Etiket: Durum

  • Kafa travmaları nedenleri

    Kafa travmaları nedenleri

    KAFA TRAVMALARI

    Herhangi bir kaza, düşme, darbe ya da benzeri durumda başın yaralanması durumuna “kafa travması” denir. Travma durumunun önemi başın aldığı darbenin şekline göre değişkenlik gösterir. Her kafa travması çok ciddi sorunlar yaratmasa da bazı durumlarda uzun süreli ve komplike bir tedavi süreci gerekebilir. Kafa derisindeki kesiklerin ve yaraların iyileşmesinde uygun bir tedavi planı ve hijyenik şartlar süreci hızlandıracaktır.

    Kafatası kırıkları, büyüklükleri ne olursa olsun genellikle kısa ya da uzun sürede tam bir iyileşme ile sonuçlanabilir. Açık kırıklar bazı durumlarda menenjite sebebiyet verse de planlı bir antibiyotik tedavisi ile risk ortadan kaldırılabilir. Basit kırıklar için yeterli özen gösterilirse, hiçbir sorun yaratmadan iyileşirler.

    Kafa travmaları sonucunda beyin mikrop kaptığında, kafatası sinirleri veya beyin zarı zarar gördüğünde çok ciddi durumlar meydana gelebilir.

    Beyin yaralanmaları 3 farklı sınıfa ayrılır.

    Beyin sarsıntısı

    Beyin sarsıntısıyla çok sık karşılaşılır. Geçici bilinç kaybı meydana getirmesine rağmen beyin sarsıntısı geçiren hastalar çoğunlukla kısa sürede ve tamamen iyileşirler.

    Beyin Ezilmesi

    Beyin ezilmesi sonucu sinir merkezleri farklı şekillerde etkilenebilir. Beyin fonksiyonlarını durdurabilir, yavaşlatabilir veya hızlandırabilir.

    Beyin Yırtılması

    Yırtılma durumundaysa beyin dokusu tam bir zedelenmeyle karşı karşıyadır. Beyinde ödem oluşur. Kan dolaşımı yavaşlar. Yavaşlamanın etkisiyle dokudaki hasar büyüyebilir. Hasta bilincini tekrar kazandığında, yaralanmanın yerine göre çeşitli derecede bir bellek kaybına uğrar. Bilincin tam olarak yitirilmesinde, iyileşme aşamalı olur. Bilinç bazen birkaç dakikada, ağır vakalarda ise ancak birkaç gün sonra tekrar kazanılır.

    Ağır baş yaralanmalarında beynin önemli fonksiyonları felce uğrayabilir. Solunum sistemi felce uğradığında bir an önce yapay solunum yaptırılmadığı takdirde ölüm meydana gelebilir. Beyin zedelenmeleri menenjite, kanamaya, iltihaba ve geçici ya da kalıcı ruhsal bozukluklara neden olabilir. Baş yaralanmasını izleyen aylar ve yıllarda sara (epilepsi) nöbetleri meydana gelebilir.

    Tekrarlanan baş sarsıntılarında özellikle boksörlerde olduğu gibi “Punch sarhoşluğu” denilen durum doğabilir. Beyin içindeki küçük kanamalar buna neden olabilir. Bu durum koordinasyon, bellek, dikkat toplama, görme ve işitme merkezlerinde arıza ve kayıplara yol açabilir. Baş yaralanmalarının ve meydana gelebilecek şok halinin tedavisi için yapılacak ilk yardım, hastayı hareketsiz tutmak ve gerektiğinde cerrahi müdahale için hastaneye yatırmaktır. Şok ile mücadelede damar içine glikoz solüsyonları ve kan nakli gerekebilir.

  • Boyun omurilik kanal daralması

    Omurilik kanalı daralması, omurların hemen arkasında yer alan omurilik kanalının çepeçevre daralarak, içinden geçen omuriliği sıkıştırması ve beraberinde de sinir köklerine yaptığı basıdır; işte bu şekilde omurilik üzerine bası bulguları açığa çıkarsa buna da “spondilotik miyelopati” denir. Bu hastalarda kollarda ve/veya ellerde güçsüzlük, karıncalanma, uyuşma; daha ciddi olgularda ise bacaklarda güçsüzlük, işlev kaybı ve yürüme bozukluğu görülebilir. Omurilik basısı ileri düzeyde ise hastalarda ince işleri yaparken zorlanmak veya yapamamak gibi (gömleğinin düğmelerini ilikleyememek, ayakkabılarının bağlarını bağlayamamak benzeri) bulgular ortaya çıkabilir. Hastalığın bacakları da etkilediği daha ileri durumlarda ise, hastalar bacaklarındaki kasılmalara bağlı olarak yardımsız yürüyemez, idrar ve gaitasını tutamayacak hale gelebilir. Bu hastalarda ataklar halinde kötüleşme daha sık görülür. Hasta bu atakların ara dönemlerinde rahat veya çok az bulguya sahiptir. % 25 hastada çok yavaş ilerleme, %2 hastada ise ani kötüleşme görülür.

    Eğer servikal dar kanal omurilik ve sinir köklerine bası yapıyorsa ameliyat ile basının ortadan kaldırılması gerekir. Özellikle omurilik üzerine kronik bası, omurilikte geri dönüşümsüz değişiklere yol açabilir. Bu yüzden bacaklarda sertlik hissi, kuvvet kaybı gibi belirtilerin açığa çıkması ve bu problemlerin giderek artması hemen doktora başvurmayı gerektirir. Böyle bir durum ilerleyici olabilir ve ilerlemenin durdurulması amacıyla omuriliğin üzerindeki basıyı kaldırmak için ameliyat önerilir. Basının en fazla olduğu yere ve boynun pozisyonuna göre ameliyat yeri değişebilir. Servikal spondilotik miyelopatide önemli olan omurilikte kalıcı değişikler oluşmadan önce basının ortadan kaldırılmasıdır.

    Hastaların muayenesinde kollarda ve bacaklarda artmış refleksler, ellerde ve bacaklarda kuvvet ve duyu kaybı bulunabilir. Ayrıca el ve ayaklarda patolojik refleks dediğimiz bir grup normal olmayan bulgu da saptanabilir. Boyun omurlarının direkt grafileri, bilgisayarlı tomografisi(BT) veya 3 boyutlu rekonstrüksiyonlu bilgisayarlı tomografisi ve manyetik rezonans(MR) görüntüleme istenir. Elektro fizyolojik incelemeler dediğimiz tetkikler ise, kısaltılmış adlarıyla EMG, SSEP ve MEP tir.

    Ameliyat dışı yöntemler (fizik tedavi, ilaç tedavisi gibi) hastanın sorununu kısmen çözmede yardımcı olabilir ancak; myelopati dediğimiz omurilikte kanal daralması durumuna bağlı bası sonucu oluşan hasarlanma, veya kollarda ve ellerde, bacaklarda güçsüzlük ve duyu kaybı ilerlemesi var ise ameliyat yapılır. Ameliyatın temeli omurilik üzerinde bası oluşturan etkenlerin ortadan kaldırılmasıdır ve buna kısaca dekompresyon ameliyatı denir. Bu basının kaldırılması önden veya arkadan yapılacak ameliyatlarla mümkündür, ancak hangisinin daha uygun olacağı kararı beyin cerrahi uzmanınca verilir.

    Önden yapılan ameliyatlarda basıyı sadece boyun disk fıtığı oluşturuyorsa, sadece diske yönelik cerrahi yapılabilir. Bazen kireçlenme durumunda ise etkilenen seviyeler boyunca omurga gövdesi/gövdeleri ile disk dokusu birlikte çıkarılır. Yerine kemik veya kemik yerine geçecek kafes görünümlü materyal yerleştirilip, plak ve vidalarla sabitleme işlemi (füzyon) yapılır.

    Arkadan yapılan ameliyatlarda, omurganın arka tarafını oluşturan yapıların tamamen çıkarılması gerekebilir. Bu durumda omurgayı güçlendirmek amacıyla omurgaya vida ve bunları tutan çubuklar koyarak sabitleme (füzyon) ameliyatının yapılması uygun olacaktır. Omurganın arkasındaki kemiklerin bir parçasının çıkarılması ardından tekrar yerlerine vida ve plaklar yardımıyla yerleştirilmesine dayanan “laminoplasti” ameliyatı ile de dar kanal durumunun genişletilmesi mümkündür

  • Boyun fıtığı tanısı nasıl konur?

    Boyun fıtığı, beyin ve sinir cerrahisi pratiğinde sık karşılaşılan sorunlardan biridir. Bilindiği üzere boyunda 7 adet omur ve bunların arasında da disk denilen yapılar ve her iki omuru da birbirine bağlayan 2 adet küçük eklem vardır. Omurların arasında bulunan disk yapısı anulus fibrosus adıyla anılan dış katman ve nucleus pulposus denilen iç katmandan oluşur ve görevi omurlar üzerine binen yükü eşit olarak dağıtmak, basit bir benzetmeyle amortisör görevi yapmaktır. Disk ve faset eklemlerin bir diğer görevi de boynun hareketliliğini sağlamaktır. Bu sayede boynumuzu her yöne hareket ettirme olanağı vardır.

    Boyun ağrıları günlük yaşamın çok sık karşılaşılan sorunlarından biridir. Özellikle bilgisayar kullanımının iş hayatının vazgeçilmez bir parçası olması sonrası boyun ağrıları ile daha sık karşılaşılmaktadır. Bu ağrılar, boyun omurlarının yukarıda söz ettiğimiz gibi kötü ve yanlış kullanımından olabileceği gibi travma sonucu oluşan zedelenme sonrasında da görülebilir. Bazı meslek grupları boyun ağrılarına yatkınlık gösterirler. Masa başı yoğun bilgisayar kullanımı gerektiren ofis işlerini yapan kişiler, öğretmenler, şoförler, bedensel olarak yoğun iş yapan çalışanlar gibi…

    Yaşla artan dejeneratif süreçte halk arasında kireçlenme denilen duruma katkıda bulunarak hastada boyun ağrılarının daha artmasına neden olabilir. Yaşlılıkla beraber omurların arasında bulunan disk denilen yapının iç kısmında su miktarı azalabilir, bu durum diskin görevini yapmasını engeller. Sonrasında da diskin dış tabakasında da bozulmalar başlayıp yırtılmalar görülebilir. Bu yırtılmalar daha ilerlerse, diskin iç yapısı yırtıktan dışarı çıkarak, omurilik ve kollara giden sinirlere bası yapacak duruma gelir. Bu duruma tıpta servikal disk hernisi, halk arasında da boyun fıtığı denir. Kollara giden sinirlerin bası altında kalması hastada omuz ve/veya kollarda ağrı, kollarda ve/veya ellerde uyuşma karıncalanma, kuvvet kaybına neden olabilir. Oluşan boyun fıtığının omuriliğe yaptığı bası daha az olasılıkla bacaklarda sorunlara ve patoljik refleks bulgularına neden olabilir.

    Tanı Nasıl Konur?

    Tanı koymada ilk basamak hastanın şikayetlerini ve öyküsünü dinlemek ve boyun fıtığının karışabileceği diğer hastalık gruplarını da göz önüne alarak muayene etmektir. Bundan sonraki aşama, güncel yaklaşımda ilk tercih edilen tetkik olan manyetik rezonans görüntülemedir. Bazı durumlarda özellikle yaşlı hastalarda omurlarda ve/veya omurlar arası bölgede kireçlenmeyi daha iyi saptayabilmek için bilgisayarlı tomografi ve direk grafi (röntgen) çekimi gerekir.

    Birden fazla boyun fıtığı olduğunda veya hastada kollara giden sinirlerin sıkışması söz konusu ise elektrofizyolojik bir tetkik olan EMG (elektromiyografi) halk arasındaki adıyla sinir ölçüm testi de yapılabilir.

