Etiket: Durum

  • Stres ve Stres Yönetimi

    Stres ve Stres Yönetimi

    “Stres” sözcüğü, Latince “Estricta” fiilinden türemiş, “Basınç, Yüklenme, Gerilim, Zorlanma” anlamına gelen bir terimdir. Günümüz tıbbında Selye tarafından Psikiyatri ve Genel Tıp için geçerli bir model olarak ortaya atılışından bu yana 50 yıl geçmiş olmasına rağmen bu terim günlük hayatımıza yerleşmiştir. Robert Hooke’un analizleri 20 yüzyılda fizyoloji, psikoloji ve sosyoloji alanında stres modelini derinden etkilemiştir.

    Lazarus ve Folkman’a göre stres insanın çevresi ile karşılıklı etkileşimsel ilişkisinin sonucudur. Her insanın aynı olaya farklı tepkiler vermesi de bu karşılıklı etkileşimsel ilişkiden kaynaklanmaktadır. Bu etkileşimi sağlayan temel nokta insanların var olan durumu, istek ve beklentileri, kişisel kaynaklarını değerlendirme biçimleridir.

    Stres’in fizyolojisini inceleyen bilim adamları, sempatik sinir sistemi ile kalp atımında arış, göz bebeklerinde büyüme, iskelet kaslarında güç artışı gözlemlemişlerdir. Bunun yanı sıra stres altındaki bireyin tükürük miktarında azalma olduğu görülmüştür. Bu durum yutkunma zorluğuna, midede hidrokrolik asit artışına; diyare veya kabızlığa neden olmaktadır.

    Stres sonucu ortaya çıkan öfkeyi birey içe ya da dışa yöneltecektir. Birey öfkesini içe yöneltip, onu içinde tutup düşünmemeye çalışıyorsa bu durum bir süre sonra kişinin kendisine dönüp yüksek tansiyon, ülser, depresyon gibi rahatsızlıklara yol açabilir. Birey öfkesini dışa yöneltip, kontrolsüz bir biçimde sözel olarak ifade ediyorsa bu durum geçici bir rahatlama sağlasa da bireyin enerjisini tüketmesine ve davranışlarının kontrolünün güçleşmesine yol açar.

    Önemli olan stresli durum esnasında öfkeyi kontrol edip doğru şekilde kendini ifade edebilmektir. Bireyin öfkeli olduğunu kabul etmesi ve öfke tepkisine karşı geliştirilecek farkındalık ile ilk adım atılmış olur. Farkındalık oluşturulduktan sonra öfkenin yani kişide stres yaratan durumun kaynağı araştırılır. Öfkenin kaynağı bulunduktan sonra karşılaşılacak benzer durumlarda bireyin öfke ile baş etme yöntemlerini kullanması sağlanır. Bu şekilde birey öfkesini doğru ifade etme becerisini yani öfke kontrolünü sağlamış olur.

  • Genel Kaygı Bozukluğu

    Genel Kaygı Bozukluğu

    Zorlu bir mülakat öncesinde veya geleceğimiz için almamız gereken mühim kararlar sırasında hepimiz kaygılı hissedebiliriz. Bu kaygı, işlevsel ve doğaldır. Kaygıyla birlikte sorunların çözümleri için ayırdığımız vakti ve gösterdiğimiz özeni arttırırız. Hiç değilse önümüzde gerçekten kaygı uyandıracak bir durum, ona oranla kabul edilebilir yoğunlukta bir kaygı ve sağlıklı işleyen bir günlük hayatımız vardır.

    Genel Kaygı Bozukluğu’nda ise, kaygı şiddetli, olağandışı ve sürekli bir hal alır. Bu gerginlik ve huzursuzluğu kendimize zorla dayatıyor gibiyizdir. Ortada kaygı uyandıracak bir durum ya hiç yoktur ya da o durum bu şiddette bir kaygı potansiyeline sahip değildir. Dolayısıyla ekonomik durum, sağlık, ailevi meseleler, meslek ve özel hayatımızın her alanına anksiyete sinmeye ve yayılmaya başlar. Kişi, yaşamını sekteye uğratan bu endişenin engellenemez olduğunu ve kendisini koruduğunu düşünmektedir. Ne için kaygılandığını söyleyemediğinde bile… Buna rağmen hissettiğinin abartılı bir tepki olduğunu da kabul etmektedir ama yine de kendine engel olamaz. Kaygılı kişi için gelecekte onu hep en kötüsü beklemektedir.

        Çocukların yaşadığı kaygı bozukluğunda ise, karşılaştıkları durumlara karşı hissettikleri kaygının gerçekdışı olduğunu bile farkında değillerdir. Biz yetişkinler olarak hangi durumlar için ne kadar endişelenmemiz gerektiğini onlara anlatmalıyız. Geleceğe dair “Ya böyle olursa, ya şöyle olursa…” biçiminde edinilen bir düşünce şekli, sürekli kendini eleştirmeye yönelik bir mükemmelliyetçilik ve aile ve arkadaşlar tarafından kabul görme ihtiyacı çocuklarda ortaya çıkan kaygı bozukluğunun temel sebepleridir.

        Genel Kaygı Bozukluğu diğer ruhsal rahatsızlıklarda olduğu gibi herkeste farklı semptomlarla ortaya çıkar ama yine de sıklıkla görülen ortak bir çerçeve bulunmaktadır. Kaygılı kişinin;

        – Süregelen ve şiddetli bir kaygı hali

        – Karşılaştığı sorunlara gerçekdışı bir yaklaşım

        – Huzursuzluk, gerginlik, tansiyon

        – Bilinmezi tolere edememe

        – Odaklanamama

        – Uykuya dalamama veya uyanamama

        – Bitkinlik

        – Öfke

        – Kas ve mide ağrıları

        – Avuçiçi terlemesi

        – Hızlı kalp atışı gibi şikayetleri bulunur.

        Bu belirtilerin çoğu depresyon, panik bozukluk, sosyal fobi, obsesif-kompulsif bozukluk ve bağımlılık problemlerinde de görülebildiği gibi, genel anksiyete bozukluğu bu rahatsızlıkların ortaya çıkmasına da sebep olur. Genel anksiyete bozukluğunun panik atakla arasında ince bir ayrım bulunur.  Panik atakta hissedilen kaygı kısa süreli ve şiddetlidir. Kaygının yöneldiği belirli bir durum vardır. Genel anksiyete bozukluğunda ise kaygı panik ataktaki gibi şiddetli olmasa da, uzun bir sürece yayılır ve hayatın neredeyse her alanına sızar.

