Etiket: Doku

  • A’dan z’ye bölgesel zayıflama

    A’dan z’ye bölgesel zayıflama

    Yaz kapıdan baktırır fazla yağları yaktırır…

    Spor ve diyetle yağlardan kurtulamazsınız…

    Yaz gelmeden kilolardan kurtulun…

    Yaz ayları yaklaştıkça kışın alınan kilolardan kurtulma telaşı da beraberinde geliyor. Kimimiz vücudunun genelindeki kimimiz de bölgesel kilolardan şikayetçi. Bölgesel zayıflamayı arzu eden ancak, seçeneklerin çokluğu sebebiyle kafası karışanlara uzmanlardan yardım almasını öneriyoruz.

    Bölgesel zayıflama kilo azaltma yöntemi değildir.

    BÖLGESEL ZAYIFLAMA NEDİR?

    En başta söylenmesi gereken temelde bir kilo azaltma yöntemi olmadığıdır. Vücudun belli bölgelerinde birikmiş olan yağların azaltılması amacıyla kullanılan yöntemlere verilen genel isimdir.

    Her bireyin farklı bir vücut yapısı vardır. Genetik, içsel ve dışsal sebepler de yıllar içinde bu yapının üzerine eklendiğinde pek çoğumuzda yağlanma başlar ve bu yağlanma da vücutta homojen dağılmaz, belli başlı alanlarda daha çok depolanır. Bu biriken yağ dokuları da spor ve diyetle maalesef arzu edildiği kadar azaltılamazlar.

    BÖLGEDEN UZAKLAŞTIRMA

    Bölgesel zayıflama yöntemlerinin tümü aslında o bölgedeki yağ hücrelerinin büzüştürülerek, parçalanarak veya eritilerek o bölgeden uzaklaştırılması esasına dayanır. Bu işlemlerden herhangi biri uygulandıktan sonra da diyet ve spor yapılması, parçalanmış yağ hücrelerinin o bölgelerden atılmasını kolaylaştırdıkları için hastalara mutlaka önerilmelidir. Bu tavsiyeye uyan hastalarda tedavi başarısı çok artar.

    İdeal olanı, bölgesel yağlanma problemi olan hastanın diyet ve spor ile vücudunu şekillendirmesi, kalan yağlanmaların da uzman doktorunun önerisiyle doğru metod seçilerek o bölgeye uygulanmasıdır.

    Bölgesel zayıflama metodları son yıllarda giderek artmaktadır. Temelde 2 ayrı grupta toplanırlar:

    – İnvazif (girişimsel, cerrahi) metodlar

    – Non-invazif (girişimsel, cerrahi olmayan) metodlar

    Girişimsel (cerrahi) metodlar; liposuction, lazer lipoliz, mezoterapi gibi metodlardır. Girişimsel (cerrahi) olmayan metodlar ise; pressoterapi, lenf drenaj masajı, ozon sauna, infrared, kavitasyon, cryolipoliz gibi metodlardır.

    SOĞUK LİPOLİZ NEDİR?

    Bahsettiğimiz girişimsel olmayan metodların içinde yer alan en yeni, FDA (Amerika Gıda ve İlaç Dairesi) onaylı metodlardan biridir.

    Nasıl çalışır?

    Özel başlıkları uygulama alanına yerleştirilir. Başlık, vakum yaparak deri ve deri altı dokusunu kendine doğru çekerek o bölgedeki kan dolaşımını bir miktar azaltır ve yağ dokuları hareketsiz hale getirilir. Özel bir teknoloji sayesinde o dokuları kontrollü bir şekilde belli bir zaman diliminde yaklaşık + 2 ila – 8 C arasında soğutur. Aynı zamanda diğer dokuları korumak ve onlara hasar vermemek için onları da kısmen izole ederek çalışır.

    Deri altı dokusu, subkutan doku dediğimiz alanda bulunan yağ hücreleri (adipositler) soğuğa karşı çok hassastırlar, çevrelerinde bulunan damarlar, sinirler ve diğer dokular bu yağ hücrelerine oranla soğuğa karşı çok daha az duyarlıdırlar. Bu sebeple çevre doku sağlam bırakılarak sadece yağ hücrelerinin etkilenmesi sağlanır.

    Yağ hücreleri nasıl yok edilir?

    Asıl etkisi soğuk ile yağ hücrelerinin donmasını, kristalize olmasını sağlayarak o hücrelerin ölmesi ve yavaş yavaş vücuttan lenf ve kan yoluyla atılması esasına dayanır.

    Kaç seans uygulanmalıdır?

    Tek seanslık bir uygulamadır. Ancak aşırı yağ dokusuna sahip olanlarda aralarında 2 ay kadar bir süre bırakılmak üzere 3 seansa kadar uygulama yapılabilir.

    Sonuçları nelerdir?

    İşlem yapılan alanda işlemden yaklaşık 3 hafta kadar sonra ilk etkiler görülmeye başlar ve yaklaşık 4. ayın sonuna dek devam eder. 4. ayın sonunda artık vücut son halini almıştır. Ortalama daralma, işlem yapılan alan ve yağ dokusunun kalınlığına göre değişmekle birlikte 2 ila 15 cm. arasında olacaktır.

    Uygulama süresi nedir?

    Bölgelere göre farklılıklar göstermekle birlikte ortalama 30-100 dakika arasındadır.

    Kimlere uygulanabilir?

    Vücutta aşırı veya yaygın yağlanması olanlar ve obez kişiler uygun değildir. Bunun dışında kalan herkese, kadın erkek farkı olmadan işlem yapılabilir.

    İşlemde ve sonrasında ne hissedilir?

    İşlem esnasında hasta ağrı, acı hissetmez. Kullanılan özel jeller ve örtüler sayesinde sadece hafif soğukluk, serinlik hissedebilir. Bu sebeple de işlemdeyken TV izleyebilir, kitap okuyabilir, bilgisayar ile çalışabilir.

    İşlem bittikten sonra o bölgede hafif kızarıklık ve uyuşukluk oluşabilir. Dakikalar veya saatler içinde geçecektir. Az sayıda hastada morluk oluşabilir, ancak o da hiçbir iz bırakmadan yaklaşık 1 hafta içinde düzelecektir.

    En keyifli yanı da işlemden çıkar çıkmaz hastalar günlük hayatlarına hemen dönebilirler.

    Etkiler ne kadar süre ile kalıcı?

    Kişiler tekrar kilo almadığı, yaşam alışkanlıklarını sağlıklı yönde değiştirdikleri sürece formlarını korurlar.

    KAVİTASYON NEDİR?

    Kavitasyon, ultrason benzeri bir ses dalgasının bir el başlığı ile cilt üzerinden uygulanması yağ dokusuna ulaşması ve yağ dokusundaki hücrelerde ani ve yüksek basınç değişiklikleri oluşturarak yağ hücrelerini parçalama prensibine dayalı cerrahi olmayan bir başka bölgesel zayıflama yöntemidir.

    Hangi amaçla kullanılıyor?

    Bölgesel zayıflama amacıyla kullanılmasının yanında çoğumuzun selülit olarak tariflediği derideki kozmetik problemin de azaltılmasında oldukça etkili sonuçlar verir. Aynı zamanda cilt sıkılaşmasında da etkisi olduğundan bu amaçla da kullanılmaktadır.

    Başarı Sonuçları nelerdir?

    Uygulanan bölgeye ve hastanın vücut yağlanma oranına göre değişmekle birlikte yaklaşık 2-8 cm arasında daralma ve selülit görünümünde dikkate değer ölçüde düzleşme sağlanabilmektedir.

    Kaç seans uygulanmalıdır?

    Ortalama bölge başına 6-10 seans uygulama yapılmaktadır. Genelde haftada 2 seans ile başlanıp, haftada 1 seans ile sürdürülür.

    İşlemde ne hissediliyor? Ağrı hissedilir mi?

    Ağrı ve acı yoktur. Sadece hastalar kulaklarında hafif bir çınlama sesi duyarlar. Rahatsız edici bir işlem değildir.

    RADYOFREKANS NEDİR?

    Radyofrekans, bir başka cerrahi olmayan bölgesel zayıflama metodudur. Ancak sadece bölgesel zayıflama değil aynı zamanda kırışıklık tedavisi ve selülit tedavisinde de bu işlemden yararlanırız.

    Nasıl çalışır?

    Deri ve deri altındaki su içeren dokulardaki su molekülleri ve iyonları harekete geçirerek belli bir ısı derecesine kadar kontrollü bir şekilde ısıtılır.. Hedeflenen, ısının 40-43 C arasına ulaştırılmasıdır. Bu hesaplanmış ısı derecesi kişinin diğer dokularına zarar vermeden hedeflenen alanların istenen yönde etkilenmesi sağlanır.

    Hedeflenen nedir?

    Yağ hücrelerinin su düzeyi çevre dokulara göre yüksektir. İşte bu şekilde yağ hücreleri ısıtılarak eritilebilir. Bu uygulamanın sonunda da yine eriyen yağ hücreleri lenf ve kan yoluyla atılır.

    Ayrıca kolajen doku dediğimiz deri altında bulunan cildimizin sıkı durmasını sağlayan ve ağ gibi saran dokunun da radyofrekans ile ısınarak hasarlanmasını sağlayabiliriz. Ve bu hasarı fark eden vücudumuz da bağ dokusunda bulunan fibroblast denen hücrelerin aktivasyonunu arttırarak bu dokunun yenisini üretmeye başlar. Bu yeni doku eskisinden çok daha gergin ve sıkı bir doku olacaktır. Bu sayede kırışıklıklarda ciddi bir azalma sağlanacaktır.

    Isının fazla olması nasıl önleniyor?

