Etiket: Durum

  • HANIMLARIN KORKUSU,ADET GÖREMEME(AMENORE)

    HANIMLARIN KORKUSU,ADET GÖREMEME(AMENORE)

    Hanımlarımızı oldukça tedirgin eden klinik tablolardan birisi de adet

    görememe yani tibbi ismiyle amenore’dir.

    Bir kız çocuğu ,14 Yaşına geldiği halde,memelerde büyüme ve

    gelişme olmaması, veya tüylenme gibi ikincil cinsiyet karekterlerinin

    gelişmemesi veya 16 yaşına gelmesine rağmen,ilk adetin görülmemesi

    veya normal adetlerini gören kadında 3 ay üstüste adet görülmemesi

    durumunda adet görememe veya amenore durumundan söz edilir.16

    yaşına kadar hiç adet görememe durumuna ‘primer amenore’,adet gören

    kadında adetlerin kesilmesine ise ‘sekonder amenore’ denilmektedir.

    Adet görememe şikayeti ile gelen kız çocukları veya

    kadınlar,mutlaka araştırılmalı ve özellikle yumurtalık hormonları,tiroid

    hormonları ve prolaktin(süt hormonu) hormonu bakılmalıdır.Daha sonra

    hastada yeterli östrojen olup olmadığı test edilmelidir;bu amaçla hastaya 5

    gün süreyle progesteron hormonu verlir ve 1 hafta içinde adet görüp

    göremediği izlenir.Hasta 1 hafta sonra adet görürse,büyük bir

    ihtimalle,hastada yumurtlama olmuyor demektir.Tabiiki erişkin hasta

    ise,hamile olmadığından emin olmak gerekir.Eğer hastada yumurtlama

    yoksa(anovülasyon),elbette bunun tedavisi yapılmalıdır.Eğer 5 günlük

    progesteron verilmesine rağmen,kanama olmuyorsa,ya östrojen yetersiz

    ya da kanama kanalları kapalı olabilir.Erişkin hanımlarda en sık

    sebep,kürtajların arkasından oluşabilen rahim içi yapışıklıklarıdır.Bunu

    anlamak için,hastaya östrojen+progesteron preparatları verilerek,adet

    olup olmadığına bakılır,rahim içi yapışıksa adet olmaz.

    Adet olamamanın yumurtalık veya beyin kökenli olduğunu anlamak

    için de,yumurtalık hormonları ile birlikte, beyinden salgılanan gonodotrop

    hormonlara bakılır;yumurtalık hormonları normal olduğu halde,beyinden

    salgılanan hormonlar yüksek seviyelerde ise,beyinde hormon salgılayan

    bir kitle olabilir veya yumurtalıklarda yetersizlik olabilir.Bazen bu durum

    düzelebilir bazen de düzelmez ve erken menopoz oluşabilir.Bazı

    hastalarda ise beyinden salgılanan hormonlar normal

    seviyelerdedir,ancak yumurtalıkları uyaramazlar veya yumurtalıklar bu

    hormonlara karşı duyarsızdırlar.

    Tüm tetkikler normal çıkıyorsa,stres,üzüntü gibi psikolojik nedenler

    veya hızlı kilo verme,aşırı egzersiz ve çevre ve iklim değişiklikleri gibi

    nedenlerle de amenore görülebilir.

    Daha iyi anlaşılması için,amenore denilen adet görememe

    durumlarını şu şekilde maddeler halinde özetleyebiliriz :

    gelişim bozuklukları ; doğumsal olarak rahim,tüpler ve vajenin

    üst kısmının olmaması halidir,yumurtalıklar normal olduğu halde,adet

    yoktur.

    ascherman sendromu ; kürtajlara bağlı olarak,rahim içinin

    yapışık olması durumudur.

    testiküler feminizasyon ; kişi genetik olarak erkektir,ancak

    erkeklik hormonuna karşı duyarsızlık olduğundan,karın içinde testisler

    olmasına rağmen,dış görünüşleri kadın gibidir.

    gonodal agenezis ; kişide yumurtalıklar gelişmemiştir.

    over yetmezliği ; erken menopoz halidir.

    radyasyon veya kemoterapi ; şua alınması veya çeşitli ilaçlara

    bağlı olarak,yumurtalıklar fonksiyonlarını kaybederler.

    hipofiz tümörleri ; en sık, süt hormonu salgılayan

    prolaktinoma’lar görülür ve aşırı süt hormonu seviyeleri de diğer

    hormonların da salınımlarını bozar.Bu durumda öncelikle tümör tedavi

    edilmelidir.

    stress,üzüntü,hızlı kilo verme ve çevre değişiklikleri de amenore

    nedenidir.

    Sonuç olarak,buluğ çağına geldiği halde hiç adet göremeyen kız

    çocuklarında veya normal adet gördüğü halde,adetleri kesilen

    hanımlarda,mutlaka sebep araştırılmalıdır ve buna göre de tedavi

    başlatılmalıdır.

  • Cinsel İsteksizlik

    Cinsel İsteksizlik

    Cinsel isteksizlik, kişinin karşı cinsle ilişkiye girme arzusunun olmama durumudur. Görme, koklama, işitme, dokunma, tatma, düşünce ve duygular cinsel isteği meydana getirir. Kişinin kendi iç dünyasında yaşadığı psikolojik etmenler, kendi biyolojik yapısı ile ilgili faktörler, çevresel ve kültürel faktörler cinsel istek düzeyimizi belirler. Hasta ya kendi kendine tanı koyar ya da partneri tarafından tanı konulur. Yani değerlendirmede görecelik söz konusudur. Bu durum partnerler arasında ciddi uyumsuzluğa ve çatışmalara yol açar. Ön planda sorun olarak veya başka bir cinsel sorunun altına saklanmış olarak karşımıza çıkar. Kadınlarda genel olarak görülme sıklığı % 30 oranında olup en sık görülen cinsel işlev bozukluğudur. 

    Cinsel isteksizlik tipleri ergenlik döneminden beri görülen primer cinsel isteksizlik, cinsel sorunu olmayan bir kadının hayatının herhangi bir evresinde cinsel açıdan isteksizleşmesi ise sekonder cinsel isteksizliktir. Cinsel isteksizlik ağrılı cinsel birleşmeye, uyarılma ve orgazm bozukluklarına da neden olabilir. Bu durum partnerde de cinsel istekte azalmaya yol açabilir. Tam tersi partnerinde cinsel problem yaşayan kadında da isteksizlik olabilir. Kadınlarda cinsel isteksizlik; kızgınlık ve öfke, utanma, korku, endişe ve suçluluk hissetme duygularına açabilir. 

    Nedenleri;
    • Primer cinsel isteksizlik;
    1. Geçmişte yaşanmış olumsuz cinsel deneyimlerin bilinçdışı izdüşümleri; suçluluk ve günahkarlık duygularını içerir.
    • Sekonder cinsel isteksizlik;
    1. Yaşlanma
    2. Cinsellikten uzun süre uzak kalmak
    3. Kronik hastalıklar
    4. Vajinal enfeksiyonlar
    5. Evlilikte ilişki sorunları
    6. Depresyon
    7. Cinsel kimlik gelişiminde sorunlar
    8. Dini baskılar
    9. Gebe kalmaktan ve cinsel yolla bulaşan hastalık kapma korkusu
    10. Hormonal bozukluklar
    11. Gebelik ve lohusalık dönemi
    12. Menopoz
    13. İlaç yan etkileri

    Kadınların yaklaşık %1’de gerçekten fiziksel bir problem vardır. Geri kalan %99’luk kesimin problemi tamamen psikolojiktir.

