Etiket: Dönem

  • Ergenlik Dönemi Anne Baba Çatışmalar ve Çözümler

    Ergenlik Dönemi Anne Baba Çatışmalar ve Çözümler

    İnsan hayatındaki en hızlı büyüme ve gelişim dönemleri doğum öncesi, doğumdan sonraki ilk yıllar ve ergenlik dönemidir. Ergenlik dönemi en temelde çocukluktan yetişkin hayatına geçiş ve değişim dönemi olarak tanımlanabilir. Bir anda hızlanan ve oransız olarak ortaya çıkan büyümeye ergenin uyum sağlaması zor olabilir. Bu dönemde sakarlıklara sık rastlanabilir.

    Ergenlik dönemi hem fiziksel görünüş ve beden imajının çok önem kazandığı hem de hormonlardaki değişimler nedeniyle çeşitli sıkıntıların yaşandığı bir süreçtir. Bu dönemde ergen çevresi tarafından beğenilmek, ilgi görmek ister ama bir taraftan da kendini oldukça “çirkin”, “yetersiz” algılayabilir.

    Ergenlik Dönemi Yaşanan Sıkıntılar

    Özellikle yaşıtlarına göre daha erken ve daha geç olgunlaşan ergenler bu dönemde sorun yaşayabilirler. Burada en önemli unsurların başında ergen olan çocukla ailenin iletişimi gelmektedir. Sağlıklı bir iletişimde olması gereken çocuğun kendini ifade edebilmesine olanak tanıma,sorunlarını ailesine aktarabilen bir aile ortamı yaratılmalıdır. İletişimin iki yönlü olması gerektiğini anne ve baba da bilincinde olmalıdır. Ergenlik döneminde iletişim çatışmaları arttığından dolayı aile zaman zaman nasıl davranacağını bilemeyebilir. Bu dönemde çocuk doğası gereği otoriteye karşı gelme ve varsa katı kuralları çiğneme eğiliminde olabilmektedir. Aile yaşanan çatışmalarda ‘sen dili’ ni kullanmak yerine bu gibi durumlarda nasıl hissettiğini çocuğuna doğru bir şekilde ifade edebilmelidir. Sen dilini kullandığımız zaman iletişim, çatışma ve güç kavgalarına dönüşecektir. Şimdi bunu sıklıkla yaşanan olaylardan örnek göstererek anlamaya çalışalım.

    Ergenlik Dönemi Sıkıntı Yaşanan Örnek Durum: Çocuğunuz düzensiz ve odasını toplamak konusunda isteksiz.

    Tepki: Bir gün boyunca yapmam gereken çok fazla iş var ve odanı toplamadığın zamanlarda bunu benim yapmam gerekebiliyor. Odanı senin toplamanı bekliyorum ve bunu yapmadığın zamanlarda da üzülüyorum.

    Ebeveyn bu şekilde yaklaşarak ergenlik dönemi çocuğuna hem sorumluluğunu hatırlatıyor hem de bunu yerine getirmediği zamanlarda nasıl hissettiğinin geri bildirimini veriyor. Suçlama veya kızgınlık yok tersine işbirliğine açık ve çözüm odaklı bir yaklaşım söz konusu.

    Ergenlik Dönemi Örnek Durum 2: Gece yatma konusunda isteksiz ve uyumama konusunda sizle inatlaşıyor:

    Tepki: Geç uyuduğun zaman sabah kalkamıyorsun ve okuluna geç kalacaksın diye endişeleniyorum.

    Ailede daha doğum anından itibaren saygı, huzur, sevgi ve şefkat hakimse çocuk fırtınalı dönem olarak adlandırılan ergenlik dönemini de daha az sorunla geçirecektir. Sağlıklı iletişim kurabildiği bir ev ortamı ve ebeveynleri olan çocuk, aile içinde ergenlik döneminde yaşadığı sorunlarını da paylaşabilir. Arkadaşlarıyla ilişkisinde kendini kabul ettirmek için taviz vermez; çünkü aile içinde o zaten değerlidir. Ergenlik döneminde duygusal olarak iniş ve çıkışlar olacaktır önemli olan çocuğun bununla baş etme de ki becerisidir. Çocuk dünyaya getirmek genetik olarak bulunan bir  özelliğimiz, anne-baba olmak zamanla kazanılan, değişen ve de gelişen bir donanımdır. İyi,yetkin,çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayabilen anne baba olmak ise bu süreçte öğrenilecek bir sanattır.

    Değerli anne ve baba,

    Bizlerin doğup büyümüş olduğumu 80’ler ve 90’lar dönemleri artık değişti. Şu an yeni başlayan bir dijital çağ dönemindeyiz. Bu döneme özgü çocuk yetiştirme kuralları ve koşullarına göre davranmalıyız.

  • Yardım Edin, Kurtulmak İstiyorum

    Yardım Edin, Kurtulmak İstiyorum

    Danışmanlığını yaptığım bireylerde konu madde bağımlılığı ise; danışanlarımdan madde öykülerini anlatmalarını rica ederim.

    Peki, nedir madde öyküsü?

    Madde bağımlısı bireyin farkındalık hali tedaviye başlamada etkili olabilmektedir. Eğer sorunun farkında değilse bu bize farkındalık öncesi dönemde olduğunu gösterir. Farkındalık ancak sorunun ne olduğunu anladığında başlıyor. Kişi bu aşamadan sonra değişime niyetli ise karar basamağına geçebiliyor.

    Madde bağımlısı birey değişim için adım attığında ancak eyleme geçmiş oluyor. Değişimi koruyabilmek ise sürdürme dediğimiz diğer önemli basamak…

    Madde bağımlısı olan birey kendi isteği ile tedavi olmayı istediğinde konu ile ilgili olarak psiko eğitim verilmesi gerekiyor. İyileşme dönemlerinin hem bireye hem de aileye anlatımı karşılaştıkları sorunla ilgili soru işaretlerini gidermede etkili olabiliyor.

    İyileşme dönemlerine göz attığımızda neler olduğunu kısaca açıklayalım.

    Yoksunluk aşaması dediğimiz dönem henüz ilk 1 ayın tamamlanamadığı sürede karşımıza çıkıyor. Bu dönemde birey fiziksel ve ruhsal sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliyor.

