Etiket: Durum

  • Terk Edilme Şeması Nedir?

    Terk Edilme Şeması Nedir?

    İlişkilerimiz hayatımızda çok önemli bir yeri kapsar ve bu alanda bir sıkıntı yaşadığımızda genel olarak kendimizi pek de iyi hissetmeyiz. Bu yazımızda ilişkilerin bitmesine sebep olan terk edilme şeması üzerinde duracağız. Terk edilme şemasının etkilerini daha çok romantik ilişkilerimizde fark etmekle birlikte, bu şemanın şiddeti arkadaşlık ilişkilerimizi de etkiler.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Düşünce Yapıları

    Terk edilme şeması olan kişiler her ilişkinin bir gün biteceğine dair bir düşünceye sahiptirler. Yaşadığımız ilişkide partnerimiz bizim ona değer verdiğimiz gibi bize değer verse de bu şemaya sahip olan kişiler böyle düşünmezler. Bu nedenle ilişkinin herhangi bir durumda bitebileceğine dair inançları yüksektir. Bir problem yaşandığında partnerlerinin kolaylıkla ilişkiyi bitirebileceğine dair bir inanca sahiptirler. Her ilişkide bir takım problemler yaşansa da terk edilme şeması olan kişiler için problem yaşanması; ilişkinin bir daha eskisi gibi olamayacağına, bozulduğuna, devam etmeyeceğine dair bir sinyal olarak kabul edilir. Aslında bu şemaya sahip kişilerin zihni sürekli olarak ilişkiyi bitirebilecek durumlarla meşguldür. Biteceğini düşündüğünüz bir ilişkide kendiniz gibi davranmak ve duygusal anlamda karşı tarafa yatırım yapmak oldukça zordur. Sevdiğiniz birini kaybetme düşüncesi ise doğal olarak kaygı yaratır. Her insanın kaygı ile baş etmeye yöntemleri ise farklıdır. Bu nedenle her terk edilme korkusu yaşan kişi aynı şekilde davranmaz.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Kaçınma Yöntemleri

    Terk edilme kaygısıyla baş edebilmek için bireyler bazen kaçmayı denerler. İlişkilerden uzak durarak, herhangi bir ilişki yaşamayarak kendilerini korumaya çalışabilirler. Hatta biten bir ilişkinin ardından “Gitmesi iyi oldu, kendimi çok iyi hissediyorum,” diye düşünerek kendilerini rahatlatabilirler. Her iki durum da terk edilme şemasından kaçarak baş ettiklerini gösterir.

    Yine bu şemaya sahip kişiler ilişkileri bitmesin diye aşırı uğraşabilirler. Birlikte zaman geçirmedikleri durumlarda aşırı kaygılı olabilir ve partnerlerini hiç yalnız bırakmak istemeyebilirler. Birlikte oldukları kişiyi sürekli kendileriyle yeterince ilgilenmediği ve sonunda onu terk edeceği üzerine suçlayabilirler. Bu ve buna benzer davranışlar farkında olmadan ilişkide bir güven problemi olduğunu karşı tarafa hissettirir. Bu durum partnerin kendisini ispatlamaktan yorulması, ilişkide güven bağını hissedememesi vb sebeplerle ilişkiyi sonlandırmasına sebep olabilir. Sonuç olarak terk edilme şeması olan kişi farkında olmadan korktuğu şeyi “terk edilme”yi başına getirmiş olur.

    Terk edilme şeması olan kişiler gerçekten terk etme potansiyeli olan insanlarla birlikte olabilirler. Bu şemaya sahip kişilere dengesiz aşk ilişkileri daha çekici gelebilir. Bağlanma sorunu olan kişilerle ya da evli kişilerle birlikte olabilirler.

    Her üç durumda terk edilme düşüncesinde ne kadar haklı olduklarını düşünmelerine ve bu düşünceye daha da bağlanmalarına neden olur. Bu nedenle bu şemaya sahip olan kişiler ilişkilerindeki en ufak bir bozulmayı, sıkıntıyı aşırı yoğun duygusal hisler içinde yaşayarak deneyimlerler. İlişkileri çok çok nadir olarak sakin ve tutarlı ilerler.

    Kısaca özetlersek…

    O halde basit bir ifade ile ilişkinizde terk edilme korkusu yaşıyorsanız, ilişkinizin devamlılığı ile ilgili sürekli bir kaygınız varsa, ya da hep sizi terk etme potansiyeli olan kişilerle birlikte oluyorsanız terk edilme şemanız vardır diyebiliriz.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk edilme şeması en erken oluşan şemalardan biridir. Çocukken hepimiz güvenli ve tutarlı bir ortama ihtiyaç duyarız. Güvenli ortam, ihtiyaçlarımızın karşılandığı bir ortamı gerektirir. Yeni doğmuş bir bebek için temel ihtiyaç bakımını sağlayacak, güveneceği ve bağ kurabileceği birinin olmasıdır. Böylece temel güven duygusu gelişir. Bebek kendisine bakan kişiye bağlanır, sevgi hisseder. Bu duygu karşılıklı olur, bakım veren kişi de bebeğiyle bir sevgi bağı kurar. Sonraki dönemde başka bir ihtiyaç daha ortaya çıkar bebek büyükçe kendine yetebileceğini göstermek ister ve saygı duyulma ihtiyacını gösterir. Bu iç ihtiyaç düzgün bir şekilde karşılanan birey, ilerleyen dönemlerde herhangi bir problem yaşamadan hayatını devam ettiren bir yetişkin haline gelecektir.

