Etiket: Durum

  • Günümüz Hayatı ve Bireysel Ruh Sağlığını Korumak

    Günümüz Hayatı ve Bireysel Ruh Sağlığını Korumak

    Herkese merhaba,

    Günümüz hayatı dediğimde aklınıza şu an tanıklık ettiğiniz, deneyimlediğiniz ve akışında yer aldığınız yaşamı getirebilirsiniz. Bu şekilde yakın zamanda olan bitenleri kendi zaman kavramınız için yoğurmak ve yorumlamak daha kolay olacak.

    Bireyin psikolojik yakınma ve şikâyetlerini odağına alan klinik psikoloji bilimi, müdahalelerini 2 ana alanda ilerletmek üstüne kuruluydu. Bunlar, koruyucu-önleyici müdahale ve psikoterapötik müdahale olarak adlandırılmaktaydı.

    Koruyucu önleyici faaliyetlerin odağında mevcut ruh sağlığındaki sorunlar ile ilgili değil, olası sorunların oluşmasına ortam hazırlayan etmenlere yönelik bilgilendirme, bu etmenleri ortadan kaldırma veya yeniden şekillendirme yer almaktadır. Psikoterapötik müdahale ise daha çok bir psikolojik rahatsızlık veya sorun ortaya çıktıktan sonra şikayet edilen belirtiler doğrultusunda yapılan müdahaleye yönelik bir adımdır.

    İnsanlık yakın tarihinde dünya savaşlarından sonra bu iki yöntemden neredeyse sadece psikoterapötik müdahale gündemdeydi. Çünkü savaşlardan birincil olarak etkilenen kişiler yani askerler ve onların aileleri, olan bitene tanıklık edenler, duyum alanlar çeşitli psikolojik şikâyetler ile klinik hizmet veren sağlık birimlerine başvuruyordu ve bu şekilde yoğun bir başvuruyu karşılama noktasında psikoterapötik müdahale haricinde bir seçenek işlevsiz kalmış durumdaydı. Bu duruma bağlı olarak yapılan maddi manevi bütün yatırımlar o süreçten günümüze psikoterapötik müdahaleler üzerine yoğunlaşmıştır. Bundan dolayı koruyucu önleyici müdahale gittikçe odaktan uzaklaşmıştır ve bu alanla ilgili çalışmalar azalmıştır.

    Bugün geldiğimiz noktada güncel psikoloji bilimi insanı biyo-psiko-sosyal bir varlık olarak tanımlamakta. Yani biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçları olan insanın, bu ihtiyaçları nitelikli bir şekilde giderildiğinde bütüncül ruh sağlığından söz edebileceğimize değinmektedir.  Bu durum aslında dünya savaşı kadar uluslararası büyük durumlar olmadığı sürece yeniden koruyucu önleyici faaliyetlerin yolunu dünyada ve ülkemizde yeniden ve yavaş yavaş açmış durumda. Alanında uzman kişilerin ileriye dönük araştırma ve deneyimlerinden yola çıkılarak birçok konuda (psikolojik travma, çocuk&ergen ruh sağlığı, çocuk hakları, insan hakları, kendi kendine yardım, yardım edene yardım gibi) bütüncül konularda önleyici ve koruyucu faaliyetler yeniden literatürde ve raflarda yerlerini almış durumda. Bu noktada bu hizmetlerden faydalanırken hizmeti sunan kişilerin konu ile ilgili bilgi birikimi ve akademik seviyesi büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü işinin ehli olmayan kişiler tarafından bu konuda zarar verici noktalara varacak genellemeler yapılabiliyor. Bu hizmetleri alan kişilerin buna dikkat etmesinde büyük yarar var.

    Şu an günümüzdeki ruh sağlığı verilerine bir ışık olmasını kestirmek güç olmakla birlikte, son dönemlerde yapılan araştırmalar uzun soluklu ve kararlı bir ilerleme ile biyo-psiko-sosyal ihtiyaçlarımızı gidererek renkli ve doyumlu bir yaşam deneyimlemenin hayli mümkün olduğunu gösteriyor.

    Biyolojik sağlığınız kadar, psikolojik ve sosyal sağlığınıza da önem verdiğiniz, gönlünüzce bir hayat yaşamanız dileğiyle…

  • Zihninizi Kemiren Düşünceler

    Zihninizi Kemiren Düşünceler

    Çoğumuz zaman zaman ocağı ya da sokak kapısını kapatıp kapatmadığımızdan emin olamayız ya da kapattığımızı bildiğimiz halde gözümüzle görüp durumun doğruluğunu teyit etmek isteriz. Bazı insanlar temizlik konusunda aşırı titizdirler. Dua ederken aynı şeyi tekrarlamadan rahat edemeyen ve bu yüzden duanın sonunu bir türlü getiremeyen insanlar da vardır.

    Bazı insanlarda bu durum o kadar artar ki hayatları dayanılmaz bir duruma gelebilir.Bu tekrar ve takıntılar, kişinin kendisine hiç uymayan bir düşüncenin aklına sürekli gelmesiyle oluşur. Örneğin oğluna çok düşkün bir annenin oğlunu öldürme düşüncesinin hiç aklından çıkmaması, aile bireylerine karşı duyulan cinsel dürtü ve istekler bu duruma örnek gösterilebilir.

    Bu evham ve takıntılar kişinin en hassas olduğu konuyla ilgili kendisine en ters gelebilecek şeylerdir. Çok temiz bir insan, her şeyi pis hissettiğinden sürekli temizlik yapar ve bu hayatını çekilmez bir hale getirir. Oğluna çok düşkün olan anne oğluna zarar verme korkusuyla bıçak, makas ve hatta tırnak makasına dahi dokunamaz.’’cinsel olarak bir zarar veririm’’ düşüncesiyle ailedeki çocuklar ve karşı cinsle aynı ortamda bulunmayanlar da vardır. Bazı insanlar ‘’gün gelir arabam olursa lastikleri patladığında değiştiririm’’diyerek araba lastiği alıp bir kenara koyalar.

    Tüm bu anlatılanlar belki çoğunuza komik gelebilir. Aslında bu dertten muzdarip olanlardan da bir farkınız yok. Onlarda sizin gibi düşünüyorlar.Komik ve abartılı buluyorlar tüm yaptıklarını. Buna rağmen kendilerine oldukça sıkıntı veren bu düşüncelerin zihinlerini kemirmesine engel olamıyorlar. Bu insanlar içlerindeki sıkıntıyı bir nebze olsun azaltabilmek için yaptıkları davranışlar yüzünden çevreleri tarafından tepki görüyorlar. Örneğin, aşırı temizlik yapan bir kadının su ve deterjan harcamaları yüzünden eşiyle büyük kavgalar yaşaması v.b.

