Etiket: Dönem

  • Hamilelik ve Psikoloji

    Hamilelik ve Psikoloji

    Anne adayının hamilelik sürecini rahat geçirebilmek adına alınması gereken 5 önlem;

    1. Eş ile yakın ve iyi bir iletişim içinde bulunmak

    2. Sosyal çevreden uzak kalmamak, ihtiyaç duyulduğunda yakın çevreden sosyal destek almak

    3. Hamilelik dönemi,doğum ve sonrası hakkında bilgi edinmek

    4. Bebeğe hazırlık hakkında deneyimli kişilerden bilgi almak

    5. İhtiyaç duyuluyorsa, profesyonellerden psikolojik destek almak

    Çocuk yetiştirmek hamilelik döneminde başlayan bir süreçtir. Bu dönem birçok kadın için mutluluk ve üzüntü, yalnızlık ve birliktelik, cesaret ve kaygı gibi zıt duyguların bir arada olduğu bir duygusal dalgalanma dönemidir. Bu dönemde yaşanan korku ve kaygılar oldukça doğal ve olağandır. Bu korku ve kaygıların bir kısmı vücuttaki fiziksel değişikliklere, bir kısmı da yaşantılara bağlıdır. Bu dönem aslında anne adayının kendini, kadınlığını, duygulanımlarını ve değişkenliklerini keşfestmesi için ideal bir dönemdir.  

    Hamilelik döneminde, anne adayının bebeğin sağlığı, doğum, bebeğin bakımı, emzirme gibi bir çok konuda kaygı yaşaması olağan bir durumdur. Yaşanan bu kaygılarla baş edilebildiği sürece stressiz bir hamilelik geçecektir. Bu durum, henüz anne karnındayken bebeğin de ruhsal sağlığını etkiler. Anne adayının yapması gereken, bu kaygılarıyla savaşmak değil, onları bu dönemin doğal bir parçası olarak olduğu gibi labul etmektir.  

    Hamilelikte, özellikle de son aylarda, sıklıkla canlı ve bazen de korkutucu yalar görülür. Bu durum tamamen normal bir durumdur. Rüyalar, geçmiş olumsuz yaşantılar, çözülmemiş çatışmalar, bitirilmemiş işler, bazı fanteziler ve bunların yarattığı kaygıları güvenli bir şekilde çözmeyi sağlarlar. Başka bir deyişle, rüyalar beynin kendi kendine olumsuzlukları nötr hale getirdiği bir mekanizmadır. Anne adayının bilinçaltı bazı korkularını, kaygılarını, anneliğe ve gebeliğe dair çözemediği endişeleriyle yüzleşmenin dolaylı bir yoludur. Dolayısıyla, korkutucu değillerdir. Aksine, ruh sağlığına olumlu etki yaratan bir süreçtir. Yapılacak en büyük yanlış, rüyaları genel tabirleriyle algılamaya çalışmaktır. Görülen her rüya, gören kişinin içsel dinamiklerine göre yorumlanmalıdır.

    Hamilelerde 3’er aylık aralıklarla görülen olası stres süreçleri:

    İlk 3 aylık periyod: Bu dönemde anne adayının bebeği henüz hissedememesine oldukça sık rastlanır. Sıkıntılar daha çok fiziksel alandaki sıkıntılardır. Anne adayı bebeği hissedemediği için suçluluk duygusu yaşayabilir. Özellikle ilk kez hamile kalınıyorsa, deneyimsizlikten dolayı neleri yapıp yapamayacağını kestiremediği için kendisine aşırıya varan kısıtlamalar getirebilir.

    İkinci 3 aylık periyod: Test ve tetkiklerin yapılması gerekliliği anne adayı için farklı bir stres kaynağıdır. Bebeğin sağlıklı olup olmamasıyla ilgili endişeler yaşanabilir.

    Son 3 aylık periyod:  Doğumun yaklaşmasıyla birlikte anne adayının kendine yönelik kaygıları artar. Anne adayı kendisinin kadın olarak çekici olmadığı duygusunu yaşayabilir. Anne-baba rolü ile kadın-erkek rolünün doğallaşması konusunda bir sürece girilir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon psikanalitik literatürde en genel açıklaması ile ” sevilen bir nesnenin kaybı sonrasında hissedilen üzüntü duygusu”‘dur. İnsan yaşamının her döneminde bireyin karşılaşabileceği bir psikolojik rahatsızlıktır. Birey doğumundan sonra çevresindeki çeşitli nesnelere ilgi duymaya ve sevgisini yüklemeye başlayacaktır. Hayatın insana öğreteceği, belki de kabullenmek istemediği derin zorlantılardan bir tanesi “kaybetme” durumudur.

    Bireyin kaybetme eylemiyle tanışmasının doğumuyla olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Anne rahminde yaşamsal gereksinimlerini kusursuza yakın karşılama imkanı vardır. Bu imkanların yanı sıra yaşamında kişinin karşılamak zorunda olduğu ihtiyaçları yoktur. Bu sebeple anne rahmindeki bireyin ihtiyaç duygusu gelişmeden her gereksinimi karşılanmaktadır. Bu korunaklı ve besleyici ideal ortam, sağlıklı koşullarda 9 ay 15 gün sonra terk edilmek durumundadır. Birey için ilk ayrılık, ilk kayıp anne rahminden ayrılma ile başlayarak hayatının ilerleyen dönemlerinde devam etmektedir. Nesne kaybının depresyon olarak tanımlanan psikopatolojiye sebep olduğunu belirttik. Ancak her ayrılığın ya da her nesne kaybının kişiyi depresif bir yaşam yaşantılamaya götüreceğini söylemek mümkün değildir. Kişi için doğum travmatik olsa dahi bu süreç kişinin ilk depresyonunun sebebidir diyemeyiz.

    Depresyonun literatürdeki karşılığı Yunanca kökenli melankoli kelimesidir. Melankoli kelimesi Yunanca üzüntü olarak Türkçeye çevrilebilir. Melankoli ilk olarak literatüre Sigmund Freud’un analizleri sonucunda fark ettiği insanların psikolojik durumlarının tanımlanmasından önceye dayanmaktadır. Günümüzde kara üzüntü olarak da bilinen melankolinin tanımlaması Hipokrat’ın insanları hasta eden nedenleri belirttiği dört ana unsurdan bir tanesidir. Rivayet edilene göre Hipokrat insanları hasta eden melankoliyi “kara safra” olarak tanımlamıştır.