    1 ay ile 3 ay arasında ise; balayı dediğimiz dönem başlıyor. Yani madde bağımlısı olan birey ve aileler iyileşmenin gerçekleştiğini düşünüyorlar. Oysa ki bu dönemde sadece madde isteği azalıyor, yorgunluk ve halsizlik olabiliyor, depresif haller gözlenebiliyor.

    3 ay ile 6 ay arasında ise; uzamış iyileşme aşaması başlıyor. Madde bağımlısı olan bireyde keyifsizlik, boşluk hissi ve ne yapacağını bilememe durumu gözlenebiliyor.

    Ancak 6 aydan sonra yeniden bir yapılanma aşamasına geçilebiliyor. Bu aşamada birey yeni arkadaşlar, yeni hobiler edinerek yeni bir yaşam tarzına merhaba diyebiliyor.

    Bilinmesi ve dikkat edilmesi gereken nokta tedavi aşamasında dahi kaymaların olabileceğidir.

    Yazımda sizlere yoksunluktan bahsettim. Öyleyse, yoksunluk nedir? Bunu açıklamakla devam edelim.

    Yoksunluk: Madde kesildiğinde ya da azaldığında ortaya çıkan ruhsal ve fiziksel semptomlardır. Yoksunluk belirtileri arasında huzursuzluk, öfke, sıkıntı, gerginlik, esneme, kusma, ishal, burun akması ve gözlerde yaşarma gibi durumlar gözlenebiliyor.

    Kullanılan maddeye göre, yoksunluk belirtilerinin görülme zamanları farklılık gösterebilir.

    Örneğin: Eroin bağımlısı olan bir bireyde yoksunluk belirtisi 4-6 saat sonra başlarken, methadon yoksunluğu ise son kullanımdan itibaren 36 saat kadar uzun bir süre gerektirebiliyor.

    Terimlerle devam ederek, sizlere nüksetmeden bahsedeyim.

    Nüksetme nedir?

    Maddeyi bıraktıktan sonra ki dönemde yeniden kullanmaya başlamak demektir. Madde kullanan bireylerde çağrışımlar nüksetmeyi ortaya çıkartabiliyor. Ses, koku, madde kullanan diğer arkadaşlar ve gruplara rastlamak, yaşanılan stresli olaylar nüksetmeye sebep olabiliyor.

    Ailelerden gelen diğer bir soru ise: Ebeveyn olarak çocuğumuzun madde kullandığını öğrendiğimizde ne yapacağız?

    İlk olarak lütfen sakin olun.

    İletişiminizi gözden geçirin. Kendinizi ve çocuğunuzu suçlayıcı tavırlara girmeyin. Unutmayın ki çocuğunuzla konuşabildiğinizde, çocuğunuzun söylediği her cümle size ipuçları verecektir. O yüzden nasihat ederek konuşmayı başlatmayın ve sürdürmeyin. Utanç duymayın ve öfkeye kapılmayın.

    Okul döneminde çocuklarınız varsa; psikolojik danışmanlık birimiyle irtibata geçebilirsiniz.

    Çocuklarımızın “hayır” diyebilmeyi öğrenmeleri önemli. Çünkü nerede, ne zaman, hangi koşullarda maddenin çocuklarınıza sunulduğunu bilemeyebilirsiniz.

    Tedavi basamağı diğer merak edilen konu…

    Tedavi sürecine göz attığımızda, önemli iki soru şu: Kişi kendini bağımlı olarak tanımlıyor mu? , tedavi olmayı istiyor mu? Bu soruların cevaplarını aldıktan sonra nasıl bir tedavi yöntemi izlenmeli? şeklinde düşünebiliriz. Hastalara uygulanacak tedavi şekilleri ve tedavi süreleri farklılık gösterebiliyor.

    Tedaviler ayaktan ya da yatarak, uzun ya da kısa süreli olabiliyor. Bireydeki değişimler ancak tedavinin 3. ayından sonra kendisini gösterebiliyor. İlaçlı tedavinin yanında psikoterapik müdahaleler de tedavinin seyrini olumlu etkiliyor. Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında kurulacak güven ortamı, danışanın kişilik özellikleri, aile ve sosyal desteğin varlığı, tedavinin süresi gibi faktörler tedavinin seyrinde önemli unsurlardandır.

    Yazımda son olarak ebeveynlerimize yardımcı olacağını düşündüğüm “yaklaşım” konusundan biraz daha bahsetmek istiyorum.

    Ebeveynler olarak yaklaşımlarınızda nasıl olmalısınız?

    Çocuğunuzla sakince konuşmayı deneyebilir ve onu dinlediğinizi hissettirebilirsiniz, kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak empati yapabilirsiniz, zorlandığı her durumda onun yanında olacağınızı gösterebilirsiniz, aldığınız kararlarda istikrarlı olmaya gayret edebilirsiniz, birlikte kaliteli zaman geçirebilirsiniz, arkadaş çevresini tanıyabilirsiniz, çocuklarınızı kimseyle kıyaslamadan ve bulundukları ortamlarda küçük düşürmeden onlara örnek davranışlarınızla yardımcı olabilirsiniz.

    Evet değerli okurlarım, bu hafta da sizlere madde bağımlılığı hakkında merak ettiklerinizi açıklamaya çalıştım. Güzel bir hafta sizlerle olsun. Sağlık ve huzurla kalınız.

    “Kendinden başka bir şeye ne kadar çok bağımlı olursan, o kadar az mutlu olursun. Mutluluk kendi kendine yetebilmektir.”

    Paulo Coelho

  • Karaciğer sirozu nedenleri, belirtileri ve bulguları

    Karaciğer sirozu, karaciğerin normal sağlıklı dokusunun kaybı, bağ dokusu denilen dokunun normal dokunun yerini alması, yapının bozulması, damar yapısının bozulması ile ilerleyen kronik, yaygın, ilerleyici karaciğer iltahabıdır. Karaciğer sirozu öldürücü bir hastalıktır.

    Karaciğer Sirozu Nedenleri

    Hastalığın nedenleri sosyo – ekonomik ve kültürel farklılıklara göre değişkenlik gösterir. Bazı ülkelerde en önemli hastalık nedeni alkoldür. Uzakdoğu,Ortadoğu ve ülkemizde ise en önemli neden viral hepatitlerdir. Hepatit B’nin hastalık oluşturma sıklığı hepatit C’den fazladır. Bir kısım hastada ise otoümmin hastalıklar, toksik madde ve ilaçlar, metabolik hastalıklar(demir depolanması gibi), kalp yetmezliği gibi karaciğerde kan göllenmesi ile giden hastalıklar ve nedeni tespit edilemeyen hastalıklar olayın sebebidir.