    Böyle bir derdi olan insanlar genelde kendilerini gizlerler ya da duruma dair mantıklı açıklamalar yaparak yaptıklarını ört bas ederler. Bu saçma sapan düşünceleri yüzünden kınanacaklarından deli damgası yiyeceklerinden korkarlar. Çok dindar kişiler dine ve peygambere karşı küfür ve inkar düşünceleri yüzünden büyük bir suçluluk duygusu içindedirler. Ayrıca bu insanların çoğu abdestinin ve namazın tam olmadığı düşüncesiyle abdest ve namazını sürekli tekrarlar ve bu durum onları ibadet etmekten hatta dinden uzaklaştırabilir.

    Peki Nedir Bu Evham?

    Obsesif kompulsif bozukluk adını verdiğimiz bu hastalığın en temel özelliği kişide yoğun sıkıntı ve zaman kaybına neden olan obsesyon ve kompülsyonlardır. İstenmeyen, sıkıntıya neden olduğu halde zihni sürekli meşgul eden yada tekrarlayıcı bir şekilde akla gelen düşünceler, dürtüler obsesyon adını alır. Obsesyon halk arasında kullanılan vesvese nin karşılığıdır. Obsesyonun bir sonucu olarak obsesyonun verdiği sıkıntıyı azaltmak amacıyla ya da bireyin katı kurallarına rağmen yapmaktan kendini alamadığı tekrarlayıcı davranışlara kompulsiyon denir.

    Takıntı cinsi teşhisi koymak adına önemli değildir. Ne tür takıntısı olursa olsun kişi obsesif kompulsif bozukluk tanısı alır. Hasta genelde obsesyonları tetikleyecek durumlardan kaçınır. Örneğin ,kirlilik obsesyonu olan hasta mikrop bulaşır düşüncesiyle hiçbir yere dokunmaz.

    OKB genelde 20’li yaşlarda başlar ve kronik bir seyir gösterir. Hastalık doğal seyri içerisinde özellikle stresle beraber şiddetlenebilir. Daha sonra belirtiler bir süre azalabilir.

    Hafif vakalarda dahil edildiğinde yaşam boyu rastlanma oranı %5.9’dur. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre OKB’nin biyolojik yönü ağır basmaktadır. Beyinin bazı bölgelerinde serotonin ve dopamin salgılamasındaki bozukluk OKB’nin ortaya çıkış nedenidir. Ayrıca bu kişilerin beyinlerinin bazı bölgelerindeki kan akımı ve metabolizmada artışlar görülür. Hastaların birinci dereceden akrabalarında hastalığın %35 oranında görülmesi OKB’nin kalıtımla ilişkisini destekler.

    OKB’nin tedavisinde bilişsel ve davranışçı terapi ve ilaç tedavisi kullanılır. İlaçla mı yoksa terapiyle mi tedavi edilmeli sorusuna aranan yanıt doğrultusunda yapılan araştırmalar, en iyi sonucun her ikisinin de birlikte yapıldığında elde edildiğini göstermektedir

  • Partnerler Arası Etkileşim ve İlişki Çeşitleri

    Partnerler Arası Etkileşim ve İlişki Çeşitleri

    İnsan biyo-psiko-sosyo-kültürel bir varlıktır. Biyolojik olarak bir işleyişimizin olmasının yanında psikolojik süreçlerimizin olması, yaşadığımız coğrafyanın belirledikleri ile birlikte sosyal bir çevre içerisinde diğer insanlarla olan etkileşimlerimiz var oluşumuzun parçalarıdır ve bizi belirlemektedir.

    Diğerlerine ait olma ve bağlı olma ihtiyacı olarak tanımlanan ”ilişkili olma” temel psikolojik ihtiyaçlarımızdan bir tanesidir. İlişkilerde tekrarlanan etkileşim örüntüleri ortaya çıkmaktadır ve bu durum ilişkinin çeşidini belirlemektedir. Dört ayrı ilişki çeşidi vardır.

    1-Simetrik etkileşim ve ilişkide, bir tarafın gösterdiği davranış diğer tarafın davranışını da belirlemektedir. Bu durum güç çatışmalarının yaşanmasına sebep olabilmektedir. Çiftlerden birinin mesajlara geç cevap vermesi ile diğerinin de geç cevap vermesi buna örnek olarak verilebilir.

    2-Tamamlayıcı etkileşim ve ilişkide ise, kişiler birbirinin zıttı davranışlar ile birbirlerini tamamlarlar. Örneğin, birinin dağınıkken diğerinin toplu olması.

    3-Paralel/Eşit etkileşim ve ilişkide ise, bu örüntüde partnerlerden birinin kendi ihtiyacını karşılamaya yönelik davranırken aynı zamanda karşı tarafın da ihtiyaçlarına yöneldiği zamanların da olması ile ilişki içerisinde uyum sağlamasıdır. Örneğin, bakım veren kişi bakım isteyen kişi de olabilir.

    4-Meta-Komplimenter ilişkide, hem tamamlayıcı hem simetrik özelliklerin aynı zamanda olmasıdır. Örneğin, partnerlerden birinin bana hiç sarılmıyorsun dediğinde diğeri sarıldığı zaman ben dedim diye demesi ya da sarılmadığında ise dediğim halde sarılmadın demesi buna örnek olabilir.

    Uzun süreli ilişkilerde tekrarlayan bu iletişim şekilleri ve ilişki örüntüleri ilişkiyi belirleyici niteliktedir. Bu gibi durumlar baş edilmesi zor duygu, durum, olayların yaşanmasına sebep olabilmektedir. Bu gibi can sıkıcı durumlarda bir uzmandan destek alabilirsiniz.

  • Ders başarısızlığı neden olur?

    Okulların yarıyıl tatiline girmesiyle birlikte bazı evlerde mutluluk bazı evlerde ise hüzün yaşanmaktadır.

    Hüzün genel bir matem havasına dönüşmüş bile olabilir. Peki bu matemin nedeni nedir ? Bir dostumuzu veya yakınımızı kaybetmediğimiz halde niçin yas havası içindeyizdir ?

    Çocuğumuz karne almıştır ve karnesinde birçok zayıfı vardır ya da ders notları istediğimiz oranda yüksek değildir. Anne babalar olarak biz matem havasını yaşarken, çocukların yaşadıkları ders başarısızlığı onların sosyal ve psikolojik durumunu etkiler. Sonuç olarak ise çocuğun aile ile ilişkilerinde bozulma söz konusu olabilir. Ders başarısızlığından dolayı çocukların yaşadığı ruhsal sorunlar çok önemlidir. Ancak öncelikle okul ve ders başarısızlığı nedir bunun üzerinde durmak ve sorunu anlamak gereklidir.

    Okul veya ders başarısına etki eden bir çok durum vardır. Ders başarısına en büyük etken çocuğun zeka kapasitesidir. Bu ise çocuğun okuduğunu, anlatılanları ve aktarılan bilgileri kolay kavramasına neden olur. Çocuk eğer belli bir zeka kapasitesine sahipse öğretilenleri daha kolay aklında tutar. Zekanın belli bir seviyede olmasını daha çok doğumsal özellikler belirler. Hepimiz belli bir zeka kapasitesiyle doğarız, bunu değiştirmek veya bununla oynamak mümkün değildir. Doğum sonrası çevresel etkenler de var olan zekanın en yüksek performansta çalışmasını sağlamada etkilidir. Var olan zeka kapasitesi eğitimle ancak bulunduğu oran kadar etkili olabilir.

