Etiket: Durum

  • Çocuk Depresyonu

    Çocuk Depresyonu

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak

    adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi, kasvetli şiirler yazma veya depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da

    artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi,

    kasvetli şiirler yazma veya Depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobi genel olarak belli bir nesneye ya da duruma yönelik değil; toplumsal ortamlarda ve farklı koşullarda ortaya çıkan bir durum olarak tanımlanabilir. Sosyal fobi problemi olan bireylerde başkaları tarafından değerlendirilme kaygısı görülür ve bu kişiler başkaları tarafından yargılanacaklarını düşünürler. Başkalarıyla etkileşim halinde olmaları gereken durumlardan kaçınırlar. Bu tür bir problem yaşayan bireyler başkaları karşısında hata yapmaktan ve yaptıkları hatadan dolayı rezil olmaktan, küçük düşmekten korkarlar. Sosyal fobi yaşayan kişiler başkalarının yanında telefonla konuşmaktan, topluluk karşısında sunum yapmaya kadar pek çok durumda yoğun bir kaygı hissederler ve çoğunlukla da bu gibi durumlardan kaçınırlar. Sosyal fobi, pek çok farklı nedene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Beyindeki elektriksel ve kimyasal bozukluklar; örneğin serotonin hormonunun normalden az salgılanıyor olması veya iletimdeki aksaklıklar sebep olabilir. Aynı zamanda çok güçlü bir rolü olmasa da genetik yapı da sosyal fobinin ortaya çıkışında rol oynar. Çevresel nedenler bu probleme etki edebilir. Örneğin; sınıfta tahtaya kalkmış bir öğrencinin hata yapması sonucu arkadaşlarının ona gülmesi, alay etmeleri gibi durumlar sosyal fobinin kişide gelişmesine zemin hazırlayabilir. Öte yandan aile tutumları gibi diğer çevresel faktörler de bu problemin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Örneğin; aşırı koruyucu tutum sergileyen anne-babaların yetiştirdiği çocuklar normal gelişim sürecinde bazı sosyal becerileri geliştiremeyebilirler. Sosyal fobi, çekingen olmakla karıştırılsa da ikisi farklı şeylerdir. Her şeyden önce sosyal fobi, çekingenlikten farklı olarak, kişinin iş, okul, sosyal hayatını ciddi biçimde etkilediği için tedavi edilmesi gereken bir bozukluktur. Çekingenlik ise yeni ortamlara giren, topluluk önünde bir konuşma yapması gereken ve bunlara benzeyen birçok sosyal durumda pek çok kişinin yaşayabileceği bir durumdur. Bir topluluk karşısında sunum yapması gereken bir kişinin “Acaba yapabilir miyim? Yapamazsam rezil olur muyum?” gibi düşünceleri kişinin yapacağı işe daha çok motive olmasını sağlayabilir. Sosyal fobide ise kişi genellikle bu kaygıyı yaşadığı durumlardan kaçınır. O durumda bulunmamayı tercih eder. Sosyal fobide duyulan korku aşırı ve anlamsız bir korkudur. Topluluk karşısında sunum yapacağı zaman iyi hazırlanan birinin yaşadığı hata yapma korkusu ile yapacağı sunuma hiç hazırlanmamış birinin korkusu aynı değildir. Sosyal fobide kişi yapacağı sunuma çok iyi hazırlanmış olsa bile bu kaygıyı yaşar.

    Sosyal fobi, psikolojik destek ile çözülebilen bir problemdir. Eğer siz de bunun gibi bir durum yaşadığınızı düşünüyorsanız bir uzmandan destek almanız yararlı olabilir.

  • Çocuklara Neden Model Olmalıyız?

    Çocuklara Neden Model Olmalıyız?