    Değerlendirme;
    • Cinsel birleşme sıklığı
    • Cinsel düşünce ve fantezilerin sıklığı
    • Orgazm ile sonlanan cinsel etkinlik sayısı
    • Gerçekte istenen ideal cinsel istek sıklığı
    • Belirtilerin ortaya çıkmasından önce yaşanan olaylar
    • Psikolojik öykü ve evlilik öyküsü
    • Kadının hayatında düzen değişikliği olup olmadığı sorgulanır.

    Tedavi;
    Cinsel istek insanın içinde doğuştan vardır. Ve bu nehir içimizde akar. İsteksizlik durumunda bu nehir üzerinde bir baraj vardır. Tedavide bu barajın yıkılması amaçlanır. Kişinin kendi isteği ile gelip gelmediği, bu isteksizliği değiştirmek konusundaki farkındalığı çok önemlidir. Temel strateji kadının gevşemiş ve kaygılı olmayan durumdayken yeterli cinsel uyarıya tepki vermesini sağlayacak şekilde cinsel durumunun yeniden yapılandırması amaçlanır. 

  • Aşırı terlemede ne yapmak gerekir?

    Bütün güzelliklerine karşın sıcağın bazı olumsuz etkileri de olmaktadır, bunların başında terleme gelir. Fakat bazıları, yaz ya da kış farkı olmaksızın, bu sıkıntıyı sürekli yaşarlar.

    “İnsanlarla tokalaşmaktan çekiniyorum, ellerim sürekli terliyor!”, “Bilgisayarda çalışırken elimi sürekli kurutmak zorundayım!”, “Çizim yaparken elimin altına peçete koymam gerekiyor!”, “Ayaklarım sürekli terlediği için bir başkasının yanında ayakkabımı çıkartamıyorum!”, “Yıllardır açık ayakkabı giymek isterim, ayaklarım terden çamur gibi oluyor!” şeklindeki yakınmalara sıkça rastlamak mümkündür.

    Ter bezleri vücutta en sık el, ayak, koltuk altı ve göğüste bulunmaktadır. Aşırı terleme (Hiperhidroz), ter bezleri tarafından olağandan yüksek miktarda ter üretilmesi durumudur. Bölgesel aşırı terleme, vücudun etkilenen yerine bağlı olarak, el, ayak, göğüs ya da koltuk altlarının sürekli olarak ıslak olması demektir. Bu durum kişiyi çalışma ortamında ve sosyal hayatta zor durumda bırakabilir, normal günlük aktivitelerinin sürdürülmesini zorlaştırabilir. Toplumda her yüz kişiden birinde görülür. Genellikle bir hastalıkla ilişkili değildir. Ailesinde aşırı terleme olanlarda daha sık görülür. Çoğunlukla çocuklukta ya da ergenlikte ortaya çıkar. Sıklıkla terin koku yaptığı zannedilir, ancak aşırı terlemenin koku yaptığı düşüncesi doğru değildir, gerçekte terin ciltte uzun süre kalması ile oluşan nemli ortamda gelişen bir bakteriden kaynaklanır.

    Aşırı terleme, tedavisi olmayan bir sorun değildir.

    Bölgesel aşırı terleme probleminde en başarılı sonuçların alındığı tedavi seçeneği BOTOX (Botulinum Toksini) enjeksiyonudur. Deri altına çok az miktarda enjekte edilen Botox, ter bezlerine ulaşan sinirlerin çalışmasını geçici bir süre için bloke ederek ter bezlerinin ter üretimini engeller. Botox, yapıldığı bölgedeki duyu sinirlerini etkilemez, yalnızca ter bezlerini etkiler.

    Terleyen bölgeye çok ince uçlu iğnelerle, sık aralıklarla uygulanır. Terlemenin en yoğun olduğu bölgeyi görmek için renk veren bir solüsyon sürülebilir. Uygulama en fazla yarım saat sürer. Enjeksiyon yapılan bölgede ağrı olmaması için bir lokal anestezik krem kullanılabilir ya da enjeksiyon bölgesi kısmi olarak uyuşturulabilir.

    Uygulamadan hemen sonra kişi günlük aktivitesine geri dönebilir. Uygulamadan sonraki ilk hafta içerisinde iyileşme gözlenir. Botox’un etkisi genellikle 7-12 ay sürer. Etki geçmeye başladığında yeniden uygulama yapılır.

    Terlemeye karşı alınabilecek kişisel bazı önlemler de vardır:

    *Serin tutacak giysiler seçilmelidir. İnce, bol, doğal pamuklu giysiler genellikle serin tutar. Ancak bunlar teri emerler ve ıslak kalırlar, gün içerisinde giysileri değiştirmek daha uygun olur. Sentetik giysiler hiç kullanılmamalıdır.

    *Deri ayakkabı ve pamuklu çoraplar kıullanılmalıdır. Spor ayakkabısı ya da hava almayan ayakkabılardan kaçınılmalıdır. Çoraplar sık sık değiştirilmelidir. Ayaklar mümkün olduğu kadar kuru tutulmalıdır.

    *Çalışma ortamı serin tutulmalı ve iyi havalandırılmalıdır.

    *Terlemeye yol açan yiyecek ve içeceklerden uzak durulmalıdır. Bu durum herkese göre değişiklik gösterir, kişisel olarak saptanması uygun olur.

    *Gerginlik ve endişe oluşturan stresli durumlar herkes için genel bir problemdir. Gün içerisinde stresi azaltmanın yolları bulunmalı, aktiviteler daha dikkatli planlanmalı ve dinlenmek için zaman ayrılmalıdır.

    *Ter kokusu, kişisel temizliğe verilen önemle giderilebilir. Sürekli terleyen birisi için bu durum kolay olmamakla birlikte, etkili ve basit bir önlemdir.

    *Deodorantlar ve terleme önleyici antiperspirant kozmetik ürünler etkili olabilirler. Ancak bu ürünlerin etkileri gün içinde geçicidir ve uzun süre kullanıldıklarında deride tahriş oluşturabilirler.

  • İstenmeyen Gebelikler ve Kürtaj

    İstenmeyen Gebelikler ve Kürtaj

    Planlanmayan ve korunmasız ilişki sonrasında ve/veya bazende gebelikten korunmanın yanlış uygulanması durumlarında istenmeyen hazırlıksız gebelikler gibi istenmeyen gebeliklere neden olabilmektedir.

    Gebelik oluştuğu zaman gebeliğin kaç haftalık olduğu ve yerleşim yeri çok önemlidir.
    Bazen dış gebelik ve/ veya dış ve iç gebeliğin birlikte seyrettiği heterotropik gebelik denilen durumlar olabilmektedir.

    Gebelikle birlikte risk farktörleri ve gebelik haftası birlikte değerlendirildikten sonra hasta ve varsa eşi kürtaj hakkında bilgilendirilmeli, onayı alınmalıdır.

    Tıbbı tahliye ve/ veya Kürtaj işlemi lokal veya genel anestezi altında kadın hastalıkları uzmanı tarafından yapılmalıdır. 

    Kürtaj işlemi sırasında Vakum Aspiratop Kürtaj seti kullanıldığı için eskiden yaşanılan rahim zedelenmesi ve rahim delinmesi işlemi artık neredeyse yaşanmamaktadır.