    Ders başarısızlığı yaşayan çocuğumuzun zeka kapasitesini göz önünde bulundurmamız şarttır, çünkü çocuğumuzun beklide kapasitesi ancak bu kadardır ve bunu kabullenmemiz gerekmektedir.

    Çocuğumuz normal zeka kapasitesine sahip ama halen ders başarısızlığı yaşıyorsa sıklıkla bunun en önemli nedeni, çocukların belli bir sorumluluk içerisinde kendilerini hissedip, okul sonrası gerekli ders çalışma saatlerini düzenlememeleri ile kendini gösteren durumdur.

    Sorumluluk duygusu çocuğu kazandırılması gereken en temel becerilerden bir tanesidir. Sorumluluk erken çocukluk döneminden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saçada olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi yatağında yatmasına ortam hazırlamak, sorumluluk konusunda; çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve kendi kendini yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de artıracaktır. Çocuğa küçük yaşlardan itibaren her alanda aşılanan sorumluluk bilinci ders sorumluluğunu almasına da yansıyacaktır. Okulda ve derslerinde başarılı olmak öğrencinin sorumluluğudur. Öncelikle bunun bilinmesi ve buna göre hareket edilmesi gerekir. Öğrencinin ders çalışırken anne babasının onun yanında olduğunu ve gerektiği yerlerde kendisine yardımcı olacaklarını bilmesi çok güzel. Ama bu, anne babanın, çocuğun ödevlerini yapması, onun sorumluluklarını yüklenmesi anlamına gelmemelidir. Karnede gelen zayıflar yüzünden anne babanın matem havasında olması da çocuğun kötü sonuçları yaşamasını ve değerlendirmesini engelleyebilir. Kötü notlar için bizlerden çok çocuklarımızın hüzün ve matem yaşamasına fırsat verelim.

    Çocuğunuzun zeka kapasitesi yeterli, uygun sorumluluk bilinci var ama halen ders başarısızlığı yaşıyorsa çevresel etmenleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Çocuğunuzun gittiği okulun genel durumu, öğretmeninin özellikleri, sınıfın özellikleri, verilen eğitimin kalitesi, eğitime ek olarak sağlanan imkanlar çocukların başarısını direk olarak etkiler. Bütün bu noktalarda belirgin problem olmamasına rağmen çocukta görülen ders başarısızlığında önemli olabilecek diğer etmenler çocuk ruh sağlığını ilgilendiren konulardır.

    Ders başarısızlığının mutlaka bir nedeni vardır, bunun için çözüm arayışına girmek, uzmanlardan yardım almak önemlidir. Başarısızlığı olan çocukların yaşıtları ile kıyaslanmadan ve özgüvenleri zedelenmeden, ders başarısı için yönlendirilmeleri önemlidir. Çocukların bu türlü sıkıntıları varken anne babanın aşırı ilgisiz ve aşırı kontrol durumları, çocukların bu durumlarının devam etmesine neden olur.

    Eğer çocuk ders başarısızlığı yaşıyorsa hemen çocuğa yapılan suçlamalardan vazgeçip, çocuğun niçin bu sorunu yaşadığı araştırılmalıdır. Ayrıntılı psikiyatrik muayene ile ders başarısızlığının nedenleri araştırılmalıdır. Zaman geçirmeden soruna müdahele edilmelidir. Aileden, okuldan veya çocuğun kendinden kaynaklanan problem çözülmeye çalışılmalıdır.

    Çocukta eğer Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu varsa ders başarısızlığı önemli bir belirti olabilir. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun yanı sıra Özgül Öğrenme Bozukluğu, Uyum Bozukluğu, Kaygı Bozuklukları, İki Uçlu Duygu durum Bozukluğu gibi psikiyatrik bozukluklarda ders başarısızlıklarına neden olabilir. Psikiyatrik rahatsızlıklar ders başarısızlığının yanında ek belirtiler ile kendini gösterir.

    Psikiyatrik rahatsızlığın tedavi edilmesi ile ders başarısızlığında düzelme belirgin olarak görülür.

    Önemli olan anne babaların çocuklarına vakit ayırarak, onların durumlarından haberdar olmaları ve bu türlü problemler, tamamen çocuğun yaşamında pekişmeden gerekli önlemler alınmalıdır.

  • Çocuğumla Birlikte Uyumak

    Çocuğumla Birlikte Uyumak

    Çocuğuyla birlikte uyumak çoğu anne baba için büyük bir keyiftir, anne babalardan bazen şu cümleleri de duyarız “ onunla birlikte yattığımda onun kokusunu alıyorum, sıcaklığını hissediyorum bu beni çok iyi hissettiriyor “ çocuklar da çoğunlukla bu paylaşımlardan hoşlanırlar, anne babadan ayrılmak istemezler. Annelerin en çok ürettikleri bahanelerden biride “kışın üşümesinler, üstleri açılmasın” diye, diğer zamanlarda ise “gece yalnız yatınca korkuyor, bizimle yatmak istiyor, tek yattığında çok ağlıyor, ”  diye çocuklarını yanlarında yatırmakta, bu durum sonraki zamanlarda da devam etmektedir.  Belli bir yaştan sonra bunu sınırlamak ve anne ile çocuğun ayrışmasını sağlamak, çocuğun bireyselleşmesi ve ruh sağlığı açısından oldukça önemlidir. 

                         Nedenleri neler olabilir?

    Özellikle bebeklik döneminde anne-babalar ya yorgunluktan, ya özlemden, ya da artık pes ettiklerinden dolayı bebek uyumadığında yataklarına alırlar. Daha büyük çocukların anne-babalarının yanında yatma isteği tuvalet ihtiyacından, korktuklarından, güvende hissetme ihtiyaçlarından veya anne-babalarıyla yeterince beraber olamadıklarından kaynaklanıyor olabilir. Yalnız kalmak istememe, çeşitli yaşam olayları (deprem, kazalar, hastalık, boşanma vb.), korkular, anne babaların tutumları, uygun olmayan fiziksel koşullar (fazla ışık, gürültü) bu duruma yol açan diğer faktörlerdir. Anne baba ile yatma konusundaki ısrarın en önemli nedenlerinden biri “korku”dur. Çocuk korktuğunu söyleyerek yatağında yatmak istemeyebilir  ya da gece anne babasının yatağına gidebilir. Çocuklar bu dönemde bilmedikleri  birçok şeyden korkabilirler.  Bunların yansıması olarak korkulu rüyalar görebilirler. İzlediği bir filmden, haberlerden ya da duyduğu bir olaydan etkilenmiş  olabilir. Çocuk anne babası ile yattığında güvende olacağını düşünür ve bu konuda ısrarcı davranır. 

