Çocuklara dair psikolojik danışmanlıkta ilk görüşme, çocuk ve genç ile tanışma, aileden gerekli bilgileri (doğum öyküsü, geçmiş deneyimleri) edinme, çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemine ve problemine göre gerekirse bir takım ölçme ve değerlendirme tekniklerini uygulama, terapi süreci ile ilgili aileye bilgi verme ve süreci planlanma gibi durumların konuşulduğu aşamaları içermektedir.
Çocuğunuza bu durumu nasıl açıklamalısınz?
Bu sürecin nasıl anlatılacağı gelişim dönemlerine göre değişkenlik gösterir. Ancak her yaş grubunda önemli olan çocuğa açık, net ve doğru bilgi vermektir. Çocuğa “benim bir arkadaşımla görüşmeye gidiyoruz”, “bir öğretmene gidiyoruz” gibi doğru olmayan tanımlamalar, hem psikoloğa hem de aileye dair çocuğun inancını azaltacaktır. Bunun yerine küçük çocuklara, anlatımın kısa, net ve doğru yapılması çocuğunuzda oluşabilecek kafa karışıklıklarını önleyecektir. Ailelerin çocukları ile ilgili görüşecekleri sorunları çocuklarından gizleme istekleri anlaşılabilir ancak gereksizdir; çünkü çocuklar etraflarında ve kendilerinde bir sorun olduğunun bir şekilde farkındadırlar. Bu sebeple çocuğa süreci olduğu gibi aktarmak çocuğun da alacağı psikolojik destek sürecini sahiplenmesini sağlar ve bu da tedaviyi olumlu etkiler. Ancak aile içi özel bir durum varsa ve çocuğun henüz bu durumdan haberi yoksa (boşanma, evlat edinme, şiddet vb) psikolog ile önceden bu konunun görüşülmesi ve sonrasında terapistin önerisine göre sürece çocukla ya da bir süre aileyle yalnız devam edilmesi daha uygun olacaktır. Ailelerin, küçük yaşlardaki çocuklara, onların canını sıkan şeylerin geçmesi, eğer canlarını sıkan bir durum yoksa kendilerinin çocuklarına nasıl yaklaşacakları ile ilgili bilgi edinmek için biriyle görüşeceklerini, orda oyun oynayıp sohbet edeceklerini anlatmaları yeterli olacaktır. İlk seansta terapist, aileye ve çocuğa psikologların kim olduğunu ve kendisiyle neler yapacaklarını açıklayacaktır.
Okul çocuklarıyla ise, yaşları gereği daha bilinçli oldukları için psikoloğa gitmekle ilgili neler bildikleri üzerine kısaca konuşup sonrasında yine aynı şekilde, çocuğa yaşadığı bu sıkıntıların azalması ve daha iyi hissetmesi için biriyle görüşeceği, burada oyun oynayıp biraz konuşabileceği aktarılabilir.
Gençlerde ise durum biraz daha farklıdır. Kimi gençler kendi istekleri doğrultusunda bir psikologla görüşmek isteyebilirler. Ancak bazı gençlerde yaşanan problemler, terapiye gelmelerine de engel oluşturabilmektedir. Bu noktada gence öncelikle kendisinin daha mutlu ve rahat olabilmesi üzerine bir uzmanla görüşmesini önermek yerinde olacaktır. Ancak genç hiçbir şekilde danışmanlık almak istemiyorsa, onu zorlamayın, bu durum işleri daha da zora sokacaktır. Bu gibi durumlarda psikoloğunuz ile siz ayrı bir görüşme yaparak süreci daha kolay yönetebilir, gencin sürece katılması noktasında destek alabilirsiniz.
1.Adım:Kendinize iyi bakın: Rahatlama Tekniklerini kullanarak stresinizi azaltmaya çalışın. Bu teknikleri tedavi gördüğünüz klinikteki psikoloji birimine başvurarak öğrenebilirsiniz.
Sosyalleşin: Kendinizi eve kapatmak yerine boş zamanlarınızı dışarıda değerlendirin.
Beslenmenize dikkat edin: Sağlıklı besinler tüketerek, gebe kalmanızı zorlaştırıcı etkisi olan yağlarınızdan kurtulun, bol bol egzersiz yapın; bu sayede vücut, endorfin hormonu salgılayacak ve siz de kendinizi mutlu hissedeceksiniz.
2.Adım:Sosyal iletişiminizi düzenleyin: Sizi gerçekten iyi anlayan ve duygularınıza karşı duyarlı olan insanlarla bir araya gelin.
3.Adım:Acı verecek durumlardan kaçının: Hamile yakınlarınıza, yeni bebek sahibi olmuş arkadaşlarınıza ya da sünnet töreni gibi aktivitelere olan katılımınızı azaltmaya çalışın. Burada suçlu hissetmenize yol açacak bir durum yok. Arkadaşlarınıza durumu şu şekilde açıklayabilirsiniz:
“Duygusal olarak hayatımın en zor zamanlarını yaşıyorum, bu sorunu aştıktan sonra bu durumu telafi etmeye çalışacağım.” Bundan başka açıklama yapmayın.
4.Adım:Diğerleriyle “açık” konuşun: Başkalarının size destek olabilecekleri ve yardımı dokunabilecekleri durumları onlarla açıkça paylaşın. Durumunuza karşı duyarsız olan insanlarla bağınızı sıkı tutmayın. Tedavi süreci ile ilgili maruz kaldığınız ve cevaplamaktan yorulduğunuz sorulara karşı “tedavi sürecim devam ediyor, her şey doktorumun kontrolünde, eğer bir gelişme olursa zaten size haber vereceğim” şeklinde sınır koyucu karşılıklar verin. Ya da bu konuyla ilgili konuşmaktan yorulduğunuzu herhangi bir değişiklik olma ihtimalinde bunu onlarla paylaşacağınızı, siz konuyu açmadığınız müddetçe bu konuyla ilgili konuşmak istemediğinizi açıkça dile getirin.
