Etiket: Dur

  • Psikolojiniz Kanseri Yenebilir

    Psikolojiniz Kanseri Yenebilir

    Her gün televizyonlarda, gazetelerde, internet sitelerinde farklı şehirlerde olsa da aynı kaderi paylaşan milyonlarca kadının hem fiziksel hem de psikolojik şiddetine şahit oluyoruz. Öncelikle şiddet toplum sağlığının en büyük sorunlarından birisidir. Şiddet ülkemizde ve dünyada git gide artan ve ölüme neden olan ciddi bir kavramdır. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının nedenleri arasında: birinci sebep cinsiyet ayrımı, erkeğin kadın üzerinde kendi egemenliğini kurmak istemesi, güç gösterisi, kontrol ve denetim altında tutmak, ekonomi… Hepsi kadına yönelik şiddetin başlığı altında toplanabilir. Şiddete maruz bırakılan kadınlar çaresiz ve güvensizlik içinde yaşamaya devam ederler. Belki de erkek şiddetin boyutunu arttırarak kadının ölüme neden olur.

    Bir candan bahsettiğimizi unutmamalı ve şiddetin o yaygın ‘cinnet’ hali diye adlandırılmamalıdır. Şiddetin kimi durumların haricinde ( alkol ve madde kullanımı ) kontrol kaybı olduğunu düşünmüyorum. Bir seçim, zor kalma durumunda erkeklerin kendini net bir şekilde ifade edemediği durumlarda kaldırılan bir yumruk olarak adlandırıyorum. Peki, bu şiddet türlerini ne kadar iyi biliyoruz. Hangi şiddet türüne maruz kaldığınızı biliyor musunuz?

    ŞİDDET TÜRLERİ

    1)FİZİKSEL ŞİDDET: Doğrudan temasla bedene zarar vermedir. Tehdit edici beden hareketleri, jest ve mimikler, yüksek ses her türlü tutum ve davranış fiziksel şiddettir. Fiziksel şiddetin en sık rastlanan tutumları;

    • Yumruk atmak, tokat atmak, bağırmak, tekmelemek

    • Sert bir cisim fırlatmak, boğazını sıkmak, bağlamak

    • İntihar etmeye zorlamak

    • Kasten öldürmek

    • Bir yerlere kitleme

    2)PSİKOLOJİK ŞİDDET: Kızgınlık, öfke ve nefret göstermek, kendini yetersiz hissettirmek, suçluluk duygusu oluşturmak, aşağılamak, alay edip sürekli eleştirmek, küçük düşürmek, zayıf noktalarından devamlı vurmaya çalışmak psikolojik şiddetin en temel unsurlarıdır. Psikolojik şiddet gözle görülmese de kişinin içinde büyük ve kapanması zor yaralar açmaktadır. En sık rastlanan tutumları;

    • Duygusal ihtiyaçlarını (aşk, sevgi, destek, değer) karşılamamak

    • Yaralayıcı ve küçük düşürücü davranışlara maruz bırakmak

    • Fiziksel görüntüsü, kişiliği, ailesi hakkında hakaret etmek ve onurunu kırmak

    • Başkalarının yanında hakaret etmek, küfür etmek

    • Hastalıklı, zayıf, muhtaç ve bağımlı hissettirmek

    3)EKONOMİK ŞİDDET: Günümüzde öyle bir zamana geldik ki sevgiden, ahlaki değerlerden, saygıdan daha değerli olan para tehdit ve kontrol edici bir unsur haline gelmiştir. Yaşamın devam etmesi, ihtiyaçların karşılanması için para cezalandırmak için kullanılırsa ekonomik şiddet söz konusu olur. Ekonomik şiddetin başlıca örnekleri;

    • Kişinin çalışmasına izin vermemek, çalıştığında ise yükselmesine izin vermemek

    • Kişiyi parasız bırakmak veya küçük miktarlarda para bırakarak gündelik işlerini halletmesini beklemek

    • Para biriktirmesine, hesap açmasına kendi ayakları üstünde durmasına engel olmak

    • Para için yalvartma veya maddi gelirini sömürmek

    • Zorla borç almak, kredi çektirmek

    Türkiye gelişiyor derken gerileyen bir unsur var ki oda şiddet. Tüm dünyada kadınlar şiddet kurbanı olmaya devam ediyor! Hangi şiddet türü olursa olsun, şiddetin her türlüsü fiziksel ve ruhsal açıdan kalıcı hasarlar bırakır. Kadına uygulanan şiddetin ortaya çıkması çok sayıda faktörlere bağlıdır.

    Toplumsal rol faktörleri; kadın ve erkeğe yüklenen roller ve modeller. Şöyle bir örnek verecek olursam; Kadına ve erkeğe rol vermeye anne karnında başlamıyor muyuz? Aman oğlum olacak, her şeyi mavi olsun! Evimizin oğlu! Ah kızım sana şimdi pembe bir oda takımı alırız, anasının kızı işte! Büyüdüğünde annene ev işlerine yardım edersin! Erkeğe araba, silah almayı, kız çocuğuna da bebek almayı aman ihmal etmeyin! Küçüklükten aşılamış olduğumuz bu roller küçücük bedenlere zorla ebeveynler tarafından aşılanır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 48 ülkede yürütülen bir araştırmada kadına yönelik şiddetin yerleşik kadın-erkek rolleriyle haklı gösterilmeye çalışıldığını göstermektedir. Peki ya atasözlerimiz? ‘Kızını dövmeyen dizini döver.’ ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.’ Şiddeti meşrulaştıran faktörler arasında sayabiliriz. Maalesef çocuk yetişmeyi bilmeyen bir toplumuz. Toplumumuz ilerlese de hala ‘sen söyle erkeksin’ hâkim… Görev bölümü çok erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda erkek kendi egemenliğini ortaya çıkarıyor. Aslında bunları biz yaratıyoruz. Ebeveynlerin üzerine düşen çok fazla görev var. Çocuk ailede ne görürse onu rol model alarak ileriye taşır.

    Değinmek istediğim şiddete dur demeye küçük yaşlarda engellemek, geleceğe sevgi ve ahlaki değerlerin şiddetle değil saygı ile var olacağını aşılamak gerekir. Şiddetin her geçen gün artması faktörleri arasında şiddet döngüsü dediğimiz durumun gerçekleşmesi söz konusudur. Beni seviyor da dövüyor! Evimi bırakıp gidemem! Bir gün dövmekten vazgeçer umudu! Diye diye kadınlarımız maalesef ki canice şiddete ve ölüme maruz kalıyor. Yapılan araştırmalar sonucu; her 2 kadından birisi şiddete maruz kalıyor. Her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor ve öldürülüyor. Diğer araştırmalara göre, şiddete maruz kalan kadınların 44%’ü maruz kaldığı şiddeti, en yakınlarına dahi anlatmıyor. Kadınların 89% ‘u destek almak için hiçbir kuruma başvurmuyor.

     Peki, bunun için neler yapılmalı? Cumartesi sabahı elinize çayınızı alıp dikkatle okumanızı ve çevrenizdekilerle paylaşmanızı diliyorum. 

    • Kadına yönelik şiddetin sona ermesi için çözüm odaklı kuvvetli bir devlet politikası ve şiddeti önleyici tutumun geliştirilmesi gerekir. Emniyette ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Cinsel Suçlarla Mücadele’ etme gibi ayrı bir birimin açılması gerektiğini düşünüyorum.

    • Hukuki hakların zayıf olduğu, politikaların yetersiz ve uygulama bakımından eksik olduğu gözler önünde. Verilen cezaların yüksek cezai yaptırımlar olmasını sağlayacak şekilde tekrar düzenlenmelidir. 

    • Kadın ve erkeklerin toplum içinde eşit konumda olması için toplumsal cinsiyet rol modellerin adaletini sağlamaya özen gösterilmeli. Herkes kendi üstüne düşen görevi yapmalı. 

    • Kadın odaklı çalışmaların yanı sıra ben erkeklere de eğitim verilmesinden yanayım. Tabi kültürel örf ve adet, ataerkillik buna ne kadar müsaade eder tartışılır…

    • Özellikle medyaya baktığımda şiddet ile alakalı gerektiği kadar haber yapmıyor. Hele ki günümüz çağında sosyal medya 70 milyon insana hitap ederken… Şiddet nedir? Faktörleri nelerdir yeteri kadar bilinçli miyiz? Yalnızca kayıpları konuşmak yerine metodları tartışmak nerede eksik kaldığımızı akıl birliği ile gündeme getirmeliyiz. 

    Ülkeyi olumsuz yönde etkileyen şiddet bir sosyal problemdir. Son olarak kadınlar, kadınlarımız güçlü yarınlar için ayakları üzerinde durup eminim ki çok daha başarılı ve omuz omuza vererek mücadele etmeye devam edecektir. Kadın, hem anne hem ev kadını, hem eş… Birden fazla kimliği olan emekçi kadınlarımıza hak ettiği değeri verelim.