        Beynin muhakeme ve duygular için özelleşmiş bölgeleri arasında var olan sinirsel iletişimde yaşanan sıkıntıların anksiyeteye yol açtığı düşünülmektedir. Gastroözofageal reflü hastalığı, tiroid, kalp hastalıkları ve menopoz da kaygı uyandırabildiği gibi, teşhis sürecinde bu noktaya dikkat edilerek gereken müdahalelerin yapılması sağlanmalıdır. Ailede görülen kaygı geçmişi önemli bir belirleyicidir. Bu bulgu, GKB ve diğer klinik hastalıkların genetik temelleri bulunduğunu da ortaya çıkarmaktadır. Çocuklukta veya yetişkinlikte yaşanan travmalar, bir yakının ölümü, kronik hastalıklar, stres yaratacak değişimlere ve olaylara uzun süre maruz kalmak ileride kaygı bozukluğu yaşayıp yaşamayacağımızı etkilemektedir.

        GKB için kullanılan ilaç tedavileri uzun dönem ve kısa dönem olarak ikiye ayrılmaktadır. Kaygıyı düşürmek amacıyla kullanılan Xanax, Klonopin ve Ativan gibi ilaçlar bağımlılık riski olduğu için kısa dönem için önerilmektedir. Buspar, Celexa, Prozac gibi antidepresanlar ise etkilerini uzun süreçlerde gösterir ve bağımlılık riski ve ciddi yan etkiler taşımazlar. Bilişsel Davranışçı Terapi ise diğer rahatsızlıklarda olduğu gibi semptomları kısa sürede azaltan en etkili yöntemdir. Danışana kaygıların işlevinin, hangilerinin işe yarayacağının, hangilerinin yaramayacağının anlatıldığı bir eğitim sürecinden sonra kendi kaygı öyküsü üzerinde çalışılır. Ne zamanlar kaygı duyuyor, bu kaygının şiddeti, süresi ve işlevi nedir? Daha sonra kaygılarına gerçekçi bir gözle bakması sağlanır. Rahatlama ve nefes egzersizleriyle beraber kaygıları için kurduğu kognitif evreni değiştirmeye, bunun sonucunda da davranışları şekillendirmeye çalışılır.

  • Bebeklerde ve çocuklarda burun tıkanıklığı

    Burun tıkanıklığı bebeklerde ve çocuklarda en sık görülen sorulardandır. Özellikle mevsim değişim dönemlerinde daha çok gördüğümüz bu durumun tedavisi çok basit olabileceği gibi ilaç kullanımı ve zaman zaman cerrahi müdahaleyi gerektiren bir hale de gelebilir.

    Öncelikle burun tıkanıklığına en sık yol açan nedenlere bir göz atalım:

    Üst solunum yolu enfeksiyonları

    Alerji

    Sigara dumanı maruziyeti (balkonda sigara içmek çocuğunuzu ne yazık ki korumaz)

    Kuru hava (nem oranının %40’ın altında olması)

    Hava kirliliği

    Geniz eti

    Koanal atrezi (doğumdan itibaren burnun arka kısmının kapalı olması durumu)

    Yabancı cisim (özellikle tek taraflı ve kanlı olursa düşünülmeli)

    Burun içi eğrilikler

    Burun tıkanıklığı sadece nefes almayı zorlaştırıp hırıltı yapan bir durum değildir. Eğer tıkanıklık çok fazla olursa horlama, uyku bozukluğu ve uyku apnesine (uyurken nefes durması) yol açabilir. Burun tıkanıklığının oksijenlenmeyi azaltması sonucu gün içi halsizlik, yorgunluk daha büyük çocuklarda öğrenme güçlüğü ve dikkat eksikliği görülebilir. Burun mukozasında bulunan küçük tüycüklerin normal fonksiyon görememesi sonucu hastalık sıklığı artabilir.

    Bu nedenlerden dolayı burun tıkanıklığı mutlaka değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Öncelikle buna neden olan durum saptanmalıdır. Doktorunuzun tavsiyesine uyarak:

    Var olan enfeksiyonun tedavisi

    Antialerjik tedavi ve önlemlerin alınması

    Dekonjestan sprey ve damlalar

    Gerekirse cerrahi müdahale uygulanabilir

    Herhangi bir hastalığa bağlı olmayan durumlarda şu önlemleri alabilirsiniz:

    Serum fizyolojik veya okyanus spreyi diye eczanelerde satılan tuzlu suları burun içerisine önerilen şekilde uygulayabilirsiniz

    Burun temizliği yapamayan küçük çocuklarda ve bebeklerde tuzlu su uygulaması sonrası yine eczanelerden temin edebileceğiniz aspiratörler ile burun temizliği yapabilirsiniz

    Yatak başını biraz yükseltebilirsiniz

    Evi sık havalandırabilirsiniz

    Nem ölçer ve nemlendirici cihazlarla ev içi nem oranını %40-60 arasında tutabilirsiniz (daha fazlası evde küf mantarlarının artmasına neden olur, dikkat)

    Sigarayı bırakabilirsiniz J (tamam tiryakiler için bu biraz zor ama en azından koku ve dumanı içeriye taşımamaya dikkat edebilirsiniz)

    Sağlıkla kalın

  • Kaygı Bozukluğu

    Kaygı Bozukluğu

    Anksiyete (kaygı bozukluğu) ; genel olarak gelecekle alakalı olmaktadır. Kaygı ve endişe dozuna göre normal ya da anormal olarak kabul görmektedir. Dünya kontrol edemeyeceğimiz kadar büyüktür. Fakat bazı insanlar kontrol edebilmek isterler. Güçleri yetsin, elleri erişsin isterler. Bunu gerçekleştiremedikleri zaman da kaygılanmaya başlarlar.

    “Gelecek” kaygısı en temel kaygılardandır. Çünkü geleceği kontrol edemeyiz. Ya şu olursa ya bu olursa düşüncesiyle birey kaygı seviyesini yükseltmiş olur. Kaygının akılcı bir yanı yoktur. Yetiştirilme tarzı, güven duygusu, etrafta ne gördüğümüz, ebeveynlerle olan ilişkiler vb. gibi durumlar karşısında hayata bakış açımız değişir. Birey sadece kendi hayatını değil etrafındaki bireylerin de hayatlarına erişerek, rahatsız olmalarına sebep olurlar.