5.Adım:Tedavi planını iyi kavrayın: Tedavi başarısız sonuçlanırsa bir sonraki adımın ne olacağı konusunda mutlaka doktorunuza danışın. Böylece, sadece bu tedavinin sonucuna bağımlı olmadığınızı öğrenmiş olacaksınız.
İnfertilite vakaları, kadın faktörlü, erkek faktörlü, her iki partnere de bağlı ve de açıklanamayan infertilite olarak gruplandırılmaktadır. Modern bilimsel çalışmaların herhangi bir sebep bulamadığı, tespit edilmiş herhangi bir tıbbi sorunun bulunamadığı infertilite türü açıklanamayan ya da nedeni bilinemeyen infertilite olarak adlandırılmaktadır.
İnfertilite hastalarının yaklaşık %10-15’i bu tanıyı almaktadır. Bu tanıyı almak çiftler üzerinde yıkıcı bir etki yaratmaktadır. Nasıl bir neden bulunamaz? Yine başladığınız noktaya geri dönmüşsünüzdür. 2-3 yıl öncesine belki de… Kendinizi tekrar karanlıkta bulmuşsunuzdur. 21.yy’da böyle bir tanıyı almak, Orta Çağ’da vebaya yakalanmak gibi hissettirir. Anksiyeteniz (kaygılarınız) artar; çünkü kimse nedenini tanımlayamaz. Bir şeyler yapabilmek için gücünüz kalmamış gibi hissedersiniz. Umutsuzluk hisleriniz beraberinde depresyonu getirebilir. Bu, şaşırtıcı bir durum değildir; çünkü anksiyete ve depresyon açıklanamayan infertilitede görülen en baskın duygusal tepkilerdir.
Durumu aileniz ve arkadaşlarınızla konuşmak çok daha zor gelir; çünkü açıklayacak bir şey bulamazsınız, verecek cevabınız yoktur. Bu durumları yaşıyor olmak sadece sizin bu sıkıntıya sahip olduğunuz anlamına gelmez. Yürütülen bir araştırma, açıklanamayan infertiliteye sahip hastaların, diğerlerine göre daha fazla sosyal zorlanma yaşadıklarını ortaya koymuştur. Diğer bir çalışma, açıklanamayan infertilite hastalarının tüp bebek tedavilerinden birkaç yıl sonra bile hala ailelerine ve çevrelerine bu durumun nedenini açıklayamamaları yüzünden gerginlik yaşadıklarını bulgulamıştır.
Nedeni bilinmeyen infertiliteyi stresle açıklayabilir miyiz?
Bunun için öncelikle stresin vücudumuzda ne gibi değişiklikler yarattığını, doğurganlığımıza olan etkilerinin neler olduğunu bilmemiz gerekir.
Stres sırasında adrenalin hormonu salgılanır. Bu hormon aynı zamanda stresli durumlardan, tehlikeden kaçmamızı da sağlar. Aynı zamanda adrenalin hormonu, doğurganlık için önemli olan progesteronun kullanılmasına da engel olur. Bunların dışında, stres altındayken vücudumuz daha fazla prolaktin hormonu salgılar bu da gebelik oluşmasına engel olabilir.
Vücudumuz çok ağır bir stres altındayken hamile kalmamamız gerektiğini bilir. Onun önceliği, bizi tehlikenin dışında tutmaktır. Yoğun stres altındayken, yani tehlike etrafımızdayken, beynimiz, fetüsün bakımını sağlayabileceğimiz konusunda bize tam olarak güvenemez. O durumda üreme lüks bir tutkuya dönüşmüştür. Ama beyin bize “dur” der, stresin yarattığı etkileri vücutta yaşatmaya yönelir. Kaslarımızda gerilimler oluşur, göz bebeklerimiz genişler, çevrede olup bitene karşı aşırı duyarlı hale geliriz, kan basıncımız artar, kalp atış hızımız artar. Bütün bunlar da bedeni yorar. Vücudumuz, hamilelikte yorgun ve sıkıntılı olmamamız gerektiğini bilir. Bu yüzden gebe kalmamıza engel olabilir. Ayrıca bu belirtiler (kan basıncının artması, kalp atış hızının artması, gözbebeklerinin büyümesi vb.) stres anında harekete geçen sempatik sinir sistemi tarafından ortaya çıkarılır. Ve bu sistem harekete geçtiğinde rahme ve yumurtalıklara daha az kan akışı sağlanır bu da üreme fonksiyonlarının görevini aksatabilir.
Bütün bunlarla birlikte “Acaba stres ile baş edemiyor muyum?” sorusu ile fazlaca baş başa kalmak da stres düzeyini arttıran, tüm sorumluluğu üzerimize yükleyen ve üreme sistemimizi bu kısır döngü içerisinde etkileyen bir faktördür.
Araştırmalar, infertilite konusunda çalışan uzmanlar tarafından psikolojik danışmanlık almanın, bu durumun belirsizliğiyle baş etme konusunda yardımcı olacağını söylemektedir. Danışmanlık almak ayrıca hastaların kontrol edilebilir diğer yaşam alanlarına odaklanmalarını ve iyi hissetmelerini sağlayabilir.
