Etiket: Durum

  • Çocuğum Çek Elini Burnundan Değil!

    Çocuğum Çek Elini Burnundan Değil!

    Neredeyse her yerde karşılaştığımız bir davranış ‘’burun karıştırma’’.
    Trafikte kırmızı ışıkta iken göz göze gelince ellerini burnundan çeken insanlar, ya da iş yerinde yoğun
    şekilde çalışmaya dalmışken kafamızı kaldırdığımızda iş arkadaşımızın burnunu kurcalarken yakalamak.
    Bu bir hastalık mıdır?
    Psikolojik olarak ne gibi sebeplerden kaynaklanmaktadır?
    Çocuğumun sürekli eli burnunda, bu durum beni rahatsız ediyor.
    Gözümüze hoş görünmeyen bu davranış biçimini sırf ortadan kaldırmak için karşımızdaki çocuğa ya da
    kişilere kendi kafamıza göre birçok hastalık tanısı koyarız. Karşımızdaki bir kişi ise ‘’sende tik bozukluğu
    var ‘’ ya da karşımızdaki çocuk ise ‘’sen kötü çocuk olursun elini çekmezsen gibi.’’
    Eğer elini burnundan hiç çekmeme durumu varsa yani bu kompulsif sık tekrarlanan bir durum ise ve
    gerçekten elini kullanma işlevini bozma derecesinde ise ancak bir tür rahatsızlık olarak doktora
    başvurulabilir. Öncelikle çocuğun gideceği yer kulak burun boğaz bölümünden sinüslerinin kontrolü
    olacaktır. Burun mukozasındaki salgının kuruyup onu rahatsız etmesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı
    kontrol edilmelidir. Burnumuzdaki tüycükler dışardaki kirli havanın süzülüp akciğerlerimize ulaşmasını
    sağlarken; soğuk havalarda havayı ılıtarak, sıcak havalarda ise nemlendirerek havanın akciğerlerimize
    ulaşmasını sağlarlar. Arada kuruması ve onu bir mendil yardımı ile almamız oldukça normaldir.
    Sadece bunu gözler önünde görüntü kirliliği oluşturarak yapmak insanlar için rahatsız edici bir durumdur.

    Hindistan’da Andrade ve Srihari adlı iki doktor burun karıştırma konusunu daha yakından incelemiş ve
    insanlarından günde ortalama dört kere ellerini burunlarına götürdüğü sonucuna ulaşmışlardır. Belki
    kaşınıyor belki de temizleme ihtiyacını mendille değil, parmaklarıyla yapıyor. Ama çoğu insan dalgın
    olduğundan dolayı elinin altında olan burnuna parmağını sokuyor. Belki düşünürken belki bir şeye karar
    verirken.
    NE YAPMALIYIM?
    Çocuğun dalgın iken mi yoksa gerçekten bir sorun olduğu için mi bu davranışı tekrar ettiğini
    çözümlemelisiniz. Eğer ciddi bir kaşıntı var ise üst solunum yollarını kontrol için doktora başvurabilirsiniz.
    Eğer ciddi bir durum gözlemlemediyseniz onunla bu tür bir iletişim etkili olacaktır;
    Parmakla burun karıştırmak hoş görüntüsü olmayan bir davranıştır. Bazen daldığımda benim de elim
    burnuma gidebilir. O zaman beni uyarır mısın tuvalete ya da banyoya gidip temizleyeyim. Aynı şekilde
    ben de seni görürsem uyarırım. Anlaştık mı?
    Toplum içinde bu davranışı sergiliyorsa çocuğun davranışını üzerinden bir utanç duyarak ‘’yapma ,çek
    elini’’ şeklinde tepkiler yerine eline başka bir şey vererek onu oyalama yöntemini seçebilirsiniz. Elini
    meşgul edecek boyama kitabı, renkli kalemler ya da ses çıkaran parmak aktivitesi sağlayan oyuncaklar
    tercih edilebilir.

  • Bağışıklık eksiklikleri

    BAĞIŞIKLIK EKSİKLİKLERİ

    Bağışıklık eksikliği nadir görülen bir durum olmakla birlikte zamanında tanı konulamazsa ciddi sonuçlar doğuran hatta ölüme yol açan bir durumdur.

    Bağışıklık eksikliği ya doğuştan ya da sonradan ortaya çıkabilir. Doğuştan ortaya çıkan bağışıklık eksikliklerine “Primer”, sonradan ortaya çıkan bağışıklık eksikliklerine ise “Sekonder” bağışıklık eksikliği denir.

    Bağışıklık eksikliği olan kişilerde sık tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları en çok karşımıza çıkan durumdur. Bu enfeksiyonlar hafif yada şiddetli şekilde seyir gösterebilir. Yani enfeksiyonların hafif olması bağışıklık eksikliği olmadığını göstermez. Ancak hastaneye yatış gerektirecek düzeyde ağır seyreden, her defasında antibiyotik gerektiren, özellikle de parenteral (iğne şeklinde) antibiyotik gerektiren, solunum sistemi dışındaki doku ve organları (örneğin, beyin, eklemler, böbrek ve idrar yolları, karaciğer gibi) da etkileyen enfeksiyonların olması durumunda bu hastalarda bağışıklık eksikliği olma ihtimali daha yüksektir ve bu yönden mutlaka incelenmelidirler. Bunun yanında ailesinde bağışıklık eksikliği olanlar, düzelmeyen pamukçuğu olan bebekler, büyüme-gelişmesi geri kalmış olan bebekler de özellikle sık hasta oluyorlarsa bağışıklık eksikliği yönünden araştırılmalıdırlar.

    Bağışıklık eksiklikleri konusunda toplumu bilgilendirmek ve bu hastalıklara erken tanı koyup tedavilerini sağlayabilmek amacıyla çalışan bir kuruluş olan Jeffrey Modell Vakfı bağışıklık eksikliklerinin varlığına işaret eden durumları herkesin anlayabileceği biçimde aşağıda sunulan 10 madde halinde toplamıştır. ÇEVRENİZDE BU ÖZELLİKLERE SAHİP ÇOCUK YADA ERİŞKİN BİREYLER VARSA, BU KİŞİLERİN BAĞIŞIKLIK EKSİKLİKLERİ KONUSUNDA İNCELENMESİ İÇİN KENDİLERİNİ UYARINIZ.

    BAĞIŞIKLIK EKSİKLİĞNE İŞARET EDEN 10 BELİRTİ:

    1. Bir yıl içinde 4 veya daha fazla yeni otit (kulak enfeksiyonu)

    2. Bir yıl içinde 2 veya daha fazla ciddi sinüzit

    3. İki ay veya daha uzun süren ancak etkisiz veya etkisi çok az olan antibiyotik tedavisi

    4. Son bir yıl içinde 2 veya daha fazla pnömoni (Zatürree)

    5. Bebeğin kilo alamaması veya normal büyümenin olmaması

    6. Tekrarlayan, derin doku veya organ apseleri

    7. Ağız mukozasında (ağzın ve yanakların iç kısmında, dilde, boğazda) düzelmeyen pamukçuk veya deride düzelmeyen mantar enfeksiyonları

    8. Enfeksiyonların tedavisi için intravenöz (damar yolundan) antibiyotik ihtiyacı olması

    9. Septisemi (kana mikrop karışması) de dahil olmak üzere 2 veya daha fazla derin veya ağır enfeksiyon

    10. Primer immün yetmezlik için aile öyküsünün varlığı (ailede bağışıklık eksikliği olan bireylerin varlığı)

    Sağlıklı günler dileği ile…

  • Yenidoğan bebeğim normal mi ?