    Model olma, öğrenme yollarından biridir. Çocuk, sadece model alma yoluyla ya da model aldığı kişinin hem söylemlerine hem de davranışlarına bakarak öğrenebilir. Davranış ve söylemlerin tutarlı olması çocuğun doğru davranışı içselleştirmesi açısından önemlidir. Aslında yetişkinler için de aynı durum geçerlidir. Eşiniz ya da arkadaşlarınız söylemlerinden farklı davransa bir çelişki hissetmez misiniz? Davranış ya da söylemden birine inanmak durumundasınız. Çocukta da aynı durum geçerlidir. Hatta daha kritiktir çünkü çocuk davranışları kopyalamada ustadır siz farketmezsiniz bile.
     

    Baba çocuğa ödevlerin ya da ders çalışmanın önemi hakkında öğütlerini verir. Sonra kendi işinde yapması gereken ama kendince gereksiz olan işlerden sızlanırsa çocuk ödev yapmanın sızlanılabilecek bir  etkinlik olduğunu öğrenebilir. Ya da bir anne çocuğuna akşam kitap okumasını gerektiğini söylemiştir ama kendisi takip ettiği diziyi kaçırmamak için televizyonun karşısına geçer. Her iki durumda da anne ve babanın söylem ve davranışları farklı çocuk, genelde davranışlara bakarak aslında istenmeyen ama yapılması kolay olan davranışı örnek alır. Çünkü anne ve baba çocuğa model olmuştur. Çocuğunuza bir davranış kazandırmak istiyorsanız veya çocuğunuzdaki bir davranışı değiştirmek istiyorsanız o davranışı önce siz yapmalı, doğru model olmalısınız.

        Çocuklar şu anda bilgiye daha çabuk ulaşıyorlar. Çevrelerindeki uyaran sayısı çok fazla, bu yüzden çocukların yanında söylediklerimizde ve yaptıklarımızda daha dikkatli olmalıyız. Özellikle 2-7 yaş arası işlem öncesi dönemde çocuk davranışın soyut boyutlarını bizim gibi düşünemeyeceğinden davranışı direk kopyalama eğilimindedirler.

                    Çocuk yapması gereken davranışı önce sizden görmek ister. Soyut düşünemediği için bütün davranışları somut olarak açıklayamazsınız. Peki siz yapmasanız da çocuğunuza istediğiniz davranışı yaptırabilir misiniz? Bu elbette mümkün ama bu şekilde çocuk davranışı içselleştirmeyecek sizden ya da ortamdaki otorite figüründen çekindiği için veya suçlu hissetmemek için yapacaktır. Otorite figürü ortamdaysa davranışı gerçekleştirir ortamda yoksa davranış gerçekleşmez. Davranış içselleştirilirse siz olsanız da olmasanız da davranışın yapılması gerekiyorsa yapar. Aslında ailelerin de istediği bu “ben evde yokken ya da başında değilken de yapması gereken şeyleri yapmalı”. 

                        Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Siz ne yaparsanız çocuğunuz onu yapar. Siz yaptığınız işi nasıl yapıyorsanız o da öyle yapar. Siz sorunlarınızı nasıl çözüyorsanız o da öyle çözer.  Bu yüzden çocuğunuzda davranış veya değer oluşturmak istiyorsanız önce kendiniz bunları yapıp çocuğunuza örnek olmak durumundasınız. 

  • Çocuklarda “Korku”

    Çocuklarda “Korku”

    Korku gerçek bir tehlikede ya da tehlike olasılığında ortaya çıkan kaygı duygusudur. Kaygı ise kötü bir sonuç doğacağına dair duyulan üzüntüdür. Çoğu zaman kaygı ve korku birbirine bağlıdır. Bir durum için kaygılanmak korku duygusunu uyandırabilir.

    Bu durum yetişkinler ve çocuklar için benzerdir. Peki çocuklar ve yetişkinler aynı şeylerden mi korkarlar? Çocukların korkuları genelde ailesi ve çevresi ile ilgili olabilir. Kendine bakım verenlerin kendisini bırakıp gideceğinden korkabilir, karanlıktan korkabilir veya cezalandırılmaktan korkabilir. Korkularını yetişkinler gibi dile getiremeyebilirler çünkü dil gelişimleri henüz o seviyede değildir veya aile duygularını dile getirmesi ile ilgili çocuğu cesaretlendirmemiştir. Zaman zaman ailenin ilgisizliği çocuğuyla yeterince vakit geçirmemek bile çocukta korku gelişmesine sebep olabilir. Bu korkular bazen ilgi çekmek için bile gelişebilir.