Bizler, stresli olduğumuz zamanlarda birtakım düşünce hataları yapmaya meyilli hale geliriz. İnfertilite tedavisi oldukça zorlu ve ucu belirsiz bir dönemi kapsadığı için stresi beraberinde getirmemesini bekleyemeyiz. Hal böyle iken bize düşen en büyük görev, yaşadığımız stresin şiddetini dengeli bir düzeyde tutmaya çalışarak, tedavimiz üzerindeki olumsuz etkilerini minimum düzeye indirmektir.
Aşağıda belirtilenler, infertilite sorununu yaşayan çiftlerin çoğu zaman içine düştükleri düşünce hatalarıdır. Bu düşünce hatalarına sahipseniz ve bunlar sizi yüksek düzeyde etkiliyorsa, mutlaka tedavi gördüğünüz merkezde bir psikolojik destek almanızda fayda vardır.
Zihinsel Filtreleme: Gittiğiniz bütün doktorların, durumunuzla ilgili olarak “Sen, tedavi ile çocuk sahibi olabilirsin” demeleri yerine içlerinden sadece birinin “Senin çocuğun olmaz” demesi ile diğerlerine olan güveninizin bir anda sıfırlanması ve sadece size olumsuz konuşan doktorun söylediklerini düşünerek tüm motivasyonunuzun kırılmasını buna örnek verebiliriz.
Geleceği Okuma(Felaketleştirme): Gelecekte olacak olayları öngörme, eğer kafamızda kesinmiş gibi bir şekil alırsa bu bir düşünme hatası haline gelir. Örneğin, daha önce geçirmiş olduğunuz tüp bebek tedavisi başarısız sonuçlanmışsa, ondan sonraki denemelerinizin de bu şekilde sonuçlanacağına dair güçlü inancınız bir düşünme hatasıdır. Çünkü geleceğin ne getireceğini öngörmemiz neredeyse imkansızdır.
Duygusal Çıkarsama: Bir şeyi hissetmekle gerçekte olanı karıştırma. Tedavi içerisinde iken durumla ilgili birtakım hisler barındırırız. Bu hisler çoğu zaman gerçekte olandan bağımsızdırlar. Düşündüğümüz, hissettiğimiz şeyin kesinlikle gerçekleşeceğine inanırız. Hislerinize bu denli inanmak sizi olumsuz etkileyebilir. Tedavi içerisinde “bu sefer bir şeylerin ters gideceğini hissediyorum” gibi olumsuz düşünceler sadece sizin bu süreçte çökkün ve moralsiz hissetmenize yol açar.
Olumluyu Yok Sayma: Unutmayın ki infertilite tedavisi kesinlikle tek aşamadan oluşan bir tedavi değildir. Tedaviyi sadece gebelik sonucuna göre değerlendirirseniz, bu durum, negatif sonuç alma halinde, ileride göreceğiniz tedavilerde motivastonunuzu düşürecek bir engel oluşturabilir. Daha ilk muayene gününüzden transfer gününe kadar her şeyin aşamalı olduğu bilgisini edinerek bu süreci geçirmeye çalışın. Tedaviyi başlatacak yumurtanızın, sperminizin var olması, kullanılan ilaçlara yanıt vermeniz, yumurta toplama işleminin, döllenme işleminin başarıyla gerçekleşmesi vs. gibi aşamaları görmeden sadece sonuca odaklanmaktan kaçının. Aksi taktirde tedavinizde olumlu giden birçok şeyi yok sayarak stresinizi arttırmış olabilirsiniz.
Zihin Okuma: Bu düşünce hatası çoğu zaman hepimizin içine düştüğü bir yanılsamadır. Muayeneye girersiniz doktorunuzun suratı asıktır, hemen aklınıza durumunuzla ilgili ters giden bir şey olduğu gelir. “Kesin kötü bir şeyler var, benden gizliyor, moralim bozulmasın diye böyle söylüyor” vb… gibi. O sırada doktorunuzun o gün için canının sıkkın olabileceği, sizden önce yaptığı bir telefon görüşmesi ya da başka bir hastasından aldığı kötü bir haber aklınıza gelmeyebilir. Bu şekilde düşünce hatasına düşmüş olursunuz ve uzun vadede buna benzer örnekler stresinizi arttırabilir.
Kişiselleştirme: Her şeyi kendimizle ilgili görmek. Tedavi sonucunda yumurta ile spermin güzel bir şekilde döllendiği, oluşan embriyonun transfer edileceği söylenir. Transfer biter, artık o gün gelmiştir. Sonucunuzun negatif olduğunu öğrenirsiniz. Sonra bütün bu durumu kendinize mal edersiniz. “Demek ki benle ilgili bir durum oldu ki tutunamadı embriyo”, “bende kusur var”, “ben, eşimi bu duygudan mahrum bırakıyorum” gibi kişiselleştirmeler yaparsınız. Bu da oldukça güçlü ve tehlikeli bir düşünce hatasıdır. Embriyonun tutunup tutunamaması direkt olarak sadece rahimle ilgili bir sorun olduğunu göstermez.
Sosyal fobi (sosyal kaygı), toplumsal ortamlarda, özellikle başkaları tarafından izlenilen, performans sergilenen durumlarda çevredeki kişiler tarafından eleştirilme, alay edilme ya da küçük düşme korkusuyla, rezil olacağı düşüncesiyle ortaya çıkan kaygı bozukluğudur.