    Özellikle çocuk yetiştirilirken söylenilen sözler; “koşma düşersin.” “yapma bir yerini çarparsın.” gibi, daha küçük yaşlarda kaygı ile tanışma meydana gelir. Olumsuzlukların aşılandığı çocuk yaşlardan sonra yetişkinlikte, çocuk her yerden tehlike işaretleri alır. Kaygı bozukluğu tehlike işaretlerini daha çok gören insanlarda ortaya çıkmaktadır. Sonu olmayan kaygı bozukluğu yaşayan insanlara hayatlarını kendileri zorlaştırırlar.

    Örneklendirmek gerekirse; çok sevdiğiniz bir dostunuzu yıllardır görmüyorsunuz. Kendisi başka bir şehirde ikamet ediyor. Sizi davet etti ve uçakla gitmeniz gerekli. Uçağa bindiğinizde ne düşünürsünüz? İşte can alıcı soru bu. Genellikle iki tür cevap verilmektedir.

    1. Arkadaşıma ne alsam? Küçük bir hediye götürebilirim ya da uçaktan inince mi bir şeyler baksam? Beni kim karşılayacak? Bunca yıl sonra birbirimizi tanıyabilecek miyiz?

    2. Bu uçak acaba nasıl kalkış yapacak? Havada bir şey yaşamasak bari. Ya motora kuş kaçarsa. Sağ salim inebilecek miyiz?

    Ve daha bir çok şey..

    İşte bu verilen örnekteki 1. Durum herhangi bir kaygı yaşamayan ya da sağlıklı diye kabul ettiğimiz bireylerin yaşadığı durumdur. Öte yandan 2. Durum ise; kaygıyı yoğun yaşayan, hiç yoktan kendisini kaygı yoğunluğunun içine bırakması durumudur.

    Tabi ki her zaman tablo böyle olmayabilir. Bireyin geçmiş yaşantısına bağlı olarak da kaygılar yükselebilmektedir. Yapılabilecek en olumlu durum, bir uzmandan yardım almak ve sorunun ortadan kaldırılmasını sağlayabilmektir.

  • Çocuklarda Öfke Kontrolü

    Çocuklarda Öfke Kontrolü

    Öfke; mutluluk, hayal kırıklığı, şaşırma, korku gibi bir duygulardan farklı değildir ve tüm diğerleri gibi insana aittir. Fakat öfkenin yansımaları ve etkileri çevreyi rahatsız edici nitelikte olduğu için; öfkeyi yaşayan da, yaşayan kişiye maruz kalan da aynı şekilde durumdan olumsuz etkilenir.

    Çocuklar öfke kontrolü konusunda bir yetişkine nazaran daha başarısızdır. Anne-babaların ise kendilerini en çaresiz hissettikleri anların başında çocuklarının öfke patlamaları gelir. İstediği yapılmadığında her çocuk; ısırma, vurma, bağırma, kendini yere atma, saldırma gibi tutumlar sergileyebilir. Çünkü “hayır” cevabı onların hoşuna gitmez. Hatta bu cevap çocuktaki öfkeyi daha da arttırabilir. Bunun yanı sıra, öfke patlaması yaşayan çocuğa aynı ölçüde verilen tepki ebeveynlerimizin yaptığı en büyük hatalardandır.

    Çocuk, bebekliğinden itibaren istekleri konusunda çözümün ağlamak olduğunu ve durumun çevresini harekete geçirdiğini deneyimleyerek öğrenir. Bir yaşından sonra ise öfke duygusuyla tanışır ve bunu davranışlarıyla gösterme yoluna başvurur. Öfke, çocuklarda genellikle; yapmak istediğini yapamama, istemediği bir şeyi yapma, acıkma, yorgunluk, kendini ifade edememe, ebeveynlerin dikkatini çekmek isteme, yada istediğinin yapılmaması gibi durumlarda ortaya çıkar.

    Çocuğun öfke patlamaları sırasında, ona aynı şekilde tepki vermek; durumu yatıştırmaz. Aksine, gerginliğini daha da arttırmaktadır. Öfke patlamaları esnasında, ebeveyn sakin kalmalı ve kriz anının geçmesini beklemelidir. Kriz anı geçtikten sonra, çocukla durumu değerlendirme üzerine konuşarak duygunun dışa vurumu sağlanmalıdır. Yani önceliğimiz çocuğun neye öfkeli olduğunu, onu neyin kızdırdığını anlamak ve onun anlamasını sağlamaktır. Asıl kızdığı şeyi bulması (alay edilmesi, kırgınlık, utanç…) çocuğun duygularını tanıyıp isimlendirmesini öğrenerek, dış dünyasını zenginleştirmeye başlamasını sağlamaktadır. Eğer asıl duygusunun ve bu duyguya sebep olan düşüncelerinin farkına vardıysa, kızmak, ağlamak, vurmak ya da bağırmak gibi davranışlarının yerine koyabileceği davranışlar olup olmadığını ona sorabilirsiniz. Bu konuda yerine bir şey koyamıyorsa; ona küçük tavsiyeler verebilirsiniz. Örneğin; öfke nesnesi kişiye ne hissettiğini söylemek gibi. Sonuç olarak hangi davranışın işlevsel sonucu olduğunu görmeye başlar.

    Çocuğa kızmak, bağırmak, ceza vermek, onu durdurmaya çalışmak, azarlamak, çocuğu odaya kapamakgibi tutumlar öfkeyi arttıırmakla birlikte, çocuğun ifade yönteminin kalıcı olmasına sebep olmaktadır. Bu tür öfkeyi arttırıcı ve anlamsız davranışlar; çocuğa öfkeli şekilde davranarak, onunda bunu model almasına sebep olmaktadır. Unutmayın ki çocuklar; duyduklarını değil, model aldıklarını öğrenirler. Öfkesine engel olmak için sergilenen öfkeli davranışlar hiç bir zaman çözüm olmayacaktır.