    Tedavi süresince özel infrared termometreler ile deri ısısı ölçülür, böylece istenmeyen ısılara ulaşılmasına engel olunur.

    Zayıflama ve kırışıklıkta aynı işlem mi yapılıyor?

    Hayır farklı başlıklar kullanılır. İki ayrı başlığı vardır. Biri bipolar başlık; ki bu yaklaşık 5-6 mm kadar inebilen ve daha az derine ulaşan başlık yüz bölgesindeki kırışıklıklarda kullanılır. İkincisi monopolar başlık; ki bu da daha derin yaklaşık 20-22 mm derinliğe ulaşabildiğinden genellikle gövdede kullanılır.

    Seans süreleri, sayıları ve tedavi aralıkları nedir?

    Yüz bölgesi uygulaması yaklaşık 20 dk, gövde uygulamaları da genelde 40-60 dk karar sürer.

    Ortalama 10 seans uygulanır ve haftada 2 seans uygulama yapılır

    Ağrı hissedilir mi?

    Kontrollü ısınma sağlandığı için hasta sadece hafif ısı hisseder. Ağrı ya da acı duymaz.

    Herkese uygulanabilir mi?

    Hayır. Parkinson, MS, epilepsi, kanser öyküsü olan hastalar, hamilelik, emzirme, kalp pili olan hastalar ve büyük metal protezi olan hastalarda uygulanamaz.

    Ten renginin hiçbir önemi yoktur, renk duyarlı bir cihaz değildir. Yazın bronz tene bile uygulanabilir.

    İşlem sonrasında neler yaşanabilir?

    Hastalar hafif bir kızarıklık ve hafif bir yanma hissi ile çıkarlar. Dakikalar içerisinde geriler ve günlük hayatlarına devam edebilirler

    PRESSOTERAPİ NEDİR?

    Pressoterapi, dolaşım sistemini harekete geçiren, vücutta biriken fazla sıvı, yağ ve toksinlerin atılmasını kolaylaştıran, selülit tedavisi, bölgesel zayıflama ve vücut sıkılaştırma uygulamalarının etkinliğini arttıran çok fonksiyonlu bir drenaj sistemidir.

    Ne işe yarar?

    – Lenf yollarına yapmış olduğu basınç ile sirkülasyonu arttırarak metabolik atıkların elimine edilmesini kolaylaştırır.

    – Vücudun oksijen miktarını artırarak, dolaşım sistemini geliştirir ve ekstremitelerdeki gerginliği ortadan kaldırır.

    – Lenfatik ve venöz dolaşımı hızlandırarak hücre yenilenmesini kolaylaştırır.

    – Vücut sarkmalarının toparlanmasında, kilo, varis ve ödem problemlerinde, sellülit ve bölgesel incelme tedavilerinde oldukça etkilidir.

    Ağrılı bir işlem midir?

    Seans sürecinde herhangi bir ağrı-acı hissi oluşturmaksızın tam aksine rahatlatıcı ve keyifli bir uygulamadır.

    Kimlere uygulanabilir?

    Herhangi bir cinsiyet ve yaş farkı olmaksızın tüm erişkinlere uygulanabilir.

    YAPILMASI GEREKENLER…

    – Hangi bölgesel zayıflama metodunun hastaya uygun olduğu konusunda uzman doktor tarafından detaylı bir dermatolojik muayene yapılarak karar verilmelidir.

    – Birden fazla metodun bir arada kullanıldığı durumda tedavi başarısı daha da artacaktır.

    – Hastalara işlemden 1 hafta önceden başlamak üzere yağdan fakir diyet yapmaları, en az 2-2.5 lt kadar günlük su tüketmeleri ve mümkünse sporla desteklemeleri önerilir.

    – Her tür bölgesel zayıflama işlemi sonrasında hasarlanmış yağ hücrelerinin atılımını kolaylaştırmak için pressoterapi veya elle masaj gibi lenf drenaj yöntemlerinden biri mutlaka uygulanmalıdır.

    – Hastanın vücut kitle indeksine göre kilo fazlası varsa diyetisyen yardımı ile kilolarının azaltılması ve sonrasında bölgesel zayıflama işlemlerinin yapılması tedavi başarısını elbette arttıracaktır.

  • Gülme ve estetik analizi bölüm 1

    Gülme ve Estetik Analizi Bölüm 1

    Gülme yüz kaslarını kullanarak meydana gelen yüz ifadelerinin en önemlilerinden biridir. Gülme duyguların dışa vurumu olduğundan çok önemlidir. Gülme yüzün denge ve uyumun en önemli tamamlayıcısıdır. Kendine güven duygusunun ilk anahtarı, sözcüklerin duyguyla birleşimi, benliğin yansıması, ifade yeteneğinin mükemmel büyüsü gülme ile başlar. Yüz yapıları ile uyumlu, dengeli, etkileyici ve sevimli gülüş toplumda kişiler arası ilişkilerde kabul ettirici rol oynar. Estetik olmayan bir gülüş ise tam tersine itici bir görsel algı sayılmakta ve kişinin mutsuz, huysuz, asabi biri olarak algılanmasına yol açmaktadır. Gülümsemenin kişinin sosyal hayatında yadsınamayacak bir konumu vardır. Genellikle kişilik değerlendirmede ilk bakış ilk ulaşılan kanının çıkış noktasıdır.

    Gülümseme estetiğine dair yapılacak bir değerlendirmede sonuç bakan kişinin subjektif kararını içerse gülmenin objektif estetik analizleri yapılabilmektedir. Bu analizler yüzün ön, oblik açı ve yan değerlendirimelerinde hem statik hemde dinamik öğeler üzerinde yapılmaktadır ve bazı parametrik ölçümler kullanılmaktadır.
    Bu parametrik ölçümler; gülme genişliği, üst dudak yüksekliği, gülme sırasında görülebilir dişler ve diş eti, üst kesicilerin alt ve üst dudak ile ilişkisi, negatif boşlukların genişliği vb. Gülme sırasında tüm yüz mimik kaslarının aktif olması ile birlikte yüzün alt 1/3 kısmı estetik olarak daha ön plana çıkmaktadır.
    Gülme sırasında alt ve üst dudaklar ile çevrelenen “gülme alanı” ortaya çıkmaktadır.

    Gülme sırasında ortaya çıkan bu alanda dişler ve dişetleri görünür olmaktadır. Gülme alanının yumuşak doku beliryicileri dudak kalınlığı, dudak köşeleri arasındaki genişlik, dudaklar arası aralık , gülme indeksi yani dudak köşeleri arasındaki genişlik/ dudaklar arası aralık(genişlik ve yükseklik) ve dişeti dokusudur.

    Gülme alanının dış kısımlarında sağ ve sol ağız köşeleri bulunmaktadır. Ağız köşelerinin iç ve dış bölümler olarak algılanmasında en önemli faktör ışık ve gölgedir. Ancak ışık ile bunlar köşeden daha çok iç ve dış köşeler olarak algılanır. Gün ışığında yapılan fotoğraf çekimlerinde ağız köşesi karanlık koridoru oluşmaktadır. Buna “bukkal koridor yada negative boşluk” denilmektedir. Burası ışıklandırma altında fotoğraflandırıldığında daha karanlık ve belirgin olmaktadır. Estetik bir gülümseme için uyumlu bir dental orta hat ,dar ama kaybolmamış bukkal koridorlar , simetrik yumuşak ve sert dokular gereklidir.

    Gülümseme sırasında ortaya çıkan anatomik tanımlamalar

    B buccal(yanak) koridoru, OC ağız köşesinin dış kısmı, ICağız köşesinin iç kısmı, G diş etleri, UL üst dudak vermilion, LL alt dudak vermillionu

    Gülümsemenin tarzına göre dişleri ve dişetinin görünüm miktarı gülümsemenin değerlendirme kriteridir. Gülme sırasında üst dudağın yukarı çekilmesi ile üst ön dişler ve diş etlerinin kenarı hafif görünür hale gelmektedir. Ancak bazı vakalarda artmış görünen dişeti miktarıda kabul edilmekte ve de daha genç görüntü sunmaktadır.

    Normalde gülümseme olmadan süt dişlerin 1/3 alt kısmı üst dudak altında görünür olabilmektedir( 2.5 -3 mm gibi). Kişiye ardı ardına M harfini söylerken , bir ara dudaklarını kısmen serbest bırakması istenir. Bu esnada görülen diş miktarına bakılır. Minimum görünme miktarı kişinin yaşına göre değişiklik gösterebilir. Genç bireylerde maksiler keserlerin kesici kenarı 2-4 mm görünürken , yaşlandıkça görünür diş kalmayabilir. Bazı bireylerde yaşlanmayla birlikte alt keser dişlerin kesici kenarları görünmeye başlayabilir. Bu nedenle bu pozisyonda görünen diş miktarının iyi ayarlanması hastanın yaş olarak görünümünde etkili olmaktadır.

    Ayrıca hastalardan E harfi abartılarak telaffuz edilmesi istenir ve dudakların maksimum gerilimi yakalanır. Böylece sınır durumlarında da görünen doku miktarı tespit edilmiş olunmaktadır.

    Bunun fazla ve az olması estetik olmayan gülümseme olarak kabul edilmektedir. Bu beli bir oranda olmalıdır. Buna Morley oranı denilmektedir.