    Anne baba anlaşmazlığının yoğun olarak yaşandığı evlerde de çocuklar anne babalarının evi, dolayısıyla kendilerini terk edecekleri kaygısı ile onlarla birlikte yatmak isterler. Bazen yeni bir çocuğun aileye katılması, büyük çocuğun kıskanmasına yol açar ve çocuk kıskançlığını bastırmak için ana babayla yatmak ister. Çocukların yaşamlarında karşılaştıkları bir kardeşin doğması, taşınma, ebeveynin boşanması, ölümler, kreşe veya okula başlama gibi ciddi yaşam olayları çocuklarda kaygı yaratabilir. Çocuğun tek başına bu kaygıyla başa çıkabilmesi zordur, bu nedenle ebeveynlerine sığınır, bu gibi durumlar da çocuğun anne babasıyla yatmasına yol açar.    

            Çocuğun anne babayla birlikte yatmasının ne tür sakıncaları vardır?

                Anne ve baba ile beraber yatma, öncelikle  çocuğun özgüveninin ve bağımsızlığının gelişmesini engelliyor. Çocuğun kendi yatağında ve kendi odasında uyuması  bireysel gelişimleri için önemli bir adımdır ve buna izin verilmelidir. Çocuğun kendi odasında yatması kendisine dair bir özel alan hissini oluşturacak ve aileler bu şekilde senin kendine dair bir özel alanın var bizim yatak odamızda bizim özel alanımız diyerek çocuğa sahiplenme duygusu verebilirler,  ayrıca sınırlar konusunda önemli bir adım atılmış olur. Çocuk anne ile babanın kendinse dair bir özel alanı olduğunu böylelikle kabul etmeye başlar.  Çocuğun odasının ayrılmaması, hem çocuk hem de anne babanın yatış saatlerinde değişikliklere neden olacak,  ebeveynler ayrı odalarda yatmak durumunda kalabilecek, bu durum eşlerin cinsel yaşamlarını da olumsuz yönde etkileyecektir. Cinsel kimliği gelişmeye başlayan çocuklarında artık anne babalarıyla yatmaları sakıncalıdır. Erkek çocuğun anneyi sahiplenmesi ve aslında o benim eşim demeye çalışması, kız çocuğunun da babayı sahiplenip ben onunla yatmak istiyorum demesi görülmektedir. Bu süreçte beraber çocuğun anne ve baba ile beraber yatması sürdürüldüğünde anne ve babayı sahiplenme ondan uzaklaşamama da beraberinde görülecektir.

    Ebeveynlerin bu konuda sıklıkla  yaptığı hatalar

    Birçok anne baba çocuğun kendileriyle yatmasından hoşnut olabilirler, hatta bunun bir sorun olmadığını düşünenler bile vardır. Özellikle bu durumu boşanmış veya çalışan anne babalarda görünür. Her iki durumda da ebeveyn çocuklarına yeterince  zaman  ve ilgi göstermediklerini veya  birlikte kaliteli vakit geçiremediklerini  düşünerek bir çeşit suçluluk duygusuyla çocuklarını yanlarında yatırmakta ve bu şekilde farkında olmadan çocuğun bireyselleşmesini engellemektedirler. Boşanma durumunda özellikle anneler çocuğun kendini kötü hissetmemesi için kendileriyle yatmasına izin verirler, bu özünde anne için de rahatlatıcı olduğu için sorun olarak görmezler, bana ihtiyacı var diye düşünebilirler. Yine anne açısından da eşinin boşluğunu çocukla doldurmaya çalıştığı söylenebilir. Böyle durumlarda anne babanın bunu görebilmesi ve bu konuda önlem alması gerekmektedir, ancak içinde bulunulan duygusal durum gerçek bir değerlendirme yapmayı zorlaştırmaktadır. Böyle durumlarda bir uzmandan destek almak yararlı olacaktır.

    Çocuğun hastalandığı durumlarda da anneler çocuklarını yataklarına aldığı görülmektedir.  Normalde çocuk kendi yatağında yatarken hastalandığı bir durumda bu düzen bozulmakta ve çocuk bu durumu devam ettirmek istemektedir. Özellikle küçüklüğünden itibaren sık solunum  yolu enfeksiyonu geçiren, alerjisi olan veya başka bir sağlık sorunu olan  çocukların anneleri, çocuklarına bir şey olacak, hastalık tekrar edecek korkusuyla çocuklarını yanlarından ayırmamaktadır.  Bu durum çocuğun anneye bağımlı olmasına yol açmaktadır. Bireyselleşmesini engeller. Kendi odasında yatmaya başlamış bir çocuğu hastalandığı zaman ya da herhangi bir korkulu rüya sonrasında tekrar ebeveyn odasına geri almak ebeveynlerin sıklıkla yaptığı bir davranıştır. Bunun yerine  bir süreliğine yatağının yanında oturularak ve çocuk başı okşanıp rahatlatıldıktan sonra uyumasını sağlamak daha uygun olacaktır.

    Kaygılı, evhamlı ve aşırı koruyucu anne babaların çocuklarında, yalnız yatamama sorunu daha fazla görülmektedir.  Ayrıca bu çocuklar kreşe ve okula başlarken  zorluk  yaşamakta, ciddi ayrılma kaygısı yaşamaktadır.

    Eğer anne baba izin verirse ve çocuğuna gerekli alanı sağlarsa, her çocuk bir gün kendi yatağında, kendi odasında, kendi özelinde olmak isteyecektir. Çünkü çocuklar annelerine yapışık kalmak istedikleri kadar çok da bir aynan büyük, özgürleşmek ve bireyselleşmek için mücadele verirler. Buna fırsat tanımayan aşırı koruyu, baskıcı ebeveynler genelde ya çok pasif ve içine kapanık ya da çok asi çocuklarla karşı karşıya kalmak durumunda kalabilirler. Yapılması gereken şey, çocuğun yaşına uygun özgürlüklerini tanıyıp, ona alan vermek, ancak gerektiği yerlerde de sınır koyabilmek, kararlı ve istikrarlı olabilmektir.

  • Çocuklarda kaygı bozukluğu

    “anneciğim yatağımın altında canavar var, korkuyorum”

    “dolabımda hayalet var, çok korkuyorum, seninle uyumak istiyorum”

    “yarın ki sınavda ne yapacağımı bilmiyorum ve çok korkuyorum”

    “okula gitmek istemiyorum, ya ben okuldayken senin başına bir şey gelirse”

    Vb. birçok korku durumuyla az da olsa karşılaşmışızdır.

    Korku kelimesi, çocuklarımızdan sık duyduğumuz ve kimi zaman nasıl bir yaklaşımda bulunacağımızı bilmediğimiz, bazen sakin karşılayıp bazen de bizi öfkelendiren bir durumdur. “Erkek adam korkar mı”, “Uyduruyor aslında”, “Yeterince çalıştın, sınavdan niye korkuyorsun ki!” diye düşündüğümüz durumlarda ne yapacağımızı bilememek, çaresizlik ve çözümsüzlük durumu sıklıkla yaşadığımız bir problemdir.