    Karaciğer Sirozunun Belirti ve Bulguları

    Karaciğer sirozu her yaşta görülebilen ciddi bir hastalıktır. Erkek hastalarda görülme sıklığı daha fazladır. Hastalığın kompanse ve dekompanse denen iki klinik dönemi vardır. Kompanse dönemde klinik sinsi’dir. Dekompanse dönem hastalığın ilerlediği özgül bulguların görüldüğü dönemdir. Sinsi seyirli olan dönemde vakaların ancak %20- 30 una tanı konulabilir.

    Kompanse dönemde farklı sebeple yapılan değerlendirmeler sıklıkla hastalığın fark edilmesini sağlar. Bu dönemde halsizlik, çabuk yorulma, sindirim zorluğu, şişkinlik, boşluk ağrısı bazen sarılık ve karaciğer – dalak büyümesi olur. Kan testlerinde karaciğer fonksiyon testleri hafif yüksek bulunabilir. Kompanse dönem aylarca, yıllarca devam edebilir. Dekompanse dönem karaciğer yetersizliği bulguları ya da karıniçi damar basıncı artışı ile ortaya çıkabilir. Bunlar ciltte renk değişikliği, lekelenmeler, tırnak değişiklikleri, erkeklerde meme büyümesi, burun kanaması gibi kanamalı durumlar, cinsel fonksiyon bozukluğu, sarılık, karında şişme, bilinç bozukluğu gibi durumlardır.

    Karaciğer Sirozunun Tedavisi

    Hastalığın tedavisi hastalığın sebebine göre değişkenlik gösterir.Viral hepatitlerin takibi ve endikasyon oluştuğunda tedavisi, tüketilen alkol miktarının sınırlandırılması en önemli iki sebebi ortadan kaldıracaktır. Hastalık dekompanse döneme girdiğinde sebep ne olursa olsun tek tedavi şekli karaciğer naklidir.

  • Gebelik dönemi ve diyabet!

    Gebelik dönemi, devam ettiği 9 aylık dönem ve sonrasındaki emzirme döneminde, vücutta pek çok sistemde değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir. Gebelik öncesi var olan yada gebelikte ortaya çıkan pek çok hastalık anne ve bebekle ilgili ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Gebeliğin planlanması ile birlikte anneadayının sağlık kontrolünden geçmesi en doğru başlangıçtır. Kronik sağlık problemi olan anne adayının sağlıklı bir süreç için takip eden hekim ile gebelik öncesi takip ve tedavi planı çıkarması esastır. Gebelik döneminin enciddi sağlık problemlerinden biri diyabettir. Gebelik öncesinde tip 1 veya tip 2 hastası olan kadınların kan şekerlerinin düzenlenmiş olması ve diyabetten kaynaklanan komplikasyonların kontrol altına alınıp gebeliğe engel durumların olmaması esastır. Gebelik anne adaylarında hiperinsülinemi ve insülin direncini ortaya çıkaran metabolik mekanizmaları tetiklemektedir. Bu mevcut durumu kötüleştireceği gibi olmayan diyabetin gestasyonel diyabet adı altında ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu durum genel olarak gebelerin %3-9’unu etkiler. Son zamanlarda her 5 kadından 1 inde ortaya çıkarak hastalık sıklığı gittikçe artmaktadır. Gestasyonel diyabet sıklıkla gebliğin 20. Haftasından sonra ortaya çıkmaktadır. Bu hastalık fetusta makrozomi,solunum sıkıntısı, kanda şeker ve kalsiyum düzeyi düşüklüğü,sarılıkla ilgili maddelerin artışı, gelişme geriliği, ani ölüm meydana getirebilmektedir. Annede plesanta sıvısının fazlalığı, abortus, doğum travması, preeklampsi riskini arttırmaktadır. Aynı zamanda doğan bebeklerde, çocukluk döneminde obesite, metabolik sendrom, tip 2 diyabet ve dikkat eksikliği hiperaktivite sıklığında artış yaratmaktadır. Gebelik öncesi diyabet oranı %12 iken gebelikte bu oran %88 düzeyindedir. Gebelikteki tanı ve tedavinin tek yoludur. Bu amaçla gebeliğin 24.-28. Haftaları arasında tarama amaçlı ogtt yapılmaktadır.Yapılması kısmen tartışmalı olmakla birlikte halen standardize edilmiş ve kabul görmüş tanı yöntemidir. Gestasyonel diyabet açısından risk altında olanlar: kilosu fazla yada obez olanlar, ailesinde diyabet hikayesi olanlar, gebelik öncesi glikoz intoleransı olanlar, polikistik over hastalığı olanlar, hipertansiyon problemi olanlar, tedavi amacı ile kortizon kullananlar, önceki gebeliklerinde diyabet yaşayan anne adayları risk altındadır. Tüm gebeler risk grubuna bakılmadan taranmalı ancak risk grubundakilerde tarama daha erkene çekilmelidir. Gestasyonel diyabet; diyet, egzersiz, insülin tedavisi ve kan şekeri takibi ile kontrol altına alınmaktadır. Kan şekerinin bellirli sınırlar içinde tutulması ile süreç başarı ile sonuçlanır. Bu dönemde anne ve bebeğin takibi bu konuda deneyimli kadın doğum, iç hastalıkları yada endorinolojı uzmanı ve diyetisyenle yürütülmelidir. Diyetteki amaç kişiye özel olmalıdır. Anne ve fetusun gelişimi ve beslenmesi için gerekli besin öğeleri sağlanırken kan şekeri korunmalıdır. Fazla kilolu annenin kilo alımı dengelenmeli, karbonhidrat tüketimi ayarlanmalıdır. Jinekolojik sakınca yoksa anneye günlük hafif egzersizler verilmelidir. Doğum sonrası annenin takinine 6-12 hafta sonra yapılan ogtt ile devam edilmelidir.

    Bilinmektedir ki; gestasyonel diyabet geçiren hastalardan %50 si ilerleyen yıllarda tip 2 diyabet geliştirmektedir.