    Terk Edilme Şemasının Çocukluk Dönemindeki Sebepleri Nelerdir?

    Büyüme aşaması hem bakım veren hem de bakım alan için çeşitli zorlukları içinde barındırır. Sonuçta hayat şartları, yaşanılan olaylar, bakım veren kişinin geçmişten getirdiği tatsız deneyimleri gibi durumlar çocuğun bu temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kimi zaman yetersiz kalınmasına neden olur. Çocukluk çağının temel ihtiyaçları karşılanmadığında ise çocuk bu ihtiyacı tolere edebilmek için bazı baş etme yolları geliştirir ve çocukken geliştirdiği bu yollar büyüyünce de devam ederek bireyin hayatında sorun çıkarmaya başlar.

    Eğer çocukken öfkenin bol olduğu, çatışmalar sonrasında uzun süre küslüklerin olduğu bir ortamda yetiştiyseniz, ebeveynlerinizden erken yaşta ayrılmak durumunda kaldıysanız (travmatik bir boşanma, uzun süreli ayrılıklar) ya da bir kayıp söz konusu ise (ebeveyn kaybı) bu şemanın sizde oluşma olasılığı artar. Bunun nedeni çocukken de zorlandığınız durumlarla ilgili önlem almaya ihtiyaç duymanızdır. Hatta bir yetişkine göre buna daha fazla ihtiyaç duyarsınız.

    Terk edilme şemasının gelişmesindeki en temel neden erken yaşta ebeveyn kaybıdır. Erken yaş dönemi çocuğun ebeveynlerine en çok ihtiyaç duyduğu dönem olduğu için ebeveynin yokluğunda çocuk kendini güvende hissedemez. İlişkilerin bitebilmesine karşı bir hassasiyet, yakınlarının onu bir gün terk edeceğine dair bir inanç geliştirebilir (bunun sonucunda önceki yazımdaki savunma tepkilerini sergileyecektir). Bazen ise ebeveynler hayattadır ancak yoğunlukları ya da temas kurmadaki yetersizlikleri sebebiyle çocukla yeterince vakit geçiremezler ve çocuğun ihtiyaçlarını fark edemezler. Bu durumda da çocuk kendini güvende hissedemez. Çocuğa bakım veren kişinin sabit olmadığı, bakıcıların sürekli değiştiği durumlarda da benzer bir durum söz konusudur. Çocuk bağ kurduğu kişinin sürekli gittiğini ve her ilişkinin sonlandığını deneyimler ve güvende hissedemez. Bir çocuk yeterince korunup kollanmadığı bir ortamda yetişmişse, yeterince huzurlu bir ortam içinde büyümemişse, ebeveynleri çocuğa tutarlı davranmamışsa ilişkilerin bir gün biteceğine dair bir düşünce geliştirmesi çok muhtemeldir.

    Ebeveynlerin aşırı korumacı davrandığı durumlar da terk edilme şemasının gelişmesinde etkilidir. Aşırı korumacı ailelerin çocuklarında “hayatla tek başıma baş edemem” düşüncesi gelişmeye başlar. Yetişkinlikte bu kişiler partnerleri olmadan yaşayamayacaklarını düşündüklerinden aşırı bir terk edilme kaygısı yaşayabilirler.

    Terk edilme şemasının gelişimine sebep olan bir diğer etken çocuğun sürekli devam eden tartışmaların bulunduğu bir ortamda yetişmesidir. Çocuklar için ebeveynlerinin kavga etmesi ailelerini kaybedeceklerini, ailelerinin dağılacakları korkusunu yaratır. Her çocukta var olan ebeveynlerini kaybetme korkusu, yetişkinliğe taşınmış olur.

    Terk edilme şeması geliştirme sebebinin sadece anne baba tutumlarıyla açıklanması yanlış olur.

    Genetik faktörler de bu şemanın oluşumunda önemli rol oynar. Doğum sırasında her bebeğin anne karnından ayrılırken farklı reaksiyonlar verdiği bilinmektedir. Doğum sonrasında bazı bebeklerin ayrılıklara daha hassas tepkiler verebilmektedir. Ancak genetik yatkınlığı olmasına rağmen, güvenli ve tutarlı bir ortamda büyüyen çocuk bu şemayı geliştirmeyebilir. Benzer bir şekilde, bu şemaya genetik yatkınlığı olmayan bir çocuk, tutarsız ve bol kayıpların olduğu bir ortamda yetiştiyse bu şemayı geliştirebilir.