    Öfkeli çocuğa karşı sergilenen bir diğer yanlış tutum ise, öfkelendiği için istediğini anında yerine getirmedir. Bu durum, öfke patlamasına karşı kullanılan en hızlı çözüm gibi görünse de; çocuk, öfke patlaması ve istediğinin yerine gelmesi arasında bir ilişki kurmaya başlayacaktır. Kurulan bu ilişki sayesinde bu davranışı pekiştirmeye başlayacak ve durum kalıcı olmaya başlayacaktır. Yapılması gereken davranış her zaman net olmaktır. Örneğin; çocuğun yatma saati geldiyse, “Yatmak ister misin?” gibi ucu açık bir soru yerine, “Yatağa gitme saati” gibi net cümleler kullanmak, krizleri önleme konusunda daha faydalı olacaktır.

    Çocukların psikolojik ve sosyal gelişiminde duyguların, duyguları ifade etmenin ve yönetmenin öğretilmesinde ebeveynlerin katkısı göz ardı edilemez. Bu yüzden siz de ondan beklediğiniz gibi davranın. Örneğin; yaşadığınız bir çatışmayı çözmek için öfkenizi kelimelerle ifade edebilir ve ona asıl sorunun öfke olmadığını, ifade edilme biçimi olduğunu gösterebilirsiniz.

  • Çocuklarda Davranış Problemleri ve Çözüm Yolları

    Çocuklarda Davranış Problemleri ve Çözüm Yolları

    Çocuklar da diğer bireyler gibi yaşadıkları olumsuz olaylardan etkilenirler. Fakat yetişkinlerin aksine çocuklar; yeterli deneyim, bilinç ve mantığa sahip olmadıkları için yaşadıkları olumsuzlukları bir yetişkin desteği olmadan aşamazlar. Bu gibi durumlarda anne-baba tarafından sevgi, ilgi ve destek gören çocukların yaşanan durumu aşması daha kolay olur. Değişen ve gelişen duruma alışıncaya kadar geçen süredeki davranış bozuklukları aslında birer uyum bozukluklarıdır. Davranış problemleri olarak adlandırılanlar nelerdir?

    Parmak Emme:

    Sütten kesilme durumundan sonra devam eden parmak emme, çocuğun kendisinde gördüğü bir yetersizliği ya da güven eksikliğini göstermektedir. Uzun süre devam eden parmak emme ise daha ciddi psikolojik problemleri yansıtır.

    Tırnak Yeme:

    Duygu ve düşüncelerini ifade etmede güçlük çeken, yasaklarla ve baskılarla büyüyen çocuklarda görülür. Kızgınlıklarını, kırgınlıklarını, öfkelerini, kaygılarını ifade etmelerine izin verilmeyen çocuklar kızgınlık duygularını bu şekilde kendilerine yöneltirler.

    Altını Islatma:

    Normalde çocuklar 2 yaş itibariyle küçük ve büyük tuvaletlerini tutabilmektedirler. Belirli sebeplere bağlı olarak bu süreç 3 yaşa kadar uzayabilmektedir. Fakat 4 yaşına gelen çocuk artık küçük ve büyük tuvaletini tutabilmektedir. Eğer çocuk tuvaletini tutmayı hiç öğrenememişse zeka geriliği ya da başka bir rahatsızlıktan dolayı kaslarını kontrol edemiyor olabilir. Yapılan testlerin sonucunda herhangi bir problem gözükmüyorsa psikolojik sebepler aranmalıdır. Eğer çocuk tuvaletini tutmayı öğrendikten sonra tekrardan ıslatmaya başlıyorsa burada genellikle psikolojik sorunlar görülmektedir. Değişen bir durum, kardeş kıskançlığı, dikkat çekme çabası, aile fertlerinden birinin ölümü, tedavisi uzun süren hastalıklar bu bozukluğa sebep olabilir.

    Öfke Patlamaları:

    Duygu ve düşünceleri bastırılan, öfkelerini, ruhsal gerginliğini ve kızgınlığını ifade etmelerine izin verilmeyen çocuklar içlerindeki öfkeyi bir süre tutabilirler. Daha sonrasında ise yaşanan bir durumu ya da yerine getirilmeyen istekleri bahane ederek öfkelerini patlama olarak boşaltırlar. Bu patlamalar esnasında, çocuk kendini yerden yere atar, kafasını yerlere ve duvarlara vurur, ağlama krizleri geçirir. Bunun dışında yanlış yetiştirilmeyle her istediği yapılan, kural tanımayan çocuklar, aşırı şımartılmış çocuklar; elde edemeyecekleri bir şey olduğunda, istedikleri yerine getirilmediğinde de öfke nöbetleri yaşayabilirler.

    Hırsızlık (Kleptomani):

    Çocuklar yaklaşık 5 yaşına kadar ben-merkezci bir yapıya sahiptirler ve kişilik haklarına uymaz, mülkiyet kavramını yeterince bilmezler. Çocukların bir çoğu kendisine ait olan oyuncağı bir başkasıyla paylaşmak istemediği gibi, başkalarına ait oyuncaklara da sahip olmak isteyebilirler. Bu bir problem olmadığı gibi ortada garipsenecek bir durum da yoktur. Tüm bunlara rağmen ebeveynlerin okul öncesi çocuklara başkasının eşyasının izinsiz alınmayacağı, onun sahibine geri verilmesi gerektiği anlatılmalıdır. Çocuğa yapılan hırsız etiketi doğru bir davranış değildir. Çünkü çocuk bunu hırsızlık amacıyla yapmamaktadır. Eğer tüm uyarılarınıza rağmen çocuk bunu yapmaya devam ediyorsa, çocukta bir güven problemi, aşağılık duygusu ya da dikkat çekme gereksinimi olabilir. Bu yüzden çocuklar bu davranışı tekrarlayarak ruhsal açlıklarını gidermeye çalışırlar. Bu gibi durumlarda altta yatan sebebi bulmak oldukça önemlidir. Bunun dışında çocuğa “senin” ve “benim” kavramları öğretilmelidir. Unutmayın ki çocuklar en çok modelleyerek öğrenirler. Bu yüzden onları doğru davranışa teşvik edebilmek için onlara doğru model olmak gerekir. Çocuğa ve onun eşyalarına saygı duyulmalı ve onun eşyalarını ondan izin alarak almalıyız. Bu şekilde yapması gerekeni ona model olarak öğretmiş oluruz.

