Günümüzün şartlarında doğum anne adaylarının korkulan rüyası oldu. Sebeplerini şimdi konuşmayacağım. Doğum şekli olarak sezaryeni önceliğimiz değilse, ben normal doğum şansımı her şey yolunda gittiği sürece kullanmak istiyorum diyorsanız, hadi bakalım biraz bana kulak verin. Önceliğiniz kendinize, bedeninize ve bebeğinize güvenmek doğurabileceğinize inanmak. Doktorunuz ile kesinlikle bir güven ilişkisinde olun, annenizle daha ilk yaşlarda kurduğunuz güvenli bağlanma sorunu işte buraya kadar uzanıyor. Unutmayın doğumunuzu doktorunuz yapmayacak siz yapacaksınız. Doğumunuzun sorumluluğunu doktorunuza atarsanız hiçbir doktor bu sorumluluğu almaz ve siz de doğumunuza sahip çıkmazsanız şimdiden söyleyeyim perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Bu yolun sonu bize sezaryene götürür. Hiçbir doktor sizin yerinize doğum yapamaz. Yok böyle bir şey. Doğum bir kas hareketinin eylemidir. Bunu yapacak olan da sadece ve sadece sizin bedeninizdir.
Doğumun zihnimizde oluşturduğu olumsuz düşüncelerden arınmak ve doğuma dair bilmediğimiz bir sürü sorunun cevabını bulmak için doğuma hazırlık kurslarına mutlaka katılın. Bu kurslarda özellikle nefes ve gevşeme eğitimleri alın. Doğumdan önce eğer doğumunuz riskli değilse her şey yolunda gidiyorsa, hekiminizle mutlaka bedeninizde yapacağı müdahaleleri ve isteklerinizi konuşun. O gün geldiğinde hayal kırıklığı yaşamayın. Doğumdan önce doğum yapacağınız hastaneyi odayı ve hatta uygunsa doğumhaneyi görün. Zihinsel olarak imgelemenizi sağlayın ve o odada doğumunuzu hayal edin. Doğum pasif bir durumda olmak ya da bir mahkumiyet hali kesinlikle değildir. Doğum sürecinizde, iç sesinizi dinleyin ve aktif olarak gezinin, dolaşın, çömelin, yatmak zorunda değilsiniz, kısaca yaşama dair özgürlüğünüzü devam ettirin, doğumda da bedeniniz ne isterse onu yapın. Ayakta dolaşarak doğum sürecini geçirin bu durum yerçekimini aktif olarak kullanmanızı sağlar. Bebek de çok kolay aşağı doğru iner.
Günümüzde sanayileşmiş toplumlarda birçok kadın, genellikle hastanelerde sırt üstü veya yarı yatar pozisyonda doğurmaktadır. Bu uygulama hem zamansal olarak doğum eylemini uzatmakta, hem de doğal bir eylem olan doğumu medikalize etmektir. Aktif doğumda doğal hormonların engellenmeden salınımı ile fizyolojik doğum eylemi kendiliğinden ilerler. Yükselen endorfinler(doğal morfin) annede ağrı kesici etkisi yapar. Yükselen bu hormon seviyesi anne ve bebek güvenli bağlanmasını artırır. Annenin ruhsal ve bedensel mahremiyetini korumak, kendisini güvende hissettirmek doğumu kolaylaştıran başka bir faktördür. Ilık bir duş doğumun olmazsa olmazlarındandır. Doğum ağrılarını oldukça azaltır.
Annenin muhakkak doğumda aktif olması ve desteklenmesi gerekir Doğum yarı içgüdüsel, yarı öğrenilen bir güç yolculuğudur. Hamilelik boyunca fiziksel, ruhsal ve duygusal bir hazırlık dönemine ihtiyaç duyar. Doğumunda aktif rol oynayan bir anne içindeki mücadeleci kadın ruhunu keşfeder. Bebeği ile güvenli bağlanmasını yaşar. Doğumun insan bedeninde yarattığı onca güzelliğe rağmen, anne olmanın gücü kadına yeniden yaşam enerjisi verir.
Doktora danışmadan, kullanım sebebi, ozu ve süresi hakkında doğru bilgiye sahip olmadan kullanılan ilaçların fayda yerine değişik derecelerde zarar getirebileceğini hatırda tutmak gerekir. Bununla ilgili halk arasında, doktora önerisi olmaksızın en sık kullanılan ilaçların yolaçabileceği sorunları özetlemeye çalıştım
1. Anti romatizmal ağrı kesici ilaçlar: Bu ilaçlar kas eklem ağrılarında baş ağrılarında ya da vücudun herhangi bir yerinde oluşan ağrıda , doku hasarlanmalarında bazen de ateş yüksekliği durumlarında doktor önerisi olmadan da kullanılabilmektedir. Ancak bu ilaçların hastanın eşlik eden hastalıklarını bilerek bu ilaçların kullanılıp kullanılmayacağına karar vermek gerekir. Aksi halde tansiyonda öngörülmeyen yükselmeler, böbrek fonksiyonlarında bozulma, mide de erozyon , gastrit, ülser gibi sorunlara yol açabilir.
2. gripal ilaçlar : Grip semptomlarının giderilmesi iyileşme sürecinin hızlandırılması için bu ilaçlar çoğu zaman doktora danışılmadan da kullanılabiliyor . Bazı yan etkileri risk oluşturabilir ; çarpıntı, baş ağrısı, sersemlik, uyku hali , dikkat bozulması, tansiyon yüksekliği
3. Antibiyotikler. Kesinlikle doktor önerisi ile kullanılması gerekir. İhtiyaç yokken kullanılması, dozun ve sürenin uygun olması durumlarında, vücudun doğal , faydalı bakteri florasının bozulması, bakterilerin direnç kazanması, antibiyotik ishallerinin ortaya çıkması, alerjik reaksiyonlar gibi sonlanmalar olabilir.
4. Mide ilaçları : Özellikle proton pompası inhibitörü denilen ilaçların , önerilen süreden daha uzun ve bazen de önerilmeden yıllarca mide koruyucusu adı altında kullanıldığı görülmektedir. Gerektiği zaman gerektiği dozda ve sürede doktor önerisi ile kullanılmalıdır. Aksi halde midenin bakteri öldürme özelliği bloke edilmiş olur , sindirim sistemi ve solunum sistemi infeksiyonları daha sık görülür. Bazı vitamin ve minarellerin emilimi için asidik mide ortamı gereklidir. Bu ilaçlar ile asit ortam uzun süre bloke edildiği için emilim noksanlıkları ortaya çıkar. Ayrıca kemik erimesi ve böbrek yetmezliğini de hızlandırdıkları rapor edilmektedir.