    Çocuğumun korktuğunu fark edersem ne yapmalıyım? Korku farkedilir farkedilmez çocukla iletişime geçilmeli bazen sadece iletişim kurmak bile durumlara anlam vererek korkularının farkına varmasını sağlayabilir. Korkusunu açık şekilde dile getiriyorsa ve korkusu hayatını çok etkilemiyorsa çocuğu rahatlatacak yollar bularak korkusunu yenmesini sağlayabilirsiniz. Durum ciddiyse yani sizin tarafınızdan yapılanlarla azalmıyorsa ya da günlük yaşantısını ciddi şekilde etkiliyorsa vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmanızda fayda var.

    Çocuğun dili oyun olduğundan oyun terapisi çocuğun korkularını yenmesi kolaylaştırılabilir. Oyun terapisi çocuklar için geliştirilmiş birkaç terapi yönteminden birisidir. Oyun terapisinde çocuğun ihtiyacı olan güven ortamı sağlanarak korkularını yansıtması, terapistin kabul edici yaklaşımıyla korkularını anlamlandırması ve kendi kendine korkularıyla yüzleşmesi ve onları  yenmesi amaçlanmaktadır.

    Çocuklukta gelişen korkuları önemsemeyip durumun büyümesini istemeyiz. Korkuları çocuklarda derin yaralar açabilir. Hatta başka problemlerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Bu yüzden bu konuda çok daha hassas davranmalıyız.

  • Çocuklarda Oyun – İnternet Bağımlılığı

    Çocuklarda Oyun – İnternet Bağımlılığı

    Çocuklarda Oyun Bağımlılığı ; Çocuğumun elinde sürekli telefon var, sürekli oyun oynuyor, hiç ders çalışmıyor. Bizimle iletişim kurmuyor diyen bir çok aileden biriyseniz dikkat edin Çocuğunuz Oyun -İnternet Bağımlısı olmuş olabilir.

    4-12 yaş arasındaki çocuklar henüz oyun çağındadır ve çocuğun sosyal ve akademik olarak gelişmesini sağlayan araçtır. Çocuk için oyunlarda ödüller vardır ve bu durum çocuğun oyun oynamaktan zevk almasını sağlar. Çocuk, oyun oynarken kendini fiziksel ve zihinsel olarak geliştirebilir ve yaşamda karşılaştığı her şeyi oyun haline getirerek bundan zevk alabilir. Çocuğun oyundaki ödülleri, bir aşamayı geçmek, arkadaşını yenmek ve takdir toplamak gibi örneklendirilebilir.

    Fakat sanal oyunlar çok saldırganlık ve güç temaları yaygın. Ayrıca yapılan araştırmalar şiddet içerikli oyun oynamanın saldırgan davranışlara yol açtığını gösteriyor. Bunun nedenlerinden biri de oyun oynadığı zaman haz ve zevk hormonları belirli periyotlarla sadece oyun oynarken salgılandığı için oynamadığı zamanlarda saldırgan tutumu sürekli artmasına neden oluyor.

    Çocuklarda ve gençlerde oyun oynama süresi sürekli artmakta ve bu durum bütün hayatını etkilemekte daha doğrusu hayatını ele geçirmektedir. Oynamadığı zaman tıpkı depresyondaymış gibi başarısız, mutsuz, kendi yetersiz hissetme, derslerinde başarısız olacak veya hiçbir şeyi umursamaz tavırları olabilmektedir.

    Peki çocuğunuzun internet – oyun bağımlısı olduğunu nasıl anlayacaksınız?