  • Boyun fıtıkları

    Boyun fıtıkları bel fıtıklarına göre daha az görülen rahatsızlıklardır.

    Boyun ağrıları toplumumuzda sık olarak görülen bir durumdur. Bunun nedeni boyun kaslarının hassas ve boynu oluşturan omurların hassas bir yapıya sahip olmasıdır. Boyun ağrıları stres, soğuk ve sıcak değişimleri,uygunsuz duruş pozisyonları gibi durumlardan sık olarak etkilenen yapılardır. Boyun ağrılarının çok az bir kısmında etken boyun fıtığı olmaktadır.

    · Boyun fıtıkları 20-50 yaşlarında daha sık olarak görülmektedir. Fakat daha erken dönemlerde boyun travmaları sonucunda daha ileri yaşlarda ise disklerin ve boyun omurlarının bozulmasına bağlı olarak ortaya çikabilirler.

    · Boyun ağrılarının toplumumuzda en çok görülen nedeni stres ve uygunsuz duruş pozisyonları ve boyun hareketsizlikleridir.

    · Genellikle boyun ağrısıyla başvuran hastaların en önemli şikayeti ense bölgesinde kasların kafa kemikleriyle birleştiği bölgede ve omuz kaslarında gerginlik hissetmeleridir. Bu ağrının kaynağı genellikle toplumsal yaşamda hassas olan sorunları içine atan ve dışarı fazla belli etmeyi başaramayan insanlarda veya çok çabuk sinirlenen insanlarda görülmektedir. Bunun yanında soğuk sıcak değişimlerine çok sık uğrayan veya ense ve sırt bölgesinde sık terleyen insanlarda da bu gibi boyun ağrıları oluşmaktadır.

    · Boyun fıtıkları ise boyun ağrılarının çok az bir nedenidir. Boynu oluşturan omurların arasında bulunan yastıkçık dediğimiz disklerin omuriliğin geçtiği kanal içine doğru bombeleşmesi veya yırtılmasıyla kliniklerini belli ederler.

    · En çok boyun fıtıkları C5-6 ve C6-7 omurları arasında görülürler fakat diğer seviyelerde de ortaya çikabilirler. Fıtığın omur iliğe veya kollara giden sinirlere bası yapmasına bağlı olarak kaslarda kuvvet kayıpları veya uyuşukluklar ortaya çikmaktadir.

    · Boyun fıtıklarının kliniğinde en önemli bulgular kollarda veya bir kolda meydana gelen uyuşma ve karıncalanmalar, kollarda veya bir kolda meydana gelen ağrılar, kollarda veya bir kolda meydana gelen kuvvet kayıpları oluşabilmektedir. Bu bulguları tüm kolda hissedebileceğimiz gibi fıtığın etkilediği sinirin etki ettiği kas gruplarında ve his aldığı duyu bölgelerinde örnegin ellerde, ön kolda omuzda hissetmekte mümkündür.İlerlemiş ve çok büyük fıtıklar ise bacaklarda da kuvvet kayıplarına neden olabilirler ve bu durum bir çok hastalıkla karıştırılmasına neden olabilir.

    · Boyun fıtıklarının tanısında en önemli tanı aracı muayenedir. Muayene olmaksızın MR gibi pahalı yöntemlerin kullanılması gereksiz ve gereksiz olduğu kadar da mantıksızdır. Hastanın kliniğinin ortaya konulması bir çok hastalıkla ayırıcı tanısının yapılmasını sağlar.

    · Boyun ağrısı olan bir hastanın en büyük korkusu boyun fıtığı olma düşüncesidir. Bu endişenin giderilmesinde muayene faydalı bir yöntemdir.

    · Yapılan muayenede bulgular boyun fıtığını destekliyorsa; boyun fıtığını büyüklüğünün yerinin ve etkilerinin tespit edilmesi için MR planlaması uygundur. MR boyun fıtıklarının lokalizasyonlarının ,etkilerinin gösterilmesi için gerçekten doğrulayıcı bir tanı aracıdır.

    · Boyun fıtığı tespit edildiğinde fıtığın büyüklüğüne,hastanın kliniğine,yaşina veya hastanın mevcut hastalıklarının durumuna göre tedavi yaklaşimı değişmektedir.

    · Hastanın kliniğinde sadece ağrı olması, kuvvet kayıplarının olmaması ve fıtık büyüklüğünün sınırda olduğu olgularda Fizik tedavi programları,boyunluklar, ilaç tedavisi kullanılmaktadır.

    · Boyun fıtığının sosyal yaşamı etkilediği durumlarda, kuvvet kayıplarının ortaya çiktigi durumlarda cerrahi kaçınılmaz hale gelir. Ve fıtığın alınması gereklidir.

    · Boyun fıtığı cerrahisi sonucunda hastaların faydalanma oranı; ameliyata girmeden önceki kliniğine göre değişmekle beraber hastaların büyük çogunlugunda ileri derecede rahatlama olmaktadır.

    · Fakat boyun fıtıklarında da bel fıtıklarında olduğu gibi her ameliyatta mevcut komplikasyonların var olduğu teorik anlamda felç olma riskinin var olduğu ancak pratik anlamda da bu riskin olduğu fakat çok nadir bir komplikasyon olduğu unutulmamalıdır.

    · Boyun fıtıklarıda bel fıtıklarında olduğu gibi birden fazla bölgede olabilmektedir. Bu durumda yaklaşimın yapılacağı fıtık bölgesi hastanın kliniği sonucunda karar verilecek bir durumdur.

    · Bazen boyun bölgesinde 2 veya daha fazla diskin kanal içine bombeleşmesi ve kanal çapini 1 cm nin altında olması durumlarına yol açabilirki bu duruma tıpta servikal dar kanal adı verilmektedir.Bu durumda bir kolda veya kollarda ortaya çikan yorgunluklar ortaya çikmakta ve kuvvet kayıpları oluşabilmektedir. Eğer kanal çapi 1 cm ve altında ise ve klinik mevcutsa ozaman yapılacak işlem cerahi tedavidir.

    · Boyun fıtıklarından korunmak için düzenli boyun egzersizlerinin yapılması,duruş pozisyonlarına dikkat edilmesi ve boynun travmalardan korunması gerekmektedir.

    · Boyun fıtık cerrahi sonrasında oluşmuş kuvvet kayıpları,uyuşukluk ve karıncalanma ameliyattan hemen sonra kaybolmayabilmektedir. Kuvvet kayıpları için ameliyat sonrasında uygulanacak fizik tedavi programları eski kuvvetin yerine gelmesini sağlayabilecektir. Uyuşukluk ve karıncalanma ise 6-12 ay sonra kaybolacaktır.

    · Unutulmaması gereken boyun ağrılarına eğer kolda veya kollarda ağrı, uyuşukluk,karıncalanma ve kuvvet kayıpları eşlik ediyorsa boyun fıtığından şüphelenilmesi gerekliliğidir. Yine unutulmaması gereken bir şeyde tüm bu semptomlar olsada bu olaylara neden olan etmenin boyun fıtığı olmayabileceğinin bilinmesidir.

  • Çocuk diş hekimliğinde sedasyon

    Çocuklarda henüz çürük ve ağrı oluşmadan diş hekimiyle tanışıp `sohbet ve kontrol` ziyaretlerinde bulunulması, toplumdaki diş hekimi korkusunun çocuklara geçmesinin önlenmesi bakımından çok önemlidir.

    Çocuğunuzu diş hekimine götürmeden önce yapılacak işlem hakkında bilgi edinmek en doğru yöntem olacaktır. Genelde dişlerde çok büyük çürükler oluşmadan ve şiddetli ağrılar başlamadan diş hekimine başvurmak tedavinin hem çocuk hem de hekim açısından daha kolay olmasını sağlar. Ancak, ” Doktor iğne yapmayacak ” diye ön yargı ile getirilen çocuğa hekim anestezi yapmak zorunda kalırsa, çocuğun hem size hem de hekime güveni kalmaz. Bu nedenle çocuğu tedavi konusunda doğru bilgilendirmek, korkusunu yenmek ve güvenini kazanmak açısından önemli olacaktır.

    Ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bir başka nokta da “uslu durmazsan seni diş doktoruna götürürüm, o da dişini çeker” gibi söylemlerden kaçınmak ve diş hekimini korku unsuruna dönüştürmemektir.

    Bu nedenlerle;

    1) Çocuğun diş hekimine götürülmesi bir ceza anlamı taşımamalıdır. Tam aksine çocuğa diş hekimine severek gideceği bir ortam yaratılmalıdır.

    2) “Diş hekimine gitme” eylemi ile “çocuğun ağrı duyacağı” algısını yaratmamak önemlidir. Ancak, çocuğa ” Dişin hiç ağrımayacak” diyerek onu yanıltmak da sonraki tedavileri güçleştirir.

    3) Diş hekimi ile çocuğun iyi bir diyalog kurması, çocuğun korkusunu yenmesine yardımcı bir faktördür. Bunun için diş hekiminin sorduğu sorulara çocuğun kendisinin yanıt vermesine izin verin.

    “Eğer tüm bunlara rağmen çocuğunuzun diş hekimi korkusu aşılamıyorsa ve çürük tedavisini aksatmak istemiyorsanız “sedasyon veya genel anestezi ile diş tedavisi” uygulama yetkisi bulunan, konusunda deneyimli anestezi uzmanı ve diş hekimlerinin bulunduğu Ağız Diş Sağlığı Merkezlerinde, sedasyon veya genel anestezi altında diş tedavilerini yaptırmak mümkündür. “

    Sedasyon, çocuğunuzun diş hekimi ve diş tedavisi ile ilgili pozitif bir deneyim yaşamasını amaçlar. Burada kullanılan ilaçlar da anestezi ilaçlarıdır. Ancak genel anesteziye (narkoz) kıyasla hem dozları düşüktür, hem de kullanılan ilaç sayısı azdır. Sedasyonda kullanılan ilaçların dozu çocuğunuzun ihtiyacına göre belirlenir. Sedasyondaki uyku düzeyi genel anestezideki kadar derin değildir. Çocuğu hafif bir uyku durumunda tutmak diş tedavisi için çoğu kez yeterlidir. Sedasyonu narkozdan ayıran diğer özellik işlem süresince çocuğun kendi solunumunun devam etmesidir. Bu nedenle solunumu sağlamak için boğaza tüp yerleştirmeye gerek yoktur.

    Türkiye’de sedasyon ve genel anestezi uygulaması, yasal olarak yalnızca her türlü teknik ve ilaç donanımının olduğu ameliyathane şartlarında yapılabilir. Sedasyon ve genel anestezi işlemi anestezi uzmanı bir hekimle birlikte çalışılmasını gerektirmektedir. Diş hekimlerinin ve diğer tıp doktorlarının tek başlarına bu uzmanlık eğitimini almadan sedasyon uygulama yetkisi yoktur.

    Sedasyon Öncesi Ailelere Öneriler

    Çocuğunuzun sedasyon öncesi grip, nezle, öksürük, ateş şikayetleri varsa işlem ertelenebilir. Böyle bir durumda derhal hekiminizi arayınız.

    Çocuğunuzun işlemden önce 3,5-4 saat aç ve susuz kalmasını sağlayınız. Bu durum bulantı- kusma riskini azaltmak için hayati önem taşır.

    Diş hekimine gelirken çocuğunuzu rahatlatmak için sevdiği bir oyuncak veya battaniyeyi getirebilirsiniz.

    Size söylenen randevu saatinden 10-15 dakika önce klinikte bulunmaya özen gösteriniz. Bu durum çocuğun klinik ortamına alışması için zaman yaratır.

