadığını söyleyin, açıklayın.

    Uygunsuz, kendi isteği dışında fiziksel temas deneyimi yaşarsa size anlatması gerektiğini onu suçlamayacağınız ve ona kızmayacağınız konusunda size güvenmesini sağlayın.

    En önemli konunun da onun güvende ve iyi olması olduğunu hatırlatın.

    Ya çocuğunuz size tacize uğradığını itiraf ederse?

    Çocuklar, yaşadıkları istismar hakkında konuşmaktan genellikle korkarlar.

    Çocuğu istismar eden kişi bunu sır olarak saklaması gerektiğini söylemiş olabilir, çocuğu tehdit ediyor veya durumu çeşitli şekillerde manipüle ediyor olabilir.

    Ya da çocuk olanlardan utanıyor, suçlu hissediyor olabilir ya da sizin ona/olanlara inanamayacağınızdan korkabilir. (İstismarların %80 yakın akraba/baba/abi gibi tanıdık kişilerden olması nedeniyle)

    Çocuk istismar edildiğini paylaşıyorsa, onun sizin yanınızda güvende hissettiğini ve size güvendiğinin göstergesidir.

    Çocuk istismar hakkında konuşuyor ise, bu davranışın yanlış olduğunu bildiğini ve bunu durdurmak için yardım istediğini gösterir.

    Nasıl tepki vermeliyim?

    Onu dikkatle dinlediğinizi ve sözlerini ciddiye aldığınızı anlamasını sağlayın. “Anlat bana!”, “Saklama!” , “konuş! ” demek yerine sakin bir ses tonuyla “Emin misin?” deyin ve ona inanmadığınızı düşünmesin, korkmadan size anlatabilsin.

    Yaşananları çocuğun kendi kelime ve cümleleriyle anlatmasına izin verin, sorularınız ile çocuğun içine kapanmasını neden olmayın, önce dikkatlice dinleyin.

    Bu süreç boyunca ne olursa olsun, ona destek olacağınızı ve yanında olacağınızı söyleyin.

    Anlattıkları karsısında şok olsanız da dehşete düşerseniz de sakinliğinizi koruyun.

    Kızgınlığınızı, üzgün ve öfkeli olduğunuzu belli etmeyin, çocuk sizi rahatsız ettiği ve bunu taşımadığınızı düşünerek suçluluk duyabilir.

    Ona kendi hatası olmadığını anlatın ve rahatlatın. Asla şunu unutmayın: Çocuklar savunmasızdır ve kendilerini korumaları beklenemez!

    Çocuk sizden sessiz kalmanızı isterse, ona korktuğunu anladığınızı fakat ona yardım etmek için yanında olduğunuzu söyleyin. Onun anlattıklarının çok önemli olduğunu, yetkili ve ilgili kişilere konuyu anlatmamanız durumunda istismar eden kişinin eylemlerine devam edebileceğini anlatın.

    En yakın Polis Çocuk Şube birimine giderek konuyu kimliği/niz gizli kalacak şekilde bildirin.

    Ne zaman endişelenmeliyim?

    Aşağıdakiler küçük bir çocukta çok sik görülmeyen davranışlardır ve karşılaşıldığında da dikkatli olmak gerekir. Bazıları cinsel taciz işaretidir.

    Çocuğunuz özel bölgesine o kadar sık ​​dokunuyor ki diğer hiçbir etkinliği önemsemiyor ise..

    Defalarca uyarmış olmanıza rağmen, diğer insanların yanında özel bölgesine dokunmaya devam ediyor ise…

    Çocuğa küfürlü, toplum içinde kullanılması ayıp sayılan kelimelerin açıklamış ve öğretmiş olmanıza rağmen defalarca onu uyarmış olmanıza rağmen, ayıp ve söylememesi gereken kelimeleri (ya da cinsel çağrışımlı kelimeleri) söylemeye devam ediyor ise konuyu dikkate almanız gereklidir.

    Konuyla ilgili çocuğunuza yardımcı olabilmek adına aşağıda isimleri yer alan kitapları resimlerine bakarak, çocuğun yaşına uygun hikayeler anlatarak surecin anlatılması ve anlaşılması için mutlaka edinin.