Sosyal kaygı yaşayan kişiler, başkalarıyla birlikte bulunulan sosyal ortamların çoğunluğunda olumsuz bir şekilde incelendiklerini, eleştirildiklerini ve yargılandıklarını hissederler. “Sahne korkusu” olarak da bilinen sosyal fobi nedeniyle kişi, topluma karşı konuşma, insanlarla birlikte yemek yeme, genel tuvaletleri kullanma, başkalarıyla konuşma, karşı cinsle iletişim kurma, başkalarının gözlerinin içine bakma, yabancılarla konuşma, yeni insanlarla tanışma, toplantılara katılma, partiye gitme, bir işle meşgulken başkaları tarafından seyredilme gibi durumlarda duyduğu kaygı nedeniyle bu tür ortamlara girmekten kaçınabilir. Sosyal ortamlardan kaçınma davranışları, tedavi edilmediği takdirde zamanla evden çıkamama noktasına gelebilir.
Kaygı yaratan durumlara maruz kalındığında; titreme, terleme, çarpıntı, yüz kızarması, baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı, sıcak ya da soğuk basması, karın ağrısı, kaslarda gerginlik, göğüste sıkıntı hissi, bulantı, tuvalete gitme ihtiyacı ve bazen panik atak gibi fiziksel belirtiler görülür.
Amerikan Psikiyatri Derneği’nce hazırlanan “DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) Psikiyatrik Bozukluklar Tanı Kriterleri El Kitabı’na göre sosyal fobi belirtileri aşağıdaki gibidir:
Kişi, başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu bir ya da birden çok toplumsal durumda belirgin bir korku ya da kaygı duyar.
Kişi, olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir şekilde davranmaktan ya da kaygı duyduğuna ilişkin belirtiler göstermekten korkar.
Söz konusu toplumsal durumlar, neredeyse her zaman, korku ya da kaygı doğurur.
Söz konusu toplumsal durumlardan kaçınılır ya da yoğun bir korku ya da kaygı ile bunlara katlanılır.
Duyulan korku ya da kaygı, söz konusu toplumsal ortamlarda çekinilen duruma göre ve toplumsal-kültürel bağlamda orantısızdır.
Korku, kaygı ya da kaçınma sürekli bir durumdur, 6 ay veya daha uzun sürer.
Korku, kaygı ya da kaçınma belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
Toplumda sıklıkla karşılaşılan sosyal fobi, genellikle çocukluk ve ergenlikte ortaya çıkar. Tedavi edilmediği durumda kronikleşerek kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen bir rahatsızlığa dönüşebilir. Rahatsızlık belirtilerine göre, ilaç tedavisi ya da psikoterapi, bazen her ikisi beraber uygulanarak tedavisi mümkündür.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), sosyal fobi yaşayan kişilere sık uygulanan bir terapi yöntemidir. BDT modeline göre kişiler duygu, düşünce, durum ve olayları olduğundan daha olumsuz yorumlayarak, bilişsel hatalar yaparlar. Örneğin, bir başkasının meraktan sorduğu bir soruyu düşmanca yorumlayabilirler. Düşmanca davranışlara maruz kalmamak için de başkalarıyla birlikte bulunacağı ortamlardan kaçınarak geçici rahatlık sağlarlar. Ancak, bu kaçınma davranışı zamanla pekişir ve kişinin yaşamını olumsuz etkiler. BDT’de kişinin sosyal kaygısının temelindeki inanç ve düşünceler sorgulanır ve yeniden yapılandırılır. Kaygıyı, kaygı yaratan durumları, kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygıya sebep olan durumlardaki düşünceleri anlama ve başa çıkma stratejileri geliştirme çalışmaları yapılır. Bu çalışmalara, yeni kazanılan bilişsel becerileri uygulamaya yönelik davranışsal boyut eşlik eder ve kişinin aşamalı olarak korkularının üzerine gitmesini sağlar.
ÇOCUKLARDA UYKU ALIŞKANLIĞI OLUŞTURURKEN SIK YAPILAN HATALAR
Çocuklarda uyku problemlerinin görülme oranı yaşa göre değişmekle beraber %25-50 arasında değişiyor. Uykusuzluk kronikleştiği zaman, gündüz uyku hali, huzursuzluk, sinirlilik, davranış problemleri, öğrenme güçlükleri, akademik başarılarında düşüş ve kazalarda artış gözleniyor. Tüm bu sorunların ortaya çıkmaması için ailelerin, bebeklikten itibaren doğru uyku alışkanlıkları oluşturması ve bunun devamlılığını sağlamak konusunda dikkatli olmaları gerekiyor. Amerikan Aile Hekimleri Derneği, bütün aile hekimlerine rutin sağlam çocuk muayeneleri esnasında çocuğun uykusunda sorun olup olmadığının sorgulanması gerektiğini belirtiyor. Uyku alışkanlığı oluştururken yapılan hatalar sonucu “davranışsal uykusuzluk” dediğimiz durum oluşuyor.
Davranışsal Uykusuzluk:
Çocukların/bebeklerin uykuya dalmak veya uykuyu devam ettirmek konusunda öğrenilmiş yetersizliğidir. Amerika’da bu gruptaki çocukların, tüm uyku bozuklukları içerisinde %10-30 oranında olduğu bildirilmiştir. Fakat kanımca ülkemizde bu grubun oranı çok daha yüksektir. Davranışsal uykusuzluğu olan çocuklar 2 alt gruba ayrılabilir:
Uykuya geçiş sorunu
Sınır koyma sorunu
Uykuya Geçiş Sorunu: Bu gruptaki çocuklarda uykuya dalmakta veya uyandığı zaman geri uyumakta yetersizlik veya isteksizlik vardır. Belirli bir durum veya eylem sağlanmadan uykuya geçiş ve tekrar uyuma yapamazlar. Örnek vermek gerekirse bebeklik yaş grubunda ayakta sallanma, emzirilme, kucakta gezdirilme ..vs, oyun çağı grubunda ebeveyn yatağına gelme, gece beslenme..gibi durumlar sağlanmadığı takdirde çocuk uykuya geçemez. Bu durum 0-2 yaşta daha sık görülür.