    İşlemden önce çocuğunuzun tuvalete gitmesini sağlayınız. Bazı durumlarda sedasyon sırasında altına kaçırma olabilir.

    İşlem günü çocuğunuza sıkmayacak, rahat ve kullanışlı kıyafetler giydirin.

    Mutlaka yedek bir kıyafet bulundurunuz.

    İşlemden sonraki erken dönemde çocuğunuzda uyku hali, sersemlik, hırçınlık, mızmızlık gibi durumların gelişmesi normaldir. Endişe etmeyiniz. Bu süreçte çocuğunuzu yalnız bırakmayınız ve gözlem altında tutunuz.

    Çocuğunuzun derlenme dönemini istirahat ederek geçirmesini sağlamaya çalışınız. Derlenme döneminde çocuğu sakinleştirici, yumuşak bir üslupla söylenen yüreklendirici sözler çocuğun daha sakin uyanmasını sağlar.

    Sedasyon yapılan gün için bol aktiviteli planlar yapmayın. O günü çocuğunuzun evde, sakin bir ortamda geçirmesini sağlayınız.

    Eve gittikten sonra doktorunuzun izin verdiği saatte (genellikle 1,5-2 saat sonra) önce sıvı gıdalar olmak üzere yeme-içmeye başlayabilirsiniz. Ilık ve yumuşak kıvamlı gıdalar beslenme için iyi seçeneklerdir.

    Size ters gelen, söylenenlerin dışında gelişen durumlarda doktorunuzla irtibat kurmaktan çekinmeyiniz.

  • Proloterapi tedavisi sonrası dikkat edilmesi gerekenler

    Proloterapi tedavi seansından sonra kendimi nasıl hissedeceğim?

    Tedavi seansının sonrası 7-10 gün süreyle ağrınız artabilir. Endişelenmeyin; oluşan etkiler tedavinin inflamasyon parçasıdır.

    Ağrı burkulma ya da tekrar şikayetlerinizin artmış izlemini verebilir. Hatta bazı hastalarımızda gribal enfeksiyon benzeri bir durum görmekteyiz. Bu durumlar aslında tedavi olduğunuzun işaretleridir.Unutmayalım; AĞRI VARSA İYİLEŞME VARDIR.

    Enjeksiyon yerinde morarma-şişlik-hassasiyet-kızarıklık olabilir. Bunlar beklenen durumlar olup kısa süre içinde sonlanacaktır.

    İLK 3 GÜN MUTLAKA ENJEKSİYON YERLERİNE SICAK UYGULAMA YAPINIZ. NE KADAR ÇOK UYGULAMA YAPARSAK TEDAVİDEN O KADAR ÇOK FAYDA GÖRÜRÜZ.

    Ağrı varsa ne yapmalıyım?

    Parasetamol grubu ( parol, vermidon vs…) 6 saat arayla ağrı durumuna göre alınabilir. Eğer ağrı çoksa size kısa süreli narkotik analjezikler reçete edebiliriz.

    ASLA ;ASPİRİN 325 MG, DİCLOMEC, APRANAX, VOLTAREN, BRUFEN VS… NON-STEROİDAL ANTİ-İNFLAMATUAR İLAÇLAR ALMAYINIZ. ( krem, fitil vs.. şekillerini de kullanmayınız. )

    Kalp için günde 1 kez alınan 100-150 mg alınan aspirine devam edilebilir.

    Proloterapi sonrası ne zaman çalışmaya başlayabilirim, spor yapabilirim?

    İlk 3 gün boyunca enjeksiyon yapılan bölgeyi aşırı zorlayıcı hareketlerden kaçınmalıyız. Ardından bize verilen germe egzersizlerini ilk birkaç seans zorlamadan, ardından gelen seanslarda sayısını ve tekrarını arttırarak devam etmeliyiz.

    EGZERSİZLERİMİZİ NE KADAR DÜZENLİ VE SAYISINA UYGUN YAPARSAK İYİLEŞME SÜRECİMİZ O KADAR ÇOK KISALACAKTIR.

    Özellikle baş-boyun enjeksiyonlarını takiben bazı hastalarımızda mide bulantısı – baş dönmesi – şiddetli baş ağrısı görülebilmekte olup bunların tamamı tedavinin etkinliğinin göstergeleridir. Aşırı miktarda olduğu takdirde mutlaka ağrı doktorunuza başvurun. İntravenöz sıvı replasmanıyla kısa sürede şikayetlerinizden kurtulabilirsiniz.

    Proloterapi tedavi seanslarını ne sıklıkla alabilirim?

    Tedavi seans sayısı ve tedavi aralıkları, her birey için farklıdır. Çoğu zaman 4-6 seans 3-4 hafta arayla gerekebilir.

    HASTANIN TEDAVİYE VERDİĞİ CEVABA GÖRE SEANS SAYILARI VE ARALIKLARI DEĞİŞEBİLİR.

    Proloterapi seansı süresince uygulayacağım özel bir diyet var mı?

    Evet. Bol miktarda su içmeliyiz. C vitamininden zengin sebze – meyve, proteinden zengin diyet uygulamalıyız. Size verilen ilaçları lütfen dikkatli kullanınız.

    Proloterapi tedavisinden ne zaman sonuç almaya başlayacağım?

    Sonuçlar da kişiden kişiye değişmekle birlikte ilk 2 seans sonrası çok fazla bir değişiklik beklemeyiz. Hastalarımızın sabırlı olması gerekmektedir. Çünkü tedavi ağrıyı kesme değil ağrı oluşturan nedeni ortadan kaldırma tedavisidir. Tedavi esnasında ağrılarımız ne kadar çok artarsa tedavinin etkinliği de o kadar çok olur. Egzersizlerimizi de gelişi güzel – yanlış olarak değil, düzenli ve sayısını arttırarak yaparsak iyileşmememiz için hiç bir neden yok.

    UNUTMAYALIM;

    PROLOTERAPİ TEDAVİSİ SIRASINDA VE SONRASINDA EGZERSİZ YAPMAYACAKSANIZ , TALİMATLARIMIZA UYMAYACAKSANIZ BU TEDAVİYE HİÇ BAŞLAMAYINIZ.

    ÇÜNKÜ HEDEFİ AĞRI KESME DEĞİL AĞRIYI OLUŞTURAN NEDENLERİ ORTADAN KALDIRMA OLAN PROLOTERAPİ, EGZERSİZ YAPMADIĞINIZ VE SÖYLENENLERE DİKKAT ETMEDİĞİNİZ TAKDİRDE SİZİ ESKİSİNDEN DAHA SIKINTILI DURUMA DÖNÜŞTÜREBİLİR.

  • Genel osteologıa : genel kemik bilimi

    Kemikler Hakkında Genel Bilgiler

    Çok basit hayvanlar dışında, canlıların çoğunda gövde yapısının temelini teşkil eden, ve bütün gövdenin ve ayrı ayrı parçalarının genel şekil ve büyüklüklerini tespit eden ve aynı zamanda gövde ve çeşitli organlar için destek görevini yapan bir İskelet vardır.

    İnsan iskeletinin çok erken çağlarda insan embriyosunun iskeleti, embryonal bağ dokusundan yapılmış chorda dorsalis ve sklerotom uzantılarından ibarettir. Bir müddet sonra iskelet taslaklarını yapan embryonal bağ dokusu, kıkırdak dokusu şeklini alır. Yalnız bazı baş kemikleri ve clavicula taslağının dokusu, bağ dokusu şeklinde gelişir. İntrauterin hayatın 9-10. haftasında kıkırdak dokusundan yapılmış taslakların kemikleşmesi başlar. İskelet parçalarının kemikleşme olayı insanlarda dünyaya geldikten sonra da devam eder, çok uzun sürer ve ancak 22. – 25. yaş arasında sona erer. Bu müddet zarfında insanın çeşitli iskelet parçaları, birbirine kıkırdak dokusu ile bağlı ayrı ayrı kemikleşmiş parçalardan meydana gelmiştir. Kemikleşmiş parçaların ve aradaki kıkırdak parçalarının şekil, büyüklük ve sayıları, kemiğe ve yaşa göre çok değişir.

    Çeşitli şekil ve büyüklükte olan 206 kemik, insan cinsi için belirli olan bir sıra ve sistem içinde birbirine bağlanmak suretiyle bütün gövde çeşitli organların desteğini yapan iskeleti meydana getirirler. iskelet, aynı zamanda gövde yapısının esasını teşkil eder ve yumuşak dokulardan yapılmış çeşitli organlar, bu esasa dayanmakta ve bütün organlar, ya doğrudan doğruya veya başka organlar aracılığı ile iskelet parçalarına bağlanmıştır. Çeşitli oynar eklemler aracılığı ile birbirine bağlı olan kemikler, çeşitli vücut parçalarımızı harekete geçirirken, kaldıraç görevini yaparlar. Bundan başka kafa ve göğüs boşluğu için boşlukları sınırlamak suretiyle, kemikler bu boşluklarda bulunan önemli organları dışarıdan gelebilecek etkilere karşı korunmasını sağlarlar. 60-70 kilo ağırlığında olan vücudumuz için destek, oldukça ağır gövde parçalarımızın hareketleri sırasında kaldıraç ve beyin, yürek ve akciğer gibi önemli organlarımız için koruma görevini yapabilmesi için kemiklerin, sert, sağlam ve dayanıklı dokudan yapılmış olması lazımdır. Kemiklerin ince yapısını inceleyecek olursak, dokunun görevi bakımından kemiklerde aranılan niteliklerin bulunduğunu görürüz.

    Kemik dokusunun % 33’ünü organik ve % 67 sini anorganik maddeler oluştururlar. Anorganik maddelerin % 86 sını kalsiyum fosfat, % 10 nu kalsiyum karbonat, % 1,5 unu magnesium fosfat, % 0,5 ini kalsiyum fluorid ve kalsiyum klorit ve % 2 sini alkali tuzlar yaparlar. Kemiğin sertliğini anorganik maddeler, elastikiyetini de organik maddeler sağlar. Bu iki cins madde kemik dokusunda birbirine çok sıkı bir şekilde bağlanmış durumdadır ve kemik yapısının en ince ayrıntılarında bile organik ve anorganik maddeler arasındaki bu sıkı ilgi görülmektedir.

    Her hangi bir kemik parçasını bir müddet için asit içerisinde bırakırsak kemik dokusunda bulunan bütün anorganik tuzlar erir ve dokudan kaybolurlar. Bu şekilde muameleye tabi tutulan bir kemik, sertliğini kaybeder, fakat şeklini ve elastikiyetini muhafaza eder. Kemiği yakmak suretiyle organik maddeleri tahrip edersek, kemik gene şeklini muhafaza eder, fakat elastikiyetini ve sağlamlığını kaybeder, çok az bir kuvvetin etkisi ile parçalanır ve toz haline gelir. Her iki deneyde kemiğin şeklini muhafaza etmesi, bize her iki çeşit maddenin de kemik strüktürünün en ince kısımlarına kadar katıldıklarını göstermektedir.