  • Toplumun Kanayan Yarası Şiddet

    Toplumun Kanayan Yarası Şiddet

    Her gün televizyonlarda, gazetelerde, internet sitelerinde farklı şehirlerde olsa da aynı kaderi paylaşan milyonlarca kadının hem fiziksel hem de psikolojik şiddetine şahit oluyoruz. Öncelikle şiddet toplum sağlığının en büyük sorunlarından birisidir. Şiddet ülkemizde ve dünyada git gide artan ve ölüme neden olan ciddi bir kavramdır. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının nedenleri arasında: birinci sebep cinsiyet ayrımı, erkeğin kadın üzerinde kendi egemenliğini kurmak istemesi, güç gösterisi, kontrol ve denetim altında tutmak, ekonomi… Hepsi kadına yönelik şiddetin başlığı altında toplanabilir. Şiddete maruz bırakılan kadınlar çaresiz ve güvensizlik içinde yaşamaya devam ederler. Belki de erkek şiddetin boyutunu arttırarak kadının ölüme neden olur.

    Bir candan bahsettiğimizi unutmamalı ve şiddetin o yaygın ‘cinnet’ hali diye adlandırılmamalıdır. Şiddetin kimi durumların haricinde ( alkol ve madde kullanımı ) kontrol kaybı olduğunu düşünmüyorum. Bir seçim, zor kalma durumunda erkeklerin kendini net bir şekilde ifade edemediği durumlarda kaldırılan bir yumruk olarak adlandırıyorum. Peki, bu şiddet türlerini ne kadar iyi biliyoruz. Hangi şiddet türüne maruz kaldığınızı biliyor musunuz?

    ŞİDDET TÜRLERİ

    1)FİZİKSEL ŞİDDET: Doğrudan temasla bedene zarar vermedir. Tehdit edici beden hareketleri, jest ve mimikler, yüksek ses her türlü tutum ve davranış fiziksel şiddettir. Fiziksel şiddetin en sık rastlanan tutumları;

    • Yumruk atmak, tokat atmak, bağırmak, tekmelemek

    • Sert bir cisim fırlatmak, boğazını sıkmak, bağlamak

    • İntihar etmeye zorlamak

    • Kasten öldürmek

    • Bir yerlere kitleme

    2)PSİKOLOJİK ŞİDDET: Kızgınlık, öfke ve nefret göstermek, kendini yetersiz hissettirmek, suçluluk duygusu oluşturmak, aşağılamak, alay edip sürekli eleştirmek, küçük düşürmek, zayıf noktalarından devamlı vurmaya çalışmak psikolojik şiddetin en temel unsurlarıdır. Psikolojik şiddet gözle görülmese de kişinin içinde büyük ve kapanması zor yaralar açmaktadır. En sık rastlanan tutumları;

    • Duygusal ihtiyaçlarını (aşk, sevgi, destek, değer) karşılamamak

    • Yaralayıcı ve küçük düşürücü davranışlara maruz bırakmak

    • Fiziksel görüntüsü, kişiliği, ailesi hakkında hakaret etmek ve onurunu kırmak

    • Başkalarının yanında hakaret etmek, küfür etmek

    • Hastalıklı, zayıf, muhtaç ve bağımlı hissettirmek

    3)EKONOMİK ŞİDDET: Günümüzde öyle bir zamana geldik ki sevgiden, ahlaki değerlerden, saygıdan daha değerli olan para tehdit ve kontrol edici bir unsur haline gelmiştir. Yaşamın devam etmesi, ihtiyaçların karşılanması için para cezalandırmak için kullanılırsa ekonomik şiddet söz konusu olur. Ekonomik şiddetin başlıca örnekleri;

    • Kişinin çalışmasına izin vermemek, çalıştığında ise yükselmesine izin vermemek

    • Kişiyi parasız bırakmak veya küçük miktarlarda para bırakarak gündelik işlerini halletmesini beklemek

    • Para biriktirmesine, hesap açmasına kendi ayakları üstünde durmasına engel olmak

    • Para için yalvartma veya maddi gelirini sömürmek

    • Zorla borç almak, kredi çektirmek

    Türkiye gelişiyor derken gerileyen bir unsur var ki oda şiddet. Tüm dünyada kadınlar şiddet kurbanı olmaya devam ediyor! Hangi şiddet türü olursa olsun, şiddetin her türlüsü fiziksel ve ruhsal açıdan kalıcı hasarlar bırakır. Kadına uygulanan şiddetin ortaya çıkması çok sayıda faktörlere bağlıdır.

    Toplumsal rol faktörleri; kadın ve erkeğe yüklenen roller ve modeller. Şöyle bir örnek verecek olursam; Kadına ve erkeğe rol vermeye anne karnında başlamıyor muyuz? Aman oğlum olacak, her şeyi mavi olsun! Evimizin oğlu! Ah kızım sana şimdi pembe bir oda takımı alırız, anasının kızı işte! Büyüdüğünde annene ev işlerine yardım edersin! Erkeğe araba, silah almayı, kız çocuğuna da bebek almayı aman ihmal etmeyin! Küçüklükten aşılamış olduğumuz bu roller küçücük bedenlere zorla ebeveynler tarafından aşılanır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 48 ülkede yürütülen bir araştırmada kadına yönelik şiddetin yerleşik kadın-erkek rolleriyle haklı gösterilmeye çalışıldığını göstermektedir. Peki ya atasözlerimiz? ‘Kızını dövmeyen dizini döver.’ ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.’ Şiddeti meşrulaştıran faktörler arasında sayabiliriz. Maalesef çocuk yetişmeyi bilmeyen bir toplumuz. Toplumumuz ilerlese de hala ‘sen söyle erkeksin’ hâkim… Görev bölümü çok erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda erkek kendi egemenliğini ortaya çıkarıyor. Aslında bunları biz yaratıyoruz. Ebeveynlerin üzerine düşen çok fazla görev var. Çocuk ailede ne görürse onu rol model alarak ileriye taşır.

    Değinmek istediğim şiddete dur demeye küçük yaşlarda engellemek, geleceğe sevgi ve ahlaki değerlerin şiddetle değil saygı ile var olacağını aşılamak gerekir. Şiddetin her geçen gün artması faktörleri arasında şiddet döngüsü dediğimiz durumun gerçekleşmesi söz konusudur. Beni seviyor da dövüyor! Evimi bırakıp gidemem! Bir gün dövmekten vazgeçer umudu! Diye diye kadınlarımız maalesef ki canice şiddete ve ölüme maruz kalıyor. Yapılan araştırmalar sonucu; her 2 kadından birisi şiddete maruz kalıyor. Her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor ve öldürülüyor. Diğer araştırmalara göre, şiddete maruz kalan kadınların 44%’ü maruz kaldığı şiddeti, en yakınlarına dahi anlatmıyor. Kadınların 89% ‘u destek almak için hiçbir kuruma başvurmuyor.

    Peki, bunun için neler yapılmalı? Cumartesi sabahı elinize çayınızı alıp dikkatle okumanızı ve çevrenizdekilerle paylaşmanızı diliyorum. 

    • Kadına yönelik şiddetin sona ermesi için çözüm odaklı kuvvetli bir devlet politikası ve şiddeti önleyici tutumun geliştirilmesi gerekir. Emniyette ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Cinsel Suçlarla Mücadele’ etme gibi ayrı bir birimin açılması gerektiğini düşünüyorum.

    • Hukuki hakların zayıf olduğu, politikaların yetersiz ve uygulama bakımından eksik olduğu gözler önünde. Verilen cezaların yüksek cezai yaptırımlar olmasını sağlayacak şekilde tekrar düzenlenmelidir. 

    • Kadın ve erkeklerin toplum içinde eşit konumda olması için toplumsal cinsiyet rol modellerin adaletini sağlamaya özen gösterilmeli. Herkes kendi üstüne düşen görevi yapmalı. 

    • Kadın odaklı çalışmaların yanı sıra ben erkeklere de eğitim verilmesinden yanayım. Tabi kültürel örf ve adet, ataerkillik buna ne kadar müsaade eder tartışılır…

    • Özellikle medyaya baktığımda şiddet ile alakalı gerektiği kadar haber yapmıyor. Hele ki günümüz çağında sosyal medya 70 milyon insana hitap ederken… Şiddet nedir? Faktörleri nelerdir yeteri kadar bilinçli miyiz? Yalnızca kayıpları konuşmak yerine metodları tartışmak nerede eksik kaldığımızı akıl birliği ile gündeme getirmeliyiz. 