    Yenidoğan bebeğim normal mi ?

    Aylardır büyük bir merak, heyecan ve biraz da endişe içinde beklediğiniz bebeğiniz doğduğunda önce büyük bir rahatlama ve huzur hissedersiniz. Ancak özellikle ilk kez anne – baba oluyorsanız sonrasında bu rahatlama ne yazık ki uzun sürmez.

    Beklenmeyen doğum lekeleri, bıngıldak, sarılık, deri döküntüleri, gözlerde kayma, kafadaki şişlikler gibi her belirti ebevenyler için büyük bir panik nedeni olabilir.

    Endişe duyulan bulguların çoğunun geçici ve önemsiz olduğunu bilmek rahatlatıcı olabilir. Ancak sizi rahatsız eden herhangi bir bulguda doktorunuza başvurmak ve onun yorumunu almak özellikle bebeğinizin ilk haftalarında en doğru davranış olacaktır.

    Baştan Ayak Parmağına Kadar Bebeğinizi İncelediniz mi ?

    Özellikle vajinal doğum sonrası bebeğinizin başı, doğum kanalından geçmesi sonucu huni şeklinde olabilir. Bu durum genellikle 48 saat içerisinde düzelir. Yine doğum sırasında başta cilt altı ödem ( caput succedaneum ) gelişmesi sonucu başta şişlikler olabilir, kısa sürede düzelir.

    Cephal hematoma adı verilen şişlik ise normal doğumlarda kemikle kemik zarı arasında kan birikmesine verilen isimdir, geçicidir,ancak düzelmesi daha uzun sürebilir.

    Bebeğinizin bıngıldağının ( fontanel ) kalp atışlarına paralel pulsasyon göstermesi ve yumuşak olması sizin için güzel bir sürpriz olabilir. Beyin gelişiminin en hızlı olduğu ilk 1 yılda açık ve yumuşak olması gerekmektedir. 12- 18 ay arasında kapanması beklenmektedir.

    Bebeğinizin cildinde hafif mavilik özellikle parmaklar, eller ve ayaklarda olabilir. Isı regülasyonunun henüz sağlanamamasına bağlıdır. Bebeğinizi ısıttığınız zaman düzelecektir. Bebeklerde mavi renk ciddi bir hastalığa bağlı olabileceğinden doktorunuza danışmakta fayda vardır.

    Yenidoğan sarılığı için hazırlıklı olun. Bebeklerin % 60’ ında genellikle ikinci günde başlar, 3 -5 .günde en yüksek seviyeye ulaşır. Doktorunuza danışınız, bazı durumlarda özel bir tedavi gerekebilir.

    Bebeğinizin gözbebeklerinin rengi, ilk 1 yılda değişebilir, bu durum size şaşırtmamalıdır.

    Bebeğinizin gözleri özellikle ilk 3 ayda aynı yönde hareket etmeyebilir. Devam ediyorsa bir göz doktoruna başvurmalısınız.

    Ciltte döküntüler, yenidoğan döneminde sıklıkla olabilir. En sık görüleni ‘’ Erythema toxicum ‘’ adı verilen ortası beyaz –sarı olan kırmızı döküntülerdir. Birkaç gün içerisinde kendiliğinden düzelir.

    Mongol lekeleri, popo ya da sırtın en alt kısmında görülen morumsu cilt lekeleri yine normal doğum lekelerindendir. Bir yıl içerisinde kaybolur.

    Bebeğinizin genital bölgesi de sizin için şaşırtıcı olabilir. Kız bebeklerde vulva daha şiş ve koyu renkli , erkek bebeklerde ise scrotum büyük ve daha kırmızı olabilir Anneden geçen hormonların etkisiyle görülebilen bu durum geçici olsa da sizi endişelendiren her durumu doktorunuza danışmalısınız.

    Sizin için bir başka bir sürpriz de kızlarda görülen beyaz vajinal akıntıdır ki bir –iki gün kan da gelebilir. Vajinal mukoza çok hassastır. Anneden geçen hormon seviyelerinin azalmasıyla 72 saat içinde görülen ve sonlanan vajinal kanama görülebilir.

    Bebeğinizin göbek kordonu genellikle hafif bir kanamayla birlikte 7 – 10. günlerde düşer. İdrar gelmemesi için bebeğinizin bezini kordonun altında bağlayın. Kordona dokunmanız bebeğinizin canını da acıtmaz.

    Yenidoğan dönemindeki birçok olayda olduğu gibi hıçkırıklar veya gaza bağlı ağlamalar bebeğinizden çok sizin canınızı acıtabilir, korkmayın ve üzülmeyin. Birçok problem zamanla kendiliğinden çözülecektir. Ancak özellikle ilk birkaç haftada dikkatinizi çeken konuları doktorunuza danışmanız uygun olacaktır.

  • “Hayır” Demek Neden Bu Kadar Zor?

    “Hayır” Demek Neden Bu Kadar Zor?

    Hepimizin hayır diyemediği anlar mutlaka olmuştur.Zaman zaman hepimiz onaylanma ve beğenilme ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için kendi isteklerimizi bir kenara atarak diğer insanların istek ve beklentilerine “evet” demiş; kendi istek ve beklentilerimizi ise ertelemişizdir. Bu hepimizin karşılaştığı bir durumdur ancak diğer insanlara söylediğimiz hayır ve evetlerin dengesini kuramadığımızda bu durum problem haline gelmeye başlar.

    Aslında evet demek bizi başkalarıyla işbirliği ve dayanışma yapmaya yöneltir. Diğer insanların beklentilerine evet dersek onlarla daha yakın, daha samimi ilişkiler kurabileceğimizi, onlar tarafından onaylanıp beğenileceğimizi yani kabul edileceğimizi düşünürüz. Fakat, diğer insanlara söylediğimiz “evet” lerin dengesini kuramamaya başladığımızda bu beklentimizin boş olduğunu ve imajımızın beklediğimiz gibi olmadığını görmeye başlarız. Buna rağmen yine de hayır diyemeyiz. Hayır diyemememizin arkasında sevdiğimiz insanları mutsuz etme, kaybetme ya da öfkelerine maruz kalma korkusu vardır. Hatta hayır demeyi saldırgan bir davranış olarak kabul ederiz ve karşımızdaki kişinin bize vereceği tepkiyi de haklı görürüz. Hayır dememizin yaratacağı anlaşmazlıkların tüm ilişkimizi bozacağını varsayarız. Bunu destekler nitelikte etrafımız en küçük hayırla göz yaşına boğulan arkadaşlar, anne, baba ve çocuklarla doludur. İnsanın karşısındaki kişiyi bilerek üzmesi kolayca gerçekleşebilecek bir şey değildir. Karşısındakinin üzüldüğünü gören kişi, hayırla başlayan sözünü genelde evetle bitirir. Başkasını üzmenin sorumluluğunu almak ağır gelir, sonrasında kendimizi suçluluk duyguları ile boğuşurken bulabiliriz ya da karşımızdakinin öfkeleneceğinden korkabiliriz. “Hayır dersem kesin bana kızacak, bağıracak, ilişkimiz zarar görecek ” gibi düşünceler bizi “evet” demeye itebilir.

