Etiket: Durum

  • Çocuklarda karın ağrısı

    Çocuklarda karın ağrısı

    Karın ağrısı çocuklarda oldukça sık rastlanılan bir durumdur.Karın ağrısı olan çocuk,iyi bir hikaye,fizik muayene,ağrının tipine göre;radyolojik incelemenin yanı sıra laboratuvar incelemesi gerektirir.Bu yazımızda ağırlık olarak acil cerrahi girişim gerektirecek karın ağrısı nedenleri üzerinde durulacaktır.

    A- ACİL CERRAHİ GEREKTİREN (HAYATI TEHDİT EDEN)NEDENLER:

    Karın Travması: Çocukluk yaş grubunda,oyun sırasında çocuğun yüksekten düşmesi ,motorlu taşıt kazaları,bisikletten düşme gibi durumların karın içi organlarda yapacakları yaralanmalar akut karın ağrısı nedeni olabilirler.İyi bir hikaye ile çocuğun karın travması geçirip geçirmediği ortaya konulmalıdır.Hikayede karın travması var ise,ağrıya neden olan karın içi organ yaralanmasını ortaya koymak amacı ile radyolojik ve kan tetkikleri yapılarak çocuk gözlem altında tutulmalıdır.Karın içi organ yaralanması ve karın içinde kanama var ise karın boşluğuna sokulan enjektörle yapılan aspirasyonda kan gelirse acil cerrahi girişim gerekebilir.

    Apandisit: Daha sık olarak iki yaşın üzerindeki çocuklarda görülür.Göbek çevresinde başlayan ağrıya kusma eşlik edebilir.Ağrı daha sonra karın sağ alt kadranına lokalize olur.Muayenede özellikle karında hassasiyet,subfebril ateş görülür.

    Tanıda;Ultrasonografi, kanda beyaz küre yükselmesi, subfebril ateş önem arzeder.Bilinçsizce kullanılan antibiotikler klinik tabloyu maskeleyerek tanıyı geciktirebilir.Ani olarak başlayan ağrı nedeni ile çocuk bacaklarını karnına doğru çeker.

    Apandisit şüphesi olan çocuk,öncelikle gözlem altına alınmalı,tanı kesinleştiğinde cerrahi olarak apendektomi yapılmalıdır.
    Tanıda geçirilen durumlarda,apendiks perfore olarak (patlayarak)iltihap tüm karın içini tutar ve ağrı da karnın tamamını içine alır.
    İnvaginasyon(barsak düğümlenmesi): Üst kısımdaki bir barsak bölümünün onu takip eden alt kısımdaki barsak içerisine gemici dürbünü gibi girmesidir.Bu durum çoğunlukla ince barsağın son kısmının kalın barsak içerisine girmesiyle oluşur.Daha az olarak ince barsağın yine kendi içine girmesi,kalın barsağın kendi içine girmesi şeklinde de oluşabilir.Sıklıkla 4-10 aylık bebeklerde görülür.Ancak daha küçük ve daha büyük yaş grubundaki çocuklarda da nadirde olsa görülebilmektedir.

    Hastaların %92-98 inde invaginasyon nedeni bulunamaz ve idyopatik olarak değerlendirilir.Hastaların %2-8 inde olayı başlatan bir odak tespit edilebilir.Bu odak,polip,mekkel divertikülü,hemanjiom(kan damarı yumağı),tümör,daha önce geçirilmiş ameliyata bağlı karın içi fibroz bantlar(yapışıklık) olabilir.İnvaginasyon nedeni olarak bir odak tespit edilen hastaların büyük çoğunluğu 3 yaşın üzerindeki hastalardır.

    Hastalığın seyri genellikle tipiktir.Önceden sağlıklı olan bebek karın ağrısı ile uyanır.Ayaklarını karnına çeker ve ağlar.Başlangıçta refleks olarak mide içeriği kıvamında kusar.Birkaç dakika süren ağrı atağından sonra rahatlar.Birkaç dakika sonra ağrı atağı tekrarlar,hasta terler, soluklaşır.Kusma safralı ve barsak içeriği kıvamını alır.Çilek jölesi şeklinde tanımlanan kanlı mukuslu dışkılama ile klasik tablo tamamlanır.

    Karın muayenesinde;karında distansiyon (şişlik) görülebilir.Karın yumuşak ve invaginasyon kitlesi hassas olarak ele gelir.

    Öykü ve bulgular tipik olduğu için tanı kolaydır.Rektal muayenede parmağa çilek jölesi şeklinde kan bulaşır.

    Tanıda; ayakta çekilen direkt karın grafisinde barsaklarda gaz-sıvı seviyelerin görülmesi barsak tıkanıklığını gösterir.Ultrasonografide iç içe geçmiş barsak ansları görülür.Tanıda süphe olduğunda;uygulanacak son yöntem baryumlu kolon grafisidir.Kolon grafisinde invaginasyonun geldiği bölgede dolma defekti görülmesi tanıyı teyit eder.

    İnvaginasyonun tedavisinde; fluoroskopi altında hava veya baryumla (rektal yoldan) redüksiyon (düğümlenmenin açılması) veya cerrahi tedavi uygulanmaktadır.Uygulanacak tedavi hastanın özelliklerine göre seçilir.Erken başvuran fizik muayenede karında irritasyon olmayan invaginasyonun kalın bağırsağın sol tarafına kadar ilerlememiş olgularda,rektal yolla hidrostatik (hava veya baryum verilerek )redüksiyon denenmelidir.Redüksiyon denemesinden önce hasta ameliyata hazır hale getirilmelidir.Redüksiyonun başarısız olduğu veya redüksiyon sırasında gelişebilecek (barsak delinmesi gibi)komplikasyon durumunda süratle cerrahi tedaviye geçilebilmelidir.Hidrostatik redüksiyonda basınç 100-120 mm hg’yı geçmemelidir.Hidrostatik redüksiyonda redüksiyonun gerçekleştiği durumlarda ince barsağa hava geçişi fluroskopi altında görülebilir.Redüksiyonu takiben hasta gözlem altında tutulmalı,gaz ve gaita çıkardığından emin olunmalıdır.Hasta hekime geç başvurduysa,karında irritasyon bulguları,ateş,kan bulgularında beyaz küre yüksekliği (gibi toksik bulgular)varsa basınçlı redüksiyonunun riskine girilmemesi gerekir.Böyle durumlarda karın açılarak manuel olarak redüksiyon denenir.Redüksiyonun bu şekilde gerçekleştiği durumlarda bağırsakta nekroz(doku ölümü)varsa ilgili bağırsak kısmı çıkarılır ve uc uca anastomoz yapılarak barsağın devamlılığı sağlanır.

    İnvaginasyon oluşumunu takiben ilk 6 saat içerisinde tedavi edilmelidir.Zamanında tedavi edilmeyen olgular hızla fatal (öldürücü)seyredebilir.En küçük şüphede hasta mutlaka bir çocuk cerrahi tarafından muayene ile değerlendirilmelidir.


    B- SEYRİ SIRASINDA ACİL CERRAHİ GEREKTİREBİLECEK HASTALIKLAR:

    Bu grup hastalıkların bazılarında daha önce tanı konulmuş bir hastalığın seyri sırasında aynı hastalığa bağlı bir komplikasyon olarak akut karın bulguları ve karın ağrısı ortaya çıkabileceği gibi,komplikasyonun ortaya çıkması ile ancak asıl hastalık tanısı konulabilir.Bu grup hastalıklardan önemli olan bazıları başlıklar halinde anlatılmış diğerleri Tablo-1 de isim olarak gösterilmiştir.
    Malrotasyon ve Midgut Volvulusu: Embiryolojik gelişim sırasında bağırsaklar kendini besleyen üst mezanterik atardamar etrafında saatin aksi istikametinde 270°c lik bir dönüş yaparlar.Bu dönüşün hiç olmaması veya eksik olması duedonumda (oniki parmak bağırsağında)akut veya kronik tıkanıklığa ince bağırsakların kendini besleyen damarlar etrafında dönerek hem beslenmesinin bozulmasına hemde bağırsak tıkanıklığına neden olabilir.Bu durum çocukların %50 sinde yenidoğan döneminde (ilk bir ay içerisinde)ortaya çıkar.Çocukta karında şişlik,kusma gibi belirtiler görülür.Akut karın bulgularının belirgin hale gelmesi ile acil ameliyat gerekir.Bu yaş grubunda tanı genellikle ameliyat sırasında konulur.Daha büyük çocuklarda malrotasyon ve buna bağlı volvulus(barsak düğümlenmesi),çekumun (kalın barsağın başlangıç kısmının ve duodenumun on iki parmak barsağının)normal lokalizasyonda olmadıklarının radyolojik çalışma sonucu anlaşılması ile ameliyat öncesi konulabilir.Malrotasyonu olduğu bilinen çocuklar ancak volvulus gibi bir komplikasyon geliştiğinde cerrahi girişim gerekir.

    İnkarsere kasık fıtığı(inguinal herni):Kasık fıtığı bazen kendini boğulma (fıtık kesesi içerisine giren organların,barsak veya kızlarda over gibi)ile gösterebilir.Çoğunlukla kasık fıtığı olduğu daha önce bilinen çocuklarda fıtık kesesi içerisinde barsağın boğulması kusma,ağrı gibi akut olarak ortaya çıkabilir.Erken müdahelerde boğulmuş barsak ansı elle müdahele ile redükte edilebilir.Geç gelen olgularda;boğulmanın üzerinden 6 saatin üzerinde bir sürenin geçtiği hastalarda mutlaka çare olarak müdahele ve barsak nekrozunun(ölümünün)gelişmiş olup olmadığının kontrolü gerekir.Nekroz gelişmiş ise bağırsağın o kısmı çıkartılır,nekroz gelişmemiş ise fıtık onarımı yapılır.

    Yeni doğanın Nekrotizan Enterokoliti:


    Yeni doğanlarda özellikle prematüre olanlarında daha sıklıkla görülür.İnce ve kalın bağırsaklarda nekroz ve iltihabı reaksiyonlarda seyredebilir.Karında distansiyon (şişlik),kusma ile kendini gösterir.Barsak nekrozuna (doku ölümüne)bağlı karın boşluğunda serbest hava görülmesi halinde acil cerrahi girişim gerekir.Hastalığın tıbbi tedavisi sırasında belirli barsak kesimlerinde darlıklar oluşabilir.Böyle durumlarda da cerrahi girişim gerekebilir.

    Hirschsprung Hastalığı (Doğumsal Aganglionik Megakolon:


    Bu hastalarda doğumsal olarak kalın bağırsağın son kesimlerine yakın bölgesinde ganglion hücrelerinin (sinir hücrelerinin)gelişmemesi ile karekterlidir.Bu durum kalın barsağın bu kesiminde kakayı ileri doğru itme ve normal dışkılamayı sağlama karakterini kayıp etmesine neden olur.Böyle yeni doğanlar kaka yapma sıkıntısı çekebilirler.Buna bağlı kalın bağırsakta artan basınç nedeni ile barsak delinmesi görülebilir.Kalın bağırsak en sık olarak başlangıç kısmından (çekum)delinir.Karın grafilerinde karın içerisinde serbest hava görülür.Akut karının geliştiği bu hastalara acil cerrahi girişim gerekir.
    Duplikasyon: Ağızdan anüse kadar barsağın herhangi bir kesiminde kistik veya tübüler yapıda barsak yapısını taklit eden ve ona komşu lokalizasyon gösteren anomalilerdir.Bunlar semptomlarını kitle basısı,volvulus(barsakta dönerek düğümlenme),delinme,kanama veya daha önce bahsettiğimiz invajinasyonda odak noktası olarak ortaya çıkarlar.Tanıda ultrasonografi,mide mukozası içeriyorsa sintigrafi yararlıdır.Akut karın gelişmesi durumunda acil cerrahi gerekebilir.Bunlarda tanı genellikle komplikasyonları sırasında yapılan ameliyat sırasında konulur.

    Mekkel Divertikülü: İnce barsağın son 20 cm lik kısmında bulunan divertikül tarzında barsağa açılan embiryonik bir artıktır.İnsanların %2 sinde bulunmakla beraber,bunların ancak %4-34 ü oranındakiler komplikasyonu nedeni ile belirti verirler.Belirti gösteren hastaların %45 i iki yaşın altındadır.

    Mekkel divertikülleri,rektal kanama barsak tıkanıklığı,delinme gibi komplikasyonlara neden olabilir.

    Mekkel divertikülü içinde ektopik olarak mide mukozası ve pankreas dokusu bulundurabilirler.Böyle olgularda vişne çürüğü renginde abondan(fazlaca)rektal kanamaya neden olabilirler.Kanama çocuğun kan değerlerini oldukça aşağı çeker.Kanın rengi oldukça tipik olduğu için mekkel divertikülünden şüphelenilir.Kanamaların nedeni mide mukoza dokusunun divertikülde yaptığı ülsere bağlıdır.Sintigrafi bu gibi olgularda tanıyı teyit eder.Kan değerleri düzeltilerek cerrahi girişimle divertikül çıkartılır.

    Mekkel divertkülü bazı olgularda apandisit gibi bir tabloya neden olabilir.Apandisit diye ameliyata alınan hastalarda apandiks normal ise mutlaka mekkel divertikülü olup olmadığı kontrol edilmelidir.
    Mekkel divertikülü,invaginasyon odağı olma ve volvulus (barsak düğümlenmesi)nedeni olarak da karşımıza çıkabilir.

    Patlamış over(yumurtalık)kisti: Patlamış over-kisti şiddetli karın ağrısıve karında hassasiyet yaparak akut apandisiti veya karın içi iltihaplanmayı taklit edebilir.Nadiren hayatı tehdit edici karın boşluğuna kanama ile ortaya çıkarlar.Ultrasonografi tanıda yardımcı olur.Karın içi aşırı kanamalar nedeni ile nadiren cerrahi girişim gerekir.

    Primer Peritonit: Bu hastalık karın boşluğunun karın içi organlardan kaynaklanmayan iltihabıdır.Bakteriler karın boşluğuna ulaşmada kan yolunu,kızlarda genital yolu kullanmaktadır.
    Hastalığın apandisitten ayırımı güçtür.Bu hastalıkta başlama kısa süreli olmasına karşın hastanın genel durumu daha bozuk,ateşi ve beyazküre değeri apandisite kıyasla daha yüksektir.Karnın her tarafında yaygın hassasiyet vardır.Ultrasonografide karında yaygın iltihàbi sıvı görülebilir.

    Hastalığın başlaması ve ilerlemesi akut apandisite benzemeyen bu durumda karın içinden enjektörle alınacak materyalin mikroskopik incelemesinde çoğunlukla streptokok veya gonokokların görülmesi tanıyı kolaylaştırır.Yukarıdaki mikroorganizmaların yanı sıra E.koli gibi gram negatif olanlarına’da rastlanılabilir.Primer peritonit antibiotik ile tedaviye 12-24 saat içerisinde cevap verir.Ancak primer peritoniti ameliyattan önce kesin olarak tanımak güç olmakta ve hastaların çoğunluğu patlamış apandisit şüphesi ile ameliyat edilmektedirler.

    Tablo.1- Seyri sırasında acil cerrahi girişim gerektirebilecek hastalıklar

    1-Koledok kisti
    2-Mazenter kisti
    3-Urakal kalıntılar
    4-Kistik Fibrozis
    5-Peptik ülser
    6-Safra kesesi hastalıkları
    7-Pankreatit
    8-Askariasis
    9-Amebiasis
    10-Tifo
    11-Yabancı cisim yutmaları
    12-Tümörler
    13-Polipler
    14-Kron hastalığı
    15-Ülseratif Kolit
    16-Henok-Şönlayn Purpurası
    17-Hemolitik üremik Sendrom
    18-Ailevi Akdeniz Ateşi
    19-Hemofili
    20-Piyojenik karaciğer ve karın içi apseleri
    21-Tüberküloz Peritonit
    22-Gastrointestinal hemanjiomlar

  • Neden panik atak geçiririz?