    Normal Morley Oranı

    Artmış Morley Oranı

    Azalmış Morley oranı

    Gülme estetiğinin değerlendirilmesinde kullanılan önemli bir çizgi; Gülme Çizgisi

    Üst kesici dişlerin dişeti kenarından geçen yatay çizgiye gülme çizgisi denilmektedir. Gülme çizgisi her iki gözün pupillasından geçen çizgiye paralel olmalıdır. Gülme esnasında , üst dudak kenarı bu çizginin üzerinde yer alıyorsa yüksek gülme çizgisi adını alır ve pozitif (+)olarak değerlendirilir. Eğer üst dudak kenarı bu çizginin altında yer alıyorsa düşük gülme çizgisi adını alır ve negatif (-) değer alır.Yapılan araştırmalar sonucu bayanlarda gülme çizgisinin erkeklere oranla ortalama 1.5 mm daha yukarda yeraldığı saptanmıştır. Yüksek gülme çizgisine bayanlarda daha çok rastlanırken; düşük gülme çizgisine erkeklerde daha çok rastlanmaktadır.

    Gülme estetiğinin değerlendirilmesinde Gülme Arkı

    Gülme arkı üst ön dişlerin kesici kenarları tarafından oluşturulan eğridir. Bunun alt dudak eğrisi ile paralel olması estetik bir gülüş için aranan bir özelliktir.

    Gülme estetiğini etkileyen faktörler;

    1. Yüz estetiği; yüz estetiğini oluşturan kaslar ve diğer dokular kişiye özgüdür. Fotografik analizlerle kişinin dudak ve çevre yumuşak dokularının yapısı ,bunların gülmeyi nasıl etkilediği ve konuşma,gülme ve kahkaha esnasında nasıl pozisyonlandıkları tesbit edilebilir. Yüz estetiğinde gülmenin ideal estetiğine ulşmak için diş-dudak ilişkisi ölçütleri düzenli kullanılmalıdır ve benimsenmelidir.

    2.Diş eti estetiği; etkili bir gülüş için dişeti dokusunun sağlığı çok önemlidir. İltihaplı bir dokunun olumsuz görüntüsünün yanı sıra dişeti kenarlarının asimetrik yapıda olması da bu etkiyi yaratır.

    3.Dişlerin estetiği; dişlerin anatomik yapıları ve pozisyonları ile ilgilidir. Dişlerin renk, formve boyut olarak hastanın yüz yapısı ve yaşıyla uyumlu olması gerekir. Özellikle ön dişler ve bunları çevreleyen dokular arası ilişkilerde estetik olmalıdır.

    4. Gülme arkı ile alt dudak eğrisinin ilişkisi: Estetik bir gülüş için bu iki eğrinin mümkün olduğunca birbirine paralel olması istenir. Çeşitli araştırmalarda yapılan fotoğraf testlerinde ,estetik açıdan en yüksek puanları alan gülüşlerde bu oranın 1-1.25 civarlarında olduğu gözlenmiştir.Tersi durumlarda estetik olumsuz etkilenecektir.

    5. Görünen dişeti miktarı: Bu faktör gülme estetiğini en çok etkileyen faktörlerden biridir. Üst dudak yüksekliği ile ilgilidir.Gülme esnasında sadece üst ön dişlerin arasındaki dişetinin görünmesi istenir.

    6. Görünen Diş Miktarı: üst ön dişlerin boyutlarının tamamı görünmelidir. Ayrıca görünür diş sayısı olarak ta 6 ön diş ve kopek dişleri görünmelidir. Bireyin yaşına bağlı olarak görünen diş boyutu miktarı değişir .Yaş arttıkça maksiler anterior dişlerin görünen miktarı azalır.

    7. Ön üst kesici kenarları alt dudakla temas halinde olabilir veya aralarında temas olmayabilir, yada kesici kenarlar alt dudak tarafından örtülenebilir. İnsizal eğrinin alt dudağa belli belirsiz teması istenilen durumdur.

    8. Yüz orta hattı; Bunun için kullanılan pratik yöntem nasion ile cupid bow dan geçen dik çizgidir. Gülmenin estetik değerlendirmesi ve gülme dizaynına buradan başlanmalıdır. Bu orta hatta göre gülmeye katılan tüm anatomik yapılar orta hatta olmalı ve bu hatta göre simetrik yerleşmelidir. Orta hattın kaymış olması estetiği olumsuz yönde etkileyecektir.

    9. Gülme simetrik olmalıdır.

    10. Gülme esnasında ağız köşelerinin üst dudak orta çizgisinin üzerinde yer alması ,şart olan bir özellik olmamasına rağmen estetiği artırır.

    Gülmenin değerlendirilmesinde hastanın yüz ön fotoğrafları alınmaktadır. Bu amaçla hastanın dudaklarını kapatması istenir bu şekilde fotoğraflanır daha sonra ağız çevresi kaslarının serbest konuma geçmesi istenerek normal dudak konumu fotoğraflanır. Bu konumda üst ve alt dudak arasında hafif bir aralık gelişmektedir. Bu aralıkta sadece üst ön kesiciler görünmelidir. Bunların görnme ölçüleri 2-4 mm dir. Burun tıkanıklıklarına bağlı olarak ağızdan nefes alınması sürekli bu konuma neden olabilmektedir.

    Başlıca iki tip gülme vardır; sosyal amaçlı gülme ve duygusal-zevk amaçlı gülme . Bu iki tip gülme esnasında gülme alanında yer alan anatomik yapılar faklıdır. Sosyal amaçlı gülme , çoğunlukla selamlama amaçlı , zorlamadan, ihtiyari yapılan statik bir yüz ifadesidir. Üst dudak hafif kasılarak yukarı doğru yer değiştirir ve bazende çok az bir miktar dişeti gözlenebilir. Duygusal gülme ise; daha güçlü bazen kahkaha şeklinde , komik bir durum veya mutluluk karşısında gösterilen ifade şeklidir, bilinçli olarak yapılır. Bu esnada üst dudak ve alt dudak fazla çekildiği için üst ve alt dişer hatta diş etleri görünür olabilmektedir.

    Hastanın sosyal gülmesi sırasında tekrar fotoğraflanır. bu gülmede ön kesicilerin tamamı ve üst diş etlerinin 1-2 mm görünür hale gelmektedir.

    Sosyal gülme sırasında ön kesicilerin tamamı görünür olmakta ayrıca üst diş etleri 1-2 mm görünür hale gelmektedir.

    Duygusal gülmede sırasında sosyal gülmeye ek olarak üst diş etleri daha görünür hale gelmektedir.

    Gülme sırasında her iki ağız köşesinden geçen hat ile her iki göz pupillasından geçen hat birbirlerine paralel olmalıdır.

    Gülme stilleri

    Hepimizin farklı gülme stili bulunmaktadır. Bunu belirleyen gülme sırasında yumuşak dokuların belirleyici özellikleridir. Dudakların ve ağız köşesinin belirlenmesinde hakim olan kas grupları bunu belirlemektedir.

    Belirlenmiş üç gülme stili vardır

    1. Küspid gülme;

    Küspid yada ağız köşeleri ile gülme % 67 oranı ile toplumda en çok görülen gülme tipidir. Ağız köşeleri öncelikle yukarı kalkar , dışarı açılırve üst dudak kasları kasılıp yukarı hareket etmekte ve üst dişlerin görünümü ile devam etmektedir.

    2. Kompleks gülme; % 2 oranı ile en az görülen gülme stilidir. Üst ve alt dudak ile ağız köşesi kasları eş zamanlı kasılır ve uyumlu olarak alt ve üst dişlerin tamamı görülür.

    3. Mona Lisa stili gülme; toplumda %31 oranı ile ikinci sıklıkla görülen gülme stilidir. Dudak şekilleri baklava dilimi gibi görülür. Öncelikle üst dudak yukarı çeken kaslar çalışır ve ön üst kesici dişler görünür daha sonra ağız köşeleri dudakları yukarı ve dışarıya dogru taşır ancak bu gülmede ağız köşeleri küspid gülme kadar dış yukarı doğru hareket etmez.

    Gülme tiplerinden bahsederken son olarak dişeti gülüşüne (gummy smile) de değinmek gerekir. Dişeti gülüşü adından da anlaşılacağı üzere gülme çizgisinin dişeti üzerinde yer almasıdır. Yani gülme esnasında dişeti dokusu olması gerekenden bir hayli fazla görünmektedir.

    Kadınlarda Etkileyici ve çekici gülmenin özellikleri

    1. Ön üst dişler görünmelidir.

    2. Üst dudak gülme sırasında yukarı doğru hareket etmektedir.

    3. Gülme sırasında alt dişler görünmez yada hafif görünür.

    4. Gülme sırasında dudakların sınırladığı alana gülme alanı denilmektedir ve bu alanın genişliği yüksekliğinden fazla olmalıdır.

    5. Üst diş etleri hafif görünmektedir. Bunun oranı yaşla birlikte değişmektedir.

    6. Gülme sırasında ağız köşelerinde “Buccal koridor” olarak tanımlanan hafif bir boşluk görünmelidir.

    7. Ön üst dişlerin gülme sırasında alt sınırları bir ark oluşturmaktadır. Buna gülme arkı denilmektedir. Bu ark gülme sırasında estetik olarak görülmeli ve alt dudağa paralel olmalıdır.

    1. resimde ideal bir gülme ile diş diş etleri ilişkisi görülmektedir. 2. resimde gülme ile üst ön dişlerin ve diş etlerinin görünürlüğü fazladır. 3 resimde ise üst ön dişler hiç görünmemektedir.

    Gülme estetiği ve burunun etkisi

    Gülme sırasında burun ucu aşağı ve geriye doğru hareket etmektedir. Bu hastanın normal ve gülerken çekilecek fotoğrafları ile değerlendirilebilmektedir.