    Yalan:

    Çocuk okul öncesi dönemde, gerçekle gerçek dışı olanı birbirinden ayıracak zihinsel olgunluğa henüz ulaşmamış olduğu için söyledikleri aslında yalan olarak nitelendirilmez. Gördüğü rüyaları ya da hayallerini de gerçekmiş gibi anlatabilirler. Burada amaç genellikle sizi kandırmak değil, dikkatinizi çekmek ve onunla ilgilenmenizi sağlamaktır.

    Yalan, aslında yaratılışımızda yoktur. Bu yüzden eğer çocuğunuz yalan söylüyorsa kendinizi, çevresini ya da arkadaşlarını gözden geçirmek gerekmektedir.

    İçe Kapanıklılık:

    Psikolojide saldırganlık ne kadar büyük bir problemse, içe kapanıklılık da o denli bir problemdir. Aileler genellikle içe kapanıklılığı uysallık, söz dinleme olarak algılayıp bununla övünebiliyorlar. Fakat haklı tepkileri cezalandırılmış, gereksiz eleştirilmiş, hataları kınanmış, ve suçlanmış çocuklar aslında hata yapmamak için içe kapanmayı tercih ederler.

    Yaşanan tüm bu bozukluklar çocuğun yaşadığı herhangi bir değişim sonrasında meydana geliyorsa uyum problemi olabilir. Bu yüzden bir süre sabretmemiz gerekir. Fakat süreç gereğinden uzun sürüyorsa bu bir probleme dönüşmüş olabilir. Bu gibi durumlarda bir uzman desteğine başvurulmalıdır.

  • Okula Uyum

    Okula Uyum

    Okula uyum problemi kimi çocukta hiç yaşanmazken kimi çocukta okulun ilk günlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu problemi yaşayanların başında anaokulu ya da ilkokula yeni başlayan çocuklar gelmektedir. Problem genellikle kendini anneden ayrılamama, okulu reddetme, sınıfa girmekten kaçınma olarak gösterir. Bunun bir çok sebebi vardır. Çocuk ilk kez ailenin sağladığı güvenli ortamdan uzaklaşarak onlardan bağımsız bir süreç yaşayacaktır. Daha önce anne-babasından ayrılmamış çocuk için bu korkutucu bir deneyim olabilir ve bu durum okula uyum sürecinde problemler yaşamamıza sebep olabilir. Bunun dışında okula uyum problemi aşırı korumacı ebeveynler tarafından bağımlı bir şekilde yetiştirilen çocuklarda da görülmektedir. Aşırı koruma ve kollamayla büyüyen çocuklar, ailesi olmadan kendini savunmasız, güçsüz, korunmasız hissederler ve yalnız kalmaktan kaçınırlar. Okula uyum probleminin diğer nedenleri arasından çocuğun kendinde gördüğü bir yetersizlikte yer alabilir. Örneğin öğrenme güçlüğü, zeka geriliği, özgüven eksikliği ya da sosyal fobisi olan çocuklar bu süreci yaşamaktadır.

    Okula uyum problemini aşma konusunda ki büyük görev ise ebeveynlerindir. Bu sorunu aşmak için başvurulan tehdit, şiddet, ceza, korkutma gibi yöntemler sorunu ortadan kaldırmaz. Aksine çocukta okul fobisine yol açar ve okul düşüncesi bile onun için korkutucu bir hal almaya başlar. Tüm bu yöntemler yerine, okul reddine neden olan sebebi bulup bunun ortadan kaldırılmaya çalışılması problemi çözmeye yönelik bir tutum olacaktır. Çocuğun uyum problemini aşmasına yardımcı bir diğer faktör ise zaman zaman ailesini okulda görmesi, anne-babasının okul ile iş birliği içinde olduğunu hissetmesidir. Yalnız şunu unutmamak gerekir ki okul sürecinde aşırı ilgisizlik kadar aşırı ilgili olmakta sakıncalıdır. Gerekli zamanlarda desteğimizi esirgemeyip, asıl sorumluluğu kendinin almasını sağlamak temel amaç olmalıdır. Çocuğun okul sürecini, üstesinden gelemeyeceği bir durum olarak algılamaması için okul dışında da kendi sorumluluğu ona verilmelidir. Çocuğa okul hakkında ki kurduğumuz cümleler de onun okula bakış açısını şekillendirmede büyük rol oynar. Örneğin “Tatilde rahattın, şimdi okul başlıyor, bunların hiç birini yapamayacaksın, son rahat günlerin, artık disipline gireceksin.” gibi cümleler okul fikrine sıcak bakan çocukları bile korkutmakta, okulu can sıkıcı bir şey olarak göstermektedir. Aileler çocuğun okula gitmesi konusundaki kararlılığından ödün vermemeli, vedalaşmayı kısa tutmalıdır. Çocuğa buradaki herkesin aynı durumu yaşadığı sadece onu ilgilendiren bir durum olmadığı yansıtılmalıdır. Tüm bunların yanı sıra okula uyum sürecinde ebeveynlerin en büyük görevi çocuğu dinleyip anlamaya çalışmak olmalıdır. Sorunun çözümü konusunda öğretmen ve veli sıkı bir iş birliği içerisinde olmalıdır. Okula başlayan çocuk yavaş yavaş arkadaş edinmeye ve diğerlerini keşfetmeye başlayacaktır. İlk günlerden sonra okul dışı buluşmalar, ev ziyaretleri, keyifli organizasyonlar da uyumu güçlendirici nitelikte olacaktır.

    Okula uyum süreci aile, çocuk ve öğretmenlerin işbirliği içerisinde aşacağı bir durum olmakla beraber, çocuğun bir birey olduğu unutulmamalı, onu dinlemeye ve anlamaya yönelik bir tutum sergilenmelidir.

  • Çocuğunuzu Çözümlemede Oyunun Etkisi

    Çocuğunuzu Çözümlemede Oyunun Etkisi

    Oyun oynamak, aileler için çoğunlukla boşa geçen zaman olarak algılansa da oyunun; çocuğun, bilişsel, duygusal, sosyal ve fiziksel gelişimine, dikkat becerisi, dil gelişimi ve psikolojisi için oldukça büyük bir katkısı vardır. Oyun çocuklar için önemli bir ihtiyaçtır. Sadece çocuğa değil, çocuğunu tanıma konusunda ailelere de destek sağlamaktadır. Çünkü oyunlar çocuğun duyguları, istek ve arzuları, korkuları ve kaygıları hakkında ip uçları vermektedir. Sözel olarak dile getirilemeyen her şey oyunla su yüzüne çıkmaktadır. Çocuklar içlerinde birikmiş olan enerjiyi, toplumsal açıdan da kabul görmüş olan bu yolla dışarı atarlar. Dışarı atılamayan enerji, zamanla saldırganlık yoluyla atılmaya başlanacağı için; oyun, aslında enerji atımı için de seçilmiş en doğru yoldur.

