Etiket: Durum

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?

    “Kaygı”, “kaygılı olma hali” veya halk dilinde “evham yapmak” insana özgü ve günlük hayatımızda her birimizin deneyimlediği bir durumdur. Birçoğumuzun düşündüğünün aksine kaygı duymak başlı başına problemli bir durum değildir; aksine normal düzeyde duyulan kaygı bizleri olabilecek olumsuzluklara karşı önlem almaya iter ve bu sayede olabilecek tehlikelerin önüne geçilebilir.

    “Sürekli kötü bir şey olacakmış gibi geliyor, bu ihtimali düşünmeden duramıyorum”, “Çocuğumu hiç bir yere yollamak istemiyorum, her an başına bir şey gelebilir, haberlerde neler görüyoruz”, “Geceleri ‘acaba eve hırsız girer mi ya da biri eve girip eşimi, beni veya çocuklarımı öldürür mü’ diye ödüm kopuyor, bunları düşünmekten uyuyamıyorum” gibi cümleler Yaygın Ankisyete Bozukluğunun (YAB) varlığıyla ilgili ipucu verebilecek en tipik ifadelerdir.

    Yukarıdaki örnek ifadelerden de anlaşılacağı gibi YAB’ın tanımı “gerçekte bir tehdit ya da durum olmamasına karşın aşırı bir endişe halinde olma” durumudur. Aşırı kaygılı olma durumu kişinin gündelik hayatını olumsuz etkiler, günlük işlevini kısıtlar, yaşam kalitesini düşürür, akut ya da kronik hastalıklara sebebiyet verebilir. Uyku düzeninin bozulması, bununla beraber gelen yorgunluk hissi, baş ağrısı, kas ağrıları, dikkatini toparlayamama, en ufak uyarana karşı dahi aşırı irkilme tepkisi, kalp atış hızında artma, terleme, vücut ısısında değişme vb. belirtilere YAB halinde sıkça rastlanır.

    YAB aslında oldukça sık rastlanılan bir durumdur; her 100 kişiden 5 ya da 6 kişide YAB vardır. Yaş alımıyla beraber kaygıya karşı olan duyarlılık artar. Bu nedenledir ki yaş alındıkça bireyler olaylara karşı geçmiş zamana göre daha yoğun kaygı yaşarlar.

    YAB’ın Ortaya Çıkma Sebepleri

    YAB temellerini erken çocukluk döneminde maruz kalınan olumsuz yaşam olaylarından ve stresten alır. İlk işaretleriniyse ergenlik döneminde ve genç yetişkinlik döneminde vermeye başlar. Stresli dönemler baş gösterdikçe YAB belirtileri alevlenir, stresin azaldığı dönemlerde ise belirtiler hafifleyebilir. Genetik ve biyolojik etkenler hastalığın ortaya çıkmasında etkili faktörlerdir.

    YAB Tedavisi

    YAB tedavi edilebilmektedir. İyi bir psikiyatrik değerlendirmenin ardından uygun terapi ekolünün seçilmesiyle (Bilişsel Davranışçı Terapi, EMDR, Şema Terapi vb.) danışanların bir çoğu psikoterapiden fayda görmektedir.

  • Sınav Kaygısı Nasıl Tanınır?

    Sınav Kaygısı Nasıl Tanınır?

    Uzun bir süredir sınava hazırlanıyor ve sınavın yaklaşmasıyla beraber, gözle görülebilir bir endişe hali yaşıyor olabilirsiniz. Uykuya dalmakta güçlük çekiyor olabilir, yemek yiyememekten, iştahınızın azlığından şikayet ediyor olabilir, hayattan aldınız zevkte bir azalma hissediyor olabilirsiniz. Peki nedir bizi böylesine kaygılandıran, iştahınızı azaltan, uykunuzu bozan, hayattan aldığımızı zevki azaltan şey. Korku mu kaygı mı? Bu soruların cevabını verebilmek için öncelikle bu iki kavramı açıklamak gerekecektir.

    Korku gerçekleşmesi durumunda bizde fiziksel bir sorun yaratacak olan durumlardır. Örneğin köpekten korkarız çünkü bizi ısırması fiziksel bir rahatsızlığa neden olur.

    Kaygı ise korkulmayacak, bizde aslında çok büyük fiziksel bir hasar meydana getirmeyecek bir durumdur. Örneğin üniversite sınavı sadece bir sınavdır. Bize fiziksel olarak bir zarar verir mi? Onu korkunç hale, kaygı duyulacak hale getiren bizleriz. Bizim o sınava bakış açımız.

    SINAV KAYGISI NASIL TANINIR?
    Bir sınava girmeden günlerce önce sınavı başarıp başaramayacağınız kaygısı beyninizi aşırı meşgul ediyorsa ve yoğun bir kaygı hissediyorsanız üstelik bu kaygı sizi gündelik işinizi bozuyorsa, uykularınızı, yeme duyunuzu etkiliyorsa, neredeyse başka bir şey düşünmüyorsanız sınav kaygısına adaysınız demektir. Sınav ertesi gün, uyku tutmuyorsa, sınav saati ecel gibi yaklaşıyorsa, sınava girerken eliniz ayağınız titreyip soğuk terlemeye başladıysanız. Bir de sınavda beyniniz zonkluyor, sınav kağıdını açmaya cesaret edemiyor, soruları heyecandan okuyamıyorsanız yoğun bir sınav kaygınız var demektir.

    Hissedilen olumsuz duygular nelerdir ?
    – Ya başarısız olursam korkuları
    – Yeterince çalışmadığı için kendini suçlama
    – Kesinlikle başarılı olamayacağım yargıları
    – Sürenin çok yetersiz olduğunu düşünmek
    – Hiç bir şey hatırlamadığını hiç bir şey bilmediğini düşünmek
    – Sık sık alacağı notu düşünmek
    – Diğerlerinden farklı olduğunu, daha zayıf ve beceriksiz olduğunu düşünme
    – Sıkıntı bunaltı hisleri
    – Hareketsizleşme, ya da huzursuzluk, aşırı hareketlilik hissetme
    – Sınav sonuçlarının felaket olacağını düşünmek
    – Aile ve yakınlarını hayal kırıklığına uğratacağını düşünme
    – Ölsem de kurtulsam keşke bu duruma hiç düşmeseydim düşüncesi
    – Kaybederse asla tekrar denemeyeceğini ya da kendini toparlayamayacağını düşünme

    Hissedilen fizyolojik belirtiler nelerdir ?
    – Çarpıntılar, düzensiz kalp atışları
    – Düzensiz solunum, hava açlığı
    – Ellerde titreme, vücut’ta ateş basması hissi
    – Baş dönmesi, bayılma, beyni boşalmış hisleri
    – Kas yorgunlukları, uyuşma, titremeler

    Korkulmaması gereken bir durumdan korkmak yada kaygı duyulmaması gereken bir olaydan kaygılanmak bizim anormal olduğumuzu göstermez mi ?
    Aksine kaygı bizim için belirli oranda gerekli olan bir şey. Çünkü eğer az miktarda kaygı duymuyorsak, sınav bizi heyecanlandırmıyorsa onu yeteri kadar istemiyoruz demektir. Çünkü bu kaygıdır aslında bizi hedefimize çeken, yönlendiren, bize, itici güç veren.

    Öyleyse şunu söyleyebiliriz ki sınav kaygısı belirli oranda olduğunda bize fayda sağlayan, başarılı olmamız için bizi kamçılayan bir olgu. Sınav kaygısı yaşayan insanlar ya programlı çalışmışlar, kendilerine güvenleri tam, sınavı ölüm kalım savaşı durumuna getirmemiş insanlardır, ya da derslerine hiç çalışmamış sınavdan beklentisi olmayan tembel insanlardır.

    BAZI DAVRANIŞ DEĞİŞİKLİKLERİ GÖRÜLEBİLİR:

    Aşırı hareketli ya da tersine donuk olma:
    Sınav stresi olan kişiler huzursuzluk nedeniyle yerinde duramamak, hareketlilik ve bunun neden olduğu istem dışı uygunsuz davranışlarda bulunabilirler. Bu durumda kendilerini gözleyip sakinleşmeye çalışmalıdırlar. Bunun tam tersine donuk hareketsiz içe kapanık davranış sergileyebilirler. Sevdiklerinden arkadaşlarından uzaklaşırlar.

    Zaman kullanımında düzensizlik:
    Tüm stresli insanlarda yaşam ritminde bozukluk görülebilir. Uyku, yemek yeme, gündelik iş saatleri bozulabilir. Acelecilik ve zamanın tükendiği duygusu zaman bozukluğuna buda olumsuz başka sonuçlara yol açar. Gündelik ritmimizin bozulmamasına dikkat etmeliyiz.

    Çatışmacı ve tahmmülsüz durum:

    Kaygı nedeniyle oluşan gerginlik bizim diğer insanlara tahammülümüzü azaltır. İlişkilerimizin azalması bir yana tatsız çatışmalar yaşayabiliriz. Çatışmalar kırgınlıklara yol açar. Bu da içinde bulunduğumuz duygu durumunu kötüleştirir. Çevredeki insanların bizim kaygılarımızı yeterince anlayamayacağını kabul etmemiz gerekir. İyi ilişkiler yaşıyor olmak bizi ruhsal olarak rahatlatır.

    PROFESYONEL YARDIM ALMAK GEREKEN KONULAR NELERDİR?

    Depresyon:

    Depresyon yaygın bir hastalıktır. Her 4-5 kişiden biri depresyon geçirir. Belirtiler uyku, iştah düzensizliği sabah geç kalkmak, yorgunluk hisleri, kötümserlik, hayattan zevk alamama, huzursuzluk, tahammülsüzlük, kararsızlıktır. Bu belirtiler 15 günden beri hissedilirse mutlaka bir psikiyatristten yardım alınmalı ve süratle tedavi edilmelidir. Sınav kaygısı ve umutsuzluk duygularını arttırır. Karasızlık, dikkatsizlik başarıyı düşürür.