    Genel bir bakışla korku, endişe, evham hali; bireyin herhangi bir durum sırasında etrafında olup biten her şeyi bir tehlike ve tehdit gibi algılaması, o durumda hissedilen; gerginlik, güçlü bir kaçma veya kavga etme dürtüsü, sonucunda da bedenin hızlı kalp atışları, kaslarda gerginlik gibi fizyolojik belirtilerle tepki vermesidir. Aslında bireyin yaşadığı yoğun bir uyarılma halidir de denebilir.

    Hayal dünyaları çok geniş olan çocuklar zaman zaman korkularını ve endişelerini bastırmada zorlanabilirler. Çocukların özellikle geceleri eve girecek kötü adamlardan, hırsızdan, canavardan, hayaletten, kedi-köpek gibi hayvanlardan korkması kimi zaman komik gelse de ciddiye alınması gereken durumlardır. Küçük yaştan itibaren zihne yerleşen korku duygusu yetişkinliğe de yansıyan belirtiler halinde devam edebilir.

    Çocukluk döneminde ortaya çıkan ve psikiyatrik sorunlar diyebildiğimiz korkular ya da yaygın kaygı halleri vardır ki anne babalar bu korkuları iyi ayırt ederek, müdahale ve desteği geç kalmadan çocuklarına sunmalılardır.

    Zaman zaman çocuklarımızın çevresindeki tüm değişikliklere ve olaylara yoğun bir kaygı ve korku ile baktığını fark edebiliriz. Bu kaygılar huzursuzluk, aşırı heyecan duyma, kolay yorulma, düşünceleri yoğunlaştırma zorluk çekme ya da zihnin durmuş gibi olması hali, irritabilite/duygusal hassaslık, kas gerginliği ve uyku problemleri ile kendini gösterebilir. Çocuk kaygısını kontrol etmekte zorlanır. Kaygı durumuna fiziksel yakınmalar da eşlik edebilir. Bu tür durumlar çocuğun yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Çocuklarımız içsel sıkıntı ve streslerini zaman zaman sözel olarak dile getirememekte ve davranışları ile yardım çağrısında bulunmaktadırlar. Bu yardım çağrıları anne babalar tarafından dikkatlice değerlendirilmeli ve duyarlılıklar karşılanmalıdır.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu olarak tanımlanan psikiyatrik tablo çok hafif tedirginlikten dehşet ve panik derecesine kadar değişen yoğunluklarda bireyin korku ve endişe hali yaşıyor olmasıdır. Bu aşamaya gelen anksiyete kişiyi koruma düzeneklerinden biri olma özelliğini yitirir ve kişinin başa çıkması gereken bir sorunu haline gelir.

    Bireyin veya çocuğun yaşadığı endişe ve korku hali eğer gündelik yaşantıyı etkiliyorsa, arkadaş, anne baba ilişkisine olumsuz yansımaları varsa, okul yaşantısını tehlikeye sokuyorsa bu durum basit çocukluk çağı korkusu gibi düşünülmemeli ve mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır.

  • Yıkıcı Güç ”Öfke”

    Yıkıcı Güç ”Öfke”

    Öfke sizce ne demek? Herkes tarafından hissedilen normal bir duygu mu, kontrol etmesi zor bir duygu mu, saldırganlık mı, şiddet mi, aynı zamanda mutsuzluk mu? Ya da bunların hepsi mi? Aslında tüm söylediklerimin bütünü diyebiliriz; ama kişiden kişiye değişen tepkilerle ve anlamlarla.

    Her birimiz öfkeyi farklı algılarız, çünkü öfkenin temeline baktığımızda geçmiş yaşantılar; istismar, aile içi şiddet, sözel/fiziksel saldırganlık gibi, ayrıca geçmişte ya da o anda hissettiğimiz duygular haksızlığa uğrama, değersizlik, hayal kırıklıkları, sevgisizlik hissettiğimiz durumlarda daha öfkeli hissedebiliyoruz. Öfke bir davranış değildir, aslında hayatımızın bir parçasıdır. Önemli olan bizim öfke duygusunu nasıl algıladığımız ve bu duygu sonrasında neler yaptığımızdır.

    Peki, Nedir Bu Öfke?
    Doğru şekilde ifade edildiğinde oldukça sağlıklı ve de doğal bir duygudur, aynı sevinmek, üzülmek, kıskanmak, acı çekmek gibi. Sadece bu duygu sonrasında kontrolden çıktığımız bir durum söz konusuysa yani yıkıcı hale dönüşüyorsa yaşam kalitenizde ciddi sıkıntılara yol açacağı kesindir. Okul-iş hayatında, kişisel ilişkilerde, katıldığınız ortamlarda birçok sıkıntıya neden olacaktır.

    Öncelikle öfkelendiğiniz durumların nedenlerine bakmaya çalışın.
    ”Bu durum beni neden sinirlendirdi?”
       ”Öfke hissetmeme sebep olan bir başka duygu ne olabilir?”
       ”Şu anda öfke dışında hangi duyguları hissediyorum*”
       ”Ben bu durumu nasıl algılıyorum?”  gibi temel sorular öfkenizin temeline biraz da olsa inmenize yardımcı olacaktır.

       Öfkenin nedenleri içsel de olabilir dışsal da, yani yani trafikteki bir sıkışıklık ya da geç kalan bir arkadaşınız sizi öfkelendirebilirken, geçmişten gelen bazı kuruntular ya da geçmişte sizi öfkelendiren bazı olayların anıları da öfkelenmenize neden olabilir.

       Öfke Anında Ne Yaşarsınız?
       Fizyolojik ve biyolojik bir çok şey yaşarsınız, adrenalin artar, nefes alış verişleriniz sıklaşır, kalp atışınız hızlanır, kan basıncınız artar ve vücudunuz ”savaş ya da kaç” tepkisine hazırlanır.

       Bu tip fizyolojik ve biyolojik etkilerin sonucunda da baş ağrıları, mide rahatsızlıkları, solunum problemleri, dolaşım, sinir sistemi rahatsızlıkları, duygusal bir çok rahatsızlığı hissetmeye başlarsınız.

       Bu durumda ”öfkeyi boşaltın” gibi fikirler gelebilir, fakat son zamanlarda yapılan araştırmalarda öfkeyi boşaltmanın kızgınlık ve saldırganlığı daha çok arttırdığı görülmüştür. Bu nedenle de yukarı da dediğim gibi öfkeyi yanlış şekilde boşaltmaktansa kızgınlığı neyin tetiklediğini ve bu tetikleyicilerle nasıl başa çıkabileceğinize yönelik stratejiler bulmaya çalışmak çok daha uzun vadeli bir davranış olur.

        Öfkenizi Kontrol Etmek İçin Neler Yapabilirsiniz?
       ”Dış Gözlemci” değerlendirmesi yapın. Etrafınızda en az 3 farklı kişi öfkeli olduğunuzu söylüyorsa, bunu mutlaka değerlendirmeye alın.