    Depresyon, kısa bir tanımlamadan daha fazlasını içermektedir. Bu sebeple çeşitli tıbbi alanlardan uzmanlar bu rahatsızlığın sebepleri üzerine çalışmalar yapmıştır. Depresyon hastalığı üzerine çalışmaların yapıldığı alan psikolojidir. Psikoloji bilimi içerisinde Sigmund Freud’un tanımlamasının sonrasında da çalışmalar vardır. Sonrasında yapılan ve geliştirilen kuramlar hastalığın nedenleri ve tedavisinde oldukça önemlidir.
    Depresyon üzerine çalışmalar yapan başta Sigmund Freud, Karl Abraham olmak üzere depresyonun tanımlamasında değerli katkıları olan Melanie Klein, Carl Gustov Jung birbirleri ile çelişmeyen paralel şekilde depresyonu tanımlamışlardır. Depresyonu tanımladığımız giriş metninde söylediğimiz gibi depresyon ile bireyin ilk karşılaşması çocukluğun ilk yıllarına dayanır.

    Karl Abraham ve Sigmund Freud’un tanımına göre depresyonun sebebi bireyin libidinal yatırımı sonucu ortaya çıkan arzu ve ödipal kompleks sonucu ortaya çıkan cezalandırılma kaygısıdır. Sigmund Freud depresyonu; yas ve melankoli kavramlarıyla tanımlamıştır. Depresyon, Sigmund Freud’un psikoseksüel evrelerinin ilki olan oral evreye denk gelmektedir. Abraham ve Freud’un depresyon tanımını kavrayabilmek için, yas ve melankoli kavramlarını tanımlamak gerekmektedir.

    Birey hayatının her aşamasında libidinal yatırım yapılmış olsun veya libidinal yatırım yapılmış olmasın kayıplar yaşamaktadır. Libidinal yatırımın yapılmadığı nesnelerin varlıkları ve yoklukları bireyin yaşamı için önem arz etmemektedir. Bu sebeple, bireyin patolojik olarak etkilenmesi, kaybedilen nesneye karşı duygularına bağlıdır. Bireyi depresyona götürecek bir nesne kaybında, yas ve melankoli gözlenir. Freud ve Abraham’a göre; yas, bireyin kayıba karşı içsel tepkisidir, melankoli ise dışsal tepkisidir. Yas ve melankoli, oral dönem olarak tanımlanan yaşamın 0-1 yılları arasında ortaya çıkmaktadır.

    Carl Gustov Jung’un depresyon tanımı Karl Abraham ve Sigmund Freud’un tanımıyla paralellik göstermektedir. Jung, kişiyi depresyona iten sebebin libidonun ketlenmesi olarak tanımlar. Kişi libidinal yatırım yaptığı nesneyle ilişkisi engellendiği zaman arzularını içe yönlendirmek zorunda kalır. İçe yönlendiren arzular, kişiyi tatmin etmekten ziyade kişiyi yaşamında yer alan keyif veren uğraşlardan uzaklaştırır.

    Melanie Klein, depresyonun bireyin özellikle anne ile kurduğu ilişkideki ambivalansın hayatının devamında kurduğu ilişkilerde tekrarlanmasıyla ortaya çıktığını ileri sürer. Bebeğin anneye karşı beslediği sevgi gibi olumlu duyguların yanında, öfke ve nefret gibi olumsuz duyguların da olduğunu belirtir. Bu karmaşa bireyin yaşamının her evresinde kurduğu ilişkilerde devam eder. Depresyonun anlamlandırılıp ortadan kalkması için anne ile olan ilişkinin çözümlenmesi gerektiğini belirtir.

    Sınırların yavaş yavaş kaybolmaya başladığı bir zaman dilimi yaşanmaktadır. Özellikle gelişen teknoloji ile birlikte sınırlar ortadan kalkmaktadır. Bireyin arzu ettiği nesneye ulaşmak için çok fazla bir çaba harcamasına gerek yoktur. Gelişen teknoloji insan hayatını kolaylaştırdığı gibi ” arzu ” kelimesinin de içinin boşalmasına sebep olmaktadır. Bu dönem içerisinde yaşayan bireylerin temas halinde olduğu sayısız etkileşim aracı vardır. Temel motivasyon göz ardı edilerek, bir ilizyon ile suni yollardan arzu tatmini yaşanmaktadır. Suni tatmin bireye kısa süreli bir doyum sağlamaktan öteye geçmemektedir. Kolay elde edilen nesneler, hızlı bir şekilde kaybedilmektedir. Önceki depresyon yazılarımızda belirtildiği gibi depresyonun temel sebebi ketlenen libido ve kaybedilen nesnedir.

    Günümüzde çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemi için çok sayıda depresyona sebep olabilecek örnekler sunulabilir. Her bir dönem için birer örnek vermek yazımızda yer alan teorik açıklamaların kavranmasını kolaylaştıracaktır.

    Çocukluk dönemi incelendiğinde, ebeveynlerin; çok küçük yaşlardan itibaren çocuklarına sundukları tablet, akıllı telefon, bilgisayar, televizyon gibi zaman geçirme araçları vardır. Bireyin doğumuyla başlayan ihtiyaçlarına baktığımızda bu araçların hiçbirinin çocuğun psikolojik gelişimine hizmet etmediğini görmekteyiz. Çocuk doğumundan kısa bir süre sonra arzu nesnesinden mahrum kalır. Arzulanan anne veya baba yerine çeşitli teknolojik aletler geçmektedir. Bu bireyin ilk olmasa da hayatının kalanına etki edebilecek en uzun süreli depresyonudur.

    Ergenlik dönemindeki bireylere önceki yıllarda sunulan imkanlar, çeşitli sebeplerle ellerinden alınmaktadır. Bu sebepler aileden aileye göre değişmekte ancak eylemler çoğu aile için sabit kalmaktadır. Bu süreci analiz ettiğimizde karşımıza basit bir kısıtlamadan fazlası çıkmaktadır. Bireyin halihazırda kaybetme kaygısı vardır. Bu kısıtlama olarak görülen eylem, kişi için kaybetme kaygısını tetiklemektedir. Bir diğer deyişle kastrasyon kaygısını tekrar hatırlatmaktadır. Ergenin depresyon yaşamasının nedenlerinden bir tanesi olarak sunulabilir.