    Ağır ve genelleşmiş kaygı bozuklukları:

    Sadece sınav kaygısı değil gün boyu sıkıntılı huzursuz endişeli ve isteksiz olma durumudur. Denediğimiz hiç bir yöntemle baş edilemeyen, olumlu gelişmelerin bile yararlı olmadığı bu durum profesyonel yardım gerektirir. Psikolog ve psikiyatrlardan yardım alınmalıdır.

    Takıntılar:

    100 gençten üçünde ağır olarak görülebilen bu sendromda kafasına takılan bir düşünceyi istemeden düşünmeye zorlanma başka bir şey düşünemez olma hali vardır. Okuduğu satırı tekrar okuma, okuduğundan emin olamama gibi akademik belirtilerin yanı sıra dinsel, cinsel içerikli takıntılar, saçma takıntılar, aşırı temizleme, aşırı düzenlilik, simetri saplantısı vb. şekillerinde kendini gösterir. Psikiyatri ve psikologların yardımına gerek vardır.

    Uyku bozuklukları:

    1 ay boyunca hemen her gün süren uykuya dalamama, kötü rüya görme, uyku bölünmesi, gündüz uykulu olma halidir. Psikiyatrlardan yardım alınmalıdır.

    SINAV KAYGISI İLE BAŞ ETME:

    Sınavla ilgili kaygımızı azaltmak için iki türlü çalışma yapabiliriz. Bunlardan ilki zihinsel diğeri bedensel uygulamadır.
    A-) ZİHİNSEL UYGULAMALAR

    Zihinsel uygulamalar yapıyoruz çünkü kaygımız ve heyecanlanmamıza neden olan duygular düşüncelerimizle şekilleniyor. Kaygımızı azaltmak için değiştirmemiz gereken düşünceler şunlardır;

    Üniversite sınavı hayatta mutlu olmaya, başarılı olmaya giden yollardan sadece biridir.

    1- Üniversite sınavı hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için tek yoldur. Böyle bir düşünceye sahipsek, kaygımızın artması muhtemeldir. Mantıklı bir şekilde düşünürsek, üniversite sınavı bizi hayatta başarıya ve mutluluğa götüren yollardan sadece biridir. Tek seçenek değil. Üniversite sınavını kazanamamış ancak hayatta başarıyı ve mutluluğu yakalamış milyonlarca insan var. Üniversiteyi kazanamasak da farklı alanlarda mutlu ve başarılı olabiliriz.

    2- Sınavı kazanmak zorundayım. Sınavı mutlaka kazanmalıyım. Sınavı kazanmak bir istek ve seçim meselesidir. Mutlaka başarmalıyım, “şu okula gitmeliyim ” gibi düşünceler yerine “sınavı kazanmak istemiyorum, şu okula gitmek istiyorum ” şeklinde düşünmeliyiz. -meliyim – malıyım şeklindeki ifadeler düşünceleri istek olmaktan çıkarıp, yasa haline getirir. Yasalarda bir kesinlik vardır. Oysa bir isteği yerine gelmeyen bir kişinin başka bir isteği yerine gelebilir.

    3- Kazanmazsam mahvolurum, hapı yutarım, komşuların yüzüne nasıl bakarım, ailemin yüzüne nasıl bakarım, çok korkunç olur. Bu gibi düşünceler kesinlikle gerçekle ilişkisi olmayan düşüncelerdir ve bize olumlu yönde hiç bir katkısı yoktur. Daha çok olumlu yönde düşünmeye çalışın. Geçmişteki yaptığınız güzel ve başarılı işleri düşünün. Okul yıllarında aldığınız başarılı sınav sonuçlarını, iyi yaptığınız işleri düşünün. Ben aptalım, ben zaten hiç bir şeyi beceremem demeyin. Bu tip düşünceler hem sizi amacınızdan uzaklaştırır, hem de hem endişelendirir.

    4- Sınav sonucu benim iyi ya da kötü olduğumu gösterir. Sınav sadece bir bilgi sınavıdır. Bu nedenle öğrencinin ilgi, yetenek ve çalışma alışkanlıklarıyla kazanmış olduğu bilgilerin değerlendirmesidir. Kişiliğinizin değerlendirilmesi değil. Sınav başarınızla kişilik değerinizi eş görmeyin. Sınavlarda uygulanan testler; kişilik testler olmayıp bilgi ve başarı testleridir.

    5- Sınavı kazanamamak her şeyin sonu olur. Bu hatalı bir düşünce yapısıdır. Mantıklı bir şekilde sınavı kazanma şansınız çok yüksek bile olsa, kendinize bir başka amaç düşünün. Bu amacın hayatınıza neler kazandıracağı üzerinde durun. Sınavda başarılı olarak, esas amacınıza ulaşmak birinci tercihinizdir. Başarılı olamadığınız taktirde yöneleceğiniz ise ikinci tercihiniz olacaktır. Biz sizin birinci tercihinize yerleşmenizi istiyoruz. Ancak ikinci tercihinize yerleşmekte dünyanın sonu değildir. Eğer bu düşünceyi içinize sindirebilirseniz gayretiniz ve çalışma isteğiniz azalmayacak ancak elinizi kolunuzu bağlayacak şiddetteki sınav stresinde kurtulmuş olacaksınız.

    B-)BEDENSEL UYGULAMALAR

    SOLUNUM EGZERSİZLERİ

    BEDENİ KONTROL ETME YOLUNDA BİRİNCİ BASAMAK : SOLUNUM KONTROLÜ

    Nefes almayı öğrenmek:
    Otonom (kendi kendine çalışan) organlarımız olduğunu biliyoruz. Kalbimizin vuruşları, kan basıncımız, beden sıcaklığımız bu sisteme örnektir. Bu organlar veya fonksiyonlar bizim doğrudan denetim ve isteğimiz dışında çalışır. Ancak, eğitim ve egzersizle bu organ ve fonksiyonları kısmen veya bütünüyle kontrol altına almak mümkündür.

    Bedeni konrol etme yolundaki ilk adım solunumu kontrol etmektir. Çünkü solunum bir yönüyle, istediğimiz zaman nefes aldığımız, istediğimiz zaman nefesimizi tuttuğumuz için, irademizle yönlendirdiğimiz bir faaliyettir. Ancak diğer taraftan solunum, beyin sapındaki bir merkez tarafından kandaki oksijen ve karbondioksit dengesine göre bütünüyle otonom (kendi kendine) olarak yürüyen bir faaliyettir.

    Otonom faaliyetleri kontrol etmeye , “solunumu kontrol etmekten” başlamak gerekir. Aynı zamanda doğru ve derin nefes almayı öğrenmek, gevşemeyi öğrenmek yolunda atılan en önemli adımdır.

    Nefes almanın kendisi bir gevşeme yolu olduğu gibi, bütün gevşeme egzersizleri içinde, egzersizin bir parçası olarak da kullanılmaktadır. Ayrıca nefes egzersizleri günlük hayatın akışı içinde uygulanması en kolay egzersizdir.

    Derin nefes almanın önemi nedir ?
    Doğru ve derin nefes almanın kendisinin doğrudan damarları genişletme ve kanın (dolayısıyla oksijenin) bedenin en uç ve en derin noktalarına kadar ulaşmasını sağlama özelliği vardır. Panik atak sırasında kan beden yüzeyinden içeri çekilir ve yüzey sıcaklığı düşer (el ve ayaklarda soğuma). Hem stres tepkisinin biyokimyasal maddeleri, hem de gevşemenin biyokimyasal maddeleri bir arada bulunamaz. Bu sebeple doğru ve derin nefes alarak sağlanan değişiklik, özellikle kaygının da dahil olduğu birçok durumda başlayacak olan (veya başlamış olan) tepki zincirini kırmakta veya kaygının şiddetini azaltmaktadır.

    İyi nefesin özellikleri:
    İyi nefes ağır, derin ve sessiz olmalıdır. Bunun içinde denge, ölçü ve uyum gerekir. İyi bir nefes yavaş olarak burundan alınır, sessiz olur ve akciğerin bütününü doldurarak diyaframı aşağı iter.

    Endüstrileşmiş ve şehirleşmiş toplumlarda yaşayan insanların büyük çoğunluğunun ciğerlerinin dörtte birini veya beşte birini kullandıkları saptanmıştır. Nefes egzersizlerinden amaç, akciğerin bütününü kullanmaktır.

    Akciğerinizin üçe bölünmüş olduğunu düşünün. Derin, tam bir nefes, diyaframın aşağı hareket etmesi ve akciğerin en alt bölümünün havayla dolmasıyla başlar. Daha sonra orta bölüm havayla dolar ve göğüs genişler. Son olarak da akciğerin üst bölümü dolar ve omuzlar hafifçe kalkabilir.

    1.) Nefes alma egzersizine başlamadan önce sağ avucunuzu göbeğinizin hemen altına, sol elinizi göğsünüzün üstüne (göğüs hizasına) koyun ve gözlerinizi kapatın.
    2.) Nefes almadan önce ciğerinizi iyice boşaltın. (nefesi verirken ciğerler zorlanmamalı ve nefes itilmeden kendiliğinden çıkmalı.)
    3.) Ciğer kapasitenizi hayali olarak ikiye bölün ve “biir” , “ikii” diye içinizden sayarak ciğerinizin bütününü doldurun. Kısa bir süre bekleyin, “bir-iki” diye diye sayarak, nefesinizi aldığınızın iki katı sürede boşaltın. Sağ eliniz göğüs kemikleinizin, hareketli bir köprü gibi, yana doğru açıldığını hissetmeli. Yine bir nefes almadan iki saniye bekleyin .