       ”Asla” ve ”Her zaman” kelimelerinizi daha az kullanın. ”Bu asansör de asla çalışmaz zaten!” ya da ”Zaten her zaman beni aramayı unutursun.” gibi cümlelerinizi yakalamaya çalışın.

       Sinirlendiğinizde tepki vermeden önce 5 kere nefes alıp verin ya da içinizden 10’a kadar sayın. Tepki vermeden önce kendinize 10-15 sn kadar zaman tanıyın.

       Gevşeme ve nefes teknikleri öğrenin.

       Öfkelenmenize sebep olan durumlarda ”sen dili” yerine ”ben dilini” kullanın. Örneğin; ”Bana çok kaba davranıyorsun!” yerine ”Bu şekilde bağırarak konuşman beni çok üzüyor ve geriyor.” şeklinde ifade edebilirsiniz.

       Öfke duygunuzun çok arttığını hissettiğiniz anlarda kısa molalar verin. Öfke duygusunun arttığı ortamdan ya da kişilerden biraz uzaklaşıp, bir kaç dakika sessiz bir ortamda kalmaya çalışın.

       Gergin anlarda mizahın gücünden de faydalanabilirsiniz. Biraz gülmenize yardımcı olabilecek bir şey yapmak, izlemek, eğlenceli biriyle konuşmak gerginliğinizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

       Ayrıca spor yapmak da serotonin hormonu salgısını arttırdığından gerginliğinizin azalmasına yardımcı olacaktır.

  • Hamilelikten Önce Terapi Şart

    Hamilelikten Önce Terapi Şart

    Hamileliğinizi doğacak bebeğinizin tatlı telaşıyla geçirmeniz en doğal hakkınız. Oysa ruhsal sıkıntılarla geçen hamilelik dönemi ve üzerine de zaten eklenecek olan diğer faktörler (hormonal değişiklik, duygusal iniş ve çıkışlar, görünüşünüzdeki değişikler ve s.) maalesef bir çok anne adayının hayatını kabusa çevirebiliyor. Dünya sağlık örgütünün verdiği rapora göre gelişmiş ülkelerde hamile kadınların %10’u, lohusa kadınların ise %13’ü ruhsal rahatsızlıklardan mağdurken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran daha yüksektir (%15.6 hamilelik dönemi, %19.8 lohusalık dönemi) (Fisher et al., 2012). Çok ilerleyen vakalarda psikiyatrik takip gerektiren bu vakalarda yarar-zarar oranı ölçülerek gebelik sürecinde ilaç başlatılan durumlar da sıklıkla karşılaştığımı durumdur. %2-%3 oranında doğum anomalilerine sebep olduğu gerekçesiyle gelişmiş ülkelerde aksi mümkün olmadıkça psikiyatrik ilaçlar reçete edilmez. (Merck Manual, 2007)

    Ayrıca, ruhsal sağlığı yeteri kadar iyi olmayan anne adaylarında en sik karşılaştığımız durum ise doğumu takip eden lohusalık döneminde geliştirdikleri ruhsal sıkıntılardır. Doğum sonrası en kötü senaryo annenin ağır depresyon veya psikoz nedeniyle kendine ve bebeğine zarar vermesi kabul görmüşken, basit görünen ama ister annenin, isterse de bebeğin hayat kalitesini etkileyen durumlarla çok sık karşılaşırız. Ayrıca yeni doğan bebeğin annesine ihtiyacının en fazla olduğu dönemde anne ve bebeğin sağlıklı bağlanması da çok önemlidir.

    Bu durumlardan kaçınmak için ruh sağlığı uzmanı olarak hamilelikten önce ruhsal çatışmalarınızı çözmenizi öneririm. Baş etmekte zorlandığınız travmalar, fobiler, ataklar, duygusal halleriniz hamilelikte tamamen kontrolden çıkmadan baştan tedbir almak en sağlıklısı olacaktır.

    Ayrıca hamileliğiniz suresince kendinizi nötr hissetseniz dahil terapilerinize ara-ara devam etmenizi öneririm. Hormonlara bağlı olarak duygusal iniş ve çıkışlara bağlı olarak ortaya çıkan değişim bazen anne adaylarını korkutabiliyor ve bu değişimleri farklı yorumlama eğiliminde olabiliyorlar. Bu değişimleri terapistinizin izlemesi önemli bulduğum kadar, gebelik sürecinde olan anne adaylarımızın doğum sonrası onları bekleyen değişimlere de ruhsal olarak hazırlanmalarını öneririm. Bebeğinizi dünyaya getirmeye karar verdiyseniz, bu mucize dönemin tadını çıkarmanız çok önemlidir. Çünkü hamilelik biopsikososyal bir dönemdir.

  • Bebek ve çocuklarda dışkılama alışkanlıkları

    Bebeklerde dışkılama sayısı değişkenlik gösterir. Bazı bebekler 8-10 kez kadar dışkılama yapabilir. Bazıları ise 2-3 günde bir dışkılama yapar. Doğal beslenen bebeklerde genellikle yumuşak kıvamlı bir dışkı oluşur; dışkının bir kısmının formu oluşmuştur; rengi sarıdır. Dışkılama sayısının artması ve şekilsiz sıvı şeklinde olması ishal lehine yorumlanmalıdır. Kabızlık durumlarında bebeğin dışkılama sayısı azalır ve kıvamı daha sert bir dışkı gözlenir.

    Bebekler, yaklaşık 2 yaşlarına geldiğinde tuvalet ve dışkısı tutabilecek hale gelirler. Bu durum dışkılama ve işeme kaslarının gelişimi ile mümkündür. Bu yaşlarda dil gelişiminin de hızlı bir şekilde olmasıyla çocuklar söylenenleri daha iyi anlarlar. Tuvalet eğitimi 2 yaşından itibaren verilebilinir. Tuvalet eğitimi sırasında anneler cezalandırıcı, tehdit edici, azarlayıcı ve aşırı kontrol edici olmamalıdırlar. Uygunsuz şekilde çocuklar çişini ya da dışkısı kaçırdıklarında anne yüz ifadesiyle ses tonuyla ve tüm davranışlarıyla çocuğa karşı nötr kalabilmelidir. Bunun sağlanamadığı durumlarda, anne babayı cezalandırmak için, ilgi çekmek için veya bir iletişim tarzı olarak çocuk uygunsuz bir şekilde tuvaletini yapabilir.

    Bazen çocuğun dışkısını veya idrarını tutamamasının altında tıbbi nedenler vardır. Çocuğun idrarını veya dışkısı tutamadığı durumlarda veya bu alışkanlıkların gelişmiş olduğu halde tekrar kaybedilmesi durumlarında, bir çocuk ergen psikiyatrisine başvurulmalıdır. Bazen, böyle durumların altında bir enfeksiyon, epilepsi nöbetleri, hormonal bozukluklar (ör. diabetus insipitus, diabetus mellitus, hiperkalsemi hipokalemi), Hirsuprung hastalığı gibi tıbbi durumlar yatar.