    Yetişkin bireylerin hayatlarındaki depresyonu açıklamak için genel geçer bir örnek vermek uygun olacaktır. Biyolojik olarak belirli yaştan sonra kadın ve erkek için cinsel üretkenliğin ortadan kalktığı dönemler vardır. Andropoz ve menopoz dönemleri bireyin temel arzu kaynağı ve motivasyonundan yoksun kaldığı dönemdir. Bu süreçte, yetişkin bireylerin depresyona yatkınlıkları biyolojik ve psikolojik olarak bilinmektedir.

    Herhangi bir psikolojik rahatsızlıkta bir genelleme yaparak kriter belirlemek mümkün değildir. Ancak bireylerin farkındalıklarını artırmak adına teorik bilgilere günlük hayatta karşılık gelebilecek örnek sunulmuştur.

  • Ergen Danışmanlığı

    Ergen Danışmanlığı

    Ergenliğin psikolojik özelliklerini anlamak için fiziksel gelişime şöyle bir göz atmak gerekir. Çocuğun erinlik dönemine girdiğini belli eden geleneksel ölçütlerin başında, kızlarda ilk reglin, erkeklerde ilk boşalmanın görülmesi gelir.

    Beden şeması ya da imgesi kavramı bedenimize ilişkin kişisel tasarımımızı belirtir. Bu imge çözülmüş parçalardan bütüne doğru giderek zaman içinde oluşur. Ergenlik döneminde hızlı organik gelişme ve değişimler eski beden şemasını bozar ve yeniden kurulmasını gerektirir. Görünümü değişen beden çocuğun ve çevresinin gözünde yeni bir anlam kazanır. Hızlı bedensel değişimler bir hastalık gibi, bir anormallik gibi kaygı ve korkuyla izlenir çoğu zaman. Bu dönemdeki asıl sorunun ergenin kendi “ kimliğini bulması” yolunda hazırlanması olduğu çeşitli kaynaklarca vurgulanmaktadır.

    Ergenlikteki bedensel değişimler bireyin hem kendisiyle hem başkalarıyla olan ilişkilerini etkiler. Boyuna, yapısına, yüzüne, siluetine, tenine ilişkin aşırı ilgileri bu yeni beden imgesine uyum sağlama güçlüklerini yansıtır. Bedenin bugünkü durumunu ve yarın ne olacağını kuşkuyla izleyen ergen, bu yüzden çevrenin yargılarına karşı çok duyarlıdır. Başkalarının bakışı ergeni sıkar ve utandırır, ama aynı zamanda kendi varlığının bilincini kazanmasını da sağlar.

    Ergenliğin ortalarında bedendeki büyüme yavaşlayarak devam eder. Kişinin kendi bedenindeki değişikliklere uyumu daha çok artmış ve dolayısıyla cinsiyet rollerinden kaynak alan gerilimleri azalmaya başlamıştır. Bu süreçte artık anne babadan bağımsız olma çabaları görülmektedir. Ergen yeni kimliği ile toplumdaki yerini aramaya başlamış, arkadaş gruplarının önemi artmıştır. Arkadaş grupları kabul görme ve bireyin kimliği açısından son derece önem taşımaktadır.

    Ergenliğin son dönemi, fiziksel gelişimin tamamlandığı, ilişkilerde çatışmaların azaldığı, karar vermede zorlukların azaldığı ve kişisel olgunluğun arttığı bir dönemdir. Ancak bu dönem bazı ergenlerde, sürekli hırçınlık, sinirlilik, geçimsizlik, kavgacılık, okuldan kaçma, çalma, sürekli başkaldırma, kuralları çiğneme gibi belirtilerle kendini gösterir.

    Ergenlik döneminde ebeveynlere düşen en önemli görev çocuklarıyla sürekli iletişim halinde olup, anlayış göstermeleridir. Karşılıklı kişilik çatışmalarına girmek, yargılamak, eleştirmek, öğüt yada gözdağı vermek çocuğu aileden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Dolayısıyla ileriki yaşamda da sürekli hale gelebilecek bir kopukluğun başlangıcı sayılır.

    Bu dönemin sağlıklı geçirilebilmesi için anne babaların adil, objektif ve en önemlisi sabırlı davranışlar sergilemesi çok yararlı olur. Çocukların mükemmel olmasını beklemek daha çok yanlışa neden olacağından bazı kusurları görmezden gelip daha sonra uygun dilde anlatmak çözüme yönelik davranışlardandır.

    Sorunların üst üste geldiğini düşünüyor, başa çıkmakta zorlanıyor ve günlük yaşamın yolunda gitmediğini düşünüyorsanız psikolojik destek alınız.

    ERGENLE İLETİŞİM BOZUKLUKLARI

    Ergenler ve ebeveynleri arasındaki bazı ortak rahatsızlık ve anlaşmazlık kaynakları arasında ana babanın denetim ve disiplin tekniklerinin türü ve sınırları, cinsellikle ilgili değerler, arkadaş ve sosyal etkinliklerin seçimi, para ile ilgili konular, eleştiri ve söylenmeler sayılabilir. Ergenin ve anababanın birbirlerine inanmama eğilimi ve belki de karşılıklı duyguların açık seçik olmamasından kaynaklanan iletişim kopuklukları, sorunları iyice büyütebilir.

    Sosyalleşme ve ait olma duygularının ağır bastığı bu dönemde, ana babalar olabildiğince sakin ve sabırlı davranmalı, zorlandıkları yerde bir uzmandan destek almalıdırlar. Ergenlik uzun bir dönemi içine aldığından anlık çözümler değil, davranış ve yaklaşım biçimi konusunda yardım alınmalıdır.

    BİLGİSAYAR BAĞIMLILIĞI

    Gelişen teknolojiyle birlikte yaşamımıza hızla giren bilgisayar ve internet yaşamı oldukça kolaylaştıran, eğlenceli bir unsur olmakla birlikte amacının dışında kullanıldığında bağımlılık ve sosyal yaşamdan kopuşa neden olan bir sorundur.

    Günlük yaşam düzeyini bozacak şekilde zamanının çok önemli bir kısmını bilgisayar başında geçiren, sorumluluklarını aksatan bireyleri bağımlı olarak nitelendiriyoruz. Bu durum özellikle okul çağındaki çocuklarda psikolojik ve fizyolojik gelişimleri ile sosyal etkileşimlerini ve okul başarısını olumsuz yönde etkilemektedir.