    Bütün destek ve bağ dokularında olduğu gibi, kemik dokusunda da fonksiyon bakımından en önemli görev, dokunun esas maddesine düşmekte ve dokuda aranılan bütün nitelikler esas madde tarafından sağlanmaktadır. Kemik dokusunun temel maddesi, fonksiyon icabı belirli yönlerde uzanan kollagen liflerden ve bu liflerin arasını dolduran ve bunları birbirine bağlıyan ara maddeden ibarettir. Bu ara maddede, yukarıda oranlarını gösterdiğimiz çeşitli anorganik tuzlar bulunur. Bu tuzlar albümin bulunduran sıvılı bir madde içerisinde dispersion durumundadır. Kemik dokusunun yapısını betonarme inşaatla mukayese edebiliriz. kollagen lifler, inşaatta kullanılan demir çubuklardır, ara madde ise demir çubukların arasını dolduran beton görevini yapar. Esas maddeyi, unsurların nitelikleri, aralarındaki münasebet ve dokunun strüktür, şekli, kemiklerden istenilen özelikleri sağlamaktır. Kemik dokusu sert olmakla beraber aynı zamanda bir miktar elastikiyeti de muhafaza eder. Bu durum kemiğin sağlamlığı ve çeşitli etkilere karşı direnme bakımından çok önemlidir. Direnme bakımından kemiği tahta ile mukayese edecek olursak, kemiğin basınca karşı direnci tahtaya nazaran 8 misli, gerilme direnci 3 misli fazladır.

    Kollagen lifler ve bunların arasını dolduran maddeden yapılmış esas maddeyi meydana getiren kemik hücreleri, esas madde arasında bulunan küçücük boşluklarda bulunurlar. Bu boşluklar incecik kanallar aracılığı ile birbiriyle birleşirler ve bu kanalcıklara hücrelerin uzantıları sokulurlar. Bu şekilde komşu hücreler birbiriyle birleşip bir sinsitium meydana getirirler. Hücrelerden meydana gelen sık bir ağ şeklinde olan bu sinsitium, kemiğin her tarafında vardır. Kemiğin büyümesi, metabolizması, esas maddenin oluşması ve ara maddedeki çeşitli anorganik tuzların miktar ve nispetleri, yani kemiğin bütün varlığını ve niteliklerini sağlayan olayların hepsi, kemik hücrelerinin canlı kalmasına ve normal çalışmasına bağlıdır. Kemik dokusunun en önemli strüktür elementlerini yapan kollagen liflerin durumuna göre, yapı bakımından kemik dokusu. Fibrinli ve lamelli olmak üzere iki temel gruba ayrılır.

    Fibrinli kemik dokusunda kollagen lifler kalın huzmeler halinde çeşitli yönlerde, bazen birbirini çaprazlayarak, bazen paralel olarak uzarırlar. Anorganik tuzlar bulunduran ara madde ile birbirine yapışmış durumda olan bu huzmeler arasında kemik hücreleri ve kemiği besleyen damarlar bulunur. Kemiğin dış yüzeyinde kollagen lif huzmeleri kemiği örten periost’da bulunan liflerle uzarırlar. Damarların geçmesi için birbiriyle sık anastomoz yapan incecik kanallar görülür. Bu nevi kemik dokusu yüksek sınıf hayvanlar ve insanlarda başlıca embryonal hayatta ve küçük yaşlarda görülür. İnsanlarda 3.-4. yaşa kadar kemiklerin yapısı tedricen değişir ve teknik bakımdan daha mükemmel olan lamelli yapı şeklini alır. Yetişkin İnsanlarda fibrinli yapı yalnız kirişler, kaslar, ve bağların yapıştığı kemik kısımlarında görülür. Bazı aşağı sınıf hayvanlarda kemiklerin fibrinli yapısı yaşam boyu kalır.

    Lamelli kemik dokusunda temel madde, yani kollagen lifler ve bunları bir birine bağlayan ara madde, 4,5 -11 mikron kalınlığında ince lameller meydana getirirler. Bu lameller içerisinde kollagen lifler birbirine paralel olarak eğik durumda uzarırlar. Uzun kemiklerde bu lameller, Havers kanalı denilen, damar ve sinirleri barındıran bir kanalın etrafında konsantrik durumda sıralanırlar. Bu şekilde 3–8 lamel birbirini dıştan sarmak suretiyle Havers kanalının her tarafını kuşatan ince bir duvar meydana getirirler. Çeşitli lamellerde bulunan kollagen liflerin yönleri ve kanal eksenine göre eğiklik dereceleri olduğuna göre, birbirini saran çeşitli lamellerin kollagen lifleri arasında çaprazlar meydana gelir. Havers kanalını kuşatan ve bir kaç lamelden yapılmış olan ince duvarı, birbirine çaprazlayan ince çıtalardan yapılmış bir duvarla mukayese edebiliriz. Bu şekilde az madde sarf etmek şartıyla aynı zamanda daha sağlam ve çeşitli yönlerden gelen kuvvetlere karşı daha dayanıklı bir yapı elde edilmiş olur. Lamellerin arasında bulunan küçük boşluklarda kemik hücreleri bulunur. Çok ince kanalcıklar aracılığı ile bu boşluklar, bir taraftan birbiriyle, diğer taraftan Havers kanalı ile bağlantıdadır. Hücrelerin protoplazma uzantıları bu kanalcıklara sokulur. Bu şekilde hücreler bir taraftan Havers kanalından geçen damar ve sinirlerle, diğer taraftan kendi aralarında da bağlantı sağlamış olurlar. Havers kanalı, etrafını kuşatan lameller ile beraber Havers sütunu veya osteon denilen oluşumu meydana getirir. Osteonların uzunlukları birkaç santimetre olup, çeşitli kemiklerde ve aynı kemiğin çeşitli parçalarında çok değişiktir. Kanalları, Havers kanalının genişliğine ve kanalı saran lamellerin sayısına göre 100 – 500 mikron arasında değişmektedir. Uzun kemiklerde osteonların durumları kemik eksenine paraleldir. Lamellerin yapısına katılan kollagen lifler osteonların dışına çıkmazlar ve periost dokusuna karışmazlar. Burada kemik dokusu ile periost arasındaki bağlantı bir taraftan kemik dokusuna diğer taraftan periost dokusuna karışmış Sharpey lifleri denilen lifler aracılığı ile sağlanır.

    Osteon’lar arasında gelişi güzel ve çeşitli yönlerde uzanan lameller görülür. Bu lamellere interstisial lameller denir. İnterstisial lameller kemik dokusunun gelişmesi sırasında ve sonradan da durmadan meydana gelen değişmeler sırasında kısmen resorbe olan osteon’ların artıklarıdır. Bunlar havers sütunları (osteon) arasında kalan aralıkları doldururlar. Bundan başka kemiklerin dış yüzüne ve uzun kemiklerde bulunan boşluklara bakan iç yüzüne yakın kısımlarda, kemiğin şekline uygun ve birbirine paralel durumda lameller görülür, bunlara dış ve iç lameller (bazik lameller) denir. Esas lamelleri delerek çeşitli yönlerde kemiğin içerisine doğru uzanan ve periosttan gelen damarların geçmesine mahsus kanallar vardır bu kanallara Volkmann kanalları denir. Volkmann kanalları, Havers kanalları gibi, lameller tarafından kuşatılmamıştır. Her bir Volkmann kanalı, bir kaç Havers kanalı ile birleşir ve bu şekilde Volkmann kanalından geçen damarlar, Havers kanalları içerisindeki ince damarları kanla beslerler. Kemik dokusunun bu şekil ve yapısında yer alan osteon’lar, başlıca kemiklerin sert kabuk kısımlarında (substantia compacta) görülür. Substantia compacta uzun kemiklerin orta kısımlarında bilhassa kalın olur. Uzun kemiklerin uçlarında ve kısa kemiklerde, substantia compacta yalnız ince bir tabaka halinde kemiğin dış yüzünü örter. Bu tabakanın altında bulunan kemik dokusu farklı bir yapı göstermektedir. Burada birbirine sık durumda, muntazam sıralanmış ve belirli yönde uzanan osteon’lar yoktur ve bundan dolayı substantia spongiosa’nın makroskopik görünüşü farklıdır. İsminden de anlaşıldığı gibi, substantia spongiosa’nın yapısı, sünger dokusunun yapısına benzer ve burada çeşitli durumda olan ince kemik bölmelerle sınırlanmış çeşitli büyüklükte, fakat kolayca gözle görülen boşluklar görürüz. Boşluklar canlılarda ve taze kadavralarda kırmızı ilik (medulla osseum rubra) bulundururlar. Boşluklar, aralarındaki kanalcıklar aracılığı ile birbiriyle bağlantıdadır. Boşlukları sınırlayan ince kemik bölmeler, birbirine yapışmış birkaç lamelden yapılmıştır. Bu bölmelerin durumları ilk bakışta gelişi güzel ve düzensiz gibi görünmekte ise de. spongiosa üzerinde yapılan esaslı incelemeler, bu ince kemik bölmelerin durumlarının belirli bir sisteme göre ayarlanmış ve bu sistemin kemiğin fonksiyonuna göre düzenlenmiş olduğunu meydana çıkarmıştır.

    Kemikler daimi olarak başlıca iki önemli kuvvetin etkisi altında kalırlar. Bunlardan biri ağırlık diğeri de kemiklere yapışan kasların çekme kuvvetidir. Bu kuvvetlerin etkisi belirli yönleri izleyerek kemikte dağılır. Kuvvetlerin etki yönlerini çizgilerle gösterebiliriz. Bu çizgilere kemik trajektorü denir. Araştırmalar insan uyluk kemiğin baş ve boyun kısımlarının spongiosa yapısının tetkikinde burada boşlukları sınırlayan kemik bölmeleri ve ince sütun şeklinde boşlukların içerisinde uzanan ince kemik parçalarının durumlarının yukarıda anlattığımız trajektorlara, yani kuvvet etkisinin yönüne göre ayarlanmış olduğunu göstermiştir. Boşlukları sınırlayan bölmelerin durumu, basınç ve çekme kuvvetinin en çok etki gösterdiği yönlere göre ayarlanmıştır. Bölmeler arasında uzanan ve bunları birbirine bağlayan ince kemik parçaları, bölmeleri destekler ve durumlarını sağlamlaştırırlar. Bu sistemin uygulamasıyla, makinelerde olduğu gibi insan kemiğinde de az madde sarfiyatı ile kemiğin fazla dayanıklı olmasını sağlamak mümkün olmuştur. Femur (uyluk kemiği) aralıksız ve kompakt bir dokudan yapılmış olsa idi sağlamlık ve dayanıklılık bakımından fazla bir şey kazanmış olmazdık. Fakat madde sarfiyatı bakımından ve kemiğin ağırlığının artması yönünden çok şey kaybetmiş olurduk.

    Periost, yapı ve fonksiyon bakımından birbirinden farklı iki tabakadan meydana gelir. Dış tabaka sağlam fibröz bağ dokusundan yapılmıştır (stratum fibrosum) ve kemik uçlarında eklemleri saran eklem kapsülünün fibröz tabakası ile devam eder. Yumuşak bağ dokusundan yapılmış. damar ve sinirlerden zengin tabakaya cambium tabakası denir. Kemiğin gelişmesi sırasında cambium tabakasında kemik dokusunu meydana getiren hücreler, osteoblast’lar bulunurlar. Kemikleşme tamamlandıktan sonra osteoblast’lar kaybolurlar. Fakat, kıkırdaklardan sonradan yeni kemik dokusu yapılması gerektiği zaman, cambium tabakasında tekrar osteoblast’lar ortaya çıkarlar. Bundan dolayı kemik regenerasyonunda periost çok önemli rol oynamaktadır. Cambium tabakasında bulunan damarlar Volkmann kanalları aracılığı ile kemik dokusuna sokulur ve Havers kanalları içersinde bulunan ince damarlara kan getirirler.