    O halde bu şemanın oluşumunda hem genetik yapı hem çocukluk yaşantılarımız etkilidir diyebiliriz ama her iki durumda da ayrılığa verilen tepkiler çalışılarak kişi bu duygu durumundan kurtulabilir ve bu duygularla baş etmeyi öğrenebilir.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Ailelerin bazı zamanlarda baş etmekte ve yönetmekte güçlük çektiği bazı durumlar, davranışlar yaşamın çeşitli alanlarında olabilmektedir. Özellikle okul öncesi dönemde psikososyal gelişim evreleri de incelendiğinde bazı yaşa özgü davranışlarla karşılaşmak mümkündür. 1,5 – 3 yaş aralığında bağımsızlığını kazanma adına, tek başına yapabildiği şeyleri gösterme, yardım istemeden bir şeyleri kendisi yapmak için uğraşma ve zorlanma gibi davranışlar ile karşılaşmak mümkündür. Çocuk bu esnada kendi bedenini ve hareketlerini kontrol etmekle ilgili çaba harcar. Yeni denemeler yapmak ister ve kendisi bunu başarabilmek istediği için sizin yardımınızı reddedebilir. Bu evrede yaşına uygun denemeler güvenli bir biçimde cesaretlendirilir ve çocuğa alan tanınırsa, bu durum ilerleyen yaşlarda da yeni deneyimlere karşı istekli olma konusunda olumlu katkılar sağlar. Aksi takdirde çocuk yetersiz hissedip kendi yapabileceklerinden şüphe duymaya başlayabilir. Yapacağı şeyle ilgili beklediği desteği görmedikçe de farklı duygu ifadeleri söz konusu olabilir. Bu sürecin akabinde, 3-6 yaş aralığında çocuk kendisinin bir birey olarak neler yapabileceği ile ilgili denemelere başlar. Merak ön plana çıkar. Bazı amaçlara, hedeflere ulaşmak için girişimlerde bulunur. Farklı rolleri anlamaya ve bu esnada canlandırmalar yaparak o rollere dair denemeler yapmayı sürdürür. Daha önceden tek başlarına yapamadıkları bazı şeyleri deneyip başardıklarında bunun hazzı ile kendilerine olan güvenleri de desteklenmiş olur. Örneğin, çocuk artık parka gittiğinde diğer çocuklar ile kendisi tanışma girişiminde bulunuyor. Bu durumu aile desteklerse sosyal beceri anlamında çocuk kendine güven kazanmış olacaktır. Hedefler ve amaçlar dahilinde girişkenlik desteklenmiş olacaktır. Ancak aile bunu engellerse, ‘parktaki diğer yabancı çocuklarla konuşma’ gibi bir tutum ile yaklaşırsa, utanç ya da suçluluk gibi duygular devreye girip girişimde bulunmaktan uzaklaşma söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla az önce bahsedilen iki evrede uygun bir biçimde çocuk desteklenip cesaretlendirilmediğinde ya da bazen yaşına uygun olmayan tehlikeli olabilecek şeyler yapmaya çalıştığında (ki bu bazen ilgi çekmek için de olabiliyor, iyi ayırt etmek uygun tepki belirlemek açısından önemli) engellenmiş hissederek kendinden şüphe ve suçluluk duyabilmektedir. Bazen de yapmaya çalıştıkları ile ilgili engellenmişlik durumunu aşmak, izin verilmeyen şeyi ısrarla denemek gibi zorlayıcı davranışlar süreçte gelişimsel olarak yaşanan durumun bir parçası halinde karşımıza çıkabiliyor.

    Ancak ısrar ederek bir şey istemek ya da istekleri zorla ısrar yoluyla kabul ettirmek bazı ailelerde süregiden bir örüntü halini alabiliyor. Burada ailenin bu isteklere kendi kuralları çerçevesinde tutarlı yanıt vermesi bu süreci en çok etkileyen faktörlerden birisidir. Çünkü belirsizlikler ortaya çıktıkça ailenin yönetmekte güçlük yaşadığı durumları çocuk fark ederek kendi isteklerini karşılamak amacı ile bunu fırsata çevirebiliyor. İsteklerinin bazı zamanlarda ısrar sonucu gerçekleşmiş olduğu verisine sarılarak ısrar sınırlarını zorlayabiliyor.

    Özellikle bu durum;

    *ebeveynlerin meşgul olduğu,

    *telefon görüşmesi yaptığı,

    *mail atmaları gerektiği, 

    *iş ile ilgili durumları organize etme çabası içinde olduğu, 

    *kalabalık bir ortamda bulunduğu,

    *evi düzenleme ya da 

    *misafir ağırlama ortamı gibi zamanlarda yoğunlukla ortaya çıkabilmektedir. 

    Az öncede bahsi geçtiği üzere çocuklar ebeveynlerinin hangi durumda zorlanıp pes ettiklerine dair fikir sahibi olurlar ve ona göre bir davranış seçerek, meşgul olunan durumlarda isteklerini ısrarla ortaya koyabilirler.

    Bu istekler bazen normalde o an izni olmayan ekstradan tv-tablet-telefon zamanı talebi olabilirken bazen de aile kurallarına göre o an izin verilmeyen başka durumlar da olabilmektedir.

    PEKİ, NE YAPMAK UYGUN OLUR?

    *Aile kurallarının önden belirlenip, gerekli olduğu durumda çocuğun yaşına uygun olarak resim ya da yazı yolu ile somutlaştırılabilir (gerekli durumlarda hatırlatma amaçlı kullanılabilir).

    *Sıkışık bir durumda sizden bir şey istediğinde kullanabilmek üzere bir simge, işaret ya da kelime belirleyerek o an kullanılabilir (böylelikle çocuk söylediklerinin duyulup dinlendiğini ancak bu istek için biraz beklemesi gerektiğini fark eder).

    *Karşılaşılan ısrar durumu ile ilgili yaşanan durumun ardından sakin ve iletişime açık bir biçimde çocuk ile konuşmak, duygu paylaşımı yapmak, kafasını karıştırmadan anlaşılır bir biçimde durumdaki sıkıntıyı açıklamak daha sonraki zamanlarda iletişim ve ilişkinize olumlu katkı sağlarken, yaşanan durumla ilgili ilerleyen zamanlar için bir strateji oluşturma şansı yakalayabilirsiniz.