    Ülkeyi olumsuz yönde etkileyen şiddet bir sosyal problemdir. Son olarak kadınlar, kadınlarımız güçlü yarınlar için ayakları üzerinde durup eminim ki çok daha başarılı ve omuz omuza vererek mücadele etmeye devam edecektir. Kadın, hem anne hem ev kadını, hem eş… Birden fazla kimliği olan emekçi kadınlarımıza hak ettiği değeri verelim.

  • Bağımlılık Bir Beyin Hastalığıdır

    Bağımlılık Bir Beyin Hastalığıdır

    Beyinde neler oluyor?

    Bağımlı kişiler her zaman kendilerine şu soruyu sorarlar: Bu kadar istememe rağmen acaba neden bırakamıyorum o kadar çok şey kaybetmeme ve ağır bedeller ödememe rağmen neden bırakamıyorum. Bu gibi soruları bağımlıların yakınları da sorar: bu kadar iyi başarılı bir insan olmasına rağmen bizim ve kendi hayatını mahvetmesine rağmen neden bırakamıyor diye.

    Bilim insanları da bu sorunun cevabını araştırıyorlar ve artık biliniyor ki bu bırakamama durumunun bağımlıların iyi ya da kötü zayıf ya da güçlü iradeye sahip olmaları ya da yeterli çabayı gösterip göstermemeleriyle alakalı olmadığı bulunmuştur. Artık bağımlıların beyinlerinde doğru gitmeyen bir şeylerin olduğu düşüncesine varılmıştır.

    Bağımlılar birçok kişisel ilişkisel sosyal bedeller öderler. Madde hayatlarının bir numaralı önceliği haline geldikten sonra artık yaşamlarında birçok şeyi kenara bırakıyorlar demektir. Bağımlının ilişkileri zedelenir eğitimi mesleği kalitesini kaybeder birçok sorumluluğunu önemsemez hale gelirler. Hayatlarının her alanında kayıplar yaşarlar ve bu liste uzadıkça uzar. Fiziksel ve ek olarak ruhsal hastalıklar bozulan ekonomileri ve hepsinin eşlik ettiği sosyal izolasyon bu sürece eklenir. Bunlar dışarıdan görülen etkilerdir. Ancak bağımlıların bir de dışarıdan görülmeyen ve pek bilinmeyen beyin yapılarında ciddi zararları vardır. Bu bağımlı beyninin karar alma ve davranışları kontrol etme bölümlerinde meydana gelen biyokimyasal tahribatlardır.

    İşte bu sebepten dolayı bağımlı birey gerçekten hayatını değiştirmeye karar verse de bunu gerçekleştirmesi kolay olmaz. Ne kadar istekli ve iyi niyetli olursa olsun bir sonraki adımı atmak ve sonuca ulaşmak zordur. Artık yeter bırakıyorum demek yetmez ancak bağımlılık düzeyi çok hafif olanlar belki ulaşabilirler. Çoğunluğu ise sadece kısa bir süre için bırakabilirler. Çünkü kullandıkları maddenin yaptığı hasar nedeni ile beyinleri değişmiştir. Bu nedenle bağımlılıktan kurtulamazlar.

    Maddeyi bırakmaya karar veren birçok insan ayıklık durumunu bir sene süresince korumayı başarmadan önce en az üç ya da dört başarısız deneme yaparlar. Maddeyi tamamen bırakana kadar birçok denemenin yapıldığı 8-10 sene geçebilir. Bırakma başarısını belirleyen birçok etmen vardır: hastanın yaşı tedaviyi kimin yürüttüğü bağımlının maddeyi ne kadar süredir kullandığı bağımlılığın hastanın psikolojik durumunu ne derece etkilediği kullandığı madde ve maddelerin cinsi ve miktarı gibi.

    Bağımlılıktan kurtulunmasa da iyileşmek mümkündür. Ama iyileşmenin ne anlama geldiğini bilmek çok önemlidir. Kişi bir kere bağımlı olduktan sonra tekrar tamamen maddeyi hiç kullanmayan bir insanla aynı duruma gelmez. Ancak iyi bir tedavi ile tekrar madde kullanmadan yaşayabilir. Fakat maddeyi tekrar kullanırsa o anadan itibaren bırakmadan önceki kaldığı yere geri döner ve en azından tekrar aynı dozda kullanmaya devam eder.

    İyileşme sadece madde kullanımını bırakmaktan çok daha karmaşık ve zor bir süreçtir. Bu süreç alkol ya da uyuşturucudan zarar görmüş beyin devrelerinin tekrar kurulması işlemini içerir.

    İnsan beyninde hücreler arasındaki bilgi akışını sağlayan çeşitli haberci kimyasallar vardır. Bunlara nörotransmitter(iletici) denir. Bu ileticilerin görevlerini ne derece iyi ya da kötü yaptıkları beyin görüntüleme teknikleriyle tespit edilebilmektedir. Uyuşturucu kullanımı beynin bu kimyasal haberleşme sistemini zedeler. En çok zarar gören nörotransmitterler dopamin serotonin GABA ve glutamattır. Kullanılan her uyuşturucu dopamin miktarını etkilerken mesela LSD ve ekstazi serotonin işleyişini etkiler eroin ve morfin opiate alıcılarını alkol ise GABA ve glutamatı etkiler.

    Günümüze kadar yapılan araştırmalar bağımlılık yapan bütün uyuşturucuların doğrudan ve dolaylı olarak beynin zevk faaliyetlerini harekete geçirdiklerini göstermiştir. Yani zevk alma hissini kontrol eden ve düzenleyen ağı etkiler uyuşturucular. Yemek yemek güzel bir manzarayı izlemek kahkahalarla gülmek gibi güzel şeyler yaşadığımızda beynimiz dopamin salgılar. Bu sayede kendimizi sıcak sakin ve mutlu hissederiz. Ancak bir süre sonra bu salgılanan dopamin miktarı azalır ve eski haline döner. Bizler hayatın olağan seyrine devam eder ve mutlu olacak yeni zamanlara doğru ilerleriz.

    Mutluluğa ilerliyoruz ve bunu istiyoruz çünkü geçirdiğimiz deneyim beyin içinde limbik sistem dediğimiz zevk duygu ve hafıza gibi nosyonların anahtar merkezi olan bölümde hafızaya alınmış oluyor. Beyinde dopaminin salındığı dopamin yolağı gerçek zevk deneyimini kayıt eder ve ona tekrar ulaşmak için gerekli hareketleri hatırlar ve tekrarlatır. İki zevk veren faaliyet arasındaki sakin dönemde nörotransmitterler kendi doğal seviyelerine inerler.

    Alkol ya da uyuşturucu kullanıldığında ilk etki olarak vücuttaki bu nörotransmitterlerin oranı 5 katına çıkar. Dopamin oranı yemek yerken ulaşılan düzeyden bile yükseğe çıkar ve bunu uzun süre muhafaza eder. Bu yaşanan deneyim ne kadar uzun ya da kısa olursa olsun mutlaka motivasyon merkezi olan ve “devam sistemi” denilen hippocampus ve amygdala’da hafızaya alınır. Yoğun dopamin salınımının olduğu keskin ve heyecan verici bu deneyimler hafızada tutulur. Bu deneyimlerin hafızadaki anıları bile dopamin salınmasını sağlar ve mutluluk hali başar ve bu itkiler kişiyi tekrar aynı deneyimi yaşamak için harekete geçirir.

    Bu bir aldatmaca tabii. Uyuşturucuyu her kullanışta dopamin miktarı artar fakat her seferinde ilk kullanılan düzeye ulaşmaz. Ne de olsa dışarıdan yabancı bir maddenin girmesiyle karar verme-iç metabolik sistemimizi bozulmuştur. Bilgi iletim ağına giren yabancı-yalancı ileticiler gerçek ileticilerin yerine geçer ve beyin artık kendi doğal salınımını azaltmaya ve bu etkilerin dışarıdan gerçekleşmesini beklemeye başlar.

    Aynı dozda tekrarlayan alımlarda ulaşılan dopamin dozu ve mutluluk oranı giderek azalır. Yani azalan dopamin miktarı ile her kullanım bir öncekinden daha az heyecanlı olmaya başlar. Zamanla heyecan daha azalır ve çöküş süreci başlar. Buna beynin uyuşturucu ile ulaşılan zevk zirvesinin yaşamda en gerekli şey olduğu konusunda aldatılması sebep olur. Bu kendinden sürekli kaybeden haz sarmalı beynin ileticilerinin duyarlılığının azalmaya başlamasına sebep olur. Bu durumda beyin kendini korumak için savunma mekanizmalarını harekete geçirir ve dopamin miktarını düşürür. Bu noktadan sonra artık bağımlı kişi zevk almak için değil kendini normal hissetmek için maddeyi kullanmaya başlar. Çünkü uyuşturucu kullanımı ile artan dopamin artık beyinde çok az ya da hiç salgılanmıyordur.