    Kemik Dokusunun Meydana Gelmesi

    Yukarıda da anlatıldığı gibi kemik dokusu kökenini embriyonal bağ dokusundan alır. Cranium’u yapan yassı kemikler ve calvicula’nın taslakları bir müddet bağ dokusu şeklinde gelişir ve sonra doğrudan doğruya kemikleşirler. Başka kemik taslaklarında, embryonal bağ dokusu önce kıkırdak dokusu şeklini alır. Bütün kemik taslakları bir müddet bu durumda kalırlar ve sonra farklı kemikler için farklı zamanlarda kıkırdak dokuların kemikleşmesi başlar. Kemlikleşme olayı genel olarak çok uzun sürer, fakat belirli kemikler için bu olayın başlangıç ve sonuç zamanları oldukça sabittir.
    Bağ veya kıkırdak dokusunun kemikleşmesi, mevcut dokunun şekli değiştirmesinden ibaret değildir. Bir taraftan kemik dokusu meydana gelirken, diğer taraftan mevcut bağ veya kıkırdak dokusu tahrip edilir ve resorbe olur. Kemik dokusunu meydana getiren ve mesenşim hücrelerinden menşeini alan hücrelere osteoblast denir. Osteoblastların faaliyeti sonucunda obsteoid denilen, esas madde meydana gelir ve bu madde içerisinde kollagen fibrinler meydana gelirler. Bir müddet sonra fibrinler arasında bulunan ara madde içinde anorganik tuzlar toplanmaya başlar. Yukarıda da söylediğimiz gibi insanlarda embryonal hayatta ve 3.–4. yaşına kadar kemik dokusunun yapısı fibrinlidir. Bundan sonra liflerin durumu değişir, lameller ve osteon’lar oluşurlar.

    Kıkırdak dokusundan yapılmış kemik taslaklarının kemikleşmesi iki tarzda olur. Kısa kemik taslaklarında kemikleşme, taslağın iç kısmında başlar. Bu tarz kemikleşmeye enkondrol ossifikasiyon denir. Uzun kemiklerde ise kemikleşme evvela kıkırdak taslağın dış tabakasından başlar (perikondral ossifikasiyon). Perikondrium’un iç tabakasında bulunan osteoblastların faaliyeti ile meydana gelen kemik dokusu önce, ince olur ve bir manşet şeklinde uzun kemiklerin cismini (diaphysis) her taraftan sarar. Bu kemik tabakası gittikçe kalınlaşır. Bir müddet sonra kan damarları ile beraber taslağın içerilerine doğru sokulan bağ dokusunda bulunan hücrelerin etkisi ile kıkırdak dokusu resorbe olmaya başlar ve bu şekilde taslağın içerisinde boşluklar meydana gelir. Bu primer boşluklar gittikçe büyür, birbiriyle birleşir ve bu şekilde uzun kemiklerin diafizlerinin içinde bulunan ilik boşlukları meydana gelir (cavum medullare). Bu boşluklarda erişkin İnsanlarda sarı kemik iliği (medula osseum flava) bulunur. Kıkırdak taslağın içerisinde primer boşlukların meydana gelmesi ile bu boşlukların sınırlarında kemikleşme olayı, yani kısa kemiklerde olduğu gibi enkondrol kemikleşme başlar.
    Kısa kemiklerde de kısmen perikondral kemikleşme vardır. İçeriden başlayan ve enkondrol kemikleşme sonucunda meydana gelen kemik dokusu, kısa kemiklerin dış yüzüne yaklaşınca, burada da uzun kemiklerde olduğu gibi, perikondral kemikleşme başlar ve taslağı dıştan saran bir kemik tabakası meydana gelir.

    Uzun kemiklerin uçlarında. (epiphysis) diafizden ayrı olarak kemikleşme noktaları meydana gelir. Epifizlerin kemikleşmesi taslağın içerisinde başlar. Burada meydana gelen ve gittikçe artan kemik dokusu ile kemikleşmiş diafiz arasında kemikleşmemiş dar bir kıkırdak parçası kalır. Kıkırdak hücreleri çoğalma ve bütün doku büyüme kabiliyetini muhafaza ettiğine göre, bu kıkırdak tabakası kemiğin büyümesi bakımından çok önemlidir. Burada büyümekte devam eden kıkırdak dokusu, diafize yakın kısımlarından tedricen kemikleşerek, peyderpey diafizin dokusuna eklenir. Bu şekilde kemik cisminin uzunlamasına büyümesi ve sonunda bütün gövdenin büyümesi sağlanmış olur. Bundan dolayı diafiz ile epifizler arasında bulunan bu kıkırdak tabakası, tarafların ve bütün gövdenin büyümesinde çok önemli rol oynar. Epifiz çizgisi veya büyüme çizgisi (epifizeal plakt) adı verilen bu ince kıkırdak tabakası harap olduğu takdirde o kemiğin büyümesi geri kalır. Bundan dolayı çocuklarda kaza sonunda kemiklerin bu çizgiden ayrılması, önemli sakatlıklara sebep olur.

    Kemiklerin kalınlığına büyümesi periost’ un sürekli bölünme özelliği gösteren tabakasında bulunan osteoblast’ ların faaliyeti ve yeni yeni kemik tabakalarının eklenmesi ile olur. Epifiz çizgilerinin kemikleşmesi ile kemiğin ve bütün gövdenin büyümesi sona erer. Bundan dolayı bu çizgilerin kemikleşmelerinin erken. olması, gövdenin büyümesine engel olur. Geç kalması, gövdenin ve bilhassa extremitelerin fazla büyümesine sebep olur.

    Gelişme sırasında kemiklerin yapısı durmadan değişir. Bir taraftan yeni dokular yapılırken, diğer taraftan mevcut dokular rezorbe olur ve bu şekilde sonunda her kemik kendine has şeklini alır. Erişkin insanlarda da kemik dokusunda değişmeler devam eder. Fakat bu değişmeler şekil ve büyüklük bakımından olmayıp, daha ziyade dokunun ince strukturunda ve esas maddede bulunan çeşitli maddelerin miktar ve nispetleri bakımından olur. İhtiyarlıkta kemik dokusunda rezorpsiyon fazla olduğuna göre, kemikler şekil bakımından da bazı değişikliklere uğrarlar ve kemiklerin sağlamlığı da azalır. Kemiklerin gelişmesi üzerinde hormonların büyük etkisi vardır.

    Thyroid bezi ve hipofizin ön lobunun salgıları kemiklerin büyümesini çabuklaştırırlar. Genital bezlerin iç salgıları büyümeyi frenler. Bu salgıların etkisi normal zamanda ve normal nispette olursa, kemiklerin ve bütün gövdenin büyümesi normal olur. Bazı salgı1arın eksikliği, veya etkinin zamanından evvel veyahut çok geç oluşması, büyümede çeşitli anormalliklerin meydana gelmesine sebep olur.

    Kemiklerin şekilleri, yaptıkları görevlere göre ve gövdenin genel yapı planına uygun olarak ayarlanmıştır. Uzun kemikler, ağırlığı taşımaktan başka, kaldıraç görevini de yaparlar. Kısa kemikler hareketsiz ve az hareketli eklemler aracılığı ile birleşerek elastiki ve yaylı sütunlar ve kubbeler meydana getirirler. Yassı kemikler, önemli organları içine alan boşluklar için sağlam duvarlar yaparlar. Kemiklerin dış görünüşü üzerinde komşu organların, bilhassa kasların etkisi büyüktür. Kasların yapışma yerlerinde, çekme kuvvetinin etkisi ile kemikler üzerinde çıkıntılar ve kabartılar meydana gelirler. Şekillerine göre bunlara, tuberculum, tuberositas, processus, crista ve spina gibi çeşitli isimler verilir. Kemik üzerinden geçen damar ve sinirler kemikte sulci (oluklar), kemiği delerek geçen damar ve sinirler de delikler (foramina) meydana getirirler.

    Kemiklerin Sınıflandırılması :
    İnsan iskeleti aksial ve appendiküler İskelet olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. İnsan vücudunda toplam 206 kemik bulunmaktadır. Ancak bu sayı sabit değildir.yaşa göre değişiklik gösterebilir.
    Aksiyal ve apendiküler iskeletteki kemik sayısı.
    Bu kemikler şekillerine göre de sınıflandırılabilir.Buna göre:
    1. Uzun kemikler : ossa longa
    2. Kısa kemikler : ossa brevia
    3. Yassı kemikler : ossa plana
    4. Düzensiz kemikler : ossa appendiculare
    5. Sesamoid kemikler : ossa sesamoidea
    1. Uzun kemikler (ossa longa) : Uzunlukları genişliklerine göre fazladır. Ekstremitelerde bulunurlar.Örneğin: ulna, femur, tibia, metatarsallar gibi.Her uzun kemik, ince uzun bir gövde ve çoğunlukla eklem yüzü bulunan iki uçtan oluşmuştur. Gövde kısmına diafiz, uç kısımlarına epifiz denir.
    Gelişmekte olan bir kemiğin epifizleri tamamen kıkırdak yapıdadır.Epifizial kemikleşme başladığı anda bunlar diafizden bir discus epifısiale ile ayrılırlar. Diafizin discus epifıziale ile komşu olan kısmı diğer kısımlarına göre daha genişçedir. Bu geniş kenar gelişme çizgisi ve yeni oluşan kemiği içerir. Bu bölüme metafiz denir. Metafiz ve epifiz yetişkinlerde kemik halindedir.
    Uzun bir kemiğin diafizi kompakt kemikten yapılan bir tüpten ibarettir. Bunu ortasındaki boşluğa cavitas medullaris denir. Bu boşlukta kemik iliği bulunur. Epifiz ve metafızler düzensiz, aralarında anstomoz yapan kemik çubukları ve trabekulalardan yapılmıştır. Buna spongioz kemik denir. Yüzeyleri ise ince bir tabaka kompakt kemik ile kaplıdır. Eklem yüzleri genellikle hiyalin kıkırdak ile kaplanmıştır. Kemiğin yüzeyini periost denilen bağ dokusu zarı örter.
    Periost bir dış -fıbröz- tabaka ile içte fazla hücreli bir osteojenik tabakadan ibarettir. Periost kemiğin uçlarında ve eklem yüzlerinde yoktur. Periost kemiğin beslenmesini ve korunmasını sağlar. Kemik kırıldığı zaman osteojenik tabaka yeniden kemik yapımına karışır. Ayrıca kas ve tendonların kemiğe tutunmasını sağlar. Tendonun kollagen lifleri periost içine yelpaze gibi dağılırlar. Bazı lifler daha içeri giderek kemik duvarını da delerler. Kompakt kemiklerin iç yüzeyleri endosteum denilen bir hücresel tabaka ile kaplıdır.
    2. Kısa kemikler (ossa brevia): Kalınlık, uzunluk ve enleri az çok birbirine yakın kemiklerdir. El ve ayakta çok sayıdadır. Esas olarak spongioz kemik ve bunu çevreleyen ince bir kompakt kemik dokusundan ibarettirler. Kemik iliği içerirler. Eklem yüzleri dışında periost ile kaplanmışlardır.
    3.Yassı kemikler (ossa plana): Costalar, sternum, skapula ve kafatası kemikleri bu guruba girerler. Genellikle ince ve kıvrık bir tabaka halindedirler. Dış ve iç iki kompakt tabaka ile bunun arasında spongioz kemikten yapılmışlardır. Kemik iliği içerirler. Kafatası kemiklerindeki spongioz tabakaya özel olarak -diploe- denir. Diploe içinde bir çok ven kanalcıkları vardır. Bazı yassı kemikler (lacrimal) yalnızca bir kompakt kemik yaprağından ibarettir. Eklem yüzleri kıkırdak veya fıbrözdoku ile kaplıdır.
    4.Düzensiz kemikler (ossa appendiculare) : Yukarıdaki sınıflandırmanın hiçbirine uymayan, düzensiz şekillidirler. Bazı kafatası kemikleri, vertebralar, os coxsa bu gruba girer. Çoğunlukla compakt tabaka tarafından çevrelenmiş spongioz kemikten yapılmışlardır. Ancak pek çok kısımları yalnızca kompakt kemikten ibarettir. Bunların bir kısmı hava ile dolu sinüsler içerirler. Bunlara özel olarak pneumatik kemikler denir. Örneğin: maxilla, temporal, frontal, ethmoid kemikler gibi.
    5.Sesamoid kemikler: El ve ayakta tendo veya eklem kapsülü içine gömülmüş kısa tip kemiklere susamsı (sesamoid) kemikler denir. Bazıları patella gibi tendo çekme açısını rahatça değiştirebilirler. Bazıları ise susam veya mercimek büyüklüğündedirler.
    Yardımcı kemikler : Bunlar her insanda bulunmayabilirler. Kısa ve yassı tipte olabilirler. Bazı tip sesamoid kemikler ile gelişkinde herhangi bir nedenle epifızle birleşmemiş kemik parçaları bu ismi alırlar. Örneğin: os trigonum gibi. Bu tip kemikler radiogramlarda kırıklarla karıştırılabildiği için klinik önem taşırlar.