    İkinci ve üçüncü maddede yazılanları tekrarlayarak bir derin nefes daha alın ve verin. Egzersizi bir kere daha tekrarlayıncaya kadar mutlaka en az 4-5 normal nefes alın. Eğer derin nefes almaya devam ederseniz bir başdönmesi hissedebilirsiniz.

    RELAKSASYON EGZERSİZLERİ

    Gevşeme bedeninizdeki gerilimden sistematik bir şekilde, kurtulmaktır. Derinlemesine gevşediğinizde, motivasyonunuzu ve dikkatinizi yoğunlaştırmayı yitirmeyeceksiniz. Tam tersine bedeninizin neresinde en çok gerilim taşıdığınızın farkına varıp, bu kasları nasıl gevşetebileceğinizi öğreneceksiniz. Hatta, derinlemesine gevşeme için yapılan düzenli alıştırmalar enerjinizi ve üretkenliğinizi artıracaktır.

    UYGULAMA

    Şimdi yerinize iyice ve rahatça yerleşin ve herhangi bir tedirginlik hali varsa bir kenara bırakın. Kendinizi gevşetebilme yeteneğini kazandıkça tedirginliğiniz azalıp, yerini gevşemeye bırakacaktır.

    Gözlerinizi kapatın ve dikkatinizi önce kollarınıza ve özellikle ellerinize çevirin. Şimdi ellerinizi yumruk yapın ve bunu yaparken el ve kollarınızdaki gerilime iyice dikkat edin.

    Şimdi her iki elinizi de bileklerden, parmak uçları tavanı gösterecek şekilde bükün. Ellerinizin üst kaslarını ve kolunuzun üst tarafını kasarak iyice gerin. Gerilimi hissedin. Ve şimdi gevşeyin kollarınızı eski pozisyonuna getirin. Gerginlik ve gevşeme arasındaki farkı hissedin.

    Aynı alıştırmaları şu bölgelerde de tekrarlayın.

    Kafa:
    1. Alnınızı kırıştırın.
    2. Gözlerinizi sıkıca kapayın.
    3. Ağzınızı iyice açın, dilinizi damağınıza doğru itin, çenenizi kuvvetlice sıkın.

    Boyun:
    1. Kafanızı geriye itin.
    2. Kafanızı göğsünüze değecekmiş gibi öne eğin.
    3. Kafanızı sağ omuzunuza doğru döndürün.
    4. Kafanızı sol omuzunuza doğru döndürün.

    Omuzlar:
    1. Omuzlarınızı kulaklarınıza çekecekmiş gibi yukarı çekin.
    2. Sağ omuzunuzu kulağınıza değecekmiş gibi yukarı çekin.
    3. Sol omuzunuzu kulağınıza değecekmiş gibi yukarı çekin.

    Bu alıştırmalar da bazı kasları belli bir süre gergin hale getirme, gergin tutma ve yavaş yavaş gevşeterek, gerginlik ve gevşeklik arasındaki farkı hissetmek amaçlıdır. Kaslarınızı gergin halden gevşetirken aynı zamanda içinizden “rahatla ve bırak” deyin. Derin soluk alın. Nefesinizi yavaş yavaş verirken sessizce rahatla ve bırak deyin.

    ÖĞRENCİLERE ÖNERİLERİMİZ

    Zamanınızı planlamaya çalışın:
    Kaygı zaman düzensizliklerine yol açar ve bu da kaygıyı daha da arttıran sonuçlara neden olur. Bunu kırmanın yolu zamanı düzenlemektedir. Sınav öncesi telaşla bir şeyler okuma, veya başka aktiviteler gösterme yerine normal ritminizi korumasında yarar var. Sabah zamanında kalkmak yapılacak işleri listelemek, programlı olmak yaralıdır. Ek işler üstlenmekten kaçınmalıyız.

    Hareket bozukluklarına karşı koymaya çalışın:
    Gerginlik bizi aşırı hareketliliğe veya donukluğa itebilir. Sınavın çok yaklaştığı günlerde beklenilen tersine daha çok ders çalışmak yerine; fizik aktivitelerini arttırmak, eğlenceli sporlara zaman ayırmakta yarar var. En iyi aktivitelerden biri yürümektir. Her gün en az yarım saat yürümek iyi gelebilir.

    Kaygıya karşı hoşluklar yaratmaya çalışın:
    Negatif duyguların karşısına pozitifleri koymak önemli bir yöntemdir. Zevk aldığımız şeylere ve hobilerimize hafta içinde en az birkaç saat ayırmalıyız. Sinema yada açık havaya çıkmak gerginliği azaltır. Enerjiyi ve olumluluğu artırır.

    Ekstra sorunlardan kaçının:
    Çatışmalardan kaçmak, sorunları ertelemek, sınav stresinize başka stresler eklememek önemlidir.

    Beslenmenize dikkat edin:
    Beslenme düzeni önemlidir. Şekerle kaygı arasındaki ilişki anlatılacaktır. Şekerli gıdaları aşırı almak yerine düzenli beslenme. Düşkünlüğü olanların sınırlı çikolata ve bunu gibi şekerli gıdalar kullanmaları öğütlenir. Rejim yapmak, tersine aşırı beslenmenin yararı olduğuna inanmak yersizdir. B vitaminin kullanılması yararlı olabilir. Şeker oynamalarını kontrol eder. Yorgunluk hislerini azaltır.

    Bedeninize önem verin:
    Uzun çalışma saatleri ve artan zaman baskısı sonucunda bazı öğrenciler şartları daha fazla zorlayarak çalışma sürelerini arttırmak için bazen kahve çay gibi uyarıcı maddeleri ya da bazı ilaçları kullanmaktadırlar. Bu tür uyarıcıların ilk baştan çalışma süresini artırdığı görülebilir. Ancak zaten sınav kaygısı sebebiyle üst düzeyde uyarılmış olan sinir sistemimizin bir de bu tip uyarıcılarla uyarılması doğru değildir. Uyarı ilaçlar dışında çok masum kalan çay, kahve gibi içecekler bile ellerde titreme, dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, huzursuzluk gibi istenmeyen durumlara sebep olabilir. Mümkün olduğunca bu içecekleri kullanmamaya özen gösterin. Daha doğal içecekler meyve suları, bitki çayları önerilebilir.

    Uykunuza özen gösterin:
    Uyku bir ritim meselesidir. Dolayısıyla belli periyotlarda devam eder. Ortalama uyku süresi 11 yaşındakiler için 9-10 saat bu yaştan büyükler için ise 8-8,5 saat arasındadır. Uykumuz iki bölümden oluşmaktadır; birinci bölümde bedensel, ikinci bölümde ise ruhsal dinlenme gerçekleşmektedir. Bu nedenle gecelik 3-5 saatlik kısa uykunun zihinsel becerilerde bir azalmaya yol açmadığını bu sürenin yeterli olduğu söylenebilir. Ancak bu kısa uykuların sürekli biçimde böyle devam etmesi, öğrenme, mantık yürütme, dikkat ve konsantrasyon üzerinde olumsuz etkileri başlamaktadır.
    Bazı öğrenciler 8 saatlik uykunun kendileri için gerekli ve zorunlu olduğuna inanırlar ve bu sürenin altında bir süre uyudukları zaman kendilerinin başarısız olduklarına inanırlar ve paniğe kapılırlar. Hatta bazı durumlarda aileler de bu durumu istemeyerek de olsa büyütürler. Sınav öncesi “zaten dün gecede çok az uyumuştun, keşke daha çok uyuyabilseydin, inşallah seni kötü etkilemez” gibi konuşmalarla öğrencinin kaygısını arttırırlar. Burada yapılmaması gereken tek şey sınav öncesi geceyi uykusuz geçirmek.

    SINAV KAYGISIYLA BAŞETMEMİZDE BİZE YARDIMCI OLABİLECEK İNSANLAR

    1- Aile ve yakın arkadaşlar: Bu kişiler bize gereksinim olan sevgi şefkat ve dayanışma gösterirler. Onlarla ilişkimizi sıcak tutmak moralimizi yükseltir.
    2- Sorun olduğunda başvurabileceğimiz uzman kişiler: Bunlar genellikle sahip olduğunuz sorun ve çözümleri konusunda uzmanlaşmış kişilerdir. Psikologlar rehber öğretmenler vb.
    3- Bizim yaşadığımız sorunları yaşayan kişiler: Sınav kaygısı olan herkes bir diğerini daha kolay anlayabilir. Fikir alışverişinde bulunmak sorun paylaşma yalnızlık duygusunu azaltır. Sorunu kişileştirmeyi önler.

  • Fobiler

    Fobiler

    Hayatımızda bizim güvenliğimizi, duygularımızı tehdit eden tehlikeler karşısında korku duyarız. Yaşadığımız korku sayesinde tehdit edici uyarana karşı gerekli tedbirleri alırız ve kendimizi korumuş oluruz. Bu durum kişinin kendini koruması ve güven içinde yaşaması için gereklidir. Örneğin, eve hırsız girmesinden korkarız ve evimize hırsız girmemesi için gerekli önlemleri alırız.