    “Dur Sistemi”

    Beyinde bir devam sistemi olduğu gibi bir de dur sistemi vardır. Bu sistem bilgileri topladığımız tarttığımız riskleri avantajları ve sonuçları analiz ederek bir sonraki davranışı belirlediğimiz bir sistemdir. Bu hareket doğru mudur bu fikir faydalı mıdır bu kanun dışı ya da güvenli midir gibi birçok muhakemenin yapıldığı bir merkezidir. İşlerin doğru bir şekilde gidip gitmediğine bu dur ve devam sistemleri birbirleriyle sürekli iletişim halinde kalarak karar verirler. Böylece ne zaman devam edip ne zaman duracağımız belirlenir. Tabii bu durum bu iki sistemin asla birbirlerinden ayrılamayacağı anlamına gelmiyor.

    Madde kullanımının en kötü yanı dur ve devam sistemlerinin olağan işleyişini bozmasından daha çok aralarındaki eş güdümü bağlantıyı bozması tahrip etmesidir. Devam sistemi dur sisteminin getirdiği kontrollerin dışına çıkıyor ve madde kullanma davranışı hiç durdurulmadan devam ediyor.

    Son yapılan araştırmalar uyuşturucu maddelerin beyinde sadece zevk yollarını değil aynı zamanda hafıza ve öğrenme ile ilgili yolları da etkilediğini göstermiştir. Bağımlılık geliştikçe beynin daha önce öğrendiği şeyler zayıflıyor ya da unutuluyor ve tamamen farklı şeyler öğreniliyor. Bu da dur ve devam sisteminin çalışma prensiplerini belirleyen enformasyon dayanaklarının değişmesine ve harekete geçirici niteliklerinin farklılaşmasına sebep oluyor. Kokain bağımlılarıyla yapılan PET araştırmalarında kokain bağımlılarının güzel bir manzara ya da bir bebek resmiyle karşılaştıklarında beyinlerindeki dopamin miktarının çok az ya da hiç olduğu tespit edilirken kokain dolu bir kaşık ya da madde kullandıkları mekânlara dair görseller gösterildiğinde hastaların hippocampus ve amygdala bölgelerindeki beyin aktivasyonunun zirve yaptığı görülmüştür. Bütün bu etkiler hastaların uzun süren ayıklık dönemlerine ya da madde kullanmanın neden olduğu tüm olumsuzluklara rağmen olmaktadır. Bu noktada devam sistemi çalışırken kişiyi madde kullanımından uzaklaştırması beklenen olumsuz etkileri depolayan dur sistemi sessiz kalmaktadır.

    Bu çalışmalar bağımlıların gerçekten iyileşmesinin bu nörokimyasal işlemleme sistemlerinin yeni çalışma prensipleri üzerine yeniden kurulması ile mümkün olacağını göstermektedir. Bu da kişiye özel psikoterapi ve uygun ilaçların kullanılması ile ve davranış ve duygulanım paternlerini daha nitelikli kılacak bir sosyal yaşam evreniyle mümkün olacaktır.

  • Ayrılık Acısı

    Ayrılık Acısı

    Ayrılık yaşadığımızda kendimizi çok kötü hissediriz. Sanki yalnızca duygusal değil de fiziksel bir acı deneyimliyormuşuz gibi acır canımız; göğsümüze ağırlık çöker, nefes almakta zorlanırız.. Aslında gerçekten ayrılık acısının fizyolojik bir yanı da vardır. Beynimiz fiziksel bir hasar gördüğümüzde nasıl öncelikle oraya odaklanıyorsa; ayrılık durumunda da partnerimize odaklanır ve önceliğimiz istemsiz bir şekilde biten ilişkimiz olur; işimiz, okulumuz, sorumluluklarımız her şey ikinci plana atılır. Columbia Üniversitesi’nde Bilişsel Nörobilimciler tarafından yapılan bir çalışmada, sevgililerinden ayrılan bireylere 6 ay sonra ayrıldıkları partnerlerinin fotoğrafı gösterilip, beraber geçirdikleri zamanı düşünmeleri istenirken beyinleri fonksiyonel MRI’da görüntülendi; çıkan sonuçlar gösterdi ki ayrılık acısıyla fiziksel acı sırasında beynin aynı bölgeleri aktive oluyor. Yani beynimiz için ikisi arasında bir fark yok; kolun kırılmış veya sevgilini kaybetmişsin.. Başka bir çalışmadaysa, eski sevgilileriyle barışmak isteyen kişilerin onları fotoğraflarına baktığı sırada beyni görüntülendiğinde, bağımlı bir kişinin bağımlı olduğu maddenin yoksunluk kriziyle aynı beyin aktivasyonu görüldü. Sigarayı bırakmaya çalışan birinin sigara krizi gibi.. Yani aslında partnerimizin bağımlısı oluyoruz. Ayrılık acısı aslında özünde bir sevgiliyi kaybetmekten çok daha fazla şey barındırıyor olabilir. Erken çocukluk dönemi yaşantıları ayrılığı nasıl algıladığınızı da etkiler. Dolayısıyla, bu durumun içinden çıkılamadığında yapılacak şey terapiye başlamaktır. Fakat bunun yanısıra yardımcı olarak, beynin işleyiş tarzıyla bağlantılı, kişinin kendi başına yapabileceği; bilişsel olarak fark yaratabilecek davranış ve düşüncelerin de olabileceğini söylüyor bize nörobilim.

    Peki durum böyleyken ayrılık sonrası nasıl davranmalıyız?

    • Ayrılık sonrası eski partnerimizin fotoğraflarına, eşyalarına bakmak, sosyal medyadan onu takip etmek vs gibi davranışlar beyindeki dopaminle ilişkili olarak bağımlılıktaki yoksunluk krizini tetikleyeceğinden; yapılmamalıdır.

    • Zihinde oluşan ve devamlı tekrarlayan eski partnerinizle ilgili döngüyü bir noktada kırmak gerekiyor. Aklınıza eski partneriniz her geldiğinde kırmızı bir DUR tabelasını zihninizde görselleştirerek başka şeyler düşünmeyi deneyebilirsiniz.

    • Egzersiz yapmak beyin fonksiyonlarını ve dopamin, serotonin gibi nörotransmiterleri düzenler ve daha iyi hissetmenizi sağlar.

    • Ayrıldığımız partnerin kötü yönlerini düşünmektense, idealize etmeye meyilliyizdir, bunun farkında olarak objektifliği korumaya çalışmak ve ayrılığın geçerli sebepleri üzerinde durmak gerekiyor.

  • Çocuğunuza kural-sınır koyma

    Çocuklara kural-sınır konulması çocuğun yararına olan psikolojik ve gelişimsel bir ihtiyaçtır. Çocuğun ruhsal ve bedensel iyiliği, toplumsal uyumu için sınırlarını bilmesi ve kurallara uyması gerekir. Bu açıdan ebeveynlerin yaklaşımı çok önemlidir.

    Çocuğa çok müdahaleci yaklaşılmamalı, ruhsal ve bedensel açıdan tehlike içermeyen davranışlarına dur denilmemelidir. Aksi halde çocuğun merak, keşfetme, birey olma hevesini kırar, çocukla olan güvenli ve yakın ilişkiye zarar veririz. Çocuğa uygun bir şekilde dur demek, kural-sınır koymak; çocukların güvende ve değerli olduğunu hissetmesini sağlar. Çocukların toplumsal kurallara uyma, dürtülerini kontrol etme, işbirliği yapma, keşfetme, sorumluluk alma ve hatalarını düzeltme motivasyonunu arttırır. Çocuğu hiç durdurmadığımızda ve sınır koymadığımızda; evde ve toplumda dışlanma, çatışma ve olumsuz tepki görme ihtimali artar.

    Toplumumuzda bazı çocuklara kural-sınır koyma güçlükleri yaşama ihtimali daha yüksektir. Risk altında olan çocukların özelliklerine baktığımızda;

    Ailenin ilk torunu olmak,

    Geç ya da yardımcı üreme yöntemiyle doğmak,

    Gebelik ya da bebeklik döneminde hayati tehlike atlatmak,

    Sürekli bir bedensel hastalığının olması,

    Kendinden önce bir kardeşi vefat etmiş olması,

    Geniş ailede yaşamak,

    Hem anne hem babanın çalışması,

    Anne-babası boşanmış ya da ebeveyn kaybı yaşaması,

    Hareketli, sabırsız, inatçı olması gibi faktörlerle karşılaşırız.

    Çocukları uyarırken nelere dikkat etmek gerekir?