    Her insanın hayatında çok rahat hayır dediği bir dönem vardır; çocukluğu. Özellikle ilk ergenlik olarak adlandırılan 2-3 yaş arası dönemde çocuk her şeye itiraz etmeye başlar ve söylenen her şeyin tersini yapar. Çocuk ebeveynlerine karşı çıkarak kendi kişiliğini göstermeye çalışır. Ancak bu dönemde de her ailede olduğu gibi çocuk tarafından sürekli ortaya çıkan “hayır”ı ebeveynler anlamlandırmakta zorlanır ve farklı tepkiler verir, hatta bazen cezalandırırlar. Çocuğa temel kuralları öğretmeye başladığımız bu dönemde çocuğun bu itirazlarına verilen tepkiler ya da anne babanın çocuğuna koyduğu sınırlar sağlıklı değilse (çok serbest bırakmak ya da sürekli cezalandırmak, ketlemek) kişinin yetişkinlik döneminde de neye evet neye hayır diyeceği konusunda karışıklık yaratabilir. Çocuk bu dönemde kendini kanıtlamak anlamına gelen “hayır”ı sevgi kaybı ve suçlulukla karıştırır. Bunları birbirinden ayırmakta güçlük çeker. Bir yetişkin olduğunda da, bu terk edilme ve sevilmeme duygusunu hayır dediğinde bilinçsizce tekrar yaşar. Böylece, karşı çıkma ve özerklik, çoğunlukla suçluluk ve kaygıya bağlanır ve bu durum kişiyi tüm hayatı boyunca etkiler. Bu nedenle ilerleyen dönemde hayır demekten kaçarak, suçluluk duygusu ve kaybetme korkusunun oluşturacağı kaygıdan kaçmaya çalışırız.

    Ancak hayır diyememek bir süre sonra beklediğimizin tersine ilişkilerimizi bozmaya başlar. İnsanlara hayır diyemediğimiz noktada acı çekeriz, çünkü kendimizi istemediğimiz bir ortamda, istemediğimiz bir şeyi yaparken buluruz. Bu durum kendimize güvenimizi kırmakla birlikte hayır diyemediğimiz kişilerden de uzaklaşmamıza neden olur. Çünkü çoğunlukla sıkıntı duyduğumuz durumlardan kaçma eğilimindeyizdir.

    Çoğu zaman hayır dememek adına kendimizce yanlış çözümler üretiriz. Çözüm gibi kullanılan bu davranışlar kısa vadede çözüm gibi görünse de yaşadığınız sorunu kalıcı olarak ortadan kaldırmaz. Hayır diyemediğimiz zamanlarda en sık yaptığımız davranışlardan biri kaçmaktır. Kaygı yaratan her türlü durumda kaçma arzusu gösteririz, böylece sıkıntından kurtulacağımızı düşünürüz. Ancak kaçtığımız durumun bizi daha çok strese soktuğunu görmezden geliriz. Örneğin hayır demekte zorlandığımız kişi ile karşılaşmamak için bazen yolumuzu değiştirebilir, o kişiden farklı bir saatte evimizden çıkabilir, hatta telefonlarına cevap vermeyebiliriz. “Hayır” diyemediğimiz durumlarda karşı tarafı kırmamak ve hayır deme stresinden kaçmak için sıklıkla kullandığımız yanlış çözümlerden bir başkası da yalan söylemektir. Örneğin gitmek istemediğimiz bir doğum gününe hayır diyemediğimiz için hasta numarası yapabiliriz. Ancak yalan söylediğimiz noktada yalanımızın ortaya çıkmaması için önlemler almamız da gerekeceğinden daha fazla efor sarf etmemiz gerekecek ve sonunda duyacağımız sıkıntı hayır derken çekeceğimiz sıkıntıdan çok daha fazla olacaktır. Bazen de bir başkasının isteğini reddetmekte zorlandığımızda, başkasını kullanarak hayır demeye ya da bahane üretmeye çalışırız. Yani sorumluluğu başkasına yükleriz. Örneğin arkadaşımıza hayır diyemediğimiz için telefonumuzu bir yakınımızın açmasını isteyip, uyuduğumuzu söylemesini isteyebiliriz.

    Hayır dememek adına bu davranışları tercih etsek de içimizden bir ses “hayır demeliydim” diye fısıldar, pişmanlık ve suçluluk duymamıza neden olur. O anda karşımızdakini yalan söyleyerek ya da kaçarak aldatsak da kendimizi kandıramayız.

    Sonuçta, hayır demeyi gerektiren durumlarda hepimizin ortak yaşadığı duygu kaygıdır. Kaygı rahatsız edici ve tahammül edilmesi zor bir duygu olduğundan dolayı da kaygı yaratan durumlardan uzak durmak için çabalarız. Bu nedenle hayır demekten kaçmaya çalışırız. Ancak hayır deme cesareti gösteremediğimiz ölçüde kaygımız daha da artar. Bu nedenle ilk yapmamız gereken hayır diyemediğimiz zamanlarda neler olup bittiğini fark etmektir. Hayır diyemememizin sebepleri üzerine düşünmeye ve bu düşünceleri keşfetmeye başladığımızda bu problemin yüzde ellisini halletmiş oluruz. Rahatsız edici bu düşünceler otomatik olarak aklımıza geldiğinden zihnimiz tarafından çoğu zaman sorgulanmadan doğru kabul edilir. Ancak bu düşünceleri fark ettiğimizde bu düşüncelerin gerçek dışı ya da abartılı olduğunu görebiliriz. Örneğin hafta sonu dışarı çıkmak için ısrar eden arkadaşınıza canım dışarı çıkmak istemiyor demek yerine bahane bulma ihtiyacı hissediyorsanız kendinize aklınızdan ne geçtiğini sorarak sizi kaygılandıran düşünceleri fark edebilirsiniz. “Hayır dersem bir daha benle görüşmez”, “onu sevmediğimi düşünür” gibi.. Bu düşünceler hayır deme aşamasına gelme şansınızı azaltır. Ancak hayır diyebilme cesaretini gösterdiğinizde felaketle sonuçlanacağını düşündüğünüz bu durumların gerçek olmadığını görme şansını yakalarsınız. Bunları fark ettikten sonra ufak adımlarla hayır demeye başlamak daha kolay olacaktır. Duygusal açıdan sizi çok zorlamayacak bir hayırdan başlayarak aşama aşama ilerleyebilirsiniz. Örneğin samimiyetine inandığınız bir arkadaşına çok önemli olmayan bir konu üzerinden hayır demeyi deneyebilirsiniz, sonra yavaş yavaş hayır demekte zorlandığınız kişi ve konular hakkında denemelere başlayabilirsiniz. Ancak ilk denemeler her zaman zor olacağı için tek bir girişimden sonra kendinize hüküm vermemeniz, tam tersi daha çok deneme yapmanız gerekir. Hayır demeyi öğrenmek hem kendimize daha olumlu bakabilmemizi sağlayacak hem de insanlarla daha samimi ilişkiler kurmamıza yardımcı olacaktır. Hayır demeyi öğrendikten sonra zevkle ve gerçekten isteyerek evet diyebiliriz.