    Ancak fobiler, bir düşüncenin, objenin ya da durumun varlığından kaynaklanan uzun süreli ve mantıksız korkulardır. Örneğin kişi kediden korkar ve kedi gördüğünde aşırı tepkiler verebilir. Kedinin ona bir zarar vermeyeceğini bilse de kendine engel olamaz ve ciddi seviyede tedirginlik, anksiyete (kaygı) ve stres hisseder. Bu fobi bireyin anından zevk almasına engel olabileceği gibi, bazı durumlarda kişinin ortamdan kaçmasına bile neden olabilir. Oluşan tepki ve anksiyete, uyaranla orantısız şekilde meydana gelir. Fobinin yarattığı baskı nedeniyle, fobiye sebep olan uyarana maruz kalmamak için birey ciddi bir kaçış isteği hisseder. Hatta bazı durumlarda fobiye sebep olan uyaranla karşılaşma ihtimali bile kişinin korkuyu hissetmesi için yeterlidir. Fobiler bireyin yeteneklerini, davranışlarını, hayatını ve özgürlüğünü kısıtlayabilir. Fobilere sahip yetişkin kişiler, fobinin neden olduğu korkunun mantıksız ya da aşırı olduğunun farkında olsalar bile kendilerine engel olamayabilirler, kendilerini çaresiz hissedebilirler ve bu durumun üstesinden gelmek için yardıma ihtiyaç duyabilirler. Kendileri başa çıkamadıkları bu tür sıkıntılarda bir terapistten yardım alabilirler.

    Fobileri 3 alt grupta inceleyebiliriz

    1) Agorafobi (açık alan korkusu)

    2) Özgül Fobiler

    3) Sosyal Fobi

    Agorafobi:

    Agorafobi, açık alan korkusu olarak bilinir.

    Agorafobisi olan bireyler:

    Toplu taşıma araçlarıyla seyahat etmekten ,

    Geniş ve açık alanlardan ,

    Kapalı alanlardan (AVM’ler, sinemalar),

    Kalabalıklar ya da sırada beklemekten,

    Dışarıda ya da evde yalnız olmaktan tedirgin olabilirler ve şiddetli bir anksiyete hissedebilirler. Terleme, baş dönmesi, çarpıntı, yutkunmakta zorluk, göğüs ağrısı, bulantı veya ölüm korkusu gibi panik atağa oldukça benzer semptomlar sergileyebilirler.

    Bu semptomlar kişinin sosyal yaşantısını negatif etkileyebilmektedir. Bu sebeple kişi bu gibi ortamlardan kaçınmak için çaba sarf edebilir, eve ve diğer güvendiği bireylere bağımlı bir hale gelebilir. Bu durumda da kişinin yaşantısı, özgürlüğü ve geleceği olumsuz şekilde değişebilmektedir.

    Özgül Fobiler:

    Fobilerin, korkulan durum ya da objeye göre değişen türleri vardır.

    Hayvan fobileri: Köpek korkusu, yılan korkusu, fare ya da böcek korkusu gibi korkular bu sınıfa girer. Hayvan fobileri en yaygın görülen fobilerdir.

    Durumsal fobiler: Durumsal fobiler, uçmak, otomobil kullanmak, toplu taşımayla yolculuk yapmak, tünel ya da köprülerden geçmek, kapalı alanda kalmak gibi korkuları kapsar.

    Doğal fobiler: Doğa olayları kaynaklı fobiler, fırtına korkusu, yükseklik korkusu ya da sudan korkmak gibi korkulara neden olabilir.

    Kan-iğne-sakatlık fobileri: Bu fobiler, kan görmek, yara almak, medikal prosedürler ve iğne korkusu gibi korkulardır.

    Diğer fobiler: Düşme korkusu, yüksek ses korkusu, palyaço korkusu gibi belirli objelere göre değişen fobiler de bu kategoriye girer.

    Bir kişi, birden fazla fobiye sahip olabilir.

    Sosyal Fobi: Bu fobiye sahip bireyler sosyal durumlara karşı yoğun anksiyete (kaygı) hissederler ve sosyal durumlardan kaçınmaya çalışırlar. Eğer sosyal durumlara maruz kalırlarsa kafa karışıklığı, baş dönmesi, kalp çarpıntısı, terleme, titreme, yüz kızarması, kas gerilmesi gibi belirtiler gösterebilirler.

    Anksiyete, diğerleri tarafından eleştirilme, seyredilme, hata yapma, rezil olma yargılanma korkularından kaynaklanır. Sosyal fobisi olan bireylerin çoğu korkularının mantıksız olduğunu bilirler ama bunların üstesinden gelemezler, kendilerine engel olamazlar. Tedavi edilmezse bireyin hayatı birçok alanda negatif etkilenir. Örneğini kişinin hayatı okul, iş, sosyal hayatı ve ilişkileri de dahil olmak üzere kısıtlanır. Birden çok korkuyu aynı anda yaşayabilirler. Korkulardan bazıları şöyle sıralanabilir;

    • Başkalarının önünde yemek veya içmek
    • Başkalarının önünde çalışmak veya yazmak
    • Dikkatin odağı olmak
    • Sosyal ortamlara girmek
    • Topluluk önünde konuşmak
    • Toplulukta soru sormak veya rapor vermek
    • Telefonda veya yüz yüze konuşmak

    Bilişsel davranışçı terapi fobilerin tedavisi için, bilişsel davranışçı terapinin duyarsızlaştırma ya da maruz bırakma tekniklerinden yardım alınabilir. Bunun yanında bazı durumlarda terapi ve ilaç tedavisi eş zamanlı ilerleyebilir.

  • Vajinismus Nedir?

    Vajinismus Nedir?

    Vajina girişi çevresindeki kasların istem dışı kasılması sonucu cinsel ilişkinin gerçekleşmemesine verilen addır. Türkiye’de her 10 kadının 1’inin vajinismustur.

    Bu vajina etrafındaki kasların kasılmalarının nedeni tüm vücutta kasılma, korku, kaygı, ağrı ve acı duyma korkusudur. Bunların nedenleri kilitlenip kalacağız, çok kanamam olacak, canım çok acıyacak, vajinam çok dar gibi bilinçli ya da bilinçsiz korkular olabilir. Bilinçsiz korkular çocukluk dönemi itibariyle cinselliğin bir tabu olarak görülmesi, ayıp, kötü olarak algılanması gibi negatif inançlar yüzünden gelişebilmektedir. Çevre baskısı, çevreden duyulan tecrübeler, hurafeler de bunları tetikleyebilmektedir. Bu korkulardan dolayı kişide eşi itme, bacakları kapatma, yataktan kaçma gibi davranışlar gözlemlenebilir. Kadınlar bazen bu sorunu görmezden gelerek zamanla kendiliğinden düzeleceğini düşünmektedirler veya utandıkları için korktukları için bu konuda yardım almaktan kaçınmaktadırlar.

    Bir kadın cinsel ilişkiye girmekte sorun yaşıyorsa ilk yapması gereken bir jineolojik muayeneden geçmektir. Eğer fizyolojik bir sıkıntı yoksa bu psikolojik bir durumdur ve cinsel terapi ile çözülebilmektedir.

    Vajinismusta vajinanın giriş bölümündeki 2 cm’lik düz kısımdan oluşan ağzı kasıldığında gergin ve serttir. Bu sebeple duvar gibi olup vajinaya penisin girmesine izin vermez. Ancak vajina doğru zamanda ve cinsel ilişkiye hazır olduğunda doğum yapabilecek kadar genişleyen bir organdır. Fizyolojik olarak cinsel ilişkiye kadın hazır olduğunda ağrı, acı, kanama görülmez. Bu durumu şöyle düşünebilirsiniz. Eğer dişlerinizi sıkı sıkıya kapatırsanız yemek yemeniz imkansızdır. Ancak aslında yemek yemek çok normal ve insanın doğasına uygun, kolay bir eylemdir. Bunda zorlanan insan yoktur; çünkü kişide kaygı ve korku uyandırmamaktadır. Cinsel ilişki de aynı şekilde kişinin rahatlıkla yaşayabileceği bir süreçtir. Ancak aynı dişleri sıkı sıkı kapatınca yemek yiyemeyeceğimiz gibi kişi vajinayı ve kendini sıktığı zaman rahat yapılabilecekleri, anatomik olarak uygun oldukları bir eylemi imkansız hale gelmektedir.

    Doğru bir bilgilendirme ve doğru bir cinsel terapi ile cinsel birlikteliğin gerçekleşmesi mümkündür. Vajinismus evlilikleri bile bitirebilen bir durum iken şunu söylemek gerekir ki vajinismusa kader gibi bakılmamalıdır. Çiftin isteği, terapiye katılımları, tedavide verilen egzersizleri yapmaları durumunda vajinismus tedavi edilecebilecek bir durumdur. Önemli olan bu konudaki yanlış inanışları değiştirmek ve çifti bu birlikteliğin en kolay gerçekleşeceği şekilde bilgilendirmektir.

  • Sağlıklı Bir İlişkinin Yapı Taşları

    Sağlıklı Bir İlişkinin Yapı Taşları

    Günümüzde ilişkilerin çok hızlı başlayıp aynı hızda bittiğine daha sık şahit oluyoruz. Fastfood gibi hızla tüketip sofradan kalkıyoruz. Ama sonra tekrar acıkıyoruz. Sevgiye, ilgiye, güven duymaya, birine ait olmaya yani bir ilişkiye ihtiyaç hissediyoruz. Sonra gelsin yeni bir ilişki….Bazen de var olan uzun süredir devam eden ilişkilerde ve hatta evliliklerde de pek çok sorunla karşılaşıyoruz. İlişkilerde sorunların pek çok nedeni olabilir ve tabi ki her ilişki, her çift ve onların yaşadıkları sıkıntı kendilerine özeldir. Ancak bazı temel konular da vardır ki başlayacak olan yada var olan ilişkinin daha sağlıklı ilerlemesine yol açar.

    Partnerimizi tamamen kendisi olduğu için seçmemiz bu temel konulardan belki de en önemlisidir. Onu değiştirebileceğimiz, denetleyebileceğimiz, kontrol edebileceğimiz, sahiplenebileceğimiz hayalinden vazgeçmemiz gerekir. Bu hayalimiz gerçekçi değildir ve hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Seçtiğimiz partnerlerimizin de kendilerine özgü yaşam biçimleri ve düşünce yapıları vardır. Kendi sınırlarımızı bilip partnerimizin sınırlarına da saygı duymalıyız.