    Çocuklar çok iyi gözlemcidir, kimin ne zaman dur dediğini, hangi durumlarda kuralın değiştiğini, kimlerin kurallara uyup uymadığını, ne yaparsa kuralları aşabildiğini kolayca fark eder. Çocuklar üzerinde söylediklerimiz yerine yaptığımız davranışlar daha etkilidir. Çocuktan beklediğimiz davranışları kendi yaşantımızda uygularsak çoğu zaman uyarmaya bile gerek kalmayacaktır.

    Çocuğunuz istediğinizi yapmadığında ona vuruyorsanız, kendi istediği olmadığı zaman o da vurarak istediğini elde etmeye çalışacaktır. Bazı aileler çocuğuna kural koyduğu zaman “beni sevmezse, psikolojisi bozulursa, özgüvenini kaybederse, mutsuz olursa” gibi kaygılar yaşar. Ancak yetişkin olmamıza rağmen kurallarını bilmediğimiz bir topluma girdiğimizde bocalarız. Çocuklar da ebeveynler kural koymadığında ya da kurallar sık değiştiğinde kafa karışıklığı ve güvensizlik yaşar. Bu durum başta ebeveynlerle olan ilişkisi olmak üzere diğer kişilerle olan ilişkisini olumsuz etkiler, aile farkında olmadan korktuğu durumların yaşanmasına ve çocuğun zarar görmesine sebep olabilir.

    Çocuklar her istediğini yapmak, istediğine anında sahip olmak ve kendine engel olunmamasını isterler. Yaşları küçük olduğu için isteklerini erteleme, bekleme, öfke kontrolü ve kendini ifade etmede zorlanırlar. Bu yüzden durdurulmaya çalışıldığında ağlama, tepinme, bağırma, eşya atma, kendine-başkasına vurma ile istediğini elde etmeye çalışırlar. Anne-baba olarak çocuğun yaşını, gelişim düzeyini, kişilik özelliklerini ve çocukla yaşadığınız geçmiş deneyimleri dikkate alın ve uygun tutum sergileyin. Örnek olarak, “Hayır, kola içemezsin” yerine, sakince “Kola içmek senin için sağlıklı değil, bu nedenle içmemen gerekiyor, istersen beraber portakal suyu sıkıp içebiliriz” diyebilirsiniz. Çocuk kabul etmez ise karşılıklı inatlaşma, tartışma ve pazarlığa girmeyin. Cümleleriniz kısa, net, kendinizden emin ve kararlı olmalı, kızgın ve yalvarır tarzda olmamalı. Siz ayrıntılı, akla uygun, mantıklı, ikna edici bilgiler ve örnekler verirsiniz, o sırada çocuğunuz amacına ulaşmak için ne yapması gerektiğini düşünüyor olabilir. Kendine, size ve çevresine zararlı olabilecek davranışlarda bulunursa sakince durdurun. Gösterdiği tepkiden kimsenin zarar görme ihtimali yoksa yanına gidip sadece göz teması kurun ve sessizce sakinleşmesini bekleyin. Yanına yaklaşılmasından rahatsız oluyor, tepkinin şiddeti artıyorsa yanından uzaklaşıp, biraz sakinleşmesini bekleyin.

    Çocuğa tepkisini sonlandırması için “Ağlamayı kesersen çikolata, telefon veririm” gibi rüşvet teklif etmeyin, ödül vermeyin. Böyle yapmanız çocuğun yanlış tutumunu pekiştirecek, tekrarlanma ihtimalini arttıracaktır. Öfkesi geçince yanınıza gelir aynı isteğini tekrarlarsa önceki cevabınızı aynı kararlılıkta ve sakinlikte tekrarlayın. Çocukların “hayır” denmesi gereken isteklerine “evet” demek yanlış iken, önce “hayır” dedikten sonra kararınızı “evet” olarak değiştirmek daha yanlıştır. Çocuklara kural-sınır koyarken zorlandığınızda bir başkasına (baba, öğretmen, psikiyatrist) şikayet etmekle tehdit etmeyin, bu davranışınız çocuk tarafından “ben sana hayır-dur diyemiyorum” olarak anlaşılır. Sonrasında çocuğa kural koymanız, hayır diyebilmeniz daha zor olacaktır. Çocuğunuza koyduğunuz kurallar ve sınırlar baş başayken, misafir geldiğinde, yolculukta ve misafirliğe gittiğinizde değişirse, çocuğunuz bunu fark edecektir. Baş başa iken dur diyebildiğiniz, kurallara uyan çocuk diğer ortamlarda beklemediğiniz davranışlarda ve isteklerde bulunabilir, sizi zor durumda bırakabilir.

    Ebeveynlerin kişilik yapısı, ruhsal ve bedensel hastalığının olması, maddi güçlükler, eşler arasındaki sorunlar çocuklara sınır koyulmasını zorlaştırır. Çocuğa sınır koymada anne ve babanın tutumları farklı ise dur deme konusunda çatışma çıkacak, çocuğun kafası karışacaktır. Öncelikle aranızdaki tutum farklılıklarını giderin, en azından çocuğun yanında tartışmaktan ya da diğerinin kuralına müdahale etmekten kaçının. Çocuğun sınırlarını öğrenmede zorlanması sadece anne-baba kaynaklı değildir, çocuğun karakteri ve ruhsal sorunları da etkilidir. Örneğin, hiperaktif çocuklar inatçı, fevri, ısrarcı ve sabırsız oldukları için kurallara uyma ve söz dinlemede ciddi zorluk yaşarlar. Anne-babalar bazen çocuğun durumunu göz ardı ederek kendilerini ya da birbirlerini suçlar, çocuğun bilerek yaptığını düşünürler. Bunun sonucunda daha katı bir tutumla sorunu çözmeye çalışır, kısır döngüye girerler.

    Çocuğunuza kural-sınır koyabilmek için ilişkinizin iyi olması çok önemlidir. Bu nedenle hergün yaklaşık yarım saat birlikte oyun oynamaya, gülmeye ve gevşemeye zaman ayırın. Haftanın bir günü ailecek dışarı çıkmak, dışarda keyifli aktiviteler yapmak, iyi zaman geçirmek ilişkinizi iyileştirecektir.

    Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi bozan, sık tartışmalara ve karşılıklı öfkeye sebep olan, hem ebeveyni hem çocuğu ruhsal olarak zedeleyen sınır-kural koyma güçlüklerinde bir çocuk ruh sağlığı uzmanından yardım almak gerekir.

  • YGS’ye Girecek Arkadaşlarımıza Tavsiyeler

    YGS’ye Girecek Arkadaşlarımıza Tavsiyeler

    ‘’YGS’ye 3 gün kaldı… Bunu düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor.’’ Sende böyle düşünüyor musun?
    Her şeyden önce unutma ki yalnız değilsin. Sınava giren büyük çoğunluk seninle aynı durumda.
    Ülkemizde üniversiteye girebilmek için bir takım sınavlardan geçmemiz gerekiyor. Önce okuldaki sınavlar daha sonra da YGS, LYS. Böyle bakınca aslında şimdiye kadar birçok sınava girmiş oluyoruz. Peki neden YGS’den korktuğun kadar okul sınavlarından da korkmuyorsun? İkisi de sınav değil mi? Ya da ikisi de senin üniversiteye girebilmen için geçmen gereken sınavlar değil mi?
    Cevap tabi ki de ‘’evet’’ olacak. O zaman neden YGS ve diğer sınavlar arasında hissettiğimiz kaygı açısından bu kadar fark oluyor? Aslında biz, bir sınavın kendisinden mi bu kadar korkuyoruz?
    Fark aslında sınava yüklediğimiz anlamlarda. Yani sınavın kendisi korku uyandıran bir şey değil, ‘’Ya başaramazsam?’’ sorusuna verdiğimiz cevap korku uyandırıyor. Öncelikle bu ayrımı yapmayı öğrenmemiz önemli. Bu ayrımı kavradıktan sonra ise birkaç tavsiye işine yarayabilir.
    • Sınav olacağın yeri önceden görmek sınav günü belirsizliğini ortadan kaldırır.
    • Sınav heyecanını arttıran kişilerden, konuşmalardan uzak durmak stres seviyenin artmasına engel olur.
    • Seni üzebilecek olaylardan uzak dur ve onları sınav öncesi düşünme.
    • Sınav sonuçlarının senin kişiliğini belirlemediğini unutmaman çok önemli.
    • Uykun gelmediyse eğer buna kafayı takarsan daha çok stres yaparsın, onun yerine başka şeylerle aklını dağıt. Kafanı dağıttığın şeyler cep telefonu, bilgisayar, televizyon olmasın. Bunlar daha çok uykunu kaçırırlar.
    • Daha sınav olmadan sınav sonuçları hakkında düşünme.
    • Sınavdan sonra eğlenceli, istediğin bir plan yap ve sınav bitince o planı gerçekleştireceğini düşün.
    • Sınav için kaygılanmanın normal bir duygu olduğunu bil ve kaygından kaçmaya çalışma.
    • Eğer sınav sırasında kaygının yükseldiğini hissedersen kendine 10-15 saniye ayır ve gözlerini kapatarak derin nefesler al. Sınavdaki soruların yüzde 10’unun çok kolay, yüzde 20’sinin kolay, yüzde 40’ının normal, yüzde 20’sinin zor, yüzde 10’unun çok zor sorular olduğunu ve bu soruların karışık sıralarla sorulduğunu bil ve sınavda zorlandığın sorularla karşılaşmanın normal olduğunu hatırla.
    • Sınavdan önce hiçbir şey yapamayacağım duygusu yaşamanın o anki stresinden, kaygından kaynaklandığını bil ve sınav için ne kadar çalıştığını hatırla.
    • Sınava en iyi olduğun bölümden başlamak kendine güvenmeni sağlayacak ve kaygını azaltacaktır.
    • Sınavdayken çok sık saate bakmak seni zaman konusunda endişeye düşürebilir.
    Sınava kadar her gece yatağına gidince biraz kendine zaman ayır, gözlerini kapat ve önce nefes egzersizleri yap. Burnundan yavaş ve derin bir nefes al. Sonra aldığın nefesi ağzından yine yavaşça ver. Bunu 3 kere tekrarla. Nefes egzersizlerinden sonra ise kas egzersizlerine geç. Önce ellerinden başlayarak ellerindeki kasları yavaşça sıkarak ellerini yumruk yap ve sonra tekrar yavaşça aç. Bu şekilde hareketi bütün vücuduna yay ve tüm vücudundaki kasları sık sonra tekrar bırak. En son da sınav gününü en ince ayrıntısına kadar düşün. Örneğin; sabah alarm çaldı ve sen gözlerini açtın. Kolunu telefonuna doğru uzatıp alarmı durdurdun. Sonra yatakta yavaşça doğruldun, sağ tarafa döndün, önce sağ ayağını yere koydun sonra aynı şekilde sol ayağını yerine koydun…
    Son olarak unutmaman gereken en önemli şey; sınavlar sadece senin akademik durumunu ölçmek için vardır, seni ölçmek, sana bir etiketleme getirmek için değil.