    ** Unutulmamalıdır ki, bazı zamanlarda bu taleplere izin verip bazı zamanlarda vermemek bir tutarsızlık ifadesi olup, daha sonrasında ısrarın şiddetini arttırarak bazı zamanlarda elde ettiği şansı yakalamaya çalışabilir. Bu nedenle önceki yıldızları takip etmek çocuğun duygularını anlayıp uygun davranışsal çerçeveler sağlamak, isteklerini uygun zamanlarda ifade edebilmeleri için onlara alan tanımak baş etmeyi kolaylaştıracaktır. Bazı zamanlarda yaşları ya da içinde bulundukları çevre gereği kendilerini meşgul edemeyerek ısrarlı taleplere giren çocuklar için keyifli etkinlik planlaması yardımcı olacaktır.

  • Bireysel Terapi

    Bireysel Terapi

    Psikoterapi genel olarak çocuk-ergen, yetişkin ve çift-aile olmak üzere 3 alt dala ayrılır. Bireysel terapi, yetişkin alt dalına karşılık gelir. Bireysel terapide yalnızca danışan ve terapist görüşme yapar ve süreç bu şekilde ilerler. Seanslar süresince odak noktası yalnızca danışanın anlattıkları olur; onun duyguları, düşünceleri ve yaşantısı ele alınır; mevcut problemi yaratan çatışmalara odaklanılır. Bu nedenle görüşmeler dışında danışanın yaşamı ile ilgili araştırma yapmak, bilgi toplamaya çalışmak asla söz konusu olamaz.

    Peki danışanın bir yakını ya da arkadaşı terapisti arayıp bilgi almak isterse ne olur? Bazı durumlarda bireyler çocuğu, eşi, partneri, ebeveyni ya da yakın arkadaşı için çok korumacı davranmak isteyebilir. Tamamen iyi niyetli olarak sürecin iyi gidip gitmediğini merak edebilir. Ancak hangi durum olursa olsun, terapist, danışanı ile ilgili en ufak bir bilgi dahi vermez. Hatta kendini danışanın yakını olarak tanıtan kişiye, bahsettiği isimde bir danışanı olup olmadığı hakkında dahi bilgi vermez. Eğer bilgi almaya çalışan kişi bunda ısrarcı olursa terapist bu kısa görüşmeyi derhal sonlandırır.

    Bireysel terapide, terapisti ilgilendiren konular, danışanın yaşamında gerçekleşen olayların tam olarak ne olduğunu araştırmak değildir. Terapist bir dedektif gibi davranmaz. Bir olaydaki herkesin duygu ve düşüncesini öğrenme ve doğru veya yanlış olduğuna dair bir karar verme asla bireysel terapide yer almaz. Terapist gerçekleşen ve seansa taşınan olaylarda yalnızca danışanın duygu ve düşüncelerine odaklanır. Bunlarda da asla yargılayıcı olmamak kaydı ile danışanda olumsuz duygu ve düşüncelere, yine danışan ile birlikte ve onu zorlamadan odaklanır. Bireysel terapi süreci yalnızca bir kişiye özel bir alandır.

    Danışanın eşi, partneri, arkadaşı gibi yakın çevresinden biri aynı terapiste gitmek isterse ne olur? Üstelik bu durumu doğrudan danışanın kendisi de talep edebilir. Ancak danışan bu durumu istese dahi, bireysel terapi bir çevreden yalnızca bir kişiye yapılır. Çünkü zaman içerisinde danışan, kendisine ait olan bu özel alandan uzaklaşmış hissedebilir veya farkında olmadan paylaştıklarının, aynı terapiste gelen diğer arkadaşı/eşi vb. tarafından öğrenilebileceğine dair gizli bir endişeye kapılabilir. Bu durumda yapılabilecek en iyi şey, terapi almak isteyen diğer kişiyi başka bir uzmana yönlendirmektir.

  • Terapinin Gizliliği

    Terapinin Gizliliği

    Psikoterapi, terapist ve danışan arasında özel bir alandır. Terapiye gelen kişi, daha önce kimseyle paylaşmadığı duygu, düşünce ve durumları terapisti ile paylaşmak ister. Ancak daha önce hiç tanımadığı bir kişiye iç dünyasını açmak pek kolay olmayabilir. İlk defa gördüğü, haftanın sadece belli saatlerinde bir araya geldiği kişiye özel yaşamını açabilmesi için bir güven duyması gerekir. Bu güvenin oluşması için zamana ihtiyaç duyabilir.

    Bu durum oldukça olağandır. Tahmin edildiğinden daha çok kişide görülebilir. Bu nedenle terapistin, danışanın özel bilgilerine dair nasıl sorumlulukları olduğunu anlatmak faydalı olacaktır.

    Terapide konuşulan her şey yalnızca terapist ve danışan arasında kalır. Dışarıda herhangi bir kişi, kurum ya da platformda paylaşılması söz konusu değildir. Yalnızca danışanın kendisi ya da bir başkasına zarar verme ihtimali varsa yetkili kurumlara bildirmek gerekebilir. Ancak böyle bir durumda danışandan gizli olarak bildirme gibi bir durum olmaz; öncesinde mutlaka danışana bilgi verilir. Böyle bir yükümlülüğün olması, danışanın zarar verme ihtimaline neden olan konuları konuşmaya engel değildir. Her şey ilk olarak düşüncede başladığı için eyleme kadar geçen süreçte gerçekleşme ihtimali oldukça azalır. Bu nedenle danışan böyle düşüncelere sahipse bunları terapide konuşmak danışan için hem rahatlatıcı olur hem de nasıl baş edebileceğini öğrenir.