    1. Bedenim Bana Ait

    2. Ben Herkesle Gitmem Ki

    3. Sır Versem Saklar mısın?

  • Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete, şiddetli bir korku ve panik duygusu hissidir. Çoğu kişi yaşamdaki önemli olaylar öncesinde kendisini korkmuş, endişeli hissedebilir. Bu doğal bir duygu durumudur. Beklenen önemli olay sona erdiğinde korku, panik ve anksiyete duyguları da sona erer. Ancak kişi, korku ve panik duygusunu beklenen olay geçtikten sonra bile yaşam kalitesini bozacak, gündelik hayatındaki işlevselliğini etkileyecek düzeyde hissediyorsa kişide bir anksiyete problemi olduğundan söz edilebilir.

    Anksiyete belirtileri nelerdir?

    Kişide bir anksiyete bozukluğu olabileceğini gösteren genel belirtiler;
    • Sinirli, gergin, huzursuz hissetme
    • Sebepsiz yere kötü bir şey olacakmış gibi hissetme, panik duygusu
    • Kalp atışlarında hızlanma
    • Nefes alışın hızlanması
    • Rahatsız edecek düzeyde terleme
    • Ellerde titreme
    • Kendini zayıf, güçsüz hissetme
    • Dikkati kaygı yaratan düşünceden uzaklaştırmakta zorlanma, bu düşünceden kurtulamadığı için diğer işlere odaklanmada güçlük
    • Uykuya dalmakta güçlük
    • Mide problemleri, hazımsızlık
    • Kaygıyı kontrol etmede güçlük
    • Anksiyeteye neden olduğu düşünülen durumlardan kaçınma isteği veya bu durumdan kaçınma davranışı

    Anksiyete (kaygı) bozukluğu yaşayan kişilerde kaygı seviyesinin yükseldiği durumlarda yoğun bir panik duygusunun yanında ellerde aşırı terleme, kalp atışlarında hızlanma, nefes almakta zorluk çekme, şiddetli baş ağrıları, mide bulantıları ve krampları, sık idrara çıkma gibi fiziksel belirtiler de görülebilir.
    Araştırmalar, genellikle çocukluk çağında ortaya çıkan anksiyete (kaygı) bozukluklarında hem genetik hem de çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığını ortaya koyuyor. Araştırmacılar özellikle erken yaşta yaşanan travmatik olayların bireylerin korku işleme mekanizmalarında hassasiyete yol açarak, ileri yaşamında stresörlere (stres nedenlerine, tetikleyicilerine) karşı fazla duyarlı hale gelmelerine yol açtığını da belirtiyor.
    Anksiyete, normal ve patolojik olmak üzere ikiye ayrılır. Normal anksiyete, tehdide tepki gösterme kapasitesinin bir anlatımıdır. Bu durumun nörofizyolojik bir temeli vardır, ancak burada hangi yaşantının tehdit edici olduğunun bilinmesi bireyin öğrenmesine, yaşamında karşılaştığı olaylara ve onların birey için olan etkisine ve önemine bağlıdır.
    Patolojik anksiyete, kaygı ile aynı anlamda kullanılır. Kişi, bunu içinde sanki kötü bir haber alacakmış, bir felaket olacakmış gibi nedeni bilinmeyen, içten gelen bir sıkıntı, bir endişe duygusu olarak algılar ve tanımlar. Çok hafif tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine varan farklı yoğunlukta olabilir. Ağır derecelerinde, kişi en güçlü fiziksel ağrının dahi bu denli rahatsız edici olmadığını belirtir.
    Anksiyete, tehdide karşı gelişen bir tepki olup geleceğe yöneliktir. Korku; acı veren ve tehlikeli bir uyarana karşı gelişen bir tepkidir. Bir kendini savunma içgüdüsüdür. Kaygı, nesnesi belirlenememiş veya tanınmayan, tehlike olasılığı içeren durumlarda ortaya çıkan, korkuya benzer bir tepkidir. Korkudan farkı, kaygının nesnesinin belirsiz oluşudur ve asıl tehdit ve rahatsız edici olan bu belirsizliklerdir.
    Anksiyete rahatsız eden, yersiz korku duygusudur ve sıklıkla fizyolojik belirtilerle birliktedir. Anksiyete bozukluğu ise anksiyeteye bağlı belirgin sıkıntı ve işlev bozukluğu anlamındadır.
    Anksiyeteli hasta değerlendirilirken, anksiyetenin normal ve patolojik tipleri ayırt edilmelidir. Anksiyete büyümeye, yeni ve denenmemiş şeyleri denemeye ve bireyin kendi kimliğini ve yaşamın anlamını bulmaya doğal olarak eşlik eder ve bu son derece normal ve gereklidir. Patolojik anksiyete ise tersine, verilen uyarıya şiddet veya süre olarak uygunsuz bir yanıttır. Tehlike geçtikten sonra da devam eder veya ortada tehlike yokken dahi varmış gibi sebebi bilinmeyen yoğun bir kaygı hissedilir.
    Anksiyeteye üç farklı öge eşlik eder:
    Bedensel (somatik) öge anksiyetenin yarattığı kalp çarpıntısı, terleme, artmış uyarılmışlık (irritabilite) gibi fiziksel belirtileri; bilişsel öge zihni istemsiz meşgul eden, anksiyeteyi uyarıcı-artırıcı-sürdürücü olan tehlike odaklı belirtileri; davranışsal öge tehdit algısına yanıt olarak korunma amaçlı aktif kaçınma eylemini kapsar. Bu belirtiler değerlendirildiğinde, anksiyetenin sadece anksiyete bozukluklarına özel bir durum değil, diğer psikiyatrik bozukluklarda da görülebilecek bir belirti olabileceğini unutmamak gerekir.