    “Pan”, Yunan mitolojisinde insanoğlu gibi ölümlü olan tek mitolojik Tanrı olarak anılır. Mitolojiye göre, Pan, ormanlarda ve dağlarda, tenha yerlerde dolaşan gezginleri, yolcuları, sevgilileri aniden önlerine çıkarak korkutuyor, kendi halinde otlayan sürüleri ve diğer hayvanları korkunç çığlıklar atarak panikletiyormuş. İnsanlar, hayvanlar ve tüm canlılar da neye uğradıklarını şaşırıp korku içinde kaçışıyorlarmış. İşte panik kelimesinin kökeni de buradan geliyor; yani Yunanca “panikos” kelimesinden… Panik atak sorunuyla ilk kez tanışan günümüz modern insanı, artık yaşamındaki hiçbir durumun garanti altında olmadığını anlayıp, tıpkı mitolojik Tanrı Pan gibi bağırıp çağırıyor, panikleyip kaçıyor, acı çekiyor ve ne yaşadığını tam olarak anlayamadığı için de doğal olarak korkuyor.

    Kişi herhangi bir tehlike hissettiğinde vücudu otomatik biçimde tepki gösteriyor, nefes alıp vermesi hızlanıyor, kalbi daha hızlı çarpmaya başladığından vücut ısısı artıyor, soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Kaygı, korku ile en çok karıştırılan ve en yakın görünen duygu, oysa aralarında önemli farklılıkları var; kaygı, nedeni belirsiz ve bilinmeyen bir tür korku olarak tanımlanabilir. Buna göre kaygının en önemli özelliği, ferdi tehdit eden açık bir tehlike olmadığı durumlarda ortaya çıkması. Çünkü kaygı, her canlı varlığın en temel duygularından birisi ve doğumla başlıyor. Korku, bilinen ve anlık olarak yaşanabilecek bir tehlike veya duruma karşı ortaya çıkarken, kaygı daha çok bilinmeyen ve gelecekteki durumlarla ilgili oluyor. İnsanlarda kaygı duygusu korkuya oranla daha yaygın, daha yavaş ortaya çıkıyor ama sürekliliği daha uzun oluyor. Panik atak ise kişinin karışık korku ve kaygı duygularıyla dört bir taraftan kuşatılması durumu olarak biliniyor.

    Yoğun iş temposuyla özel yaşamı arasında bir denge kurmaya çalışan ve beton yığınları arasına sıkışmış olan günümüz insanı, bir de iç dünyasında sınırları belli olmayan, görünmez duvarlar arasına sıkışıp kendisini bitmiş ve çaresiz hissedebiliyor. Bu çaresizlik beraberinde, içinde yoğun biçimde sıkıntı, korku ve kaygı tohumları barındıran panik atak nöbetlerini getirebiliyor. Panik atak nöbeti geçiren pek çok kişi yaşadığı belirtileri, korkuyu ve paniği “Eyvah ölüyorum ya da kalp krizi geçiriyorum galiba!”, “Kontrolümü tamamıyla yitirdim!” diyerek ifade ediyor. Bu kişiler, duygu ve korkularını normalde kullandıkları dil ve üsluba oranla çok daha korku dolu, yoğun ve abartılı biçimde tanımlıyor. Tüm belirtiler kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların bir arada yaşanmasına ve “Kalp krizi geçiriyorum” korkusuna neden oluyor. Göğüste sıkışma, ağrı, nefes darlığı hissi gibi şikayetler panik atak hastalığının tipik belirtileri arasında yer alıyor. Bu belirtilere, kalp hastalıklarında da rastlanıyor. Bu durum panik atak hastalarının, kalp rahatsızlığı şüphesiyle doktora gitmelerine yol açıyor. Oysa kalp kriziyle panik atağı birbirinden ayırmak mümkün…

    Panik atakta, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri olur. Kişilerin çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetler, yani panik atak, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve şiddeti 10 dakika içinde en yoğun düzeye çıkar. Göğüs ağrısı, kalbin hızlı çarpması, baş dönmesi, sersemlik ve bayılma duygusu, soluk kesilmesi veya hava açlığı, el ve ayaklarda üşüme, yanma, karıncalanma veya hissizlik, hatta titremeler ya da sarsılmalarla krize eşlik eder. Ağrının yoğunluğu, bunaltı hali arttıkça artar. Kişi kalp krizi geçirdiğini zanneder ve şiddetli bir ölüm korkusu yaşar. Bu belirtileri okuyan birçok kişi “Eyvah! Bunların bir kısmı bende de oluyor! Acaba panik atak hastası mıyım?” diye korkabilir. Pek çok insan bu türden belirtileri zaman zaman yaşayabiliyor, ama genellikle bu çok kısa sürüyor ve gerçekten panik atak yaşayan kişilerin hissettiği ağırlıkta ve yoğunlukta asla gerçekleşmiyor.

    NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?

    Özellikle yüksek eğitimli ve kentli yaşam tarzını benimsemiş olan kişilerde (daha çok kadınlarda) ortaya çıkan panik atak, farkında olunan ya da olunmayan bir anda, yaşamdaki herhangi bir dönüm noktasında ortaya çıkıyor. Bu dönüm noktası genellikle yaşanılan bir kayıp olabiliyor; iş kaybı, eş kaybı, çevre kaybı, itibar kaybı, para kaybı, güven kaybı gibi… Mesela bir iş adamının iflas durumu (maddi kayıp), başka bir şehre taşınmak (çevre kaybı), anne olmak, askere gitmek (özgürlük kaybı), sevilen bir kişiden ayrılmak (duygusal kayıp), deprem veya doğal afet sonrası ailenin kaybı (kendine güven kaybı) örnek teşkil edebiliyor. Kayıpla beraber ani gelen bir endişe hissi, kalp çarpıntısı, nefes almakta zorluk, uyuşma karıncalanma, ortama yabancılaşma, baş dönmesi gibi belirtiler yaşanabiliyor. Belirtileri yaşayan kişi çok korkuyor, öleceğini bile düşünebiliyor. Çoğu zaman hastanelerin acil bölümleri ziyaret ediliyor. Kişiye yapılan tetkiklerden sonra fiziksel hiçbir şeyi olmadığı ve sağlıklı olduğu söyleniyor. Bu durum kişide daha fazla korku ve panik duygusu yaratıyor. Yaşadığı şey her neyse modern tıp biliminin dâhi anlayamadığını, üstesinden gelemediğini düşünüyor. Aynı korku ve belirsizlik duygusunu bir kez daha yaşamaktan korkmaya başlıyor. Korktuğu başına geliyor. Başka doktorlara gidiliyor, check-up’lar, kontroller yaptırılıyor, filmler çektiriliyor ve tabi hiçbir organik bozukluk görülmüyor. Kişinin kafası daha çok karışıyor.

    Sonuç olarak KORKU+KAYGI+ÜZÜNTÜ +PANİK = PANİK ATAK

    Unutulmamalıdır ki bu şikayetler, terapinin mutlaka eşik etmesi gerektiği bir tedavide, genellikle uygun ilaçların da eklenmesiyle başarıyla ortadan kaldırılabilmektedir.

  • Bipolar bozukluk ve sosyal psikoloji-intahar vakalarına farklı bir bakış

    Popüler psikolojide ya da “sokak” psikolojisinde, bipolar bozukluk insanların sık ve kontrolsüz ruhsal değişimlere sahip olduğu bir psikoloji olarak tanımlamıştır. Önce üzgünlerdir, sonra mutlu olurlar, sonra kızgın olurlar, daha sonra birden sakinleşirler. Ancak bu tamamen doğru değildir – bipolar bozukluk daha doğru ve daha ayrıntılı olarak tanımlanmalıdır.

    Bipolar bozukluğun iki şekli vardır: tip I ve tip II. Tip I manik veya öforik durumlarla karakterize edilirken, tip II hipomanik ve majör depresif durumlar ile karakterizedir.

    Manik ve hipomanik durumlar

    Manik durum nedir?

    DSM-5’e göre, manik dönemler, aktivasyon veya enerjide anormal ve sürekli olarak yükselen, aşırı veya sinir bozucu bir ruh hali ile karakterizedir.

    En az bir haftalık bir süre boyunca (veya hastaneye kaldırılmaları çok akutsa herhangi bir süre boyunca), kişi her günün çoğunu bu halde ve en az 3 ilave semptomla birlikte geçirir (uykuda azalma, benlik saygısı artışı veya görkemlilik hissi, riskli faaliyetlere aşırı katılım vs.)

    Manik dönemdeki kişinin ruh hali genellikle öforik, aşırı mutlu, yüksek veya “dünyanın üstünde” hissi olarak tanımlanır. Örneğin, yabancılarla kendiliğinden bir sohbet başlatabilir ve düşünceleri genellikle sözlü ifade edebildiklerinden daha hızlı bir şekilde akar.

    Manik dönemdeki kişinin ruh hali genellikle öforik, aşırı mutlu, yüksek veya “dünyanın üstünde” hissi olarak tanımlanır.

    Coşkun ruh halleri, aşırı iyimserlik, görkemlilik, yargı eksikliği bazı riskli davranışlara neden olabilir. Bunlar; aşırı harcama, sahip olduğu şeyleri verme, dikkatsiz sürüş, aptalca yatırımlar ve olağandışı sekstir. Bu davranışlar genellikle kişi için ekonomik ve sosyal kayıplardan başka bir şeyle sonuçlanmaz.

    Sosyal ve mesleki işlevlerinde önemli bozulmalara neden olan, hastaneye yatmayı gerektiren veya psikotik belirtilere (sanrılar, halüsinasyonlar vs.) yol açacak kadar ciddi olabilir.

    Hipomanik durum nedir?

    DSM-5’e göre, hipomanik durum, anormal ve sürekli yükselen, coşkunlaşan veya sinir bozucu bir ruh hali ve en az dört ardışık gün süren aktivasyonda veya enerjide anormal veya sürekli bir artış dönemidir.

    Manik dönemle karşılaştırıldığında, hipomanik bir olay, sosyal veya mesleki işlevlerde ciddi bir değişikliğe neden olacak, hastaneye yatmayı gerektirecek veya psikotik belirtilere neden olacak derecede ciddi değildir.

    Manik durum ile karşılaştırıldığında, hipomanik durum hastaneye kaldırılmak için yeterince ciddi değildir.

    Majör depresyon durumu

    Depresyon toplum tarafından iyi bilinir. İnsanlar bu kelimeyi halk dilinde hüzün, melankoli, tükenme, uykusuzluk, uyuşukluk vs. duygularının hepsini ifade etmek için kullanıyorlar. Manik ve hipomanik durumlarda yaptığımız gibi, şu anda majör depresyon tanısı koyabilmek için hangi kriterlerin olması gerektiğini göreceğiz.

    DSM-5, aşağıdaki semptomların en az beşinin hemen hemen her gün ve günün büyük kısmında en az 2 hafta boyunca bulunması gerektiğini belirtmektedir. Buna ek olarak, kişi aynı zamanda depresif bir hal ya da ilgi veya zevk kaybı yaşıyor olmalıdır.

    Depresif mod

    Depresyon hastalarının en az %90’ı üzgün veya keyifsiz görünür. Günün en iyi ve en kötü anlarının neler olduğunu ve daha iyi hissetmelerine yardımcı olabilecek bir şey olup olmadığını sormak önemlidir, çünkü bu faktörler bu duygularla ilgilidir.

    Anhedoni (Zevk alamama)

    Bu günlük aktivitelere karşı zevk kaybı demektir. Hiçbir şey o kişiyi iyi hissettirmez, dışarı çıkmak olsun, aileyi ziyaret olsun veya TV izlemek olsun fark etmez.

    İştahta ve/veya kiloda değişim

    Bazen bu semptomu değerlendirmek zor olabilmesine rağmen bunu ölçmek için kullanılan ölçütler, 1 aylık bir periyotta normal kilomuzdan %5 artışı veya eksikliği görmektir.

    Uyku düzensizlikleri

    Uykusuzluk her zaman depresyon semptomu olarak kabul edilir, ancak atipik hale gelen hipersomni hakkında daha fazla şüphe vardır. İncelenecek üç farklı uykusuzluk türü vardır: geçici, akut ve kronik. Buna ek olarak, hastanın gün boyunca ne kadar yorulduğunu, uyku durumunun düzeltilebilir olup olmadığını, yatakta ne kadar zaman geçirdiğini vs. analiz etmeniz önemlidir.

    Geçici uykusuzluk için yaygın bir kriter uykusuzluğun bir haftadan az sürmesidir. Akut uykusuzluk, hasta bir aydan daha az bir süre iyi uyuyamadığı zamanı işaret eder. Kronik uykusuzluk ise bir aydan fazla sürer. Hipersomni için belirlenmiş bir kriter yoktur.

    Psikomotor rahatsızlıklar

    Bu psikomotor gecikmelere ve ajitasyona işaret eder. Teşhis edilbilmesi için bazı davranışlar başkalarına açıkça görülür olmalıdır.

    Enerji eksikliği veya kaybı

    Bazen hastalar enerji eksikliğini rapor ederler, fakat bu aslında daha çok ilgi eksikliği gibidir.

    Aşırı kendini eleştirme, suçlu hissetme, kendine verdiğin değerin eksiği

    Hastadan kendilerini anlatmalarını istemek ve bu kişinin arkadaşlarını ve ailesini tanımladığını görmek önemlidir.

    Konsantre olmakta, düşünmek ve karar vermekte zorluk

    Tipik olarak, hastaya konuşmaları ve TV şovlarını takip edip edemediğini, işine odaklanıp odaklanamadığını soracaktır.

    Tekrar eden intihar veya ölüm düşüncesi

    İntiharların %60 ila %80’i depresyon teşhisi konan insanlar tarafından işlenir.Depresyondan muzdarip olmak, genel nüfusa göre %30 oranında intihar riskini arttırır.

    Birisi bu belirtilerden 5 veya daha fazlasını yaşadığında, bunlar otomatik olarak majör depresif bozukluk tanısı konulacağı anlamına gelmez. Ayrıca önemli derecede bir psikososyal bozulma olmalıdır ve durumlarının bir madde veya tıbbi durum (demans gibi) ile veya bir yasa karşı normal reaksiyonlarla bir ilgisi olmamalıdır.

    Majör depresyonu teşhis etmek için, kişi, depresif bir ruh hali ya da ilgi veya zevk kaybı sergilemelidir.

    Tip I bipolar bozukluk türünün karakteristikleri

    Yukarıda belirttiğimiz gibi tip I bipolar bozukluk, manik bir durumun varlığı ile karakterizedir. Öncesinde veya sonrasında, hipomanik veya majör depresif dönemler olabilir.

    Manik dönemlerde, insanlar hasta olduklarını fark etme ya da tedaviye ihtiyaç duyduklarını anlama eğiliminde değildir, bu yüzden onlara şiddetle karşı koyarlar. Giysilerini, makyajını ya da kişisel görünümlerini daha ilgi çekici olmak için değiştirme eğilimindedirler.

    Bazı hastalar agresiftir ve tamamen fiziksel bir tehdit haline gelir. Hayal görürlerse, fiziksel olarak diğer insanlara saldırabilir veya intihar edebilirler. Yargı bozukluğu, farkındalık eksikliği ve hiperaktivite nedeniyle manik dönemler ciddi felaketlere neden olabilir.

    Kişinin ruh hali hızla öfke veya depresyona dönüşebilir. Manik dönemlerde, depresif belirtiler görülebilir ve anlar, saatler veya daha nadiren günler sürer.

    Tip I bipolar bozukluk, manik atak varlığı ile karakterizedir.

    Tip I bipolar bozuklukta intihar riski

    DSM-5, tip I bipolar bozukluğu olan hastalar için intihar riskinin genel nüfustan 15 kat daha fazla olduğunu tahmin etmektedir. Bu, tüm intiharların dörtte birini açıklamaktadır.