    Kürtaj işlemi kişiden kişiye ve gebelik durumuna göre 5 ile 15 dakika arasında sürmekte olup.Operasyon sonrası kontrol ultrasonla rahim içinin kontrolu gerekir.Kürtaj işleminin başarılı birşekilde sonlandırılması ve rahim içinde parça kalmadığından emin olunması gerekmektedir.

    Kürtaj işlemi sırasında ve sonrasında hastanın kanaması olmaması için gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Kürtaj işlemi tam basitbir işlem olmayıp hastane ortamında veya tam teşekküllü Kadın doğum Merkezlerinde yapılması önerilmektedir.

    Kürtaj işleminden sonra hastanın kendini iyi hissedinceye kadar ortama 30-60 dk kadar yatması ve dinlenmesi gerekmektedir.

    Ülkemizde yasal kürtaj süresi 10 ( yanlızca on haftaya ) kadar kabul edilmektedir. İdeal süre 4 hafta ile 8 hafta arasında olup bu süreyi asla aşılması önerilmemektedir.

    18 yaşını doldurmuş tüm bekar bayanlar kendi isteği ile yasal sınırlar içerisinde müdahale- kürtaj olabilir.

    Kürtaj işlemi sonrasında adet kanamasını geçmeyecek kadar az miktarda kanama olabilmekte ve kürtaj sonrası günlük yaşantınıza kısmen gerei dönebilmektedir.Çok dikkat gerektiren işlerin ve motorlu taşıtların kullanılması aynı gün içinde önerilmez.

    Kürtaj sonrası hastanın durumuna göre verilecek bazı ilaçların kullanılması ve kontrole gelmesi,herşeyden daha da önemlisi Acil bi durum karşısında 7/24 kürtaj yapan doktoruna ulaşabilmesi (GSM vs) önerilmektedir. 

    Kürtaj sonrası tekrar gebe kalınamaz diye bir kural yoktur.Tıbbi kurallara uygun yapılan kürtajlar sonrasında gerekli tedavide alınmışsa tek gebe kalınabilinir.Gebelikler oluşabilir,ilerde planlanan gebelikler oluşabilir.

    Kürtaj olmadan önce gebeliklerden korunma yöntemleri hakkında gerekli ve doğru bilgi edinmek, kürtaj olmayı önlemeye yeter de artar.

  • Gebelik Takibinde Önemli Haftalar

    Gebelik Takibinde Önemli Haftalar

    Fertilizasyonun yani döllenmenin 8-9. gününde kanda gebelik hormonu (beta HCG) pozitifleşmeye başlar.Bu değer her 48 saatte bir yaklaşık 2 katına çıkar.Bu artış yüksek olasılıkla gebeliğin normal yerleşim ve gelişimde olduğuna işaret eder.Gebelik hormonundaki bu artışın 48 saatte % 53 ten daha az olması yüksek olasılıkla yolunda gitmeyen bir gebelikle ilişkilidir.Bu durumda ektopik (dış) gebelik veya abortus (düşük) söz konusu olabilir.

    Özellikle gebelik uterus (rahim) dışında yerleşmiş ise dış gebeliğin erken teşhisi medikal (ilaçla) tedavi veya operasyon gerektiren durumlarda da laparoskopik (kapalı) ameliyat şansı açısından çok değerlidir..Bu nedenle gebeliğin başından itibaren doktor kontrolü çok önemlidir!

    Gebelik hormonu (beta HCG) düzeyi 1500’ün üzerine çıktığında transvajinal ultrason ile 6000’in üzerine çıktığında ise abdominal (karından yapılan) ultrasonda gebelik kesesi görülebilir hale gelir.
    Gebelik geç ovulasyon sonrası oluşmuş ise gebelik kesesinin görünmesi de geç olabilir.Bu durumda hekim hastayı gerekli görürse aralıklı olarak kontrole çağırabilir.

    Fetusa (bebeğe) ait ilk kalp atımları gebeliğin 6-7. haftalarında görülmeye başlanır. Standardizasyon sağlanması amacıyla tüm kadın doğum kliniklerinde gebelik haftası gebenin son adetinin ilk gününden başlanarak hesaplanır.Tüm ultrasonografi cihazlarının kalibrasyonları da buna göre dizayn edilmiştir.

    Kalp atımı sonrası bebeğin gelişimi için hekim duruma göre hastayı tekrar değerlendirme gereği duyabilir.

    Bu haftalarda şayet gebelik öncesinde saptanan bağışılık durumu söz konusu değilse normalde asemptomatik (belirti vermeden) seyreden ancak gebelikte geçirildiğinde teratojenik (bebekte sorunlara yol açma potansiyelinde) olan toksoplazma,rubella gibi birtakım enfeksiyonların kan tetkiki ile belirlenmesinde yarar vardır.Burada önceden geçirilmiş enfeksiyon değil aktif enfeksiyon varlığı önemidir.
    11-14. haftalar arası gebe muayenesi çok önemlidir.Bu muayenede bebeğin organ oluşumları çok büyük ölçüde taslak olarak (organogenez) tamamlanmıştır.11-14. haftalar arasında fetusa ait ense kalınlığı (NT) mutlaka ölçülmeli ve down sendromu tarama testi olan ikili test yapılmalıdır.Nasal bone (burun kemiği) ni görmek de bu haftada çok önemli bir bulgudur.
    16-18. haftalarda şayet bir sebeple ikili test yapılamadı ise başka bir down sendromu tarama testi olan dörtlü testin yapılması için bir fırsattır. Dörtlü tarama testi ikili taramadan sonraki ikinci değerli testtir.Ayrıca bu haftada bebeğe ait pek çok anomaliyi saptayabilmek mümkün olabilmektedir.Zira bebeğin extremiteleri (el-kol-bacak ve ayaklar) en rahat bu haftalarda görülür.
    İlk kez 18-20. hafta aralığında başvuran hastalar veya daha önce bir sebeple down sendromu tarama testi yapılamamış hastalar için bu gebelik haftalarında üçlü tarama testi yapılması fırsatı mevcuttur.

    19-21.gebelik haftalarında bebeğin organlarının en iyi görülebildiği DETAYLI VE 2.DÜZEY ULTRASON değerlendirmesinin en iyi yapılabildiği haftalardır.Bu nedenle çok önemlidir.Bu haftadan sonra bebek daha fazla büyüdükçe muayenesi zorlaşacaktır.
    22-23. gebelik haftaları fetal kalp muayenesi ve gereğinde fetal eko için ideal değerlendirme haftalarıdır.

    Gebelikte tetanoz aşısı yapılması önerilmektedir.Doz ve zamanlama olarak farklı uygulamalar söz konusu olabilmekle birlikte genellikle 20-26. hafta aralığı uygun görülmektedir.
    24-28. hafta aralığı bebeğin büyüme gelişmesinin yanısıra şeker yükleme testi yapılması gereken haftalardır.Gebelikte gelişebilecek insülin direnci nedeniyle gebelik şekeri (gestasyonel diabet) taraması amacıyla yapılan bu testin risk grubunda olanlar başta olmak üzere tüm gebelere yapılması tavsiye edilir. 50 veya 75 gram tarama testleri bu amaçla kullanılabilmektedir.OGTT(şeker yükleme testi) sonucu yüksek olan hastalara tanı testi amaçlı 100 gr OGTT yapılır.