    Dışkılama alanında sorun yaşayan çocukların ve ergenlerin mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Anksiyete Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete yaygındır ve tedavi edilebilir

    Anksiyete rahatsızlık derecesine ulaşabilen korku, endişe ve kaygı halidir. Anksiyete bozuklukları ruhsal sorunlar içinde en sık görülenlerden rahatsızlıklardandır. Bu rahatsızlık halini aldığında gündelik işlerinizi yapmanızı, iş hayatınızı, aile yaşantınızı ve sosyal hayatınızı etkiler. Eğer sizde anksiyete bozukluğu varsa bu zayıf, deli ya da kişilik sorunu olan birisi olduğunuz anlamına gelmez. Şiddetli anksiyete bozukluğu tedaviyle yenilebilir. Anksiyete bozukluklarında etkili olan tedaviler mevcuttur.

    Anksiyete Nedir?

    Tıpta bir rahatsızlık haline dönüşmüş korku duygusuna anksiyete adı verilir. Ortada gerçekten korkutucu bir durum olmadan kişinin korku duyması halinde anksiyete bir ruhsal rahatsızlık (anksiyete bozukluğu) belirtisi olarak değerlendirilir. Anksiyete genel olarak kişinin zarar görebileceği veya tehlikeli durumlarda yaşadığı ruhsal ve bedensel tepkileri tanımlayan bir kavram olarak da kullanılır. Bu tepki ruhsal olarak korku, durumla ilgili tasalanma, bedensel olarak kalp atımlarında artış, terleme, çevreden kopma vb. gibi belirtilerle kendini gösterir. Anksiyete herkes tarafından belli zamanlarda yaşanabilecek normal bir tepkidir. Bir araba tarafından ezilme tehlikesi geçirirken, sınav kapısında beklerken veya topluma karşı bir konuşmaya başlamadan önce birçok insan anksiyete yaşar. Bu nedenle kişinin anksiyete yaşantılarının zaman zaman ortaya çıkması son derece doğaldır. Bununla birlikte eğer anksiyete tepkileri çok sık biçimde ortaya çıkıyor ve kalıcı bir şekilde yaşantınızı etkiliyorsa halledilmesi gereken bir rahatsızlık haline gelmiş demektir.

    Eğer aşağıdakilerden herhangi birinden mustaripseniz muhtemelen anksiyete bozukluğu geçirmektesinizdir:

    • Korkularınız yaşadığınız durumla orantısız biçimde çok şiddetli ise

    • Anksiyete tepkilerini sık sık yaşıyorsanız

    • Korktuğunuz durumlardan kaçınmaya başlamışsanız

    • Bu durum iş, sosyal ve aile yaşantınızı etkilemeye başlamışsa

    Anksiyetenin değişik biçimleri

    Anksiyetenin önde gelen belirti olarak görüldüğü çeşitli rahatsızlıklar vardır. Yaşanan anksiyetenin türüne, süresine, ortaya çıktığı durumlara ve şiddetine göre birbirinden ayrılan çeşitli anksiyete bozuklukları vardır. En sık görülen anksiyete bozukluğu tipleri panik bozukluğu, sosyal fobi, agorafobi ve yaygın anksiyete bozukluğudur. Aşağıda bu durumlar tek tek ele alınacaktır. Siz kendi durumunuza en çok uyanı bulmaya çalışın.

    Panik Bozukluk

    Panik atak aniden başlayan sıkıntının kısa zamanda çok şiddetlendiği başı ve sonu belli olan şiddetli bunaltı veya korku nöbetidir. Eğer bu ataklar sık sık ortaya çıkıyorsa, kişi başka ataklarında olacağına ilişkin sürekli kaygı duyuyorsa veya atakların yol açabileceğini düşündüğü sonuçlarla (kalp krizi, felç, çıldırma, ölüm) ile ilgili olarak kaygılanıyorsa veya ataklarla ilişkili olarak belirgin davranış değişikliği gösteriyor, bazı ortamlardan kaçınıyorsa o zaman panik atak panik bozukluk dediğimiz rahatsızlığa dönüşmüş olabilir. Panik bozuklukta yaşanan panik ataklar genellikle o an kişinin çevresinde olan bitenlerden bağımsız biçimde ortaya çıkar ancak kişi giderek daha önce panik atak yaşadığı ortamlara veya yerlere girmekten kaçınmaya başlayabilir.

    Panik atakta sıklıkla görülen ruhsal ve bedensel belirtiler:

    Ruhsal Belirtiler:

    • Kaygı

    • Kontrolü yitirme korkusu

    • Kaçamama korkusu

    • Ölüm korkusu

    • Delirme korkusu

    • Gerçek dışılık (ortamdan kopma) duyguları

    Bedensel Belirtiler:

    • Baş ağrıları

    • Kas gerilimi

    • Titreme veya vücutta sarsıntı hissi

    • Göğüste ağrı-sıkışma

    • Nefes darlığı/boğulma

    • Kalp atımlarında hızlanma, çarpıntı

    • Ayaklarda ve ellerde uyuşma, karıncalanma, keçeleşme

    • Bulantı ya da karın ağrısı;

    • Terleme

    • Sıcak/soğuk basması

    • Görme Bulanıklığı, Benekler görme

    • Sersemlik

    • Baş dönmesi

    • Düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

    Panik ataklar diğer anksiyete bozukluklarında da görülebilir ancak bu tür durumlarda korkulan ortama maruz kalındığında ortaya çıkar, kişi hangi durumda panik atak yaşayacağını bilebilir.

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobinin ana özelliği insanlarla birlikte herhangi bir faaliyette bulunurken aşırı korku ve heyecan (anksiyete) hissetmektir. Bu hastalar toplum içindeyken genellikle yargılanma veya eleştirilmeden korkarlar. Sosyal fobisi olanlar başka insanlarla birlikte iken konuşma, yemek yeme, bir şey içme gibi bir faaliyette bulunduklarında aptalca veya utandırıcı şeyler yapacakları endişesini duyarlar. Ayrıca bu esnada hissettikleri anksiyete belirtilerinin (titreme, sesin yetmemesi, konuşurken ses titremesi, kızarma, terleme gibi) dışardan görüleceği düşüncesi bile korkuya yol açabilir. Anksiyete belirli sosyal durumlara özgü olabilir fakat sıklıkla çoğu sosyal ortamda yaşanır.

    Sosyal fobide sıklıkla korkulan ortamlar:

    • Başkalarının önünde konuşma yapmak

    • Soru sormak

    • Başkalarıyla birlikte yemek yemek, bir şey içmek

    • Başkalarının önünde yazı yazmak

    • Dikkatleri üzerinde toplamak (kalabalık bir odaya girmek)

    • Sosyal aktiviteler (yemekler, partiler, evlenme törenleri, dini törenler)

    • Telefonda konuşmak

    • Yeni biriyle tanışmak

    Agorafobi

    Yardım alınamayacak ya da hemen çıkılamayacak ortamlarda anksiyetenin fiziksel ve ruhsal belirtileri ve sıklıkla birlikte panik atak görülmesine agorafobi adı verilir.