    Tip II bipolar bozukluğun karakteristikleri

    Tip II bipolar bozukluk, hipomanik bir atak ve majör bir depresif atak varlığı ile karakterizedir. Manik dönemler tip I’e özgüdür. Tip II olan insanlar genellikle majör bir depresif dönem sırasında doktora gider ve nadiren hipomani semptomlarından yakınırlar. Hipomanik ataklar genellikle kendiliğinden işlev bozukluğuna yol açmaz.

    Tip II ile ilişkili işlev bozukluğu, majör depresif atakların bir sonucudur, ruh halindekiöngörülemeyen ve dalgalı değişikliklerin kalıcı bir kalıbının ve güvenilmez kişilerarası veya mesleki ilişkilerin bir modelinin bir sonucudur. Bipolar II’li insanlar hipomanik ataklarını patolojik veya olumsuz bulmazlar, ancak düzensiz davranışları diğer insanları rahatsız edebilir.

    Bu bozukluğun ortak bir özelliği ise düşünmeden hareket etmektir, bu da intihar girişimlerine ve maddeyi kötüye kullanıma katkıda bulunabilir.

    Tip II bipolar bozukluk, hipomanik bir atak ve majör bir depresyon durumunun varlığı ile karakterizedir.

    Tip II bipolar bozulukta intihar riski

    DSM-5, tip II bipolar bozukluğa sahip kişilerin intihar riskinin daha yüksek olduğunu bildirmektedir. Tip II bipolar bozukluğu olan hastaların yaklaşık üçte birinde intihar girişimi öyküsü vardır. Girişimler, tip II hastalar için tip I’den daha öldürücü olmuştur.

  • Nöroendokrin modulasyon

    “Defianda me Dios de mi ! ” Tanrı beni kendimden korusun ( İspanyol Atasözü)

    “İnsan , ruhunda açılan yaradan ölür” (BALZAC)

    İnsan vücudunda gerçekten neler oluyor? Bütün bunları nasıl ispatlarız?

    Ellili yılların sonu ve altmışlı yılların başında herşey öyle açık ve kesin görünüyorduki aşılar ve antibiyotiklerle birçok ölüm engellenebiliyordu. Oysa seksenli yıllardan sonra dünyanın teknolojik açıdan en gelişmiş ülkelerinden biri olan ABD de enfeksiyon hastalıklarından ölüm 5. sıraya çıkarak % 58 lere yükseldi. Hatta çağın son buluşu olan gen teknolojisi bile herhangibir hastalık için etkin bir tedaviyle sonuçlanamadı.

    “Çocukken doğanın sihirli olduğunu düşünürdüm. Daha sonra herşeyin matamatiksel formüllerle ifade edilebileceğini öğrendim . Bu en büyük hayal kırıklığım oldu. Bilimden sihiri çıkardığınızda teknolojiyle başbaşa kalırsınız. Ama ben hala DNA sarmallarını büken bir sihrin olduğuna inanmak istiyorum”

    Psikonöroimmunoloji alanında yayınlanmış ilk kitap 1975 yılında Robert Ader tarafından yayınlanmıştır. Robert Ader ve Nicolas Cohen klasik Pavlov deneylerini ratlar üzerinde tekrarlamış ve davranışla ilgili olarak immun yanıtın değiştiğini ortaya koymuşlardır. Bu araştırmacılar ratlara mutluluk verici olaylardan sonra ( tatlı su) siklofosfamid enjekte etmişlerdir daha sonra koyun eritrositleri enjekte ederek antijenik reaksiyon oluşturmayı denemişlerdir ve geçmişte siklofosfamidle birlikte kullanılmış tatlı suyun tek başına da immun sistemi baskılayabildiğini tespit etmişlerdir. Öyle görünüyordu ki ratların beyninde oluşan birşeyler bu yanıtı oluşturuyordu. Oysa ki klasik immunoloji insan vücudu dışında deney tüplerinde ispatlanmış birçok dogmaya dayanıyordu.

    Şunu söylemek gerekirki parçalar üzerinde ne kadar ayrıntılı çalışırsak çalışalım hiçbir zaman bütünü anlamamız mümkün olmayacaktır. Bu bizi ilk soruya götürüyor izole edilmiş herhangi bir sistem üzerinden elde edilmiş verilere gerçekten inanabilirmiyiz? Yada anatomik bilgimizin büyük bir kısmının elde edildiği kadavralara ne kadar bu bağlamda ne kadar güvenebiliriz? Örneğin kranial kemiklerin hareket etmediği bilgisi sadece kadavralar için geçerli bir anatomik bilgidir. Cranial kemiklerin hareketlerinin ölçülebildiğini ve yaşamsal önemi olduğunu biliyormuydunuz? İlk bakışta immunsistem ve sinir sistemi birbirine pek benzer görünmezler. Ancak her iki sistemde organizmanın dış ortama karşı durumuyla ilgilidirler. Her ikisininde karşı koyma ve uyum sağlama rolleri vardır.

    Ayrıca her iki sisteminde belleği vardır. Sinir hücreleri sadece immunsistemin solid organlarıyla iletişim kurmakla kalmıyorlar serbest dolaşan immun sistem hücreleri sayesinde peyer plakları ve kemik iliğide sinir sistemiyle bağıntı içindedir. Sinir sisteminin iletişimsel molekülleri olan endorfinler ve nörotransmitterler, endokrin sistemin hormonları, immun sistemin sitokinleri kimyasal maddelerin peptidler grubundandırlar. Bu peptidler bu sistemler arasında aramadde olarak görev yapmaktadırlar.

    Sonuçta bu sistemler aynı network sisteminin uzantılarıdırlar. Doğal yaşam için planetteki ekolojik sistemlerin ne denli birbirine bağlı olduğunu düşünürsek belki insanın biyolojik sistemleriyle ilgili görüşümüzü değiştirebiliriz. Gün gelecek hastalığı bir invazyon tıp bilimini savaş olarak görmekten vazgeçeceğiz çünkü eskilerine karşı zafer kazandıkça karşımıza çıkan yeni hastalıklar savaş doktrinini

    çürütecektir. Bunun yanısıra vücudun kendi immunsistemi ile zarara uğratıldığı otoimmun hastalıklar artmaktadır. Bu durumda düşmanı gördüğümüzde onun biz olduğunu anlayacağız. Tüm dejeneratif hastalıklarda böyledir aslında.

    Quantum teorisi tüm elementlerin enerji fluktuasyonları içerdiğini ( vibrasyon) ortaya koyar. Denizler arasında saptanmış quantum akımı hücreler arasında yok mudur. Hücreler arasında UV ışığın frekanslarına dirençli mikrotübüller ne işe yaramaktadır. Fritz Popp hücre iletişim sisteminin lazer gibi sürekli bir ışığa bağlı olduğunu ileri sürmektedir. Danah Zohar ın Bilincin Quantum Modeli adlı çalışması Herbert Frolich’in çalışmalarıyla desteklenmiştir. Brian Josephson’un psikonöroimmunoloji ile ilgili yaptığı araştırmalar sonunda ortaya attığı fikir vücutta beynin desteklediği bir quantum bilgisayarının işlediği şeklindedir.

    TEMEL KAVRAMLAR

    İmmun Sistem vücudun hemen her yerinde sayısız yabancı antijene karşı koymak zorundadır. Bu nedenle immun sistem hücrelerinin kan, lenf ve dokular arasında gezebilme ve antijene maruz kalınan yerlere geçip yerleşebilme özelliğine HOMİNG denir. Bu özellik immun yanıt için çok değerlidir. İmmun yanıtlar bireyi enfeksiyon, otoimmun hastalıklar ve kansere karşı korur. Normal immunsistem daha tümör gelişmeden normalden farklılık gösteren tümör hücrelerini tanıyıp ortadan kaldırabilme özelliğine sahiptir buna İMMUNGÖZETİM ( İmmukontrol) denir. Bireyi potansiyel tehlikeli ajanlardan koruyan ve çoğu daha ajanla karşılaşmadan önce organizmada bulunan mekanizmalara DOĞAL İMMUNİTE denir.

    Doğal İmmunite:
    · Fizik Bariyerler ( deri mukoz membranlar)
    · Fagositoz ( makrofajlar nötrofiller eozinofiller)
    · Doğal Öldürücü Hücreler ( NKC)
    · Akut Faz Proteinleri ve
    · Kompleman Sisteminden oluşur.

    Bir yabancı antijenle karşılaşıldığında sadece ona özgü yanıt gelişmesini sağlayan ve aynı antijenle tekrar karşılaşıldığında daha güçlü bir yanıt oluşturan sistem SPESİFİK İMMUNİTE dir.

    Spesifik İmmunite:
    · Lenfositler
    · Plazma Hücrelerince üretilen antikorlar
    · Lenfositlerden salınan lenfokinlerden oluşur

    Spesifik immunite iki çeşittir.
    1- Hümoral İmmunite: B lenfositler ve antikorlar ile olan ( ekstrasellüler)
    2- Hücresel İmmunite: T lenfositlerce geliştirilen ( intrasellüler)

    Makrofajlar buldukları antijeni içlerine alır ve peptidlerine parçalarlar. Bunlara MHC ( Major Histokompatibilite Kompleksleri) bağlanarak hücre yüzeyine taşınmasını sağlarlar. T lenfositlerinin
    herbirinin yüzeylerinde sadece bir MHC tanıyabilecek özel reseptör molekülleri vardır. Bunlara T Cell Reseptör denir. Memeli immun sisteminin 10 üzeri 9 sayıda değişik antijeni tanıyabilecek kapasitede
    olduğu sanılmaktadır. Buna LENFOSİT REPERTUARI denir. Bir lenfositten türeyen lenfositlerin tümüne LENFOSİT KLONU denir. Bir klondaki tüm hücrelerin antijen tanıyan reseptörleri birbirinin aynıdır. Makrofaj yüzeyinde MHC Klas 2 ile birlikte sunulan spesifik antijeni tanıyarak aktif hale geçem T hücreleri bölünür ve lenfokinleri salgılarlar.

    Lenfokinleri salgılayan hücrelere T helper denir (Th). Lenfokinlerin salgılanmasıyla:
    1- Makrofajlar etkin duruma geçer ve içlerindeki antijeni sindirirler
    2- B lenfositler plazma hücresi haline geçerek antikor salgılamaya başlarlar
    3- Sitotoksik T lenfositler Tc antijen özelliği gösteren hücreleri öldürecek forma girerler.

    Antijenik uyarının ardından bütün normal immun yanıtlar kendi kendini sınırlar. Bu aşamada birçok mekanizma rol oynar . Bu mekanizmalardan biri NÖROENDOKRİN MODULASYON dur. Bu modulasyona örnekler vermek gerekirse;

    Lenfositlerde ve çoğu lenfoid organın kan damarlarında sempatik innervasyon vardır: Lenfositler üzerinde pekçok hormon, nörotransmitter ve nöropeptid için reseptör vardır. Lenfositler kortikotropin salgılatıcı faktöre yanıt vererek kendi adrenokortikotropik hormonlarını yapabilir, bu da kortikosteroid
    yapımına yol açar. Stres altında lenfositlerin in vitro mitojen yanıtı bozulur ve enfeksiyonların iyileşmesi gecikir İmmun sistemin vucutta yapması gereken işlevleri yerine getirebildiği durumlarda kişi immun kompetandır. Immun işlevlerin yeterli olmadığı hallerde ise immun kompromize durum söz konusudur.

    STRESİN NEDEN VE ETKİLERİ

    Son yıllarda toplum üstünde stresin etkilerini ölçen birçok araştırma yapılmıştır. Örneğin dahiliye hastaları üzerinde yapılan bir çalışmada hastaların semptomlarının en fazla strese bağlı olduğu ortaya
    çıkmıştır. Bunların %36 sı kendilerine iyi bakmadıkları, %26 sı moodları, % 25 i duyguları, % 25 i fazla çalıştıkları, % 24 ü de ruhsal çöküntü geçirdiklerinden yakınmışlardır.

    Stres birçok hastalığın başlatıcısı yada ana nedenidir. Stres beklenmedik bir duruma organizmanın verdiği yanıttır. Örneğin bir yılanın yanında duran biri acilen kaçma ihtiyacı duyar. Bu organizmanın savaş ya da kaç yanıtıdır. Stres davranışımızın telaş ya da tembellik şeklinde olmasını sağlayabilir. Zayıf uyaranlar dinlenme durumundaki duyarsızlığı sağlayarak gereksiz atakları minimuma indirirler.

    Stres modern hayatın sağlıksızlığa neden olan bir yönüdür. Akıl herzaman gerçek stres kaynağına odaklanmaz, bir sürü gerçekleşmesi mümkün olmayan imge ile doludur. Örneğin geleceğe ilişkin korkular felaket düşünceleri alışılagelmiş anksiyeteler. Bunlar henüz gerçek stresörler değillerdir.

    Vücudun neyin gerçek stresör neyin sadece düşünülen stresör olduğunu ayırt etmesi güçtür. Eğer stresli bir yoldan eylem yapılması yolunda mesaj alırsa o yönde aktive olur. Örneğin kişi bir sopayı yılan olarak algıladığında vücut bu algıya göre reaksiyon verir. Kişi yılanı sopa olarak algıladığında ise tehlikeli bir hata yapar.

    Stresin azaltılması gerçek olmayan stres kaynaklarının zararlı etkilerini azaltmaya yarayan bir gevşeme yanıtıdır. Bu yanıt çok değişik şekillerde yapılabilir . Örneğin bir sandalyeye otururken olabilir. Bu şekilde derin bir fiziksel ve kondisyonel gevşeme ve zihinle açık bir nesneye odaklanma amaçlanır. Vucudun bu durumdaki haline dinlenme duyarsızlığı denir.

    Stresin immun sistem üzerine olumsuz etkileri olduğu bilinmekle beraber bunu nesnel olarak kanıtlamak kolay değildir. Homeostatik mekanizmaların yürütülmesinde sinir sistemi endokrin sistem ve immun sistemin karşılıklı etkileşmeleri çok önemlidir. Kişinin duygu durumu ya da strese verdiği yanıt şekli o kişinin enfeksiyon hastalıkları veya kanser ile olan savaşını değiştirebildiği gibi otoimmun hastalıkların seyrini de etkileyebilir. Stresin enfeksiyöz hastalıklarla ilişkisi olduğu Cohen ve arkadaşlarının çalışmasında gösterilmiştir. Bu çalışmada gönüllülere 5 değişik soğuk algınlığı virusundan biri ya da placebo uygulanmıştır ve hem solunum yolu enfeksiyonu hem de klinik soğuk algınlığının psikolojik stres ile arttığı izlenmiştir. Bir diğer çalışmada stresin Hepatit B aşısına verilen antikor yanıtını olumsuz etkilediği bildirilmiştir.

    Stresin insan herpes virusları başta olmak üzere çeşitli enfeksiyon ajanlarının yol açtığı hastalıklar için bir risk faktörü olduğu ve hastalığın şiddetini artırıcı bir etkisi olduğu bilinmektedir. Tıp öğrencileri ile yapılan bir çalışmada 3 gün süren sınav dönemine ait alınan kan örneklerinde yapılan immunolojik testlerle, göreceli olarak düşük düzeylerde stersin yaşandığı ve temel kabul edilen 1 ay önceki benzer testlerin sonuçları karşılaştırıldığında sınav döneminde NK etkinliğinde anlamlı düşme olduğu gösterilmiştir( Kiecot-Glaser 1984,1987) Bu çalışmalar sırasında sınav döneminde ölçülen interferon gama düzeylerinin kontrol gruplarındaki örneklerin düzeylerine göre anlamlı derecede düşük olduğu da bulunmuştur( Glaser, Rice1987). Doğal öldürücü hücre etkinliği sürekli düşük bulunan bir grup insanda yapılan çalışmalarda bu grubu en iyi belirleyen faktörlerin yaş ve günlük stresin derecesi olduğu görülmüştür ( Levy, Herberman 1989).