    28-35 gebelik haftaları arasında doktorunuz anne ve bebeğin durumuna,bebeğin gelişimine olası sorunların varlığına göre takip programına alabilir.Bunda gebede gelişen olası sorunlar,bebeğin gelişimi,fetüs plasenta amnion sıvısındaki takip parametreleri önemlidir.

    35.haftadan sonra doğuma kadar haftalık olarak NST (non-stress test) takibi yapılması önerilir.NST bebeğin kalp atımlarının bir trase halinde izlendiği belirli kriterlere göre bebeğin anne karnındaki durumunu stresse maruz kalıp kalmadığını,beslenme ve kanlanmasını gösteren değerli bir testtir.Bu testin reaktif olması bebeğin stress altında olmadığını gösterir.Doğuma yakın haftalık yapılan bu takip anne karnında ani kayıpları gelişebilecek başka soruınları önlemeye yöneliktir.

    Gebelikte Tansiyon takibi önemlidir.Önceden tansiyonu olan hastalarda bu risk daha da fazla iken hiç yüksek tansiyonu olmayan kadınlarda da gebelik tansiyonu (gestasyonel hipertansiyon) ortaya çıkabilir.Ayrıca preeklampsi ve eklampsi denilen anne ve bebek için hayati tehlike oluşturabilecek gebelik zehirlenmesi olarak tanımlanan durumlar ortaya çıkabilir.Bunların erken saptanabilmesi ve müdahale için de tansiyon takibi çok önemlidir.

    38.hafta doğum şeklinin belirlenmesi açısından çok önemlidir.İlk gebeliği olan olgularda bu haftada yapılacak Ultrason ve muayenede bebeğin ağırlığı, geliş şekli, plasenta (bebeğin eşi) nın yerleşim yeri, NST ve annenin pelvik yapısı (doğum kanalı) nın normal doğuma uygun olup olmadığının değerlendirilmesi ile bebeğin yerleşimi irdelenir.Şayet normal doğuma engel bir durum varsa böylece önceden riskler saptanmış olur.

    Aksi bir durum yoksa ya da anne isteği veya tıbbi gereklilik nedeniyle daha önce sezeryan kararı alınmadı ise beklenen doğum tarihi son adetin ilk gününden itibaren 40 haftadır

  • Göçün Psikolojik Etkileri ve Sebepleri

    Göçün Psikolojik Etkileri ve Sebepleri

    Bilindiği üzere son yıllarda göç oldukça artmış bulunmakta. Göç etme süreci farklı şekillerde gelişen bir süreçtir. Grup olarak göçmek, zorunlu göç, bireysel göç gibi durumlar söz konusu olabilir. Göç etmek sadece ekonomik olmak zorunda değildir. Siyasi sebepler, sosyal sebepler ve ya psikolojik sebepler de göç etmek için neden olabilir.

    2010 yılında, dünya genelinde göçmen sayısı 214 milyon iken, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na göre 2016’da 244 milyon insan ülkelerinin dışında yaşamaktadır (BMNF, 2016).Göç edilen ülkelerde göçmenler daha çok onlar için ayrılmış kamp alanlarına yerleştirilirler. Buradaki nüfusun fazlalığı kişilerde sağlık problemlerinin görülmesine sebep olabilir. Bunun yanı sıra sosyal ve ekonomik problemler de baş gösterir. Ancak sosyal, ekonomik ve sağlık problemlerinin dışında daha olası bir problem ortaya çıkabilir ki bu da ruhsal problemlerdir.

    Göç Ruh Sağlığını Nasıl Etkiler ?

    Dünyadaki tüm mültecilerin %47’si, sığınmacı ve yerlerinden edilmiş kişilerdir ve bunların %50’sini kadın mülteci ve sığınmacılar, %44’ünü ise 18 yaş altı çocuklar oluşturmaktadır (Gögen 2011).Yaşanan süreçler stres yaratıcıdır ve sığınmacılarda özellikle ruh sağlığı problemlerinin ortaya çıkmasına yol açmaktadır (Ehntholt ve Yule 2006).

    Sığınmacılarda ruhsal problemler sadece göç etmeye bağlı olmayabilir. Göç öncesi dönem de bu kişilerin ruhsal hallerine bakmak için önemli bir yordayıcıdır. Göç öncesi risk etmenleri olarak, kendi ülkelerindeki ekonomik, eğitim ve meslek durumunun olumsuz olması, siyasi durumlar, sosyal destek, roller ve sosyal ağın bozulması sıralanabilir (Kirmayer ve ark 2011). Bunlara bağlı olarak, birçok mülteci/sığınmacı, ülkesini terk etmeden önce tecavüz, işkence, savaş, tutukluluk, cinayet, fiziksel yaralanma soykırım gibi travmatik olayları yaşamakta ya da tanıklık etmektedir (Nicholl ve Thompson 2004).Bunların yanı sıra çocukluk yaşantıları, ruhsal problemlere yatkınlık, kişisel problemler, kişilik özellikleri de belirleyici olabilir.

    Göç etme sırasında da yine benzer zorluklarla karşılaşabilirler. Göç süresi, mülteci kamplarındaki zorlu yaşam koşulları, şiddete maruz kalma, ailesinden uzaklaşma ve ya ailesini kaybetme, göç ettiklerindeki belirsizlik gibi durumlarda oldukça etkilidir. Göç edilen yaşın da ruhsal problem yaşama ihtimaliyle bağlantılı olduğu söylenebilir. Genç yaşta yapılan göçlerde kişiler daha kolay adapte olabilmesine rağmen kültürel yapı tamamlanmadan yeni bir kültüre adım atmış olmak da riski arttırabiliyor.

    Göç sonrasında ise, göç veya mülteci statüsü hakkında belirsizlik, işsizlik ve istihdam edilememe, sosyal statü, aile ve sosyal destek kaybı, arkasında bıraktığı aile üyeleri ile ilgili endişenin yanı sıra yeniden bir araya gelmeye yönelik endişe, dil öğrenme, kültürel uyum ve uyum zorlukları (örneğin, cinsiyet rollerindeki değişim) ruh sağlığını olumsuz etkileyen diğer risk etmenleridir (Kirmayer ve ark 2011).Bunun yanı sıra yeni bir kültüre alışma çabası, dışlanma, algılanan ayrımcılık da ruhsal durumla ilişkilidir. Bu sebeple kendi etnik grubunun içinde yaşamak kişi için daha sağlıklı görünmektedir. Aynı kültüre sahip kişilerle yaşamak sosyal desteği, paylaşımı arttırıp yalnız kalma hissinden uzaklaştıracağı için kişi daha stabil bir ruh halinde olabilecek ve ya sahip olduğu ruh halini koruyabilecektir. Nitekim yapılan çalışmalarda, sığınmacı/ mültecilerde, göç öncesi travmalardan daha çok göç sonrası stres etmenlerinin ruh sağlığı üzerinde güçlü olumsuz etkisi olduğu aktarılmaktadır (Teodorescu ve ark 2012).