    Terapist ve danışan bir sosyal ortamda karşılaşırsa ne olur? Gizlilik gereği terapist sosyal yaşamda danışanla doğrudan iletişim kurmak için adım atmaz. Çünkü danışan, terapiye gittiğini yakın çevresiyle paylaşmamış olabilir. Bu nedenle terapist ilk adımı atarsa özel yaşamı ihlal etmiş olur. Ancak danışandan selam verme, diyalog kurma gibi bir adım gelirse terapist buna uygun bir geribildirim verebilir. Bu durum da olabilecek en kısa sürede gerçekleşir. Sonrasında terapistin danışanıyla sosyal yaşamdaki gibi bir diyalog sürdürmesi, bir şeyler içmesi, vakit geçirmesi, arkadaşlık kurması gibi bir durum söz konusu değildir. Tüm bunlar danışanın gizliliğini korumak için yapılır.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık insan doğasındaki en ilkel dürtülerden biridir ve erken yaşta tanışılan bir duygudur. Anne babasına bağlı olan bir çocuğun eve yeni gelen ve ailede kalıcı olacak bir bebeği kabullenmesi elbette ki zordur. Kardeş kıskançlığının belirtileri nelerdir ve kardeş kıskançlığıyla nasıl başa çıkılır bir göz atalım. Kardeş kıskançlığının ebeveynlerden uzaklaşma, içine kapanma gibi belirtileri dışında en yaygın belirtisi:

    Çocuğunuz 3-9 yaş aralığındaysa eve kardeşi geldiğinde çocukta da bebeğinki gibi davranışlar gözlemleyebilirsiniz. Örneğin; alt ıslatma, yemeğini kendi başına yememekte ısrar etme, tek başına uyuyamama bitmeyen ağlama nöbetleri gibi. Bu bir tür savunma mekanizmasıdır ve regresyon adı verilir yani davranışlarda gerilemedir.

    NASIL BAŞA ÇIKILIR

    • Yeni bir bebek sahibi olmaya karar veren anne babalar bu konuyu önce evdeki çocukla paylaşıp, çocuğun bu konudaki tutumunu gözlemlemelidir.

    • Bebek eve geldiği zaman evdeki çocuğun günlük düzeninde bir aksama ya da rahatsız edici bir değişiklik olmamalıdır. 

    • Kıskançlık durumu biraz durulursa kardeşinin bakımına yardım etmesi için çocuğa ufak ufak görevler verebilirsiniz. Bu iki kardeş arasında bir bağ kurulmasına yardım eder. 

    • Ancak sorumluluk verme durumu çok abartılamamalı, çocuğa sen artık abi/abla oldun gibi şeyler sürekli söylenmemelidir. Bu durum çocuğun omuzlarına yük binmiş gibi hissetmesine yol açabilir. 

    • Çocuk eğer ki kardeşine fiziksel zarar veriyorsa ebeveynler sert olmayan ama net bir dille sınır koymalıdır. 

    • Kardeşler arasında kıyaslama yapılmamalıdır. Bu durum sadece aralarındaki rekabeti arttırır ve ilişkilerine zarar verir. 

    Ancak bütün bunlara rağmen çocuğunuzdaki kıskançlık belirtileri devam ediyorsa ve bu durum zarar verme boyutlarına ulaşmışsa bir uzmandan destek almayı ihmal etmeyin. 

  • Çocuğunuzun Dikkatini Evde Kendiniz Nasıl Ölçersiniz?

    Çocuğunuzun Dikkatini Evde Kendiniz Nasıl Ölçersiniz?

    Evde Dikkat Testi ile Çocuğunuzun Dikkatini Ev Ortamında Ölçebilirsiniz

    EVDE DİKKAT TESTİ 9 SORUDA DİKKAT ANALİZİ

    Evde dikkat testi ile anne-babalar için çok basit bir değerlendirme sağlanmaktadır. Son dönemlerde, ebeveynlerden sıkça duyduğumuz, merak edilen konuların başında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu geliyor. Bazı durumlarda kulaktan dolma, ya da eksik bilgi sebebiyle anne-babalar, çocukların dikkat yönetimi ve hareketlilik durumunu, ‘dikkatsiz’ veya ‘hiperaktif ’ şeklinde yanlış değerlendirebiliyorlar. Peki çocuğunuz gerçekten hiperaktif mi, yoksa akranlarına göre daha hareketli ya da disiplin sorunu olan bir çocuk mu ?

    Çocuğunuz ders çalışamıyor! Peki gerçekten dikkat eksikliği bozukluğu mu var, yoksa sadece disiplin sorunları kaynaklı bir durum mu söz konusu? Anne babalar bunu nasıl ayırt edebilir?

    Öncelikle unutulmamalıdır ki, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısı yalnızca çocuk ve ergen psikiyatristi tarafından konulabilir. Hatta günümüzde çocuk ve ergenlerin beyin dalga görüntülemeleri yapılabilmekte, dikkat kontrolünün gerçekleştiği prefrontal korteksin işleyişi gözlenebilmektedir. Peki anne babalar çocuklarının doktor muayenesine ihtiyaç duyup duymadığının kararını nasıl verebilir?