    Oyun bağımlığının başlıca belirtisi oyun davranışının diğer sosyal hayatının önüne geçiyorsa,

    İnternette gezinme veya oyun oynama isteğini yönetememesi ,

    Zamanı kontrol edememesi,

    Oyun bağımlılığı belirli sürelerde strese girmesi, normalden daha agresif davranması, iletişim kurması, oyun oynamadığı zamanlarda mutsuz olmasını gözlemliyorsanız ve bu durum 6 – 12 ay süresini aşmış ise bağımlılık durumu gerçekleşmeye başlamış olabilir.

    İnternet – Oyun bağımlılığından nasıl kurtulunur?

    Çocuğunuzun dikkati aşırı şekilde oyunda /internette olduğu için öncelikle hekim kontrolünde uzaklaşma sağlanmalı.

    Bedensel ve zihinsel rahatlama tekniklerini hayatın içine dahil edilmelidir.

    Ders, okul hayatında hedefleri hatırlatılmalı uzak kalmış olduğu dönem gözden geçirilerek eksikleri giderilmelidir.

    Mutlu edecek yeni aktiviteler edinmelidir ve kazan-kazan mantığından uzaklaştırılmalıdır.

    Zeka ve strateji uygulamaları ile oyundan sonra oluşacak boşluklar giderilmelidir.

    Aile çocuğun duygusal ihtiyaçlarını gözlemlemeli ve anlatıklarını mutlaka dinlemelidir.

    Yalnızlık duygusundan uzaklaştırılarak kendisini çaresiz hissetmemesi sağlanmalıdır.

    Kendine güvenini ve normal hayatta özsaygısını kazanabilmesi için mutlaka geliştirici uygulamalara dahil olmalıdır.

    İhtiyaç durumunda ulaşabileceği doktor, psikolog veya bir koç olmalıdır. Geçmiş ve gelecek arasındaki boşluğu ancak profesyonel destek alarak atlatabilir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı farklı gelişim dönemlerinde ortaya çıkabilir. İlkokul çocuklarında, üniversiteye hazırlanan gençlerde, zorunlu eğitim hayatını tamamlamış ancak kendi kişisel gelişimini devam ettirmek için sınavlara başvuran yetişkinlerde de sınav kaygısı görülebilmektedir.

    Kaygı herkeste var olan bir duygudur ve bazen harekete geçmek, motive olabilmek için gereklidir. Kaygı, sınav sonucunu ya da sürecini olumsuz etkilediğinde, kişinin öğrendiği bilgiyi etkili kullanmasına engel olduğunda sınav kaygısından bahsedilebilir. Sınav kaygısı yaşayan kişide terleme, nefes almada zorluk, kalp çarpıntısı, mide bulantısı, titreme gibi fiziksel belirtiler görülmektedir. Yoğun endişe, mutsuzluk, iç sıkıntısı, korku gibi duygularla mücadele ederler. “Başarısız olacağım”, “Sınavda elimden bir şey gelmez” negatif düşünceleri mevcuttur.

    Bu evrede kişinin hissettiklerini önemsememek, geçici bir durum gibi davranmak anlamamak kişide var olan kaygı durumunun artmasına, depresyon, uyku bozukluğu gibi ruhsal bozuklukların ortaya çıkmasına neden olabilir.

    Çocuklarda ve Gençlerde Sınav Kaygısı Durumunda Aileler Neler yapmalı?

    Aileler hangi durumlarda çocuklarına müdahale edip hangi durumda müdahale etmeyeceklerini bilmeleri gerekmektedir. Sürekli sınava ilişkin sorular sormaktan kaçınmalıdırlar. Çocuklarına güvendiklerini belirtmeli, hangi sonuç gelirse gelsin desteklerinin devam edeceğini ve çocuğu diğer akranları ile karşılaştırmaktan kaçınmalıdırlar. Başkaları ile kıyaslanan çocuk daha verimli ders çalışmaz ya da onu örnek almaz aksine kendini yetersiz hissetmesine ve diğer çocuklardan daha değersiz olduğu düşüncelerine kapılır. Duygu ve düşünce paylaşımı, empati önemlidir. Sınavı yüceltmeme, ölüm kalım sorunu yapmama, yüreklendirici davranma önerilmektedir. Çocuklar koşulsuz sevilmelidir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalı, uygun aile ortamı sağlamalı ve uygun problem çözme davranışları geliştirilmelidir.