    Tüm bu sebeplerin arasında en çok etkilendikleri durum göç sonrası durumdur. Göç sonrasında yeni bir ülkeye yeni bir kültürü öğrenme dönemi oldukça zorludur. Bunun yanı sıra kendini kabul ettirme çabası, dışlanmışlık hissi, iki kültür arasında kalmak, yeterli desteği görememek ruh halini oldukça etkilemektedir. Sığınmacıların göç ettikleri ülkelerin kültürünü edinmeye çalışmaları, bu sebeple kendi kültürlerinden uzaklaşmaları, kendi kültürlerini yaşayamamaları en çok strese yol açan sebeplerden biridir. Kültürleşme dediğimiz bu durum da yaşa göre değişkenlik göstermektedir. Kaplan ve Marks (1990) yeni kültüre ayak uyduran genç göçmenlerde depresyonun yüksek olduğunu bulurken, yüksek kültürleşmenin yaşlı göçmenleri depresyondan koruduğunu saptamışlardır.

    Sığınmacı/mültecilerde ruhsal bozukluklar olarak bunaltı, depresyon, psikosomatik belirtiler, uyku düzensizliği, dikkat eksikliği, intihar, agorofobi ve travma sonrası stres bozukluğuna (TSSB) rastlanmaktadır (Buz 2008, Gündüz 2012, Warfa ve ark 2012, Lee ve ark 2012).Travma sonrası stres bozukluğunda uyku problemleri, olayla ilgili anıların sık sık hatırlanması, hatırlatıcı faktörlerden kaçınılması, agresyon, irkilme gibi belirtiler vardır. Bu belirtiler çoğunlukla travmanın yaşandığı günden sonra görülmeye başlanır ve genellikle birkaç hafta sürer. Ancak bu durum sığınmacılarda daha uzun, aylarca hatta yıllarca sürebilir.Özellikle göçten sonra hayallerindeki gibi bir kurtuluşla karşılaşmamaları,zor koşullarda yaşayıp yakınlarından ayrı kalmaları hayal kırıklığına hatta öfkeye yol açabilir.Böylece kişi depresyon ğyaşamaya açık hale gelir.İsteksizlik, durgunluk, düzensiz uykular,halsizlik,mutsuzluk,iştah kaybı gibi belirtiler görülebilir. Genellikle TSSB, depresyon ve kaygı bozuklukları ile bir arada bulunmaktadır (Ehntholt ve Yule 2006, Kirmayer ve ark 2011).

    Yetişkin sığınmacılarda yapılan gözden geçirme çalışmalarında (6743 kişi) % 3 ile % 86 arasında TSSB, % 3 ile % 80 arasında major depresyon, % 4 yaygın bunaltı bozukluğu, % 2 psikotik bozukluk dikkati çekmektedir (Fazel ve ark 2005).Travmatik olayların etkisi uyum sistemlerinde ana rol oynamakta ve bu durum gelecekte eşlik eden hastalıkların sayısının ve travmatik olaylara yatkınlığın artmasına yol açmaktadır (Teodorescu ve ark 2012).

    Göç için gelinen ülke ilk dönemler yabancı bir kesim olsa da yıllar geçtikçe daha tanıdık ve daha uyumlu sağlanmış bir hale gelinir.Bu sürede dil öğrenimi,yaşam koşulları artsa bile geri dönme isteği ile birlikte çaresizlik duygusu da artabilir. Yüksek stres puanları yeni gelinen yerde 3 yıl yaşadıktan sonra değişmektedir (Teodorescu ve ark 2012). Dolayısıyla mültecilerin uyum sağlaması için göç ettikleri ülkede 3 yıl geçirmesi önemli bir durum diyebiliriz.

    Göçün etkileri cinsiyet üzerinde de farklılık gösterebilir. Kadın ve erkekler göç etmeye ve göçün etkilerine farklı şekilde karşı koyabilir farklı baş etme yöntemleri geliştirebilirler. Kadınlar erkeklere oranla daha fazla psikolojik sıkıntı yaşamaktadır ve bunlar bedensel sıkıntılar olarak kendini göstermektedir. Sırt ağrısı, kalp çarpıntısı, titreme, boğulma hissi gibi belirtiler görülmektedir. Erkeklerde ise daha fazla ayrı kalmanın verdiği bunalımlar görülmektedir. Bunun yanı sıra erkeklerde isteksizlik, umutsuzluk, erkeklik algılarında bozulmalar görülmektedir. Yine kadınların erkekler ile karşılaştırıldığında daha fazla duygusal patlama, cinsel ilgi kaybı, ağlama, baygınlık ve kolayca ürkme gösterdiği belirtilmektedir (Renner ve Salem 2009). Cinsiyetler arası bu farklılıktan dolayı tedavi yöntemleri ve müdahaleler de değişiklik göstermektedir. Erkeklerin gelen yardımları kabul etmede daha isteksizler ve yaşadıkları ekonomik zorlukların altında daha fazla ezilmektedirler. Ayrıca destek veren kişilerden de şüphelenmekte ve güven problemi yaşamaktadırlar. Bu nedenle tedavi gören erkeklerin tedavi sürelerinin daha uzun olduğu belirtilmektedir (Lee ve ark 2012). Sonuç olarak kadınlar erkeklere oranla göç etmekten daha fazla etkilenmelerine rağmen adapte olmaları daha kolay ve psikolojik problemlerle baş etmeleri daha olasıdır. Ancak erkeklerde bu durum daha uzun sürmekte bu yüzden alacakları tedavi de daha uzun sürecektir.

  • Çocuklarda Öfke Problemleri

    Çocuklarda Öfke Problemleri

    Çocuklarda öfke yaşandığı an anne babalar çaresiz kalabilir. Peki öfke nedir? Öfke nasıl ortaya çıkar? Öfke nöbetlerinde nasıl yaklaşmalıyız? Hangi durumlarda yardım almalıyız?

    Öfke Nedir?

    Öfke; doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkilerdir. Sevinme, üzüntü, şaşırma gibi doğal duygulardan olan öfke, belki de en anlaşılması en zor olanıdır. Bebekler, doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağlarlar. Zaman içerisinde çevreyi tanımaya, isteklerinin olmaması durumda, acıktığında, yorulduğunda ve engellendiğinde öfkelenmeye başlar. Çocuklar bu durum karşısında ağlamaya, tepinmeye, ısırmaya, kendini yere atmaya ve bağırmaya başlarlar.

    2 yaş sendromu (terrible two) bir çocuğun ben merkezci olduğu döneme karşılık geliyor. Bu dönemde “hayır” larla ve engellenmeyle karşılaşan çocukla zıtlaşıldığında kriz ortaya çıkabilmektedir. Bu yaş, bu tarz durumlarla karşılaştıkları ilk anlardandır. Ebeveynlerin yaklaşımları bu yaştan itibaren çocuğun, öfkeyi içselleştimesi veya başa çıkması açısından önem kazanmaktadır. 

    Öfke Nöbetlerine Nasıl Yaklaşılmalı? Hangi Durumlarda Yardım Alınmalı?

    • İlk olarak yoğun bir duygu durumunda olan çocuğa aynı şiddetle bağırmak, azarlamak yerine ebeveynin sakin kalıp, çocuğun sakinleşmesine ve konuşarak problemi çözüleceğine ikna edilmelidir.

    • Çocuklar problemle başa çıkabilmeyi model aldıkları anne-babalarından öğrenirler. Bu sebeple kriz anında örneğin; vurmak yerine göz teması kurup,  onun önemsendiğini hissettirilmesi gerekmektedir. 

    • Doğru cümlelerle iletişim sağlanmalıdır. Örneğin; “Uyumak ister misin?” gibi açık uçlu sorular yerine “Uyku vakti geldi”  gibi cümleler krizi önlemeye yardımcı olacaktır.