    Uzm.Psk.Bige Rüya Yıldız

  • Tükenmişlik  Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Son zamanlarda  gündeme gelen bir konu, Tükenmişlik sendromu.
    Rekabetçi günümüz toplumunda iş saatlerinin çok fazla, iş tatmininin düşük olması, kişilerin
    iş tanımlarının net olmaması, bir kişinin birden çok kişinin işini yapması ve benzeri bir çok
    olumsuz durumla karşılaşmaktayız. Asıl ismi Burn-out olan Tükenmişlik Sendromu işte bu
    noktada kişide motivasyon kaybı, işe ilgisizlik,yorgunluk ile kendisini gösteren bir
    sendromdur. Bu durum kişinin pek çok başka alanda da sorun yaşamasına sebep olur.Teşhis
    ve tedavisi için mutlaka bir uzman desteği alınması gerekir.Şimdi isterseniz bu konuyla ilgili
    sık sorulan sorulara bir göz atalım.
    Tükenmişlik sendromunun belirtileri nelerdir?
    Tükenmişlik sendromu, kişinin iş hayatında aşırı yorgun ve isteksiz hissetmesi, işe devam
    motivasyonunun olmaması ve çoğu zamanda yaptığı işi yapmayı sürdürememesi ile ortaya
    çıkan bir durumdur. Çoğunlukla bu kişilerde çaresizlik ve hayal kırıklığı duyguları yaşanır,
    olağan durumlara dahi tahammül düzeyi düzer, kişi agresif tavırlar sergilemeye başlayabilir.
    Bu durum sadece kişinin kendisini değil dolaylı yollardan aile ve sosyal ilişkilerini de
    etkileyebilir. Tükenmişlik sendromu iş kaybı ve aile içi sorunlara sebebiyet verebilirken,
    psikosomatik yakınmalar ve depresif belirtiler de bu süreçte kendisini gösterebilir.
    Tükenmişlik sendromu kimlerde daha sık görülür, sebepleri nelerdir?
    Tükenmişlik sendromunun kimlerde daha sık görüldüğüne dair pek çok araştırma yapılmıştır.
    Bu sendrom belirgin bir meslek grubuna ait değildir. İnsanlar çok iç içe olan, özellikle hizmet
    sektöründe çalışan, yoğun temposu ve uzun çalışma saatleri olan, mükemmeliyetçi kişilik
    yapısına sahip ve beklentileri gerçeğin üzerinde olan,aşırı efor gerektiren işlerde çalışan, iş
    tatmini düşük olan, hayır diyemeyen, her şeye ve her yere yetişmeye çalışan kişilerde daha sık
    görülür. Yapılan araştırmalar tükenmişlik sendromunun mükemmeliyetçi, yaptığı her şeyi çok
    mükemmel şekilde yapmaya çalışan ve beklentileri yüksek olan kişilik yapılarında daha sık
    görülmekte olduğuna işaret etmiştir. Buna ek olarak, tükenmişlik sendromu iş hayatına
    başlarken çalışma hevesi yüksek olanlar arasında da sık rastlanan bir durumdur. Tükenmişlik
    hissine, kişinin ilk işe başladığı dönemde çok fazla motivasyon ve enerji harcamasının sebep
    olduğu düşünülmektedir. Ancak, bu sendrom sadece kişisel özellikler değil, iş yükü, sosyal
    destek, iş tatmini ve bir çok farklı etkenden oluşan bir yapı olarak düşünülmelidir.
    Tükenmişlik Sendromundan nasıl korunulur?
    Mükemmeliyetçi düşünce yapısını esnetmek, beklentileri çok yüksek tutmamak, iş saatlerinin
    daha makul sınırlara çekilmesi ve özel ve sosyal hayata daha fazla zaman ayırmak kişinin
    tükenmişlik hissinin azalmasına yardımcı olabilir.
    Tükenmişlik Sendromu bende var mı?
    *Kendinizi sürekli yorgun hissediyorsanız,

    *İşiniz ile ilgili sürekli negatif duygular içindeyseniz,
    *İşinizi yapmayı sürdüremeyecek durumda hissediyorsanız,
    *İşinize karşı duyarsızlaştıysanız,
    *Dikkat ve motivasyon kaybınız varsa,
    *Uyku ve iştah probleminiz mevcutsa,
    *Tahammülsüz, mutsuz ve kızgın hissediyorsanız,
    *Sürekli herşeyi bırakıp gitmek gibi bir düşünceniz var ise,
    *Sosyal hayatınıza ayırdığınız vakit çok kısa iken, iş hayatınıza ayırdığınız vakit çok uzun ise,
    Bir uzmana danışmanızı öneririm.
    Tükenmişlik Sendromu nasıl tedavi edilir?
    Tükenmişlik sendromu ortaya çıktıktan sonra kişinin duruma sebebiyet veren ortam
    uzaklaşması ve bir süre dinlenmesi gereklidir. Bu süreç esnasında kişinin psikolojik destek
    alması önemlidir hatta gerekli görülürse ilaç tedavisi de terapi süreciyle eş zamanlı olarak
    düşünülebilir.
    Sağlıklı günler dilerim.

  • Yaz Depresyonu

    Yaz Depresyonu

    Yaz depresyonu nedir?

    Mevsimsel duygu durum bozukluğu, her yıl sonbahar ve kış aylarında günlerin kısalmasıyla ortaya çıkan bir depresyon biçimidir. Genellikle ilkbahar ve yaz aylarında günlerin uzamaya başlamasıyla birlikte mevsimsel depresyonu olan bireylerin şikayetlerinde iyileşme görülür. Ancak bazen ilkbahar ve yaz mevsiminde oluşan bir tipi de bulunmaktadır. Yaz depresyonu, kış depresyonuna göre ender görülmektedir. Görülme sıklığı %1 olan yaz depresyonunun nedenleri kesin olarak bilinmese de genetik faktörler, stresle bağlantılı faktörler, geçmişte yaşanan travmatik bir olayın neden olduğu depresif bir süreç, her yıl aynı dönemlerde tekrar hatırlanarak mevsimsel depresyona yol açabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, biyolojik etkiler (melatonin hormonunun az salgılanması gibi) ve psikolojik faktörler nedeniyle yaz mevsiminde de depresyon olacağını göstermektedir.