    Kemik Yüzeyindeki Yapılar

    Çoğunlukla kemiğe bir collum aracılığıyla tutunmuş bir processus articularis vardır. Bazen condyl denilen lokma şeklinde çıkıntılara rastlanır. Kondiler eklem yüzü içerirler. Eklem yüzü hiyalin kıkırdakla kaplıdır. Eklem yüzü içermeyen lokma şeklindeki çıkıntılara epiconyl denir.Şekil ve büyüklükleri çok değişen diğer tip çıkıntılara processus, trochanter, tuberositas, protuberantia, tuberculum ve spina adları verilir. Çizgi şeklindeki çıkıntılara arcus, crista veya linea, çizgi şeklindeki oluklara ise sulcus adı verilir. Çukurcukların büyük çelerine fovea veya foveola denir. Bir kemiğin içindeki büyük boşluğa sinüs veya antrum, kemik içindeki boşluğu dışarıya açan deliğe foramen veya ostium denir. Ayrıca kemikteki değişik şekildeki açıklıkları tanımlamak için canalis, hiatus, aditus, aquaductus gibi terimler kullanılır. Kemik üzerindeki düz sahalara facies, kenarlara margo denir. Yarık veya çentilmiş kısımlar incisura, fissura diye adlandırılır.

    Kemiğin Damar ve Sinirleri

    Kemikler zengin bir damar sistemine sahiptirler. Uzun kemikler aşağıdaki tipte damarlar tarafından beslenirler.

    Bir veya birkaç art, nutricia diyafizin kompakt tabakasındaki foramen nutricia denilen deliklerden geçerek, metafize kadar uzunluğuna seyreden dallara ayrılır. Kemiği ve iliği besler. Foramen nutrisyum’lar bütün kemiklerde bulunurlar.

    Çok sayıda periostal damar dalları kompakt kemiği beslerler. Esas olarak eklemi besleyen arterlerden doğan metafızial veya epifızial damarlar kompakt tabakayı delerek spongioz kemiği beslerler. Kemikte metafizial ve epifıziyal damarlar kıkırdak bir lamina tarafından çevrelerinden ayrılmışlardır. Bütün bu saydığımız damar tipleri gelişme çizgisinin beslenmesinde çok önemlidirler. Eğer kan beslenmesinde bir bozukluk olursa kesin olarak gelişme bozukluğu da oluşur.

    Epifiziyal ve metafiziyal arterler aralarında anastomoz yaparlar. Kan damarları ile gelen enfeksiyonlar kemiklerin daha çok uçlarında yerleşirler. Gelişkin kemiklerin kan akımı içerden dışarıya doğru seyreder. Kan önce medullar arter sisteminden substantia kompakta kapillerine oradan da dışa, periost kapillerlerine akar. Sinir lifleri, kan damarları ile birlikte kemiğe girerler. Bu liflerin çoğu vazomotor, bazıları da duyu lifleridir. Sinir lifleri periost ve damarların dış tabakasında sonlanırlar. Duyu liflerinden bazıları ağrı lifleridir. Periost yırtılma ve gerilmeye karşı aşırı şekilde duyarlıdır.

    Kompak tabakasına anestezisiz olarak girilirse bir sızı ve sıkıntı verici duyu oluşur. Spongioz kemiğe girilmesi ise çok aşırı ağrı yapar. Kırıklar son derece ağrılıdır. Kırık yüzeylerine anestezik madde enjekte edilmesinin ağrı kesilmesinde büyük yararı vardır.
    Kemiğin genişlemesine neden olan bir tümör veya enfeksiyonda ağrılıdır. Kemikteki ağrı lokal olarak ve doğrudan stimilasyon sahasında duyulur. Ancak ağrının yayıldığı veya aksettiğinde sık görülür. Örneğin; femur diafizindeki bir ağrı, uyluğun alt kısmında ve dizde hissedilebilir. Periostta pozisyon duyusu taşıyan sinir uçları vardır.

    Kemik Mimarisi : Architecture ossea

    Kemikler sürekli olarak iki önemli faktörün etkisi altında kalırlar. Bunlardan biri ağırlık, diğeri de üzerine yapışan kasların çekme kuvvetidir.
    Bu kuvvetlerin etkisi, belirli yönleri izleyerek kemikte dağılırlar. Bu kuvvetlerin etki yönlerini çizgilerle gösterebiliriz. Bu çizgilere trajektör denir.
    Anatomistler insan femur kemiğinin baş ve boyun kısmını incelemişler ve buradan ince kemik etkisinin yönüne göre sıralanmış olduğunu kanıtlamışlardır.
    Kemikteki boşlukları sınırlayan bölmelerin durumu, basınç ve çekme kuvvetinin en çok etki ettiği yönlere doğru ayarlanmıştır. İki kemiğin eklem yaptığı bölgelerde, bir kemikteki trajektörlerin komşu kemikte de aynen devam ettiği röntgen filmlerinde görülür.

    Varyasyonlar
    Kemikler ırk, yaş ve cinsiyete göre değişiklikler gösterdikleri gibi kişiden kişiye göre de değişiklikler gösterirler.
    Kadın kemikleri çoğunlukla daha hafif ve daha küçüktürler. Çünkü gelişmelerini daha erken tamamlarlar. Muskuler çıkıntılar erkeklerde daha fazla belirlidir.
    Çocukların kemikleri çok esnektir. Kırıldığı anda, kırılmasının fidan çubuğu gibidir. Gelişkin kemikleri kuru odun gibi kırılırlar.
    Kişisel varyasyonların çoğunluğu kemiklerin büyüklük, şekil ve ağırlığına aittirler. Kasların gelişme derecesi kemiğin şekline etki eder. Kaslar kuvvetli ise kemiğin çıkıntıları da belirlidir, örneğin; mandibula’nın prosessus coronoideus’u çiğneme kasları tam geliştiği zaman belirli olur. Kemik yüzeyindeki kabarıntılı veya hatlar gibi sekonder işaretler puberte zamanında belirlenmeye başlar. Bunlar daha çok tendonların tutunduğu yerlerdir. Örneğin; linea aspera bu devirde daha çok kalınlaşır. Eğer ekstremite de bir kemik çıkarılırsa veya doğmalık olarak yoksa komşu kemik hipertrofıye uğrar. Örneğin; fibula çıkarılırsa tibia hipertrofiye uğrar. Tersi olarak kemik üzerine kas faaliyetleri ortadan kalkar veya azalırsa kemik atrofıye uğrar. Felçli hastalarda ve atellerde bu olay görülür. Kemiğin hem organik hem inorganik maddeleri yavaş yavaş kaybolur.
    Eğer herhangi bir nedenle eklem kıkırdağını kaybederse bu defa kemik yüzeyi çok sert ve cilalı bir şekil gösterir.
    Kemiğin Sağlığı
    1. Kemiklerde organik kısmın inorganik kısma göre oranı yaşla birlikte değişir. Çocukluk döneminde organik kısım daha fazladır. Raşitizm ve osteomalazi gibi bazı metabolik bozukluklarda kemik matriksinde kalsifikasyon yetersiz kalır. Kalsiyum kemiğe sertlik kazardırdığı için, kalsifiye olmamış sahalar özellikle fazla ağırlık taşıyan kemiklerde eğilir ve ilerleyici deformitelere neden olur. Örneğin; raşitizm sonucu bacakların yay şeklinde bükülmesi gibi.
    2.Kırıklar, günlük hareketlerinde daha dikkatsiz ve daha sert oldukları için çocuklarda gelişkinlere göre fazla oranda görülür. Bereket fidan çubuğu şeklindeki bu kırıklar çabuk iyileşirler. Ancak epifiz diski kırıkları çok önemlidir. Çünkü bu kırıkları iyileşmesi sonucu diafiz ve epifiz daha erken kaynaşacağı için sonuçta kemiğin kısa kalmasına neden olabilir, örneğin; ön kolda radius alt epifızin kırığında radius kısa kalacağından ve ulna boyunca büyümeye devam edeceğinden elin radial devıasyonu gibi bir şekil bozukluğu ortaya çıkabilir. Çocuklarda ve gençlerde epifizlerin diafize birleşmemesi olgusundan tedavi amaçlarıyla yararlanılabilir. Örneğin; diz epifiz diskinin diafizle bağlantısını engelleyecek şekilde yerleştirilen bir metal plak ekstremitenin boyunca uzamasını durdurur. Bu yolla kısa kalmış diğer ekstremitenin boyunun, plak yerleştirilmiş normal ekstremite boyuna ulaşması sağlanabilir.
    3.Yaşlılıkta kemiğin hem organik, hem inorganik kısmı azalacağından (osteoporozis) elastiklik kaybolur ve kemikler kolay kırılır bir duruma gelirler. Osteoporozise yaşlı kadınlarda, erkeklere oranla daha sık rastlanır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • İnsan anatomisi hakkında gerekli bilgiler

    Anatomi insan vücudunun normal şekil, yapı ve vücudu oluşturan çeşitli organları ve bu organların arasındaki normal ilişkileri inceleyen bir bilimdir. Fizyoloji ise canlılarda vücut fonksiyonlarını inceleyen bilimdir. Fizyolojik incelemenin ön şartlarından biri morfolojik bilgiye yani Anatomi ve Histoloji bilgisine sahip olmaktan geçer.

    Her hangi bir cismin şekil, yapı ve durumunun normal olup olmadığını tespit edebilmemiz için o cisimlerde normal olarak kabul ettiğimiz bir ölçüye sahip olmalıyız. Fakat insan topluluklarında çok küçük ortamda bile beraber yaşayan insanlar arasında ayrı ayrı fertlerin vücutları dışarıdan görülebilen çeşitli organların şekil ve büyüklükleri bakımından birbirinden çok farklı oldukları göze çarpmaktadır. Ortamı genişletir ve birbirinden uzakta çeşitli iklim çeşitli kıtalarda yaşayan insanları karşılaştırırsak bu ayrımlar daha fazla artar. İnsanlar arasında görülen bu ayrımlar yalnız dış görünüşle kalmıyor. Kadavra üzerinde veya ameliyat sırasında yapılan incelemeler, aynı organların çeşitli bireylerde bir çok bakımdan birbirinden az veya çok farklı olduklarını göstermektedir. Organların ayrıntılı yapısını incelerken aynı organların çeşitli insanlarda bu bakımdan da birbirinden farklı olduklarını görüyoruz. Hatta insan vücut yapı malzemesini oluşturan çeşitli maddelerin molekülleri bile bütün insanlarda aynı özellikleri taşımazlar. Çeşitli kan gruplarının varlığı albümin moleküllerinin de bütün insanlarda tamamıyla aynı özellikler taşımadığını açıkça göstermektedir.

    Variabilitet (Varyete) adı verilen bu özellik yani ayrı ayrı fertlerin gövde ve organlarının yapı ve şekil bakımından birbirinden farklı olması bütün canlılara has olan bir özelliktir.