    Günlük streslerin immun sistem üzerinde yaptığı değişikliklerin incelendiği 6 aylık bir çalışma sonucunda günlük streslerin Ts lerde bir artış yaptığı Th/Ts oranının düştüğü gözlemlenmiş ve stres beklentisinin de Th sayısında bir düşme ile birliktelik gösterdiği bildirilmiştir ( Kemeny Cohen 1989). Homoseksüel erkeklerde yapılan bir çalışmada kişilere önce Hıv + oldukları söylenmiş ve ölçüm yapılmış daha sonra bunun doğru olmadığı açıklanmış ve ölçüm yapılmıştır. Yapılan bu ölçümlerde lenfositlerin fitohemaglütine verdikleri proliferatif yanıtın gerçek durumun söylenmesinden sonraki bir hafta içinde yaklaşık iki katına çıktığı bulunmuştur ( Antoni, Schneiderman 1991)

    Evlilik sorunlarinin gerek fizik gerek psikolojik rahatsizliklara yol acmasinin yanisira immun parametrelerde de bozukluklara sebep olabilecegi bildirilmistir. Bir yildan daha az bir sure once bosanmis olan kadinlarin uygun kontrol gruplariyla karsilastirildigi bir calismada, evlilik sorunlarinin depresyon ve immunkompetansta yetersizlik ile birlikte gittigi bulunmustur( Kiecolt-Glser, Fisher 1987).

    Erkeklerde yapilan benzer bir calismada ada benzer sonuclar alinmis ancak bosanmayi steyen ve baslatan tarafta bu bozukluklarin goreli olarak daha hafif oldugu görülmüştür( Kiecolt-Glaser 1988)Mayne ve arkadaşlarının yürüttüğü bir çalışmada 10 evli çiftin 40 dakika süren tartışmadan önce ve sonra kan basınçları, kalp hızları ölçülmüş ve immun değişiklikler için kan örnekleri alınmıştır: kadınlarda kan basıncının yükseldiği ve hücresel immun sistem işlevlerinde bir azalmaya işaret eden lenfosit proliferasyonunda hafif bir azalmanın olduğu saptanmıştır. ( Mayne 1997).

    Primer depresif hastalığı olan klişilerde hücresel immunitede bozukluk bulunduğu bildirilmiştir ( Kronfol, Silva 1983). Depresyonun düşük Th sayısı ve daha sık herpes nüksü ile ilişkili olduğunu belirten yayınlar ( Kemeny Cohen 1989) olduğu gibi depresif hastalar ile depresif olmayanlar arasında önemli immün işlev farkı olmadığını ileri süren çalışmalar da vardır ( Darko,Gillin 1991).

    Norman Cousins 1979 da kişilik özellikleri, davranış biçimleri, olaylarla baş etme biçimleri ve duygusal durumun immun işlevlerde bilinen ya da tahmin edilen bazı bozukluklarla giden hastalıkların seyrini etkileyebileceği düşüncesini ortaya atmıştır. Cousins ankilozan spondilitte psikolojik müdahale ile remisyon sağlandığını bildirmiştir. Stres ile mücadele edilmesinin ve stres ile başa çıkma yollarının immun sistem değişiklikleri üzerindeki etkileri giderek daha çok incelenmektedir. Bu çalışmalar özellikle üniversite öğrencileri, yaşlılar, kanser hastaları, HIV virusu taşıyan kişiler, kronik romatizmal hastalığı olanlar ve gönüllü kontrol grupları üzerinde yapılmaktadır.

    Bu bağlamda özellikle hipnoz, gevşeme, egzersizi klasik koşullanma, kendini ortaya koyabilme( assertiveness) ve bilişsel çalışmalar Glaser’lar tarafından özetlenmiştir( Kiecolt- Glaser 1992). Bu çalışmaların planlanması ve yürütülmesi oldukça güç olduğu gibi sonuçların nesnel olarak değerlendirilmesi de her zaman kolay olmamaktadır.

    Psikoterapinin, psikolojik danışmanlık hizmetlerinden yararlanılmasının ve destek gruplarına katılımın kanserli hastaların prognozlarını olumlu etkilediği yayınlanmıştır. Bu tür yöntemlerin metastatik meme ca lı ( Spiegel, Bloom 1989) ve maligm malanomlu hastalarda( Fawzy, Hyun 1993)yaşam süresini uzattığı bildirilmiştir. Bütün bu anlatılanlardan sonra tek başına stresin immun işlevlerde değişiklikler yaparak mutlaka hastalıklara yol açacağı düşüncesi çıkartılmalıdır: Stres ve mutsuzluk, nsanları riskli bazı davranışlar ve yaşam biçimine itebilir.

    Bu tür insanlar alkol ve uyuşturucu kullanmaya daha eğilimli olabilir, uyku ve beslenme düzeyleri sıklıkla bozulabilir, daha az spor yapar hale gelebilirler. Bunların hepsinin immu sistemi olduğu kadar genel sağlığı da olumsuz etkileyen etkenler olduğu unutulmamalıdır. Stresle başetme yolları daha iyi anlaşılıp uygulandıkça, immun sistemin doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili olduğu düşünülen pek çok patolojik durumun olumlu etkileneceği beklenmektedir.

    Stres Azaltılmasının Fizyolojik Yararları:

    · Oksijen tüketimi ve metabolik hızın anlamlı oranda azalması, hatta uyku düzeyinin altına inmesi. Bu büyük bir ekonomi ve etkinliğin belirtisidir.

    · Dakikalık ventilasyon ve respirasyon oranında azalma

    · Kalp hızında ve kan basıncında azalma,

    · Serum Kolesterol seviyesinde sadece diyetle elde edilenden daha fazla düşüş,

    · Derinin direncinde belirgin bir yükselme ( düşük cilt direnci stres yanıtının bir göstergesidir)

    · Stresli durumlarda yüksek olan anaerobik metabolizmanın belirtisi olan kan laktat seviyesinin düşmesi,

    · EEG de dinlenme durumunda saptanan ( alpha) ve ( tetra) dalgalarının artması, EEG dalgalarının koordinasyonunun sağlanması

    · Epileptik nöbet sıklıklarının azalması

    · Depresyondan iyileşme sırasında görülen yüksek serotonin üretiminin saptanması,

    · Kateşolamin metabolit düzeylerinin azalması,

    · TSH ve T3 düzeylerinin azalması,

    · Reflekslerin ve cevap zamanının gelişmesi,

    · İşitme ve diğer duyuların hassaslığının artması,

    · İmmun fonksiyonun güçlenmesi. Kronik streste immun sistem baskılanır ya da aşırı derecede aktive olur buda otoimmun ve inflamatuar hastalıkların ortaya çıkmasını sağlar

    · Melatonin düzeyleri artar

    · Kalsiyum kaybı ve osteoporoz riski azalır ( Bunun nedeni muhtemelen kortizol seviyesindeki azalmadır)

    · Stres Azaltılmasının Yararlı Olduğu Hastalıklardan Bazıları:

    o Kalp hastalıkları,

    o Kanserler,

    o Kronik Ağrılar,

    o Asthma,

    o Diabet,

    o Spastik Kolon,

    Stres Azaltılmasının Psikolojik Yararları:

    · Anksiyete nin azalması,

    · Depresyonun azalması ( serotonin düzeylerinin artmasının indüklenmesi yoluyla)

    · Daha fazla iyimserlik,

    · Daha fazla kendini farketme ve kendini gerçekleştirme,

    · Başa çıkma yeteneklerinin geliştirilmesi,

    · Durumsal olmayan mutluluk hissi,

    · Receteli ya da recetesiz ilaçlarla alkole olan eğilimin azalması,

    · Uykunun kalitesinde artma ( daha dinlendirici uykui uykusuzluğun azalması, zaman içinde daha az uyku ihtiyacı gelişmesi)

    · Agresyonun ve kriminal eğilimlerin azalması,

    · IQ nin artması,öğrenme kapasitesinin artması, kişiliğin ve entellektualitenin gelişmesi,

    · İş hayatında daha fazla etkinlik ve verim sağlanması,

    · Yönetsel açıdan olumluluklar,

    · Konsantrasyon yeteneği ve hafızanın artması,

    · İstenmeyen kişilik sorunlarına eğilimin ve kişilik bozukluklarının azaltılması

    PSİKONÖROİMMUNOLOJİ:

    Bu terimdeki psiko aklı, nöro sinir sistemini immunoloji ise immun sistemi temsil etmektedir. Basit bir deyimle düşünce ve duygularımızla immun ve sinir sistemleri üzerinde güçlü etkiler oluşturmaktayız. Sinirler telefon telleri gibidirler. Nörotransmitterler posta sistemi gibi çalışırlar. Bu iki nedenden ötürü immun yanıtla ilgilidir. Her elemanın iletimini sinir sistemi sağlar ve beyaz kan hücreleri sinir sistemine geri mesaj verirler. Dolayısıyla bu iletişim iki yönlüdür.Bu sistemin beyinde feedback mekanizması limbik sistemin içinde bulunduğu loptadır.

    Dolayısıyla duygularla çok ilgilidir. Beyaz kan hücreleri üzerinde 60 ın üstünde nörotransmitterin reseptörü tespit edilmiştir. Bu tür reseptörler vücutta barsak gibi bölgelerde de saptanmıştır. Bu durum stres, anksiyete ve depresyonun nasıl immun supresyon, barsak spazmı gibi olaylara neden olabildiğini ortaya koyar. Ayrıca psikoaktif özelliği olan sedatifler gibi ilaçların immun hücre fonksiyonları üzerine etkilerinin olduğu da tespit edilmiştir. Çünkü bu hücrelerde de aynı reseptörler mevcuttur. Hatta kan beyin bariyerinin bile stres altında daha geçirgen bir hal aldığı söylenebilir. Beyaz kan hücrelerinin sayısı stres altında etkilense de asıl etki fonksiyonlarda meydana gelmektedir. Bu etkiyi sadece emosyonel faktörler değil yaşamtarzıyla ilgili faktörlerde meydana getirmektedir. Hücresel Bağışıklıkta oldukça önemli olan Doğal Öldürücü Hücrelerin hangi faktörlerce etkilendiğini aşağıdaki tablo ortaya koymaktadır.

    Tablo:1 Yaşamtarzı ve NKCell Aktivitesi Üzerine olan Etkileri

    DAVRANIŞ BİÇİMİ

    NKcell Aktivitesinde Oluşturduğu Artış

    Egzersiz

    %47

    Stres Yönetimi

    %45

    Yeterli Uyku

    %44

    Dengeli Beslenme

    %37

    Sigara İçmeme

    %27

    Kahvaltı Etme

    %21

    Düzenli ve Uygun Çalışma Saatleri

    %17

    Alkolden sakınma

    %0

    Sağlıksız yaşamtarzlarının stres nedeniyle ortaya çıkmasının kolaylaştığı birçok kaynağa dayanılarak bilinen bir durumdur. Uygun bir stres yönetiminin meditasyon, psikolojik görüşmeler olumlu tutum ve alışkanlıklar güçlü birer immun stimulandırlar. Bunlar immunosupresif etkinin azaltılmasını ya da stresin yol açtığı adrenokortikoid hormonlar gibi bir takım hormonların etkilerinin azaltılmasını sağlarlar. Aklın vücut direncini etkilediği kavramı Halk Sağlığında yeni bir kavram değildir. ” Paniğe hiçbir neden yok. Korku alçaktır ve çok zarar verir.Neşeli o lmak direnci artırır ve komplikasyonları önler” Yapılan meta analizler antikor titrasyonlarındaki artış ve lenfositlerdeki interlökin2 reseptörlerinin stresle etkilendiğini ortaya koymaktadır. Herpes viruslarının relapsı ile stres arasındaki güçlü bağ bilinen bir durumdur.

    KİŞİLİK YAPISI VE HASTALIK:

    Kişilik yapımız fiziksel sağlığımızı ömür boyu etkileyen bir faktördür. Antik çağdaki tıp öğretileri de bu görüşü desteklemektedir; “Hastalık yok Hasta vardır” Hipokrat Kişilerin kişilik özellikleri hastalığın görünümünü etkilemektedir. Kişi kendindeki olumlu ve olumsuz kişilik özelliklerinin çoğunun genellikle farkındadır. Bu nedenle, kişilik özelliklerinin objektif biçimde gözden geçirilmesine ve hastalığın tartışılmasına olanak sağlanmalıdır.Kişi kendini denemeye kişiliğini geliştirmeye ve kendini suçlama gibi fatal duygulardan arındırılmaya yüreklendirilmelidir. Kişilik en önemli faktörlerden biri olmakla birlikte birlikte etkili olduğu diğer faktörler çevre, yaşamtarzı, genetik predispozisyon gibi faktörlerdir. Eyenstock un yaptığı araştırmalarda araştırmacının tespit ettiği 4 kişilik tipinden üçünün bazı hastalıklarla ilgisi ortaya çıkmıştır. Bunlar;

    Tip 1: ümitsiz, yardım kabul etmeyen, duygularını baskılayan kişiler. Bunlarda kanser sık görülür.

    Tip 2: Anksiyeteye eğilimli, agressif, hırslı, duygularını uygun olmayan yollarla ortaya koyan kişiler. Bu kişilerde kalp hastalıkları sık görülür.

    Tip 4: Kendileri ve diğer insanlarla uyum içinde olan kişiler . Bunlar iyi iletişim kurarlar, iyimserdirler, duyarlıdırlar, stres altında soğukkanlı olmaya çalışırlar.

    Kişilik tiplerinin 10 yıl süreyle izlendiği bir çalışmada ölüm nedenleri ve kişilik tipleri arasındaki ilişkiler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

    Tablo: 2 Kişilik Tipleri ve Ölüm Nedenleri Arasındaki İlişkiler

    Kişilik Tipi

    Sayı(n)

    Ölüm nedenleri

    Sağ kalanlar (n)

    Sağ kalanlar %

    Ca

    CHD

    Diğer

    Tip 1

    901

    347

    61

    155

    338

    38

    Tip 2

    818

    36

    208

    221

    353

    43

    Tip 3

    570

    8

    21

    80

    346

    81

    Tip 4

    946

    3

    9

    39

    895

    95

    Yapılan bir başka çalışmada kanser ve kalp hastalığına predispozisyonu olan 490 kişiye stresle başa çıkma yolları öğretilmiştir. Bu çalışmada gruplar randomize olarak oluşturulmuş kontrol grubuna stresle başa çıkma yolları öğretilmemiştir. Ölüm oranı kontrol grupta %76 iken çalışma grubunda %20 bulunmuştur. Çalışma grubunda CHD nedeniyle olan ölümler kontrol grubunun 6 katı olarak saptanmıştır.

    Tablo: 3 Tip1 ve 2 Kişiliklerde Srtesle Başa Çıkma Eğitiminin Ölümlere Etkisi: ( 17 kişiden haber alınamamıştır)

    Gruplar

    Sayı

    Ca Ölümleri

    Ca İnsidansı

    CHD Ölümleri

    CHD İnsidansı

    Diğer Ölümler

    Kontrol

    234

    111

    129

    36

    45

    33

    Çalışma

    239

    18

    75

    10

    29

    20

    Bu çalışmada 7 yıllık bir izlem yapılmış ve 17 hastaya ulaşılamamıştır. Bu araştırmanın en önemli sonucu kişilik kalıplarının ne kadar değişmez görünsede oldukça esnek olduğunu ortaya koyması olmuştur. Alışkanlık haline gelen davranışsal kalıplar ve huylar öğrenilmemiş durumlardır. Hastalık ve stresin olumlu tek yanı akıllıca yönlendirildiklerinde yapısal değişiklikler için oldukça önemli bir motivatör olmalarıdır.