Sınır Koyma Sorunu: Eğer aileler çocuklara sınır koymada sorun yaşıyorsa bu durumla karşılaşıyoruz. Örneğin çocuğun belirli bir uyuma ve uyanma saati yoksa, uyumak istemediği zaman aile geç yatmasına, televizyon izlemesine, ebeveyn yatağında yatmasına izin veriyor ve bu durum sıklıkla görülüyorsa, defalarca içecek, tuvalet ..vs için kalkıyorsa uyku sorunları ortaya çıkıyor. Bu durum okul öncesi yaş grubunda daha sık görülür.
Davranışsal uyku sorunlarında en iyi tedavi yöntemi önlemektir. Yani sorun ortaya çıkmadan aile hekimleri ve çocuk doktorları tarafından, sağlam çocuk takibi sırasında ebeveynlere çocukların uyku ihtiyaçları, uyku döngüleri, sınır koyma, uyku planı konularında eğitim verilmesi gerekir. Uyku eğitiminin içerisinde uyuma ve uyanma saatleri, gündüz uyku saatleri, uykuya geçiş rutinleri, beslenme saatleri ve gece uyanmaları konuşulmalıdır.
Davranışsal uyku sorunlarıyla karşı karşıya kaldıysak çocuğun yaşına, sorununa ve ailenin yapısına göre değişen tedavi planı oluşturulması gerekir. Uyku sorunlarını çözmek için dünyada kullanılan başlıca üç yöntem mevcuttur:
Ferber Yöntemi
Tracy Hogg Yöntemi
Kim West Yöntemi
Bu yöntemlerin üçünün de amacı çocuğun kendi başına uyumasını ve uyanınca tekrar uykuya dalmasını sağlamak ve gece uyanma sıklığını azaltmaktır. Uyku sorunlarının çözümünde her hastaya göre farklı yöntem ve tedavi planı uygulanır. Çoğu zaman sadece uyku prensiplerine dikkat ederek sorun çözülebilir.
Modern yaşamın getirdiği fobiler, ailevi-kişisel problemler, tüketim toplumunda artan sıkıntılar, sosyal şartların olumsuzluğu, trafik-otopark sorunu, hava ve gürültü kirliliği gibi durumlar insan psikolojisini olumsuz yönde etkilediğini sıklıkla gözlemlediğimiz unsurlardır.
Bu şartlar altında, kişiler kendilerini iyileştirmek adına, sağlıklarını tehlikeye düşürecek seçimler yapma eğilimi göstermektedirler bu sebeple alkol, madde ve sigara kullanımı artışını araştırmalar desteklemektedir.
Kişilerin kısa vadede rahatlamasını sağlayan ancak uzun sürede problem yaratan bağımlılıkların gelişmesi özellikle öfke yönetimi ile ilgili problemlerin başta olmak üzere duygu durum bozuklukları ve kişilerarası iletişim sorunlarının arttırdığını yapılan çalışmalar destekler niteliktedir.
Kişilerin psikolojilerini olumsuz etkilemesine sebep olan durumlar ile başaçıkmaları ve bu durumu yönetme becerileri geliştirmesi son derece önemlidir.
Öyle ki toplumumuzda ‘psikoloğa gitme’ düşüncesine ait ön yargıların azalmaya başlaması önem arz eden bir gelişmedir.
Ekonomik koşullar, yaş, cinsiyet ,eğitim, kişi ve yakın çevrenin tutumları, psikolojik destek alma tutum ve davranışı üzerinde oldukça etkili olduğu açıktır.
Destek kişinin kendini tanıma ve zorlandığı durumları yönetmekle birlikte kendi sınırlarını keşfetmek için işlevli bir araçtır.
Ergenlik döneminde çocuklarda hormonal ve fiziksel bazı değişiklikler olmakta, çocuk giderek doğurgan özelliklere sahip bir yetişkin hale gelmektedir. Bu dönemde oluşan en önemli değişiklikler ikincil cinsel özelliklerin belirginleşmesi, vücut yağ dağılımının değişimi, iskelet gelişiminde hızlanma ve boy uzamasında sıçrama şeklindedir.
Genetik ve etnik özellikler, coğrafi koşullar, sosyo-ekonomik durum, beslenme, kişinin sağlık durumu, ergenlik oluşma zamanını önemli ölçüde etkileyen faktörlerdir. Kronik sistemik hastalıklar, ağır beslenme bozukluğu, zorlayıcı ağır fiziksel aktivite ve ruhsal gerilimler ergenlikte gecikmeye neden olabilirler.
Normalde kızlarda pubertal değişiklikler meme tomurcuklanması ile başlar, bunu pubik ve koltuk altı kıllanma izler. Daha sonra ise adet kanaması yani menstrasyon meydana gelir. Nadir olarak ilk bulgu kıllanma olabilir. Toplam 5 evre olarak görülen ergenlik süreci yaklaşık 4 yılda tamamlanır. Erkeklerde ise ergenlik, testis yani yumurtalık boyutunun yaklaşık 2.5 cm den fazla büyümesi ile başlar. Kızlardaki gibi, bunu kıllanma ve koltuk altı kıllanması izler. Ergenlikte ayrıca vücut yağlarında artma da meydana gelir.