    Kadınlarda erkeklere oranla mevsimsel duygu durum bozuklukları 4 kat fazla görülmektedir. Ayrıca klinikte en çok gözlemlediğimiz özellikle majör depresyonda olduğu gibi yaz depresyonunda da, kişilerin hastalığı geçici bir moral bozukluğu gibi görerek hafife almalarıdır. Depresyon sürecini, kırık kolla salata yapmaya benzetebiliriz. Kişi hayat kalitesi düşmüş bir şekilde hayatına devam eder, fakat bu durum tedavi edilmediği takdirde kişinin hayatındaki işlevselliğini olumsuz etkileyen bir süreç haline dönüşür.

    Yaz depresyonu belirtileri neler?

    Döngüsel ve mevsimsel bir durum olan yaz depresyonu belirtilerin her yıl aynı dönemlerde başlayıp sona erdiği anlamına gelmektedir.

    • Anksiyete (Endişe, kaygı)

    • Uyku sorunları, insomnia (uykusuzluk)

    • Aşırı hassasiyet, sinirlilik

    • Ajitasyon

    • Kilo kaybı

    • İştahsızlık

    Yaz depresyonda kişi hayattan zevk alamamaya başlayabilir. Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü yaşar. Kişi eskiden mutlu olduğu şeylere ilgi duymaz. Yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı, motivasyon kaybı, cinsel isteksizlik, uyku bozukluğu, aşırı alınganlık, duygusallık, sabırsızlık, iştah kaybı, kilo verme ya da aşırı iştahla kilo alımı görülebilir. Bu durum içe kapanma, saldırganlık, yaşamı değersiz bulma ve intihar düşüncelerine kadar gidebilir.

    Sirkadyen ritmin (biyolojik saat) bozulması, uyanık kalma süresinin artmasından dolayı depresif duygulara yol açabilir. Ayrıca vücudumuzdaki serotonin seviyesindeki düşüş ve özellikle de melatonin hormonu dediğimiz uyku düzenini sağlayan hormonun dengesinin bozulması yaz depresyonunu tetikleyen sebepler arasında olabilmektedir.

    Yukarıdaki sebeplerden dolayı yaz aylarında düzenli ve kaliteli uykuya dikkat edilmelidir. Mümkünse haftanın 4 günü 20 dakika tempolu yürüyüş yapmak vücuttaki endorfin seviyesini arttırdığı için önerilmektedir. Yaz aylarında sağlıklı ve düzenli beslenmek de oldukça önemlidir.

    Yaz depresyonunun tanı ve tedavisi için, ruh sağlığı uzmanının değerlendirilmesi önemlidir. Tedavi sürecinde psikoterapi ve ilaç tedavisi kullanılmaktadır.

  • Pazartesi Sendromuna Son Vermenin Yolları

    Pazartesi Sendromuna Son Vermenin Yolları

    Pazartesi sendromunda algı yönetimi…

    Özellikle okul ve iş hayatındaki çoğu kişinin kabusudur pazartesi sendromu. Bu durum bazı baş etme yöntemleriyle atlatılabilecek bir durum mu, yoksa kişinin hayatındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkileyebilen ve ciddi müdahale gerektiren bir durum mu bunu ayırt etmek önemlidir.

    Kişi, pazar gününden itibaren etkilerini hissetmeye başlar. Pazar günü, yeni başlayacak olan haftayı müjdeler ve bazı kişiler bu durumu müjde yerine, yoğun tempo, stres, trafik, yorgunluk olarak algılar. Hafta sonunun bitmiş olması, kişide gerginlik yaratabilir. Bu gerginlik hissinin sebebi olarak da kişinin pazartesi gününe yüklediği anlam etkilemektedir. Negatif düşüncelerimiz, duygularımıza ve davranışlarımıza yansır..

    Herkes pazartesi sendromu yaşayacak diye bir şey yoktur. Pazartesi sendromu yaşayan kişilere baktığımızda ise genellikle bu kişiler ya mesleğini sevmiyordur ya çalıştığı ortamla ilgili bir problem yaşıyordur ya da kişi kendisini yeteri kadar tanımıyordur. Kişinin kendisini tanıyor olması, kendi süreçlerinin farkında olması durumlar karşısında baş edebilme yetisini geliştirir. Ana odaklanmayı becerebilen, stresle baş etme mekanizmaları iyi olan, kendisini iyi tanıyan kişiler pazartesi sendromu yaşamaz.

    Pazartesi sendromunun yaşanmasındaki bir diğer neden de kişinin o güne yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Her pazartesi kişinin hayatına dair değişim kararları alması (diyete, spora başlaması gibi) o günle ilgili stres düzeyinin artmasına zemin hazırlayabilir.

    Pazartesi sendromundan kurtulabilmek için, ilk olarak kişinin bu algıyla ilgili farkındalık kazanması önemlidir. Kişinin kendisine “Ne oluyor da böyle bir sendromu yaşıyorum? Böyle hissetmemdeki faktörler neler olabilir? O güne ait negatif algımla ilgili neyi değiştirmeye ihtiyacım var?” gibi sorular sorması önemlidir. Nedenini bilmediğimiz hiçbir şeyin sonucunu değiştiremeyiz. Bu nedenle ilk olarak yaşanılan sendromla ilgili nedeni bulmak önemli.

    Sendroma yönelik olumsuz faktörleri tespit ettikten sonra olumlu faktörleri de değerlendirmek gerekir.

    Pazar gününden başlayan gerginlikle baş edebilmek için, ana odaklanmak önemlidir.

    Pazar günü size keyif veren aktiviteleri ön plana almak yararlı olacaktır. Aynı zamanda her gün 20 dakika tempolu yürüyüş, nefes ve gevşeme egzersizleri yapıyor olmak uzun vadede stres düzeyinizi olumlu etkiler. Bununla birlikte sirkadyen ritmine dikkat etmemek kişide pazartesi sendromunu tetikleyebilir. Hafta içi uykusuz kalarak, hafta sonu telafi etmeye çalışıyoruz. Bu durumda biyolojik ritmi bozuyor. Daha fazla uyku, hafta başında kendimizi daha yorgun hissettiriyor ve bu da pazartesi günümüzü diğer günlerden daha fazla etkiliyor.

    Eğer sendrom uzun bir süredir devam ediyorsa ve hayatınızdaki işlevselliğinizi olumsuz yönde etkilediyse mutlaka uzman desteği almanızı öneririm.

  • İletişim Engelleri Nelerdir?

    İletişim Engelleri Nelerdir?

    İletişim Engelleri Nelerdir?