5. Anti demans ilaçları : Bu ilaçlar nörolog tarafından , uygun hastalara kullanılırsa bilişsel aktivitelerde artışa yol açtığı bilinmektedir. Ancak bazen bilinçte azalma olmadan , demans olmamak için yada demans oldu zannı ile veya çok ileri demans hastalarında beklki faydası olur düşüncesi ile doktor olmayan kişilerin önerisiyle kullanılmaktadır. Bu gibi durumlarda ilaçların zararı faydasından daha fazla olmaktadır. Kardiyak etkileri nedeniyle kalp atışı üzerinde vagotonik etkiler (bradikardi gibi) oluşturabilir. Bu etkinin görülme potansiyeli “hasta sinüs sendromu”, sinoatrial veya atrioventriküler blok gibi diğer supraventriküler kardiyak iletim bozukluğu durumları bulunan hastalar için özellikle önemli olabilir. Senkop ve konvülsiyonlara yol açabilirler. İdrar kaçaklarına , inkontinansa yol açabilirler . Parkinson hastalığını düşündüren ekstrapiramidal belirtileri indükleme veya artırma potansiyeli vardır. Diyare ,bulantı , iştahsızlık, baş ağrısı yapabilirler.
6. Antiviral ilaçlar: Uygun endikasyonda doktor tarafından kullanıldığında çok faydalıdır. Ancak uygunsuz kullanımları risklidir. En fazla uygunsuz kullanım gripin arttığı dönemlerde doktor onayı olmadan kullanılmasıdır. Bu ilaçlara bağlı da karaciğer fonksiyonlarının bozulması bulantı kusma, ciltte reaksiyonlar bildirilmektedir.
7. D vitamini : Son yıllarda bilinçsizce kullanıldığına şahit olunmaktadır. En sık yapılan hata doktor önerisi olmadan, kandaki d vitamini düzeyini bilmeden yüksek dozda d vitamini kullanılasıdır. Kan düzeyi bilinmeden d vitamini ampül kullanılmaktadır ve peşpeşe birkaç tane kullanılabilmektedir. D vitamni zehirlenmesine yol açabilir, kalsiyum yüksekliği krizleri ortaya çıkabilir. D vitamini gerçekten eksik ise d vitamini ampüller ayda 1 defadan dafa fazla olmamak üzere 2 ve 3 ampül kullanılabilir. O da doktor önerisi ile olmalıdır. D vitamini seviyesi zaten normal ise risk gruplarında düşük doz idame tedavisi yapılabilir . Günde en fazla 1000 Ünite kadar kullanılması önerilir.
8. Antidepressan ilaçlar. Doktor önerisi olmadan yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu ilaçlar kullanılırken doktor eşlik eden başka hastalık olup olmadığını sorgulamakta ve gerekli ise hasta için uygun olanı reçete etmektedir. Bu ilaçlara bağlı da cilt reaksiyonları, dikkat dağınıklığı, kalpte ritim düzensizliği, istemsiz kas hareketleri bildirilmektedir. Bazen de birkaç tane bu grup ilaç birlikte kullanılmaktadır . Bu durumda da vücutta aşırı seratonin salınımına bağlı yüksek ateş, aşırı huzursuzluk, zihin bulanıklığı, titreme ve ani kas kasılması ile seyreden serotonin sendromu adı verilen ciddi bir yan etki ortaya çıkabilir.
9. Kolesterol düşürücü ilaçlar. Yerinde ve zamanında kullanıldığı zaman kalp krizi riskini önemli oranda azaltmaktadır. Ancak bu ilaçların da bazı yan etkileri olduğunu hatırda tutmak gerekir. Kullanmak için konusunun uzmanı doktor tarafından önerilmedi ise bu ilaçların bireylerin kendi başına kullanmaması gerekir. Kas güçsüzlüğü, karaciğer fonksiyonlarında bozulma ve nadiren kas ermesi gibi yan etkileri vardır. Tiroid tembelliği olan kişilerde bu ialçaların yan etkileri daha fazla görülmektedir.
Vücudumuzdaki bütün organ ve sistemler büyük bir uyum içerisinde çalışmaktadır. Doğuştan veya sonradan kazanılmış bir bedensel ya da psikolojik bir hastalık hali olmadığı sürece herhangi bir şikayet söz konusu değildir. Ancak bir hastalık hali olduğunda bazı belirtiler ortaya çıkmaktadır. Ağrı, ateş, kilo değişimi, çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk, baş dönmesi, bulantı, kusma, bilinç değişikliği, kuvvetsizlik, duyu bozuklukları, iştahsızlık, öksürük, ciltte ve vücut sıvılarında renk değişiklikleri, kaşıntı, yumruların belirmesi gibi belirtilerin hepsinin bir veya birkaç anlamı vardır, bunlar beden dilidir, bireyin kendisi için ve doktorlar için birşeyler söylemektedir. Bazısı subjektif, bazısı objektif olan bu belirtileri doktor analiz eder, birlikte olan başka belirtileri de değerlendirir, değişik muayene metodlarını kullanarak daha objektif hale getirir, gerekirse laboratuar ve görüntüleme tekniklerini kullanarak doğru teşhise ulaşmaya çalışır. Objektif kanıtlar ile doğru tanıyı koyduğunda ilaçlı ve/veya ilaçsız tedavi yöntemlerini uygulayarak hastasının yaşam kalitesini hatta hayatını tehdit eden hastalık halini mümkünse tamamen tedavi etmeye değilse kontrol altına almaya çalışır.
Ancak bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi için öncelikle bireyin, vücudunda ortaya çıkan bir belirtinin farkında olması, şikayeti önemsemesi ve zamanında bir doktora şikayetini söylemesi ve muayene olması gerekir. Aksi halde doktorun ‘teşhis koyma’ sürecine kendiliğinden müdahil olması mümkün değildir. Şüphesiz her şikayette hemen en kötü hastalık akla getirilip buna parelel en detaylı testler ile hem hastanın hem sağlık çalışanlarının zamanı ve devletin olanakları gereksiz yere harcanmaz. Hangi şikayetin hangi anlama geldiğini en iyi doktor bilir ve başka belirtiler ile birlikte değerlendirip hangi incelemeleri yapacağına karar verir. Ancak şunu da biliyoruz ki bazı hastalıklar var ki ileri aşamaya gelene kadar önemli bir belirti vermeyebilir. Örneğin karaciğer veya böbrek yetmezliği ileri evreye gelene kadar , belkide birçok bireyin önemsemeyebileceği sadece hafif yorgunluk şikayetine yol açabilir. Bu şikayeti dinleyen, ek bulgular ile değerlendiren doktor karaciğer ve böbrek tahlili yapmak süretiyle teşhisini kesinleştirebilir. Bir baş dönmesi yakınması hafif bir tansiyon değişikliğine bağlı da olabilir, beyin tümörünün belirtisi de olabilir. Uzun süren kabızlık yakınması sinirsel kolit gibi basit bir nedene de bağlı olabilir barsak kanserinin belirtisi de olabilir. Bunun ayırımını yapacak olan doktordur. Doktor hastayı gördüğünde belki aynı zamanda kansızlığını fark edecek, tetkik ile demir eksikliği kansızlığı olduğunu görecek, hastasına kolonoskopi yaptıracak ve erken dönemde barsak tümörünü yakalayabilecektir. Ya da başka biç bir bulgu saptamayıp fonksiyonel barsak hastalığı tanısı koyacak semptomları iyileştirmek için tedavi verecektir. Bu örnekleri bir kitap oluşturacak kadar çoğaltmak mümkündür. Amacımız korku oluşturmak ve hastaları hastane hastane dolaşmaya sevk etmek, hastanelerde zatan fazla olan işyükünü arttırmak değildir. Ancak yeni ortaya çıkan bir şikayetin yakınınızda bulunan bir doktor tarafından değerlendirilmesine teşvik etmektir. Bunun için ilk adım ve en kolayı aile hekiminize bu şikayetinizi söylemeniz ve muayene olmanızdır. Doktorunuza güveniniz o sizin için gerekli olanı yapacaktır. Gerekli görürse kendisi tetkik edecek yada uygun bir sağlık merkezine size yönlendirecektir. Yada şikayetinizin bu haliyle bir hastalığa işaret etmediğine size ikna edecektir. Kafanız rahat olacak ve başka hangi belirtiler olursa tekrar doktora başvurmanız gerektiğini öğreneceksiniz. Doktorunuzdan bu bilgileri konuşmanın akışı içerisinde alamadıysanız bunları öğrenmeyi istemek sizin hakkınızdır.