    Eysenck in 13 yıllık bir follow up çalışması da şöyledir. Bu çalışmada Ca ve CHD ye eğilimli kişilere özduyarlılık, gevşeme teknikleri, iletişim yeteneklerinin geliştirilmesi, grup desteği, stresli durumlarla başa çıkma konusunda yeni yollar bulma konusunda eğitim verilmiştir. Yaş ortalaması 50 olan 192 kişi 13 yıl izlenmiştir. Sonuçlar aşağıdaki tabloda belirtilmiştir:

    Tablo 4: Eğitim Verilen ve Verilmeyen Kronik Hastalarda İzlem
    Sonuçları

    Tip

    sayı

    Tip 1

    100

    Ca ölümleri

    Ca insidansı

    Diğer ölümler

    Yaşayanlar

    Kontrol

    50

    16

    21

    15

    19

    Çalışma

    50

    0

    13

    5

    45

    Tip 2

    92

    CHD Ölümleri

    CHD insidansı

    Diğer Ölümler

    Yaşayanlar

    Kontrol

    46

    16

    20

    13

    17

    Çalışma

    46

    3

    11

    6

    37

    Başka bir kişilik sınıflandırmasına göre D tipi kişilik olarak tanımlanan kişilik tipinde CHD için atfedilen risk 4.7 bulunmuştur. D tipi kişilik iki ana bileşenden oluşur:

    1-Yüksek oranda negatif etkilenme ( anksiyete, sinir, endişe)

    2-Duygularını bastırma eğilimi

    Bu tip sınıflandırmada A tipi kişiler aceleci, dost canlısı, uyumlu kişilerdir ve kalp hastalıklarına daha fazla eğilimleri vardır. Tip B bu özelliklerin tam tersi özellikler taşıyan kişilerdir. Tip C kansere eğilimi olan kişilerdir. Bunlar kötümser uyum sağlaması güç duygularını açıklamaya dirençli soğuk ve kızgın kişilerdir.

    GÜLMENİN TERAPÖTİK ETKİSİ:

    · Stresi azaltır,
    · Ağrıyı azaltır, ağrıya dayanıklılığı artırır,
    · İmmuniteyi güçlendirir,
    · Kan ve Lenf akımını artırır,
    · Oksijenizasyonu artırır,
    · Kan basıncını düşürürür,
    · Kasları hareket ettirir.

    MELATONİN ETKİSİ:

    Son zamanlarda ilgi çeken mediatörlerden biri melatonindir. Melatoninin antitümör etkileri araştırılmaktadır. Melatonin aynı zamanda antiproliferatiftir. İntranükleer gen transferini baskılayarak düzenler. Büyüme faktörlerinin salınımını ve aktivitesini inhibe eder. Melatonin endojen olarak stimüle edilir. Fizyolojik sınırlarda birçok yararlı etkisinin yanısıra yüksek farmakolojik dozlarda insanlarda oldukça olumsuz etkileri saptanmıştır. Bu olumsuz etkilerden biri immunsupresyondur.

    Melatonini stimüle eden durumlara göz attığımız zaman destek tedavi programlarında kullanılan yaşamtarzı etkilerinin bu durumlardan olduğunu görürüz. Düşük melatonin düzeyleri de genellikle işyeri koşullarından kaynaklanan aşırı yorgunluk gibi durumlarda karşımıza çıkar.

    Şekil: 1 Melatonin Salınımını Etkileyen Faktörler:

    ARTIRAN DURUMLAR

    İNHİBE EDEN DURUMLAR

    Meditasyon

    Güneş ışığı

    Günbatımına yakın saatlerdeki ışıklar

    Kalori sınırlaması

    Egzersiz

    Ca, Mg, B6 dan zengin diyet

    Triptofandan zengin diyet

    Yumurta, süt, deniz ürünleri (seaweed), spirulina

    Stres

    Yatmadan önce kafein, beta bloker, alkol yada sedatif alınımı

    Elektromanyetik radyasyon

    Gece mesaisi ve aşırı yorgunluk

    Aşırı kalori alımı

    İnaktivite

    SOSYAL FAKTÖRLER VE SAĞLIK:

    Koruyucu sağlık programlarında kişilerin sosyal integrasyonları ve ilişkilerinin hastalığa yakalanmadaki önemi ortaya konmuş ve bilinen yaşamtarzı faktörlerinin önemi vurgulanmıştır. CHD etiolojisinde işyerinde meslekten tatminsizlik ve mutsuzluğun genelde kabul edilmiş risk faktörlerinden daha güçlü bir risk oluşturduğunu destekleyen çalışmalar vardır. Evli olmak geniş bir arkadaş çevresine sahip olmak, kiliseye üye olmak, grup etkinliklerine katılmak gibi bazı faktörler sağlık üzerinde koruyucu etkisi olan faktörlerdir. Bunun yanısıra marjinallik birçok hastalığa predispozandır. Kişinin hayatında kurtarıcı olan sosyal destek şu soruyla sorgulanmaktadır: ” Sana duygusal destek sağlayan bir yakının var mı? Yani problemlerin üzerinde konuşabileceğin ve sana zor kararlarında yardım edecek biri var mı?” Kişilerin sosyal yapıları tıbbi özgeçmişlerinden çok daha önemlidir. Bu onların sağlıkları açısından diğer bütün terapotik potansiyellerden daha güçlü ve merkezi bir faktördür.Bu nedenle destek grupları bu denli yararlıdır.

    DEPRESYONDA İMMUN SİSTEM:

    Nöral immun ve psikolojik sistemler arasındaki etkileşim immunsistem, hipotalamik hipofizer ve adrenal aks ile otonom sinir sistemini içeren rotaları izler. Vücut patojenle karşılaştığında immun sistem sensor organ gibi rol oynar. İmmun sistem ve beyin arasındaki iletişim sitokinlerce sağlanır. Sitokinler çok çeşitli ve geniş biyolojik aktiviteleri sağlayan peptidlerdir. Aynı zamanda immun yanıtı da yönetirler. İmmunstimulasyon sırasında interlökinler ve interferonlar gibi sitokinler periferde ve beyinde üretilerek etki edebilecekleri nöral nöroendokrin, ve davranışsal fonksiyon gören özgün reseptörlere
    taşınırlar.

    Hipolalamo pituiter adrenal aks HPA ateş gibi fizyolojik yanıtlar yanı sıra hormonal yanıtlara da sebep olur, bu arada beyin dokusundaki sitokinler davranışsal değişiklikler meydana getirebilirler.Bu durum
    fiziksel hastalığı olan kişilerdeki depresif mod, anoreksi, kilokaybı, uykusuzluk ya da değişik uyku kalıpları, güçsüzlük ve motor aktivitenin gerilemesi gibi durumlar ile fiziksel ve sosyal çevreye karşı ilgisizlik, bozuk bilinçsel durumlar gibi olguları açıklayabilir. Akut hastalık sırasındaki bu davranışsal semptomlara ” hastalık davranışı” denir. Kronik hastalıklara eşlik eden immun aktivasyon durumunda hastalık davranışı depresif epizodda gelişebilir.

    Depresyon yaygın yıpratıcı tıbbi bir durumdur. Fiziksel olarak hastalıklı kişilerde major depresif epizodların prevalansı %5 den %40 ların üstüne çıkmaktadır. Prevalansın bu durumu, depresyona genellikle tanı konulamamasından yada tedavi edimemesinden kaynaklanmaktadır. Depresyonla ilgili tıbbi süreçler sadece ağrı, güçsüzlük, fizik hastalık nedenli birtakım kayıplar değil direkt immun sistemin aktivasyonuna neden olan süreçler olabilmektedir. Viral enfeksiyonların özellikle respiratuar sistemde hastalık yapma nedenlerinin depresif mod yada diğer depresif semptomlar gibi nörofizyolojik bozuklukluklar olduğu deneysel olarak gösterilmiştir. Benzer bulgular; kronik herpes infeksiyonlarında, CMV, EBV,gastroenterit, Borna Disease Virus ve HIV enfeksiyonları için gösterilmiştir.

    İmmun sistemin kronik aktivasyonu nedeniyle sekrersyonu sağlanan sitokinler birçok enfektif olmayan duruma neden olurlar. Bu tür hastalarda depresyon insidansı yüksek bulunmuştur. Yapılan çalışmalar depresyonun immum sistemin disregulasyonuna neden olduğunu göstermiştir. Bu durum hastalığa eşlik eden depresyonun immun aktivasyon sonucu meydana geldiğini desteklemektedir.

    Hastalığa Eşlik Eden Depresyonda Sitokinlerin Rolü: Sitokinlerin psikolojik etkileri kanser yada hepatit C li hastalara egzojen sitokin verildiğinde ortaya çıkan psikolojik ve nöroendokrin semptomlar nedeniyle anlaşılmıştır. İnterferon alpha, interlökin 2 veya Tümor Nekroz Faktörü ( TNF ) gibi sitokinlerin egzojen verilmesi maskeli depresyon yaratmıştır. Bu depresyonun semptomları sitokin verilmesini takiben başlamış ve
    sitokin tedavisi sonunda belirginleşmiştir.

    Yapılan başka bir deneysel çalışmada düşük doz pürifiye lipopolisakkarit (LPS) enjekte edilen kişilerde ilk yanıt enfeksiyon bulguları olmuştur. Bu kişilerde hastalık ortaya çıkmamış, Kalp Hızı ve kan basıncı normal kalmış ancak ateş yükselmiş, sitokinler ve kortizolün kan düzeyi yükselmiştir. Bunu izleyen süreçte bu kişilerde anksiyete ve depresif mod saptanmış verbal venonverbal hafız fonksiyonlarının bozulduğu görülmüştür.

    Hayvan çalışmaları sitokinlerin davranışsal etkilerini de ortaya koymuştur. Bu etkiler anoreksi, kilo kaybı, uyuklama, psikomotor retardasyon, güçsüzlük, yorgunluk, lenf bezlerinin hipertrofisi, bilinçsel bozukluklar gibi durumlardır. Bunların IL-1 ve TNF ile ilgili olduğu düşünülmektedir.

    Antidepresanların Rolü: Hastalıklara eşlik eden depresyon antidepresanlarla tedavi edilmektedir. Bu amaçla trisiklik antidepresanlar ve selektif serotonin reuptake inhibitörleri önerilebilir. Antidepresanların
    birçok immundüzenleyici etkileri gösterilmiştir. Uzun süreli tedeavi sonunda immun fonksiyonda ve sitokin sekresyonunda baskılanma yada sitokin düzeylertine hiç etkinin olmaması şeklinde etkiler gözlenebilir. Deney hayvanlarında LPS ile oluşturulmuş hastalık davranışı ve nöroendokrin etkiler imipramin ve fluxetine kullanılarak azaltılmıştır.

    Malign Melanoma hastalarına interferon tedavisi sırasında yapılan çift kör bir çalışmada tedaviden 2 hafta önce paroxetin verilmiş grupta olguların 1/3 ünden azında depresyon gelişmiş ve tedaviyi terk olmamıştır. Ancak, plasebo grubunda hastaların çoğunda major depresyon görülmüş ve interferonun toxik etkileri nedeniyle tedavi 3 hafta erken kesilmek zorunda kalınmıştır.

    Özet:
    · Sitokinler; antijenlerle temas eden hücrelerden salınan ve hücre içine etki eden antijen olmayan proteinlerdir,
    · Hastalık sırasında immun sistem duyarlı organ olarak çalışır, beyinle iletişime geçerek sitokin salınımını uyarır,
    · Yüksek sitokin düzeyleri ve depresyon gibi psikolojik bozukluklar arasında ilişki mevcuttur,
    · Deneysel immun aktivasyon depresif mod ve diğer psikolojik bozukluklara neden olmuştur,
    · Antidepresanlar olası immundüzenleyici etkileri nedeniyle hastalıklara eşlik eden depresyonların tedavisi ve önlenmesinde klullanılabilirler,
    · Hasta kişilerdeki depresif semptomlar hastalığın neden olduğu rahatsızlık ve yetersizliklerden ziyade immun aktivasyon ve sitokin salgılanımının sonucu olabilir.

    Sitokin Sekresyonu ve İmmun Sistem Aktivasyonuna Eşlik Eden Enfektif Olmayan Durumlar
    • Otoimmun hastalıklar: MS, RA,SLE, Allerji

    • İnme ( Stroke)

    • Travma

    • Alzheimer HSt

    • Diğer Nörodejeneratif Hastalıklar

    • Kanser

    Kanser ya da Hepatit Hastalarına Sitokin Verilmesinin Neden Olduğu Depresif Semptomlar:
    • Depresif Mod

    • Disfori

    • Anhedonia( Zevk alma kapasitesinin azalması)

    • Umutsuzluk,

    • Ilımlı ya da aşırı yorgunluk,

    • Anoreksi ya da kilo kaybı,

    • Hipersomni,

    • Psikomotor Retardasyon,

    • Azalmış Konsantrasyon,

    • Konfüzyon

    Antidepresanlara Yanıt Veren Depresif Sendromlarla Birlikte Görülen Hastalıklar:
    • MS,

    • Stroke,

    • Alzheimer Hst.

    • Kanser,

    • AIDS,

    • İnterferon Kullanımı ( Hepatit C yada MS)

    Depresyonla ilgili yapılan son çalışmalar major depresyonun sadecekoroner arter hastalıklarını gelişmesinde bir risk faktörü olmadığını MI li hastaların mortalitesini etkileyen bir faktör olduğunu ortaya koymuştur.

    BÜTÜNSEL TIP:

    Mind- Body Medicine yada Akıl Vücut Tıbbı olarak bilinen Bütünsel Tıp birçok konuda işbililiğini gerekli kılmaktadır. Bu alanlar psikologları, immunologları, psikiyatristleri, onkologları, davranış bilimcileri, ve kardiyologları içeren alanlardır. Sağlığın Geliştirilmesi ( Health Promotion) açısından mind body medicine gelecek vadeden bir alandır. Bunun nedeni de maliyetinin nispeten düşük olması ve yan etkilerinin genellikle iyi olmasıdır.
    Bu açıdan klinik tıptaki geleneksel yöntemlerin yeniden gözden geçirilerek yeni bir açılım oluşturulması iyi bir tutum olacaktır. Batı Tıbbının babası Hipokrat ” insan sadece bir bütün olarak anlaşılabilir” demişti. Birçok tanımdan ve aradan geçen asırlardan sonra WHO aynı tanımı neredeyse yakalamak üzeredir. “Kişinin vücudu, aklı ruhu ve çevresindeki sosyal ve kültürel etkileşimlerin dinamik bir uyumu” tanımı WHO nun son sağlık tanımıdır. “Vucut ruhun gölgesidir”

    Bu basit cümle holistik düşünceyi kapsayan birçok anlam içermektedir. Holistik ilişkiyi açıklamakta kullanılan bir analoji araç ve sürücü analojisidir. Sürücü aracın gittiği yolu, aracın yeterli motor gücüne ulaşmasını ve bu gücün sürdürülmesini, hatta kazaların olup olmaması durumunu etkiler. Dikkatli sürücüler araçlarına iyi bakarlar, daha az kaza yaparlar ve en azından bir tamirciye ihtiyaç duyarlar.

    Diğer analoji de orkestra ve şefi analojisidir. Orkestra ve şef arasındaki iletişim iyi ise bir harmoni mevcuttur. Eger aksi söz konusuysa bozuk ses çıkar. İnsan vücudunun şaşırtıcı bir iyileşme eğilimi vardır. Bu yaşatıcı güç yaşamı büyük bir zeka, gözetim ve koordinasyonla hazırlar. Einstein doğanın sahip oldugu bu zekayı şöyle açıklamıştır. ” Bilimin kovalamacası içine ciddi biçimde giren her kimse bilirki doğanın kanunlarında bir ruh vardır. Kişi alçakgönüllü ve mütevazi gücüyle üzerindeki bu gücle yüzyüze gelince dini duygulara yüklü bir anlam atfeder. Din kişinin oldukça deneyimsiz olduğu farklı bir alandır.” “Mucizeler doğa ile çelişmez bizim çelişki diye bildiğimiz doğanın içinde zaten vardır”

    Bütünsel Tıp Teknikleri:
    · Doğu Hint Ajurvedası,
    · Akupunktur,
    · Biofeedback,
    · Çin’in Herbal Tıbbı,
    · Egzersiz,
    · Herbalizm,
    · Homeopati,
    · Hipnoz,
    · Masaj,
    · Kas iskelet Sistemi Manipulasyonları,
    · Meditasyon Ayinleri,
    · Psikoterapi
    · Refleksoloji,
    · Relaksasyon,
    · Tai Chi,
    · Terapötik dokunma,
    · Yoga

    HALK SAĞLIĞI AÇISINDAN ÖNERİLER:

    · Bütünsel ve Alternatif Tıp teknikleri ile ilgili araştırmalara önem verilmelidir.
    · Psikonöroimmunoloji ile ilgili araştırmalara önem verilmelidir.
    · Tıp Eğitimi Müfredatına Modern Tıp dışındaki diğer tıp uygulamaları ile ilgili yeterli bilgi eklenmelidir.
    · Sağlığın Geliştirilmesi İle İlgili Programlarda Stres Azaltılması ve Gevşeme Teknikleri yer almalıdır
    · Depresyon tanısı ve tedavisi konusunda eğitim ve uygulamada ki eksiklikler giderilmeye çalışılmalıdır

  • Çocuğunuz sizi duymuyor sizse ona sürekli bağırmaktan bıktınız mı?