Erken ergenlik (puberte prekoz) kızlarda 8 yaşından, erkeklerde ise 9 yaşından önce ergenlik bulgularının ortaya çıkması şeklinde tariflenebilir. Ergenliğe girmek, daha önce kanda çok az miktarda olan kızlarda östrojen ve erkeklerde testesteron hormonlarının artmaya başlaması ile birlikte, vücutta daha önce gözlenmeyen bazı belirtilerin ortaya çıkmasıdır. Kızlarda meme tomurcuklanmasının başlaması yani göğüslerin yaklaşık ceviz büyüklüğüne gelmesi ile ergenlik başlarken erkeklerde ise yumurtalık yani testis boyutlarının yaklaşık 2.5 cm’in üzerine çıkması ile ergenlik başlamış demektir. Kızlarda normalde ergenlik 10-11, erkeklerde ise 11-12 yaşlarında başlar. Erkeklerde ergenliğin 13.5 yaşına kadar başlamaması, kızlarda ise ergenlik belirtilerinin 14 yaşa kadar görülmemesi de normal değildir. Nedenlerinin araştırılması gerekir. Erken ergenliğe neden olabilecek hastalıklar erkeklerde ve kızlarda ayrı ayrı değerlendirilir. Erkeklerde genellikle organik bir neden bulunabilirken kızlarda genellikle organik bir neden bulunamaz. Organik nedenler arasında; Beyin tümörleri, beyinde hamartom denen sinir yumağı, yapısal beyin anomalileri, travma sonrası, hipotiroidi, kafa ışınlanması, bazı sendromlar sayılabilir. Bu nedenler gerçek erken ergenlik sorumluları olup ayrıca yalancı ya da inkomplet erken ergenlik denen ve beyin-hipofiz-gonad ekseninden bağımsız bir durum da söz konusu olabilir. Kızlarda yumurtalık kistleri, östrojen hormonu salgılayan tümörler, böbrek üstü bezinin hormonal hastalıkları ve tümörleri yalancı erken ergenliğe yol açarken erkeklerde ise testis tümörleri, böbrek üstü bezi hastalıkları ve tümörleri gibi durumlar etkendir.
Erken ergenliğin en önemli bulgularından biri çocuğun akranlarına göre daha uzun boylu olmasıdır. Doğal olarak bu ebeveynleri sevindiren bir durum olup çocuklarının uzun boylu olmasından endişe etmezler ve doktora götürme ihtiyacı hissetmezler. Halbuki, o dönemlerde uzun boylu görünen çocuğun kemik hatları (epifizleri) hızlı büyüyüp erken kapanacağı için erişkin nihai boyu kısa kalacaktır. Boy kısalığını önlemek için bu çocuklar hemen çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeli, gerekli tetkikler yapılmalı ve uygun görüldüğü takdirde ergenliğin bir süre ilerlemesini durdurmak için ilaç tedavisi başlanmalıdır. Böylece hem çocuğun ileride kısa boylu kalması önlenecek hem de ufak yaşlarda ergenliği yaşamanın getireceği psikososyal örselenme engellenmiş olacaktır.
Tedavi gereken durumlarda yaklaşık ayda bir kez yapılan bir iğne ile ergenlik hormonları baskılanmakta ve bu tedavi kemik yaşı 12 olana dek sürdürülmektedir. Tedavinin kesilmesinden sonra yaklaşık 1yıl içinde eksen tekrar aktifleşmekte ve hasta normal ergenliğine devam etmektedir. Tedavi sırasında çocuklar günlük aktivitelerini yerine getirmeli ve günlük kalsiyum ihtiyaçlarını düzenli olarak almalıdırlar.
Tıp dilinde “korozif madde” adıyla bilinen yakıcı maddeler kezzap, çamaşır ve bulaşık makinesi deterjanları, çamaşır suyu, lavabo-aç, yağ çözücü gibi temizlik amacıyla kullanılan güçlü asit veya alkali karakterde toz veya sıvı yakıcı maddelerdir.
Sıvı korozif maddelerçoğunlukla küçükçocuklar tarafından yanlışlıkla su zannedilerek içilebildiği gibi erişkinler tarafından intihar amacıyla da alınabilirler.
Sıvı veya toz halindeki bu maddeler ağız yoluyla alındıklarında ağız içi, yemek borusu ve mide üzerine yakıcı etki yapabilir, ayrıca solunum yollarına, göze ve deriye de zarar verebilirler. Erken dönemde yemek borusu veya midede delinme ortaya çıkabilir ve bu durum şok tablosu ile ölüme yol açabilir. Bazan haftalar sonra yemek borusu veya mide çıkışında darlık gelişip yutmada zorluk ve bunun sonucunda beslenme bozukluğu ortaya çıkabilir. Bu durumda darlığı ortadan kaldırmaya yönelik uzun süreli cerrahi girişimler gerekebilir. Bazan başarısız kalabilen bu girişimler sonrasında ya mideye delik açarak beslenme sağlanabilir ya da zor bazı ameliyatlar gerekir.
Basit bir dikkatsizlik sonrasında hem çocuk hem de aile günlerce hastahanede acı dolu günler geçirmek zorunda kalabilir. Bu duruma engel olabilmek genellikle anne ve babaların elindedir.
Doktora gitmeden önce hemen yapılması gerekenler
– Yanlışlıkla bu maddelerin içilmesi durumunda çocuk kesinlikle kusturulmamalıdır. Bu yakıcı maddeler yemek borusundan geçerken çok kısa sürede zarar verebilmektedir. Kusturma sırasında tekrar yemek borusu ile temas eden yakıcı maddenin oluşturduğu zarar artar. Ayrıca kusma bu maddelerin solunum yolları ve akciğerlere kaçmasına ve orada da hasar oluşturmasına yol açabilir. Böyle bir durumda içilen maddeyi sulandırmak için çocuğa az miktarda su verilebilir, ancak bu da kusmaya yol açabilir. Bu nedenle çocuğa hiçbir şey yedirilmemeli, içirilmemeli ve kusturulmamalıdır.