    • Bir başka önemli önemli noktalardan biri de televizyon, tablet gibi şiddeti görebilecekleri alanlar kontrol edilmeli ve bunların yerine alternatif birlikte zaman geçirilecek zamanlar yaratılmalıdır.

    • Enerjilerini atacakları, iyi vakit geçirecekleri grup oyunlarına yönlendirilmedir.

    • Kriz anlarında kararlı olunmalı, çocuğun bu durumu fırsata (ikincil kazanç) çevirip istediğini yapmasına imkan verilmemelidir.

    • Son olarak öfke nöbetleri- kriz anları günde 3 kezden fazla 15 dakikadan uzun sürüyorsa, 4 yaşını geçmiş bu durum hala devam ediyorsa, duygularını kontrol edemiyor kendine ve çevresine zarar veriyorsa ve nasıl başa çıkılacağı bilinemiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.

      Çocuklarda öfke yaşandığı an anne babalar çaresiz kalabilir. Peki öfke nedir? Öfke nasıl ortaya çıkar? Öfke nöbetlerinde nasıl yaklaşmalıyız? Hangi durumlarda yardım almalıyız? 

    Öfke Nedir? 

      Öfke; doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkilerdir. Sevinme, üzüntü, şaşırma gibi doğal duygulardan olan öfke, belki de en anlaşılması en zor olanıdır. Bebekler, doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağlarlar. Zaman içerisinde çevreyi tanımaya, isteklerinin olmaması durumda, acıktığında, yorulduğunda ve engellendiğinde öfkelenmeye başlar. Çocuklar bu durum karşısında ağlamaya, tepinmeye, ısırmaya, kendini yere atmaya ve bağırmaya başlarlar. 

       2 yaş sendromu (terrible two) bir çocuğun ben merkezci olduğu döneme karşılık geliyor. Bu dönemde  “hayır” larla ve engellenmeyle karşılaşan çocukla zıtlaşıldığında kriz ortaya çıkabilmektedir. Bu yaş, bu tarz durumlarla karşılaştıkları ilk anlardandır. Ebeveynlerin yaklaşımları bu yaştan itibaren çocuğun, öfkeyi içselleştimesi veya başa çıkması açısından önem kazanmaktadır. 

    Öfke Nöbetlerine Nasıl Yaklaşılmalı? Hangi Durumlarda Yardım Alınmalı?

    • İlk olarak yoğun bir duygu durumunda olan çocuğa aynı şiddetle bağırmak, azarlamak yerine ebeveynin sakin kalıp, çocuğun sakinleşmesine ve konuşarak problemi çözüleceğine ikna edilmelidir.

    • Çocuklar problemle başa çıkabilmeyi model aldıkları anne-babalarından öğrenirler. Bu sebeple kriz anında örneğin; vurmak yerine göz teması kurup,  onun önemsendiğini hissettirilmesi gerekmektedir. 

    • Doğru cümlelerle iletişim sağlanmalıdır. Örneğin; “Uyumak ister misin?” gibi açık uçlu sorular yerine “Uyku vakti geldi”  gibi cümleler krizi önlemeye yardımcı olacaktır.

    • Bir başka önemli önemli noktalardan biri de televizyon, tablet gibi şiddeti görebilecekleri alanlar kontrol edilmeli ve bunların yerine alternatif birlikte zaman geçirilecek zamanlar yaratılmalıdır.

    • Enerjilerini atacakları, iyi vakit geçirecekleri grup oyunlarına yönlendirilmedir.

    • Kriz anlarında kararlı olunmalı, çocuğun bu durumu fırsata (ikincil kazanç) çevirip istediğini yapmasına imkan verilmemelidir.

    • Son olarak öfke nöbetleri- kriz anları günde 3 kezden fazla 15 dakikadan uzun sürüyorsa, 4 yaşını geçmiş bu durum hala devam ediyorsa, duygularını kontrol edemiyor kendine ve çevresine zarar veriyorsa ve nasıl başa çıkılacağı bilinemiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.

  • Duygudurum Bozuklukları

    Duygudurum Bozuklukları

    Neşe ,hüzün, öfke gibi çok çeşitli duygusal yaşantımız vardır. Gün içerisinde olumlu veya olumsuz birçok duygu yaşarız. Duygudurum bozukluğu olarak tanımlanan hastalık grubunda yer alan bireyler ise şartlara ve duruma uygunsuz ve abartılı duygu durumu içinde yaşarlar. Bu bireyler belli bir dönemde depresyon da yaşar fakat bazılarının yükselmiş duygu durumları da olmaktadır. Duygudurumun mutsuzluk, çaresizlik, üzüntü, umutsuzluk, keder yönünde kayması depresyon; neşe, coşkululuk, mutluluk, sevinç yönünde kayması ise mani düşündürür.

    MAJÖR DEPRESYON

    Depresyon genellikle duygudurumunun normale göre daha düşük olması şeklinde yaşanır.Depresyonun var olan semptomları kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.İştahsızlık, kilo kaybı veya çok yeme görülebilir. Yine uykuda artış veya uykusuzluk ve uykunun kalitesinde azalma görülebilir. En az iki hafta süren bu çökkün duygudurumunda ilgi azalmaları ve her zaman yaptığı aktivitelerden zevk alamama yaşanır. Yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu, değersiz veya suçlu hissetme ve ölmeyi isteme veya öz kıyım düşünceleri ile de kendini gösterir.

    DEPRESYON BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Depresyonda olan kişi, genellikle bitkinlik ve enerji düşüklüğü olarak ifade ettikleri yorgunluktan şikayet eder. Aynı zamanda konsantre bozukluğu ve dikkatini sürdürme konusunda yaşadığı zorluklar yüzünden çoğu zaman okuduklarını anlayamazlar. Karşılıklı konuşurken yavaş ve uzun duraksamalarla, az sözcük kullanarak konuşurlar.Normalde yaparken zevk aldıkları aktivitelere karşı ilgilerini tamamen yitirirler. Gün boyu mutsuzluk, üzüntü, ağlama isteği içerisindeyken  sorumluluklarını yerine getiremeyecek olmasından dolayı kendilerini suçlu ve değersiz hissederler. Sanki içinde bulundukları durum hiç geçmeyecekmiş gibi düşünür ve kendilerini umutsuzluk içerisinde bulurlar.

    KİMLER DAHA ÇOK DEPRESYONA GİRER?

    Depresyon; insanların %7!sini etkileyen ve kadınlarda erkeklere oranla  kat daha fazla görülen oldukça yaygın bir durumdur. Genellikle 20’li yaşların ortalarında başlar fakat çocukluktan yaşlılığa kadarda herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.

    Yaşam olayları, çevresel stres, travmalar, cinsel istismar, ihmal, aile içi şiddet, ayrılık, boşanma, işten ayrılma, sevilen birinin kaybı gibi yaşanan olaylar depresyona sebep olabilmektedir.

    DEPRESYON TEDAVİSİ NASILDIR?

    Yapılan araştırmalar sonucu depresyonun yüksek oranda tedavi edilen bir hastalık olduğunu biliyoruz. Tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra bireysel psikoterapi de en çok tercih edilen uygulamalar arasındadır. Çoğunlukla iki yöntemin birlikte uygulandığı depresyon tedavilerinde başarı oranları daha yüksektir. Hafif şiddetli depresyonda psikoterapi öncelikli olarak uygulanabilmektedir. Terapideki hedef ise depresyonda olan bireylerin yaşama dair olumsuz düşünceleri farkına varmasını sağlamak, uyumu bozan düşüncelerin yerine daha sağlıklı düşünce becerilerinin kazanılmasına yardım etmektir.