    Bunun yanı sıra, aileler çocuklarını oyun esnasında gözlemlediklerinde çocuğun psikolojisi hakkında da bilgi sahibi olurlar. Örneğin, oyun sırasında hoş olmayan durum ve tutumların sıklıkla tekrarlanıyor olması, çocuğun psikolojik sorunları hakkında ailelere bilgi verir. Onu tanımaya ve çözümlemeye yardım eder.

    Çocuğuyla iletişim kurmak isteyen aile, önce onunla oyun oynamalıdır. Bu, hem aradaki bağı, iletişimi güçlendirirken; hem de çocuğun problem çözme yetisini geliştirir. Oyun esnasında sıklıkla karşısına çıkan rahatsız edici durumları fark eder ve bunları değiştirmenin yollarını arar. Bu rahatsız edici durumlar aslında yalnızca oyunda değil, aynı zamanda çocuğun günlük hayatındaki gerçek sorunlarıdır. Oyun yoluyla çözümledikleri gerçek hayatında çözümledikleridir. Bu yolla onları daha iyi anlayabilir ve tanıyabilir, onlarla daha kolay ve etkili iletişim kurabiliriz. Aileler bunları bildikleri zaman; çocukla oyun oynamanın sadece onu mutlu etmek ya da zaman geçmesini sağlamak için yapılan bir aktivite olmadığının bilincinde olup hem çocuğun gelişimine katkısını sağlayabilir, hem de onunla etkili iletişim kurmanın yolu olduğunu bilirler.

    Bunun yanı sıra, ailelerin en çok yakındığı konulardan biri; çocuğun oyuncaklara ilgisinin çabuk bittiği konusudur. Çocukların sahip olduğu tek şey yalnızca oyuncaksa ilgisi çabuk biter. Çocuğun ihtiyacı olan oyuncaktan önce oyun alanıdır. Onun kurduğunuz oyun alanınız, eline verdiğiniz bir bebekten ya da arabadan daha çok ilgisini çekmektedir. Onunla kurduğunuz oyun alanında bazen elinizde oyuncak bile olmasına gerek kalmaz. Hayal aleminde ürettiği bir objeyi elinde tuttuğunda sizin o objeyi görmenize gerek yoktur. Onun için o obje vardır ve değerlidir. Bir çok oyuncaktan da daha çok ilgisini çekmektedir. Ona oyuncak değil, oyun alanı ve ilginizi verin. Çocuklar kimin onlarla gerçekten zaman geçirdiğini, kimin ise baştan savma yaptığını sezerler.

    Oyun esnasındaki aile tutumları da çocuğun kişiliğini belirler. Örneğin; hoşgörülü ve anlayışlı aileler çocuklarına koyulan kuralların nedenlerini açıklarlar, kontrol etme durumunu gerekli noktalarda kullanır, aşırı kısıtlamadan kaçınırlar. Bu ailelerin çocukları dışa dönük, özgün ve yaratıcı olur. Baskın ve aşırı otoriter aileler, çocuklarına sebep ve gerekçe sunmaksızın kurallar koyar ve bu kuralların dışına çıkmasına izin vermezler. Bu ailelerin çocukları pasif, içe kapanık, silik ve zaman zaman saldırgan olurlar. Kızılan, azarlanan, vurulan, itilen çocuklarda ise daha fazla saldırganlık belirtileri vardır. Çocukla oynanan oyun esnasında; çocukla güç savaşına girmemeye, oyun ve durum hakkında açıklayıcı yorumlar yapmaya, problemleri tek başına çözmesi konusunda onu teşvik etmeye, onunla ve oyunla gerçekten ilgilendiğinizi göstermeye özen gösterin.

    Oyuncak seçiminde ise yapılan en büyük hatalardan biri; “Çocuğum hiçbir şeyden eksik kalmasın.” Diye düşünülerek yapılan yanlış oyuncak seçimleridir. Çok fonksiyonlu, karmaşık ve pahalı oyuncakların çocuğun gelişimine hiçbir etkisi yoktur, onu yalnızca mutlu eder. Oyuncak ne kadar fonksiyonluysa çocuğa o kadar az iş düşer ve çocuğun hayal gücünü devre dışı bırakır. Oyuncak, çocuğu oyalasın diye değil, hayal gücü gelişsin diye alınmalıdır.

    Oyun konusunda ailelerin de dikkat etmesi gereken durumlar vardır. Örneğin; yaşınız kaç olursa olsun çocuğunuzda etkili ve verimli oyun oynamanız gerekmektedir. Genellikle çocuk, oyunu bitirmek istemez. Buna karşı önlem alabilmek için, oyunu bitirmeden 10 dakika önce onu, “10 dakika sonra ben oyunu bırakacağım.” Diye uyarın ve söylediğiniz zaman dilimi geçtiğinde “Benim oyunu bitirme zamanım geldi. Seninle oyun oynamak çok keyifliydi.” Diyerek oyunu sonlandırıp, odayı terk ederken yapılan itirazları görmezden gelin. Oyun esnasında çocuk oyuncakları atıp, kırıp, zarar veriyor olabilir. Bu durumlarda ona engel olmaya çalışmak daha fazla yıkıcı davranış sergilemesine sebep olmaktadır. Bu yüzden sergilediği atma ve kırma durumlarını görmezden gelip, kafanızı başka yöne çevirip yeni bir oyuncakla ilgilenebilirsiniz. Eğer durum görmezden gelemeyeceğiniz kadar ciddiyse, “Oyuncaklarını atacaksan, oyunu bitirelim.” Diye bir cümleyle oyunu bitirin. Çocukla oyunlarınızın çoğunda yenilin. Onu kısıtlamak yerine ona katılın. Çocuğunuza sizinle birlikte yapmaktan en keyif aldığı şeyi sorarak bunu daha sık yapmaya özen gösterin. Yalnızca ev içerisinde değil, dışarıda da oynamasına izin vererek doğayla iletişime geçmesine izin verin. Çocuklarınıza çok pahalı oyuncaklar alırken iyi düşünün. Aldığınız oyuncakla bozar diye oynamasına izin vermezseniz hem sevinci hem de girişimciliği kısıtlanmış olur. Sizin işlerinize yardım etmelerine izin verin. Ve en önemlisi çocuğunuzla geçirdiğiniz zamandan keyif almaya ve onunla verimli zaman geçirmeye özen gösterin.