– Göz veya deri korozif maddeyle temas etmişse bol miktarda su ile en az 15 dakika yıkanarak temizlenmelidir.
– Yakıcı madde içen veya içtiğinden şüphe edilen çocuk, içilen madde örneği ile birlikte hiç zaman kaybetmeden çocuk gastroenteroloji bölümü olan tam teşekküllü bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir.
Tanı ve tedavi
Yakıcı madde içme şüphesi ile acil servise getirilen çocuklar solunum ve sindirim sisteminin ayrıntılı muayenesi yapıldıktan sonra gözlem altına alınırlar. Yakıcı madde içen çocukların yemek borusu veya midelerinde zarar olup olmadığı harici muayene ile anlaşılamaz. Dudak ve ağız içinde harabiyet olmasa bile yemek borusu ve/veya midede ağır derecede yanıklar bulunabilir. Bu durumun anlaşılabilmesi için yakıcı madde içen bu çocuklara kesinlikle endoskopik inceleme (yemek borusu ve midenin içini gösteren özel bir inceleme) yapılmalıdır. Bu girişim sonrasında yemek borusu ve/veya midede yanık ve harabiyet saptanırsa bu çocukların hastahaneye yatırılarak süratle tedavisi gerekmektedir. İlave olarak solunum yolları ve akciğerlerde de zarar oluşmuşsa erken dönemde antibiyotik tedavisine başlanmalı ve solunum desteği verilmelidir. Bu şekilde yanlışlıkla içilen yakıcı maddelerin vereceği zarar en az düzeye indirilebilir. Erken teşhis ve uygun tedavinin hayat kurtaracağı unutulmamalıdır.
Koruyucu önlemler
Çamaşır suyu, kezzap, çamaşır ve bulaşık makinesi deterjanı, yağ çözücü, kireç sökücü, lavabo-aç ve benzerleri gibi gündelik yaşamda çok sık kullanılan asit veya alkali maddeler yanında benzin, gazyağı gibi sıvı yakıtlar çocukların ulaşamayacağı, güvenli yerlerde ve çocuklar tarafından açılması zor kaplarda saklanmalıdır.
Karın ağrısı çocuklarda en sık görülen, anne babayı endişelendiren yakınmalardan biridir. Ani başlangıçlı ( akut ) veya uzun süreli ( kronik ) olabilir. Genellikle masum nedenlere bağlıysa da, bazen de zaman kaybetmeden müdahale edilmesi gereken ciddi hastalıklarla ortaya çıkabilir.
Karın Ağrısına Sık Neden Olan Hastalıklar
Bebeklerde en sık karın ağrısı nedenleri:
Kolik (Gaz sancısı)
Gastroözofageal reflü hastalığı
Süt protein allerjisi
Bağırsak tıkanması ve düğümlenmesi
Karın içindeki organlara ait (karaciğer, safra kesesi, pankreas, ince ve kalın barsaklar, böbrekler gibi) yapısal ve iltihabi hastalıklar
Süt ve okul çocukluğu döneminde karın ağrısı nedenleri:
Sindirim ve beslenme bozuklukları
Kabızlık
İshal
Gastroözofageal reflü hastalığı
Gastrit
Ülser
Bazı besin allerjileri
Karın içindeki organlara ait iltihabi hastalıklar
İdrar yolu enfeksiyonu
Kurşun zehirlenmesi
Solunum yolu enfeksiyonları
Bağırsak tıkanması ve düğümlenmesi
Apandisit
Ergenlik döneminde karın ağrısı nedenleri
Sindirim ve beslenme bozuklukları
Kabızlık
İshal
Gastrit
Ülser
Karın içindeki organlara ait iltihabi hastalıklar
İltihabi barsak hastalıkları
Apandisit
Jinekolojik nedenler
Testislere ait sorunlar
İlaç kullanımı
Psikolojik nedenler
Bazı kanser türleri
Gastrit: Karın üst bölgesinde ortaya çıkan ağrı vardır. Genellikle yemek yemekle azalır. Bulantı ve bazen de kusma eşlik edebilir. Üç ayı geçen ve başka neden saptanamayan ağrılarda mutlaka akla gelmelidir. Ülser : Mide bölgesinde yanıcı bir ağrı olur. Yemek öncesi, sabah ve gece ağrı daha şiddetlidir. Kanlı gaita görülebilir. Ailede ülser öyküsünün oluşu tanıya yardımcıdır.
Reflü: Çocuklarda karın ağrısı nedenlerinden biridir. Özellikle küçük çocuklarda sık kusma eşlik ederken büyük çocuklarda daha çok ağıza acı su gelme, göğüs bölgesinde ağrı, aşırı gaz gibi bulgular eşlik eder. Bebeklerde ve çocuklarda iştahsızlık ve yutma güçlüğünün bir nedeni olabilir.
Akut Gastroenterit : Çocukta en sık karın ağrısı nedenlerinden biri rotavirüs gibi virüslerin veya bazı bakterilerin yol açtığı mide barsak enfeksiyonlarıdır. Karın ağrısıyla birlikte ishal, kusma, ateş görülür.
Apandisit : Çocukta önce göbek çevresinde başlayan karın ağrısı, saatler geçtikçe karnın sağ alt tarafına yerleşir. Çocuk bir şey yiyemez, kusmaya başlar. Yürüyemez, iki büklüm yatıp kalır.
Kabızlık: Çocuklarda sık görülen bir karın ağrısı nedenidir.
Gaz sancısı : Çocuk karında yer değiştiren keskin bir ağrı tarifler. Beraberinde kusma, ishal yoktur.