Bireyin kendisinin şikayetlerinin teşhis olarak karşılığını internette araması durumunda genellikle en kötü teşhise ulaşıldığını ve büyük bir panik yaşandığını görüyoruz. Daha sonra bu düşünceden kurtulmak için bir sağlık kurumuna gitmenin de yeterli olmadığını ve değişik sağlık kurumlarına başvuruların olduğunu görüyoruz. Doğru olan yaklaşım tarzı bir şikayetin doktor ile erken dönemde paylaşılması ve çözümün doktorda aranmasıdır.
Toplumumuzdaki bireylerde vücudunda yeni ortaya çıkan ve hastalık hali ile ilişkili olabilecek herhangi bir belirti, şikayet durumunda çok değişik davranış şekillerinin olduğunu görüyoruz. Yanlış olan davranış şekillerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:
1-Bana birşey olmaz, bunlar küçük şeyler, bu yaşta zaten herkeste buna benzer şikayetler var
2-Bunun altından önemli bir şey çıkmasından korkuyorum en iyisi devam edebildiğim kadar böyle devam etmek
3-Kollarımda kaşıntı ve kızarıklık oldu doktora gittim, beni dinledi muayene etti allerjik reaksiyon olduğunu söyledi, ilaç verdi. Bunun başka şeyden kaynaklanabileceğini düşündüm başka hastaneye gittim, doktor muayene etti, bir test yaptı ve o da ilk doktorun söylediğini söyledi. Yeterinde araştırmadığını düşündüm ve Üniversite Hastanesine gittim. Çok sayıda tetkik , radyolojik inceleme ve konsültasyon yaptılar, 4-5 gün hastaneye gittim geldim. Onlar da ilk doktorun söylediğini söylediler aynı ilacı kullanmaya devam etmemi söylediler. Hala aynı allerji ilacını kullanıyorum, şikayetlerin yok denecek kadar azaldı.
Bu davranışların üçü de yanlıştır. Birincisi hafife alma, önemsememe, bir anlamda “Donkişotluktur”. İkincisi gereksiz bir korku reaksiyonudur, geriye dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir. Zaten doktora gitmese de kaygısından kurtulamayacaktır. Doktora gittiğinde büyük olasılıkla kötü bir hastalık çıkmayacaktır. Diğer hastalıklar ise kolaylıkla tedavi edilebilir, şikayetinden ve kaygısından kurtulabilir. Zor hastalık ise en azından kontrol altına alınabilir, durdurulabilir, yol açtığı şikayetler hafifletilebilir, kaygıları en azından azalmış olur. Üçüncü davranışta yanlıştır; hem kişinin kendisinin bu yaklaşım tarzıyla rahat olması mümkün değildir hemde büyük bir iş yükü olan sağlık çalışanlarının bu şekilde gereksiz yere meşkul edilmesi doğru değildir.
Ülkemizde artık doktor ve sağlık kurumlarına ulaşmanın önceki yıllara göre daha kolay olduğunu söyleyebiliriz. Bunun şüphesiz sağlık hizmeti sunumunun kalitesinin artmasında önemli rolü vardır. Ancak bu rahatlığı fırsata dönüştürmek gerekir. Kolaylıkla çözümlenebilecek sağlık sorunlarının aile hekimi, sağlık ocakları, ana-çocuk sağlığı gibi birinci basamak sağlık hizmetleriyle tanı ve tedavisinin yapılması daha uygundur. Böylelikle araştırma hastaneleri ve üniversite hastaneleri daha karmaşık sağlık sorunlarının çözümüne daha çok vakit ayırabilir. Bu yaklaşım hem sağlık hizmeti alanlar hem de sunanlar bakımından daha verimlidir. Ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan aile hekimlerine başvuru oranı %20 düzeyindedir. Bu oran çok düşüktür ve büyük bir güvensizliği göstermektedir. Altı yıl tıp eğitimi almış ve sahada çalışmaları ile buna deneyimlerini de katmış aile hekimleri bu güvensizliği haketmemektedir. Bu kadar eğitim almış bir doktor hangi belirtinin hangi hastalıklar ile ilşkili olduğunu bilir, imkan dahilinde ise kendisi tedavi eder, değil ise hastası için riskli bir davranış yapmaz ve onu doğru yere yönlendirir. Böylece hastaya daha kısa zamanda teşhis konmuş olur. Ancak bu yolun izlenmesine rağmen hasta sonuç alınmadığı kanaatini taşıyorsa daha kapsamlı bir sağlık merkezine başvurmalıdır.
Toplumumuzda doktora gitme korkusu gözardı edilmeyecek kadar çoktur. Çocukluk döneminden itibaren “bak doktora söylerim sana iğne yapar” argümanının yanlış olarak çok kullanılmasının bunda rolü olduğu gibi olası bir kötü hastalık ile yüzleşme, hastaneye yatma iğne, ameliyat, diyet korkuları da buna eklenebilir. “Ben şimdiye kadar hiç doktora gitmedim” tılsımının ve yalancı özgüvenin bozulma kaygısının da bunda payı olabilir.
Şunu bilmek gerekir ki doktora gitmemek bireyi sağlıklı kılmaz bunun aksine,bir hastalık varsa doktora gitmemek durumunda birey geçici veya kalıcı olarak sağlığını, hatta hayatını kaybedebilir.
* Doktorlar açısından tüm belirtilerin önemi olsa da en fazla ciddiye alınması ve hiç zaman geçirmeden uzmana başvurulması gerekir diyebileceğimiz yakınmalar.