  • Panik Bozukluk ve Tedavisi

    Panik Bozukluk ve Tedavisi

    Bir gün her şeyin normal gittiğini hissettiğiniz; örneğin arkadaşlarınızla ya da ailenizle keyifli vakit geçirdiğiniz ve nedenini bir türlü anlamadığınız şekilde kalbinizin atmaya, yoğun şekilde terlemeye ya da titremeye başladığınız, göğüs, karın ağrısı, nefes kesilmesi, sersemlik hissettiğiniz, ayakta durmakta zorlandığınız, hatta gerçeklikten koptuğunuzu düşündüğünüz ve sanki kalp krizi geçiriyormuş hissinin mevcut olduğu belirtiler yaşadığınız bir anınız olabilir. Hastaneye gittiğinizde serum ya da iğne yardımıyla size sakinleştirici verilmiş de olabilir ya da evde tek başınızayken atlatmaya çalışmış da olabilirsiniz. Bu olayın ardından doktora gitmiş ve fiziksel sağlığınızla ilgili bir aksiliğin olmadığını ve atak geçirmiş olabileceğiniz söylenmiş olabilir. Buraya kadar olan öyküde birpanik atağı evresinden söz ederiz.

    *

    Sonrasında yaşadığınız ve anlam veremediğiniz bu olay dizisini yine anlam veremediğiniz bir zamanda tekrar yaşamış olabilirsiniz. Bu sefer çok emin bir şekilde doktora gidip “Bende kesinlikle kalp sorunu ya da başka bir şey var” demiş olabilir, tahliller konusunda farklı farklı doktorlardan yardım istemiş olabilirsiniz. Ardından ataklar yaşamaya devam ettikçe, ataklar arası dönemde, kendinizi gergin ve endişeli hissetmiş, bir sonraki atağın gelmesini huzursuzluk içinde beklemiş olabilirsiniz. Bu durumabeklenti anksiyetesi diyoruz. Nerede, ne zaman olacağını bilemeden beklediğiniz için kalp krizi geçirme, felç olma, ölme veya “çıldırma” korkularınız artmış olabilir. Bu korkuları yaşarken bir yandan da ulaşabileceğiniz sonuçlar hakkında derin üzüntü duymaya, “Ben ölürsem sevdiklerim ne yapacak?” ya da “Ya bana bir şey olursa ya intihar edersem?” gibi düşüncelerle üzüntünüzü daha da yoğun yaşamaya başlamış olabilirsiniz. Tüm bu üzüntülerden sonra günlük yaşamda yaptığınız aktiviteleri ve alışkanlıklarınızı değiştirmeye başlamış ve daha iyi hissetmek, bu düşüncelerden kurtulmak için başka yollar aramaya başlamış olabilirsiniz. Örneğin; evde yanınızda sürekli birinin olmasını istemeye, keskin aletlerden kendinizi uzak tutmaya, kendinize acil numara hattı oluşturmaya, aslında sizi mutlu eden ama bu yaşananlardan sonra yorucu bulduğunuz faaliyetlerden kaçınmaya başlamış (spor yapmak gibi) olabilirsiniz. Tüm bu süreçten sonra bir panik bozukluktan söz edebiliriz. Panik bozukluk agorafobi ile görülebileceği gibi tek başına da yaşanabilir.

    *

    Diğer bir yandan, bu deneyimleri sadece bir alana özgü yaşamış da olabilirsiniz. Örneğin, panik atağın tekrar geleceği korkusuyla ve kimsenin size yardım edemeyeceği, kaçmanızın ve kurtulmanızın zor olacağı düşüncesiyle sürekli olarak kalabalık yerlerden kaçmış olabilirsiniz. Bu duruma da agorafobidiyoruz. Agorafobiye genelde eşlik eden panik dönemleri bulunsa da agorafobi tek başına da olabilir.

    *

    Tedavi ise şu şekildedir: Panik bozukluk, genel anlamda bir anksiyete (kaygı) bozukluğudur. Kaygı bir duygu olması nedeniyle duygular üzerine daha çok bilişsel davranışçı terapi yöntemiyle çalışılır. Bilişsel davranışçı terapi de amaç, tetikleyici olay, düşünce, duygu ve davranış metodlarıyla çalışarak kişinin olumlu duygu, düşünce ve davranışlara yönelmesini sağlamaktır. Süreç şu şekilde ilerler: Seanslarımıza kişi geldikten ve durum tanımlandıktan sonra detaylı kişilik testleri ile klinik gözlem görüşmeleri yapılır. Sonrasında öncelikle bu tarz tetikleyici olaylar, düşünce ve duygular ele alınarak davranışlarda azaltma ya da sönme yöntemine gidilmektedir. Ancak bazı durumlar daha travmatik bir nedenle ortaya çıkmış olabilir. Bu durumda geçmişe yönelik olarak çok fazla çözüme ulaştığını gördüğümüz EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing- Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) tekniği kullanılmaktadır. Bu teknik, bilişsel davranışçı terapiye benzemekle birlikte, burada EMDR tekniği ile geçmişe gidilerek, olumsuz düşünceler değiştirilmekte, uygun duygu ve davranışların ortaya çıkması sağlanmaktadır. Ancak bunu tetikleyen aile noktaları veya bazı geçmişteki şemalarımız (geçmişteki davranış örüntülerimiz) varsa şema terapi ile destek verilmektedir. Diğer bir yandan, bu kaygılar uyku, iştah, işlevsellikte bozulma gibi birçok rahatsızlığa yol açıyorsa psikiyatrik yönlendirme de yapılabilmektedir. Fakat günümüz psikoloji literatüründe psikoterapi ile kaygı bozukluklarında çok fazla yol alınmaktadır. Bu durumlarla karşılaştığınızda lütfen destek almaktan çekinmeyiniz.