    Anne babalar aşağıdaki soruları çocuklarında görülme durumuna göre ‘Evet’ yada ‘Hayır’ şeklinde cevaplayarak, genel bir durum değerlendirmesi yapabilirsiniz:

    Anne-Baba olarak 18 Soruda Evde Dikkat Testi İle Çocuğunuzu Değerlendirin:

    1. Çoğu zaman dikkatini ayrıntılara vermez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerde dikkatsizce hatalar yapar mı?

    2. Çoğu zaman üzerine aldığı görevlerde ya da oyun etkinliklerinde sürdürme güçlüğü çeker mi?

    3. Doğrudan kendisi ile konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür mü?

    4. Çoğu zaman talimatları izlemez ve okul ödevlerini ufak tefek işleri yada görevleri tamamlayamaz mı?

    5. Çoğu zaman üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çeker mi?

    6. Çoğu zaman sürekli zihinsel çaba gerektiren(okul ödevleri gibi) görevlerden kaçınıp, bunları sevmez yada bunlarda yer almaya karşı isteksiz midir?

    7. Çoğu zaman üzerine aldığı görevler ve etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybeder mi? (örn. oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler, kitaplar veya araç gereçler)

    8. Çoğu zaman dış uyaranlarla dikkati kolaylıkla dağılır mı?

    9. Günlük etkinliklerde çoğu zaman unutkan mıdır?

    10. Çoğu zaman elleri, ayakları kıpır kıpır mıdır veya oturduğu yerde kıpırdanıp durur mu?

    11. Çoğu zaman sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar mı?

    12. Çoğu zaman uygunsuz olan durumlarda koşturup durur mu veya tırmanır mı?

    13. Çoğu zaman sakin bir biçimde oyun oynamaz veya boş zaman etkinliklerine katılma zorluğu var mıdır?

    14. Çoğu zaman hareket halinde ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranır mı ?

    15. Çoğu zaman çok fazla konuşur mu ?

    16. Çoğu zaman soruları tam anlamadan cevabı yapıştırır mı?

    17. Çoğu zaman sırasını bekleme güçlüğü var mıdır?

    18. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da zorla aralarına girer mi? 

    Bu 18 soru tüm dünyada uzman doktorlar ve klinik psikologlar tarafından kullanılan DSM 5 Tanı Ölçütlerinden uyarlanmıştır.

    Eğer yukarıdaki evde dikkat testi sorularına 4 yada daha fazlasına ‘Evet’ cevabını verdiyseniz: çocuğunuzun dikkat yönetimi ve dürtü kontrolü alanında uzman değerlendirmesinin gerektiği bir durum var demektir.

  • Şiddet Yaşamın Her Alanında

    Şiddet Yaşamın Her Alanında

    Şiddet, her ne kadar istenmeyen ve olumsuz bir durum olsa da ne yazık ki hayatımızın hemen her alanına nüfuz etmiş durumda olduğunu görebiliyoruz. Kişiler bunu farklı şekillerde uygulamakta, bazen fail olarak adlandırılmakta, bazen de mağdur konumunda olup şiddete maruz kalmaya devam etmektedir. Hatta şu an bile dünyanın bir yerinde, birileri mağdur birileri de fail olmakta. Aslında, doğanın kendisinde var olduğu şekliyle bir çatışma biçimi olarak ele alınır şiddet.

    Şiddeti tanımlayacak olursak, en kısa biçimde, bir kişiye güç veya baskı uygulayarak istediği bir şeyi yapmak ya da yaptırmak şeklinde tanımlayabiliriz. Buradaki şiddet eylemleri, zorlama, saldırı, kaba kuvvet, bedensel ya da psikolojik acı çektirme ya da işkence, vurma ve yaralama olarak yer alabilir. Şiddet çeşitli davranışlar halinde sergilenebilmektedir. Bunlar işkence, vuruş, darbe, baskı, tehdit, cinayet, terör, şantaj vb. şeklinde sıralanabilmektedir. Bazen bir kişiye, bazen de bir hayvana ya da nesneye karşı şiddet uygulanabiliyor hatta şiddeti kişinin kendisine de yöneltebilmesi mümkündür. Bu duruma öz kıyım ya da beden uzuvlarına zarar verici durumlar diyoruz. Psikoloji çerçevesinde şiddeti incelediğimizde psikiyatrik bozuklukları da unutmamak gerekir. Organik kökenli ruhsal bozukluklar örneğin, alzheimer, delirium, kişilik bozuklukları, antisosyal kişilik bozukluğu, bu kişilerde diğerlerine göre daha yüksek olabilmektedir.

    Şiddetin oluşmasında tek bir faktör etkili değildir. Burada psikososyal, psikodinamik, nörolojik ve çevresel faktörler, bebeklik döneminde ebeveyn ve çocuk arasında gerçekleşen bağlanma stili, okul ve eğitim hayatı karşılıklı etkileşim içerisindedir. Kötü bir çevrede büyümek kişide var olan şiddet potansiyelini de tetikleyebilmektedir. Aynı zamanda kültürün de şiddet üzerindeki etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Erkeklik özelliklerinin olduğundan daha fazla abartılması ve yüceltilmesi, kadının hor görülmesi, çocuk ve kadını dövmenin erkeğin hakkı olarak algılanması şiddeti tetiklemekte ve normalleştirmektedir.