-İsteğe bağlı olmaksızın ayda 3 kg veya 3 ayda 5 kg üzerinde olan kilo kaybı veya kilo alımı
-Vücuttan atılan katı /sıvı atıklarda ( dışkı, idrar, tükrük, balgam vb) kan görülmesi
– İstirihatte ve /veya az bir efor ile oluşan göğüs ağrıları
– İstirihatte ve /veya az bir efor ile oluşan nefes darlığı
– Şiddet, yerleşim,süre, eşlik eden başka belirtilerin olması bakımından alışılmışın dışında başağrısının olması
– Bir günden uzun süre idrar, 3 günden uzun süre dışkı yapamama
– Karın ağrısı birlikte ateş, bulantı, kusma,iştahsızlık, halsizlik gibi belirtilerden bir veya daha fazlasının olması
– Ellerde ve / veya ayaklarda kuvvet kaybı, duyu kaybı olması
– Baş dönmesi;Tek başına veya çarpıntı, terleme, bilinç değişikliği ile birlikte
-Tekrarlayan ateş ve beraberinde bulantı, kusma, karın ağrısı, nefes darlığı , çarpıntı gibi şikayetlerin bir veya birkaçının olması
– Ciltte sararma, morarma gibi renk değişikliklerinin olması
-Vücudun herhangi bir yerinde gelişen ağrılı ya da ağrısız şişlikler
-İstirihat etmekle de geçmeyen yorgunluk
BELİRTİLER
* Başın ön bölgesinde basınç hissi
Genellikle sinusiti akla getirir. Ancak göz tansiyonu, kafa içinde ön kısımda yer işgal eden lezyon, bazı migren çeşitlerinde de bu his olabilir.
* Ensede ağrı ve basınç
Öncelikle tansiyon yüksekliği, sonra boyun omurgalarında kireçlenme, sinir basıları, kas spazmları gibi patolojileri düşündürür.
* Şakaklarda ağrı ve basınç duygusu
Gerilim tipi başağrıları, çene ekleminde kireçlenme olması, kulak önündeki tükrük bezinin hastalıkları, şakak bölgesindeki damarın mikropsuz iltihaplanması en sık rastlanılan sebeplerdir.
* Başta basınç hissiyle beraber görmede bulanıklık
Göz tansiyonu, gözün arka tabakalarında kanama, yırtılma olması
* Görmede bulanıklık
Katarakt, gözün optik sisteminde bozukluk (miyop, hipermetrop, astigma) olması, şeker ve tansiyon hastalığına bağlı göz damarlarında hasarlanma olması, göz sinirinin hastalıkları, gözün saydam tabakasının ( kornea) hastalıkları, kafa içinde görme merkezinin hastalığı durumlarındaki yakınmadır.
* Göz kararması
Tansiyon düşmesi veya yükselmesi, kan şekerinin düşmesi veya yükselmesi, tuz dengesinin bozulması
* Cisimleri bir perdenin ardında görüyormuş hissi
Katarakt, miyop, hipermetrop, astigma gibi optik sistem ile ilgili hastalıklar.
* Görüntüye odaklanamama
Mercek sisteminde olan bozukluklar, görme sinirinin hastalıkları
* Baş dönmesi
Tansiyon yükselmesi veya düşmesi, iç kulaktaki denge organının hastalıkları, sıvı noksanlığı, kansızlık, tuz dengesi bozuklukları, vitamin noksanlıkları, kafa içinde basınç artışı olması, görme bozuklukları, beyin sapının hastalıkları gibi durumlarda olur.
* Burun kanaması
Pıhtılaşma sistemi hastalıkları, kandaki pulcukların (trombosit) sayısının ve fonksiyonunun az olması, tansiyon yüksekliği, kan sulandırıcı ilaçların yan etkisi, burun içinde kılcal damar yumağının olması, ileri dönem karaciğer ve böbrek hastalığı olması, burun içinde infeksiyon olması
* Burun tıkanıklığı
Gripal infeksiyonlar, burun allerjisi olması, burunda deviasyon, polip olması
* Baş dönmesiyle beraber görülen burun kanaması
İlk akla gelmesi gereken tansiyon yüksekliğidir.
* Ani işitme kaybı
Kulak zarında travma ya da infeksiyona bağlı delinme olması, işitme sinirine toksik etkisi olan ilaçların kullanılması (aminoglikozit grubu antibiyotikler, aspirinin yüksek dozda kullanılması), yüksek desibelde sese maruz kalma ( ses travması) , multipl skleroz (MS) denilen hastalığın işitme sinirine zarar vermesi, işitme sinirinin tümör yada başka nedenlere bağlı basıya maruz kalması gibi durumlar düşünülmelidir.
* Kulak çınlaması
İç kulakta bulunan kemikçiklerin kireçlenmesi, kalbin hızlı veya düzensiz çalışması, tansiyon yüksekliği, menier hastalığı durumlarında olabilir. Bazen de bütün araştırmalara rağmen nedeni ortaya konamayabilir.
* Diş eti kanaması
Ağız hijyeninin kötü olması, dişeti infeksiyonları, diş taşları, vitamin noksanlıkları (özellikle C ve K vitamini), pıhtılaşma sistemi hastalıkları, pıhtılaşma hücrelerinin sayısının veya fonksiyonunun az olması, karaciğer ve böbrek hastalıkları, nadiren kan kanserine bağlı pıhtılaşma sisteminin bozulması, kan sulandırıcı ilaçların yan etkisi
* Ağız içinde aft
Ağız içi infeksiyonlar, dişlerde bakteri plaklarının olması, vitamin noksanlığı, demir noksanlığı, mantar infeksiyonları, lupus hastalığı gibi bağışıklık sistemi hastalıkları akla gelir. Göz ,cilt damar iltihabı da eşlik ediyorsa Behçet hastalığı olabilir.
* Yutkunma zorluğu
Farenjit, tonsillit gibi ağız içi infeksiyonları, dil hareketlerini sağlayan sinirin hastalıkları ( kafa içinde yutma sinirini etkileyen damar kanaması, tıkanması, tümör) Ağız arka kısmında tümör olması, bademciklerin fazla büyük olması, yemek borusunun üst kısmını içten veya dıştan daraltan ur olması, iç guatr olması, yemek borusunda cep- divertikül olması
* Bademciklerde ağrı
Tonsillit denilen bademcik iltihaplanması. Virus yada bakteri infeksiyonları ile olabilir. Lenf sisteminin hastalığına bağlı olarak bademciğin büyümesi
* Ses kısıklığı (Gecici ve sürekli)
Larenjit denilen boğaz infeksiyonuna veya allerjiye bağlı ses tellerinde ödem olması, ses tellerinde nodül, ses tellerini yöneten sinirin felci ( vokal kord paralizisi), guatra bağlı olarak ses telleri sinirinin basıya maruz kalması, ses tellerinin aşırı kullanımı, guatr ameliyatlarında ses telleri sinirinin zarar görmesi, özellikle fazla sigara içenlerde larenks kanseri
* Boyun ağrısı
Boynun ön tarafının ağrılarında lenf bezi hastalıkları, tiroid bezinin mikroplu yada mikropsuz hastalıkları, boğaz infeksiyonları, tükrük bezi hastalıkları akla gelir. Boynun arka kısmının hastalıklarında kireçlenme, tansiyon yüksekliği, boyun fıtığı, gerilim tipi baş ağrıları, kemik erimesi öncelikle akla gelmelidir.