  • Bir Ergenle Yaşamak

    Bir Ergenle Yaşamak

    Ergenlik, insandaki en kötü ve en iyi dürtülerin birbiriyle savaştığı

    ve kişiyi ele geçirmeye çalıştığı dönemdir.”

    G.Stanley Hall

    Ergen, çocukluktan yetişkinliğe adım atan kişi anlamına gelir. Artık kendi kişiliğini bulmaya çalıştığı, dünya ve var olma üzerine düşünmeye başladığı çok değerli bir süreçten bahsediyoruz. Ergenler bu süreçte 3 önemli kaynağa sahiptirler: Aile, okul ve arkadaşlar. Kimlik bulma ya da kimlik oluşturma dediğimiz bu dönemde, ergenin kimlik karmaşası yaşaması bir takım yanlış alışkanlıklara veya ruhsal sıkıntılarla karşılaşmasına neden olabilmektedir.

    Yapılan bir çalışmada görülmektedir ki, ebeveyn ile kurulan sıcak ve yakın ilişki, ergenlerde daha sonra gelişebilecek psikolojik sorunlar için koruyucu faktör görevi görmektedir.

    Bu Dönemin Dinamikleri

    Ergenlik dönemi, dinamizmi oldukça yüksek ve hızlı gelişen bir geçiş dönemidir. Ergen, yaşadığı biyolojik, psikolojik, fiziksel tüm değişimlerle baş etmesinin yanında sağlıklı kimlik gelişimini tamamlamaya çalışır. Özellikle sosyal ilişkileri de yapılanma sürecine girer.

    • Buluğ çağından önce beyinde gri cevher artmaya devam eder. Bu, ergenin akıl yürütmesini, plan yapmasını arttırır ve beyindeki bu gelişim beraberinde davranış, duygu, düşünce olgunlaşmasını geliştirir.

    • Büyüme ve üreme hormonlarının üretiminin artması ile vücutta ilk biyolojik değişimler görülür. Bu biyolojik geçişte genetik ve çevresel faktörler çok önemlidir.

    • Ergenlik dönemi, erişkinliğe taşınacak sosyal değerleri arama dönemidir. Bu dönemde özellikle toplumsal düzen ve ahlaki yargıları çok sorgularlar. Ergen, ahlaksızlığa karşı ahlaklı duruşun ne anlama geldiğini, kendi haklarına karşılık başkalarına karşı olan sorumluluklarını, bir toplumun nasıl var olduğu veya nelerin yanlış gittiği ile ilgili pek çok durum hakkında düşünce üretir.

    • En önemli özelliklerinden birisi, kendilerini dünyanın merkezinde zannetmeleridir. Hayali seyircileri vardır onların ve yaptıkları hissettikleri her şeyin izlendiğini düşünürler. Bir tek onların sorunları önemlidir. Ebeveynler bu duruma kayıtsız kalmamalı, çocuklarına kabul edildiklerini hissettirmeleri gereklidir.

    • Günümüzde, en fazla sıkıntıya sebep olan değişimlerden biri ergenin aile ile geçirdiği zaman dilimini, arkadaş çevrelerine aktarmalarıdır. Ergen, bu süreçte onu en iyi anlayacak olanın arkadaşları olacağına inanır. Benzer değişimler yaşamaları hasebiyle belirli ölçüde arkadaşlarına doğru bir eksen kayması normal karşılanması gerekir. Ancak burada ebeveyn- ergen ilişkisi ve iletişimi, ergenin sağlıklı bir denge kurmasını belirleyecek ölçüttür. Ergen bu dengeyi sağlayamadığı takdirde, ebeveyni çocuğa ulaşamamaya başlamakla birlikte sıkıntılar ortaya çıkmaktadır.

    “Biz hiç ergen olmadık tabi…” “ Ergenlik diye bir şey çıkarmışlar…” “ Biz annemize- babamıza böyle davransaydık…”gibi fazlasıyla ifadelerle karşılaşabiliyoruz. Bu ifadeleri kullanan değerli ebeveynler, siz kendinizin küçüklüğü ile çocuğunuzu karşılaştırıyorsunuz ama sizce sizin ebeveyn tutumunuz ile ailenizinkini de karşılaştırmanız gerekmez mi? Yüksek ihtimalle aynı davranış tutumları olmadığından, iki dönem çocuklarının davranış şekilleri de farklılık gösterecektir.

    Kısaca şuna dikkat çekmek isterim: Her dönemi kendi imkânları ve şartları içinde dikkate alalım lütfen!

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuğun doğumdan itibaren anne baba ile kurduğu ilişki, daha sonra diğer bireylere, nesnelere ve tüm yaşama karşı alacağı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur. Özellikle okul öncesi dönemde çocuğun yaşamındaki en etkili sosyalleştirme kurumunun da aile olduğunu ve çocuğun bu dönem içinde ağırlıklı olarak anne babayı taklit ederek ya da model alarak öğrendiğini düşünürsek; anne babanın çocuğun duygusal, bilişsel ve sosyal gelişimindeki ya da kişilik gelişimindeki önemi tekrar gözümüzde canlanır. Başka bir deyişle anne babanın çocuğun küçük yaşından itibaren özgüven ya da temel güven duygusunun gelişiminde etkisi çok büyüktür.

    Güven-Güvensizlik ilk ne zaman oluşur?

    Gelişimsel olarak baktığımızda bebeğin 0-12 ay sonuna kadar olan dönem içinde güven ya da güvensizlik diye adlandırılan bir evreden geçtiği bilinir. Bu dönemde eğitim biçimi, çocuğun yetiştirilme şekli ve onunla kurulan duygusal iletişim çocukta güven ya da güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur.

    1-3 Yaş Arası

    1-3 yaş arasındaki dönemde duygusal ve kişilik gelişimi belirgin olarak görülür. Özerklik evresi olarak tanımlanan bu dönem, çocuğun anne bağımlılığından uzaklaşıp ayaklar üzerinde durabildiği ve her şeyi keşfetmeye çalıştığı bir dönemdir. Bu dönemde eğer çocuk sürekli cezalandırılır ya da kızgınlık ifadeleri altında kalırsa ya da aşırı koruyucu bir ebeveyn tarafından bağımsızlaşmasına ya da keşfetmesine izin verilmezse eziklik hisseder ve utanç yaşar. Anne baba bu yıllarda çocuğun kendi kendine kontrol etme isteğini olumlu yönde etkilerse, izin verirse ve destekleyici olursa, çocuk özerklik içinde güven duygusu kazanabilir.