Gıda zehirlenmesi : Balık, tavuk, mayonez gibi şüpheli bir gıdanın alımından birkaç saat sonra karında kramp tarzı ağrılar, kusma, ardından da ishal başlar.
Barsak tıkanıklığı : Karın ağrısına yol açan acil durumlardan biridir. Şiddetli karın ağrısı, sarı- yeşil, safralı kusmalar olur. Çocuk gaz, gaita çıkaramaz.
Fonksiyonel karın ağrısı : Beraberinde ishal, kusma, kabızlık, kilo kaybı yoktur. Göbek çevresinde hafif bir ağrı tarifler. Tam nedeni bilinmemektedir. Çocuğa endişe veren, ilgi görmek istediği durumlarda ortaya çıkabilir.
İdrar Yolu Enfeksiyonu : Karnın alt tarafında ağrı, idrar yaparken acıma, sık idrara çıkma, ateş gibi bulgular görülür.
Hepatit : Karaciğer iltihabına genellikle virüsler neden olur. Çocukta halsizlik, bulantı, kusma, karnın sağ üst bölgesinde ağrı, sarılık görülür.
Jinekolojik nedenler : Genç kızlarda adet sancısı da sık görülen bir karın ağrısı nedenidir.
Karın Ağrısı Olan Çocuğa Yaklaşım
Kendini iyi hissettiği pozisyonda yatıp dinlenmesine izin verin.
Yedirmeye çalışmayın. Eğer alabiliyorsa, az az sıvı almasını sağlayın.
Doktorunuza danışmadan herhangi bir ilaç vermeyin.
Doktora gitmeden karın ağrısıyla birlikte olan bulguları ( ishal, kabızlık, ateş …gibi), ağrının yerini, azaltan veya arttıran faktörleri not ederseniz tanı konmasına yardımcı olacağınızı unutmayın.
Fonksiyonel karın ağrısında da çocuğun rol yapmadığını, gerçekten ağrı hissettiğini bilin ve onu suçlamayın.
Karın Ağrısında Ne Zaman Doktora Başvurmak Gerekir?
Eğer karın ağrısı 12-24 saatte geçmiyorsa veya sık sık tekrarlıyorsa
Karın ağrısı, göbek çevresi dışında başka bir bölgedeyse ( Özellikle karnın sağ alt tarafında olan karın ağrılarında apandisit olasılığını göz ardı etmemek gerekir !)
Çocuğun genel durumu kötü görünüyorsa ( Anne baba kendi hislerine güvenip hareket etmeliler, kimse çocuğunuzu sizin kadar iyi tanıyamaz )
Uzamış kusma varsa ( 12-24 saati geçen kusmalar )
Sarı- yeşil, safralı kusmalar varsa
Kanlı kusma varsa
Kanlı ishal varsa
İdrar yapmada ağrı, sık idrara çıkma varsa çocuk doktoruna başvurmalısınız.
Doktor Ne Yapar?
Doktor çocuğu ayrıntılı bir muayeneden geçirir. Bazen muayene bulguları ve sizin verdiğiniz bilgiler tanıya ulaşmada yeterli olur. Bazen de karın filmi, ultrason, gaita incelemesi, idrar testi, bazı kan testlerinin görülmesi gerekebilir. Eğer, ilk muayenede karın bulguları belirgin değilse, doktor çocuğu takibe alıp birkaç saat içinde muayenesini tekrarlamak isteyebilir. Testlerde (kan, idrar, ultrason gibi) herhengi bir neden saptanamayan üç ayı geçen kronik karın ağrıları durumunda, ani başlayan, şiddetli, tetkiklerinde neden saptanamayan ve cerrahi hastalık ekarte edilen hastalarda mutlaka bir çocuk gastroenteroloji uzmanı tarafında hasta görülüp endoskopi yapılmalı ve sonuca göre tedavi başlanmaklıdır. Bazen cerrahi bir nedenden şüphelenirse, hatayı bir çocuk cerrahının görmesi gerekir.
Ağrı Kesici Vermeyin!
Çocuğun eğer karnı ağrıyorsa yapılması gereken en önemli şey ağrı kesici vermemektir. Çünkü karnı ağrıyor diye ağrı kesici verilirse durum maskelenmiş olur ve tanıda geç kalınmış olur. Bu hata ne yazık ki sık sık yapılmaktadır. Tanıda olabilecek bir gecikme tedavisi çok zor olan çok ciddi durumlar yaratabilir. Her türlü bağırsak tıkanıklığı, karın şişliği, kusma ve kaka yapamama gibi bulguların yanında çocuğun ayrıca karın ağrısı yakınması da olabilir. Bağırsak düğümlenmesi gibi durumlarda da bir an evvel ameliyatla durumun düzeltilmesi gerekir. Geç kalınırsa bağırsaklarda gangren, delinme ve peritonit gibi daha ciddi durumlar ortaya çıkmaktadır.
Boğulmuş kasık fıtıklarında da karın ağrısı olabilir. Kasık fıtığı ihmal edilmeden bir an evvel ameliyat edilmelidir. Aksi takdirde fıtık boğulur ve karın ağrısına neden olabilir. Fıtığın belirtisi kasıkta şişmedir. Tek başına olan fıtık bazen ağrı yapabilir ancak bu ağrı daha çok kasık bölgesindedir. Karın ağrısı yine testislerin kendi etrafında dönmesi olarak tanımlanan torsiyon dediğimiz durumlarla da olabilir. Bu testisler eğer inmemiş ise, karın içindeyse kısırlık olabileceğinden indirmek gerekir. Ayrıca karında kitle yapan durumlarda ve karın içi organlara bası durumlarında da karın ağrısı ek bir bulgu olarak kendini gösterebilir.