* Boynu sağa ve sola doğru çevirirken zorlanma duygusu
Boyun omurgalarında kireçlenme olması, tortikolis denilen boyun kaslarında spazm olması, boyun kaslarını yönetin sinirlerin hastalıkları, doğuştan ya da sonradan olan boyun kası hastalıkları
* Eklem ağrıları
Hareket etme ile artan eklem ağrıları genellikle kireçlenme, kıkırdak hasarı, eklem bağlarında hasar gibi mekanik nedenlere bağlıdır. İstirihatte eklem ağrıları oluyorsa ve buna şişme, ısı artışı, kızarıklık eşlik ediyorsa mikroplu ya da mikrosuz iltihaba bağlı olan ağrılardır. Mikroplu olana septik artrit denir. Mirkopsuz olanlar; romatoid artrit, gut, lupus, akdeniz ateşi artriti, infeksiyon sonrasında olan reaktif artrit, sedef hastalığı artriti, iltihaplı barsak hastalığı artriti gibi hastalıklara bağlı gelişir.
* Kaslarda meydana gelen ani çekilmeler
Bunlar çok küçük kas liflerini içeren hafif seyirmeler tarzında olabildiği gibi kasın tamamını ilgilendiren kasılmalar tarzında da olabilir ve kol yada bacağın istem dışı hareketine yol açabilir. Beyinden kaynaklanan istem dışı uyarılara bağlı olabileceği gibi eletrolit bozukluklarına, karaciğer ve börek fonksiyonlarında bozulmaya bağlı da olabilir.
* El ve bacaklarda hissizlik ve uyuşma
Sinir dokusunu ilgilendiren mekanik ya da metabolik nedenlere bağlı ortaya çıkan bir yakınmadır. Bir kol veya bacakta bu yakınma varsa ve genellikle ağrı, kuvvet azalması gibi yakınmalar eşlik ediyorsa öncelikle sinir dokusunun omurilikten çıktığı yerden itibaren geçtiği yerlerde basıya maruz kalmış olabileceği düşünülür. Ancak kollar ve bacaklarda yaygın olarak varsa heryeri etkileyen şeker hastalığı, üre yüksekliği, vitamin noksanlıkları, sodyum, potasyum, magnezyum, kalsiyum gibi elektrolitlerin eksiklik yada fazlalık halleri akla gelmelidir. Daha nadir olarak beyin içinde tümör ya da sinir dokusunun ilgilendiren bağışıklık sistemi hastalıkları olabileceği akla getirilmelidir.
Romatoid artrit denilen iltihaplı romatizmanın en önemli belirtilerindendir. İstirihat ağrısı olması ve birkaç saat sonra ellerin hareket etmesi ile birlikte hareket kısıtlılığı ve ağrının azalması önemli bir belirtitir. Romatoid artrit gibi başka bazı romatolojik hastalıklarda da benzer yakınmalar olabilir.
* Dizlerde gıcırdama
Dizde kireçlenmenin en önemli bulgularındandır. Genellikle 50 li yaşlarda olması beklenir. Dizlerin hareket etmesi ile birlikte hem ağrı oluşur hem de kulağımızı yaklaştırıp dinlediğimizde sanki kar üzerine bastığımızda çıkan sese benzeyen bir ses duyulur.
* Bacak ve ayaklarda ve karıncalanma hissi
Bu yakınma hem sinir dokusuna zarar veren fıtık, sıkışma gibi durumlarda hem de yukarıda söylediğimiz metabolik medenlere bağlı olabilir. Karıncalanma yakınması ayrıca özellikle toplardamarları ilgilendiren iç ya da dış varis durumlarında olabilir. Kan dolaşımını zorlaştıran , kan koyulaşmasına neden olan ( sıvı noksanlığı, kanda hücre sayısının fazla olması şekerin ve kan yağlarının çok yüksek olması) durumlarda, vitamin noksanlıklarında da olabilir.
* Bacaklarda ağrı
Kas, damar, kemik ve sinir dokusu kaynaklı olabilir. Tedavi yaklaşımları farklı olduğu için bunun ayırımını yapmak gerekir. Kas ağrıları iltihaplanma, kası ilgilendiren yumuşak doku romatizmasında, bazı ilaçların kaslara zarar vermesi, enerji üretim sistemlerinde yetersizlik olması durumlarında olur. Kemik ağrıları özellikle D vitamini yetersizliğinde, kemik erimesinde ve kemik tümörlerinde olur. Damar ağrıları özellikle atardamarlarda tıkanma olması durumda olur. Yol yürüyünce ağrı nedeniyle durup dinlenme ihtiyacı olur. Bacaklar soğuk ve soluktur.
* Soğuk havada eller ve ayaklarda morarma ve ağrı olması
Reyno hastalığında olur. Damarların duvarında bulunan ve çevre ısısına göre damarların daralması ve genişlemesini yöneten sinirlerin çalışma düzeninin bozulması söz konusudur. Bu sinirlerin doğrudan kendilerinin hasta olmasına bağlı olabileceği gibi kol ve bacaklardaki romatizma hastalıklarına da bağlı olabilir.
* Kürek kemiğine yansıyan tutulma ve ağrılar
Safra kesesi, mide, pancreas gibi sindirim sistemi hastalıklarında kürek kemiği bölgesine yansıyan ağrılar olur. Bu durumda genellikle karın ağrısı, bulantı gibi yakınmalar da eşlik eder. Omurganın sırt bölgesini tutan hastalıklarda (kemik erimesi, kireçlenme, metastaz, omurga arasındaki disk iltihabı, disk fıtığı, omurga romatizması), bazen akciğer hastalıklarında ve kalp kastalıklarında kürek bölgesine yansıyan ağrılar olabilir.
* Sabahları mide bulantısı ve öğürme hissi
Mide barsak sistemindeki iltihaplar, safra kesesi hatalıkları ( taş, safra çamuru, safra kesesi iltibabı) reflü hastalığı, karaciğer ve böbrek yoluyla vücuttan uzaklaştırıla toksik maddelerin atılamaması ( üre, kreatinin, amonyak) , kafa içinde basınç artışı yapan ( tümör, iltihap ) durumlar , bazen de organik bir sebep olmaksızın psikolojik nedenler bulantı ve öğürma yapabilir. Hamileliğin ilk dönemlerini de hatırda tutmak gerekir.