  • Yeni Gelinler

    Yeni Gelinler

    ESKİDENDE YENİ GELİNLER BÖYLEMİYDİ? SOSYAL MEDYA YÜZÜNDEN Mİ BU HALE GELDİK?

    Sanıyorum eskiden günümüze bakıldığında oluşan en büyük fark, bu ihtiyaçlara gereksinimi hissetme düzeylerimizde (özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanı) ki abartılı artış ile bu ihtiyaçları karşılama yollarının giderilme kanallarının gelişen teknoloji ile değişmesi, artması ve sunileşmesidir. Gelişen internet imkanları ve hızla yaygınlaşan sosyal medya araçları insanların kitlelere ulaşma ve kitlelerden haber alma kaynaklarını artırmaktadır. Bu da ihtiyaçlarımızın giderilmesinde bize farklı ve çeşitli imkanlar sunmak için oldukça önemli bir faktör gibi durmaktadır. Gün geçmiyor ki her yeni gün hayatımıza yeni bir kavram, yeni bir trend, yeni bir terim girmesin.

    Eskiden de ihtiyaçlar çok farklı olsaydı atalarımızdan günümüze gelen gelin-kaynana çatışmaları, insanların kendi maddi varlıklarını göstermeye düşkünlüklerini anlatan deyimler olmazdı. Benim en iyi bildiğim hikayelerden biri, gelin ve görümce arasında geçen ev kapısında yatan köpek örneğidir. “Gelin kocasının ona yeni aldığı yüzüğü gösterebilmek için “ellerini kullanarak kapısının önüne yatmış köpekten bahseder”, görümce ise buna karşılık kolundaki altın bilezikleri sallayarak “hoş hoş” diyemedin mi der. Bugün gelinen durum ise çok farklı değil… Sadece kanallarımız değişti, çeşitlendi ve çoğaldı. Ve bu hikayeler internetin gücüyle herkese canlı canlı aktarılmaya ve duyurulmaya sebep oldu. Doğal bir sonuç olarak da doyum sunileşti.

    BU NEYİN GÖSTERGESİDİR?

    Doğal hiyerarşik ihtiyaçlar listesi insan ruhunun derinleşmesi ve psikolojik anlamda sağlamlığı için aynı düzey ve sıralamada olsa da, gelinen teknolojik imkanlar ve bu imkanlara erişim kolaylığı ile bazı insanların özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanlarındaki açlıklarını bu kanallarla doyurma sıklığında ciddi bir artış oldu. O insanları da buna iten yine derindeki aynı ihtiyaçlar… Özellikle yeni kurulan ailelerde yeni rollerle birlikte başlayan bu rollere uyum ve gelinen ailelerin içinde yer edinme kaygısı evliliğin ilk yıllarında hepimizin üzerine düşen baş edilmesi gereken konulardır. Yeni kurulan ailelerde özellikle gelin ve erkeğin aile üyeleri arasında; saygı görme, itibar kazanma, değer görme ihtiyaçları karşılıklı olarak yüksektir ve ilk yıllar çoğu ailede bu dengenin oturtulması ile geçer. Eğer burada ciddi bir dengesizlik varsa, sağlıklı ve sınırları net ilişkiler oturtulamamışsa, erkek kendi ailesi ile yeni kurduğu ailesi arasında iyi bir duruş sergileyemiyorsa, özellikle gelin ve kayınvalide arasında bazen açık bazen yarı açık rekabet, kendini olduğundan fazla gösterme ihtiyacı hisseder. Bazen olduğundan daha iyiymiş gibi kendi ilişkilerini sunma ihtiyaçları da gündeme gelebilir. Ama iki taraf için de verilmeye çalışılan mesaj hep aynıdır; ne kadar değerli, sevilir ve sayılır biriyim.

    Sevgi/ait olma ve saygı hem çok kuvvetli ihtiyaçlardır hem de aslında gerçek anlamda bakıldığında tatmini için çokta komplike olmayan şeylerle giderilebilir. Ama işte gerçek anlamda sorunlar ihtiyaçlar masaya yatırılıp sahici adımlar atılamadığında da ihtiyaç giderek artar ve bugün ki tablo ortaya çıkar. Kafası karışan kişiler suni doyum kanallarını kullanırlar. Bu sebeple de herkes kendi entellektüel düzeyinde ve kendi ihtiyaçlarına yönelik bu araçları kullanarak nasiplenmektedir. Hal böyle olunca, karşımıza da çeşit çeşit renk renk kaba tabirle bazen görgüsüzlük bazen de estetik içeren bir sürü resim, paylaşım çıkmaktadır. Gerçek duyguları ve ihtiyaçları talep etmeyi öğrenemezsek sosyal medya üzerinden laf sokucu mesajlar, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla diyalogları, annesi ve eşi arasında bazen gereksiz poh pohlanıp, bazen bir oraya bir bu tarafa itilen kocaların hikayeleri ve resimleri, bunları takip eden insanları görmeye devam edeceğiz.

    Hayranlık uyandırma, kendini gösterme, onaylanma ihtiyaçlarındaki abartılı artış ile tezat gibi görünse de aynı alanının suni doyum karşılığı abartılı özsaygı, kendini beğenme, narsisizm bu döneme özgü ciddi problemler halini almıştır. Altında yatan en önemli unsur ise psikolojik anlamda hissedilen yetersizlik ve kusurluluk algısı, hayata karşı anlamlı hedefler oluşturamama, tatmin olma sınırının artık günümüzde ucunun açık olmasıdır.Hep daha fazlası artık var! Çağımızın bu tuzağına düşmüş, sadeleşemeyen, özüne dönemeyen, duygularının farkında olmayan, hakiki doyum kanallarını bulamayan çoğu insan bu bataklığın içinde her gün yeni bir deneme ile debelenip durmakta.

    BUNUN SONU NEREYE GİDİYOR? ÇARESİ VAR MI?

    Gelinen noktada son yok sanırım. Her gün yeni bir kavram ve trend çıkıyor. Biz kişisel olarak kendimize dönüp ihtiyacımızı fark edip onu hakiki anlamda giderecek yerler bulmadıkça ve kendimize bir dur demedikçe ucu hep açıktır.