    Bunun dışında ister burun üstünde olsun, isterse yüzde olsun birçok kasların kasılmaları ile burun şeklinde değişmelere neden olmaktadır. Örneğin, gülerken burun ucu belirgin olarak aşağıya rotasyon göstermekte, burun ucu üst kısmı yuvarlaklaşmakta ve burunun geçici olarak uzun görünmesine yol açmaktadır. Gülerken burun ucunun hareketi ve deformitesi depressor septi nasi kasına bağlıdır. Ayrıca gülme sırasında ağız çevresi kası Orbicularis oris üst dudağı kısaltır, mimik hareketlerle burun ucunun projeksiyonunu azaltabilir.

    Gülme ifadesi olmayan hastalar

    Sık olmamakla birlikte ciddi bir yüz deformitesidir. Ve bu hastalar gülme sırasında normalde gözlenen ağız çevresi değişimi bu hastalarda gözlenmemektedir. Bu hastalarda gülme sırasında üst dudaklar yukarı az hareket etmekte ve üst ön dişler az yada hiç görünmemektedir. Bunun ortaya çıkması üst dudak, ön üst kesiciler ve üst çene anatomisinden, yumuşak dokulardan kaynaklanmaktadır.

  • Kök hücre ve medikal estetikte kullanımı

    KÖK HÜCRE VE MEDİKAL ESTETİKTE KULLANIMI

    Son zamanlarda estetik uygulamalar içerisinde vitamin aşısı, kan aşısı, PRP, Sertap Erener’in kök hücre uygulaması, gençlik aşısı olarak popüler olan uygulamalarda yanlış kullanılan bir tanımı Kök Hücre Uygulamalarını özetle anlatmaya çalıştık .Öncelikle yukarıda geçen hiç bir uygulama kök hücre uygulaması değil bunun ile başlayalım.

    Kök Hücresi nedir?

    Kök hücreler işlevsel olarak farklılaşmamış, yani vücudun herhangi bir organ ya da dokusunda özel bir görev yapabilmek için tam olarak olgunlaşmamış, karmaşık bir yapısı olan, sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme yeteneğine sahip, insan vücudunda bütün dokuları ve organları oluşturan ana hücrelerdir. Kısa bir tanımla kök hücreleri, vücudun başlangıç yani öncü hücreleridir.

    Bu hücreler bölündüğünde, kendilerini ya da diğer doku hücre tiplerini üretebilirler. Örneğin, derideki kök hücreler daha fazla deri kök hücresi yapabilir ya da deriye rengini veren melanin yapmak gibi kendi özgün işlevleri olan melanosit adını verdiğimiz diğer deri hücrelerine farklılaşabilirler. Kök hücrelerin ayrışması ve spesifik bir hücreye dönüşmesi için bir uyarının gelmesi gerekmetedir.

    Kök hücreleri aynı zamanda çok genç, hızlı bölünen ve çok hareketlidirler. Örneğin deriye yerleştirildiklerinde adeta deriye enerji salgılamakta, daha hızlı bölünerek deriyi gençleştirip harekete geçirmektedir.

    Kök hücrelerin özelikleri nedir ?

    1. Kendiliklerinden yada bir uyaranla uygun bir büyüme ortamına yerleşebilirler.

    2. Çok hızlı çoğalma yetenekleri vardır.

    3. Başka vücut doku hücrelere farklılaşıp bu hücrelerin devamını sağlayabilirler.

    4. Kendilerini yeniledikleri için hücre topluluklarının devamlılığını sağlayabilirler.

    5. Vücudun bir yerindeki zedelenmeyi takiben bu dokuyu onarabilme ve onu işlevsel hale getirebilme potansiyeline sahiptirler.

    Kök Hücrelerin sınıflandırması

    Kök hücreleri farklılaşma yeteneklerine göre ya da elde edildikleri kaynağa göre şöyle sınıflandırılabilir.

    Farklılaşma yeteneklerine göre;

    1-Totipotent Kök Hücre: Sınırsız sayıda farklılaşma yeteneği ile her türlü vücut hücresine dönüşebilme yetenekleri vardır. Bu tür hücreler ancak embriyolarda bulunurlar ve embriyonik ve plasantal hücrelere dönüşmektedir.

    2-Pluripotent Kök Hücre: Sınırlı sayıda farklılaşabilen, bununla birlikte organizmada birçok dokunun oluşması veya onarımı yeteneğine sahip kök hücreleridir.

    3-Multipotent Kök Hücre : Özellişmiş hücre gurupları oluşturabilen kök hücrelerdir.

    4- Unipotent yada projenitör Kök Hücre : Tek tip kök hücre tipi oluşturabilen kök hücrelerdir Tek bir yönde farklılaşabilen hücreler örnek olarak beyinden elde edilen kök hücrenin yalnızca sinir hücresine dönüşmesi verilebilir

    5- iPKH ya da dışarıdan uyarılmış pluripotent kök hücre: iPKH embriyonik kök hücrelerin neredeyse tüm özelliklerine sahiptirler ancak, embriyodan oluşturulmamışlardır. Bu nedenle iPKH ile ilgili etik problemler yoktur. Dahası, iPKH hastanın kendi kök hücre olmayan hücresinden elde edilir, bu da, iPKH hastaya bağışıklık sistemi reddi olmaksızın verilebileceği anlamına gelmektedir ki, bu durum kök hücre nakillerinde çok önemlidir.

    Elde edildikleri kaynağa göre :

    1-Embriyonik Kök Hücre: Sperm ve ovumun döllenmesini takiben oluşan “zigot” ta embriyonik kök hücreler gelişmektedir. 5. gün içerisinde yaklaşık 150 hücreli “blastosit” denen içi boş bir küre meydana gelmektedir. Blastosit küçük kum zerrecikleri gibi hücrelerden ibarettir ve iki tip hücre kapsamaktadır; trofoblast ve merkezde bulunan hücre kümesi. Merkezdeki hücre kümesi bir araya gelerek embriyonik kök hücreyi meydana getirirler. Embriyonik kök hücreler de tüm yetişkin hücre tiplerine dönüşebilirler. Gebeliğin ilk 8 haftasına kadar dönemdeki kök hücreler bu isimle tanımlanmaktadır.

    2- Fatal Kök Hücre; Potansiyel kök hücre kaynaklarından biri de erken fetal dokudur. Embriyo döllenmeyi takiben yaklaşık 7-8 haftalık iken “fetüs”adını alır.

    3-Erişkin Kök Hücre : . Erişkin kök hücreler embriyo ve fetüsten alınan hücrelerden farklıdır ve doğumdan sonra insan ya da hayvanlarda gelişen dokularda bulunur. Erişkin tip kök hücreler bir çok dokuda bulunan hücrelerdir. Bunlar arasında kemik iliği, kan, kornea , retina, beyin, çizgili kas, karaciğer,deri, gastrointestinal sistem ve pankreas sayılabilir. Bununla birlikte bu hücrelerin elde edildiği en uygun yer bazı kemiklerin merkezinde yerleşmiş olan kemik iliğidir. Kemik iliğinde; hematopoetik kök hücreler, endotelyal kök hücreler ve mezenkimal kök hücreleri de içeren farklı tipte kök hücreler yer almaktadır. Hematopoetik kök hücrelerin kanı; endotelyal kök hücrelerin damarsal sistemi(arterler ve venler) ve mezenkimal kök hücrelerin kemik, kıkırdak, kas, yağ ve fibroblastları oluşturduğu bilinmektedir.

    Kemik iliği dışındaki erişkin kök hücre kaynakları

    Göbek kordon kanı: Erişkin kök hücreler yeni doğanın göbek kordonu gibi kaynaklardan da sağlanabilmektedir. Göbek kordonu beyin ve kemik iliğindeki benzer erişkin dokulara kıyasla daha kolay ulaşılabilir ve çoğalma potansiyeli daha yüksek bir kök hücre kaynağıdır.

    Bebek dişi: Göbek kordon kanından ya da bebek dişinin altındaki etsi yapıdan alınan kök hücreler erişkinlerden elde edilen hücrelerden daha genç kök hücrelerdir. Kültür ortamında birçok erişkin hücreden daha fazla çoğalma yeteneğine sahip olan bu hücreler farklı dokuları meydana getirme özelliğine sahiptirler. Farklı hücre tipleri oluşturmadaki potansiyelleri kapsamlı şekilde araştırılmaktadır.

    Yağ hücreleri: Yağ dokularından liposuction ile elde edilen materyalden kök hücreler elde edilmektedir.

    Tarihçe

    Kemik iliği nakillerinin başarı kazanmasıyla birlikte kök hücrelerinin nakli gündeme geldi ve ilk uygulamaları umut verici oldu. İlk önceleri yalnızca kemik iliği onarımı için kullanılan kök hücreleri, az sayıda uygulama olsa da, vücudun diğer organ ve dokuları için de kullanılmaya başlandı. Embriyolojik kökenli kök hücreleri ise sonra tanımlandı, ancak bu hücreler ile yapılan uygulamalar, ahlaki boyutta karşılaşılan sorunlar tam olarak bir çözüme kavuşturulamadığı için, birçok ülkede sınırlandırıldı ya da yasaklandı. Hâlihazırda, dünyada her yıl yaklaşık olarak 15 bin kök hücre nakli yapılmaktadır. Bunların çoğunluğu erişkin insan kaynaklı uygulamalardır.

    Günümüzde Kök Hücre Bir Tedavi Yöntemi Olarak Kabul Edilmekte midir? Kök Hücreleri Halen Hangi Hastalıklarda Kullanılmaktadır?