* Mide yanması ve ağrısı
Gastrit, ülser gibi hastalıklarda olur. Mide asidinin fazla olması ve mide duvarına zarar vermesi ile oluşur. Bazı ilaçların mide duvarında erozyon oluşturması durumunda normal asit miktarında da ağrı ve yanma olabilir. Helikobakter pylori denilen mide mikrobunun mide duvarınının korunma sistemlerini bozması nedeni ile de bu yakınmalar olabilir. Yemeğin hızlı ve fazla yenmesi halinde sindirim yükü artacağından dolayı mide ağrıları olabilir. Bazı gıdalara karşı sindirim sistemi enzimlerinde doğuştan yetersizllik olabilir. Bu gıdaların yenmesi durumnda mide ağrıları olabilir (Laktoz intoleransı).
* Ağza acı su gelmesi
Yemek borusu ile mide arasındaki sibop sisteminin gevşek olması nedeniyle gelişen reflü hastalığında olur. Normalde mideden yemek borusuna geçmeyen asit, yemek borusuna geçer, ağza kadar gelebilir ve yanma hissine yol açar. Göğüs orta bölgesinde de yanma olabilir. Daha ziyade yemekten sonra ve yattıktan sonra olur.
* Yorgun uyanma
En önemli nedeni gece sağlıklı uyku uyumamaktır. Değişik nedenler ile vücudun biyolojik ritminin bozulmasıdır, yani geceyi gece, gündüzü gündüz gibi yaşamamaktır. Uykuda kısa süreli solunum durması (uyku apnesi) , huzursuz bacak sendromu olması, gece yatmadan önce yemek, yatma saatine yakın fazla çay kahve içmek, kronik hastalıkların uygun tedavi edilmemesi nedeniyle oluşan bedensel rahatsızlıkların uyku kalitesini bozması
* Gün boyu halsiz ve bitkin hissetme
Akut ve kronik infeksiyonlar, kansızlık, tiroid hastalıkları, uygun tedavi edilmeyen şeker hastalığı, böbrek üstü bezi yetersizlikleri, vitamin eksiklikleri, bağışıklık sistemi hastalıkları kasları ilgilendiren nörolojik hastalıklar, kas romatizması gibi durumlarda olur. Ancak bu tip yorgunlukların, tükenmişlik hissinin %50 nedeni duygu durum bozuklukları, aşikar ya da maskeli depresyondur.
* Aşırı terleme
Devamlı terleme varsa tiroidin hızlı çalışması akla gelir. Ayrıca brusella, tuberküloz, böbrek iltihabı, safra yolları iltihabı, abse , sepsis gibi infeksiyon hastalıklarında, lenfoma , böbrek üstü bezinin orta kısmının fazla adrenalin salgılaması, kan şekerinin düşmesi, ter bezlerinin başka bir hastalık olmaksızın hızlı çalışması , menapoz da terlemeye yol açar.
* Hiç terlememe
Bölgesel ya da yaygın olarak ter bezlerinin çalışmaması ya da doğuştan ter bezlerinin olmamasıdır. Genellikle cildin doğuştan yada kazanılmış bazı hastalıklarında olur. Bu kişiler kolaylıkla sıcak çarpmasına maruz kalabilir.
* Çarpıntı
Gerçekte kalbin dakika atım sayısı artmaksızın çarpıntı hissi olması genellikle duygu durum bozukluklarına (panik atak , stress, endişe, kaygı) bağlıdır. Kalp hızının düzensiz olarak arttığı çarpıntı halleri kalbin ritim iletim sistemi ile ilgili hastalıklarında olur. Kalp hızının düzenli arttığı çarpıntı , kalp kastalıkları, tiroidin hızlı çalışması, kan şekeri düşmesi, adrenalin salınımı fazla olması, kansızlık, ateş, değişik nedenlere bağlı tansiyon düşmesi, aşırı kahve, nikotin, alkol tüketimi, oksijen yetersizliği
* Nefes almada zorluk
Hava yollarını dışarıdan ya da içeriden daraltan patolojilerin olması , beyinden solunum dürtüsünün yetersiz olması, göğüs kafesi ve kaslarının hastalığına bağlı olarak göğsün soluk alıp verme işini (pompa ) yeterince yapamaması, hava keseciklerinin iltihap, ödem ile dolu olması (pnömoni, kalp yetmezliği) , akciğer damarlarında tıkanıklık olması ( akciğer embolisi), kansızlık
* Günlük rutin hareketleri yaparken zorlanma (merdiven çıkma, işe yürüme vb)
Kansızlık, kas hastalıkları, eklem hastalıkları (romatizma, kireçlenme), kalp yetmezliği, solunum yetmezliği, ileri derece demans, beslenme yetersizliği, ileri evre böbrek ve karaciğer hastalığı , kaslara çalışma emrini götüren sinir sisteminin hastalıkları (felçler), periferik sinir sistemi hastalıkları
* Bayılma
Kol ve bacaklarda kasılma ile birlikte olan bayılmalar sara hastalığında (epilepsi) olmaktadır. Yığılıp kalma şeklinde olan bayılmalar genellikle tansiyon düşmesine bağlı olur. Bunların dışında ileri derece kansızlık, kan şekeri düşmesi, beyin tümörleri, oksijensizlik, vücutta karbondioksit gazının birikmesi, beyinde dolaşım yetersizliği, beyin damarlarında tıkanma, beyin kanaması, tuz dengesi bozuklukları, kalpte ritim bozukluğu , beyin infeksiyonu, kan dolaşımı infeksiyonu, ileri derecede ateş, sıcak çarpması
* Kabızlık
Haftada 3 defa ya da daha az dışkılama olmasıdır. Karın ağrısı, şişkinlik ile birlikte olup, kilo kaybı , ateş, kanama , kansızlık gibi belirtilerin olmaması ve kolonoskopinin normal olması durumunda barsak sinirlerinin düzenli çalışmaması sorumlu tutulmaktadır. Barsakların içten ya da dıştan tıkanması ya da daralması ( tümör, polip, yapışıklık, barsak dönmesi) uzun barsak, tiroid tembelliği, potasyum eksiklikleri, barsak sinirlerinin felç olması, omurilik yaralanmaları, hareketsizlik, yetersiz sıvı ve lif alınması, bazı ilaçların yan etkisi (idrar söktürücüler, sakinleştirici ilaçlar, allerji ilaçları )
* İshal
Günde üç defa veya daha fazla sulu dışkılama olması ishal olarak tanımlanır. Barsak sinirlerinin düzensiz çalışması sonucunda huzursuz barsak sendromunun bir komponenti olabilir. Ateş, karın ağrısı, bulantı kusma ile birlikte oluyorsa genellikle barsak infeksiyonları, gıda zehirlenmeleri akla gelmelidir. Tiroid bezinin hızlı çalışması, barsaklardan bazı hormonların fazla salgılanması, barsakların mikropsuz iltihabi hastalıkları, fazla antibiyotik kullanımına bağlı barsak florasının bozulması,
* Dışkının çok koyu renk olması
Eğer birey demir ilacı kullanmıyorsa mide kanaması akla gelmelidir.Midedeki kan proteinlerinin asit ile sindirilmesi ile bu renk oluşmaktadır, katrana benzer ve pis kokuludur. Hemen kan sayımı ve dışkıda kan testi yapılıp doğrulanmalıdır.