    İlişki içerisinde şüphelenmekten, kafamızda kurmaktan, başkalarıyla konuşmaktan vazgeçip partnerimizle konuşabilmeyi öğrenmemiz gerekir. Çünkü bir ilişkinin olmazsa olmazı karşılıklı güvendir. Birine, bir şeye güven duymak kendiliğinden olmaz. İletişim kanallarını sürekli açık tutmalı ve şeffaf olmalıyız. Sözel olarak saldırgan ya da suçlayan bir tarzda konuşmaya başladığımızda karşımızdaki kişi savunmaya geçer. Bu durum sağlıklı bir iletişim biçimi değildir. Sağlam bir ilişki için doğru iletişim becerileri edinmemiz gerekir.

    Kendimizi tanımak sadece romantik ilişkilerimiz için değil kurduğumuz her ilişki için altın kuraldır. Nelere sevinir, nelere üzülürüz, hangi durumlar kızgınlığımızı ortaya çıkarır, neye katlanıp neye katlanamayız, hangi durumlar size uygundur, hangileri değildir kendimizi tanımak içimizde ki sorunların, inançların farkında olup ilişkilerden ne beklediğinizi bilmektir.

    Kim olduğumuz ve ne istediğimizle ilgili sağlam bir fikre sahip olduğumuzda partnerimizden ve ilişkiden ne beklediğimiz konusu gündeme gelir. İsteklerimizi ve beklentilerimizi yazarak bulmaya çalışmak, daha gerçekçi ve kalıcı bir liste oluşturmamıza yol açar. Tabi ki zaman ilerledikçe bu listede ufak değişiklikler olacaktır. Ama arada bir listemize göz gezdirip temelden ne kadar sapıp sapmadığımızı kontrol edebiliriz.

    Süprizlerden, ilgi ve kabul görmekten , sevginin hissettirilmesinden, anlayıştan , ihtiyacımız olduğunda şevkatten, samimiyetten ve saygıdan hoşlanırız. Zaman zaman alıngan olabiliriz, hatta neşesiz, ilgisiz, zaman zaman sevimsiz ve düşüncesiz de olabiliriz. Hatta kızgın, sinirli ve mutsuz olmakta çok insani bir durumdur. Emin olun partnerimiz içinde durum böyledir. Yani o da insandır ve her zaman duygu durumu aynı olmayabilir. Bizim hoşumuza gidecek bir çok şey olduğu gibi onunda hoşuna giden şeyler vardır.

    Sorun odaklı değil de çözüm odaklı olalım. Her ilişki başlangıcında ya da ilerleyen zamanda çıkmaza girebilir, tıkanabilir. Bu durum gayet normaldir. İlişkide sıkıntılı bir dönemdeysek ve tercihimizi sıkıntının içinde kaybolarak, sinirlenerek, öfkelenerek, küserek ve intikam planları yaparak geçirme yönünde kullandığımızda kendimizi, partnerimizi dolayısıyla ilişkimizi riske atarız. Sağlıklı tercih var olan sıkıntılı durumun nasıl onarılacağı yönünde olmalıdır. Unutmayalım… Çiftler doğru davrandıklarında krizlerden güçlenerek çıkarlar.

    Ve kendimizi sevelim. Kendimizi sevelim ki bir başkasını nasıl sevebileceğimizi öğrenelim. Bilmediğimiz bir duyguyu hissedemeyiz. Kendini sevmek soyut ve anlaşılması zor bir konudur. “Kendini seviyor musun?” sorusuna danışanlarımdan genellikle “tabi ki” cevabını alırım. Sonra ikinci soru gelir: “En son sadece kendin için ne yaptın” Uzun bir sessizlik. Para, zaman ve enerji harcamaya değdiğimizi kendi kendimize göstererek kendimizi sevmeye başlayabiliriz. Her gün en az beş kere kendimize” aferin “diyebileceğimiz durumlar yaratabiliriz. Özellikle kendimizle ilgili sadece olumlu ve güzel yanlarımızın olduğu bir liste çıkarıp, sık sık bu listeye bakıp kendimize pozitif bakmayı öğrenebiliriz.

  • Ateş öcü değildir!

    Çoğumuzun hafızasında kulağımıza biryerden çalınan korkulu ‘ateş’ hikayeleri vardır. Herşeyden önce ”ateş” vücudun doğal bir savunma mekanizmasıdır. Vücudun mikropları öldürmeye çalıştığının bir göstergesidir. Çocuk acillerin kapısından telaşla içeri giren anne babaların korkulu rüyasıdır. Ateş, hastalığın bir teşhisi değil bir bulgusudur. Ateşin öcü olmadığını anlamak, bilgi sahibi olmak ve ateş halinde neler yapabileceğimizi bilmek anne baba olarak en önemli sorumluluklarımızdan biridir. Öncelikler telaş yapmayın. Hasta olan çocuğunuzun mimiklerinizi takip ettiğini unutmayın. Bu noktada sizi en iyi yönlendirecek şey çocuğunuzun genel durumudur.Genel durumu iyi olan ,neşesi bozulmayan çocuğunuzu sakince değerlendirmeye devam edin.Öncelikle kıyafetlerini inceltin. Arada (çok sık olmayarak) ateşini ürkütmeden yavaş hareketlerle ölçün.Unutmayın çok sık ateş ölçmek hem çocukta huzursuzluk yaratır hem de sizin çocuğunuzun durumunu yanlış değerlendirmenize neden olur. Çocuğunuzu değerlendirirken diğer semptomları daha sonra doktorunuzla paylaşmak için not edin(burnu akıyor, vücudunda kızarıklıklar çıktı, gözlerinde çapaklanma gördüm,kakası cıvıklaştış, ateş şu saatte şöyleydi.. vb.)

    Ateşin dirençli olup olmaması (destek tedaviye cevap verip vermemesi) ve eşlik eden semptomlar önemlidir. Ancak, ateşin derecesi ve yüksek kalma süresi antibiyotik ihtiyacı olan bakteriyel infeksiyonlar ve antibiyotik ihtiyacı olmayan viral hastalıklar arasında ayırıcı değildir. Yani çocuğun ateşi çok yükseldiğinde antibiyotik kullanılması gerektiği anlamına gelmez!! Çocuklarda, gerçek vücut ısısına en yakın vücut ısısını makattan ölçeriz. Ancak yenidoğanlarda ve dört yaşından büyük çocuklarda önerilmez.Uygulamadaki zorluklar ve başkasına kullanıldığında infeksiyon bulaştırma gibi kısıtlamaları mevcuttur. Makat içinde 2-3 dakika tutularak ölçülen ateşin 38 derece üzerinde olması ateş kabul edilir. Bu değer kulaktan ölçümler için 37.8’dir ve kulaktan ölçüm daha sık kullanılır. Yenidoğanlarda koltuk altından ölçmek daha uygun olacaktır. Bebeklerin ateşlerini banyodan hemen sonra ölçmemek gerekir.En azından 20 dakika beklenmelidir. Aksi
    taktirde yanlış bir şekilde yüksek değerler elde edebilirsiniz. Alından ölçen termometrelerin kullanması diğer ölçüm yöntemlerine göre daha kolaydır. Belki de en sık yapılan hata, alından ateş ölçen infrared termometrelerin vücudun başka noktalarında kullanılmasıdır.Bu durum hem sizin aklınızı karıştırır hem de yanlış ölçümler yapmanıza neden olur.Ayrıca cihazın ölçüm yapan yüzünün temiz olduğundan emin
    olmalısınız. Bebeğinizin ateşini koltuk altından ölçecekseniz,koltuk altı bölgesinin kuru olmasına, termometrenin uç kısmının koltuk altının derin kısmına değmesine ve bip sesini duyana kadar termometreyi geri çekmediğinize emin olun.

    Ateş düşürmede temel olan büyük çocukların kendilerini rahat hissettiği küçük çocukların rahatladıkları düzeye kadar düşürmektir.Yani sayısal sabit bir değer belirlemek gerekmez. Yüksek derecelerde ateş düşürücü ilaç kullanılabilir Düşük derecelerde ise kıyafetlerini inceltmek ya da çıkartmak, ortam ısısını ayarlamak, bol su vermek ve olabildiğince yeterli kalori almasını sağlayacak şekilde besleyerek destek tedavi verilmesi uygundur.6 aydan büyük anne sütü alan bebekler hastalık dönemlerinde ek gıdaları kabul etmek istemeyebilirler. Bu durumda sık sık emzirin. Ateş düşürmede sirke, alkol, soğuk su kullanmayın.Çok soğuk suyun altına sokmanın aksi etki yapabileceğini unutmayın. En sık kullanılan ateş düşürücüler parasetamol ve ibuprofendir. İçerisinde düşük dozda ateş düşürücü bulunan grip-soğuk algınlığı ilaçlarını ateş düşürücü olarak kullanmak doğru olmaz.Kullanılan ateş düşürücüleri verilmesi gereken saat aralıklarına ve dozuna uymadan kullanmak doğru değildir. Geri dönüşümü zor sorunlara neden olabilir. Ateş düşürücülerin dozunu mutlaka doktorunuzdan iyice
    öğrenin.Yapılan çalışmalarda, parasetamol ve ibuprofenin ardışık olarak kullanımının ateşi düşürmede tek başına parasetamol veya tek başına ibuprofen kullanılmasına üstünlüğünün olmadığı gösterilmiştir.

    Kendinize güvenin, doğru bilgiler edinin,Unutmayın, bebeğinize bu dünyada en iyi bakabilecek kişi sizsiniz.

  • Çocuğunuzda Sınav Kaygısı Olduğunu Nasıl Anlarsınız?