    Anksiyete daha çok aşağıdaki durumlarda ortaya çıkma eğilimindedir:

    • Panik atak geçirme riski olan durumlar

    • Kıstırılmışlık duygusu yaratan veya ayrılanılamayacak, kaçılamayacak ortamlar (kalabalık alışveriş merkezleri, sinema, tiyatro, toplu taşım araçları, otobüs, metro, tren vb.)

    • İhtiyaç olduğunda yardım alınmasının veya yardıma erişilmesinin güç olduğu durumlar (otoyollar, köprü, tünel, geniş açık alanlar, evde yalnız kalmak, yalnız başına yola çıkmak)

    • Yabancı veya tanıdık olmayan çevreler

    Bu durum birçok şeyden kaçınmaya ve kişinin yaşamının etkilenmesine yol açar. Aşırı ilerlediğinde evden çıkamaz hale gelebilir.

    Sıklıkla korkulan veya kaçınılan durumlar:

    • Tek başına evden ayrılmak

    • Evde yalnız kalmak

    • Yalnız başına seyahat etmek

    • Kalabalıklar

    • Kalabalık toplantı yerleri

    Spesifik Fobiler

    Spesifik bir fobi, belirli nesne veya durum için duyulan belirgin, kalıcı, aşırı ya da mantıksız bir korkudur. Korkulan nesneye maruz kalmak genellikle hızlı ve yoğun bir korku reaksiyonu (yani panik atak) üretir. Bu alarm cevabına, nesneden veya durumdan kaçma yönünde güçlü bir dürtü eşlik eder ve buna korkuyla ilgili önemli bozulma ve sıkıntı eşlik edebilir. Spesifik fobilerden mustarip kişiler genellikle korkulan nesnelerle gelecekteki karşılaşmaları önlemek için ellerinden geleni yaparlar ve bunu yapmak için büyük çaba sarf ederler. Hiçbiri daha az değil, genellikle korkularının aşırı veya mantıksız olduğunu fark ederler. Bu bilginin, korkulan nesnelerden kaçma ve bunlardan kaçınma dürtüsü ya da takip eden fizyolojik ve öznel tepkileri kontrol etme yeteneği üzerinde hiçbir etkisi yoktur.

    Yaygın anksiyete bozukluğu

    Yaygın anksiyete bozukluğu diğer anksiyete bozukluklarından farklıdır. Anksiyete yaşantısı belli bir duruma veya panik atağı geçireceği korkusuna bağlı değildir. Normal gündelik olaylar ve gelecekle ilgili aşırı endişeden kaynaklanan sürekli bir anksiyete vardır. Maddi konular, iş ve okul başarısı, aile bireylerinin sağlık durumları, çıkılan seyahatler, kapı veya telefon çalması vb. her tür gündelik olay bir kaygı konusu haline gelebilir. Endişe hali yaygın anksiyetenin bir özelliği olmakla birlikte, diğer psikolojik anksiyete belirtilerinin de olması nadir değildir.

    Yaygın anksiyetede görülen belirtiler:

    • Huzursuzluk, aşırı endişe ve heyecan

    • Kolay yorulma

    • Dikkat toplamada güçlük ya da zihnin durmuş gibi olması

    • Sinirlilik

    • Bedensel gerginlik

    • Uyku bozukluğu

    Anksiyeteye yol açabilecek durumlar:

    Psikolojik

    Bedensel

    İlişki sona ermesi

    Bedensel hastalıklar

    Şiddetli tartışmalar

    Aşırı alkol ya da ilaç kullanımı

    Yakın birinin kaybı

    Maddi sorunlar

    İşte zorlanma, iş kaybı

    Uykusuzluk

    Korkutucu ya da üzücü bir olay/travma

    İnsanlarda gerilim yaşadıkları zaman daha hızlı ve derin nefes almaya doğal bir eğilim vardır. Yine gerilim anlarında olağandan daha fazla kaygı duymak da bir doğal eğilimdir. Bu iki etken anksiyete bozukluğu geçirenlerde genel olarak bulunur. Sıklıkla nefes alma şeklinizi değiştirmek ve kaygıyı azaltmak anksiyeteyi geçirecek önemli iki yöntemdir.

    Çok hızlı ve derin nefes alma

    Çoğu kişi için çok hızlı ve derin nefes almanın (aynı zamanda hiperventilasyon olarak da bilinir) anksiyeteye yol açabileceğini öğrenmek çok şaşırtıcıdır. Fakat yol açar! Çok hızlı nefes almak kandaki karbondioksit düzeyini ve asit içeriğini düşürür. Bu beyne daha ve vücuda daha az oksijen ulaşmasına ve anksiyetenin bedensel belirtilerine neden olur. Bu belirtiler sersemlik, kafada hafiflik, nefessizlik, boğulma hissi, çevreden kopma, çarpıntı, titreme vb. gibidir. Hafifte olsa uzun bir süre aşırı nefes alıp vermeyle bedensel anksiyete oluşabilir. Yani çevrenizin veya sizin farkına varmadan da aşırı nefes alıp veriyor olabilirsiniz. Hafif bir aşırı nefes alıp verme, örneğin esneme, iç çekme panik atağı veya anksiyetenin bedensel belirtilerini tetikleyebilir. Aşırı nefes alıp verme bir alışkanlıktır ve bunu değiştirmek zaman alabilir.

    Endişe ve olumsuz düşünme

    Kaygı ve gerçekdışı veya olumsuz düşünme anksiyeteyi tetikleyebilir. Anksiyeteli insanlar bazen anksiyeteyi doğuracak veya daha fazla arttıracak şekilde düşünürler.

    Örneğin:

    Olumsuz bir durumu düşünerek kendinizi daha kötü hissedebilirsiniz

    Zamanınızı asla hiç gerçekleşmeyecek olumsuz olaylarla ilgili düşünmekle geçiriyor olabilirsiniz

    Etrafınızdaki insanların davranışlarını ve düşüncelerini yanlış yorumluyor olabilirsiniz.

    Anksiyete nasıl tedavi edilir?

    Anksiyeteyi tedavi, etmenin en iyi yolu psikoterapi ve ilaç tedavileridir. Kullanılabilecek yöntemler:

    • Panik ataklarını kontrol etmek ve durdurmak

    • Daha önce kaçınılan korkulan durumlarla yüzleşmek

    • Olumsuz ve gerçekdışı düşünceyi değiştirmek ve kaygıları azaltmak

    Gerekirse kısa dönemli olarak ilaç kullanmak. İlaç kullanılan durumlar:

    • Kısa anksiyete tepkileri

    • Anksiyetenin çok şiddetli olduğu durumlarda danışmanın yanı sıra

    • Tıbbi tedavi ve uzman denetiminde