    Çocukta ruhsal bozukluklar ortaya çıktığında(depresyon, uyku bozuklukları vb.), kaygı ile baş edemez hale geldiğinde, ruhsal sorunlardan dolayı işlevselliği bozulduğunda, fiziksel belirtiler sergilediğinde psikiyatrik ve psikolojik destek alması önerilmektedir.

  • Çocuklarda Hırçınlık

    Çocuklarda Hırçınlık

    Ailelerin zorlandıkları konulardan biri çocuklarının hırçın davranışlar sergilemesidir. Çoğunlukla 2-3 yaş civarında başlayan hırçın davranışlar önlemler alınmadığı takdirde uzun yaşlara kadar sergilenmektedir. Hırçınlık; öfke, ısrar etme, inat, tutturma, saldırgan davranışlar, zarar verme, ağlama nöbetleri, karşı gelme, uzlaşmama gibi davranışlarla kendini göstermektedir. Bu tür davranışlar söz konusu olduğunda anne ve baba ortaklaşa hareket etmeli ve çocukta yanlış olduğunu düşündükleri davranışları pekiştirici durumlardan ve söylemlerden kaçınmalıdırlar. Örneğin; küçük yaşta kaba şekilde konuşan çocuğa gülünmemeli ya da “O küçüktür ne anlar bırakalım istediğini yapsın” gibi davranışı destekleyici cümlelerden uzak durmalıdırlar. Çocuğun doğru davranmadığı her davranış, neden doğru olmadığı ile ilgi açıklanmalı ve bu davranış devam ettiği takdirde hangi sonuçlarla karşılaşacağı çocuğa aktarılmalıdır.

    Çocuklarda hırçın davranışların devam etmesinin ya da ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden biri anne ve babanın cevaplarının birbiri ile tutarsız olmasıdır. Ebeveynlerden biri  “hayır” diğeri “evet” dediğinde çocuk sağlıklı bir davranış biçimi geliştiremez, yaptığı hatalı davranışlarda aileden birinin onun destekçisi olacağına inanır ve davranışı devam ettirir. Bu nedenle anne ve baba önce çocuğa karşı olan tutumlarını gözden geçirmeli ve problemli tutumları değiştirmelidir. Bu süreçte aile bireylerinin birbirlerini suçlamaması, yapıcı bir şekilde problemi ele alması önerilmektedir.

    Çocuklarda davranış probleminin pekişmesine, devam etmesine sebep olan faktörlerden biri de aile büyükleridir(anneanne, babaanne, dede vb). Önlenemeyen davranış problemleri ile mücadele edildiği durumlarda aile büyüklerinin dikkat etmesi gereken husus, anne ve babanın sınırları dışına çıkan davranışlarda bulunmamaları gerektiğidir. Örneğin; anne ve baba çocuğa arkadaşlarına zarar vermenin yanlış olduğunu öğretirken, büyükbaba vurmayı destekleyici konuşmamalıdır. Aksi durumda çocuk ebeveynlerini dinlemez, onların kurallarını yok sayar. Doğru bir davranışta bulunmadığında onu destekleyecek kişiler olduğuna güvenir ve hatalı davranışları sergilemeye devam eder. Bu döngüyü kırmak zor olur. Anne ve baba sınırları iyi belirlemeli, ona göre davranmalı, aile büyükleri de ebeveynlerin koyduğu kuralların dışına çıkmamalıdır. Burada çocuğa koyulan kurallar da önem arz etmektedir. Sadece anne ve babanın duygularının ön planda tutulduğu, otoriter bir yapının mevcut olduğu, çocuğun duygularının önemsenmediği kurallar çocuğun isyan etmesine ve hırçın davranışlar sergilemesine sebep olmaktadır.