    Çocuğunuzda Sınav Kaygısı Olduğunu Nasıl Anlarsınız?

    “Bizimki çok sinirli, her şeye parlıyor”, “Dokunsan ağlayacak”, “Geçen gün dershanedeki denemeye giderken bir baktım elleri buz gibi”, “Anne, sınavlardan önce kalbim ağzımdan fırlayacak gibi oluyor, diyor”…Bu cümleler size tanıdık mı geldi? Eğer tanıdık geldiyse ve sık sık buna benzer durumlar yaşıyorsanız kaygının varlığından söz edebiliriz.

    Kaygının İnsan Yaşamında ki Yeri

    İnsan yaşamı ve sürdürülebilirliği için kaygı duygusu gereklidir. Önemli olan kaygı duygusunun ne şiddette, ne sıklıkta ve hangi durumlarda yaşadığınızdır. Vahşi bir hayvanla karşılaştığınızda yaşadığınız korku duygusu kendinizi savunmanızı ya da o durumdan uzaklaşmanızı sağlar. Bunun yanı sıra karşıdan karşıya geçerken sağa sola bakmanızı sağlayan temelde endişe duygunuzdur. Bir öğrencinin sınıfta öğretmenine karşı gelmemesi, sınıf kurallarına uyum göstermesi içsel yaşadığı endişeye bağlıdır. Bu bağlamlar ele alındığında korkunun, kaygının insan yaşamı için gerekliliği açık şekilde ortadadır. Ancak, duruma ve olaya uygun olmayan yoğun ve şiddetli kaygı insan yaşamını oldukça kısıtlar ve problemler yaşanmasına sebebiyet verir. Sınav Kaygısı da böyle bir kaygı çeşididir.

    Kaygı çocuğun sorumluluk almasında ve yapmak istediklerini gerçekleştirmesinde motivasyonunu sağlar. Ancak, yoğun kaygı yaşayan çocuklarda bu durum tam tersidir. Şiddeti fazla olan kaygı yaşantıyı olumsuz yönde etkilemeye başlar ve bu da bireyin ruhsal durumunu, bedensel tepkilerini ve sosyal alanlarını hızlı bir şekilde, yararlı olmayacak türden etkiler.

    Sınav Kaygısı Nedir?

    Birçok tanımı olan bu kaygı türünü; çocuğun/gencin/bireyin zihninden geçirdiği olumsuz düşünceler neticesinde oluşan panik durumuna bağlı olarak bilginin hatırlanmasını güçleştiren, sınav performansını olumsuz yönde etkileyen şiddetli kaygı, olarak açıklayabiliriz.

    Çocuğunuzda Sınav Kaygısı Olduğunu Nasıl Anlarsınız?

    Kaygı yoğunluğu arttıkça bedensel belirtiler de ve düşünce içeriklerinde olumsuz değişimler ortaya çıkar. Buna bağlı olarak çocuğunuzda;

    • Gözlemlenebilir düzeyde huzursuzluk, endişe ve sinirlilik hali,

    • Kolaylıkla ağlama ve panik hali,

    • Sınavı ya yapamazsam, ya başaramazsam gibi olumsuz içerikli düşünceler

    • Sınav sırasında dona kaldığını aktarma,

    • Sınav esnasında bildiği soruları yapamama,

    • Dikkatinde dağınıklık, konsantre olamama,

    • Sınav sonucuyla ilgili olumsuz öngörülerde bulunma,

    • Baş, karın ağrısı, mide bulantısı, bağırsak sistemine ait sıkıntılar yaşama,

    • Sınavdan bir gün veya sınav tarihi yaklaştıkça endişe, panik hali,

    • Bedensel olarak kalp çarpıntısında artış, ellerde titreme, terleme, el ve ayaklarda soğuma,

    • Sık tuvalete gitme,

    • Sinirlilik ve ani irkilmelerin çok olmaya başlaması,

    • Hiçbir şey bilmiyorum, ben ne yapacağım gibi ifadeler,

    • Sınavda bildiklerini unutacak kadar heyecanlandığını ifade etme,

    • Sınavdan önce daima huzursuz, gergin olması,

    • Kaslarda yoğun gerginlik,

    • Sınavdan önce uyku da bozulma gibi durumları yaşayıp, bu tarz düşüncelerin birkaçını ifade ediyorsa sınav kaygısının varlığından söz edebiliriz.

    Sınav Kaygısı Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    Sınav kaygısı çocukların/gençlerin akademik başarılarını olumsuz yönde etkileyen bir kaygı türüdür. Tedavi edilmezse potansiyeli olan çocuk/genç performansının altında başarı elde eder. Aynı zamanda bu durum ruh sağlığını, fiziksel belirtilerini ve sosyal yaşantısını olumsuz yönde etkileyeceği için büyük bir sorun haline gelecektir.

    Kaygının dikkat ve hafızayı faydalı olmayacak şekilde etkilediği yapılan bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Buna bağlı olarak sınav kaygısı yaşayan çocukların sınavlarda dikkat hatalarını daha çok yapmaları beklenen bir sonuçtur. Çocuğun/gencin bildiği konuları hatırlayamama, yanlış yapma durumu artmaktadır. Çalışmasına karşın kaygıdan dolayı istediği verimi alamayan çocuk/genç ders çalışmaya karşı motivasyon kaybı yaşayacaktır ve başarısızlık duygusu artacaktır. Bu da onu çeşitli psikolojik sorunlar yaşamasını tetikleyebilir.

    Bu sonuçlar ışığında bir uzmandan destek almak hem çocuğunuzun hem sizler için önem kazanmaktadır. Uzman, çocuk/genç, aile ve öğretmen işbirliği ile yürütülen süreç olumlu sonuçlar almanızı sağlayacaktır.

  • Çocuğuma Nasıl Sınır Koyarım? Sınır Koymanın Faydaları Nelerdir?

    Çocuğuma Nasıl Sınır Koyarım? Sınır Koymanın Faydaları Nelerdir?

    Sınır koymak, çocuğun kendisini güvende hissederek hareket edebileceği alanı belirlemesine
    yardımcı ve yol gösterici olacak işaretleri çocuğa göstermek ve öğretmektir. Sınır koymak,
    çocuğun neleri yapıp, neleri yapamayacağını belirler ve sağlıklı gelişim için gereklidir. Çocuğu
    baskılamak, katı sınırlar koymak, her yönden kontrol altına almak demek değildir.
    Çocuklar neden sınırlara ihtiyaç duyarlar?
    Çocuklar içinde bulundukları dünyayı tanımak ve keşfetmek isterler. Bu süreçte de onları
    yönlendirici ipuçlarına ihtiyaç duyarlar. Sınırlar önemlidir çünkü çocuğa güvende olduğunu
    hissettirir. Keşfe çıktığı dünyada yapması ve yapmaması gerekenleri ve sergilediği
    davranışların sonuçlarıyla başa çıkmasını öğretir.

    Çocuğa sınır koymanın faydaları:
    Kurallar, sınırlar bizim hayatımızı kolaylaştırdığı gibi çocuklarında hayatını kolaylaştırır. Bizler
    yetişkin olarak hayatımızda sınırlara ve kurallara ihtiyaç duyarken çocukların bilişsel
    seviyesini düşündüğümüzde sınırlara, kurallara ve rutinlere ne kadar çok ihtiyaçları
    olduğunu anlayabiliriz. Çocuklar sınırlar olduğunda kendilerini güvende hissedebilirler.
    Örneğin, trafik ışıklarının olmadığını düşünün. Muhtemelen kendinizi güvende
    hissetmezsiniz. Bu örnekteki gibi, sınırlar olmazsa çocuklar için pek çok şey de daha karmaşık
    hale gelebilir. Sınırlar aynı zamanda çocukların sosyal becerilerinin gelişmesine de katkı
    sağlar. Bu şekilde çocuklar sosyal hayattaki kurallara uyum sağlamakta zorlanmazlar, hangi
    davranışının kabul gördüğünü, hangi davranışının kabul görmediğini öğrenirler fakat sınırlar
    olmazsa ve çocuğunuza onaylamadığınız bir davranışı yapmasına izin verirseniz, çocuğunuza
    o davranışının yanlış olduğunu öğrenmesini engellemiş olursunuz. Sınır ve kurallarla birlikte
    çocuklar; sorumluluk alma, kendini kontrol etme ve kendi kararlarını vermeyi öğrenirler.
    Çocuğa sınır koyarken, anne ve baba çocuğun yaptığı ve yapmak istediği davranışların
    sonunda bazı alternatifler sunar. Çocuk bunlardan birini seçer ve seçtiği seçeneğin sonucunu
    kabul eder. Bu şekilde çocuk duygusunu geliştirir.
    Tüm çocuklar koyulan sınırları test etmeye çalışır. Bu durum ebeveynlerin canını sıkabilir,
    zaman zaman onları yorabilir fakat sınırladı test etmek ve anne-babaya meydan okumak, bir
    çocuğun hangi davranışlarının kabul edilebilir ve hangilerinin kabul edilemez olduğunu
    öğrenmesini sağlar. Çocuğunuza hayır dediğiniz zaman, istediği şeyi onaylamadığınızı
    söylemiş olursunuz, o da bunun açık ve net bir sınır olduğunu anlar. Tam tersi, evet
    dediğinizdeyse istediği şeyi onayladığınızı söylemiş olursunuz. Bu aynı zamanda, aslında evet
    demek istemediğiniz ama çocuğunuz sizi yıprattığı ve onunla tartışamayacak durumda
    hissettiğiniz veya kötü adam/kadın olmak istemediğiniz için yine de evet dediğiniz
    durumlarda da geçerlidir. Bu gibi durumlarda çocukta bir kafa karışıklığı yaratmamak adına,
    çocuğunuza yalnızca onun yararına ise evet deyin, çünkü evet dediğinizde aslında öyle
    olmasa da istediği şeyi onayladığınızı varsayar.