    3-5 Yaş Arası:

    Beş yaş sonuna kadar çocuk etrafındaki her şeyi bilmek ve incelemek ister. Merak ettiği konulardan biri de cinselliktir. Çocuğun bu amaçla yaptığı girişimlerin desteklenmesi, gerekli bilgilerin yaşına uygun olarak anlatılarak beslenmesi önemlidir. Diğer koşulda çocuk suçluluk duygusunu hissederek kaygı duymaya başlar.

    6-11 Yaş Arası:

    Daha sonraki 6-11 yaş evresinde çocuğun okula başladığı, anneden yoğun olarak ayrılarak yalnız kalmayı becermesinin gerektiği ayrıca bilişsel becerilerinin hayatındaki yeni önemli yetişkin yani öğretmeni tarafından da değerlendirildiği bir dönemdir. Bu dönemde sosyal başarı ve başarısızlıklarla karşılaşabilir. Akranlar tarafından kabul edilmek, akademik ve sosyal alanda iyi performans göstermek özgüveni artıran etkenlerdir.

    ANNE BABALARIN ÇOCUĞUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN YAPABİLECEKLERİ:

    • Küçük başarılar yakalaması için ona fırsat verin.

    • Kendi kararlarını vermesi için cesaretlendirin.

    • Fikirlerine saygı duyun.

    • Yaratıcılıklarını destekleyin ve cesaretlendirin.

    • Risk almalarını sağlayın.

    • Hata yapmalarına ve hatalarından ders almalarına izin verin.

    • Çocuğunuz ile davranışı arasındaki farkı ayıt edin. Davranışının hatalı olduğunu söyleyin, kendinin değil.

    • Çocuğunuzu diğer çocuklarla karşılaştırmayın. Çocukların kendilerine ait geçmiş başarılı performanslarını kullanarak karşılaştırma yapılmalı. ”Her geçen gün daha iyisin.” ya da “Her gün bir öncekine göre daha iyi zıplıyorsun.”

    • Olumsuz yerine olumluyu vurgulayın. Her zaman çocuğa yapmaması gerekeni değil, yapması gerekeni söyleyin. Bu alışkanlık biraz pratikle kazanılabilir. ”Gürültü yapma” yerine, ”Biraz daha alçak sesle konuş” diyerek olumlu ifade kullanmış olursunuz. Böylece yalnızca olumsuz eleştiriyi azaltmış olmazsınız, aynı zamanda çocuğunuz kabul edilir bir davranışa yönelmiş olur.

    • Kayıtsız şartsız pozitif saygı: Çocuğunuzu sadece yaptıkları yüzünden değil var olduğu için sevdiğinizin ifadesini verin. Sıklıkla duymaya ihtiyaç duydukları mesaj: ”İyi ki varsın. Seni olduğun gibi seviyorum” dur.

  • Romatoid artrit hastası nasıl yaşamalıdır?

    Romatoid artrit hastası nasıl yaşamalıdır?

    Bir süre önce ellerinde ve ayaklarında ağrılar başlayan bir hastamızın, bu derdine çare ararken duymaya başladığı “sende iltihaplı romatizma var” sözleri ile içini bir endişe kaplamaya başlamıştır. Nihayet bu teşhisi açıklayacak veya doğru olup olmadığını söyleyecek Romatoloji uzmanına ulaştığında da, hastalığının “Romatoid Artrit” olduğunu öğrenir. Derhal eve gidilerek internete bakılır ve aman Allah’ım o nasıl bir hastalık öyle, insanı sakat bırakan, eklemleri yakan ve yıkan. İşte o an hastamızda tam bir çöküş başlamıştır. Konu-komşu ve eş-dost da bu kederi arttıracak ne kadar cümle varsa söyler sanki kendisine……

    Evet, sıklıkla böyle başlar bu hikaye ve maalesef bu, çok kötü bir başlangıçtır. Kötülük hastalığın kendisinden çok, uzun bir mücadeleye başlamak üzere olan bir insanın, moralinin sıfırlanması ile alakalıdır. Yıllarca sürecek bir savaşa giriyorsunuz ve girerken de, ben bu savaşı kesinlikle kaybedeceğim diye şartlanıyorsunuz. Zaten bu düşünce içimize yerleştiği anda bu engeli aşmanız neredeyse imkansız hale gelmiştir.

    Yeni ve pek çok sayıda ilaç hayatımıza girmiştir artık. Bir yandan ağrılı eklemler ve düşük bir hayat kalitesi, öte taraftan kırılmış umudumuz, şaşkınlık içerisinde pek çok kişiye danışmak için çırpınışımız ve azalan sabrımız işimizi daha da zorlaştırmaktadır. Zamanla evdekiler de yorulmaya ve huzursuzlanmaya başlar sanki ve her şey üzerimize gelir. Her kafadan bir ilaç, doktor ve şehir tavsiyesi yağmaktadır artık….

    Peki ne yapmamız ve gerçekten nasıl yaşamamız gerekir. Bugün için aşağıdaki cümleleri hafızamızın özel bir yerine iyice yerleştirmeliyiz:

    Romatoid artrit artık tedavi edilebilir bir hastalıktır.

    Bu tedavinin doğru netice verebilmesi için düzenli ve kesintisiz olması şarttır.

    Tedavideki en ufak bir değişiklik bile, Romatoloji uzmanından habersiz yapılmamalıdır.

    Tedavi hastaya özel olduğu için, bazen kişiye göre doğru ilaçların tam olarak kararlaştırılması birkaç ay sürebilir.

    Tedavide en önemli aktör, güçlü ve inancını koruyan bir hastadır.

    Bilinçsiz ulaşılan ve seçilmeden alınan kirli bilgiler (internet, eş-dost tavsiyeleri) çoğunlukla zarar verir.

    Bu hastalığa ait özel bir diyet türü yoktur. Ancak ideal vücut kilosunu korumak önemlidir.

    Sigara mutlaka bırakılmalı ve düzenli bir hayat planlanmalıdır.