    Araştırmalara göre erkeklerde internet bağımlılığının kızlara göre 2-3 kat daha fazla olduğu görülmektedir. Özellikle 14 ve 21 yaşlar arasında bağımlılık sık görülmekte kaygı ve stres durumlarında bir kaçış yolu olarak kullanımın arttığı görülmektedir. Özellikle ; fiziksel görünüşünden hoşnut olmayan, sosyal becerileri yeterince gelişmemiş olan, kişiler arası ilişkilerde güvensizlik yaşayan bireyler, sanal iletişimlerde kendilerini daha rahat hissettiklerinden, bu eksikliklerini giderme ihtiyaçlarıyla bağımlı hale gelmektedirler.  Zamanla okul başarıları düşüyor ve aile bireyleri ile geçirilen zaman azalıyor.

    Bu durumda ebeveynler, çocuklarıyla daha fazla zaman geçirmeye çalışmalı, her konuda olduğu gibi sabırla ve anlayışla yaklaşmalı ve anne baba birlikte hareket ederek kararlı davranmalıdır. Sorunla başa çıkılamayan durumlarda da mutlaka uzmandan yardım alınmalıdır.

    ERGENLİKTE CİNSELLİK

    Ergen bedeninin izlediği gelişim onun kişilik gelişimi üzerinde de önemli etkiler yaratır. Cilt güzelliği ergenler için ortak bir ilgi ve kaygı kaynağıdır. Ergenlerde ortak görülen diğer sorunlar arasında düzensiz dişlere, gözlük takmaya, yüz ve burun biçimine ilişkin kaygılar sayılabilir.

    Cinsel çekicilik kısmen biyolojik olgunluğa yaklaşmasıyla ilgili olsa da kısmen de toplumsal baskılarla ilgilidir. Cinsel açıdan erkekler kızlardan daha aktiftir. Ancak cinsel etkinlik biçimleri karşı cinsle ilişkiden çok mastürbasyondan oluşur. Ergenliğin başındaki fiziksel arzulamalar, bir süre sonra duygusal gereksinmelere dönüşür, ergenliğin sonunda ise cinsellik ile derin bir sevginin bağdaştırıldığı olgun bir ilişkiye geçilir.

     Bu dönemdeki olgunlaşma, yalnızca karşı cinsten olanlara uyum sağlanmasını değil, cinsellikle ilgili sağlıklı tutumların kazanılmasını, bireyin kendi cinsinden olanlarla uygun ilişkiler kurmasını ve kendi cinsel kimliği ile sağlıklı bir biçimde özdeşleşmesini içerir. Dolayısıyla ebeveynler bu dönemdeki gelişim ve değişimlere karşı açık olmalı, suçlayıcı değil,  anlayışlı ve yol gösterici olmalıdır. 

  • Çocuklardaki korku duygusu

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı. “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir. Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorularbırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

    İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

  • Çocuklarda Gelişim Takibinin Önemi

    Çocuklarda Gelişim Takibinin Önemi

    Çocuk gelişiminin en kritik dönemi olarak ele alınan kısmı 0-6 yaştır. 0-6 yaş dönemi bireyin gelişimi için en önemli yıllardır. Özellikle de ilk 4 yıl çok önemlidir. Bu yaş aralığı çocuğun beyin gelişiminin büyük ölçüde tamamlandığı, temel alışkanlıklarının belirlendiği, kişilik özelliklerinin temelinin atıldığı bir dönemdir.

    0-3 yaş arası dönem çocukların bilinç dışı olarak çevresindeki her şeyi sünger gibi emdiği emici zihin dönemidir. Çocuklar neye maruz kalırlarsa onu emerler. 3-6 yaş arası dönemde bilinç dışı olarak öğrendiklerini bilinçli hale getirirler. 0-6 yaş arası dönemde çocukların beyindeki nöronlar çok hızlı hareket eder. Çok uyarana maruz kalmaları ve farklı deneyimler yaşamaları beyin gelişimlerini olumlu yönde etkiler. Doğuştan gelen kalıtımsal özelliklere, deneyimsel yaşantılar da eklendiğinde beynin gelişimleri olumlu yönde ilerler.

    Kendine güven, dünyaya güven, temel sosyal beceriler, girişimcilik, kendini ifade edebilme gücü ve isteği gibi hayati özelliklerin temeli bu yaşlarda atılır. Çocuğun erken gelişim yıllarının önemi nedeniyle aileler özellikle bu süreçteki yaklaşımlarına özen göstermelidir. 

    Ülkemizde 0-6 yaş arasındaki çocukları gelişimsel açıdan değerlendirmek amacıyla AGTE ve Denver tarama testleri yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Erken tanı, sağlıklı bir gelişim için çok büyük önem taşımaktadır. Gelişim testleri aynı zamanda normal ya da hızlı gelişen çocukların güçlü yanlarını ortaya çıkarmak, desteklenmesi gereken alanları tespit etmek için de kullanılmaktadır.

    Gelişim Takibi Nasıl Yapılır?

    • Gelişim takibinin ilk görüşmesinde, çocuğun gelişim değerlendirmesi yapılır. Bu değerlendirmede, gelişim tarama testleri kullanılır.

    • Çocuğun gelişimi; dil-bilişsel, ince motor, kaba motor, sosyal beceri, öz bakım ve genel gelişimi olmak üzere alana göre değerlendirilir.

    • Gelişim testinde çıkan sonuca göre çocuğun içinde bulunduğu aya göre gelişim özellikleri anne babaya anlatılır. Bu ayda hangi becerileri kazanacağı, hangi davranışların ya da davranış problemlerinin olacağı konusunda bilgi verilir.

    • Ay gelişimine uygun oyun ve oyuncak önerilerinde bulunulur.

    • Anne babalara evde uygulayabilecekleri, gelişim alanlarını desteklemeye yönelik etkinlik önerilerinde bulunulur.

    • Etkili anne baba çocuk iletişiminin nasıl olacağı, problem durumlarda neye nasıl tepki verilmesi gerektiği ile ilgili bilgiler verilir.

    • Anne babanın yaşadığı problemlerle alakalı sorular cevaplanır.

    • Çocuğun gelişim testinin sonucuna göre sürecin nasıl işleneceğine dair bilgi verilir.

    • Gelişim testi sonucu ayına ve yaşına uygun çıkmış ise, aileye etkinlik önerilerinde bulunulur.