    Kök hücreleri dünyada henüz bir hastalık tedavi yöntemi olarak kullanılmamaktadır. İletişim araçlarında sıkça duyurulan kök hücre nakli uygulamaları daha çok doku ‘onarımı’ amacıyla yapılmaktadır. Örneğin; şeker hastalığında pankreas dokusu çalışmıyor ve insülin üretemiyorsa pankreasın yetersiz de olsa insülin üretmesini kök hücre nakli ile sağlamak veya beynin, omuriliğin bazı hücreleri çalışmıyorsa kök hücre yardımıyla sinir hücrelerinin az çok yenilenmesini sağlamak gibi. Daha önce anlatılan kemik iliğinin yetersiz işlev gördüğü kan kanseri ve bazı anemi hastalılarında da amaç kök hücreleri yardımıyla kemik iliğini onarmaktır, kan kanserini bu yol ile tedavi etmek değildir. Burada şu soru ortaya atılabilir: Anlatılan bu yöntem de bir tedavi şekli değil midir? Teorik olarak bu sorunun yanıtı evettir, ancak günümüzde bilimsel tıp disiplinleri kök hücrelerinin kullanıldığı hastalıklarda sağlanan bu standardize edilmemiş sağaltım şeklini yerleşmiş bir yöntem olarak kabul etmemektedir.

    Günümüzde kök hücreleri, en fazla olarak kan hastalıklarında kullanılmaktadır. Bunlardan en bilinenleri kan kanseri ve kalıtsal anemilerin yol açtığı kemik iliğinin çalışmadığı durumlardır. Bu hastalıkların yol açtığı kemik iliği yıkımının onarılmasında, tekrar kan üretimi yapabilir hale gelmesinde kök hücre uygulamaları ile oldukça yüksek oranda başarı sağlanmaktadır. Ayrıca şeker hastalığında pankreas için, böbrek yetmezliğinde, omurilik hasarlarında, beynin Parkinson, Alzheimer gibi çeşitli dejeneratif (sinir hücresi yıkımıyla giden) hastalıklarında, inmelerde, gözün retina hastalıklarında, bağışıklık sistemi hastalıklarında, bazı kalp ve damar yetmezliği hastalıklarında da halen hem deneysel hem de klinik olarak çalışmalar devam etmektedir. Bazı umut verici gelişmelere rağmen bu hastalıklarda henüz kesin bir başarı elde edilememiştir. Basında sık olarak yer bulan, bir organın (örneğin mesane gibi) veya dokunun (örneğin gözün ağ tabakası retina gibi) kök hücresi kullanılarak yeniden oluşturulması veya işlevsel hale getirilmesi hâlihazırda laboratuar ortamında küçük deney hayvanları üzerinde gerçekleştirilmektedir, insanda uygulaması yoktur. Ülkemizde çok yeni olarak, omurilik hasarı bulunan, tedavi için saptanmış uygun ölçütlere sahip kısıtlı sayıda felçli hastada kök hücresi nakli ile tedaviler uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmaların sonuçları önümüzdeki yıllarda bildirilecektir. Son yıllarda yapılan araştırmalar kandan elde edilen kök hücrelerinin laboratuarda uygun koşullar altında yağ, kas, damar endoteli (iç çeperi), karaciğer, kıkırdak, kemik ve sinir hücrelerine dönüşebildiğini göstermiştir.

    Ülkemizde Kök Hücre Uygulamalarının Yasal Boyutu Nedir?

    Ülkemizde uzun yıllardır kök hücreleri ile hem klinik hem de araştırma düzeyinde uygulamalar yapılmakla birlikte bu konuda gerekli yasal düzenlemeler henüz ortaya konulmamıştır. 2006 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde Kök Hücre Danışma Kurulu oluşturulmuştur. Bilimsel gelişmelerin ve bilgi birikiminin güncel takibinin gerçekleşmesi, kök hücrelerin araştırma ve uygulamalarında ulusal ve uluslar arası bir standardizasyon sağlanması amacıyla Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) bünyesinde 2004 yılında Kök Hücre Çalışma Grubu oluşturulmuştur.

    Kordon Kanı Saklanmalı mıdır?

    Kordon kanı kök hücre elde etmek için iyi bir kaynaktır. Bebek doğarken alınan kan eksi 196°C’de çok uzun süre kullanıma hazır olarak saklanabilir. Kordon kanından elde edilen kök hücreleri embriyolojik kök hücreleri kadar farklılaşma yeteneğine sahip değillerdir. Kemik iliği ya da kandan elde edilen kök hücresinden farklı olarak kordon kanı günümüzde yalnızca ait olduğu kişi için kullanılmaktadır, ancak teorik olarak doku uyuşması durumunda başka kişiler için de kullanılabilir. Kordon kanının bugün için kullanımı çok sınırlıdır. İstatistiklere göre her üç bin kişiden birisinin kendi kordon kanına gereksinimi vardır. Konunun uzmanları kordon kanının saklanmasını önermemektedirler. Ülkemizde özel bazı kurumlar kordon kanı bankası hizmeti vermektedir, ancak bu kurumlar henüz resmiyet kazanmamıştır.

    Embriyolojik (Ceninin Erken Evresi) Kök Hücre Uygulaması Nedir?

    Embriyolojik kök hücreleri, ceninin erken aşamasında döllenme gerçekleştikten kısa süre sonra elde edilen hücrelerdir. Bu hücreler, ancak tüp bebek uygulamasında yapay döllenme ile oluşturulan embriyonlardan gereksinim fazlası olanlardan veya istenmeyen gebelik sonrası yapılan düşük sonucunda elde edilebilirler. Embriyolojik kök hücreleri erişkinden elde edilen kök hücrelerine göre sınırsız sayıda farklılaşma potansiyeline sahiptir (totipotent), kısaca; bu tür hücreler her türlü organdaki hasarı onarma yeteneğine sahipken erişkin tipi olanlar daha sınırlı farklılaşma gösterirler (pluripotent ve unipotent). Halen ülkemizde ve birçok ülkede embriyolojik kaynaklı kök hücre çalışmaları yasaklanmış durumdadır. İngiltere ve Belçika’da bu sınırlama yoktur, Almanya’da ise belirli kısıtlamalar getirilmiştir.

    Kök Hücre Tedavisinin Bugün İçin Bilinen Yan Etkileri Nelerdir?

    Özellikle ceninin ilk aşaması olan embriyondan elde edilen (embriyolojik) kök hücreler ile yapılan çalışmalarda yeni tümör ortaya çıkabildiği bildirilmiştir. Araştırmalarda kullanılan serum, kimyasal madde ve besi yerleri varlığında üretilen hücrelerin insan sağlığı için ne gibi potansiyel riskler taşıdığı bilinmemektedir. Otolog kök hücre nakillerinde %2, allojenik kök hücre nakillerinde ise %9 ölüm riski vardır.

    Estetik uygulamalarda kök hücre kullanımı var mıdır?

    Günümüzde estetik uygulamalar içerisinde gerçek kök hücre uygulaması yağ dokusundan elde edilerek yapılanıdır. Son çalışmalarda yağ dokusunun içinde kemik iliğinden 5 katı kadar fazla kök hücre bulunduğu saptanmıştır. Hastadan liposuction ile alınan yğ dokusu bir sistem yardımıyla laboratuvar ortamında içindeki genç kök hücreleri, yağ hücrelerinden ayrıştırılmaktadır. Bu 2.5-3 saat kadar süren bir işlemdir. Kök hücreleri ayrıştırdıktan sonra toplanıp az oranda PRP ve yağ dokusu ile karıştırılmakta ve estetik olarak amaçlanan bölgelere enjekte edilmektedir. Yaşlanmanın estetik probemleri olan, deri yağ dokusu, kas dokusu ve kemik dokusundaki azalma bu uygulama ile yerine konulmaktadır. Bu kök hücreler deride ve deri altında uygulandığı doku hücrelerini yapmakta ve onları canlandırmaktadır.

    Bu amaçla karın yada basen bölgesine küçük bir alanda lokal anestezi altında 40-200 cc yağ dokusu alınacak şekilde liposuction yapılmaktadır. Daha sonra bunlar santrifüjden geçirilmekte. Yağ dokusundan kök hücreler ayrılmaktadır.

    Daha sonra hastadan 50-100 cc kan alınarak trombosit ve büyümek faktöründen zengin PRP elde edilmektedir. Sonra Kök hücreler ile PRP birlşetirilmekte böylece kök hücreler aktive edilmektedir. Bu aktivasyon % 50 civarında. Bu karışım IPL geçirilmekte ve aktivasyon % 90 lara kadar ulaşmaktadır. En son elde edilen aktive kök hücreler hastaya damardan, deriye uygulanabilmektedir.

    Son zamanların popüler işlemi olan PRP kök hücre uygulaması değildir. PRP hastadan alınan kanın santrifüjde geçirilmesi ve trombosit adını veridiğimiz doku onarım ve yenilenme hücrelerin ayrılarak hastaya geri uygulamasıdır.

    Sertap Erener’ e yapıla kendi derisinin alınması ve deriden fibroblastların çoğaltılarak geri deriye uygulanmasıdır. Kök hücre tedavisi değildir.

  • Fibroblast kök hücre tedavisi ile cilt gençleştirme

    Fibroblast kök hücre tedavisi nedir?

    Fibroblast kök hücre tedavisi, kişinin kendi deri hücrelerinden elde edilen, zamanın etkilerini geri çeviren, otolog fibroblast hücresel tedavi yöntemidir. Hücresel tedaviler, doku mühendisliğinin parçalarından biridir. Kök hücreler, bozulan bir dokunun rejenerasyonundan sorumludur.

    Otolog tedavi nedir?

    “Otolog tedavi “ kavramı, kişinin kendi doku hücrelerinin çoğaltılarak, sorun olan bölgeye yerleştirilmesini tanımlar. Örneğin geniş yanıkları olan hastalarda , sağlam deri alanından alınan dokular doku mühendisliği ile çoğaltılarak yanık alana nakledilmektedir. Buna karşılık heterolog tedavi , kişiden kişiye nakil demek olup daha çok organ naklinde tercih edilir.