    BİPOLAR BOZUKLUK

    İki uçlu mizaç bozukluğu veya Manik – Depresif Bozukluk olarak da adlandırılır.

    BİPOLAR BOZUKLUK NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Bipolar bozukluk kişinin duygudurumunun sürekli değişkenlik göstermesidir. Ruh hali sabit ve sürekli değildir. Eğer depresif dönemde ise mutsuzluk, umutsuzluk, hüzün, zevk alamama gibi depresyonun belli kalıpları görülür. Eğer kişi manik dönemde ise;  pek çok kişide görülen yüksek özgüven, az uykuyla dinlenme ve yükselmiş aktivite görülür. Riskli iş girişimleri, yargılama kapasitelerinde kayıp, korunmasız cinsel ilişkiler, fikirlerini, planlarını ve işlerini, dinleyen herkese anlatmaya  karşı aşırı istek, yüksek sesle hızlı baskın konuşma, coşkulu duygu durum, rahatsız edici veya saldırgan davranışlar gibi özellikler meydana gelmektedir.

    BİPOLAR BOZUKLUĞUN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

    Erkeklerde ve kadınlarda eşit derecede görülmektedir ki bu da genel yetişkin nüfusunun yaklaşık %1’ini oluşturmaktadır. Bipolar bozukluk güçlü bir şekilde kalıtsaldır. Çoğunlukla ergenlik dönemi ya da ilk yetişkinlik dönemi ortaya çıkmaktadır.

    BİPOLAR BOZUKLUK TEDAVİSİ NEDİR?

    Bipolar bozukluk tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra psikoterapi alınması da oldukça fayda sağlar. Psikoterapi sayesinde kişinin manik ve depresif atakları tetikleyen stres faktörleri üzerinde çalışarak, stresle başa çıkma yöntemleri geliştirir.

  • Soru ve Yanıtlarla Vajinismus

    Soru ve Yanıtlarla Vajinismus

    Vajinismus nedir?

    Vajinismus kadınlarda görülen, çoğunlukla psikolojik temelli bir cinsel bozukluktur. Cinsel ağrı bozuklukları kapsamında yer alır. Ancak ağrılı cinsel ilişki (disparoni) ile karıştırılmamalıdır. Disparonide, cinsel ilişki sırasında acı çekilmesi söz konusudur ancak vajinismusta vajinadaki kasların istemsiz bir şekilde kasılması, bu nedenle cinsel ilişkinin nerdeyse olanaksız hale gelmesi, penisin ya da benzer bir şeyin içeri sokulmaya çalışılması durumunda da bu kasılmalardan dolayı ağrı meydana gelmesi söz konusudur.

    Vajina, kadın cinsel organlarından birisidir. Yaklaşık 10 cm derinliğinde, kaslardan oluşan tüp benzeri bir yapıdır. Ancak içerisine penis girdiğinde daha da uzar. Cinsel ilişki dışında genellikle kapalı bir yapıdadır ancak elastiktir. Böylelikle içerisine bir giriş olduğunda genişler. Ayrıca, vajina duvarları cinsel uyarılmanın gerçekleşmesi ile birlikte bir takım sıvıların salgılanmasıyla kaygan bir hal alır, böylelikle herhangi bir ağrı ya da tahriş olmadan cinsel ilişki gerçekleşebilir.

    Vajinanın ilk üçte birlik kısmı cinsel olarak uyarılmaya açıktır. Daha derinleri ise genellikle hissizdir. Yani, daha derinlerin uyarılması kadına cinsel açıdan kayda değer bir haz vermez. Bu da demektir ki penisin boyutu ya da uzunluğu cinsel haz için önemli değildir. Ama bu tabi ki başka bir yazının konusu.

    Kadınlar vajinalarının özellikle ilk üçte birlik kısmında yer alan kasları üzerinde önemli ölçüde denetim sahibidirler. Hatta daha derinlerde yer alan kas grupları üzerinde de kısmı bir denetimleri bulunmaktadır. Bu kaslar ve kas kontrolü kadın orgazmı için de oldukça önemlidir. Kadınlar, vajinadaki kaslarını ve anüs kaslarını birlikte kontrol ederek orgazma ulaşmayı kolaylaştırabilirler. Nitekim, orgazm güçlüğünün tedavisinde odak noktası olan konulardan birisi de bu denetimin öğrenilmesidir.

    Ancak vajinismusu olan kadınlarda, üçte birlik kısımda yer alan yani girişe yakın olan kaslar istemsiz bir şekilde kasılarak vajina girişini kapatırlar. Bu da ağrıya neden olur ve cinsel birleşmeyi olanaksız hale getirir. Bu durum genellikle penis vajinaya girmek üzere iken gerçekleşir. Ancak, jinekolojik bir muayenede dahi, hekim vajinayı parmaklarıyla uyardığında aynı kasılma geçekleşmektedir.

    Vajinusmustan şüphelenildiğinde nereye başvurmalı?

    Diğer psikolojik temelli bedensel bozukluklarda olduğu gibi vajinismus durumunda da ilk olarak ilgili uzman hekime başvurulmalıdır. Burada söz konusu hekim kadın doğum uzmanı ya da diğer adıyla jinekolog olacaktır. Öncelikle ortada fiziksel bir durum ya da enfeksiyon olup olmadığının saptanması gerekmektedir. Ayrıca vajinusmusla karıştırılan başka bir takım durumlar da söz konusu olabilir ve hasta yaşadığı durumu ayırt edemiyor olabilir.

    Örneğin kimi mantar enfeksiyonlarında da ağrı ya da kasılma gerçekleşebilmektedir. Ortada bir cinsel uyarılma bozukluğu da söz konusu olabilir. Söz gelimi, cinsel uyarılma esnasında vajina yeterince ıslanmıyor olabilir, bu nedenle de cinsel ilişkide ağrı gerçekleşiyor olabilir. Bu nedenle önce hastanın şikayetinin bu ve bunun gibi durumlardan kaynaklanıp kaynaklanmadığı iyi bir muayene ile saptanmalıdır. 

    Yaşanılan durumun vajinismus olduğundan emin olduktan sonra ise cinsel terapiler konusunda eğitimli ve deneyimli bir psikoterapistten yardım alınmalıdır.

    Bu konuda yapılan temel hatalardan birisi de yardım arayışını geciktirmektir. Vajinismus yaşayan kadınlar genellikle oldukça uzun zaman sonra profesyonellere başvurmaktadırlar. Bunun çeşitli nedenleri olabilmektedir ama genel olarak toplumumuzda cinsel sorunlarla ilgili genel olarak böyle bir durumun olduğunu biliyoruz.

    Vajinismusun nedenleri nelerdir?

     Tahmin edeceğiniz üzere vajinismusun çok çeşitli nedenleri olabilir. En sık görülen nedenler şu şekildedir:

    • Olumsuz cinsel deneyimler,

    • Geçmişteki bir cinsel taciz ya da tecavüz girişimi,

    • Yetersiz cinsel bilgiler,

    • Cinsellikle ilgili yoğun kaygı ve korkular. Örneğin ilk gece korkusu ya da canım acıyacak endişesi,

    • Hamilelik korkusu,

    • Cinsel yolla bulaşan hastalıklara yönelik yoğun bir korku,

    • Bekarete yüklenen abartılı ve takıntılı önem,

    • Cinsellikle ilgili yanlış bilgiler ve inançlar vb…

    Vajinismus sonradan da ortaya çıkabilir mi?