    Çocuklar hırçın davrandığında bazen aileler durumu kontrol edemez hale gelir ve çocuğa öfkelenme, suçlama, bağırma davranışları ortaya çıkar. Çocuğa öfkelenmek ya da suçlamak çocuğa durumu daha iyi kavratmaz aksine davranışın pekişmesine sebep olur. Böyle bir durum ile karşılaştığınız da sakin kalmalı, çocukla inatlaşmamalısınız. Uygun olmayan davranışa ilişkin açıklama yapabilirsiniz ancak bu açıklama çocuğun kafasını karıştıracak ya da konudan uzaklaşacak kadar uzun olmamalıdır. Net ve anlaşılır ifadeler kullanılmalıdır.

    Ailesi ve çevresi tarafından hırçın olarak nitelenen çocuğun kendine olan güveni kırılır, kendini suçlar ve diğer çocuklara göre kendini yetersiz olarak görür. Bu nedenle çocuğunuzun hırçın davranışlar sergilediğini fark ettiğinizde çocuk ruh sağlığı uzmanlarından destek alarak süreci atlatmasına yardımcı olmanız, çocuğunuzda var olan bu problemin sağlıklı bir biçimde çözümüne fayda sağlayacaktır.

  • Çocuklukta anksiyete (kaygı) bozuklukları

    Anksiyete (kaygı) bozuklukları benlik algısında düşme, sosyal izolasyon, sosyal işlevlerde yetersizlik ve akademik başarısızlıklarla birliktedir. Çocuklarda sıklıkla baş ağrısı, karın ağrısı ve irritabl bağırsak sendromu gibi fiziksel belirtiler görülür. Tedavi edilmezse, zamanla kötüleştiğine dair kanıtlar vardır.

    Geniş anlamda, anksiyete, tehlike beklentisi ile birlikte olan duygusal huzursuzluk olarak tanımlanabilir. Anksiyete, koruma ve uyumsal işlevi olan normal bir emosyondur. Korkular, genellikle gerçek ya da hayali bir tehlikeye karşı normal bir tepki olarak düşünülür. Anksiyete türün devamı için gereklidir. Geçici korku ve anksiyete normal çocuğun gelişiminin bir parçasıdır. Bu korkular, kendisine ya da başkalarına zarar gelmesi, belli bir durum hakkında yoğun endişelenme, ayrılık anksiyetesi olabilir.

    Bazı korku ve anksiyeteler belli yaşlarda daha sıktır. Bebekler hemen yakın çevresindeki korku veren uyaranlardan korkarlar. On ikinci aydan itibaren yabancılardan, garip yerlerden ve yüksekten korkma başlayabilir. Okul öncesi çocuklar yalnız kalmaktan, karanlıktan, hayvanlardan ve hayali yaratıklardan korkabilirler. Okul çağı çocukları doğa üstü güçlerden, değerlendirici ya da sosyal durumlardan, doğal afetlerden hastalık ve kazalardan korkarlar. Çocukluk korkularının normal uyumsal işlevi olduğundan normal korku ile anksiyeteyi ayırt etme her zaman kolay değildir. Gerçekçi olmayan korkuların ya da kaygıların önemli bir sıkıntıya, akademik, sosyal bir bozulmaya neden olması önemlidir. Belirtilerin zamanı da önemlidir (örneğin hafif seperasyon anksiyetesi çocukta ve ergende farklı şeyler düşündürür.)

    Anksiyete uyarıcı bir işarettir, yaklaşan tehlikeyi haber verir ve tehdit ile ilgili önlemlerin alınmasını sağlar. Korku da anksiyeteye benzeyen uyarıcı bir işarettir. Anksiyete araştırmacıları anksiyete, korku ve fobiler arasında ayırım yaparlar. Korkuların tersine, fobiler bir uyarandan yoğun özgül, devam eden (persistent) korkudur ve buna sıkıntı ve kaçınma eşlik eder. Fobik tepkiler söz konusu durumun gereği ile orantısızdır, mantıksal düşünmelerden etkilenmez, sıklıkla korkunun normal gelişimsel döneminin dışında olur (ör. büyük çocuklarda canavar korkusu). Korku ve fobilerin tersine, anksiyete daha yaygıdır (diffuse) ve özgül değildir. Korku, kaynağı bilinen, dışsal, kesin ya da çatışmasız bir yanıttır. Anksiyete ise kaynağı bilinmeyen, içsel, müphem ve çatışma sonucunda oluşmuş bir yanıttır. Bazı tıbbi hastalıklar veya psikiyatrik durumlar anksiyete bozukluklarına benzer belirtiler verebilir veya anksiyete bozuklukları bu hastalıklar veya durumlarla birlikte olabilir. Bu durum bir çocuk ergen psikiyatristi uzmanı tarafından ayırt edilmelidir. Çocuk ve ergenlerde tanıyı çocuk ergen psikiyatrisi uzmanı koyar.