    Yeni teşhis almış da olsa veya eski bir Romatoid Artrit hastası da olsa hayatımızın bazı düzenlemelere ihtiyaç duyduğu kesindir. Dışarıdan nasıl gözükürse gözüksün, şiş ve ağrılı bir eklemin içinde kıyametler kopmaktadır. Hiçbir şey olmamış gibi, o eklemi zorlayarak hayatımıza devam edemeyeceğimizi, öte yandan da hayatın devam ettiğini ve hayattan kopmamamızın önemini kavramamız şarttır. Bu noktada tavsiyelerimizi, hastalığın şiddetli ve hafif olduğu zamanlara göre yapalım.

    Eğer şiddetli bir hastalık dönemi yaşıyorsak:

    Problemli eklemimizin istirahati sağlanmalıdır. O eklemi yormayarak bunu başarabiliriz. Örneğin dizde şişlik varsa yürümeğe zorlamak, merdiven, çömelme hareketi ve dizi katlayarak iş yapmak son derece yanlıştır. Eğer el parmaklarımızda şişlik varsa, elimizi dinlendirmeye çalışmamız gerekir.

    Şiş eklem bizim için sıcak eklemdir. Dolayısıyla sıcaktan uzak durmamız gerekir. Sıcak su banyoları, kaplıcalar sakıncalıdır. Aksine aktif dönemde soğutma yani aralıklarla buz uygulaması yapılabilir.

    Sıfır hareket de yanlıştır. Eklemi rahat ettirmeye çalışmak doğru ancak bu dönemde bile kas kuvvetini korumak ve eklem bütünlüğünün devamlılığı ve katılaşmayı önlemek için, pasif egzersizler ve yumuşak hareketler yapılmalıdır.

    Eğer hastalık sakin dönemde ise:

    Bu dönemde de eklemler zorlanmamalıdır. Ancak günlük aktivite daha fazla yapılmalıdır. Su ile uğraş gerektiren işlerden hep kaçınılmalıdır. Çamaşır ve bulaşık makinesi hayatın vazgeçilmez yardımcılarından olmalıdır.

    Sıkma, bükme, el bileklerine direnç uygulama da kaçınılması gereken yöntemlerdir.

    Eller, ince hareketlerle yorulmamalıdır. Uzun süreli eklem yorgunluğundan hala kaçınılmalıdır.

    Fazla kilolardan kurtulmak için bu dönem değerlendirilmelidir.

    Fazla basamaklı ve merdivenli evler imkan varsa değiştirilmeli, asansör kullanılmalıdır.

    Tarla, bağ bahçe gibi yumuşak toprakta yürümek diz eklemlerini zedeleyici olabilir, kaçınılmalıdır.

    Yine her hangi bir özel diyet bulunmamaktadır.

    Mevcut tedaviler özellikle yeni tanı alan veya son 10 yıl içinde aksamadan ve hasarsız olarak bugüne kadar getirilebilmiş hastalarda daha da etkindir. Ancak sakatlık oluşmuş hastaların da bu durumları göz ardı edilmemelidir. Eğer eklemlerde sakatlık gelişmişse:

    Elleri kapatırken aralık kalıyorsa, eller tutma görevini yerine getirirken zorlanabilirler. Cisimleri kalınlaştırmak rahatlık sağlayacaktır. Örneğin bir kalemin etrafına sarılan bez veya uygun bir plastik hortum ile daha rahat kavrama sağlanabilir. Benzer şekilde uygulama yemek yerken de yapılabilir. Bugün için artık özel üretilmiş yardımcı cihazlar bulunmaktadır.

    Fermuar gibi ince demir/plastiklere, kalın çengelli iğneler takılarak daha kolay tutulması sağlanabilir.

    Uzun saplı çatal, kaşık temin edilebilir.

    Yürüme alanlarında ayağın takılmasına neden olabilecek eşik, halı, gibi şeyler kaldırılmalıdır. Görme kusuru varsa, uygun gözlük alınmalıdır.

    Evlerde ıslak ve kaygan zeminler olmamalı, varsa önlem alınmalıdır.

    Tuvalette uygun destek demirleri olmalıdır.

    Sonuç itibariyle, hayat devam etmektedir ve kimin karşısına neyin ve ne zaman çıkacağı ise her zaman sürprizdir. Bugün bize düşen görev hastalığımızı kabullenmek, ümitle ve inançla hayatımıza devam etmek ve modern tıbbın bizlere sunduğu imkanları sonuna kadar zorlamak olmalıdır.

  • Bebeklerin Gelişim Evreleri

    Bebeklerin Gelişim Evreleri

    Bir insanın kişilik gelişimi, ana rahmine düştüğü andan başlayarak, hayatının sonuna kadar devam eden bir süreçtir. Bireylerin kendilerine özgü psikolojik ve sosyal davranışlarının tamamı, o bireyin kişiliğini yansıtmaktadır. Freud’a göre kişiliği oluşturan üç temel bileşen bulunmaktadır (id-ego-süperego). İd; kişiliğin ilkel yönünü ve dürtülerini temsil etmekteyken, süperego; toplumsal ahlak yapısını temsil etmektedir. Ego ise bu iki farklı öge arasında bir denge sağlamaktadır. Kişilik gelişimi yaşamın farklı zamanlarında farklı özelliklerde gelişimini sürdürmektedir. Freud bu evreleri oral dönem (0-1 yaş), anal dönem (1-3 yaş), fallik dönem (3-6 yaş), latent (gizil dönem 6-11 yaş) ve genital dönem (11 yaş ve sonrası) olmak üzere 5 farklı şekilde incelemiştir.

    1) Oral Dönem
    Oral dönemde olan çocuk, anne ile iç içedir. Anneyi kendisinin bir parçası olarak algılar. Anne tarafından açlık ve susuzluk gibi fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasını beklerken; sevgi ve ilgi görme ihtiyaçlarının da karşılanmasını beklemektedir. Bebeğin bu dönemde doyum noktası ağızdır. Bir annenin oral dönemdeki çocuğuna yetersiz bakması veya gereğinden fazla aşırı ilgi göstermesi, bebeğin ilerideki hayatında bu döneme bir yönelik saplantı yaşamasına sebebiyet vermektedir. Oral döneme saplantısı olan kişilerde sigara içme, tırnak yeme veya oburluk gibi bir takım problemler görülebilmektedir.