    Kök hücre tedavisi hangi alanlarda kullanılır?

    Özellikle savaş, kaza ya da doğumda meydana gelen doku kayıpları, kronik ülserlere bağlı kapanmayan yaralar, akne skarları, suçiçeği izleri, dişhekimliğinde periodontolojik uygulamalar, kellik tedavisi , dudak dolgunlaştırma ve kırışık giderme amaçlı estetik uygulamalarda kültürde çoğaltılmış fibroblast tedavisi Avrupa ve Amerika’da sıklıkla kullanılan bir yöntemdir.

    Kök hücre tedavisinin avantajları nelerdir?

    · Kendi dokunuzdan üretildiği için doku reddi, alerji veya enfeksiyon gibi riskleri yoktur.

    · Hayvansal hastalık oluşturma riski yoktur.

    · Kalıcı ve uzun etkilidir.

    · Enjekte edildiği yerden başka yerlere kaymaz.

    Fibroblast kök hücre tedavisi nasıl uygulanır?

    Hazırlık aşaması:

    Cildin dış etkenlere en az maruz kalmış bölgesinden (genellikle kulak arkası veya kol içi) lokal anestezi altında steril şartlarda mercimek tanesi büyüklüğünde biyopsi alınır. Biyopsi taşıma solüsyonuna aktarılıp aseptik koşullarda soğuk zincir ile , hücre üretimi için Sağlık Bakanlığı’nca ruhsatlı laboratuara gönderilir.

    Herhangi bir alerjik reaksiyonu önlemek için , fibroblast üretimi hastanın kendi serumu ile yapılır. Bu nedenle biyopsi sırasında hastadan bir miktar kan da alınarak laboratuara gönderilir.

    Fibroblast üretim aşaması:

    Bu süreç, kişinin doku kalitesine bağlı olarak yaklaşık 4-6 hafta sürer.

    Uygulama aşaması:

    Kültüre edilen fibroblastlar yeterli sayıya ulaştığında hastaya klinikte randevu verilir. Mercimek tanesi büyüklüğünde deri parçasından 5-10 ml hacminde, 1 ml’de 10 milyon hücre olacak şekilde implant üretmek mümkündür. Bunun 1-2 ml’si ilk enjeksiyonda kullanılır. Geri kalan hücreler ise kademeli dondurma tekniği ile sıvı azot buharında saklanır.

    Hazır fibroblast kültürü, hekim tarafından cilt altına ince iğnelerle enjeksiyon yapılarak verilir. Uygulama , 3-6 hafta ara ile 3 kez tekrarlanır.

    Uygulama sonrası ilk etkiler ne zaman görülür?

    Kişiden kişiye değişmekle birlikte ilk etkiler, 2. Enjeksiyondan sonra, 4-6 haftada belirginleşmeye başlar.

    Uygulamanın etki süresi ne kadardır?

    Cilt dokusunda iyileşme süreci dereceli olarak 12 aya kadar artarak devam eder. Bu iyileşme uzun sürelidir ve 4-5 yıl kadar kendini korur. Hasta istediği takdirde saklanan kök hücreler tekrardan çoğaltılarak bu süre sonunda yeniden nakledilebilir.

    Uygulama sonrasında görülebilecek yan etkiler nelerdir?

    Geçici olarak yüzde şişlik, enjeksiyon noktalarında morluk , kızarıklık görülebilir.

    Fibroblast kök hücre tedavisi kimlere uygulanamaz?

    Hamileler üzerinde bir çalışma yapılmadığından , hamileler bu çalışmanın dışında tutulmalıdır. Ayrıca , önceden kanser tedavisi geçirmiş olanlar da bu çalışmaya uygun değildir.

    Fibroblast kök hücre tedavisinin diğer yöntemlere üstünlüğü nedir?

    · Dolgu maddeleri özellikle cilt kırışıklarında kısa vadede geçici bir dolgunluk sağlarken, otolog fibroblast kültürü, daha yavaş etki göstermekle birlikte nakledilen fbroblastların ürettiği kollajenin kalıcılığı uzun sürelidir, cilt dokusunu yeniden yapılandırır, daha doğal bir gençleşme etkisi yaratır.

    · Kişinin kendi dokusundan üretildiği için doku reddi, alerji, enfeksiyon gibi yan etki riski yoktur, güvenlidir.

    Kök hücre tedavisi ile PRP tedavisi aynı mıdır?

    Hayır, her iki uygulamada da kişinin kendi vücudundan alınan doğal malzeme kullanılmakla birlikte, iki yöntem birbirinden farklıdır. PRP tedavisinde, toplardamardan alınan kanın içindeki trombosit denilen pıhtılaşma hücreleri kullanılır. Bunların esas görevi akan kanı durdurmak ve sonrasında yarayı onarmaktır. Bu onarım için gereken uyarıcı faktörler, trombositlerde bulunur ve dolaylı şekilde kök hücreler üzerine etki ederek onların daha fazla kollajen üretmesini destekler. Fibroblast kök hücre tedavisi ise doğrudan doğruya belli bir alandaki kök hücre miktarının artırılması prensibine dayanır. İki yöntem farklı olmakla birlikte, her ikisinin bir arada kullanılmasında sakınca yoktur.

    Kök hücre tedavisinin mezoterapiden farkı nedir?

    Mezoterapi, rejuvenasyon amaçlı kullanıldığında vitaminler, hyaluronik asit ve doku toparlayıcı ürünler cilt altına zerk edilir. Bu ürünler doğal doku ürünü değildir, ancak deriyi besleyen maddelerdir. Klasikleşmiş bir yöntem olmakla birlikte, en önemli dezavantajı, alerji yapabilmesi ve etkinliğinin kısa sürmesidir. Kalıcı etki sağlamak için enjeksiyonların düzenli aralıklarla tekrarı gerekir.

  • Endoskopi nedir? Ne zaman kimlere kimler tarafından yapılmalıdır?

    Endoskopi genel bir ifade olup ucunda ışık ve kamera olan silindirik bir cihaz ile organların iç duvarlarının ve lümeninin incelenmesi işlemidir. Üst gastrointestinal sistem incelenmesi halk arasında endoskopi olarak adlandırılır. Üst gastrointestinal işlem endoskopisi; ağız yolu ile girilerek sırasıyla yutak, yemek borusu, mide ve on iki parmak bağırsağının incelenmesi işlemidir. İşlem esnasında organların iç duvarları dikkatli bir şekilde incelenir, doku değişiklikleri, ülser odakları ya da normal görünüşün dışında farklı bir görüntüye sahip olan yerlerden özel aletler ile biyopsi dediğimiz doku parçaları alınır. Bu bölgelerde ufak kanamalar görülebilir. Bu geçici bir durum olup kanama- pıhtılaşma sistemi ile ilgili bir sorunu olmayan bireylerde hiçbir probleme neden olmaz. Biyopsi alınan kısımdaki doku çok hızlı bir şekilde kendini yenilemektedir. Halk arasındaki bazı inanışların aksine kanser düşünülen dokudan endoskopik biyopsi alınması onun yayılmasına neden olmamaktadır. Üst gastrointestinal sistem endoskopisi öncesinde hastalar 8-12 saat öncesinden yemek yemeyi kesmelidir. İşlemden önceki 4 saate kadar az miktarda su içebilir. Boğaz bölgesine o bölgenin uyuşmasını sağlayan bir sprey sıkılması ile işleme başlanır. Endoskopi işlemi ağrı verici bir işlem değildir. İç organlarda hava verilerek ilerlendiği için gerginlik hissi olabilir. İşlem konforu açısından damardan ilaç verilip bir uyku hali oluşturularak da işlem yapılabilir. Soluk borusu yemek borusundan ayrı olarak ilerlediği için hastanın soluk alıp vermekle ilgili bir problemi olmaz. Genel olarak tolere edilebilen bir işlem olmasına rağmen öğürme refleksi kuvvetli olan bireylerde ve işlemden korkan bireylerde anestezi uzmanından destek alınabilir. Hastaya işlem esnasında anestezi uzmanı tarafından uygun dozda ilaç verilir ve işlem yapılır. Bu ilaçların etki süresi çok kısa olduğu için ilaç verilmesi kesildikten çok kısa bir süre sonra hasta uyanır. Kullanılan ilacın artık etkileri nedeniyle işlem sonrası hastanın araç kullanmak gibi dikkat gerektiren işleri yapmaması, bu yüzden yanında ona refakat edebilecek biri ile gelmesi önerilir. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte endoskopi yapılan yeni model cihazlarda HD görüntü sistemleri kullanılmakta olup bu sayede çok küçük ayrıntılar bile daha net görülebilmekte, ayrıca FICE,NBI ve I-scan gibi yüksek teknolojik görüntülemeler sayesinde lezyonlar çok hızlı bir şekilde normal dokudan ayırt edilebilmektedir. Teknolojik olarak yeniliklere ayak uyduran merkezlerde konusunda deneyimli uzman hekimlerin yaptığı endoskopik işlemler erken teşhislere olanak sağlayarak hayat kalitesini artırmakta ve çoğu zaman hayat kurtarmaktadır. Endoskopi işlemleri genel cerrahlar ve gastroenterologlar tarafından yapılmaktadır. genel cerrahlar bu işlemi daha çok hastanın operasyon ihtiyacı olup olmadığı açısından değerlendirirken gastroenteroloji uzmanları bu konuda daha ayrıntılı bir eğitim alıp lezyonları tanıma, gerektiğinde endoskopik müdahaleler, takip etme protokolleri, cerrahi gereksinim olup olmaması açısından değerlendirmektedir. bazen cerrahi öncesi klavuzluk işlemi için ameliyatın gerekli olduğu yerlere özel boyalar şırınga edilerek cerrahların işlerini kolaylaştırmaktadırlar.