    Çok fazla bilinmese de bir başka şiddet türü de psikolojik şiddettir. Eğer karşımızdaki insanda değersizlik duyguları uyandıran bir durum söz konusuysa, bu durum psikolojik şiddeti ifade eder, aynı zamanda bu kişinin bir özelliği de karşıdakini çok sık eleştirmesidir. Bu da duygusal bir şiddet şeklidir. Kıskançlık da bir duygusal şiddet çeşididir, İnsan sahip olduğu ve paylaşmak istemediği kişiyi kıskanarak ona acı çektirir; aşırı kontrol ve üzerine titreme ile kıskandığı kimseyi üzer.

    Bir bireyin, karakter yapılanmasının ilk filizlendiği birim ailedir. Birincil olarak aileye çok iş düşmektedir. Ebeveyn tutumlarının yanı sıra çocuğu yeteri derecede denetim altına almak, çocuğun sınırlarını yine onun anlayacağı bir dille ifade etmek oldukça önemlidir. Geleceğimiz olacak çocuklarımızın kendini ifade edebileceği ortamlar oluşturmalı, ifade yeteneğini güçlendirmek ve geliştirmek adına iletişim dersi adı altında bu konu hakkında bilgi verilmelidir. Kendini değerli hissetmesini sağlamak, düşüncelerinin önemli olduğunu hissettirmek çocuğa, özgüveni açısından yarar sağlayacaktır. Kim bilir, belki de böylece şiddeti hayatımızdan uzaklaştırma fırsatı bulabiliriz.

  • Dünyanın Kendisi Bipolar

    Dünyanın Kendisi Bipolar

    Bipolar Bozukluk ( iki uçlu Duygu Durum Bozukluğu) hemen hemen herkesin bildiği en azından duyduğu tanıdık bir kavram. En basit tanımıyla; Enerjimizi sonuna kadar Coşkuyla tüketip sonrasında Depresif Ruh haline geçme durumu. Hadi biraz daha tanımlayalım. Duygu durumumuzun bir yanı mutlu, bir yanı mutsuzluk ve bunların uç noktaları Coşku ve Depresyon. Coşku durumunda enerjmizi sınırsızmış gibi( yaşımız,cinsiyetimiz, eğitimimiz, sosyoekonomik kültürümüzden bağımsız olarak) kullandığımız bir dönem. İş adamıysanız plansız, fizibilitesini yapmadığınız yatırımlar yapacak kadar kararlar almak , ev hanımı iseniz gece boyunca halıları yıkayacak kadar temizlik yapmak, normal ritüeliniz dışında cinsel eylemlerde bulunmak, günler geceler boyu uyumadan enerjinizi tükettiğiniz dönem. Tabi ki enerji sınırsız olmadığı için bu dönemin sonunda bitmiş bir halde mutsuz, umutsuz, güçsüz bir hale girmek kaçınılmaz. Buraya kadar tamam, yazıma ilham veren durum dün gece gerçekleşti.

    En sevdiğim dostlarımdan birinin doğum günü ve diğer sevdiğim dostumun babacığının vefat günü tam da aynı gündü. Birisine coşkuyla kutlama yazısı yazıp hemen ardından uğurlama hüzün yazısı peş peşe gelince aslında dünyanın dengesinin de iki uçta gerçekleştiğini fark ettim. Ne de olsa GECE ve GÜNDÜZ kavramlarıyla yaşayabilen varlıklarız! Denge ve Uyum bence hayatta kalabilmemiz için bize bahşedilen ama ulaşmak için de çaba gerektiren iki kavram. Çünkü zihnimiz zıtlıklar üzerinden öğrenebilen bir mekanizma. Hastalık kavramı olmasaydı Sağlık kavramını asla bilemediğimiz gibi, karanlık olmasaydı aydınlığı asla algılayamadığımız gibi. Madem doğamız böyle bize de düşen sadece uyum gösterme becerisi. Tabii ki burada önemli olan bir kavram daha devreye giriyor; ÖLÇÜLÜ olmak. Bu kavram da aslında hayatın temel taşlarından birisi. Her konuda ölçülü olmaktan bahsediyorum. En olumlu gözüken temizlikte bile. Hiç kimse pis insan istemez ama, ellerini aşındıracak düzeyde temizlik artık temizlik olmuyor maalesef, hastalık oluyor. Ölçüyü tutturabilmek umuduyla, bu Bipolar Dünyaya uyum sağlama becerisi dilek ve duasıyla..

  • Hissizleştiren Hislerimiz

    Hissizleştiren Hislerimiz

    Sizlere, kendimizde ve çevremizde gördüğüm bir sorunumuzdan bahsetmek istiyorum.

    Hissizleşmek…

    Kimileri için bu durum çevresindeki insanlarda, kimileri için de kendisinde görülür oldu. Ne acı değil mi?

    Her şeye karşı ‘’Eyvallah’’ demeye başladık bile. Bu eyvallahlar daha sonra yerini kontrolsüzce hüzün ve öfkeye devretti.

    Aslında bu yazı da tekrardan kadın-erkek ilişkileri üzerine olacak. Şimdi biraz beyin fırtınası yaparak başlayalım o halde!