    İnsan vücudunun en çok değişmeler geçirdiği devre intrauterin hayata aittir. Dokuz ay süren bu devre 200 mikron çapında olan aşılanmış yumurtadan 50 cm. uzunluğunda ve ortalama 3,5 kg ağırlığında bir bebek meydana gelmektedir. Küçük az gelişmiş ve fonksiyon bakımından da ya hiç veyahut çok az gelişmiş olmakla beraber dünyaya geldiği zaman bebekte bütün organlar oluşmuş durumdadır.

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde görülen ve çeşitli organların kökeni olan çeşitli taslaklar şekil ve yapı bakımından sonra meydana getirdikleri organlardan çok farklıdır. Bütün gelişme süresince organların şekil, yapı ve yerleri durmadan değişir. Çeşitli gelişme devrelerinde insan embriyosunun organlarını aşağı sınıflara mensup çeşitli hayvanların aynı cinsten daimi organları ile karşılaştıracak olursak, bir çok vaka’da arada büyük benzerliğin bulunduğunu görebiliriz.

    Örneğin çok erken çağlarda insan embriyosunun iskeletini yalnız chorda dorsalis yapar. Aynı durum amphioxus’larda hayatları süresince kalır. Bir müddet sonra chorda dorsalis yerine kıkırdak dokusundan yapılmış omurga meydana gelir. Bu durum amphioxus’lara oranla daha yüksek sınıfa ait bazı balıklarda görülür ve ömürlerinin sonuna kadar kalır. Fakat insanlarda bu durum geçicidir ve Embriyonal hayatın üçüncü ayında omurların kemikleşmesi başlar. Başka organlarda da aynı durum görülmektedir. Yürekte insan embriyosunun çok erken çağlarında çok basit hayvanlarda olduğu gibi yalnız düz bir borudan yapılmıştır. Kısa bir zaman sonra yürek taslağı değişmeğe başlar ve çeşitli parçalarının farklı büyümesi ve durum değiştirmesi sonucunda yavaşça şeklini değiştirir ve boru boşluğunda meydana gelen bölmeler aracılığı ile başta iki, sonra üç ve en sonunda dört parçaya ayrılır. İnsan yüreğinin gelişme devresinde gösterdiği bütün bu çeşitli şekiller çeşitli sınıflara ait hayvanlarda görülen kalıcı şekillere benzerler. Özet olarak diyebiliriz ki, insan embriyosu dokuz ay gibi çok kısa bir zaman içinde filogenetik merdivenin birinci basamağından (yani tek hücreli durumdan) başlayarak gittikçe yükselmekte ve en üst basamaklara yaklaşmaktadır. Fakat yeni doğmuş bir çocuk adult (yetişkin) insanın küçültülmüş bir modeli değildir ve her bakımdan çok değişiktir ve dünyaya geldikten sonra da çok değişik gelişme safhaları gösterir. Ekstauterin hayatta insanın gelişmesi ve olgunlaşması hayvanlara nazaran çok uzun sürer. Çocuk dünyaya geldikten sonra bir yaşına kadar olan devreye süt çocuğu çağı denir. Bu çağda çocuğun vücudunda ve çeşitli organlarında büyük değişiklikler meydana gelir. Boy ortalama % 50 oranında artar. Önce oturma sonra ayağa kalkması sonucunda omurganın eğrilikleri meydana gelmeye başlar. 5.-7. ‘nci aylarda süt dişleri çıkmaya başlar. Beynin gelişmesi ilerler ve bir çok merkezler çalışmaya başlar, görme ve işitme fonksiyonları gelişir. Çevre ile ilgilenmeye başlar bazı insan ve eşyaları tanır, bazı basit hareketleri amaca uygun bir şekilde yapmasını öğrenir. Bütün bu fonksiyonlarla ilgili olan organlar morfolojik bakımından da çok değişir.

    Çeşitli organların gelişmesi, cinse göre belirli bir yön alır ve sekonder cinsi belirtiler denilen yalnız kadın veya erkek cinsine has olan özellikler meydana gelir. Bu gelişme ayrımları sonucunda birbirinden hem beden hem ruh bakımından çok farklı iki cinse mensup fertler ortaya çıkar. Puberte devresinde insan vücudunun büyümesi yeniden hızlanır. Yalnız bu hızlı büyüme devresinin süresi her iki cinste aynı olmadığı gibi çeşitli vücut parçalarının büyümesi de aynı oranda değildir. Hızlı büyüme süresi erkek çocuklarda kız çocuklara oranla daha geç başlar, fakat daha fazla sürer. Extermiteler gövdeye oranla erkeklerde daha fazla büyür. Kız çocuklarda pelvis fazla genişler. Buna karşılık göğüs kafesi ve omuzlar daha dar kalır. Erkek çocuklarda puberte çağında gırtlak daha fazla ve daha çabuk büyür ve bundan dolayı sesleri kalınlaşır. Derialtı yağ dokusunun dağılışı da her iki cinste başka başkadır. Kasların ve kemiklerin genişlemesinde de iki cins arasında açık ayrımlar görülür. Bütün vücudun yapılış tarzına uygun olmak üzere bütün iç organlar arasında da büyüklük ve ağırlık bakımından az çok ayrımlar meydana gelir. Puberte çağı erkek çocuklarda 16-18, kız çocuklarda 15 yaşlarına kadar sürer. Fakat bu süre insanların mensup oldukları ırklara ve iklime göre değişir. Sıcak iklimde yaşayan insanlar genellikle daha çabuk yetişirler.

    Puberte çağından sonra olgunlaşma devresi gelir. Bu devre erkeklerde 25-28, kadınlarda 20-22 yaşa kadar sürer. Bu çağda vücudun büyümesi devam eder, fakat çok yavaş seyreder. Bu devrede vücut ve çeşitli organlar büyüklük bakımından pek fazla ayrım göstermezler, fakat daha sağlamlaşır ve artan ihtiyaçları karşılayabilmek için fonksiyon bakımından daha fazla gelişirler.

    Bu devreden sonra olgunluk çağı başlar ve erkeklerde 50, kadınlarda 35-40 yaşına kadar sürer. 40-50 yaş arasında kadınlarda genital bezlerin çalışmasının durması (klimakterium), şahsa göre çok değişik tarzda seyretmekle beraber kadının ruhu ve vücudu üzerinde çok büyük etki yapar. Menstruasiyonların kesilmesinden sonra kadınlar yavaşça ihtiyarlık devresine girerler. Erkeklerde genital bezlerin çalışması daha uzun sürer ve yavaşça azalır. Bundan dolayı erkeklerde kadınlarda klimaktrium sırasında olduğu gibi kısa zaman içinde fazla değişmeler olmaz.

    Cins ve yaş ayrıntılarından sonra insan vücudununda şekil ve yapı bakımından görülen önemli ayrıntılar ırk ayrımlardır. Çeşitli iklimde çeşitli yaşama şartları altında yaşayan insanlar arasında özellikle dış görünüş bakımından önemli ayrımlar vardır. Bu ayrımlar özellikle vücudun büyüklüğü derinin rengi çeşitli organların şekil ve gövdenin çeşitli parçaları arasındaki oranlarda görülmektedir.

    Biz derslerimizde olgun çağda olan insan vücudunun normal şekil, yapı fonksiyonlaryla organ ve sistemlerin klinik öneminden bahsedeceğiz. Fakat insanları yalnız cins, yaş ve ırk ayrımlarına göre gruplandırmak insan vücudu ve çeşitli organlarının büyüklük, şekil ve yapı bakımından normal sınırlarını çizmek organların ve vücudun çeşitli parçaları arasındaki oranları tespit etmek için yeterli değildir. Bu büyüklük gruplar içinde çeşitli topluma ait insanları hatta küçük bir topluma mensup ayrı ayrı fertler arasında bile bazen önemli ayrımlar görülmektedir. Bu güçlükleri de yenebilmek için aynı cins aynı yaş ve aynı ırka mensup insanların kendi aralarında görülen en önemli ayrıntılara göre daha küçük gruplara tiplere ayrılmışlardır. Bu şekilde belirli bir tipe ait olan fertler arasında vücudun ve çeşitli organların büyüklük, şekil ve yapı bakımından normal sınırlarını çizmek daha kolay olmuştur. Fakat zorluk bu bölünme ile de tamamıyla giderilmemiştir. Aynı tipe ait insanlar arasında da bazı tipik benzer taraflar olmakla beraber bazen oldukça önemli ayrımlar da görülmektedir.

    Aynı cins, aynı yaş ve aynı ırka mensup insanları aralarında görülen önemli ayrımlara göre çeşitli tiplere ayırmak da kolay değildir. Bu hususta çeşitli prensiplere göre yapılmış bölüntüler vardır. Biz burada Kretschmer tarafından tespit edilmiş ve hekimlikte çok kullanılan bölüntüden bahsedeceğiz. Kretschmer insanları leptosom, atletik ve piknik olmak üzere üç tipe ayırmaktadır.

    Leptosom tipe ait olan insanlar uzun boylu ve dar gövdeli olurlar (leptos-dar). Bu insanların çeşitli vücut parçalarının ve bütün organlarının uzunlukları kalınlıklarına oranla fazladır. Yağ dokusu gövdenin bütün kısımlarında azdır ve insanlar bol besin aldıkları halde fazla şişmanlamazlar. Kafatasları dar, yanlardan basık, yüzleri oval biçiminde burunları ince çıkıntılı gözler arasındaki aralık dar, gür saçlı ve sakallı fakat gövdenin başka kısımlarında kıllar az olur. Göğüs kafesi uzun ve dar, bacak ve kollar uzundur. Bu tip insanlar iç organların şekil ve durumlarında kendilerine mahsus özellikler görülür. Örneğin yürek ortada ve vertikal durumdadır. Mide uzun ve dar olup, büyük bir kısmı vertikal durum alır. Böbrekler çoğunlukla düşük ve genellikle bütün iç organlar aşağı sarkmağa temayül gösterirler. Bu tip insanlar arasında daha az gelişmiş ve daha zayıf olanlarına astenik tip denir. Astenik tip insanların omuz ve göğüsleri dar olup omurganın göğüs parçasında arkaya doğru konvekslik gösteren eğriliği (kifoz) fazladır. Astenik kadınların çoğunlukla boyları da kısadır.

    Atletik tip insanların en karakteristik tarafları kemik ve kaslarının fazla gelişmiş ve kuvvetli olmasıdır. Boyları çoğunlukla orta ile uzun arasında geniş omuzlu, dar kalçalı, kalın bilekli ve elleri büyük olurlar. Extermite kasları fazla gelişmiş ve kuvvetlidir. Derialtı yağ doklusu az, deri kalın, gergin ve elastikidir.

    Piknik tip insanlar kısa boylu ve geniş gövdeli olurlar. Thorax (göğüs kafesi) kısa, fakat geniş ve yuvarlak şekildedir. Regio lumbalis (bel bölgesi) çok az belli olur. Thorax geniş ve yuvarlak abdomen’le (karınla) devam eder, omuzlar ve göğüs karına nispeten dar olduğu için bütün vücut bir fıçı şeklini alır. Boyun kısa ve kalın, baş yuvarlak, yüz de geniş ve yuvarlak şekildedir. Kol ve bacaklar kısa eller geniş parmaklar kısa ve etraf kasları az gelişir. Piknik tip insanlarda 30 yaşından sonra yağ tabakası özellikle karın duvarlarında çoğunlukla fazla gelişir ve gövdenin genişlik nispeti daha fazla artar. Bazı insanlarda gövdenin, çeşitli kısımları şekil, yapı, durum ve fonksiyonda çeşitli tiplere benzeyen tarafları da görülmektedir.