    Bir Çalışma Aracı Olarak Görsel-İşitsel sürüklenmesi Kullanımı – Hızlandırılmış Öğrenme Öğretisi

    GİRİŞ

    Bu yazı aslında Dr. Georgi Lozanov,( Bulgar profesör ve psikoterapist), ve eserlerine dayanan bir öğretim yöntemi incelemekle birlikte nörobilim alanındaki daha yeni teknolojik gelişmelerin özellikle de AVE methodunun öğrenme/ gevşeme / asimilasyon tekniği geliştirmek için nasıl kullanılabileceğini de inceleyeceğiz.Yazının arka planında bir hafta sonu çocuklarım Berdan ve Dersu ile pek de bir şey yapmadan boş boş geçirilmiş bir süreçte onların dinleme kapasiteleri ve benimki ile aradaki uçurumu(! )keşfetmemle başladı ve bir öğretmen arkadaşın bu konuda yazmamı teşviki ile devam etti.

    DR. Lozanov’un methodu

    1966 yılında, Dr. Lozanov Sofya, Bulgaristan Suggestology Araştırma Enstitüsü’nü kurdu. Alışıldık methotların aksine , Dr. Lozanov rol oynama, oyunlar, görsel sanatlar ve müzik içeren bütünsel bir yöntem geliştirdi. Öğrenme doğal, zevkli bir süreç olacak şekilde tasarlanmıştı. Öğrenme ortamı güvenli hoş ve konu içeriği, kolaylaştırıcı ve diğer öğrencilerle iletişim ve katılımın teşvik etmesi için özel olarak tasarlanmıştır. Dr. Lozanov öğrenme sürecinin bu kullanıcı dostu özelliğinin yanı sıra hızlı olabilmesi ile de ilgilendi.

    Telkinle de insanların vücut fonksiyonlarını ve beynin her iki tarafını da koordinosyonu yolu ile zihin ve beden rezervlerini araştırmada yardımcı olmak için tasarlanmış teknikler yönteminin bir parçası oldu. Bu teknikler Suggestology olarak adlandırılır ve Raja Yoga ile bağlantılı kökleri vardır.Lozanov öğrenme, şifa ve sezgisel gelişimi için değişik yöntemlerin uygulamasıyla ilgileniyordu.

    Dr Lozanov’un ilk programı gevşeme, resim ve müzik kullanarak yabancı dil öğretimine odaklanmıştır. Bu yöntemi kullanarak, öğrenciler bir seansta % 98 oranında ya da daha iyi bir oranda günde 100 ile 1000 yeni yabancı kelime kelime öğrenmeyi başardı. Hızlandırılmış Öğrenme olarak bilinen (veya Superlearning dil öğrenimi son derece iyi çalışıyor gibiydi.

    Batı’da eğitimciler Dr. Lozanov çalışmalarını duyunca geleneksel sınıflarında bu gerçek olamayacak kadar iyi görünen yöntemi uygulamak istediler.

    Dr Jane Bancroft, Toronto Üniversitesi Fransız Doçent,onu takiben 1972 yılında, Iowa Üniversitesi’nden Ray Benitez-Bordon ve Dr. Donald Schuster, Iowa State Üniversitesi Psikoloji Profesörü gelişmiş bellek teknikleri ilgilenmeye başladı ve bu öğrenme yöntemlerini denemeye başladı. Öğrencilerin 10 gün içinde tam bir yıl devam etmişcesine İspanyolca öğrendiğini şaşırarak gördüler.

    DIY SUPERLEARNING – TEKNİĞİ

    Onların ardından da Sheila Ostrander ve Lynn Schroeder DIY’ers için Lozanov tekniğinin temel ilkelerini kullanarak ana hatlarıyla “Superlearning”i geliştirdiler.

    Nöroterapi – Ses Terapisi Bu yazıda son yıllarda giderek önem kazanan ”nöro-bilişsel çalışmalar” ın psikoloji ve nöropsikoloji bilimleri ile olan ilişkisinden yola çıkarak nöroterapinin, duygu durum bozuklukları, dikkat, okuma-yazma, konuşma ve bellek gibi bilişsel işlevleri üzerine etkisi ele alınmıştır. ALGI Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi’nde uygulanan Nöroterapi yaklaşımı bu bağlamda tanıtılacak, kaygı ve duygu-durum bozuklukları ve dikkat, okuma-yazma, konuşma, bellek ve öğrenme gibi işlevsel sorunların tedavisine yönelik bilimsel alt yapısı açıklanacaktır. Nöroterapi: Epilepsi, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi merkezi sinir sistemi hastalıklarında tamamlayıcı tedavi olarak kullanılmaktadır. Bu metod son yıllarda artan beyin görüntüleme teknikleri ve beyinin elektromanyetik akımlarının izlendiği EEG ölçümlerinden elde edilen sonuçlar ile davranışsal tıbbın bir alt kolu olarak psikonörolojik tedavilerde de etkin olarak kullanılmaktadır. Binaural Beat (Binaural; iki kulak ile ilgili, Beat; Vurgu) : Nöroterapi yaklaşımdında kullanılan Binaural Beat tonları, beyin dalgalarını istenen frekansa sürüklemek için kullanılarak bilinç durumu değitirebildiği gibi, bu duruma uygun olarak birçok bilişsel sürecin araştırılmasıda da uyarıcı olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında etkilediği nörotransmitter salınım bozukluklarında altarnatif bir terapi metodu olarak da göz önünde bulundurulmaktadır. Binaural Beat uyarımı kısaca şu şekilde yaratılır;sağ kulağa 500 Hz sol kulağa 510 Hz saf ses tonu dinletildiğinde 10 Hz frekans süperior kollikulusta oluşur. Bu 10 Hz’lik frekans beyin dalgalarından Alfa frekansına denk düşer ve dinletilen bu ses beynin frekans takip cevabıyla, baskın beyin dalgalarını Alfa frekansına sürüklemek için kullanılır. Sonuçta beyinde hakim frekans 10 Hz Alfa frekansı olur. Bu durum ise Alfa frekansının yarattığı duygu-durumun ortaya çıkmasını sağlar. Beyin Dalgaları Beynimizde bulunan sinir hücreleri sürekli olarak birbirleri ile haberleşme halindedir. Bu haberleşme esnasında sinir hücrelerinin ürettikleri elektrokimyasal sinyaller çevreye değişik Uzm. Psk. Okan Karka, 2014 Algı Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi 2 aralıklarda frekans dalgalarının yayılmasına neden olur. Elektorensefalogram yani EEG denilen bir cihaz ile beynin gönderdiği en zayıf dalgalar dahi artık ölçülebilmektedir. Beyin saniyediki titreşim sayısı yani frekanslara göre değişen ALFA, DELTA, GAMA, TETA ve BETA denilen farklı dalgalar yayar. Delta; 0.5 – 4Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. Delta frekansları en yavaş ve yüksek olan dalgalardır. Normalde yetişkinler uykudayken ağır dalga şeklinde görülür. Aynı zamanda bebeklerde de görülür. Teta; 4Hz.‘ten 8Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. Teta genelde çocuklarda görülür. Yaşça daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde tahrik olma durumunda, rehavet çökme halinde ve meditasyon sırasında da görülebilir. Uykunun REM dönemi, hayal kurma, uyuklama düşünme ve tasarlama gibi bilişsel işlevlerde izlenen beyin dalgası olarak bilinir. Alfa; 8 Hz.‘ten 12 Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. Hans Berger’in ritmik EEG aktiviteleri sonucu ilk defa adlandırılan dalga alfa frekansıdır. Beynin her iki arka tarafında da görülür, dominant olarak görüldüğü hemisfer sağ hemisferdir. Kişi kendini rahat ve güvende hissettiği her an beyinde alfa dalgası hakimdir. Beta;12 Hz.‘ten 40 Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. İki tarafa da simetrik bir şekilde dağılmış olan ve frontal alandaki en belirgin dalgadır. Beta faaliyeti dikkat, alarm hali ve farkındalığın arttığı hiper uyanıklılık durumlarında izlenir. Düşük seviyelerdeki çoklu veya farklı beta dalgaları aktif, meşgul veya kaygılı düşünme hali ve aktif konsantrasyon ile ilintilidir. Beta frekansı en çok kişi eğer tetikteyse veya kaygılıysa görülür. Gama; 30 Hz.‘ten 100 Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. Gama dalgaları, bir amaç uğruna belli bir bilişsel veya motor işleyişi için nöronları birarada tutar. Algılama, bilinç, ve düşünce gibi bilişsel işlevler esnasında izlenmektedir. Binoral Frekans Farklılıklarının (İki Kulaklı Frekans Farklılıkları – BFD) Tarihçesi ALGI Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi Nöroterapi Programları‘Binoral Vuruş (duyum)’u baz alır. Binoral Duyumun kısa geçmişi: Fizikçi William Henry DOWE tarafından 1935’te keşfedilen binaural beat algılama, kulaklar arasındaki uzaklıktan dolayı, ses dalgalarının iki kulağa farklı fazlarda gelmesiyle, ses kaynağının yerinin tespitine yaramaktadır. İlk olarak 1973’te Oster, Auditar Beats in the Brain adlı, Scientific American’da yayınlanan makalesinde, binaural beat ses dalgalarının EEG’de kaydedilebildiğini göstermiştir. Oster makalesininde binaural beats için, beynin sesin lokalizasyonunu nasıl belirlediğini anlamada, bilişsel ve nörolojik çalışmalar için ise tedavi ve teşhis açısından işitsel bozuklukları olmayan kişilerde kullanılabilen bir uyarıcı olarak bahsetmiştir. Ses terapisinde kişiye özel olarak hazırlanan nöro-işitsel beyin aktivasyon programları ile beyin binaural beat- çift yönlü vuru- tekniği ile uyarılır. Gündelik hayatın aksine, programlar süresince Uzm. Psk. Okan Karka, 2014 Algı Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi 3 kişinin sağ ve sol kulağından farklı frekanslarda sesler verilerek beyin dalgalarının düzenlenmesi sağlanır. Ses terapisi, duygu durum bozuklukları ve dikkat, okuma-yazma, konuşma ve bellek gibi bilişsel işlevlerin desteklenmesinde doğrudan etkili bir yöntem olarak başta ABD olmak üzere birçok ülkede yıllardır kullanılan bir yöntem olarak bilimsel çalışmalar ile ortaya çıkan bir terapidir Tipik bir Nöroterapi Programında Süreç Uzman Psikolog eşliğinde kişi öngörüşmeye alınır. Standart ölçme ve değerlendirme süreçleri ile kişinin başvuru nedeni ve beklentileri değerlendirilir. Nöroterapi programına uygun bir profil görüldüğü zaman saf ses odyometri testi uygulanarak işitsel işlemleme açısından kişinin durumu tespit edilir. Tamamen kişiye özel olarak hazırlanan Nöroterapi Programı en az 6 en fazla 18 gün, günde 1 ya da 1,5 saatlik seanslar eşliğinde uygulanır.

    HOLİSTİC NEUROTHERAPHY -BÜTÜNCÜL NÖRALTERAPİ BIO-NEUROFEEDBACK-BİYO-NÖROFİTBEK TERAPİSİ

    Nöroterapi;epilepsi,ADHD (Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu),anksiyete,panik atak,duygu durum bozukluğu ve benzeri merkezi sinir sistemi bozukluklarında nursing technique(yardımcı teknik) olarak işlev görmektedir.

    Kısa hatları ile ve olabilecek en basit hali ile bileşenlere bir göz atalım;

    ANDULLATION THERAPHY (Biyomekanik stimulasyon)

    Hareket,kas,sinir sistemi ve özellikle de lenfatik sistem gibi vücut doku ve sıvılarına uygulanan biyolojik rezonans titreşimleri’dir.(HOMEOPATİ; Hastalıkların benzeri ile tedavisi demektir.En basit hali ile örneğin aşı aslında vücuttaki hastalık etmeninin zayıflatılmış halidir,yani vücut savunma hücrelerine bu zayıf düşmanla tıpkı boksörlerin yaptığı gibi idman yaptırırsınız ve asıl düşmanın karşısında hazır hale getirirsiniz. Temel evrensel yasalardan birisi ise BENZERLER KANUNU’dur.Benzer benzeri çeker veya benzer benzeri çözer.(Uzun süre aynı evde yaşayan karı kocanın yüzleri bile benzeşmeye başlar ya da halk deyimi ile üzüm üzüme baka baka kararır.REZONANS ise benzerler kanununun önemli bir ilkesi ve homeopatinin nedenidir.Rezonans bir sistemin doğal frekanslarının dışardan aynı frekansta bir etken tarafından uyarılması halinde doğru frekans seçilmişse yapıcı- uyarıcı,ters frekans gelmişse yıkıcı- bozucu etki yapmasıdır.Rezonas aslında bir cismin uzayda mevcut iki şekildeki hareketidir;ya ileri-geri ya da aşağı-yukarı…İleri-geri olana titreşim,aşağı yukarı olana ise salınım denir.Rezonans halinde bir sistemin salınımı belirli ve spesifik-kendine özgü bir frekans taşır.Bu aslında o cismin imzası veya el izi gibidir.Aynı zamanda bu salınım bir enerji yaratır ve bu enerji boşalmazsa cisim ya patlar ya da içine çöker.Mekanik ve az farkla da olsa biyolojik rezonans üç temel koşula bağlıdır:

    a.Cismin bir doğal frekansı olmalıdır(salınım özelliği)
    b.Dışardan etki eden güç ile cismin frekansı eşit veya çok yakın olmalıdır.
    c.Dışardan etki eden güç extra bir enerji ekleyeceği için bu enerji bir kanaldan boşalabilmelidir.)

    İşte; Andulasyon sistemindeki biyo-mekanik rezonans titreşimlerinin amacı farklı vücut doku ve sıvıları üzerinde etkili olan sempatik(uyumlu-aynı frekansta) titreşimler vasıtası ile varolan blokajların kaldırılması,yetersiz kan akımının ve düşük metabolizma hızının artırılması ve eklenen fazladan enerjinin toksin ve diğer atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasında kullanımının sağlanmasıdır.Bu amaçla farklı doku yapılarına uyum sağlayacak farklı frekanslar tek cihazda aynı anda kullanılır.Tek bir frekans aralığı bu amaç için yetersizdir,yukarda sebebini açıkladık.Bu nedenle diğer tüm biyomekanik stimülasyon sistemlerinden köklü bir kopuş ve yenilik olan bu sistemde mevcut ve doğal olarak her bireyde farklı olan doku yapılarının işlevlerinin optimizasyonu için en uygun sempatik titreşimle tanımlanan birden fazla frekans bandının aynı anda farklı dokularda sürekli modülasyonu-salınımı sağlanmaktadır.