    Sorgulamak istediğim şeyler var ya da sorgulanmak istediğim…

    Hissizleşen toplumumuzda eşimizi de ne kadar o topluluğun içine katıyoruz? Neden, değer verip bizim için zaman ayırıp bir şeyler yapıldığında bunun değeri gözümüzde kocaman bir sıfır oluyor? Sevmeyi ya da sevilmeyi bilmiyoruz muyuz? 

     Hissizleşmek bu olsa gerek…

     Bir diğer bakış açımda ise sizinle paylaşmak istediğim şudur;

     Sevgili olmayı unuttuk. 

     Yoğun iş temposu sebebiyle ve ekonomik olarak daha refah bir hayat sürmek için daha fazla çalışmak zorunda kalan toplumumuz, ne yazık ki sosyal anlamda birbirlerini daha az görmeye, daha az vakit geçirmeye başlamışlardır.

     Çiftler birbirlerine o kadar yabancı oldular ki fiziksel temas bir tek yatak odasında kaldı. Ne yazık ki daha kötü durumlar da var. Evliliklerin bitmesi için bu en büyük sebeptir. Kendimize ve karşımızdaki kişiye karşı hissizleşmek…

     Artık eskisi kadar değer vermemek bununla birlikte değer de görmemek büyük bir sorun haline geldi. Çiftler arasında ve toplum içinde artık kimse kimseye karşı iyi ya da kötü duygular besleyemiyor. Bunun nedenleri üzerinde durmamız gerekirse, en çok da iletişimsizlik kaynaklı problemler yaşıyoruz. Yanlış iletişim kurmak ne yazık ki becerilerimiz arasında.

     İletişimsizlikten kaynaklanan bu sorun, ilişkilerimize de yansımış durumda. Öyle ki incir çekirdeğini dahi doldurmayacak sorunların, büyütülmesi kaçınılmaz olur.

     İletişimsizlik ana başlık olarak geçtiğinde alt başlıkta ‘’empati kurmak’’ yer alabilir.

     Ünlü bir düşünürün de dediği gibi ‘’Birbirimizi anladığımız kadar, insanız.’’

    Aile veya çift terapilerimizde en sık karşılaştığım sorunlardan birisi, karşımızdaki kişinin bizi anlamadığını düşünüyor oluşumuz. Karşılıklı anlaşılamama durumu, çiftlerin dile getirdiği en büyük sorunlar arasında yer almakta. Çözüme ulaşmayan sorunlar karşısında sıfıra sıfır, elde var sıfır. Devamında gelen kaos ise kaçınılmaz ve elbette ki yıpratıcı…

    Kadınlar için söylüyorum;

     Kadınlar kimi zaman sadece karşılarındaki erkeğin onları anlaması için uğraşırlar.

    Bu onların güçsüz ya da ısrarcı olduğu anlamına gelmez. Çünkü anlaşılamamak kendilerine o kadar çok acı verir ki sırf anlaşılmak için bile olsa hiç beklemediğiniz durumlar ile sizi karşı karşıya bırakabilirler. İşte bu noktada erkeklere ufak bir uyarıda bulunmak istedim. 

     Erkeklerin ise hissizleştiği veya değersiz hissettiği durumlarda tepkileri şu olur; kızmak, bağırmak ve dağıtmak. 

     Peki, bu durumlarda ne yapmalıyız? Ya da ne tür bir yol çizip bu sorunu aşmalıyız?

     Size tavsiyem karşınızdaki kadın ise ve eğer size bir konuda bir şeyler izah etmeye çalışıyor ise onu sakince dinleyin. Onu anladığını ve dinlediğinizi hissettirmek için yavaşça jest ve mimiklerinizi kullanın. Bu onlara iyi gelecektir. Çünkü kadınlar anlaşıldığını hissettiği sürece karşısındaki erkeğe güvenir ve bağlanabilir. Bu durumun aksi olması halinde bin dereden su getirseniz de onun için mümkün değildir. Güvenli bağlanma bu noktada çok önemlidir. 

    Peki, bu durumun gerçekleşmemesi durumunda, karşımızdaki kişinin psikolojisinde zamanla ne gibi etkiler bırakabilir? Biraz da ondan bahsedip noktayı bir sonraki yazılar için koyalım.

    Depresyon

    Depresyon; kişilerde görülen ruhsal zemin kaymasıdır. Genellikle ani olur ya da planlı da gerçekleşebilir.

     Peki depresyonda olan kişilerde neler gözlemleriz, birazda onlardan bahsedelim.

    Gün boyunca uyuma isteği, yataktan çıkamama ve evden dışarı çıkmak istememek… Gün içerisinde hiçbir şey ile uğraşmadığı halde yorgun –bitkin- hissetmek ve somatik rahatsızlıklarda eklenebilir.

    Kimseyle iletişim kur(a)mamak ve doğal olarak bir şey paylaşmamak.

     Bu tür nedenlerle karşımıza çıkan depresyonun akabinde iştah bozukluğu takip eder.

     Ruh sağlığımızı korumak adına gerekli desteği alarak depresyon ile mücadele edebilir.

     Depresyon ile uygun savaşma metotlarını biz uzmanlar tarafından kazanabilirsiniz. Bu süreci tek başınıza aşmanız kesinlikle mümkün değildir. Umutsuzluğa düşebiliriz ve hiçbir zaman geçmeyecek hissine kapılabiliriz.

    Bizi değersizleştiren, hissizleştiren her şeyden herkesten uzak durmanız dileğiyle…