    Evet. Genellikle vajinismus ilk cinsel ilişki girişiminde ortaya çıkar. En yaygın şekli de budur. Yani vajinismus şikayetiyle uzmanlara başvurun kadınlar genellikle henüz hiç cinsel ilişki (daha doğrusu penetrasyon yani penisin vajinaya girmesi durumunu) yaşamamış olan kadınlardır. Ancak, belirli bir süre sorunsuz bir cinsel yaşantı sürdükten sonra hastalık, cinsel saldırı, psikolojik travma, doğum gibi yaşantılardan sonra vajinismus sonradan da ortaya çıkabilmektedir. 

    Vajinismusun tedavisi mümkün müdür?

    Evet. Günümüzde vajinismus birtakım psikoterapi teknikleri ve süreçleriyle giderilebilmektedir. Eğer vajinismusun travmatik bir yaşantıdan kaynaklandığı saptanırsa buna yönelik olarak daha özel teknik ve yaklaşımlar da uygulanabilmektedir. Örneğin, travmatik kökenli bozukluklarda oldukça etkili olan EMDR (Göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme) tedavisi uygulanabilir.

    Tedavinin süresi ise kişiden kişiye değişebilmektedir. Bu süre 2-3 ay arasında olabileceği gibi kimi durumlarda kısa bir bilgilendirme dahi etkili olabilmektedir. Genel olarak cinsel sorunların en önemli nedenlerinden birisinin cinsel bilgisizlik olduğu düşünüldüğünde, yaşanan birçok sorunun tedavisi cinsel eğitim olabilmektedir. 

  • Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu

    Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu

    Öncelikle bu durumun adı “iktidarsızlık” değil. Havalı ismi “erektil disfonksiyon”, Türkçesi “sertleşme bozukluğu”. Kimi kaynaklarda “sertleşme güçlüğü” diye de geçer. Ama kesinlikle bu bir iktidarsızlık değildir. Bunu bu şekilde tanımlamaktan vazgeçmek aslında oldukça önemli. İktidar, kelime anlamıyla “güç” demektir. Bir erkeğin gücünü belirleyen şey penisinin sertleşmesi değildir. Penisi sertleşmeyen bir erkek de gücünü yani iktidarını kaybetmez. Bu durumu böyle tanımlayıp, ereksiyona gereğinden fazla önem atfetmek aslında bunun başlı başına nedenlerinden birisidir.

    İşe önce penis denilen organı tanımakla başlayalım. Penis, erkek cinsel organlarından birisidir. Hatta erkek cinsel organı denilince ilk akla gelen organdır. Hem üreme açısından hem de erkeğin cinsel hazzı açısından son derece önemli bir organdır. Bir baş kısmından bir de gövdeden oluşur. Hem baş kısmında hem de gövdesinden bol miktarda haz veren sinir ucu barındırır. Erkeğin cinsel olarak en çok haz aldığı bölgesidir.

    Penisin içinden üretra adı verilen bir kanal geçer. Bu kanaldan hem idrar geçer, hem de boşalma sırasında içinde sperm hücrelerini barındıran, beyaz renkli bir sıvı olan meni (semen) geçer. Penisin içerisinde kemik yoktur. Penisin gövdesi süngerimsi bir yapıdadır. İşte ereksiyonu yani sertleşmeyi sağlayan bu süngerimsi yapıdır. Cinsel uyarılma esnasında kan akışı bu bölgeye doğru yoğunlaşır, süngerimsi yapının içi kanla dolar, böylelikle penis sertleşir ve dikleşir yani erekte olur.

    Görüldüğü gibi penisin ereksiyonu temelde fizyolojik bir olaydır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki en önemli cinsel organımız beynimizdir. Cinsel uyarılmanın ve ereksiyonun gerçekleşmesi için illa ki fiziksel bir uyarım gerekmez. Yani penisin bir kadın tarafından doğrudan uyarılması şart değildir. Bir erkeğin cinsel fantezi kurması yani sadece cinselliği düşünmesi bile uyarımı ve erkeksiyonu sağlayabilir.

    Buradan da görüyoruz ki sertleşme aynı zamanda psikolojik bir olaydır. O zaman tüm bunlardan şu sonucu çıkarabiliriz: sertleşme bozukluğu fizyolojik kaynaklı olabileceği gibi psikolojik kaynaklı da olabilir. Hatta şunu biliyoruz ki, özellikle genç sayılabilecek yaşlarda (60’ın altı) görülen sertleşme bozukluklarının kaynağı çoğunlukla psikolojiktir. Özellikle performans kaygısı (Başarılı olabilecek miyim? Partnerimi yeterince tatmin edebilecek miyim? Gibi), yaşanan olumsuz deneyimler bu durumun önemli sebepleri arasındadır. 

    Bir kere şunu söylemeliyim ki, sağlıklı bir erkeğin arada sırada sertleşme güçlüğü yaşaması gayet olağandır. Eğer bu durumu deneyimlerseniz hemen paniğe kapılmayın, “Eyvah! Bende sertleşme bozukluğu var” diye düşünmeyin. Yaşadığınız şey geçici bir durum olabilir. Hatta, yaşanan olağan ve geçici bir sertleşme güçlüğü durumu diğer ilişkilerden önce “Acaba yine olacak mı?” gibisinden bir kaygı durumu ortaya çıkarır ve bu kaygı da sertleşme güçlüğünün yeniden yaşanmasına neden olabilir. Ancak bu durum süreklilik arz ediyorsa, her ilişkinizde bunu yaşıyorsanız o zaman bir çare aramanızda yarar var. 

    Peki sertleşme bozukluğu kendisini nasıl gösterir? Genelde bunun üç şekilde olduğunu görüyoruz. İlkinde sertleşme hiç olmaz. Cinsel uyarılma olmasına rağmen penis bu uyarılmaya yanıt vermez ve sertleşmez. İkincisinde ise başlangıçta sertleşme olur ancak bu durum cinsel ilişki süresince devam etmez. Ön sevişme sırasında ya da penis vajinanın içerisindeyken, orgazm gerçekleşmeden önce penis sertliğini kaybeder. Üçüncüsünde ise sertleşme az biraz gerçekleşir ancak bu sertleşme cinsel ilişkiyi sağlayacak düzeyde değildir.

    Eğer bu tür durumları sürekli bir şekilde yaşıyorsanız sertleşme bozukluğu söz konusu olabilir. Öncelikle bu durumu kabul ederek işe başlamak çok önemlidir. Bir kere bu durumu bir felaket olarak yorumlamamaya gayret edin. Bu durum her erkeğin yaşayabileceği bir durumdur. Merak etmeyin, iktidarınızı kaybetmediniz. İlk başta dediğim gibi, iktidar kelimesini kullanmaktan kaçınmak en doğrusu.

    İlk olarak gitmeniz gereken uzman bir üroloji uzmanı hekimdir. Önce fizyolojik tetkikler yapılmalıdır. Eğer sertleşme bozukluğunuzun altından fizyolojik bir neden çıkmazsa o zaman psikoterapi almanız yararınıza olacaktır. Özellikle Bilişsel – Davranışçı terapilerle sertleşme bozukluğu  giderilebilmektedir. Bunun için bir cinsel terapiste ya da psikoterapiste başvurmanız yeterlidir.