* Çok yememeye rağmen aşırı gaz ve şişkinlik
Genellikle barsak bakteri florasının bozulması sonucunda bu bakterilerin barsak içeriği ile temasa geçmesi ile metan gazının oluşmasıdır. Sindirim enzimlerinin yetersiz olması, barsak kasılmalarının az ve kuvvetsiz olması ile ilerletme fonksiyonunun yavaş olması, anüste dışkılama kontrolü yatan kasların aşırı spazmı
* Çok susama
Yetersiz sıvı alımı, kontrolsuz şeker hastalığına bağlı çok idrara çıkma sonucu sıvı açığı olması, böbreklerde suyu tutan ADH hormonunun yetersiz ya da etkisiz olması sonucu çok idrara çıkma sıvı açığı olması (şekersiz şeker hastalığı), beyindeki susama merkezinin dengesinin bozulması, uzun süren ateşli hastalık, tükrük bezlerinin az çalışması ile ağız kuruluğu olması
* Çok idrara çıkma
Günde 3 litrenin üzerinde idrar çıkarılması durumudur. İdrar yolu infeksiyonları, kontrolsuz şeker hastalığı, şekersiz şeker hastalığı,böbrek tüplerinin hastalıkları, prostat büyümesi, kalp yetmezliği, idrar kesesinin düzenli çalışmaması, idrar kontrolü yapan kasların düzenli çalışmaması, idrar söktürücü ilaçların kullanılması, kalsiyum seviyesinin yüksekliği
* Çok acıkma
Özellikle karbonhidrat içeriği fazla olan yemekler yendikten sonra normalden fazla insulin salgılanması olur dolayısıyla yarım saat , bir saat sonra fazla salınan insulin bağlı kan şekeri düşmesi olur ve tekrar erken açlık hissi oluşur. Birey hemen tatlı yeme ihtiyacı hisseder bu kısır döngü bu şekilde devem eder. Kan şekeri düzeyinde tepeler ve vadiler olması çok acıkmanın en sık nedenidir.
* Ani kilo kaybı (Yeme düzeninde değişiklik olmamasına rağmen)
İştah normal ise kontrolsüz şeker hastalığı ve tiroidin hızlı çalışması, barsaklarda emilim bozukluğu düşünülmelidir. İştahsızlıkda varsa infeksiyonlar, kanser, romatizmal ve bağışıklık sistemi hastalıklarının alevlenmesidir.
* Yenmemesine ve diyet yapılmasına rağmen kilo verememe hali
Tiroid tembelliği metabolizmayı yavaşlatarak kilo vermeyi zorlaştırmaktadır. Ayrıca aşırı kalori kısıtlaması insulin, leptin grelin gibi hormonların işleyişini bozmakta, iştahı arttırmakta ve metabolizmayı yavaşlatmaktadır.
* Tuvalet alışkanlığında ani değişiklikler
Huzursuz barsak sendromu denilen fonksiyonel barsak hastalığı, tuz dengesinde bozukluklar, tiroidin yavaş ya da hızlı çalışması, hemoroid olması, barsak içinde mikroplu ya da mikropsuz iltihap olması, barsakta tümör olması en sık görülen nedenlerdir.
* Dışkılama sırasında kanama
Anüste çatlak olması, iç ya da dış hemoroid, kılcal damar çatlaması, pıhtılaşma sistemindeki bozukluklar, barsak içinde ülserler olması, barsak tümörleri en sık görülen sebeplerdir.
* 2 haftayı geçen öksürük
Reflü hastalığı kronik bronşit, akciğer kanserleri, tüberküloz, geniz akıntıları, ilaca bağlı öksürükler, boğaz allerjisi, arkaya doğru büyüyen nodiler guatr,
* Kuru öksürük
Allerjik astım, reflü hastalığı, bazı tansiyon ilaçlarının yan etkisi, akciğer kanserleri, sarkoidoz, ileri dönem kalp yetmezliği
* Geceleri artan öksürük
Reflü, geniz akıntıları, kalp yetmezliği
* Balgamlı öksürük
Akut ve kronik bronşit, pnomöni, bronşektazi, amfizem hastalıklarında, akut ve kronik sinüsitte
ABD’de her yıl 150.000’den fazla kişi kalın bağırsak kanseri olduğunu öğreniyor. Türkiye’de ise çok sağlıklı kanser kayıtlarının olmamasına rağmen orantısal olarak yaklaşık 30.000 kişinin kolorektal kansere yakalandığını tahmin ediyoruz. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bilim Dalı olarak size bu konuda önemli olabilecek bilgileri vermeyi amaçladık. Bu bilgiler kalın bağırsak kanserinin belirtileri, tanısı, tedavisi ve bu hastalığın nedenleri ve nasıl korunulabileceğini içermektedir.
KOLON ve REKTUM
Kolon ve rektum, sindirim sisteminin “kalın bağırsak” olarak adlandırılan kısmını oluşturur. Kalın bağırsakların yaklaşık 150-180 cm’lik üst kısmına “kolon”, 15-17 cm’lik alt kısmına ise “rektum” adı verilir.
Yiyecekler, midede ve ince bağırsaklarda sindirildikten sonra kalın bağırsaklara gelirler. Burada bağırsak içeriğinin içinde sindirim sisteminin daha üst kısımlarında emilmemiş olan su da vücutça emilerek geriye ‘gaita’ olarak adlandırılan katı kısım kalır. Gaita, kolon ve rektum boyunca ilerleyerek daha sonra anüs yoluyla vücuttan atılır.
KANSER NEDİR?
Kanser vücuttaki hücrelerin kontrolsüz olarak aşırı şekilde çoğalıp, vücudun çeşitli bölgelerine dağılmalarıdır. 100’den fazla değişik kanser türü vardır.
Vücudun tüm diğer organlarında olduğu gibi kolon ve rektum da değişik türde hücre gruplarından oluşmuştur. Normal olarak hücreler ancak organizma onlara gerek duyduğunda çoğalırlar. Bu durum organizmanın belirli bir düzen içerisinde gelişmesini ve böylece sağlıklı kalmasını sağlar.
Hücreler gerek olmadığı halde bölünüp, çoğalırlarsa o bölgede bir doku kitlesi oluşur. Fazladan oluşan bu kitle ‘tümör (ur)’ olarak adlandırılır. Bu kitleler benign (selim) veya malign (habis) olabilirler.
Benign (selim) tümörler kanser değildir. Onlar komşu dokulara ve vücudun diğer organlarına yayılmazlar. Bening tümörler genelde vücuttan çıkarılabilirler. Nadiren zararlı olabilirler.