    İnsan vücudunu meydana getiren çeşitli organlar arasında en ince ayrıntılarına kadar görev bölümü vardır. Organlar şekil, durum ve yapıların gördükleri göreve göre ayarlanmıştır. İleride çeşitli organları ayrı ayrı anlatırken her bir organın morfolojik ve topografik özellikleri ile fonksiyonları arasındaki ilişkiyi açıklayacağız. Yalnız, bazı organların şekilleri ile yaptıkları görev arasında doğrudan doğruya bir ilgi tespit etmek güçtür. Örneğin karaciğer safra salgılanmasına, karbonhidrat metabolizmasına ve yaptığı başka görevleri aksatmadan diğer görevleri de yapabilir. Bu organın dış görünüşü ve makroskopik şekli ile, fonksiyonu arasında bir ilgi yoktur. Fakat organın başka özellikleri örneğin; rengi, sertliği ve yumuşaklığı, özellikle mikroskobik yapısı, karaciğerin yaptığı görevlere göre ayarlanmıştır. Karaciğerin şekline gelince; organın fonksiyonu ile ilgili olmakla beraber sebepsiz ve gelişi güzel meydana gelmiş değildir. Karaciğerin aldığı şekil, gövdede aldığı alan komşu organların etkisi ile ve gövdenin genel planına uygun olarak meydana gelmiştir. Başka organların şekilleri üzerinde de topografik ilgilerin az veya çok etkileri vardır. Çeşitli organların topografik durumları ve aralarındaki komşuluk ilgileri de çoğunlukla organların fonksiyonel ilgilerine göre ayarlanmıştır. Bu ilgi özellikle aynı sisteme ait ve aynı amaç için çalışan organlar arsında açıkça görülmektedir. Ayrı ayrı sistemlere ait ve başka başka görev yapan bazı organlar arasındaki topografik ilişki, örneğin barsaklarla karaciğer arasındaki ilişkideki gibidir. Fakat, insan vücudunu bütün olarak ele alırsak her bir organın aldığı durumun kendisinin beslenmesi, korunması ve fonksiyonu bakımından çok elverişli olduğu gibi komşu organlarına da zarar vermeyecek bir şekilde ve yapıda vücudun genel tarzına ve genel düzenine de çok uygun olduğunu görürüz.

    Şekil, yapı ve fonksiyon bakımından birbirinden farklı olmakla beraber, ayrı ayrı organlar hiçbir şey ifade etmezler ve yalnız genel plan içinde ve vücudun genel düzenine uygun durumlarını muhafaza ettikleri sürece insan vücudu için yararlı bir unsur olurlar.
    Organların başlıca iki türlü görevi vardır. Bunlardan birincisi insan vücudunun maddi varlığının, ikincisi neslin devamının sağlanmasıdır. İnsanın faaliyetine bağlı olan bütün başka olaylar yer yüzünde insanın varlığını sağlayan bu iki temel amaca bağlıdır. Vücudumuzu yapan bütün organlarımız da bu iki temel amacın yerine getirilmesi için elbirliği ile çalışmaktadırlar.

    Nispeten çok küçük olan insan vücudu çeşit ve kalite bakımından çok büyük işler başaran çeşitli organları barındırmaktadır. Bütün vücudun ve ayrı ayrı organların şekil, yapı ve durumlarını tespit eden genel planın genel prensibi en az madde kullanılarak en küçük alan işgal eden fakat en çok randıman veren bir makine meydana getirmektir. Bu maksimum-minimum prensibi doğanın her alanında vardır, fakat insan vücudunda bu prensip en iyi şekilde gerçekleşmiştir.

    Biz bu dersimizde; organları çeşitli gruplara ayırırken temel olarak organlar arasındaki fonksiyon bakımından görülen bağlılığı düşündük ve buna göre sistemlere ayırdık. Urogenital sisteme gelince, görev bakımından birbirinden farklı olan organların bir sistem içinde incelenmesinin sebebi bazı organların komşuluk bakımından çok yakın olması ve hatta bazılarının (örneğin erkek uretra’sı gibi) aynı zamanda hem uriner organ ve hem de genital organ görevini yapmasıdır.

    Canlılar hücre adı verilen en küçük yapısal birimlerin çok karmaşık fonksiyonları yerine getirebilecek şekilde bir araya gelmesiyle oluşmuşlardır. Hücre gözle görülemeyecek kadar küçüktür ve çevresi yarı geçirgen bir zarla kuşatılmış durumdadır. Hücreye şeklini veren sitoplasma gerekli yaşamsal öğeleri içeren yarı sıvı bir maddedir. Aynı görevdeki hücrelerin kümelenmesi ile dokular; farklı dokuların belirli bir işlevi görmek üzere birleşmesiyle de organlar oluşur. Yapısal özellikleri farklı olan organların bir araya gelmesi sonucunda da belirli bir işlevsel bütünlük gösteren sistemler şekillenir.
    Anatomi terimi eski Yunanca Ana (:içinden) ve Tome (Temnein) (:kesmek) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Anatomi kelimesi keserek ayırma parçalama anlamına gelmektedir. Anatomi teriminin Latince’deki karşılığı Dissection’dur. Günümüzde kadavranın bölgelere ayrılması ve bu bölgelerin kesilerek incelenmesi yöntemi için genel bir ifade olarak Disseksiyon terimi kullanılmaktadır. Anatomi geniş anlamda vücudun normal şeklini yapısını; vücudu oluşturan organları ve bu organlar arasındaki yapısal görevsel ilişkileri inceleyen bilim dalıdır. Şekil bilimi anlamına gelen Morfoloji kavramı da canlıların şekilsel olarak incelenmesini belirtir. Bir görüşe göre Anatomi terimi Morfoloji ile özdeş olarak da kabul edilir. Ancak günümüzde oluşumların yalnızca şekilsel değil işlevsel (fizyolojik) özelliklerinin de önem kazanması yapılan çalışmalarda hücre içi öğelerin ayrıntılı olarak hatta moleküler düzeyde incelenmesi Anatomi biliminin sınırlarını genişletmiştir. Anatomi eğitiminde kalıplaşmış kurallarla işlevsel bağlantıları dikkate almayan bir yöntem seçilmesi ezbere dayanan ve edinilen bilgilerin kısa zamanda unutulmasına yol açan bir öğrenme ile sonuçlanır. Herhangi bir yapının işlevlerinin ve diğer yapılarla bağlantılarının birlikte öğrenilmesi ise Anatominin bir bütün halinde daha kolay anlaşılmasını sağlar. Bu nedenle yapıların ayrıntılarından çok hastalıklar (klinik) ya da yaralanmalarla olan işlevsel (fizyolojik) bağlantılarının öğrenilmesi çağdaş Anatomi öğretim anlayışına daha uygundur.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr. Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Hipnoterapi

    Hipnoterapi

    Hipnoz kelimesi eski Yunancada “hypnos=uyku” anlamına gelir. Ancak hipnoz bir uyku hali olmayıp, tam aksine uyanıklık halidir. Hipnoz en basit tanımıyla zihnin trans haline geçme olayıdır. Trans ise uyku ile uyanıklık arasında bir durum olup, telkin almayı kolaylaştıran bir ruh halidir. Olumlu telkin tedavi edici bir terapi metodu olup trans halinde uygulandığında bilinçaltında olumlu değişikliklere ve iyileşmelere yol açmaktadır. Bu seanslar yeteri kadar tekrarlandığında bilinçaltında kalıcı değişiklikler ve iyileşmeler meydana gelmektedir. Kısacası bilincin açık olduğu, kesinlikle uyku hali olmadan; istekle elde edilen bir konsantrasyondur. Tedavinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için Hipnotiktransa ihtiyaç vardır. Ancak hipnotik tedaviyi asıl oluşturan olumlu telkinler ve bu esnada uygulanan psikoterapi yöntemleridir.

    Genelde günlük yaşamda görülen davranışlara özgü bilinçlilik açısından bakıldığında; hipnoz bir uyku durumu olmamakla birlikte, normal bir bilinçlilik durumu da değildir. Hipnoz, bütünüyle kendine özgü özellikleriyle bilinçliliğin farklı bir durumudur.

    Pek çok insan uyku ve hipnozu benzer durumlar olarak bağdaştırır. Dış görünüşe göre bu geçerli olabilir fakat zihinsel hareketler, hipnozun uykudan daha çok, uyanıklıkla ilgili olduğunu göstermektedir. Beyin dalgası deneyleri de bunu kanıtlamaktadır. Kişinin uykudaki dikkati dağınık durumdayken, hipnoz altında dikkatin yoğunlaşması ve dikkatin yoğunlaşmasının da uyanıklık durumunun (bilinçli uyanıklık) bir özelliği olması dolayısıyla, hipnoz ve uykunun bir bakıma zıt oldukları bile söylenebilir.

    Hipnoz, uygarlık tarihi kadar eskilere uzanır ve tarih boyunca çeşitli adlar altında uygulanmıştır. Bununla birlikte, Hipnoterapinin bağımsız bir dal olarak ortaya çıkması 1958 yılında Amerikan Tıp Birliği tarafından resmi olarak kabul edilmesiyle başlamıştır. O tarihten bu yana büyük atılımlar olmuştur.

  • Hipnoz ve hipnoterapi

    Hipnoz ve hipnoterapi

    HİPNOZ

    Hipnoz kelimesi eski Yunancada “hypnos=uyku” anlamına gelir. Ancak hipnoz bir uyku hali olmayıp, tam aksine uyanıklık halidir. Hipnoz en basit tanımıyla zihnin trans haline geçme olayıdır. Trans ise uyku ile uyanıklık arasında bir durum olup, telkin almayı kolaylaştıran bir ruh halidir. Olumlu telkin tedavi edici bir terapi metodu olup trans halinde uygulandığında bilinçaltında olumlu değişikliklere ve iyileşmelere yol açmaktadır. Bu seanslar yeteri kadar tekrarlandığında bilinçaltında kalıcı değişiklikler ve iyileşmeler meydana gelmektedir. Kısacası bilincin açık olduğu, kesinlikle uyku hali olmadan; istekle elde edilen bir konsantrasyondur. Tedavinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için Hipnotiktransa ihtiyaç vardır. Ancak hipnotik tedaviyi asıl oluşturan olumlu telkinler ve bu esnada uygulanan psikoterapi yöntemleridir.

    Genelde günlük yaşamda görülen davranışlara özgü bilinçlilik açısından bakıldığında; hipnoz bir uyku durumu olmamakla birlikte, normal bir bilinçlilik durumu da değildir. Hipnoz, bütünüyle kendine özgü özellikleriyle bilinçliliğin farklı bir durumudur.

    Pek çok insan uyku ve hipnozu benzer durumlar olarak bağdaştırır. Dış görünüşe göre bu geçerli olabilir fakat zihinsel hareketler, hipnozun uykudan daha çok, uyanıklıkla ilgili olduğunu göstermektedir. Beyin dalgası deneyleri de bunu kanıtlamaktadır. Kişinin uykudaki dikkati dağınık durumdayken, hipnoz altında dikkatin yoğunlaşması ve dikkatin yoğunlaşmasının da uyanıklık durumunun (bilinçli uyanıklık) bir özelliği olması dolayısıyla, hipnoz ve uykunun bir bakıma zıt oldukları bile söylenebilir.

    Hipnoz, uygarlık tarihi kadar eskilere uzanır ve tarih boyunca çeşitli adlar altında uygulanmıştır. Bununla birlikte, Hipnoterapinin bağımsız bir dal olarak ortaya çıkması 1958 yılında Amerikan Tıp Birliği tarafından resmi olarak kabul edilmesiyle başlamıştır. O tarihten bu yana büyük atılımlar olmuştur.