    • Gelişiminde gecikme ya da gerilik bulunan çocuklar ile yüksek riskli çocuklar için programlar hazırlanır. Hem çocuk ile gelişimini desteklemeye yönelik seanslar gerçekleştirilir hem de aileye evde yapılabilecek etkinlik önerileri verilir.

    Çocuğun gelişim takibini yaptırmak, çocuğun içinde bulunduğu gelişim evresini tanımak, bu evrelerin özelliklerini bilmek ve çocuğa o şekilde davranmak, çocukların sağlıklı gelişim içinde olup olmadığını takip etmek, erken tanı ve müdahalede bulunmak ve çocukla sağlıklı iletişim kurmak açısından anne-babalara fayda sağlayacaktır.

  • Kayıp Sonrası Keder ve Yas

    Kayıp Sonrası Keder ve Yas

    Insan yaşamının bazen zor dönemleri vardır. Yaşamınızdaki kayıplar ve kayıp sonrasi yeniden hayata tutunmak en önemli yaşam krizlerden biridir. Kayıp denilince genelde akla gelen, ölüm olgusu olmakla birlikte aslında yaşamimizdaki kayıplarimiz sadece ölüm olgusuyla sınırlı değildir. Ornegin boşanmak, sevgiliden ayrılmak, iş değişimi ya da işten ayrılma, şehir da ülke  değiştirme hatta bir semtten başka bir semte taşınmak bile insan ruhunda kayıp olarak hissedilir.
    Elbette bu kayıplar arasında en ağır olani ölümün yarattığı kaybın bıraktığı izlerdir.
    Kayıp sonrası süreç kriz ve yas dönemlerinden oluşmaktadır.
    Bu süreç;   özellikle günümüz batı toplumlarında “güçlü olmak” seklinde tanimlandigi gibi, kayip sonrasindaki bir iki haftada tamamlanıp, calisma ve günlük hayata kisa surede dönmeyi öngören kısa bir süreç değildir.  Kayipdan sonraki süreç , çeşitli evreleri olan ve her bir evresi yaşanılan kayibin  insan ruhunda bıraktığı izleri ifade ettigi bir dönemdir. Uzmanlara gore; sağlıklı geçirilen kayıp sonrasi süreç  en az 4 ile 6 ay süresinde tamamlanmakta olup, kişinin kayip karşındaki ruhsal savunmalarına göre iki yila kadar da uzayabilmektedir.  Bu sürecinin ilk evresi “keder” duygusunun hakim olduğu “kriz dönemi” olup, bu dönem  birbirini takip eden süreçlerden oluşmaktadır. Bunlardan ilki kayip karşısında bedenimizin   fiziksel tepkiler vermesidir. Donup kalmak, olanlari anlamakta güçlük çekmek , dış  gerçeklikten  kopmak, şok olmak, bağırmak ve ağlamak gibi tepkiler bu evreye girmektedir. Ikıncı evre ise inkar dönemidir. Yaşanılan kaybın aslında gerçek olmadığını düşünmek ve kaybettigimize  inanmama dönemidir. Bu dönem özellikle ani ölüm ya da ani kayıplar  gibi beklenmedik olaylar sonrasında daha sık görülür. Üçüncü dönem pazarlık aşamasıdır. Kişi kaybının karşısında zamanı geri almak ve kaybin hemen öncesindeki olayları değiştirmek ister.. Daha sonra  terk eden sevgiliye ya da ölen kisiye bizi birakip gittigi icin, kaybimiza dair ofkelendigimiz dönemdir.  Ve sonrasında kriz donemi yerini, kaybın kabul etmeye dönüştüğü ” yas donemine” bırakır. Sağlıklı bir şekilde bu süreçlerin atlatmasının ardından ölüm gibi telafisi olmayan kayıplarımız için yil donemlerinde anma törenleri yaparak anımsarız. Bu süreçlerin atlatılmasında herhangi bir dönemde takılmak ve bu dönemi atlatamamak  yas sürecinin tamamlanmasını engeller. Kişiyi,  bitmeyen bir keder duygusunun içine, adeta hapseder. Kaybınızin, sizin iç dünyanızdaki anlamı ne kadar büyükse ve kayıp durumunda herhangi bir psikoljik destek almadıysanız; yas sürecinizin bitmemesi ve kendinizi sıklıkla keder duygusu içinde  bulmanız muhtemeldir.  
    Özellikle ani ve beklenmedik ölüm, terk edilme, iş ve itibar kaybi durumlarında sağlıklı bir yas sürecinden geçmek kişi için kolay olmayabilir. Bu tür yaşam krizlerinde profesyonel olarak psikolojik destek almanız kederinizi yaşayıp tukettikten sonra, kaybınızı kabullenip, yaşama kaldığınız yerden devam etmenizi kolaylaştırır.

  • Çocuk ve ergenlerde depresyon nedir? Belirtileri nelerdir?

    Çocuk ve ergenlerde depresyon sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Depresyon ergenlik öncesi dönem çocukların %2’sinde, ergenlik döneminde %5-10’unda görülebilmektedir. Çocuk ve ergenlerde depresyon çocukluk döneminde kız ve erkeklerde eşit oranlarda, ergenlik döneminde kızlarda 2 kat daha fazla görülmektedir.

    Çocuk ve ergenlerdeki klinik bulgular her zaman erişkinlerdeki tipik depresyon bulgular gibi olmayabilir. Çocuklardaki ilgi kaybı, uyku-iştah bozuklukları, mutsuzluk, eskiden keyif aldığı aktivitelerden keyif alamama, sosyal faaliyetlere katılmak istememe, kendine olan güvende azalma, dikkat süresinde azalma, karın-baş ağrısı, idrar-kaka kaçırma, okul başarısında düşmenin yanı sıra söz dinlememe, öfke patlamamaları, hiperaktivite gibi dışaatım davranışları da sıklıkla görülebilmektedir. Ergenlik döneminde davranım bozukluğu, sigara, alkol ve bağımlılık yapıcı madde/ilaç kullanımının altında da bir depresyon olabilir.

    Depresyonu olan ergenlerin %50’sinden fazlasında kaygı bozukluğu gibi en az bir tane ek ruhsal bozukluk birlikte bulunabilir.

    Genellikle çocuk ve ergenlerdeki depresyonun risk etmenleri olarak; ailede depresyon öyküsünün olması (özellikle 1. derece akrabalarında), daha önce en az bir kez depresyon atağının geçirilmesi, aile içi ve akran ilişkilerinde yaşanan sorunlar, akademik sorunlar, çocukta kronik bir fiziksel hastalığın olması, cinsel kimlik bocalamasının olması görülür.