    Yöntem kapsamında terapi boyunca kullanıcı kontrollü bir kaydedici andulasyon motorunun etkisi sonucu oluşan vücut tepkilerini bir ivme sensörü vasıtası ile kaydeder,bio-feedback tanı programı bu sayede saptanan uygun optimal terapi frekansını otomatik olarak atar ve uygular.Bu ise hücresel indirgenmiş enerji resterasyonuna yol açar.Hücre zarı geriliminin artışı yolu ile hücre zarından iyon akım hızı artar.Özellikle cilt yüzey dokusunda mekanik değişikliklere yol açan 20-80 Hz titreşimler kullanılır.Duyusal sinir uçlarının Pacinian,Meissner’s,Merkel’s,Ruffini mechanoreceptörleri bu mekanik deri deformasyon veya değişikliklerine çok hızlı cevap vermekte ve saniyede 700 titreşim yapabilmektedir.Mekanik titreşim enerjisi ise 60m/sn elektiriksel sinir darbeleri haline dönüşmekte,hücre zarı seviyesinde ise bu elektiriksel impulslar kimyasal uyaranlara(nörotransmitter) dönüştürülüp kas hücreleri vasıtası ile doğrudan temas ettikleri organa etki etmektedirler.

    Terapi üç yönlü bir aktivite yaratır: oksijen,iyonlar,gıda maddelerinin nakillerinin artışı yolu ile hücre zarı boyunca tüm taşıma mekanizmalarının bir optimizasyonunun sağlanması,ikinci olarak hücrede mitokondrinin biyokimyasal süreçler(Krebs döngüsü ve oksidatif fosforilasyon)üzerinden enerji(ATP) üretmesinin teşvik edilmesi,son olarak da lenfatik sistemin aktivasyonu sayesinde zararlı atıkların vücuttan atılımının hızlandırılması…

    Bu terapinin 2.ayağındaki MEDİKAL İNFRARUJ ISISI(NIR) yine kan damarlarında genişleme ve dolaşımda artma,metabolizmada hızlanmayı sağlar.Kontrollü çalışmalarda ATS uygulaması sonucu HDL Kolesterol seviyesinde artma,sedimentasyon SR hızında düşme,CRP hızında düşme gösterilmiştir.ATS’nin üçüncü bileşeni ise ayak reflexsolojisidir. Andulasyon terapisi nin tarihi 1880’ de Charcot’un Parkinson hastaları için geliştirdiği vibrasyonlu sandalye ile başlar,Nazarov,Biermen,Wellens,Mainzar ve Stutz tarafından geliştirilir.

    AVE(AUDI-VISUAL ENTRAINMENT)(Ses ve ışık stimülasyonu)

    Biyofeedback vücut sistemleri hakkında elektrofizyolojik cihazlar yolu ile toplanan bilgilerin düzenlenmesi yolu ile bu sistemlerin fonksiyonlarının(beyin dalgaları,kas tonusu,deri iletkenliği,kalp hızı,ağrı algısı gibi) irade yolu ile regüle edilmesidir.Ancak vücutta bu kontrol mekanizmasından önce gelen ,daha basit temel bazı kontrol yolları da vardır.’’OPEN LOOP’’ ve ‘’CLOSE LOOP’’ buna örnektir.Feedback ile bunlar arasındaki farkı zamanında okullarda çok başımızı ağrıtan meşhuur havuz problemi ile açıklamaya çalışalım; Open loop sistemde bir havuzu 10 musluk dolduruyor olsun,10 musluk da boşaltsın;şayet dolduran musluk şiddeti 1,boşaltan da 1 ise sisteminiz stabil kalır.Dolduran 2 boşaltan 1 seviyesinde ise havuz taşar,tersi durumda ise havuzunuz boşalır.Close loop da ise havuzun su seviyesini veya boşalma seviyesini havuza su basan veya boşaltan musluklara bir sensörle bildirirsiniz,musluklar bu seviyeye göre suyu açar veya kısar,böylece istenen seviyeyi tutturursunuz.Park ve bahçelerdeki süs havuzları, şelaleler bu esasa göre çalışırlar.

    Koku hariç tüm duyularımız serebral kortex yolu ile talamusa erişir,talamus ise kortexle yüksek sinirsel bağlantısı sayesinde kortikal aktiviteyi yönlendirir.Beynin nöronal aktivitesi 0.5-25Hz arası frekansla uyarılır.TOUCH(Dokunma),FOTIC(Işık) ve AUDITORY(Ses) uyarımları beyin dalga aktivitesini etkiler.Dokunma ve deri iletkenliği konusunu Andulasyon terapisi kapsamında inceledik. İşitsel ve görsel uyarı AVE ise ses ve ışık simülasyonu ile EEG dalgalarının regüle edilmesidir.Açık döngü AVE simülasyonunda geri besleme veya kontrol yokken kapalı sistemlerde EEG tepkileri bu amaçla kullanılır. Fotik simülasyonla ilgili ilk klinik rapor Fransa’da Pierre Janet’in SalpêtrièreHastahanesi’nde ansiyete ve histeri krizleri geçiren bir kadının örgü örerken önünde oturduğu titrek gazışığı lambası nedeni ile krizlerde azalmaya diğer etmenlerin sırayla elenmesi sonucu fotik uyarımın sebep olduğunu saptaması ile litaretüre girdi.(Alanı geliştirenler arasında Walter,Kroger,Schneider,Huxley,Collura,Thomas ve D.Siever anılmalıdır.)

    Ses simülasyonu ile ilgili ilk çalışma ise W.H.Dowe tarafından yapılmış,G.Oster tarafından geliştirilmiştir.

    Bineural Beat Uyarım denen bu yöntemde,iki kulağa iki ayrı frekansta bir ton verildiğinde beyin bineural beat denen üçüncü bir ton algılıyor.Örneğin sağ kulağa 500 Hz sol kulağa 510 Hz ses tonu dinletilirse superior collucus’ta 10 Hz frekans oluşuyor.Bu 10 Hz frekans ise beyin dalgalarından alfa dalgasını tetikliyor,uyarıyor,sürüklüyor.Sonuçta beyinde hakim frekans 10 Hz frekans oluyor.Dolayısı ile AVE etkisi ile EEG aktivitelerinin değiştirilmesi,ayrışmış indüksiyon,limbik stabilizasyon,melatonin,beta endorfin,serotonin,nörepinefrin gibi nörotransmitterlerin üretiminde ve serebral kan akımında artış sözkonusu olmaktadır.

    AVE sistemindeki CES modülü ise non-invaziv cranial electric stimulation sağlamaktadır.Bu yöntem aslında 2000 yıldır bilinip kullanılmıştır.İlk olarak Roma’lı hekim Scribonius Largus bu amaçla torpido balıklarını kullanmıştır.Yine GALEN elektrikli kimi balıkları kullanmıştır.Bu alanda G.Aldini,A.Volta,Leduc,Rouxeau,Patterson da anılmadan geçmemelidir.

    CES yolu ile serotonin,GABA,endorfin,norepinefrin ve dopamin miktarının arttığı,kortizol oranın azaldığı,alfa dalgalarının arttığı gösterilmiştir.
    Yukarda anılan tüm etkilerin sonucu ise HOMEOSTAZ yani bütüncül dengedir.
    Görüleceği üzere merkezimizde aşağıdaki terapiler sırası ile uygulanmaktadır;
    1.Biyomekanik touch rezonans stimulasyonu(titreşim)
    2.Medikal infraruj stimulasyonu(ısı)
    3.Fotik stimulasyon(ışık)
    4.Auditory stimulasyon(ses)
    5.Cranial electric stimulasyon(düşük elektrik)
    6.Ayak reflexsolojisi
    Tec.Tullio DeSantis,Dr Thomas E Fink,Dr Uwe Gerlach ,Dent.Dr D.Siever ve tarafımızdan geliştirilen bu biyofeedback uygulamalarını takiben neurofeedback uygulaması ile terapi sonlandırılmaktadır.

  • Diastematomyeli, tethered cord ve gergin omurilik sendromu nedir, meningosel ne demektir?

    Bifid kord, ayrık omurilik sendromu da denen bu tablo, yani diastematomyeli yarık omurilik anlamına gelir. Genellikle omurga kemiğinin ortasındaki kanal içinde uzanan tek bir organ iken, bir kemik yapı veya sert bir zar tarafından omurilik ikiye bölünmüş durumdadır. Bu anomalinin üstü normal bir cilt ile örtülü olduğu için dışarıdan görülmez; ancak çok detaylı radyolojik incelemeler sonucunda ortaya çıkar. Bir çocuğun veya bebeğin sinir sistemi muayenesi sırasında ortaya çıkan bir takım bulgular böyle bir durumdan şüphelenilmesini sağlayabilmekte ise de, bu anomali genellikle daha ileri yaşlarda bir takım ağır egzersizler sırasında veya doğum sırasında ortaya çıkabilen ani felçlerle anlaşılır. Böyle bir durum tespit edildiğinde hastanın deneyimli bir beyin cerrahı tarafından bir an önce ameliyat edilmesi gerekir. Tabii ki günümüzde bu işlem omuriliğin işlevleri ameliyat sırasında izlenmekte iken, yani nöromonitörizasyon altında yapılmaktadır.

    Gergin Omurilik Sendromu veya Kalın Filum Terminale adı verilen tablo ise, doğumsal omurga anomalilerinden bir diğeridir. Adı üstünde zaten, bacaklara giden sinirleri taşıyan omuriliğin gergin olması. Peki neden geriliyor bu omurilik, onu kim geriyor? Tabii ki bunun gerilimle veya stresle bir ilgisi yok. Normal bir omuriliğin sonradan gerilmesi de mümkün değil. Aslında bu doğumsal bir anomali. Yani bazı bebeklerin omurilikleri en alt ucunda çevreye yapışık oluyor. Bebeğin kemikleri, sinir sistemi dokusundan çok daha hızlı büyür ve sonuçta; çocuk büyüdüğünde sinir dokusundan oluşan omurilik, kemiklerden oluşan omurilik kanalından çok daha kısa kalır. İşte bazen bebeklik döneminde omuriliğin en alt kısmı o bölgedeki kemik yapılara yapışık, yani “tethered” olabilir; çoğu zaman da bu durumlarda omuriliğin en alt kısmı olan filum terminale, içinde yağ dokusu fazla olduğundan kalındır. Bu çocuklar büyüdükçe omurilik gergin hale gelir ve geceleri yatağa çiş kaçırmaktan tutun felce kadar ilerleyebilen pek çok bulgu ortaya çıkar. Kimi zaman çocukluk çağında konan bu teşhisin konması, bazen gözden kaçırıldığında yetişkin yaşları bulabiliyor. Bu hastalara tanı konulduğunda, bir an önce deneyimli çocuk beyin cerrahi uzmanlarınca bu yapışıklığın giderilmesi veya omuriliğin alt ucunu oluşturan filum terminale’nin kesilmesi gerekmektedir. Tabii ki günümüzde bu işlem de, nöromonitörizasyon altında yapılmaktadır. Böylece ameliyat sonrasında üzücü sonuçlarla karşılaşılmıyor.

    Meningosel ise omurgadaki kemiklerin arka kısmının açık olması yani doktorların deyimiyle spina bifida sonucu, omuriliği örten zarların içindeki beyin omurilik sıvısının yani BOS’un bir kese şeklinde ciltte yaptığı kabartıya verilen isimdir. Kimi zaman bu kabartının içinde sinirsel yapılar da olduğunda, doktorlar bu duruma memingomyelosel adını verirler. Bu tablo, doğumsal omurga anomalilerinden biridir ve anne karnında iken veya bebek doğar doğmaz tespit edilir. Genellikle kabartının üstü normal bir cilt ile örtülüdür, ancak böyle bir durum tespit edildiğinde hastanın deneyimli bir beyin cerrahı tarafından detaylı olarak incelenmesi gerekir. Çünkü bu duruma eşlik eden çok daha ciddi bir takım anomaliler olabilir. Eğer kabartının üstü normal bir cilt ile örtülü değil ise, yani kese patlamış ve beyin omurilik sıvısı-BOS dışarı akmakta ise veya patlamak üzere olan incecik bir kese söz konusu ise; bebeğin doğar doğmaz deneyimli bir çocuk beyin cerrahisi uzmanı tarafından acilen ameliyat edilmesi gerekir.

  • Ağrılar

    Boyun fıtıkları bel fıtıklarına göre daha az görülen rahatsızlıklardır.
    Boyun ağrıları toplumumuzda sık olarak görülen bir durumdur. Bunun nedeni boyun
    kaslarının hassas ve boynu oluşturan omurların hassas bir yapıya sahip olmasıdır.
    Boyun ağrıları stres, soğuk ve sıcak değişimleri,uygunsuz duruş pozisyonları gibi
    durumlardan sık olarak etkilenen yapılardır. Boyun ağrılarının çok az bir kısmında
    etken boyun fıtığı olmaktadır.
    · Boyun fıtıkları 20-50 yaşlarında daha sık olarak görülmektedir. Fakat daha erken
    dönemlerde boyun travmaları sonucunda daha ileri yaşlarda ise disklerin ve boyun
    omurlarının bozulmasına bağlı olarak ortaya çikabilirler.
    · Boyun ağrılarının toplumumuzda en çok görülen nedeni stres ve uygunsuz duruş
    pozisyonları ve boyun hareketsizlikleridir.
    · Genellikle boyun ağrısıyla başvuran hastaların en önemli şikayeti ense bölgesinde
    kasların kafa kemikleriyle birleştiği bölgede ve omuz kaslarında gerginlik
    hissetmeleridir. Bu ağrının kaynağı genellikle toplumsal yaşamda hassas olan
    sorunları içine atan ve dışarı fazla belli etmeyi başaramayan insanlarda veya çok
    çabuk sinirlenen insanlarda görülmektedir. Bunun yanında soğuk sıcak değişimlerine
    çok sık uğrayan veya ense ve sırt bölgesinde sık terleyen insanlarda da bu gibi
    boyun ağrıları oluşmaktadır.
    · Boyun fıtıkları ise boyun ağrılarının çok az bir nedenidir. Boynu oluşturan omurların
    arasında bulunan yastıkçık dediğimiz disklerin omuriliğin geçtiği kanal içine doğru
    bombeleşmesi veya yırtılmasıyla kliniklerini belli ederler.
    · En çok boyun fıtıkları C5-6 ve C6-7 omurları arasında görülürler fakat diğer
    seviyelerde de ortaya çikabilirler. Fıtığın omur iliğe veya kollara giden sinirlere bası
    yapmasına bağlı olarak kaslarda kuvvet kayıpları veya uyuşukluklar ortaya
    çikmaktadir.
    · Boyun fıtıklarının kliniğinde en önemli bulgular kollarda veya bir kolda meydana
    gelen uyuşma ve karıncalanmalar, kollarda veya bir kolda meydana gelen ağrılar,
    kollarda veya bir kolda meydana gelen kuvvet kayıpları oluşabilmektedir. Bu bulguları
    tüm kolda hissedebileceğimiz gibi fıtığın etkilediği sinirin etki ettiği kas gruplarında ve
    his aldığı duyu bölgelerinde örnegin ellerde, ön kolda omuzda hissetmekte
    mümkündür.İlerlemiş ve çok büyük fıtıklar ise bacaklarda da kuvvet kayıplarına
    neden olabilirler ve bu durum bir çok hastalıkla karıştırılmasına neden olabilir.
    · Boyun fıtıklarının tanısında en önemli tanı aracı muayenedir. Muayene olmaksızın
    MR gibi pahalı yöntemlerin kullanılması gereksiz ve gereksiz olduğu kadar da
    mantıksızdır. Hastanın kliniğinin ortaya konulması bir çok hastalıkla ayırıcı tanısının
    yapılmasını sağlar.
    · Boyun ağrısı olan bir hastanın en büyük korkusu boyun fıtığı olma düşüncesidir. Bu
    endişenin giderilmesinde muayene faydalı bir yöntemdir.
    · Yapılan muayenede bulgular boyun fıtığını destekliyorsa; boyun fıtığını
    büyüklüğünün yerinin ve etkilerinin tespit edilmesi için MR planlaması uygundur. MR
    boyun fıtıklarının lokalizasyonlarının ,etkilerinin gösterilmesi için gerçekten
    doğrulayıcı bir tanı aracıdır.
    · Boyun fıtığı tespit edildiğinde fıtığın büyüklüğüne,hastanın kliniğine,yaşina veya
    hastanın mevcut hastalıklarının durumuna göre tedavi yaklaşimı değişmektedir.
    · Hastanın kliniğinde sadece ağrı olması, kuvvet kayıplarının olmaması ve fıtık