  • Gastrit mide kanserine dönüşür mü?

    Mide bölgesinde ağrı, şişkinlik, gaz, açlık hissi ve sık yemek yeme isteği ile kendini belli eden gastrit, tedavi edilmezse kronikleşerek mide kanserine doğru giden bir tabloya yol açabilir. Gastritin başlıca nedenleri; alkol, sigara, çeşitli ilaçların uzun süreli kullanımı ve “helikobakter pilori” denilen bir bakteridir.

    Gastrit bağışıklık sistemi yetersiz kaldığında kronikleşebilir!

    Kronik gastritin en yaygın görülen nedenlerinden biri %80-85 oranda mide sıvısı altında yaşayabilen helikobakter piloridir. Bunun dışında kimyasal gastrit, otoimmun gastrit gibi nedenlerle de kronik gastrit gelişebilmektedir. Helikobakter pilori, genellikle çocukluk çağlarında bağışıklık sistemi tam olarak oturmamışken, kirli sulardan bulaşmaktadır. Bakteri mide hücrelerinin yüzeyinde, asit tabakasının altında kolonize olarak yaşamaktadır. İlk bulaştığında akut enfeksiyon yapmakta ve bağışıklık sistemi tarafından bertaraf edilemeyince enfeksiyon kronikleşmektedir.

    Gastrit doku değişikliklerine bu durum da kansere eden oluyor!

    Kronik gastrit ilerledikçe mide bezlerinde çekilmeye ve doku değişikliklerine (atrofik gastrit ve intestinal metaplazi) neden olabilmektedir. Bu durum da genetik yatkınlığı olan ve özellikle kanserojen maddelere maruz kalan bireylerde kansere gidişe zemin hazırlamaktadır. Mide bezlerinde doku değişiklikleri olan hastalarda mide kanseri dört kat daha fazla görülmektedir. Bu doku değişiklikleri mideden endoskopi ile alınan biyopsilerle saptanabilmektedir. Bu nedenle bu tür hastaların belli zaman aralıklarında endoskopik olarak takip edilmeleri gerekmektedir. Midede ileri derece doku değişikliği saptandığı zaman hasta çok daha yakından takip edilmelidir. Bu bölgeler özel endoskoplarla veya boyama yöntemleri ile tam olarak saptanmalı, endoskopik veya cerrahi yöntemlerle çıkarılmalı ve hastada kanser oluşmadan tedavi edilmiş olmalıdır.

    Yanmış gıdalar ve sigara en önemli tetikleyiciler

    Midede ileri derece doku değişikliği, başlangıç evre kanser ile eş anlamlıdır. Bu noktada beslenme alışkanlıkları oldukça önemlidir. Özellikle yanmış tütsülenmiş gıdalar, yağlı ve fazla miktarda kırmızı et tüketimi, ızgara ve çok pişmiş etler risk yaratabilmektedir. Salamura gıdalar, gıdalarda koruyucu olarak kullanılan nitrat içeren gıdalar nitritlere çevrilerek tetiği çekebilmektedir. Bunun yanı sıra antioksidanlar, C ve E vitaminlerinin koruyucu olduğu bilinmektedir. Sigara içimi de mide kanseri riskini en az dört kat artırmaktadır.

    Taze sebze meyve tüketin

    Kronik gastrit sorunu yaşayan kişiler vakit kaybetmeden bir hekime danışarak tedavi olmalıdırlar. Gelişen teknoloji ve endoskopi sayesinde bu hastalığın tanısı kolaylıkla konulmakta ve uygun yöntemle tedavi edilebilmektedir. Ayrıca kronik gastritin mide kanserine neden olmaması için bol miktarda taze sebze ve meyve tüketilmeli, sigaradan uzak durulmalı ve tespit edilmiş ise helikobakter pilori ortadan kaldırılmalıdır.

  • Memede oluşan her kitle kanser midir?

    Memede görülen şişlik ya da başka değişikliklere sık rastlanmaktadır. Bu tür değişikliklerin çoğu kanser değildir. Yine de hekiminizin sizden istediği testleri yaptırmanız durumunuzun daha detaylı değerlendirilmesi açısından çok önemlidir.

    Memede görülen değişiklikler

    Memenizin görünüşünde bir değişiklik fark ederseniz vakit kaybetmeden hekiminize başvurmalısınız. Bir sonraki mamografi tarihine kadar sakın beklemeyiniz. Mamografi memede en ufak değişiklikleri dahi gösterebilen bir testtir ve yaşınıza göre hekiminizin önerdiği şekilde rutin olarak yaptırılmalıdır.

    Memede görülen değişikleri şöyle sıralayabiliriz:

    1. Şişlik veya sertlik hissi:

    • Memede veya kenarında şişlik
    • Koltuk altında şişlik
    • Koltuk altında veya memede ya da kenarında kalın veya sert doku
    • Memenin şeklinde veya büyüklüğünde değişiklik

    Şişlikler farklı büyüklükte ve şekildedir. Görülen şişliklerin çoğu kanser değildir. Memenizin birinde şişlik olduğunu fark ettiğinizde diğer memenizi de kontrol etmeyi unutmayınız. Her iki memede aynı ise bu durum normal olabilir. Normal meme dokusu bazen yumru yumru olabilir. Bazı kadınlar düzenli olarak kendi kendine meme muayenesi yapmaktadır. Bu muayene normal memenin nasıl olduğunu öğrenmelerine ve herhangi bir değişikliği kolayca fark edebilmelerine yardımcı olacaktır. Tabii ki kendi kendine meme muayenesi mamografinin yerini tutmaz.

    2. Meme ucunda akıntı veya şekil değişikliği:

    • Meme ucunda akıntı
    • Kanlı sıvı
    • Meme ucunda şekil değişikliği (meme ucunun içe doğru çökmesi gibi)

    Meme ucunda akıntı farklı renkte ve yapıda olabilir. Bu akıntı genellikle kanser işareti değildir denebilir. Doğum kontrol hapları, bazı ilaçlar ve infeksiyon da bu akıntıya yol açabilir. Bu nedenle kesin nedeni öğrenmek için vakit kaybetmeden hekime başvurmanız gerekmektedir.

    3. Deride görülen değişiklikler

    • Meme derisinde kaşıntı, kızarıklık, pul pul bir görünüm, çukurluk veya büzüşme

    Memede normal kabul edilen değişiklikler:

    Kadınların çoğunda yaşamları boyunca memelerinde değişiklikler meydana gelir. Bu değişikliklerin birçoğu hormonlar veya yaşlanma sürecinde normal kabul edilen sebeplerden kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu değişikliklerin çoğu kanser değildir ve benign (iyi huylu) değişiklikler olarak adlandırılır. Yine de herhangi bir değişiklik fark ettiğinizde bir sonraki mamografi tarihine kadar beklemeden hekiminize başvurmanız gerekmektedir.

    • Menopoza girmemiş genç kadınların memeleri daha yoğun bir dokuya sahiptir. Yoğun dokuda daha glandüler (beze gibi) ve bağ dokusu, daha az yağ dokusu vardır. Yoğun doku ve tümörler görüntülendiğinde aynı şekilde sert beyaz alanlar olarak gözlenir. Bu sebeple bu tür dokular mamografide daha zor değerlendirilir. Meme dokusunun yoğunluğu kadınların yaşı ilerledikçe azalır.

    • Regl döneminde veya öncesinde memelerde şişlik, hassasiyet veya ağrı hissedilebilir. Bu dönemde memenizde ekstra sıvı olduğu için bir veya birden fazla yumru hissedebilirsiniz. Bu değişiklikler regl döneminiz sona erdiğinde kendiliğinden geçecektir. Memede hissedilen bazı yumrular normal hormonal değişiklerden kaynaklandığı için hekiminiz regl dönemi dışında farklı bir zamanda sizi tekrar muayene etmek isteyecektir.

    • Hamilelik döneminde memelerde yumru hissedilebilir. Bunun sebebi süt üreten bezelerin büyümesi ve sayısının artmasıdır.

    • Emzirme döneminde mastit adı verilen memede iltihaplanma durumu ile karşılaşılabilir. Bu durum süt kanallarının tıkanması ile ortaya çıkar. Mastit memenin rengini kırmızıya döndürür ve yumrular çoğalır, ayrıca meme daha sıcaktır ve hassasiyet mevcuttur. Tüm bu belirtiler enfeksiyona bağlı gelişebilir ve çoğunlukla antibiyotik ile tedavi edilir. Bazen de kanalların boşaltılması gerekebilir. Tedavi sonrası kırmızılık veya mastit devam ediyorsa vakit kaybetmeden hekiminize başvurmanız yerinde olacaktır.

    • Menopoza giriyorsanız regl dönemleriniz azalacaktır. Ayrıca hormon seviyeniz de değişir. Regl döneminde olmasanız bile bu durum memelerinizi daha hassas hale getirebilir. Memelerinizde öncesine göre daha fazla yumru hissedebilirsiniz.

    • Hormon kullanıyorsanız (menopozal hormon tedavisi, doğum kontrol hapı veya enjeksiyon) meme daha yoğun bir hal alır. Bu da mamografinin değerlendirilmesini zorlaştırabilir. Hormon kullanıyorsanız, bundan hekiminizi haberdar ediniz.

    • Artık regl olmuyorsanız (menopoza girmişseniz), vücudun hormon seviyesi düşecek, meme dokusu yoğunluğunu kaybedecek ve daha yağlı bir hal alacaktır. Artık yumru ve ağrı hissetmeyebilir veya meme ucundan sıvı gelmeyebilir. Meme dokunuzun yoğunluğunu kaybetmesi, mamografi değerlendirmesinin daha kolay yapılmasını sağlayacaktır.