    Doğru olan tüm bu imkanlardan geri durmak değil, hiç takdir edilmeyi istememek, saygı beklememek ya da kayınvalideyi/ gelini red etmek değildir. İhtiyaçların abartılması, doyum noktasındaki abartı ve bu doyumu sağlarken ruhumuzun hiçte ihtiyacı olmadığı kanallarda takılıp kalmak. Esas sağlıksız olan budur. Yoksa kitle ulaşım araçlarıyla haber almak, haberdar olmak, hayatımızdan kesitler sunmak normal düzeyde yani “olsa da olur olmasa da olur noktasında” bu kanalları kullanmakta bir sakınca yoktur. Ama bunu yaparken kanlı canlı ilişkilerinin peşini bırakmayıp, olumsuz duygularımızı fark etmeyi öğrenmek zorundayız. Doğal duygusal tepkilerimizi fark etmeye çalışmaktan, neye ihtiyacım var diye kendimize sormaktan geri durmamalıyız. Emin Olun bunun cevabı daha çok like, kayınvalidemi alt ettim ya da o geline gününü ne güzel gösterdim olmayacaktır.

    Sağlıklı bir ruh halinin ve insanın kendinden memnuniyetinin en önemli belirleyicilerinden biri “hayatı anlamı yaşamanızı sağlayacak amaçlara ve her an temas edebildiğiniz sevilir hissettiğiniz ilişkilere” sahip olmanızdır. Kalıcı mutluluğun ve kendinden/ hayatınızdan memnuniyetin sahip olamadıklarınızla değil sahip olduklarınıza sahip çıkarak onları besleyip geliştirerek elde edeceğinizi unutmayın. Yeni kurduğunuz evliliğinizde “iyi bir gelin, iyi bir eş “ olarak algılanmak istemeniz, yer edinmek ve saygı görmek istemeniz gayet normaldir.Kayınvalidenizle/gelininizle hayalinizdeki ilişkiyi henüz oturtamamış ve kendinizi “istenmeyen” algılıyor olabilirsiniz. Yapmanız gereken sizi rahatsız eden durum ve kişilerin davranışlarını belirleyip, problem odaklı değil, yapıcı bir şekilde rahatsızlık duyduğunuz konuları açıkça karşılıklı konuşarak ifade etmek, ihtiyaç duyduğunuz şeyi karşıdan talep etmek, zamanında olmuş bitmiş hala önünüze gelmeyen konuları unutmak yani sağlıklı ama sınırları net ilişki kurabilmek için adımlar atmaktır. Sosyal Medya aracılığı ile geline/kayınvalideye indirekt yollarla haber göndermeyi bir tarafa bırakıp, pasif agresif (çeşitli bahanelerle ilişkiye ket vurma gibi) davranmaktan vazgeçerek, show üzerinden değil çözüm odaklı yaşamayı öğrenmeye çalışmalıyız.

    Us Psikiyatri Enstitüsü’nden Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu

  • İYİ ANNE BABA NASIL OLABİLİRİZ ?

    İYİ ANNE BABA NASIL OLABİLİRİZ ?

    İyi çocuk yetiştirmenin yolu iyi anne baba olmaktan geçer. Araba kullanmak için ehliyet alıyoruz. Ama nasıl iyi anne baba olacağımızla ilgili eğitim almıyoruz. Hiçbir bilgiye sahip olmadan, deneme ve yanılma yöntemini uyguluyoruz.

    Anne ve babalar çocuk yetiştirmeyi 3 şekilde öğrenir:

    1.Tıpkı kendi anne ve babası gibi davrananlar: Bu anne ve babalar kendi ailelerden öğrendiklerini devam ettirirler. Çocuklarıyla, tıpkı kendi anne ve babalarının kullandıkları iletişim dillini kullanırlar. Anne ve babasında eleştirdiği davranışları sergilerler. Zaman geçtikçe anne ve babası gibi davranırlar. Ailesinde hoşgörü ve sevgi gördüyse çocuğuna karşıda hoşgörülü ebeveyn olurlar. Ailesinde şiddet gördüyse, çocuğuna şiddet uygulayabilir. Genellikle öğrendiğimiz dili devam ettiririz.

    2.Kendi anne ve babasının tam tersi davrananlar: Ben çok sıkıntı çektim, çocuğum asla çekmesin, diyerek çocuğunun her dediğini yapan, kendi anne ve babasından öğrendiği iletişim dilinin tam tersi davranan ebeveyn modelidir.
    3.Kendi anne ve babasından öğrendiklerini analiz ederek davrananlar: Ailesinden öğrendiği iletişim dilinin olumlu yanlarını alıp, olumsuz yanları değiştirebilen, ben çocuğu nasıl doğru yetiştirebilirim diye düşünüp araştıran, doğru iletişim becerisini geliştirebilen ebeveyn modelidir.

    Çocuklar ıslak çimento gibidir. Onlara söylenen her şey, onlarda iz bırakır. Çocuklar, yaşadıkları şeyi öğrenir.

    Bu nedenle iyi anne ve baba olmak için neler yapabiliriz?

    KENDİ ÇOCUKLUK HİK YENİZİ TAMAMLAYIN

    Kendi anne ve babasına karşı öfkeli olan ebeveyn çocuğuyla iletişim kurmakta zorluk yaşar. Bilmediği iletişim örüntüsünü devam ettiremez. Kendi çocukluğundaki öfkeyi, çocuğuna aktarır. O yüzden iyi çocuk yetiştirmek istiyorsak, kendi içimizdeki çocuğu onarmamız gerekiyor.

    İYİ ANNE VE BABA OLMAK İÇİN İYİ EŞ OLUN

    Mesleğe başladığım zaman hep çocuk terapisti olmak istemiştim.

    Amacım Mutlu Çocuk =Mutlu Yetişkin=Mutlu Toplum. Bu teorimde ben başında olmalıydım diye düşünmüştüm ama ne zaman çocuklarla çalışmaya başladım, teorimde bir terslik olduğunu gördüm. Çocuklarla başladığım seanslar hep anne ve babalara yöneldi. Bana mutlu çocuklar için, mutlu çiftler gerekliydi.

    Teori şöyle oldu; Mutlu Anne ve Baba = Mutlu Çift=Mutlu Çocuk =Mutlu Yetişkin.

    Bu yüzden yeni teoride ben çiftlerle çalışmaya başladım. Birbiriyle iyi iletişim kuran çiftler, çocuklarıyla da mutlu ilişki kurarlar.

    NASIL ÇOCUK YETİŞTİRMEK İSTEDİĞİNİZİ DÜŞÜNÜN

    Çocuklar tıpkı bilgisayar gibidir. Anne, baba olarak neyi yüklersek onu geri bildirim olarak alırız. Çocuk yetiştirmek tıpkı aşağıdaki yaşamın yankısı gibi, yaşamda ne ile karşılaşmak istiyorsak, yankısını oluşturabilmek için bunu önce anne baba yapmalıdır.

    ÇOCUĞUNUZU BİREY OLARAK KABUL EDİN

    Çocuklar doğduklarında belirli karakter özelliklerle doğarlar. Anne ve babalar öncelikli olarak çocuklarının özelliklerini iyi bilmeliler. Kendi hayalindeki çocuğa benzetmek için uğraşmalılar. Benim gibi olsun, bana benzesin ya da asla benim olumsuz özelliklerimi almasın gibi kalıplara yerleştirilmemelidir. Çocuğunuz bazı genetik özelliklerle anne ve babaya benzerken, sizden çok farklı bireyler olarak dünyaya geldiklerini unutmamak gereklidir.

    BİLGELİĞİN BAŞLANGICI DİNLEMEKTİR

    Dinleme, kelimelerin aktarmaya çalıştığı duyguları, çocukların hissettikleri ve yaşadıkları şeyi, onların bakış açılarını ve dolayısıyla iletişimlerinin özünü anlamayı mümkün kılar.
    Çoğu anne ve baba dinlemekten çok konuşmayı tercih eder. Sürekli çocuğa soru sorar, ne yapması gerektiğini tembih eder. Çocuk konuşurken gözlerinin içine bakıp onu dinlemeli. Çocuğun hissettiği duyguyu seni anlıyorum, bu duyguyu benimle paylaştığın için çok teşekkür ederim diyerek çocuğun duygusunu kabul etmek gerekir. Kabul etmek demek, çocukların ifadelerini ciddiye alarak, diyaloğa saygılı bir biçimde başlamanın yoludur.

    SADECE BİLGİ VERMEK YETMEYEBİLİR

    Yüzme bilmiyorsanız ve size yüzme hakkında iki saat boyunca bilgi versem, yüzmeyi öğrenebilir misiniz? Hayır, havuza girip defalarca alıştırma yapmanız ve bir sürü talimat almanız gerekir. Çocuklarda bu şekilde öğrenir. Sözler öğrenmeye yardımcı olur ama bilgi vermek için yeterli değildir. Bazen alıştırma yapmak gerekir. Doğru davranışı kazandırmak için kesin sınırlar koyan mesaj verilmeli. Örnek olunmalı, Çocuğun davranışı tekrar etmesi sağlanmalı, çabaları ve gelişimi için cesaretlendirmeli.