    büyüklüğünün sınırda olduğu olgularda Fizik tedavi programları,boyunluklar, ilaç
    tedavisi kullanılmaktadır.
    · Boyun fıtığının sosyal yaşamı etkilediği durumlarda, kuvvet kayıplarının ortaya
    çiktigi durumlarda cerrahi kaçınılmaz hale gelir. Ve fıtığın alınması gereklidir.
    · Boyun fıtığı cerrahisi sonucunda hastaların faydalanma oranı; ameliyata girmeden
    önceki kliniğine göre değişmekle beraber hastaların büyük çogunlugunda ileri
    derecede rahatlama olmaktadır.
    · Fakat boyun fıtıklarında da bel fıtıklarında olduğu gibi her ameliyatta mevcut
    komplikasyonların var olduğu teorik anlamda felç olma riskinin var olduğu ancak
    pratik anlamda da bu riskin olduğu fakat çok nadir bir komplikasyon olduğu
    unutulmamalıdır.
    · Boyun fıtıklarıda bel fıtıklarında olduğu gibi birden fazla bölgede olabilmektedir. Bu
    durumda yaklaşimın yapılacağı fıtık bölgesi hastanın kliniği sonucunda karar
    verilecek bir durumdur.
    · Bazen boyun bölgesinde 2 veya daha fazla diskin kanal içine bombeleşmesi ve
    kanal çapini 1 cm nin altında olması durumlarına yol açabilirki bu duruma tıpta
    servikal dar kanal adı verilmektedir.Bu durumda bir kolda veya kollarda ortaya çikan
    yorgunluklar ortaya çikmakta ve kuvvet kayıpları oluşabilmektedir. Eğer kanal çapi 1
    cm ve altında ise ve klinik mevcutsa ozaman yapılacak işlem cerahi tedavidir.
    · Boyun fıtıklarından korunmak için düzenli boyun egzersizlerinin
    yapılması,duruşpozisyonlarına dikkat edilmesi ve boynun travmalardan korunması
    gerekmektedir.
    · Boyun fıtık cerrahi sonrasında oluşmuş kuvvet kayıpları,uyuşukluk ve karıncalanma
    ameliyattan hemen sonra kaybolmayabilmektedir. Kuvvet kayıpları için ameliyat
    sonrasında uygulanacak fizik tedavi programları eski kuvvetin yerine gelmesini
    sağlayabilecektir. Uyuşukluk ve karıncalanma ise 6-12 ay sonra kaybolacaktır.
    · Unutulmaması gereken boyun ağrılarına eğer kolda veya kollarda ağrı,
    uyuşukluk,karıncalanma ve kuvvet kayıpları eşlik ediyorsa boyun fıtığından
    şüphelenilmesi gerekliliğidir. Yine unutulmaması gereken bir şeyde tüm bu
    semptomlar olsada bu olaylara neden olan etmenin boyun fıtığı olmayabileceğinin
    bilinmesidir.

  • Spina bifida yani anne karnında gelişim sırasında ortaya çıkan aksaklıkların neden olduğu sorunlar !

    “Konjenital” terimi ,bebeğin anne karnında gelişmesi sırasında, gelişim aşamalarında ortaya çıkan aksaklıkların neden olduğu sorunları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu tip kusurlu gelişimler için “doğumsal gelişme kusuru” ya da “anomali” terimi de kullanılmaktadır.

    Gelişim aşamalarındaki kusurların oluşturduğu sorunlar bir çok ve çeşitlidir. “Spina bifida” bu kusurlar içinde omuriliğin gelişmesi sırasında görülen kusurların sebep olduğu arızalar için kullanılan bir terimdir. Diğer gelişim kusurları için farklı terimler kullanılmaktadır. Omuriliğin gelişme aşamalarına kısaca bakacak olursak, konuyu daha iyi anlamak mümkün olacaktır. Bebeği oluşturan embriyo önceleri iki tabakalı ve boyu yaklaşık 1.5 mm iken , bu embriyonun üst tabakasının tam ortasında beliren bir çizgi boyunca yükselen tabakanın karşılıklı olarak orta hatta birleşmesi ve adeta bir boru oluşturması ile merkezi, sinir dokusunun gelişmesi başlar. Oluşan bu borunun bir ucundan beyin meydana gelir.Diğer ucu ise omuriliğin son ucunu oluşturur. Orta hatta birleşerek bir boru oluşturan bu süreç tam olarak oluşamaz ve tabakalar orta hatta birleşemezlerse, işte ona “orta hat kapanma kusurları” denilmektedir. Halk arasında bu konu kısaca spina bifida olarak bilinmektedir ama işin esası orta hat kapanmasında kusurudur.

    Sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte, genetik bir yatkınlığın olmasının bu tip kusurların ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı olduğu bilinmektedir. Ancak

    genetik konusuna yanıt ararken bu gelişim kusurunun kalıtsal olmadığını hemen belirtmek gerekir. Kalıtsallık ile ilgili bir önemli durum, bir ailede bir tane myelomenigoselli bebek var ise ikinci bebeğin böyle olma tehlikesi, genel görülme düzeyi olan 1/1000 den 30/1000 e yükselmektedir. Ayrıca, bizim de laboratuarda tavuk embriyosu üzerinde yaptığımız çalışmalarda, sigara, alkol, folik asitten yetersiz beslenme ve bazı ilaçların böyle sorunlara yol açtığı bilinmektedir. Akraba evliği ile spina bifida arasında bilinen doğrudan bir bağ yoktur. Ama, iki spinabifidalı kişinin evlenmesi halinde böyle bir bebeğe sahip olma olasılığı artacağından gebeliği, çok iyi izlemek gerekecektir. Artık yaygın olarak bilin bir husus da “folik asit” takviyesinin bu tip kusurların oluşmasını önlemede yardımcı olduğundur. Folik asit takviyesi gebelik “öncesi” başlandığı ve devam edildiği taktirde bu tip sorunların üstesinden gelinmede % 72 yardımcı olmaktadır. Gebelik sırasında iyi bir ultrasonografi takibi çok önemli olmaktadır.

    Birçok düzeyde (ağır-hafif olarak sınıflanabilir) orta hat kapanma kusuru vardır. En ağırı, myelomeningosel olarak adlandırılan ve omurilik gelişmesinde, neredeyse omuriliğin hiç gelişme göstermediği durumdur. Ne kadar kuyruk sokumuna yakın ise hasar ve nörolojik kusur o kadar azdır ve bu durum bebeğin şansı olarak yorumlanabilir. Daha yukarı ( kafaya yakın) düzeylerdeki kusurlarda nörolojik tablo çok ağırdır, bebeğin ayakların hiç oynamaması gibi bir durum da söz konusudur. Dışarıdan belirti vermeyen gizli spina bifida durumlarında da omurilik gerginliğin giderilmesi için cerrahi girişim gereklidir.

    Beyin ve omurilik aynı kese içinde olduğundan, açık spina bifidası olan bebeklerin buradan mikrop kaparak menenjit olmaları tehlikesi nedeniyle, kapalı olanların ise gergin omurilik olması nedeni ile vakit geçirmeden ameliyat edilmeleri ve kusurun vakitlice düzeltilmesi gereği vardır. Hafifi bir nörolojik tabloda gelen hastaya, ilave sorunlar yüklemeden cerrahi girişim yapabilmekteyiz ve daha sonra yapılacak olan yoğun rehabilitasyon çalışması ile hastalar normal yaşantılarını sürdürebilmektedirler.

  • Elimin uyuşmasından endişelenmeli miyim? Karpal tünel sendromu

    Elimin uyuşmasından endişelenmeli miyim? Karpal tünel sendromu

    Tanım

    Karpal tünel sendromu hissizlik, karıncalanma ve diğer belirtilerle ortaya çıkan; bilekte median sinirin sıkışması sonucunda oluşan bir hastalıktır. Bileğinizin anatomisi, bazı altta yatan sağlık problemleri ve elin yoğun şekilde kullanımı gibi pek çok faktör, karpal tünel sendromuna neden olabilir.

    Belirtiler

    Karpal tünel sendromu genellikle aşama aşama artış gösteren uyuşma, başparmak-orta parmaklar ve avuç içinde karıncalanma ile başlar.

    Karpal tünel sendromu belirtileri şunlardır:

    Karıncalanma veya uyuşma. Özellikle küçük parmak dışındaki parmaklar, avuçiçi ve bilekte karıncalanma ve uyuşma ile karşılaşılabilir. Direksiyon simidi, telefon ya da gazete tutmakla daha sıklıkla da uykuda ortaya çıkan bu bulgular bilekten yukarı doğru yayılabilir. Hastalar semptomları hafifletmek için ellerini “silkelemek” ihtiyacı duyarlar. Hastalık ilerledikçe, uyuşukluk hissi kalıcı hale gelebilir.

    Zayıflık. Hastalar ellerinde zayıflık hissedebilir ve tutulan nesneleri düşürebilirler.

    Ne zaman doktora başvurulmalı

    Eğer yukardaki belirtiler varsa ve bu belirtiler günlük hayatınızı ve uyku düzeninizi etkiliyorsa doktora başvurmak gerekmektedir. Eğer durum tedavi edilmezse, kalıcı sinir ve kas hasarı oluşabilir.

    Nedenleri

    Karpal tünel sendromu, median sinirin basısı sonucu ortaya çıkar. Median sinir bilekteki (karpal tünelin) bir geçitten geçerek el içine ulaşmaktadır. Bu sinir küçük parmak hariç avuç içi bölgesi ve parmakların duyusunu sağlar.

    Risk Faktörleri

    Anatomik faktörler. Bilek kırıkları veya çıkıklar karpal tünelin boyutunda değişikliğe yol açarak median sinirin sıkışmasına yol açabilirler.

    Cinsiyet. Karpal tünel sendromu kadınlarda daha sıklıkla görülmektedir.

    Median siniri zedeleyen durumlar. Bazı kronik hastalıklar: şeker hastalığı, sinirin hassasiyetini arttırarak daha hızlı zedelenmesine yol açabilir.

    İnflamasyon. Romatoid artrit gibi inflamasyonun arttığı durumlarda,

    Vücut sıvı dengesinin değişikliklerinde. Vücutta sıvı birikmesi durumlarında (gebelik, menopoz vs)

    Diğer medikal durumlar. Menopoz, şişmanlık, tiroid hastalığı, böbrek yetmezliği gibi

    Mesleki faktörler. Titreşimli cihaz ile çalışanlarda, diş hekimleri gibi bileğin uzun süre bükülmesi gereken iş kollarında, masa başında bilgisayar önünde uzun süre geçirenlerde.

    Tanı ve testler

    Karpal tünel sendromunun tanısı için doktorunuz aşağıdaki testlerden birini veya birkaçını isteyebilir:

    Hikâye. Doktorunuz hastalığınızın bulgularını sorgulayacaktır.

    Fizik muayene. Doktorunuz sizi muayene edecektir. Elinizin hissine ve kaslarınızın kuvvetini değerlendirecektir.

    X-ray. Bazı doktorlar etkilenen bileğin direk grafisini, artrit veya kırık olup olmadığını değerlendirmek için isteyebilirler.

    Electromyografi. Elektromyografi kaslada üretilen ince elektrik boşalımlarını ölçmektedir. Bu test sırasında doktorunuz kaslar içine çok ince iğne elektrotlarını batırabilir. Testte kasların istirahat ve kasılırken ürettikleri elektrik akımları değerlendirilir.

    Sinir iletim çalışması. Elektromyografinin bir varyasyonu olarak cildinize 2 adet elektrot yapıştırılır. Median sinire bilek üst seviyesinden elektrik akımı verilir ve bu akımın bilek alt seviyesinde yavaşlayıp yavaşlamadığı değerlendirilir.

    Doktorunuz böyle bir durumla karşılaştığında sizin “Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanına” başvurmanızı söylemesi gerekmektedir.

    TEDAVİ

    Karpal tünel sendromu bulgular ortaya çıktıktan sonra olabildiğince erken dönemde tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Hafif bulgulara sahip karpal tünel sendromlu hastalar belirtileri, ellerini dinlendirmek için daha sık ve uzun süre aralar verme, belirtileri arttıran aktivitelerden uzak durarak ve şişliği azaltmak için soğuk uygulama yoluyla, azaltabilirler. Bu yöntemler belirtilerde 1-2 haftada azalmaya yol açmaz ise bileklik kullanma, ilaçlar ve cerrahi tedavi gibi yöntemlerin uygulanması gerekmektedir. Bileklik ve diğer medikal tedaviler 10 aydan kısa hafif-orta derecede belirtiler gösteren hastalarda fayda sağlamaktadır.

    Cerrahi tedavi

    Karpal tünel sendromunda belirtiler şiddetliyse ve cerrahi dışı tedavilerden fayda görülmediyse cerrahi tedavi uygun seçenektir. Amaç median sinir üzerindeki basıncı azaltmaktır. Bu sinire baskı yapan ligamanın kesilmesi yoluyla gerçekleştirilir.

  • Dejeneratif disk hastalığı ve lomber disk herniasyonu

    Disk dokusunun iç kısmının bozulması bel ağrısı ile karşımıza çıkar ve dejeneratif disk hastalığı (degenerative disc disease) olarak adlandırılır. Bu durum disk dokusunun fıtıklaşmasından (disk herniasyonu) farklı bir durumdur. Radyolojik olarak MRG incelemesinde disk dokusunda T2 incelemelerinde kararma ile (black disc) belirti verebilir ve dejenerasyon ilerlediği zaman diskteki bu kararma artar ve omurlar arasındaki disk yüksekliğinde azalma görülür. Ağrılı bir durumdur. Genelde tek disk seviyesindedir. Tanı klinik, MRG ve diskografi yapılarak konulur.

    Dejeneratif disk hastalığında ağrılı süreç 6 ay üzerinde devam ederse, uyglanan fizik tedavi ve epidural steroid enjeksiyonlarına rağmen ağrı geçmez ve sebat ederse burada cerrahi uygulamak gerekebilir. Çünkü dejeneratif disk hastalığı sonucunda görülen bel ağrısı yaşam kalitesini bozan rahatsızlık verici bir durumdur. Bugün dünyada tercih edilen iki cerrahi tedavi yöntemi vardır. Birincisi disk dokusunu koruyarak sadece hastalıklı diskin olduğu omurlar arasına posterior dinamik stabilizasyon uygulamak. Bu sayede dejenere diskin üzerine binen yük ortadan kalkacak veya azalacak dolayısıyla bel ağrısıda düzelecektir. Literatürde bu yöntemle diskin korunduğu ve ilerlememiş bir disk bozukluğu varsa bu disk dokusunda radyolojik olarak iyileşme olduğu bildirilmiştir. İkinci yöntem füzyon cerrahisidir. Burada ise dejenere disk dokusu tamamen alınır ve yerine kemik dokusu veya kafesler konularak füzyon (dondurma) girişimi uygulanır. Yine bu girişimle beraber posterior stabilizasyon cerrahiye eklenir.

    Disk herniasyonları (bel fıtığı) tablosu ayrı bir durumdur. Burada disk dokusunun iç kısmındaki nucleus pulposus dediğimiz doku annulusu yırtarak kanal içerisindeki sinir dokularına baskı yapabilir. Sonuçta bacakta veya ayakta kuvvet kaybı ve/veya his kaybı ile sonuçlanan bir tablodur. Disk herniasyonu sonucu belirgin bir nörolojik defisit (tıbbi tedaviye yanıt vermeyen şiddetli ağrı, düşük ayak, idrar kaçırma, her iki bacakta güç ve duyu kaybı) varsa acil ameliyat gerekebilir, ama bunun dışındaki durumlarda genelde 4-6 hafta kadar ilaç ve fizik tedavi gibi tedavi yöntemleri uygulanır ve sonrasında düzelme olmaz veya ilerleme olursa cerrahi düşünülebilir. Cerrahi tedavide standart uygulama mikrocerrahi yöntemler ile diskektomidir.