    2) Anal Dönem
    Anne ve baba tarafından çocuğa ahlak yapısının öğretilmesi ile süperegonun gelişmeye başladığı evredir. Çocuk bu evrede tuvalet eğitimini alır. Çocuğun haz ve doyum noktası anüstür. Çocuk tuvalet ihtiyacını kendi kararı ile yapıp yapmamayı öğrenerek haz almaya başlamaktadır. Bu döneme saplantı yaşayan bireylerde ise ileride aşırı düzen ve bağımlı kişilik yapısı gibi problemler görülebilmektedir.

    3) Fallik Dönem
    Çocuklukların cinsel farklılıkları algılamaya başladığı evredir. Çocuğun kendisinin ve karşı cinsindeki bireylerin cinsel organlarına ilgisi artmaktadır. Bu dönemde ödipus karmaşası devreye girmektedir. Ödipus karmaşasında, fallik evreye gelmiş kız çocukların babalarına, erkek çocukların ise annelerine karşı ilgileri artmaktadır. Bu yüzden bilinçdışı olarak erkek çocukları babalarını, kız çocukları ise annelerini kendilerine karşı bir rakip olarak görürler.

    4) Latent (Gizil) Dönem
    Çocukların bilişsel gelişimlerinin iyice hızlandığı evredir. Fallik dönemde karşı cinsine ilgi duyan çocuk, latent döneme gelince bu ilgisini kendi hemcinslerine yönelterek, kendine bir arkadaş ortamı oluşturmakla meşgul olmaktadır.

    5) Genital Dönem
    Çocuğun ergenlik dönemine yaklaşması sebebiyle bir takım dalgalanmalar meydana geldiği evredir. Bu dönemde karşılaşılan zorluklar ve engeller, çözümlenemediği taktirde ilerideki yaşantıda büyük problemlere ve kişilik bozukluklarına yol açabilmektedir.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları son yıllarda görülme sıklığı artmakta olan ve hayati risk içeren psikiyatrik bozuklukların içinde yer alan bir tanı grubudur. Yeme alışkanlıklarındaki ileri bozulma ile beraber beden algısındaki bozukluk, yeme bozukluklarında ortak iki özelliktir. Yeme bozuklukları özellikle ergenlik döneminde başlamakta ve etiyolojisinde biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin rolleri açıklanmaktadır. Yeme bozukluklarının altında yatan sebepler; düşük benlik saygısı, değersizlik, kimlik karmaşaları, depresyon, aile içi iletişim problemleri ile ilişkilendirilmektedir. Bu bozukluklarında Anoerksiya Nervoza ve Bulimiya Nervoza, Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olmak üzere 3 önemli klinik tablo görülmektedir.

    ANOREKSİYA NERVOZA (AN)

    Anoreksiya Nervoza bireyin, yaşı, boyu, cinsiyeti ve beden sağlığı göz önünde bulundurulduğunda, bireyin olağan sayılan en az vücut ağırlığının da altında vücut ağırlığına düşmesine yol açacak kilo kaybı, kilo almaktan ve zayıf olmasına rağmen şişmanlıktan yoğun korku duymasıdır. AN hastaları genellikle tehlikeli derecede zayıf olmasına rağmen kendilerini “şişman” hisseder ve şişmanlamaktan yoğun şekilde korkarlar. Hastalığın başlangıcında hastalar yeme davranışı ile ilgili sorunlarını inkâr ederler fakat yiyecek ve kilo konusu onlar için takıntı haline gelmiştir. Anoreksiya Nervoza hastaları kilo almaktan duydukları aşırı korku durumuna karşı ideallerindeki inceliğe ulaşmak için dönem dönem, isteyerek, kasıtlı bir şekilde yiyecek alımını azaltmaktadırlar ya da yiyecek alımına karşı kendini kusturma, aşırı egzersiz, aç kalma, laksatif (müshil) türü ilaçlar kullanma gibi aşırı derecede telafi edici yollara başvurmaktadırlar.

    BULİMİYA NERVOZA (BN)

    Bulimiya Nervoza dönem dönem aşırı miktarda yiyecek tüketimi ile kontrolden çıkma durumunun söz konusu olduğu yeme atakları ile kendini gösteren bir bozukluktur. Literatür araştırıldığında tıkınırcasına yeme davranışı sırasında, bulimiya hastalarının 2000-4000 arasında kalori aldıkları bulunmuştur. Bu miktar normal bir insanın gün boyunca yiyebileceğinden daha fazladır. Hasta fazla miktarda yiyeceğin hızla tüketilmesinin ardından kilo almayı engellemek için (kusma, hiç yememe, aşırı kısıtlayıcı diyet, müshil, diüretik kullanımı ya da aşırı egzersiz yapma gibi uçta davranışlar sergilemektedir. Kendini kusturma davranışı genelde tıkınırcasına yeme ataklarından sonra dengeleyici davranış olarak yapılmaktadır. Bulimiya Nervozalı bireyler sık sık yeme nöbeti geçirmektedir. Yeme nöbetleri sırasında hastalar kendilerini durdurmada zorlanırlar ve bunu “kontrolü kaybetmek” olarak hissederler. Utanma duygusu sebebiyle genelde telafi edici davranışlar gizlice yapılmamaktadır.

    TIKINIRCASINA YEME BOZUKLUĞU

    Tıkınırcasına Yeme Bozukluğunda Bulimiya Nervozada olduğu gibi yeme atakları vardır. Kilo kaybını olmaması nedeniyle Anoreksiya Nevrozadan, tıkınırcasına yemeden sonra çıkarma davranışının olmamasından dolayı da Bulimiya Nervozadan ayrılmaktadır. Bireyde aşırı egzersiz, aç kalma, çıkarma vb. telafi edici davranışlar bulunmamaktadır. Buna bağlı olarak tıkınırcasına yeme bozukluğu olan bireyler genelde hafif şişman ya da aşırı kilolu, obezdir ve yemek konusunda kendilerini çok az kısıtlamakta ya da hiç kısıtlamamaktadırlar. Tıkınırcasına yeme bozukluğunda bireyler genellikle aç olmadıkları halde bile tıkınırcasına yemekte ve rahatsız olacak kadar suçluluk, utanç ve sıkıntı hissetmelerine rağmen yemeye devam etmektedirler.