    Gelişim dönemlerine göre depresyonun belirti ve bulguları

    Bebeklik dönemi

    Depresyon bebeklik döneminden itibaren görülebilir. Anaklitik depresyon (hospitalizm, yuva hastalığı, marasmus) olarak tanımlanan depresyon bebeklik döneminde (yaşamın ilk yılının ikinci yarısında) anne kaybı/yokluğuna bağlı olarak gelişir. Bebeklik dönemi depresyonunda dindirilemeyen ağlamalar, sustuklarında yüzlerinde yorgun ve küskün ifade (protesto dönemi), zamanla iştahsızlık ve kilo kaybı, psikomotor gelişimde duraksamalar, kusma, ishal görülebilir. Depresyonun ikinci ayından itibaren çocuğun duygusal tepkileri giderek azalır, duygusal küntlük gelişir. Çevreye ve yakınlarına ilgisiz kalır (içe kapanım dönemi). Eğer anne 3 ay içinde geri gelir ise bebek eski haline dönebilir, depresyondan çıkabilir. Ancak ayrılık süreci 3 ayı geçer ise bebeğin depresif dönemden geriye dönüşü çok zor, bazen de imkansız olabilir. Aynı bulgular çocuğun yaşamının ilk yıllarında ailelerinden ayrılıp yurtlara verilen ya da uzun süre hastanede kalan bebeklerde uyarı eksikliğine bağlı olarak gelişebilmektedir. Bu bebeklerde genellikle mutsuz ve apatik bir yüz görünümü, oturulan yerde sallanma, parmak emme, geviş getirme, kafa sallama, vurma hareketleri gibi bedensel haz kaynaklarına baş vurulur. Yürüme, konuşma, tuvalet eğitimleri geriler, boyları ve kiloları kronolojik yaşın altında olur ve kalıcı zihinsel gerilik gelişebilir. Bu çocuklarda hastalanma ve ölüm oranları da çok yüksektir.

    Okul öncesi dönem

    Bu dönemde en önemli stres faktörleri; aileye yeni bebeğin katılması, sevilen birisinin kaybı, ebeveynlerin boşanması, çevre değişikliği gibi çocuğun yaşamındaki ani değişiklikleridir. Depresyon belirti ve bulguları olarak sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, huzursuzluk, apati, regresyon (önceki gelişim dönemlerine geri dönüş; parmak emme, enürezis, enkoprezis gibi), yalnız yatamama, gece korkuları gibi uyku bozuklukları, baş ve karın ağrısı gibi bedensel yakınmalar görülebilir. Tıbbi bir durum ile açıklanamayan gelişim gecikmesi veya gerilemesi durumlarında da depresyon akla gelmelidir.

    Okul dönemi

    Bu dönemde depresyonu olan çocuklarda; üzgün, huzursuz ve/veya depresif duygudurumu, hüzünlü ağlamaklı yüz ifadeleri, hareketlerinde yavaşlama veya hiperaktivite, öfke patlamaları, ses tonlarında tek düzelik, okul başarısında düşme, sosyal faaliyetlere katılmada isteksizlik, baş-karın ve/veya göğüs ağrısı, ayrılık kaygısı gibi kaygı bozuklukları, uykusuzluk, kendine zarar verici davranışlar, özkıyım düşünceleri, düşük benlik saygısı, sanrılar gibi bulgular görülebilir.

    Ergenlik dönemi

    Ergenlik 12-22 yaşlar arasında önemli fiziksel, sosyal ve ruhsal değişikliklerin gerçekleştiği bir gelişme dönemidir. Ergenlerde depresyona sebep olan faktör, genellikle erişkin depresyonlarındaki gibi kayıp yaşantısıdır. Çocukluk dönemindeki depresyon belirti ve bulguları erken ergenlik döneminde de görülebilir. Ergenlik dönemi depresyonunun özellikle erken döneminde fazla uyuma, aşırı yorgunluk hissi, iştah ve kilo artışı gibi tipik olmayan belirti ve bulgular da izlenebilir. Ergenlik döneminde yaş ilerledikçe, depresyonun klinik belirti ve bulguları erişkin dönemdeki depresyonun belirti ve bulgularına benzemeye başlar ve ilgi azlığı, iştahsızlık, sıkıntı, başağrısı gibi depresyonun klasik belirtileri daha sık görülür. Ergenlik döneminde depresyon ile birlikte distimik bozukluk, bağımlılık yapıcı ilaç/madde kullanımı, davranım ve kaygı bozukluğu görülme oranı daha fazladır. Psikotik bulgular depresyonu olan ergenlerin 1/3’ünde meydana gelir, genellikle kendilerini eleştiren sesler şeklinde işitsel varsanılar şeklindedir.

  • Yeme bozuklukları, tanı ve tedavisi

    Yeme bozuklukları, tanı ve tedavisi

    Çocukluk çağında görülen başlıca yeme bozuklukları çocukluk çağı obezitesi, pika, ruminasyon bozukluğu, post travmatik yeme bozukluğu, aşırı beslenme, seçici gıda reddi, anoreksiya nervoza ve bulimiya nevrozadır. Çocukluk ve ergenlik döneminde görülen yeme bozuklukları çocukların yaşamlarını birçok açıdan olumsuz etkilemekte, hatta bazen yaşamı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilmektedirler, bu yüzden erken dönemde tanı ve tedavi çok önemlidir.

    Bazı yeme bozukluğu olgularında psikososyal nedenler, uyaran azlığı, duygusal ve fiziksel ihmal, anne babada ruhsal patoloji gibi çevresel nedenler bildirilirken bazı olgularda ise yeme bozukluğunun organik yönüne dikkat çekilmektedir.

    Erken dönem anne bebek ilişkisi bebeklik dönemi ve ilerleyen yıllarda yeme bozukluklarının gelişiminde önemli bir zemin oluşturur. Yeme yedirme ilişkisinin bebeklik dönemi ile başlayan süreci ve ebeveyn tutumlarının değerlendirilmesi gerekir. Ebeveynlerin, çocuklarının beslenme problemi ile ilgili kendi duygularını da kontrol etmede desteğe ihtiyaçları vardır. Bazı anneler iyi anne olmayı çocuğunu iyi beslemekle eş tutar ve tüm dikkatlerini yeme-yedirme ilişkisine veririler. Çocuğun neyi, nerede, nasıl yemesinden çok ne kadar yemesini önemseyerek öğün zamanlarında ilişkide gerginlikler yaşarlar. Beslenme öyküsünün alınması, probleme yol açan olası dinamiklerin belirlenmesi açısından çok önemlidir.