  • Bahar Depresyonu

    Bahar Depresyonu

    Depresyon genel olarak mutsuzluk, keyifsizlik, isteksizlik, halsizlik, umutsuzluk, zevk alamama, öz saygıda azalma, enerji kaybı, kilo kaybı, uyku bozukluğu ve benzeri belirtileri gösteren tedavi edilebilir bir rahatsızlık türüdür. Ancak hayatta birçok şeyin çeşitlilik göstermesi gibi depresyon da kendi içinde çeşitlilik gösterir. Bahar depresyonu da depresyon çeşitlerinden bir tanesidir.

    Mevsim geçişleri sırasında birçok hava hareketinin meydana geldiğini görürüz. Özellikle bahar ayları yaz ve kış ayları arasındaki geçiş ayları olduğu için hava hareketlerinin dengesizleşmesi oldukça sık görünmektedir. İklimsel değişiklikler sırasında ise insan vücudu ve psikolojisi bu durumdan etkilenmektedir. Mevsimsel özelliklerin değişmesi ve gün sürelerinin değişmesi “biyolojik saat” adını verdiğimiz vücudun düzenini sağlayan mekanizmayı da etkilemiş olur. Biyolojik saatin; gün ışığı ve uyku düzenini temel alarak ayarlandığı düşüldüğünde ise mevsimsel özelliklerin duygu-durum üzerindeki etkisi dikkat çekmektedir. Bahar dönemlerinde biyolojik saatin şaşırması dolayısıyla beyinde bazı hormonların salgılanması dalgalanır ve bu durum depresif özelliklerin ve başka psikolojik durumların belirmesine davetiye çıkarır. Böylelikle eğer kişilerde depresyona düşme eğilimi ya da hikâyesi var ise bahar aylarında mevsimsel özelliklerin de değişmesiyle Bahar Depresyonu meydana gelebilir.

    Belirtileri nelerdir?

    Bahar depresyonunu diğer depresyonlardan ayırıcı nitelikte olan ilk durum ortada depresyona girmek için yeterince sebep yokken kişinin mevsim geçişleri evresinde depresif belirtiler göstermeye başlamasıdır. Bu dönemlerde mutsuzluk, halsizlik, çaresizlik, isteksizlik, sinirlilik, unutkanlık, yorgunluk, iştahsızlık, uykusuzluk, kaygı, korku, ağlama eğilimi, saldırgan tepkiler, konsantrasyon kaybı gibi durumların hepsinin ya da bir kaçının bir araya gelmesiyle bahar depresyonu gelişebilir. Depresyonun şiddeti arttıkça vücudun çeşitli yerlerinde ağrı hissi, mide-bağırsak problemleri de belirebilir.

    Bahar yorgunluğundan farkı nedir?

    Bahar yorgunluğu ve bahar depresyonu belirtiler ve süre farklılıkları dolayısıyla birbirinden ayrılır. Bahar aylarında denizlerin daha çok buharlaşması ve havadaki nem oranının fazla olması solunum yollarında fiziksel rahatsızlıklara yol açarak kandaki oksijen oranında düşmeye ve dolayısıyla yorgunluğa sebep olur. Nem ve solunum yolları ile ilgili sıkıntılar giderildiğinde ise düzelme hali beklenir.

    Bahar depresyonu ise mevsim geçişi dolayısıyla başlar ancak bu durum tek başına bir sebep değildir, tetikleyicidir. Kişi bahar ile birlikte depresyona girmiş demektir ve mevsimsel koşulların iyileşmesi depresif belirtilerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Eğer kişi bahar depresyonuna girdiyse uzmanlardan tedavi ve yardım alması yerinde olacaktır. Aksi takdirde depresyonun devam etmesi, şiddetini artırması ya da tekrarlaması riskleri ortaya çıkar.

    Ne zaman bir uzmana başvurulmalı?

    Depresyon tedavi edilebilir rahatsızlıklardan bir tanesidir. Kişi ömrü boyunca bir defa depresyona girebileceği gibi birden fazla defa da girebilir. Böyle durumlarda her bir depresyon süresince uygun tedavi yöntemlerine başvurmak kişinin hem ruh hem beden sağlığı bakımından önemlidir.

    Bahar depresyonuna giren bir kişide belirtiler ortaya çıkmaya başladıktan sonra birkaç hafta içinde bir düzelme hali olmaz ise konuyla ilgili psikolojik destek almak yerinde olacaktır. Ayrıca kişide depresyon geçmişi, özellikle mevsimsel depresyon geçmişi varsa belirtilerin ilk çıkmaya başladığı tarihlerde yardım alması önemli nitelik kazanmaktadır. Birçok rahatsızlıkta olduğu gibi problem ne kadar çabuk tespit edilip tedavi süreci ne kadar çabuk başlar ise o kadar avantaj elde edilecektir.

    Korunma yolları nelerdir?

    Bahar depresyonunu tetikleyici faktör iklim koşullarındaki dalgalanma ve biyolojik saatin de bundan etkilenmesidir. Böyle bir durumda biyolojik saatimizin bozulmasını engelleyici nitelikte bazı durumlara dikkat edersek bu süreci depresyona girmeden ya da daha hafif bir etkiyle geçirmek mümkündür.

    Dikkat edilmesi gereken ön önemli konu uykudur. Bir insan ortalama olarak günün 3’te 1’ini yani 8 saatini uykuda geçirmelidir. Bu süre yaş ve alışkanlıklara göre kısalabilir ancak sürenin uzamamasında fayda vardır. Uykuya dalış ne çok geç, ne çok erken olmalıdır. Sabahları da aynı şekilde makul bir saat aralığında uyku süresi en az 6, an fazla 8 saat olacak şekilde uyanmak gerekmektedir.

    Bununla birlikte, beslenme oldukça önemlidir. Birçok kişi kilo kontrolü, vakit bulamama gibi sebeplerle öğün atlama eğilimindedir ancak atlanan öğün metabolizma dengesinin bozulmasına sebep olacaktır. Belirli bir metabolizma dengesi için tüm öğünleri yapmak ve her gün ortalama olarak aynı zaman diliminde beslenmek gerekmektedir.

    Son olarak, egzersiz hayatımızın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Spor yapacak vakti ya da imkânı olmayan kişilerin ise günde en az 40-45 dakika tempolu yürüyüş yapması vücudun ve zihnin düzene girmesinde faydalı olacaktır.