    Anksiyete bozuklukları türleri nelerdir?

    Sık rastlanan anksiyete türleri:
    • Obsesif – kompulsif bozukluklar,
    • Panik atak,
    • Travmatik stres bozukluğu (TSSB)
    • Genel anksiyete bozukluları
    • Sosyal fobi
    • Özgül fobi

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu: Kişinin günlük aktivitelerini sürdürmesine engel olacak, işlevselliğini bozacak şiddette yoğun ve süreğen bir kaygı durumu yaşamasıyla kendisini gösterir. Bu şiddetli ve yoğun kaygı duygusuna, huzursuzluk, daimi yorgunluk hissi, konsantre olmakta güçlük, kaslarda istemsiz kasılma ve uykuya dalmakta ve uykuyu sürdürmekte güçlük gibi semptomlar da eşlik edebilir. Yoğun kaygı oluşturan durumlar çoğunlukla günlük ev işleri, rutin toplantılar, işle ilgili olağan durumlar gibi günlük hayatta da kendisini gösterir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Tanı Ölçütler (DSM 5 )

    • En az 6 ay süreyle, hemen her gün, birçok olay ya da etkinlik hakkında (iş başarısı, okul başarısı vs.) aşırı kaygılanma ve kuruntulara (evham) kapılma
    • Kendini kuruntulara kapılmaktan alıkoyamama
    • Kaygı ve kuruntu, aşağıdaki 6 belirtiden en az üçüne eşlik eder:
    (not: çocuklarda sadece bir tanesinin olması yeterlidir).
    1. Huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe (sürekli diken üstünde olma)
    2. Kolay yorulma
    3. Düşüncelerini odaklayamama ya da zihnin durmuş gibi olması,
    4. İrritabilite
    5. Kas gerginliği
    6. Uyku bozukluğu
    • Kaygı, kuruntu ve fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
    • Bu bozukluk, bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun (örn. hipertiroidi) fizyoloji ile ilgili etkilerine bağlanamaz.
    • Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

    Panik Atak:

    Panik atak yaşayan kişiler ortada hiçbir neden ya da uyaran yokken birden ortaya çıkan yoğun bir korku ve panik hissine kapılırlar. Panik atak yaşayan kişilerde ayrıca ellerde terleme, göğüs ağrısı, fazla hızlı ya da düzensiz kalp atışları, nefes alamadığını hissetme gibi fiziksel belirtiler de görülebilir. Panik atak yaşayan kişiler çoğunlukla bu durumu “kalp krizi geçiriyorlarmış” ya da “boğuluyorlarmış” gibi ifade edebilirler.
    Sosyal Kaygı Bozukluğu: Sosyal fobi olarak da adlandırılan sosyal kaygı bozukluğunda bireyler sosyal hayata karşı aşağılanacakları, reddedilecekleri ya da kendilerine üstünlük taşlanacakları, beğenilmeyecekleri gibi endişelerle yoğun bir kaygı duygusuna kapılırlar. Bu nedenle sosyal kaygı bozukluğu yaşayan kişiler diğer insanlarla bir araya gelmekten kaçınabilirler. Sosyal kaygı bozukluğunun en belirgin örnekleri toplum önünde konuşmaktan aşırı korkma, yeni insanlarla tanışmaktan çekinme/kaçınma ya da toplum içinde yemek içmekten çekinme/kaçınma şeklinde kendisini gösterir.
    Fobiler: Fobiler, kişide belirli bir obje ye da durumlara karşı gösterilen aşırı korku olarak ifade edilir. En sık rastlanan fobiler uçak fobisi, yükseklik fobisi, kedi – köpek fobisi, kapalı yerde kalma fobisi (klostrofobi), açık alanlara çıkma fobisi (agorafobi) olarak sıralanabilir. Fobiye neden olan objeye karşı duyulan korku bazen o kadar şiddetli olabilir ki kişiler günlük aktivitelerinde zorlanmaya ve işlevselliğini yitirmeye başlayabilir.
    Agorafobi: Agorafobi, kişinin panik atağa neden olacağını düşündüğü yerlerden ve durumlardan uzak durmasına neden olan bir anksiyete bozukluğudur. Agorafobisi olan kişiler kendilerini savunmasız hissettikleri için açık alanlarda olmaktan kaçınırlar.
    Bir sağlık sorununa bağlı anksiyete bozukluğu: Fiziksel bir sağlık sorunun neden olduğu, şiddetli panik ve anksiyete semptomlarını içeren anksiyete bozukluğudur.

    Seçici Konuşmazlık Bozukluğu:

    Çocuklarda görülen bir anksiyete bozukluğudur. Seçici konuşma bozukluğu olan çocuklar konuşma yetilerinde fiziksel bir problem olmamasına rağmen bazı ve seçili durumlarda konuşmazlar. Belirli kişilere, ortamlara özel olabilir. Seçici konuşmazlık bozukluğu olan bir çocuk okulda hiç konuşmazken, evde ailesiyle rahatlıkla iletişim kurabilir. Bu durum çocuğun okuldaki başarısını ve sosyal uyumunu etkileyebilir.
    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu: Ayrılma kaygısı bozukluğu çocukluk çağında görülen, çocuğun ebeveynlerinden ayrılmaya karşı gösterdiği şiddetli kaygıyı ifade eden bir kaygı bozukluğu türüdür.
    DSM-IV-TR’ye göre travma ile ilişkili bozukluklar ve obsesif kompulsif bozukluk ayrı kategorilerinde yer alırken; panik bozukluğu, fobik bozukluklar, sosyal anksiyete bozukluğu ve yaygın anksiyete bozukluğu anksiyete bozuklukları kategorisini oluşturmaktadır. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu bu kategoriye yeni eklenmiştir.
    DSM beşinci baskısıyla kullanıma sunulmuş olup anksiyete (kaygı) bozuklukları, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, seçici konuşmama (mutizm), toplumsal anksiyete bozukluğu (sosyal fobi), panik bozukluğu, agorofobi, yaygın anksiyete bozukluğu, maddenin (ilacın) yol açtığı anksiyete bozukluğu, başka bir sağlık durumuna bağlı anksiyete bozukluğu, tanımlanmış diğer bir anksiyete bozukluğu ve tanımlanmamış anksiyete bozukluğu olarak sınıflandırılmıştır.

    Tıbbi Nedenlere Bağlı: Bazı kişilerde anksiyete, altta yatan tıbbi bir sağlık sorunundan kaynaklanıyor olabilir. Bazı durumlarda ise anksiyete belirtileri tıbbi bir rahatsızlığın ön işaretçileri olabilir. Anksiyete belirtilerine neden olabilecek bazı tıbbi durumlar şu şekilde sıralanabilir;

    • Kalp hastalıkları
    • Diyabet
    • Tiroid problemleri, hipertiroid
    • Solunum yolu problemleri, astım
    • Madde bağımlılığı ya da yoksunluk
    • Kronik ağrılar ve huzursuz bağırsak sendromu
    • Savaş/Kaç mekanizmasını etkileyebilecek nadir tümörler