    Çocuklar sınırlara ve kurallara uymadığı zaman ebeveynler neler yapmalı?
    Öncelikle çocuk sınır ihlali yapmak istediğinde ya da yaptığında hemen tepki göstermek
    yerine nedenlerini düşünün. Çocuklar zaten tedavi gereği zor bir süreçten geçtiği için onları
    dinlemek, anlamaya çalışmak çok daha önemli. Böyle bir durumda öncelikle çocuğunuzun
    anlatacaklarını dinleyin, ihlal etmek istediği veya ettiği sınırlara uygun sonuçlar belirleyin ve
    bu sonuçların ne olacağını önceden net bir şekilde açıklamayı unutmayın. Unutmayın ki
    tutarlı ve hepsinden öte kararlı olmak oldukça önemli. Tutarlı olunmazsa, çocuk yaptığı
    davranışın karşılığında ne alacağını ön göremez ve davranışını ona göre ayarlayamaz. Bu da
    onda kafa karışıklığına sebep olur.

    Çocuğa sınır koyma ile ilgili ailelere öneriler:
    Öncelikle çocuklara vermek istediğimiz mesajı net ve doğrudan vermelisiniz çünkü onlar
    kuralları ve kabul gören davranışları bilerek doğmuyorlar. Ebeveynler olarak bizim işimiz
    onlara öğretmek olduğu için kurallarımızı açık ve net biçimde anlatmalıyız. Kuralları söz ve
    davranışlarımızla öğretebiliriz fakat sözlerimizle davranışlarımız uymadığında çocuklar,
    sözlerimizi duymazdan gelir, davranışlarıyla bizleri deneyebilirler. Bu şekilde karşıdan gelecek
    tepkiye göre davranışlarını deneyimlerine göre ayarlamayı öğrenirler. Sınır koymanın zor
    olduğu çocuklar kurallarımızı ve beklentilerimizi belirlemek için sınırları zorlarlar. Bu tepkiler
    normaldir fakat her çocuğun mizaç özellikleri birbirinden farklı olduğu için her çocuktan farklı
    tepkiler görebiliriz. Çocukla ebeveyn arasındaki olumsuz ilişki de sınır koymayı zorlaştırabilir.
    Çoğu durumda sorun, sınırlar konusunda net olmayan iletişimden kaynaklanır. Bu sebeple
    sınırları belirlemek için net ve doğru bir iletişim kurmak oldukça önemlidir.

  • Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Amerikan Psikiyatri birliği tarafından yayımlanan Ruhsal bozuklukların tanısal ve istatiksel el
    kitabına (DSM-5) göre sosyal fobi kişinin başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu toplumsal
    durumlarda belirgin bir korku veya kaygı duyması durumudur. Mesela karşılıklı konuşma,
    tanımadık insanlarla iletişime geçme, gözlenme(yemek yerken ya da bir şeyler içerken) ve
    başkalarının önünde bir eylem gerçekleştirme(topluluk önünde konuşma yapma) gibi
    durumlarda kaygılanılır. Kişi olumsuz değerlendirilecek biçimde davranmaktan ya da kaygı
    duyduğunun başkalarınca anlaşılacağından korkar. Küçük düşeceğinden endişelenir.
    Bahsettiğimiz bu toplumsal durumlar hemen hemen her zaman kaygı doğurur. Dolayısıyla bu
    toplumsal olaylardan kaçınılır ya da yoğun korku ve kaygı ile buna katlanılır. Bu durum altı
    aydan fazla sürer. Bu yaşanılan korku ve kaygı kişinin hayatını olumsuz yönde etkiler ve
    toplumsal, iş ya da başka önemli yaşam alanlarında işlevsel bir düşüşe neden olur. Yani
    kişinin kaygılarından dolayı ilişkileri bozulabilir işteki ya da okuldaki başarısı düşebilir.
    Toplu yerlerde olmak korkutucu gelir. Eğer bu tür ortamlara girmeleri gerekirse de yanlarında
    birini götürmeleri olasıdır. Sosyal fobisi olan bireyler kaygılarının belli olacağından
    başkalarının bu durumu fark edeceğinden endişe ederler. Bu durumlarda kendisi dışındaki
    kişilerin ne yaptıklarını kontrol etmezler yanı antenleri içe dönüktür dış dünyayı kontrol
    etmeyi ihmal ederler. Yüzleri kızarır, kalp atışları artar, baş ağrısı çekerler hatta bu durum
    panik atak geçirmelerine de neden olabilir. Performans sergileyecekleri esnada kaygılarını
    yatıştırmak için göz temasından kaçınırlar, su içebilirler ve sakinleştirici kullanabilirler, bu
    davranışları gerçekleştirmelerindeki asıl hedef rahat olabilmek kaygıyı aşağı çekebilmektir
    fakat ne yazık ki bu rahatlamak için yapılan davranışlar kar topunun daha da büyümesine
    sebebiyet verir, kişi yağmurdan kaçayım derken doluya tutulur ve kaygısı bu bahsettiğimiz
    davranışlarından dolayı daha da artar.

    İnsan sosyal bir canlıdır. Yapılan araştırmalara göre araştırma gereği başkalarıyla iletişimi
    kesilen kişilerde bir süre sonra halüsinasyonlar ve birbirinden şüphelenme gibi belirtiler
    ortaya çıkıyor. Başkalarıyla iletişimi minimuma indirmek araştırmaların da desteklediği gibi
    sağlıksızdır. Sosyal fobik kişi eğer başkalarıyla iletişimini kaygılarından dolayı keserse ruhsal
    sağlıklarının olumsuz yönde etkileneceği aşikardır.
    Sosyal fobi nasıl tedavi edilir? Ilaçsız bu hastalığı yenmek mümkün müdür?
    Sosyal fobisi olan bireylere ilaç tedavisi ve psikoterapi tedavisi uygulanır. İlaç tedavisi olarak
    bilhassa serotonin sisteminde etkili olan ilaçlar tercih edilir. Hastalar genelde ilaçların
    bağımlılık yapmasından korkarlar fakat ilaçlar bağımlılık yapmaz. Ilaçsız yani terapi yoluyla
    bu hastalığı yenmek de mümkün. Sosyal fobide uygulanan ve hızlı sonuçlar alınan terapi
    ekolü Bilişsel ve Davranışçı Terapidir. Bilişsel terapide kaygı içerikli duygular ve bu kaygıya
    karşı oluşan bedensel duyumlar (kalp atışlarının hızlanması, yüz kızarması) ve kaygı
    yaşanılan durumlarda kişinin zihninden hangi düşüncelerin geçtiği tespit edilir. Örnek vermek
    gerekirse sosyal fobisi olan bireyler onlara olumlu bir şey denmediği sürece kendisi
    hakkında olumsuz düşünüldüğünü varsayar. Bu kişiler iltifatları ciddiye almazlar sadece
    kendileri mutlu olsun diye söylenmiş beyaz yalanlar olarak algılarlar. Tüm gözler onun
    üzerinde ve bir hata yaptığında tüm gözlerin bunu görüp onun hakkında olumsuz düşüncelere
    sahip olacaklarını düşünürler .

    Sosyal fobisi olan bireylerin genellikle akıllarından geçen cümleler şu şekildedir: ‘’aklıma
    konuşacak bir şey gelmeyecek.’’ ‘’Aptalca bir şey söyleyeceğim.’’ ‘’Yüzüm kızaracak.’’
    ‘’Aptal olduğumu düşünecekler.’’ ‘’Donup kalacağım.’’ Sıkıcı olacağım, benden
    sıkılacaklar.’’ Bu örnekler bireylerin kafalarında aniden oluşan düşünceler olduğundan dolayı
    bu düşüncelere otomatik düşünceler diyoruz. Bu düşüncelerle baş etmek için ara inanç
    dediğimiz düşünceler de oluşur. Örnek vermek gerekirse ‘’Sessiz olursam sıkıcı olduğum
    ortaya çıkar.’’ ‘’ Zekice konuşmalıyım.’’ ‘’Mükemmel olmazsam beni istemez ve
    sevmezler.’’ ‘’Zayıf yönlerimi göstermemeliyim.’’ ‘’Benden hoşlanmadığına göre bende
    eksik bir şeyler olmalı.’’ ‘’ Kaygılı olduğumu anlamamalılar.’’ ‘’iyi bir izlenim
    bırakmalıyım.’’ ‘’Herkesin onayını almalıyım.’’ Bu düşünceler zaman geçtikçe kemikleşebilir
    ve kişi şu düşüncelerine köklü bir şekilde inanabilir: ‘’Aptalım.’’ ‘’Çirkinim.’’ ‘’Yetersizim.’’
    ‘’Zayıfım.’’
    Kaygı sadece kaygılanılan durumda yaşanmaz ,kaygı doğuran durum öncesinde de kişi çoktan
    kaygılanmaya başlar. Ve kaygı doğuran durum sonrasında da kaygı bir süre devam eder.

    Danışana bu yasadıklarıyla ilgili olarak başa çıkma stratejileri öğretilir. Davranışsal terapi
    kısmında yapılanlar ise şunlardır, model olma, korkularıyla aşamalı olarak yüz yüze gelme,
    rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi yöntemleri vardır. Sosyal fobisi olan
    bireylerin terapi sırasında eskisine oranla daha iyi olduklarını şuradan anlarız: ‘’Olumsuz
    değerlendirmeleri azalmıştır.’’ Bu kişilerle korktukları resim üzerine provalar yapılmalıdır ki
    kişi kaygıya karşı duyarsizlassin. Örneğin iş görüşmesine gitmekten çekinen bir danışana
    olabilecek en kötü senaryo yazılır ve bu senaryo terapist ve danışan tarafından oynanır. Bir
    nevi danışan iş görüşmesine hazırlanır.
    Sosyal fobinin tedavisinde Sosyal Beceri Eğitimini gerekebilir.