    BEN DİLİNİ KULLANMAK

    Ben dilini kullanmaktaki amaç, çocukların o an yapmakta olduğu şeyi değiştirmeleri yönünde etkilemektir. Genellikle size kabul edilemez davranışı tanımlamanız ve onlara bu konuda üzgün, bazen de sinirli ya da hayal kırıklığına uğramış olduğunuzu söylemeniz yeterli değildir. Bunun nedenini bilmeleri gerekir.
    Tam ben iletisi şunları kapsar;

    1-Kabul edilmeyen davranışın tanımlanması
    2-Ebeveyn tarafından yaşanan duygu
    3-Ebeveyn üzerindeki somut etki

    Örneğin, gazete okurken sürekli rahatsız edip oyun oynamak isteyen çocuğa, hem gazete okuyup, hem oyun oynayamam. Dinlenip gazete okuyamamak beni sinirlendiriyor demelidir.

    SINIRLAR NET VE ANLAŞILIR OLMALI

    Arabanızla giderken trafik ışıklarına yaklaştığınızda ışık sarıya dönerse ve ışıktan geçecek zamanınız a varsa yine durur musunuz?

    Çoğu yetişkin bunu yapmaz. Çocuklar da bu tür sinyal aldıklarında yanlış davranışlarını durduramazlar. Yetişkinler sarı ışıkta neden durmuyorlarsa çocuklarda aynı sebepten durmazlar. Yanı durmak isteğe bağlıdır.
    Ebeveynlerin çoğu, çocuklarını yanlış davranışlarını durdurmak için yanlış sinyaller göndermektedir. Dur işaretinin gerçekten durmayı zorunlu kılmadığını hayırların aslında evet ya da olabilir anlamına geldiğini göremezler. Çoğu durumda sorun, sınırlar konusunda net olmayan iletişimden kaynaklanır.

    ÇOCUKLA KURACAĞIMIZ EN ETKİLİ İLETİŞİMİN OYUN OLDUĞUNU UNUTMAMALIYIZ

    Çocuklar için oyun hayatın provasıdır. Çocukla kuracağımız en önemli paylaşım alanı oyundur. Çocukla oyun oynadığınız zaman onun dünyasına yolculuk başlar. Çocuk kendisinin önemsendiğini, değer gördüğünü hisseder. Annesi ve babasıyla ortak paylaşım alanı başlar. Çocuğun anne ve baba ile işbirliği yapmasını sağlar. Annesi ve babası tarafından kabul edildiğini hisseden çocuk, anne ve babasıyla iyi iletişim kurar.

    Her anne ve baba en iyi ebeveyn olmak ve en iyi çocukları yetiştirmek ister.

    Ama şunu unutmamalıyız; MÜKEMMEL ÇOCUK YOK, MÜKEMMEL ANNE VE BABADA YOK.

    Anne ve baba her insan gibi hata yapabilir. Önemli olan telafisi olan hatalar yapmaktır. Temelinde sevgi olan hiçbir şey asla başarısızlıkla tamamlanmaz.

  • Narsist Kişilik Bozukluğu

    Narsist Kişilik Bozukluğu

    Narsistik kişilerin başkaları ile olan ilişkileri sorunludur çünkü aşırı ilgi ihtiyaçları ve başkalarının duygu ve düşüncelerini umursamamaları yüzünden insanlar uzaklaşırlar. Sosyal olarak aktif, keyifli ve cazip olabilirler fakat insanlara karşı sorumsuz ve kibirlidirler.

    NARSİST KİŞİLİK BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    Bencilliğin hastalık boyutuna giren tutum ve davranışlara “Narsist Kişilik Bozukluğu” diyoruz. Empati yapmazlar, başkalarının düşüncelerine saygı göstermez, ilişkilerde kendilerini merkeze koyarlar. Kendilerini beğenmiş ve kusursuz kabul ederler. Başkalarını kendi istek ve amaçları için kullanmayı severler eleştiriye gelemez, güç ve sevgide tatminsiz ve yaptıkları şeylerde kendilerini haklı görür ve onaylanmak isterler. Beklentilerini karşılamazsanız benlik saygıları düşer, çabuk kırılır ve duygusal durumlarıyla kendilerini ve başkalarını yıpratırlar. Gerçekleri saptırma eğilimindedir. Hayallerini abartmayı sever. Kıskanç ve rahatlıklarından ödün vermezler. Çoğunlukla narsist kişilik bozukluğu tek sorun olmaz. Beraberinde antisosyal, borderline gibi kişilik bozuklukları da eşlik eder. Bu nedenle yıllarca bu sorunun ne olduğu anlaşılmaz

    Tanı Koyarken Şu Kriterlere Bakarız

    • Kendini çok fazla önemsiyor mu

    • Aşırı güzellik düşkünü, çok zeki buluyor ve güç ve kusursuz sevgi arayışında mı?

    • Başkalarını kolayca çıkarları uğruna harcayabiliyor mu?

    • Küstahlık ve kendini beğenmişlik var mı?

    • Sürekli haklı çıkma peşinde mi?

    • Durumunu ajite ediyor ve başkalarını suçlama eğiliminde mi?

    • Empati yapıyor mu?

    • Duygularında uç noktalarda mı yaşıyor?

    • Eleştirilere tahammülsüz müsünüz?

    • Başkalarıyla işbirliği yapmakta zorlanıyor mu?

    Narsist Kişilik Bozukluğunun Temelinde Ne Var?

    Her şeyde olduğu gibi bunda da aile var. Ergenlik döneminde başlar. Anne ve babadan yeterince duygusal sıcaklık görememiş, anne babanın çocuğun özelliklerini abartarak sürekli yüceltmiş veya çocukluk çağındaki travmalar sebep olmuş olabilir.

    Narsist Kişilerde İlişkiler Nasıl Olur?

    Kendilerini merkeze koyar ilişkilerinde eşlerinden karşılıksız sevgi ve ilginin sürekli olmasını isterler. Sorumlulukları verme konusunda uzmandır ancak sorumluluk almaz. Biriyle ilişki içinde olmasının iki nedeni vardır; hırsıdır ve bu hırsını tatmin etmek için ulaşması gereken noktaya ( kariyer, para, şöhret) için size ihtiyacı vardır ya da ne kadar eşsiz ve üstün bir vasfa sahip olduklarını onaylatacak biri olarak sizi görür ve siz bunu yaptıkça sizi yakınında tutmayı tercih eder.

    Narsist kişiler ile birlikte olmayı tercih edenlerin çoğunda anne veya babasından biri narsist kişiliğe sahip olmuştur. Kendi haklarını aramayı düşünmez eşlerinin kendilerini hiçbir karşılık vermeden kullanmalarına izin verirler.

    Narsistlere Dur Demem Mümkün Mü?

    Ola ki siz bu kişiye “bencil” ve “çıkarların için beni kullanıyorsun” deyin. İşte o zaman pençelerini çıkartır ve ne kadar kirli çamaşırlarınız varsa veya zaaflarınız onunla sizi ezmeye çalışır. Örneğin; Tartıştığınızda, “Ben senin erkekliğinden şüphe ediyorum. Bu güne kadar beni hiç tatmin edemedin ama ben hep yanında oldum senin” gibi. Bir yandan savunma yaparken bir yandan da ağır eleştirilerde bulunabilirler.

    Üstelik bununla da kalmaz kendi kusursuzluklarını göstermek ve bu inancı sürdürmek için eleştiri silahını sıkça kullanır, gerektiğinde bunun için yalan söyler, aldatır veya inkar eder ve bazen de suç işlemeyi göze alabilir.

    Nasıl Tedavi Olur?

    Bu durum erken yaşlarda anlaşılmaz. İleri yaşlarda ise kronikleşmiştir. Dışarıya yansıtılan benlik ile içeride özünde var olan benlik arasında uçurum vardır. Dışına yansıttıklarıyla sağlıklı bir ilerleme olmaz ne var ki çoğu da içinize girmenize izin vermez. Yargılanmaktan, yetersizliklerden, hatalı duruma düşmekten o kadar çok korkarlar ki bu hasta olduğunu doktordan duymaktansa hiç gitmeyip tedaviyi reddeden hastanın durumuna benzer.

    Narsistik kişiler kendilerini sorunlu görmedikleri için kişilik problemleri dışında bir sorun için yardım almayı kabul edebilirler. Duygusal problemlerine tahammül edemedikleri ve kırıldıkları bir noktada depresyona girer ve terapi almayı kabul edebilirler. inançlarını sarsacak bir kriz yaşadıklarında terk edildiklerinde, ölüm veya iş kaybı gibi ağır bir sorunla karşı karşıya kalınca yardım almayı kabul edebilirler.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.