    Çocuklarla ebeveynlerin kurmuş oldukları iletişim bazen sağlıklı iletişimi zorlayan engellerle dolu olabilmektedir. Bazı örnekler verecek olursak;

    1. Sıklıkla Emir Cümleleri Kurmak;

    Yaşantımızı gözden geçirerek kurduğumuz emir cümlelerini yakalamaya çalışalım. “Kalk, yüzünü yıka, sütünü bitir, dişlerini fırçala, ağzın doluyken konuşma, ödevini bitir, televizyonu kapa, büyüklerinle konuşurken sesini yükseltme, öğretmenini dinle…….” gibi uzayan emir sözcüklerini yakalamamız zor olmayacaktır. Adeta askerlik eğitiminin hepimizin bildiği “yat!-kalk!-sürün!” kalıbı gibi sürekli emir veren insanlar haline gelebiliriz. Oysa askerlikteki itaat hayati önem taşıdığı için asker yat emrinden sonra kalk emri gelene kadar başka bir davranıma geçmemek durumundadır. Peki, acaba bizim istediğimiz şey evimizi asker ocağına çevirip, nizami askerler yaratmak mıdır? Tabiî ki değil. Çocuklarımızın korkudan söyleneni yapmasını değil kendisi için gerekli olanı düşünmesine ve bulmasına yardımcı olmalıyız.

    2. Gözdağı Vererek Konuşma Biçimi;

    “Okulunu bitirmezsen sana para mara yok”,” ödevini bitiremezsen televizyonu unut” ,”sütünü içmezsen cüce kalırsın”, “terliksiz dolaşırsan hastalanırsın” gibi. Bazen işimizi kolaylaştırmak için bir davranışı bitirmesini koşula bağlayabilir ya da gözdağı vererek korkutarak istediğimiz davranışı yapmasını sağlayabiliriz. Televizyon izlemesini istemediğimiz halde onu şarta bağlayarak daha da çekici hale getirebiliriz. Ayrıca korku, boyun eğme, itaat etme davranışı yaratabilir ya da“deneme” isteğini tetikleyebilir. Gücenme, kızgınlık, öfke ve düşmanlık duygularının oluşmasına neden olabilir.

    3. Sürekli Öğüt Verme, Çözüm Önerileri Getirme;

    “Senin yerinde olsam plan yaparak çalışırdım”, “sütünü bitirdiğinde boyun uzayacak”,”bak sana bir öneri vereyim” gibi cümleler kurabiliriz ve bu konuşma biçiminin çok yararlı yapıcı olduğuna inanırız. Öncelikle düşünmemiz gereken söylediğimiz şeylere acaba benim mi ihtiyacım var sorusunu cevaplamak sonrada istenmeden verilen öğütlerin, yardımın yararlı olmadığını gözlemleyebilmektir. Aksi takdirde bu yaklaşım anneye babaya bağımlı çocuklar yaratabilmektedir. Ayrıca kendi çözüm yollarını oluşturmasına katkı sağlamayacaktır.

    4. Sıklıkla Yargılamak, Eleştirmek;

    “Sen zaten tembelin tekisin”,”zaten başarsaydın şaşardım”,“yine mi bitiremedin” gibi cümleler kurmak yetersiz, aptal hissetme duygularına neden olabilir. Çocuğun olumsuz bir yargıya hedef olma ya da azarlanma korkusuyla iletişimi kesmesine yol açabilir ya da çocuk yargı ve eleştirileri gerçek olarak algılayabilir (Ben kötüyüm!) ya da karşılık verebilir0(Siz de daha mükemmel değilsiniz!).

    Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.

    5. Çocuğu Sürekli Övmek

    İstendik davranışı yapması durumunda çocuk yerli yersiz her ortamda övülebilir. “Çok güzel……..”, “Bence harika bir iş yapıyorsun…..”Bu durumda çocuk ailesinin beklentilerinin çok yüksek olduğunu düşünebilir ya da kaygı hissedebilir.

    Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun kendilik algısına uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?” gibi düşünebilirler. Ayrıca övgü başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırabilir ya da aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.

    6. Ad takmak, alay etmek:

    “Koca bebek….”, “Hadi bakalım Süpermen”, “Geri zekalı”, “Hadi sende sulu göz”, gibi cümleler kurmak çocuğun gelişiminde değerli hissetmesine yol açmaz. Sevilmediği kanısının oluşmasına yol açabilir, kendilik gelişiminde olumsuz etkileri olabilir. “Aşkım, Sevgilim ”gibi sevgiliye söylenecek sözlerin söylenmesi anne ya da babayla ilişkisinin sınırlarını belirlemesinde, cinsel normlarının oluşumunda sıkıntılar yaşamasına neden olabilir.

    7. Sürekli Soru Sormak, Sınamak, Sorgulamak:0

    “Neden?….Kim?…..Sen ne yaptın?……Nasıl?…..”

    Soruları cevaplama genellikle eleştiri veya zorunlu çözüm getirdiğinden çocuklar genellikle hayır demeye, yarı doğru cevap vermeye, kaçmaya yönelir veya yalan söyler

    Sorular genellikle soru soranın nereye varmak istediğini açıklamadığından, çocuk korku ve endişeye kapılabilir

    Ailenin endişelerinden doğan sorulara cevap vermeye çalışan çocuk kendi sorununu, gözden kaçırabilir.

    Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.

  • Bebeklerde asla ihmal edilmemesi gereken 6 ciddi belirti!

    İlk defa çocuk sahibi olmak harika bir duygu ama başta bebeğinizin ilk hastalığı olmak üzere korkutucu anları da beraberinde getiriyor.

    Her küçük öksürük veya kızarıklıkta hemen alarma geçmek kolaydır. Peki, ciddi durumları ebeveyn kuruntularınızdan ve bir sonraki doktor kontrolüne kadar bekleyebilecek durumlardan nasıl ayırabilirsiniz?

    Bebeklerde asla ihmal etmemeniz gereken altı ciddi belirtiyi aşağıda bulabilirsiniz.

    1. Dudak morarması (siyanoz) Bebeğinizin dudakları morarıyorsa veya ağzında veya dilinde morarma varsa, bu bebeğin yeterli oksijen alamadığının göstergesidir. Bu sağlık durumu siyanoz olarak bilinir.

    Ne yapmalısınız?
    Bebeğinizde morarma görüyorsanız, 112’yi arayın ve acil e gidin

    2. Nefes darlığı
    Her bebekte zaman zaman hırıltı veya inilti görülür. Ancak, bebeğinizin nefesi devamlı olarak derin ve hızlıysa ve göğüs kaslarını gerektiğinden daha fazla kullandığını ve burun deliklerinin iki yana açıldığını gözlemliyorsanız, bebeğiniz nefes darlığı çekiyor olabilir.

    Ne yapmalısınız?

    Hemen çocuk doktorunuzu arayın. Bu durumu mesai saatleri dışında gözlemliyorsanız, acil servise gidin.