    1.Sosyal beceri yetersizlikleri
     Beceri yetersizliği
     Performans yetersizliği
     Kendini kontrol yetersizliği
     Beceriyi ortaya koyma yetersizliği
    2.İlişki başlatma ve sürdürme
    3.Grupla bir işi yürütme becerileri
    4.Duygulara yönelik beceriler
    5.Saldırgan davranışlarla baş etme
    6.Stres yaratan durumlarla başa çıkma

    7.Model gösterme
    8.Rol playing
    Başarılı akran etkileşimi için belirli sosyal beceriler gerekli olmaktadır. Bu beceriler; selam
    verme, akran etkinliklerine katılmak için yapılan davetleri kabul etme ve bu etkinliklere davet
    etme, soru sorma, başkaları tarafından sorulan sorulara cevap verme ve bir konuşmayı
    sürdürme gibi becerilerdir.
    Sosyal beceriler öğretiminde aşağıda yer alan farklı yöntemler kullanılmaktadır. Rol Oynama
    Yöntemi Gösteri ( Demonstrasyon )Yöntemi Model Olma (Modelling) Yöntemi Coaching
    Yöntemi Doğrudan Öğretim Yöntemi Bilişsel Süreç Yaklaşımı Bilişsel Sosyal Öğrenme
    Yöntemi Akran Destekli Öğrenme Drama Sanat Terapi İşbirliğine Dayalı Öğrenme Yöntemi
    Sosyal beceri eğitimi verilmesi bu bireyler için faydalı olacaktır.(kendini tanıtma, iletişim içi
    uygun konu seçme, aktif dinleme, kendini açma, sosyal aktivite başlatma sürdürme,girişkenlik
    eğitimi(rol play), aykırı düşünceyi dile getirme, kalabalık önünde konuşma)

    Sosyal fobinin tipleri nelerdir? Ne sıklıkta görülür? Başlangıç yaşı kaçtır?
    Sosyal fobinin türleri, yaygın ve yaygın olmayan olmak üzere ikiye ayrılır. Kaygı bir çok
    toplumsal durumlarda görülüyorsa yaygın tiptir, bazı durumlarda yaşanıyorsa (Başkalarının
    önünde yemek yemek, konuşma yapmak) yaygın olmayan tiptir. Yaşam boyu görülme oranı
    % 2-13 arasındadır. Türkiye’de yapılan bir araştırmada üniversite öğrencilerinin %24’ün de
    sosyal fobi tespit edilmiştir.10-17 yaşlarında ortaya çıkar, yaygın tip sosyal fobi ise daha
    erken yaşta ortaya çıkabilmektedir.

    Sosyal fobi başkalarından da öğrenilebiliyor. Başkalarının deneyimlerinden de sosyal fobi
    geliştirebiliyoruz. Üniversite Öğrencilerinde Sosyal Fobinin Yaygınlığı ve Sosyal Fobinin
    Yaşam Kalitesi, Akademik Başarı ve Kimlik Oluşumu Üzerine Etkileri üzerine yapılan bir
    araştırmada sosyal fobiklerin %73.7’si özgül sosyal fobi alt tipinde olduğu belirlenmiş ve
    sosyal fobi gelişmesi açısından görece risk altında olan kadınlar, uzun süre köyde/kasabada
    yaşayanlar, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olanlar ve sosyoekonomik seviyesi düşük
    olanlar daha dikkatle izlenerek topluma kazandırılmalıdır sonucu ortaya konmuştur.
    Araştırmalara yansıyan ile gerçekte olanın farklı olduğunu tahmin ediyoruz. Bu noktayı
    kültürel bağlamda değerlendirmek gerekiyor, araştırmalara göre kliniklere sosyal fobi
    problemiyle başvuran erkek danışan daha fazladır, fakat ataerkil yapı gereği erkek bireylerden
    toplumun beklentisi ile kadın bireylerden beklenti arasındaki fark itibariyle kliniklere
    başvuran erkek danışanlarımızın daha fazla olduğunu düşünüyoruz yani kliniklere başvuru
    sayısı olarak erkek bireyler kadın bireylere göre daha fazla fakat kadın bireylerin sosyal fobi
    problemi yaşamalarına rağmen kliniklere başvurmadıklarını düşünüyoruz

  • Anksiyete Bozukluğu ve İşlevsiz Baş Etme Stratejileri

    Anksiyete Bozukluğu ve İşlevsiz Baş Etme Stratejileri

    Anksiyete bozukluğu, günlük yaşamda stres algısına karşı aşırı duyarlılık, stresi tolere etmede güçlük, tehlike şiddetini olduğundan fazla hissetme, ani ya da aşırı reaksiyon verme ve bunun sonucunda stresle baş edebilmek için sıklıkla işlevsel olmayan savunma mekanizmalarına başvurup geçici bir rahatlama arayışına girilmesi sürecinin kronikleşmiş halidir. Anksiyete bozukluğu yaşayan kişi, yaşamının pek çok alanında sorunlarla baş etmede zorluk yaşar. Kaçınma davranışları ve olumsuz tepkileri nedeniyle sosyal yaşam, akademik hayat, aile içi ilişkiler, iş hayatı gibi alanlarda kayıplara uğraması kaçınılmazdır.

    Panik bozukluk şikayeti olan biri panik atak geçirebileceğini düşündüğü yerlerden kendisini korumak için uzak durma eğilimi gösterirken, bu yerlere yalnız başına gitmeyip sürekli bir başkasının desteğini talep ederek kaygısını yatıştırmaya çalışabilir.

    Sosyal fobi rahatsızlığı olan biri başkaları tarafından inceleneceğini düşündüğü ortamlarda yoğun kaygı yaşarken, utanmak ve rezil olmamak adına diyalog kurmada, yakın ilişkilerde, sosyal ortamlarda, sunum yapmak gibi odak noktası olmasını gerektiren faaliyetlerde kaçınma davranışı göstererek geçici olarak rahatlasa da yaşamını büyük ölçüde kısıtlar, kendini çok yüksek standartlarla değerlendirdiği için kendinden memnun olmaz, mükemmeliyetçi davranır ve kendisini beğenmeyerek haksızlık eder.

    Yaygın anksiyete bozukluğu tanısı almış biri ise belirsiz durumlarla baş etmede çok zorlanır, aklına gelen bir dürtü, bir olay, bir düşünce, gözünün önünde canlanan bir resim ile birlikte tetiklenerek saniyeler içerisinde felaket senaryoları üreterek bunun yoğun stresini yaşayabilir; dahası hayatının pek çok alanında ciddi sıkıntı yaşar.

    Obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış olan biri ise bir şeyleri biriktirmesi gerektiği hakkında, temizlik ya da kirin bulaşmasına yönelik, simetri ve düzen ile ilgili, cinsel ya da dini konulara ilişkin bellli konulara aşırı hassasiyet gösterebilir, bu konularda belli durumlar karşısında yaptığı yorumlar, belli konulara yüklediği anlamlar sebebiye maruz kaldığı anda kendisini rahatlatmak için belirlediği davranışları yapmak zorunda hisseder. Eğer kendisini rahatlatamaz ve belirlediği sayı ya da sırada rahatlatıcı davranışları uygulayamaz ise buna katastrofik bir yorum yapar ve büyük tehlike olarak algıladığından stresle baş edebilmek için mutlaka rahatlama davranışlarına başvurup anksiyetesini geçici olarak rahatlatmak ister.

    Örnek verdiğimiz tüm durumlar aslında kişinin yaptığı yorumla birlikte kendine has bir anlam kazanmaktadır. Ortak nokta kişinin tehlike olarak algıladığı durum karşısında kendi gücünü çok küçük tehlikeyi ise çok büyük görmesidir. Bu sebeple anksiyetesini yükselten durum ile mücadele etmenin en kolay yolu olarak belirlediği kaçınma stratejileriyle ömrünü sürdürür. Önemli olan kişinin nasıl da her seferinde kendi geliştirdiği stratejilere başvurarak geçici bir rahatlama sağladığı, anksiyetesini kısa süreli azalttığını görmesi, fakat kaygıyı arttıran durumla tekrar karşılaşıldığında kaygısının bu her seferinde çok daha fazla yükselmesine neden olduğunu görebilmesidir. Kaçınma davranışı yaptıkça kaygının bir sonraki seferde daha da artması kişinin kısır döngüsüdür. Kişinin kendisiyle ilgili farkındalık kazanması, bu kısır döngünün içinde yaşamaya devam ettiği sürece sıkıntılarından kurtulmasının daha da zorlaştığı, önemli olanın bu kısır döngüden doğru yollarla çıkacak stratejiler geliştirmek olduğu, kişinin yaşamının iplerini tekrardan eline alabilmesi için gereklidir.

    Psikoterapi süreci ise acıyla ve kaygıyla hatalı yollardan baş ettiğimiz bu kısır döngüyü tanımamızı, bunun etkilerini anlamamızı, alternatif ve işlevsel yollar geliştirerek acıyla baş etmede yeni perspektifler kazanmamızı, uyguladıkça yeni bir sistem ve farkındalık geliştirebilmemizi sağlamaktadır.

    İçinden hiç çıkamayacağımızı düşündüğümüz, kimsenin bizi anlamadığını hissettiğimiz, hiç bir şeyin düzelmeyeceğine inandığımız durumlar ile ilgili her zaman bir umut vardır. Yeter ki alternatif stratejilere ulaşamadığınızda en azından işin profesyönelinden yardım almayı denemek için kendinize bir şans verin.