  • 2-6 Yaş Çocuğunun Genel Özellikleri

    2-6 Yaş Çocuğunun Genel Özellikleri

    2 yaş çocuğunun genel özellikleri

    2 yaş, çocuğun kendi benliğini çevreden ayrı olarak algıladığı evredir. Bağımsızca isteme ve davranma gibi yetilerin temelleri atılmaktadır. Bu dönemdeki en önemli konular, tuvalet eğitimi ve bağımsızlık alanlarındaki yetiştirme ve öğretme çabalarıdır. Bu dönemde görülen inatçı davranışların, çocuğun karakteristik özelliği olarak görünmemesi gerekir. Bu dönem aynı zamanda çocuğun ‘hayır’ dönemidir. Bu, çocuğun bağımsız bir insan olmayı öğrenmesinin yoludur. Bu dönem, çocukla alışveriş gibi bazı faaliyetlerin yapılabildiği dönem olduğu için yakınlaşmanın ve sevgi ifadesinin en net olduğu dönemdir. Sosyal tepkilerin gelişmeye başladığı dönemdir. Bu sosyal yetiler; taklit, utanma, otoritenin kabul edilişi, ilgi çekme arzusu gibi sosyal tepkilerdir. Aile dışındaki bireylerle iletişim kurma, kendi akranları ile birlikte olmaktan zevk alma dönemidir. 2 yaş sorgu çağı dönemidir. ‘Nasıl’ ve ‘Niçin’ sorularının başladığı evre olarak söylenebilir. 4 yaş ile bu özellik en üst seviyesine ulaşacaktır.

    2-5 yaş dönemi gelişimin en krizli dönemlerinden biridir. Bu zorlu dönemde çocuk, dengesiz, olumsuz, kararsız ve isyankardır. Söz dinlemediği hatta tersini yaptığı ve kısıtlandığı zaman öfkelenen ve yardım almayan bir yapısı vardır. Bu dönem ‘karşı koyma bunalımı’ olarak adlandırılabilir. Bu dönemde çocuk seçme yetisi henüz oturmadığı için iki olanağı birden seçebilir. Çok daha fazla rengi tanıyabilmektedir. 3’ e kadar sayabilmektedir. 2,5 yaş bunalımı çocuğun kişiliğini geliştirir.

    3 yaş çocuğunun genel özellikleri

    Artık oyun çağına gelmiş bir çocuğunuz vardır. Motor becerilerinin gelişmesi ile çevre üzerine kurduğu egemenlik artık daha da fazlalaşmıştır. Sayı sayma, şarkı, şiir öğrenme ve çevresindeki dünya hakkında soru sorma gibi alanlarda bilişsel yetenekleri artmıştır. Artık kendinden bağımsız bir dünyanın farkındadır. Ayrı bir benlik ve cinsiyet duygusu gelişmeye başlamıştır. Çocuğunuz artık nasıl bir kişi olacağını araştırma yoluna girmiştir. Bu dönemde artık daha olumlu ve dengeli bir bireydir. Bu evrede bazı çocuklar öfkesini eşyaya yöneltmiştir. Bu yaşın özellikle sonlarına doğru grup halinde oyun oynama, oynarken birbiriyle konuşma ve grup içinde ne oynayacağını seçmeye başlamışlardır. Birbirini seyretme ve konuşma en çok rastlanan ortak davranıştır. Cümleler daha gramatik hale gelmiştir. Konuşmalar ben merkezlidir. Artık 300 civarında kelime bilmektedir. Akıcılık gelişmiştir ancak bazı sözcükleri telaffuzda hala zorlanabilmektedir.

    4 yaş çocuğunun genel özellikleri

    4 yaş çocuğu, isteklerinin yerine getirilmemesini anlayışla karşılar. O artık kendi dışındaki dünyanın kuralları olduğunu, başkalarının hak ve istekleri olduğunu görür ve sonuçta beklemeyi öğrenir. Bu yaş çocukları her iki cinsten birkaç çocuğu oyun arkadaşı olarak seçebilir. Sorgu çağı 4 yaşında en üst seviyeye ulaşır. Hareketli bir görünüm sergilerler. Tırmanarak, bisiklete binerek, merdivenleri yardımsız ve ayak değiştirerek çıkarak pek çok gelişmiş hareketi gerçekleştirebilirler. Kalem tutmayı öğrenmiştir ve kullanır. Yakın geçmişteki olayları ilişkilendirerek anlatır. Adını, soyadını, ev adresini ve yaşını söyleyebilir. Konuşması dil bilgisi kurallarına uygun ve anlaşılabilirdir. Çocuk şiirlerini ve şarkılarını ezbere söyler. Yemek yerken kaşık ve çatalı ustalıkla kullanabilir. Dişlerini fırçalar, ellerini yıkar; özbakım becerilerini kolaylıkla gerçekleştirir. Kıyafetlerini rahatlıkla giyip çıkarabilir fakat ayakkabı, giysi bağlamada ve düğme iliklemelerinde yardıma ihtiyaç duyabilir. Artık gelişmeye başlayan bir mizah anlayışı vardır. Yetişkinler ve arkadaşları ile hem işbirliği içinde hem de çatışma halindedir. Oyun oynarken sıra beklemesi gerektiğini öğrenir. Geçmiş, şimdi ve gelecek zaman hakkında yeterli bir değerlendirme yapabilir.

    6 yaş çocuğunun genel özellikleri

    Duygularını uygun şekilde ifade edebilir. Başkalarının duygularını anlar. Gerektiğinde liderlik yapar veya lideri izler. Diğer çocuklarla birlikte oyunlar oynar ve paylaşabilir. Vücudunu merak eder. Kendi cinsiyetini bilir. Aldığı sorumluluğu yerine getirir. Gerektiğinde sırasını bekler. Başkalarının haklarına saygı gösterir. Yaptığı işlerde yetişkinlerin onayını ister. Nezaket kurallarına uyar. Kolay arkadaş edinir. Doğru yanlış gibi kavramları öğrenir. Oyun sırasında daha yaratıcıdır. Ailece yapılan aktivitelerden hoşlanır. Makasla karmaşık şekilleri keser. Mantık henüz gelişmemiştir. Konuşması oldukça akıcı ve dil bilgisi kurallarına uygundur. Problem çözme becerileri gelişir. 5 yaşına gelmiş olan düşünür ve sonra söyler.