    Bebeklik döneminde aşırı beslenme ve obezite yanısıra bebeklik anoreksiyası olguları da bildirilmektedir ancak anoreksiya nevroza ve bulimiya nevroza genellikle ergenlik döneminde görülen yeme bozuklukları içinde ilk sıralarda yer alır. Her iki sorunda da beden ağırlığı ile aşırı uğraş olmakta ancak bulimik olgularda engellenemeyen tıkınırcasına yeme atakları ve kilo almayı kontrol etmeye yönelik kusma ve aşırı egzersiz gibi davranışlar görülmektedir.

    Obezite ise bütün dünyada ergen ve çocuklarda epidemik bir problem olacak biçimde artmaktadır. Obez hastalar, çalışmalarda genellikle tıkınırcasına yeme bozukluğu olan obezler ve tıkınırcasına yeme bozukluğu olmayan obezler şeklinde iki alt gruba ayrılmaktadır. Tıkınırcasına yeme bozukluğu olan obezlerin kiloları fazla yemeleri ile ilişkilidir ve diğer gruba göre psikopatolojileri de fazladır. Tıkınırcasına yemesi olanlarda özellikle depresyon oranları yüksektir. Dürtüsellik, saldırganlık ve öfke; yeme bozukluğu olan hastalarda görülen önemli psikopatolojik özellikler arasındadır. Özellikle tıkınırcasına yeme bozukluğu olanlarda dürtüsel özellikler yüksek bulunmuştur. Dürtüsel çocukların lezzetli yiyeceklere karşı daha yatkın oldukları, bu nedenle de diyet programlarına daha fazla dikkat etmek gerektiği bilinmektedir. Yeme bozukluğu olgularının kapsamlı olarak ruhsal durum değerlendirmelerinin yapılması ve yeme bozukluğuna yatkınlık sağlayan sorunlar varsa tedavisi önemlidir.

    Çocuklardaki obezite tedavisinin sonuçları erişkinlere göre daha olumludur. Aile desteği alabilmeleri, alışkanlıklarını erişkinlere göre daha çabuk değiştirebilmeleri, egzersiz için daha elverişli olmaları, vücut yapılarının değişime açık olması gibi nedenler çocuklardaki tedavi başarısını arttırmaktadır.

    Yeme bozukluklarının tedavisinde bireysel psikoterapi, aile terapisi, ilaç terapisi ve gerektiğinde hastanede yatarak tedavi yöntemlerine başvurulmaktadır. Özellikle anoreksiya nevroza gibi hayatı tehdit edebilen ve genel tıbbi durumun bozulduğu olguların yataklı servis hizmeti almaları önemlidir.

  • Ergen Terapisi

    Ergen Terapisi

    Ergenlik insan yaşamının en önemli gelişimsel geçiş dönemlerinden biridir. Bu dönem, bireylerin iç dünyalarında, dış görünümlerinde, duygu durumlarında önemli değişikliklerin yaşandığı bir dönemdir. Bu hızlı değişime bağlı olarak bu dönem, ergenin anlaşılmaz tutum ve davranışlarının çoğalabildiği, depresif duygu durum bozukluklarının yaşandığı, akademik alanda güçlüklerin olabildiğince arttığı bir dönemdir.

    Ergenlik Döneminde Bazı Duygusal Özellikleri
     

    Ergenler duygu durumlarını iki uçlu olarak yaşarlar. Bir an çok mutlu, bir an odasında depresif bir müzik eşliğinde ağlıyor olabilirler.

    Aşkı, öfkeyi, umutsuzluğu, hayal kırıklığını yoğun yaşar ve uygulanması imkansız ani  kararlar alırlar.

    Arkadaşlık ilişkilerinde beklenti düzeyleri karşılanmayacak kadar yüksektir, bundan dolayı arkadaşlık ilişkilerinde güven problemi yaşarlar.

    Ulaşılması ve gerçekleşmesi zor hayallerin kolaylıkla gerçekleşme potansiyeli olduğunu düşünür ve yoğun hayaller kurarlar. Bu hayaller bazen gerçeği görmelerini engeller.

    Ergen zaman zaman kendi konforlu alanına sığınır ve orda yalnız kalmayı tercih eder. Ama çoğunlukla arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi, bütün eğlencelerine arkadaşlarını dahil etmeyi sever. Aile ve arkadaş arasındaki dengede aileden uzaklaşıp, arkadaşlarına yakınlaşır.

    Fiziksel görünüm, ergen için çok önemlidir. Zayıf ve fit görünme, sivilcesiz olma, bakımlı olma, güzel görünme ve beğenilme sosyal medyanın da etkisiyle ergenlerin meşgul olduğu alandır.

    Fiziksel, duyusal ve akademik anlamda beğenilme, takdir görme, onaylanma ihtiyaçları vardır. Aile ve yakın çevresi onaylanma, takdir edilme ihtiyacını gidermezse aile ile bağı yavaş yavaş kopar. Onaylanma ihtiyacını giderecek çevre arayışında olur.
     

    Ergenlikte Sık Yaşanan Problemler

    Ergenlik dönemi bireyselleşmenin, toplum içinde birey olarak yaşamanın, sorumluluk yüklenmenin, kaygıyla baş etmenin, yetişkin döneminde karşılaşılacak sorunlarla baş etmeyi bilmenin hazırlık aşamasıdır. Bu dönem iyi yönetilmezse muhtemelen yetişkin döneminde uyum problemi yaşayacak yanlış tutum ve davranışların olumsuz etkisini yaşayacaktır.

    Ergenlik döneminde sıkça yaşanan ve ergen terapisine ihtiyaç duyulan bazı sorunlar şunlardır.

    Özgüven eksikliği,

    Öfke patlamaları

    Aile içi iletişim problemleri

    Yeme Bozuklukları,

    Duygusal ilişki problemleri

    Motivasyon eksikliği

    Akademik problemler

    Sınav kaygısı

    Stresle baş etme

    Duygu durum problemleri, depresyon

    Kaygı bozuklukları

    Uyku problemleri

    Sosyal fobi, arkadaş ilişkilerinde problemler,

    Bağımlılık

  • Çocuklarda ödev ve ders disiplini nasıl sağlanır?