  • Travma ve EMDR

    Travma ve EMDR

    Travma son zamanlarda bireylerin baş edemediği çoğu duruma karşı kullandığı bir kelime haline gelmiştir. Öyle ise hangi durumlar travma hangi durumlar travma olarak adlandırılmaz bunlara değinelim. Kişinin çoğu zaman olağandışı ve beklemediği bir anda karşılaştığı, çok korktuğu, dehşet içerisinde kaldığı, kişide çaresizlik yaratan olayların kişi üzerindeki etkilerine ruhsal travma denir. Burada dikkat edilmesi gereken konu insanların üzüldüğü, mutsuz olduğu birçok durum olabilir ancak bu durumların hepsi travma olarak adlandırılmaz.

    Travmaya sebep olan olaylar arasında; taciz, tecavüz, işkence, afetler (sel, deprem, yangın vb.), kazalar, beklenmedik ölümler, ciddi ve ölümcül hastalıklar gösterilebilir.

    Travmalardan sonra en sık rastlanan iki ruhsal rahatsızlık; depresyon ve travma sonrası stres bozukluğudur.

    Kişinin travmatik olayı kendinin yaşamış olması ya da başkasının başına geldiğinde şahit olması, öğrenmesi ve bu olaya ilişkin iç ya da dış uyaranla karşılaşınca yoğun ve uzun süreli ruhsal sıkıntı yaşaması, fizyolojik tepkiler vermesi, olaya ilişkin düşünce ve duygulardan kaçınması yine olaya ilişkin kişi, durum, nesnelerden uzak durma çabası, kişinin kendisi ya da dünya ile ilgili abartılı olumsuz inanışları (örn; ben kötüyüm, dünya tehlikelidir) , süreklilik gösteren olumsuz duygular yaşaması (korku, dehşet) travma sonrası stres bozukluğu olarak adlandırılır.

    EMDR, Travma Sonrası Stress Bozukluğu tanılarının tedavisinde yoğun olarak uygulanan terapi yöntemidir. EMDR süresince, terapist müdahalenin odak noktası olacak spesifik problemi belirlemek için danışanla birlikte çalışır. Terapist, yapılandırılmış prosedüre dayanarak, danışanın kendisini rahatsız eden durumu veya olayı tanımlamasına rehberlik eder ve üzücü olan önemli kısımlarını seçmesine yardımcı olur. Danışan göz hareketlerini takip ederken aynı zamanda hedef anının veya diğer anıların çeşitli kısımlarını deneyimler. Terapist, danışanın kendi başına doğru bir şekilde işleyip işlemediğinden emin olmak için, düzenli aralıklarla göz hareketlerini durdurur. Terapist bu süreçte danışana yardımcı olur ve ne yönde müdahale edileceği hakkında kararlar verir. Buradaki amaç, danışanın olumsuz deneyimle ilgili bilgiyi hızlı bir şekilde işlemesi ve uygun bir çözülmeyi sağlamaktır. Shapiro’nun deyimiyle bu belirtilerin azalması, danışanın negatif inancının yeni bir pozitif inanç ile yer değiştirmesi ve daha optimal seviyede işlevsellik göstermesi anlamına gelmektedir. EMDR tedavisi tek bir travma söz konusu olduğunda 1 ila 4 seans arasında, daha zor problemler söz konusu olduğunda ise 1 sene veya daha uzun sürebilmektedir.