    3. 38°C’den Yüksek Ateş (yenidoğanlarda)
    Bebeğiniz üç aylıktan küçükse ve makattan alınan ateş 38°C’den yüksekse, çocuk doktorunuzu aramalısınız. Yenidoğanlarda ateş birçok farklı sebeple ortaya çıkabilir. Bebeğinizde hafif bir soğuk algınlığı da olabilir, menenjite yakalanmış da. Bu nedenle, yenidoğanlarda yüksek ateşi çok ciddiye alıyoruz.

    Ne yapmalısınız?
    Yenidoğanlarda ateşi her zaman makattan ölçün, çünkü diğer konumlarda aynı doğruluğu yakalayamazsınız.
    Yeni doğan bebeğinizde yüksek ateş varsa, doktorunuzu arayın.
    Yenidoğan, ateşin nedenini bulmak amacıyla omurilikten su alma dâhil olmak üzere bir dizi tetkik için hastaneye yatırılabilir ve antibiyotik tedavisine ihtiyaç duyulabilir. Bağışıklık sistemleri daha gelişmiş olan daha büyük çocuklarda ateş her zaman ciddi olmayabilir.

    4. İlerleyen sarılık

    Yenidoğanınızda doğum sonrasında sürekli ilerleyen bir sarılaşma varsa, bebeğiniz ilerleyen sarılık geçiriyor olabilir.
    Sarılık her zaman tehlikeli değildir. Bazı durumlarda normaldir ve kendi kendine iyileşir ama iyileşmek yerine ilerleme görülüyorsa, değerlendirilmesi gerekebilir”.

    Bilirubin karaciğer tarafından üretilir. “Bebeğin karaciğeri bir fırın gibidir: Çalışması zaman alır ama çalışmaya başladığında, sorunsuz işler,” “Bebek doğduğunda, karaciğeri gerektiği gibi çalışmıyorsa, bilirubin vücutta birikebilir ve derinin sarılaşmasına yol açabilir”.

    Bilirubin düzeyleri çok yükselirse, beyni etkileyerek nöbetlere ve kalıcı hasara yol açabilir.

    Ne yapmalısınız?
    Bebeğinizi daha sık besleyiniz. Böylece, bebek fazla bilirubini dışkısından atabilir.
    Sonraki adım ise, bebeğinizi morötesi (UV) ışık altında (fototerapi) tutarak, bilirubinin parçalanmasını arttırmaktır. Bilirubin düzeyi yükselirse, kan nakli gerekebilir.
    Evde bakım ,bazende ışık tedavisi (fototerapi) genellikle bilirubin düzeyini, bebeğinizin vücudunun fazlalığı kendi başına atmasını sağlayacak kadar düşürmek için yeterlidir.”

    5. Sıvı kaybı

    Bebeğinizin bezleri hep kuruysa, sıvı kaybından endişelenmek gerekir.Bebek altı günlük olana kadar, günde artı bir ıslak bez, sonraki günlerde ise günde altı ıslak bez görmek isteriz.
    Buna göre, iki günlük bir bebekte iki bez, üç günlük bebekte üç bez ıslak olmalı ve ilerleyen günlerde de bu şekilde artış gözlemlenmelidir.
    Şiddetli sıvı kaybının diğer belirtileri ağız kuruluğu, gözlerde içe göçme ve uyuşukluktur.

    Ne yapmalısınız?

    Mümkün olan en kısa sürede doktorunuzu arayıp tavsiyesini almanızı öneririz. Doktorunuz, bebeğinizi sık emzirme veya mama vermenizi tavsiye edebilir. Bu tür durumlarda, bebeğe su vermek genellikle iyi gelmez, çünkü su sodyum değerlerinin düşmesine ve bebeğin nöbet geçirmesine yol açabilir.

    6. Açık sarı safra kusma

    Çocuklar kusar. Hem de çok. Çok öksürmekten, çok ağlamaktan, çok yemekten ve her yerden kapabileceği mide virüslerinden kusar.
    Ancak, bebeğiniz yeşilimsi safra kusuyorsa, durum ciddidir. Koyu renk kahve telvesine benzer kusmuk da ciddi olabilir.
    Yeşil safra, bağırsak tıkanıklığının işareti olabilir ve hemen dikkate alınması gerekir. Kahve telvesine benzeyen kusmuk ise iç kanamaya işaret edebilir. Kafa yaralanması sonrasında kusma da dikkate alınmalıdır, çünkü beyin sarsıntısının ya da kafatası içinde kanamanın işareti olabilir. Kusma olsun veya olmasın, kafa yaralanmaları her zaman bir doktor kontrolünden geçirilmelidir.

    Ne yapmalısınız?

    Yeşilimsi safra ya da kan rengi kusma, hemen bir çocuk doktoru tarafından değerlendirilmelidir..
    Kusma olsun veya olmasın, kafa yaralanmaları her zaman bir doktor kontrolünden geçirilmelidir. Hemen doktorunuzu aramanızı ve onun tavsiyelerine uymanızı öneriyoruz.
    Sonrasında pişman olmaktansa, tedbiri erken almak her zaman iyidir. Herhangi bir şüpheniz varsa, içinizdeki sesi dinleyin ve çocuk doktorunuzu arayın.

  • 4 Adımda Psikolojinizi Düzeltin

    4 Adımda Psikolojinizi Düzeltin

    4 Adımda Psikolojinizi Düzeltin​

    Yaz ayının başlarındayız. Havanın olumlu etkisi sayesinde dışarı çıkmak için nedenlerimiz arttı. Uzmanlar mevsim değişimlerinin, insanların fizyolojisi ve psikolojisi üzerinde doğrudan etkisi olduğu görüşündeler. Bahar ve yaz ayları bildiğiniz üzere alerjisi olan insanlar üzerinde de doğrudan etkilidir. Vücudumuzdaki hormonal ve fizyolojik değişiklikler mevsimsel depresyonları beraberinde getirebiliyor. Dahası, tedavi edilmeyen depresyon bu aylarında etkisini daha şiddetli gösteriyor. Yazın henüz başındayken depresyon ile nasıl başa çıkacağımızı öğrenmek ister misiniz? Psikolog Tuba Dadaşoğlu ile yaz depresyonu ile nasıl başa çıkacağımızı konuştuğumuz, kendimizi daha enerjik ve dinamik hissetmek için neler yapmamız gerektiği ile ilgili bilgilendirici bir söyleşi yaptık. Keyifli okumalar dilerim.

    Depresyon nedir?
    Evet, gerçekten de depresyon nedir? Farkındaysanız artık herkes “Depresyondayım!” diyor.Aslında depresyonun en temel anlamı; isteksizlik hali, hayattan zevk alamamak ve hiçbir şey yapmama isteğidir. Aslına bakacak olursak depresyon; bir beyin hastalığıdır. Yani hem vücudu, hem düşünceleri hem de duygu durumunu etkiler.