    Yeni eğitim-öğretim döneminin başlaması ile beraber birçok aileyi düşündüren en önemli şey çocuklarının ders çalışıp çalışmayacağı, çalışırsa yeterli olacağı mı ya da çalışmasının karşılığında istenen başarıyı sağlayıp sağlayamayacağı endişesidir.

    Ders çalışmak uygun fiziki şartların ve disiplinin sağlanması ve çocuğun isteği ile zamanında verilecek sorumluluk duygusu ile kazanılabilecek bir alışkanlıktır. Bu alışkanlığın kazanılması ta ki çocuğun kendi ayakları üstünde durmaya başladığı 1-1.5 yaşlarından itibaren verilecek güven duygusu ile birebir ilişkilidir. O dönemdeki çocuklar her şeyi kendileri yapmaya çalışırlar, büyüdüğünü artık başkalarına bağımlı olmaktan kurtulduğunu hem kendine hem de çevresindekilere göstermeye çalışır. Bu güven duygusu çoğunlukla ebeveynler tarafından korumacı içgüdü ile başına bir şey gelir endişesi ile engellenir. Sürekli çocuk uyarılır, ‘‘ yapma cıs, dokunma canın acır, çıkma düşersin, uff olursun’’ tarzında uyarıya maruz kalır. Bu tutum çocuğun azmine o dönemde vurulmuş bir kilit gibidir, okulun başlaması ile artık çocuğun başarması gerektiği sürekli hatırlatılır ancak çocuk bu güveni yapılan engellemeler nedeniyle kendinde göremeyebilir. Bu nedenle çocukların merakı ve başarma azmi hep takdir edilmeli ve desteklenmeli sadece tehlikeli durumlarda açıklamalarla engellenmelidir. Özgüven ve merak, yapılacak takdir ve motivasyon çocuğun derse olan ilgisini oldukça olumlu etkileyecektir.

    Bunların yanında çocuğun kendinden kaynaklanacak bazı durumlar ders çalışmayı ve başarıyı olumsuz etkiler. Bunlar çocuktaki Dikkat Eksikliği, Hiperaktivite Bozukluğu, Zeka Yetersizliği ve Öğrenme Bozukluğudur. Bunların tespit edilip uygun tedavi ve eğitim programlarına alınması gerekir.

    Acaba ders çalışma sevdirilebilir mi?

    Birçok anne babanın biz hekimlere sorusu acaba çocuğum ders çalışmayı niye sevmiyor, her şeyi yapıyoruz, istediğini alıyoruz bir dediğini iki etmiyoruz ama bir türlü sevdiremiyoruz, nasıl ders çalışmayı sevdiririz?

    Ders çalışmak aslında birçok çocuk için gerçekten zevksiz ve zor bir görevdir. Çocuklar bu nedenle zor ve zevksiz olan işten kaçabildikleri kadar kaçmaya çalışırlar. Bunun yanında günümüzdeki teknolojik aletlerin (bilgisayar, cep telefonu, playstation) ve sosyal medyanın etkisi bu zorluğu daha da arttırmaktadır. Çocukların ilgisini çekecek o kadar keyifli uyaran var ki çocuklarda bu uyaranlardan uzak durmakta zorlanmaktadır. Çocukları tamamen bu uyaranlardan uzak tutmak yerine kontrollü ve sınırlı sürelerde vakit geçirmeleri sağlanmalıdır.

    Peki çocukların çalışması için nasıl bir düzen sağlanmalı?

    Hiçbir başarı emek harcamadan gerçekleşmez, tesadüfi değildir, belli bir zaman ve disiplinle ancak başarı sağlanabilir. Bu disiplin sadece çocuktan beklenmemeli, aynı şekilde anne babalarda çalışmaya ortak olmalı en azından çocukların çalıştıkları saatlerde kendileri de gazete, kitap, dergi gibi bir şeyler okuyarak onları motive etmeliler.

    Okula sabah giden öğrenciler için okul dönüşü en az 1-1.5 saat kadar dinlenmeye zaman ayrılmalı, bu saatleri çocuğun kendi istediği şekilde geçirmesi sağlanmalı.Öğleden sonra giden öğrenciler için ise ders çalışma programları daha çok sabah saatlerine ayarlanmalıdır. Çalışma mekanı sürekli aynı ortam olmalı, masası dikkatini dağıtacak pencere kenarı gibi yerlerde olmamalı, masasında ders için gerekli araç gereç dışında başka şeyler bulunmamalıdır.

    Çocuğa gerçekçi, yapabileceği programlar oluşturulmalı, bu programlar belli dönemlerde (haftalık, aylık) gözden geçirilmeli, gerçekleşme oranına göre yeni hedefler oluşturulmalıdır. Ders çalışma programı önceden ayarlanmalı; belli bir saat çalışma, belli bir konunun bitirilmesi ya da sorunun çözümü hedefi konmalıdır.

    Hedefler gerçekleştiğinde çocuk maddi olarak ciddi düzeylerde olmayan ancak hoşuna giden ödüllerle motive edilmeli (istediği bir filme gitme, tv yada bilgisayarda geçirdiği sürelerde belli dönemler için arttırıma gitme, istediği kıyafet yada ayakkabıyı alma v.b ).

    Çocuğun gün içerisinde programına uyması durumunda daha fazla çalışması için uyarılarda bulunmaktan kaçınılmalı, eğer daha fazla çalışmasının mümkün olduğu kanaati ediniliyorsa bir sonraki gözden geçirme dönemine kadar beklenmelidir.

    Çalışmanın yeterli olmadığı ya da programların aksatılması durumunda ise caydırıcı cezalar uygulanabilir. Bu cezalar çocukların çok sevdiği şeylerden alıkonulması (bilgisayarın sınırlandırılması, oyunların belli dönem için oynatılmaması, TV süresinin kısaltılması v.b), harçlığından kesilmesi ya da çok sevdiği bir oyuncağın, elbisenin, spor ayakkabının alınmaması gibi cezalar uygulanabilir.

    Son tahlilde her ne olursa olsun karşımızdakinin çocuk olduğunu unutmadan, onu aşağılamadan başkaları ile kıyaslamadan, sürekli benzer ifadelerle uyarmadan; kararlı olarak ondan net ifadelerle ne istediğimizi konuşarak, onunda fikrini alarak planlama yapmalıyız.

    Geleceğimiz olan çocuklarımızın mutlu, özgüvenli ve başarılı olması dileğiyle….