  • Serbest radikal nedir?

    SERBEST RADİKALLER

    Serbest radikaller son yörüngelerinde bir veya daha fazla ortaklanmamış elektron içeren atom veya moleküllerdir. Oldukça reaktif olup kısa ömürlüdürler. Biyolojik sistemler için serbest radikallerin kaynağı moleküler oksijendir (O2). Serbest radikaller yaşam için gereklidir Serbest Radikallerin fazla artması ciddi hücre, doku ve/veya organ hasarı meydana gelebilir. Serbest radikaller, vücutta antioksidan savunma mekanizmasının kapasitesini aştıkları zaman, çeşitli bozukluklara yol açarlar. Karbohidrat, lipit, protein ve DNA gibi biyomoleküllerin tüm sınıfları ve tüm hücre komponentleri ile etkileşme özelliği göstererek hücrede yapısal ve metabolik değişikliklere neden olurlar.

    Serbest radikallerin zararlı etkilerine karşı organizmada koruyucu mekanizmalar vardır bunlara antioksidan sistemler adı verilir. Bu mekanizmalardan bir kısmı serbest radikal oluşumunu, bir kısmı ise oluşmuş serbest radikallerin zararlı etkilerini önler. Antioksidanlar, endojen ve ekzojen kaynaklı yapılar olup, oluşan oksidan molekülleri, hem hücre içi hem de hücre dışı savunma ile etkisiz hale getirirler. Enzimatik olmayan hücre içi antioksidanlar; GSH, alfa-tokoferol, beta-karoten, askorbat, transferrin, seruloplazmin ve bilirubindir. Hücre içi serbest radikal toplayıcı enzimler asıl antioksidan savunmayı sağlamaktadır. Bu enzimler;süperoksit dismutaz, Glutatyon-S-Transferaz, glutatyon peroksidaz ,sitokrom oksidazdır. Bakır, çinko, selenyum gibi eser elementler ise bu enzimlerin fonksiyonları için gereklidir. Antioksidanların oksidatif hasarlara karşı dokuları veya hücreleri koruyucu özellikleri göz önüne alındığında, yaşlanmaya, doku hasarlarına ve toksik ajanlar ile zehirlenmeye karşı koruyucu ajanlar olarak gösterilmektedir . Organizmada serbest radikallerin oluşum hızı ile bunların ortadan kaldırılma hızı arasında bir denge mevcuttur ve bu denge oksidatif denge olarak adlandırılır. Oksidatif denge sağlandığı sürece, organizma serbest radikallerden etkilenmemektedir. Bu radikallerin oluşum hızında artma veya ortadan kaldırılma hızında bir düşme bu dengenin bozulmasına neden olur. “Oksidatif stres” olarak adlandırılan bu durum özetle: serbest radikal oluşumu ile antioksidan savunma mekanizması arasındaki ciddi dengesizliği göstermekte olup, sonuçta doku hasarına yol açmaktadır.

    Yağda çözünen en önemli antioksidan E vitaminidir. Vitamin A ve beta-karoten bazı durumlarda antioksidant gibi davranır. Ayrıca biyoflavonoitler de antioksidant özelliğe sahiptir. Koenzim Q bir fenoldür ve o da pek çok dokuda E vitamini gibi davranır. Lipoik asit ve glutatyon kükürt içerikli bileşiklerdir, hidrojen atomu donörü gibi davranarak fenoller gibi görev yaparlar. Tüm bunların yanında en önemli ve üzerlerinde en çok çalışılan antioksidant vitaminler vitamin E ve vitamin C’dir.

    Uzman.Doktor.Fevzi Balkan

  • Tırnak batması tedavisi ve nedenleri

    Tırnak batması toplumda %20 sıklıkla görülen ve yaşam kalitesini bozan bir hastalıktır ve genellşkle tırnak katlantısının tırnağın iki yanındaki yumuşak doku içerisine dönmesi sonucu ayak başparmağında ağrı, kızarıklık, hassasiyet ve ilerleyen dönemlerde akıntı ve granülasyon dokusu gelişerek seyreden bir sorundur. Sıklıkla ayak başparmağı tırnaklarında tek taraflı veya iki taraflı olarak görülür. Yani, tırnak kenarlardaki deri katlantılarına batarak inflamasyona ve ödeme neden olur. Tırnak çevresinde şişme, kızarıklık, sıcaklık artışı ve ağrı meydana gelir. Bazı hastalarda enfeksiyona bağlı kötü kokulu akıntı gelişebilir. Zamanla kenar dokularda ödem artarak tırnak üzerini tamamen kaplar ve tırnağın daha fazla batmasına yol açar. Bu olayın üzerine enfeksiyon gelişirse şikayetler gittikçe dayanılmaz bir hal alır.

    Tırnak batması nedenleri nelerdir?

    Tırnak yatağının dar ve tırnağın buna göre büyük olması

    Ucu dar ayakkabı giyimi

    Genetik olarak tırnakların ince ve düz olması

    Aşırı kilo alma

    Ayak tırnaklarının kısa, yuvarlak ya da “V” şekilde dar kesilmesi (yanlış kesilmesi)

    Ayak başparmağında tırnağın önündeki dokunun, tırnağın büyümesine engel olacak şekilde fazla olması da tırnak batmasına neden olmaktadır. Özellikle kilo artışlarında bu daha sık görülmektedir.

    Vitamin eksikliği: Özellikle A vitamin eksikliği.

    **Tırnak batmasına yatkın bir ayakta bu etkenlerle tırnak kenarında oluşan basınç tırnağın cilde zarar vermesine yol açar. Sonrasında bakteri ve mantar enfeksiyonlarının eklenmesi ve granülasyon dokusunun oluşmasıyla tipik tırnak batması görüntüsü tamamlanır. Granülasyon dokusu epitelle çevrilir. Böylece apse drenajı engellenir. Doku gittikçe şişer ve dış etkilere karşı daha kolay yaralanabilir hale gelir. Bu kısır döngü böyle devam eder

  • Penis eğrilikleri tedavisi

    Çocukluk çağındaki penis eğrilikleri (kurvatürler) doğumsaldır. Anne karnında penis gelişimindeki anormallikten ortaya çıkar. Görülme sıklığı 1000 canlı doğumda 2’dir. Çoğunlukla hipospadias (idrar deliğinin normalden daha aşağıda olması) hastalığı ile birliktedir. Hipospadias ile birlikte olunca daha erken tespit edilir. Hipospadias olmadan olan penis eğrilikleri daha zor fark edilirler, bu hastalığa “chordee without hypospadias(hipospadias olmadan kordi) denir. Bunlar erişkin yaşa gelinceye kadar fark edilemeyebilirler.

    Çoğu kurvatür hafif derecede ve klinik olarak anlamsızdır. Bunların % 50’si Ventral (öne doğru), % 25’i lateral (sağa veya sola, sol daha sık) eğrilik, % 20’si öne ve yanlara birlikte ve % 5’i de dorsal (geriye doğru) eğrilik şeklindedir. Bu hastalar, genellikle ergenlik çağa geldiklerinde ereksiyon sırasında penisteki eğriliğin farkına varmaya başlarlar. Eğriliğin derecesi çok önemlidir. Yaklaşık 30 dereceye kadar olan penis eğrilikleri genellikle bulgu vermez ve tedavi edilmeleri gerekmeyebilir. Ancak 30 dereceden daha fazla olan eğrilikler cinsel ilişkiye girmede zorlanma ve cinsel ilişki esnasında ağrıya yol açabilirler. İleri derecede eğriliği olan hastalarda cinsel ilişki esnasında penis kırılmaları görülebileceği gibi hastada psikolojik rahatsızlıklara da yol açabilir. Bazı hastalar eğriliğin derecesi düşük olsa da sadece kozmetik nedenle doktora başvururlar. Penis sertleşmiş iken eğriliği tam yandan görecek şekilde çekilecek fotoğraf tanıda çok önemlidir.

    Ameliyatta penis kökü bir lastikle boğulur, penis cildi sünnet hattından kesilerek köküne kadar soyulur. Daha sonra penis suni yolla erekte edilerek eğriliğin yeri ve şiddeti belirlenir. Yine eğriliğin yeri ve şiddetine göre değişen çeşitli ameliyat teknikleri uygulanabilir. En sık kullanılan eğriliğin aksi istikametteki erektil dokuya bükme dikişleri atmak yöntemidir. Ancak gerektiği takdirde vücudun başka yerlerinden alınacak dokular (deri, damar) da kullanılabilir. Gereken işlemler yapıldıktan sonra eğriliğin düzelip düzelmediği kontrol edilir. İstenen düzelme sağlandıysa eğer hasta sünnetsizse sünnet işlemi yapılır, sünnetliyse penis cildi uygun şekilde kapatılarak işleme son verilir. Ağır derecede kordisi olan (ileri derecede eğrilik) ve üretranın kısa olduğu hastalarda üretranın ortadan ikiye kesilmesi gerekebilir. Bu durumda işeme deliğinin normal yerine getirilmesi için vücudun farklı yerlerinden (kol veya uyluk derisi, ağız içinden, mesaneden, testis torbasındaki fasyalardan) doku alınması gerekebilir. Mümkünse yeni bir üretral kanal oluşturularak üretral kateter konur ve operasyon tamamlanır. Dokunun olgunlaşmasının gerektiği ya da kanalın ağzının normal yerden çok uzak olduğu olgularda alınan doku penise yerleştirilerek olgunlaşma beklenir, asıl düzeltme işlemi ise daha sonraki bir tarihe (yaklaşık 6 ay sonrasına) ertelenebilir. Ameliyatın başarı şansı yaklaşık %90’dır.