    Bahar ve yaz depresyonu hakkında bilgi verebilir misiniz?
    Toplumumuzda daha çok  bahar ve yaz depresyonu olarak bilinen şey, esasen mevsimsel duygulanım bozukluğudur. Her yılın aynı zamanlarında tekrar eden bir depresyon türüdür. Bu süreçte kişiler kendilerini daha çok sömürülmüş ve karamsar hissederler. Bahar depresyonu hastalığı ile yapılan en büyük yanlışlıklardan biri de, bu hastalığı kısa süreli bir moral bozukluğu sanıp, insanların bu durumu ciddiye almamasıdır. Eğer doğru zamanda doğru adım atılmazsa bu hastalık giderek ağırlaşıp sürekli bir depresyon haline de gelebilir.

    Peki, yaz depresyonunun belirtileri nelerdir?
    Kişide gözle görülür derecede enerji düşüşü başlar ve ilgi kaybı azalır, suçluluk duyguları artar, odaklanamama durumu başlar, yoğun bir şekilde ölüm veya intihar fikirleri ortaya çıkar. Duygusal anlamda bir çökkünlük yaşarlar ve her şeye üzülürler. Ağlamalar artar, bu bazen bir neden olmadan da ortaya çıkar. Uyku düzenleri bozulur, hiçbir şeyden zevk alamaz hale gelirler ve kendilerini sürekli yorgun hissederler.

    Bahar ve yaz depresyonunda en çok kimler risk altında?
    Bahar depresyonu, genetik olarak depresyona yatkınlığı olan kişilerde daha fazla görülüyor.Bir de geçmişte depresyon geçirmiş kişilerde daha sık şekilde ortaya çıkıyor. Örneğin; dışa dönük ve ikili ilişkilerinde iletişimi daha kuvvetli olan kişilerde depresyon daha az görülürken, içe dönük ve ikili ilişkilerinde iletişimi zayıf olan kişilerde bu hastalık daha sık ortaya çıkıyor. Buna ek olarak; mükemmeliyetçi yapıya sahip kişiler birçok konuda esneklik gösteremediği için beklentilerinin altında bir durum sergilediği zaman daha sık depresif belirtiler yaşıyor ve böylece mevsimsel değişimlerde daha fazla hassasiyet gösteriyorlar.

    Depresyon başlamadan önce anlamak mümkün müdür? Depresyonun ön belirtileri var mı?
    Hepimiz hayatımızda üzülüyoruz, yıpranıyoruz, stresli anlar ya da zamanlar geçiriyoruz fakat her duygunun olduğu gibi bu duygularında belli bir zamanı olmalı. Buna örnek verecek olursak; ilişkimizle ya da aile yaşantımızla ilgili zorlu bir süreçten geçiyorsak üzülmemiz, uykularımızın kaçması hatta stres düzeyimizin artması normal olabilir.

    Depresyon döneminde farklı olarak yaşanan durum ise; hayatımızda olumlu gelişmeler olmasına karşı içimizde hissettiğimiz koskoca bir boşluk hissi, bunalım ve hüznün devam etmesidir.Yani önceden sizi mutlu eden, keyif veren şeyler artık eski tadı vermiyorsa depresyondasınız demektir. Tabii kişiler çoğu zaman yaşadığının depresyon mu yoksa günlük hayatın bir parçası mı olduğunu ayırt etmekte zorlanabiliyorlar. Eğer bir olay karşısında normalden farklı tepkiler verdiğinizi düşünüyorsanız ve çevrenizdekilerden de bu konuda sorular geliyorsa bir uzmandan destek almanızı öneriyorum. Çünkü uzun süre tedavi edilmeyen depresyon kişiyi intihara kadar sürükleyebiliyor.

    4 adımda depresyon ile başa çıkmak için neler yapmamız gerektiğini bizimle paylaşabilir misiniz?
    Öncelikli olarak “Artık geçmişin yükünden kurtulve hafifle!” diyerek konuya başlamak istiyorum. Geçmişe dair unutmadığımız ve unutmak istemediğimiz her şey bizim ruh sağlığımızı olumsuz şekilde etkiler. Yaşadıklarımızı tabii ki tamamen unutmaktan bahsetmiyorum. Zaten bu, mümkün de değil; fakat geçmişi bugünümüzde yaşatarak kendimize en büyük zararı yine kendimiz vermiş oluyoruz. Eğer geçmişi affedip yolumuza devam etmeyi tercih edersek inanın bana bambaşka bir noktada göreceğiz kendimizi.

    İkinci olarak: O kafayı değiştir!
    İnanın ne düşünüyorsak ya da ne hissediyorsak o şekilde de davranırız. Yani düşünceler duyguları, duygularda davranışlarımızı etkiler. Ben diyorum ki işe olumsuz düşüncelerimizi değiştirmekle başlayalım. Çünkü olumsuz duygular bizi düşünsel ve fiziksel olarak da olumsuz etkiler. Olumsuz bir duygu durumu içerisindeyken moralimiz daha da bozulur. Moralimizin bozulması ise çoğunlukla yapıcı bir durum değil tam tersine yıkıcı bir durumdur.

    Bir diğeri:Kendinle ilgilen!
    Depresyonun üstesinden gelmek için kendimize dikkat etmemiz gerekmektedir. Tabii bu da sağlıklı bir yaşam tarzını takip etmek, stresle başa çıkabilmeyi öğrenebilmek, sağlıklı alışkanlıklar geliştirmek ve gün içinde bize iyi gelecek aktivitelerde bulunmaktır. Ruh sağlığımızda yaşadığımız sorunlar şüphesiz bedenimize de yansır. Hareketsizlik ve bununla beraber sürekli düşünme hali bedenimizi yorabilir.

    Olmazsa olmazı ve sonuncusu: Sevdiklerinize zaman ayırın!
    Depresyonla gelen isteksizlik ve yorgunluk hali ilişkilerimizi de etkileyebilir. Yapılan araştırmalara göre, sosyal ilişkilerin iyileştirici bir gücü olduğu ispatlanmıştır. Uzun süredir ihmal ettiğiniz bir arkadaşınızı arayıp onunla görüşmek, hatta bir kahve içip sohbet etmek inanın size iyi gelecektir.Ve en önemlisi, önceden yaptığınız ve sizi iyi hissettiren şeyleri içinizden gelmese bile yapmaya çalışmak en etkili olacak yöntemlerden biridir. Depresyonunuz hemen bitmese bile, keyifli aktivitelerle uğraştığınız için kendinizi günden güne daha enerjik ve daha iyimser hissedeceksiniz.

    Bir uzmandan ne zaman yardım alınmalı?
    Eğer depresyonunuzun zamanla daha kötüye gittiğini düşünüyorsanız, bir uzmandan destek almanızı tavsiye ediyorum. Yardım alıyor olmak sizin zayıf olduğunuz anlamına gelmemeli. Depresyondayken negatif düşüncelerle boğuşmak kendimizi bulmamızı daha da zorlaştırabilir, fakat unutmamanız gereken önemli bir nokta var, depresyon tedavi edilebilir ve kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz! Ancak önemli olan 4 adımı uygulamaktan asla vazgeçmeyin. Profesyonel destek alıyor olsanız bile, bu ipuçları kendinizi daha iyi hissetmenizi ve iyileşmenizi hızlandırmada yardımcı olacaktır.