Polip, bening bir tümördür. Kolon veya rektum duvarında oluşabilir. Kolon ve rektumdaki bu polipler ileride kansere dönüşebilme olasılıkları nedeniyle çıkartılmalıdırlar. Bir kişide polip saptanırsa, yeni bir polip oluşma olasılığı yüksektir. Bu nedenle bu kişiler düzenli olarak kontrolden geçirilmelidirler.
Malign (habis) tümörler kanser olarak adlandırılırlar. Bu tümörler komşu doku ve organlara sıçrayıp, onlara zarar verebilirler. Kanser hücreleri kanserli dokudan koparak kana karışabilirler veya lenf yollarına girebilirler. Kanserin yayılması ve vücudun diğer bölgelerinde tümör oluşması bu yolla olur. Kanserin sıçraması ve yayılması “metastaz” olarak adlandırılır.
Tümörler kolon ve rektumun herhangi bir bölgesinde oluşabilir. Kanser hücreleri kolon ve rektum dışına genelde lenf (akkan) yoluyla yayılırlar. Kolon ve rektum kanserleri karaciğer, akciğerler, beyin, böbrekler ve mesaneye yayılabilirler.
Kanser vücudun diğer bir bölgesine yayıldığında, o bölgede yayıldığı yerdeki türden bir tümör oluştururlar ve aynı adla anılırlar. Örneğin bağırsak kanserleri, karaciğere yayıldığında karaciğerde oluşan tümör kolorektal kanser hücrelerinden oluşmuştur. Bu durum “metastatik kolorektal kanser” veya “karaciğere metastaz yapmış kolorektal kanser” olarak adlandırılır. “Karaciğer kanseri” olarak adlandırılmaz.
ERKEN TANI
Kanser ne kadar erken tanınır ve tedavi edilebilirse o kadar iyi sonuç alınır. Bu özellikle kolorektal kanserler için daha önemlidir. Tedaviden en iyi sonuç hastalık yayılmadan yapılırsa alınır. Aşağıdaki önerileri yerine getirerek insanlar kolorektal kanserlerin erken tanınmasını sağlayabilirler.
Düzenli check-up’lar esnasında “rektal muayene” uygulanmasını isteyiniz. Bu muayenede doktor kayganlığı sağlayacak jel sürülmüş bir eldiven giyerek makattan parmağı ile muayene yapar ve rektumdaki anormallikleri saptar.
50 yaşından itibaren yılda bir kez “gaitada gizli kan” testini yaptırınız. Bu test gaitada gizli olarak bulunabilecek kanı tesbit etmemizi sağlar. Çok az miktardaki gaita bir plastik kaba konarak doktorun muayenehanesinde veya bir laboratuarda yapılabilir. Bu test kolorektal kanserlerin neden olduğu göremediğimiz miktardaki kanamaları saptamamıza yarar. Bunun yanısıra bu tür gizli kanamaya yol açabilecek diğer nedenler de vardır. Bu testin pozitif olması daima kanser olduğunu göstermez.
50 yaşından itibaren her 3-5 yılda bir “sigmoidoskopi” tetkiki yaptırınız. Bu tetkik ışıklı bir tüp boru yardımıyla makattan girilerek rektum ve kolonun alt kısmının görülmesidir. Doktor bu ışıklı tüp yardımıyla bağırsakların bu kısmındaki polip, tümör ve diğer anormallikleri görebilir.
Kolon ve rektum kanseri konusunda daha riskli olan kimselerin doktorun önerisiyle bu tetkikleri daha sık olarak yaptırmaları veya ek bir takım testleri yaptırmaları gerekebilir.
BELİRTİLER
Kolorektal kanserler çeşitli belirtiler gösterebilirler. Aşağıdaki belirtilerin görülmesi durumunda kolorektal kanserden kuşkulanılmalıdır.
– Dışkılama alışkanlıklarında değişiklik,
– İshal veya kabızlık olması,
– Gaitada bulaşmış kan görülmesi veya gaitanın katran gibi siyah bir renk alması,
– Dışkı çapının incelmesi,
– Genel mide yakınmaları (gaz, şişkinlik, ağrı veya kramplar),
– Sıklaşmış gaz ağrıları,
– Bağırsakların dışkılama sonunda tamamen boşalamamış gibi olma hali,
– Nedeni bilinmeyen kilo kaybı,
– Uzun süren halsizlik.
Bu belirtiler ülser, bağırsak iltihabı, hemoroid gibi diğer nedenlerle de olabilir. Belirtilerin hangi nedenle olduğuna doktorunuz karar verecektir. Bu belirtilerin görülmesi halinde doktorunuza başvurmalısınız. Doktorunuz bu belirtiler nedeniyle sizi bu konuda uzmanlaşmış diğer bir doktora gönderebilir (gastroenterolog gibi).
TANI
Yukarıda belirtilen bulguların nedenini bulabilmek için doktorunuz siz ve aileniz hakkında bir takım sorular soracak, ayrıntılı bir muayene yapacak ve bir takım tetkikler isteyecektir. Daha önce bahsedilen tetkiklere ek olarak doktorunuz aşağıdaki ek testleri isteyebilir.
Barsak sisteminin görüntülenmesi: Hastaya baryum içeren bir solusyonun makat yoluyla verilmesinden sonra röntgen filmlerinin çekilmesi işlemidir (barium enema). Baryum kolon ve rektumun görüntülenmesini sağlayarak doktorun tümörü veya diğer bir anormalliği tanımasını sağlar. Doktorun küçük bir tümörü görebilmek için bazen bağırsakları genişletmesi gerekebilir. Bu nedenle test boyunca dikkatli bir şekilde bağırsaklara hava verilebilir. Bu işlem “çift kontrast baryumlu film” olarak adlandırılır.
Kolonoskopi: Yine ışıklı bir tüp kullanarak kolonun tümünün incelenmesidir. Bu işlem bükülebilir bir sigmoidoskop ile yapılanla aynıdır fakat bu kez ışıklı tüp daha uzundur.
Doktor bir polip veya anormal bir büyüme saptarsa onu sigmoidoskop veya kolonoskop yardımıyla alabilir. Alınan bu parçayı patoloji doktoruna göndererek o parçanın incelenmesini ve kanser hücrelerinin araştırılmasını sağlar. Bu işlemin adı “biopsi almak”tır. Poliplerin çoğu bening (selim)’dir. Fakat bunu saptamanın tek yolu biopsi almaktır. Eğer patolog (patoloji uzmanı) kanser saptarsa, hastanın doktoru bu kanserin evresini, büyüklüğünü ve yaygınlığını bilmek ister. Evreleme işlemi, kanserin başka bir dokuya yayılıp yayılmadığı ve diğer organları etkileyip etkilemediği konusunda doktora yardımcı olur. Tedavinin nasıl olacağı kararı bu bulgulara göre verilir.
Evreleme, kolorektal kanserin çoğunlukla akciğerler ve karaciğere yayılması nedeniyle röntgen filmleri, ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile bu organların taranmasıyla yapılır. Doktorunuz karaciğer fonksiyonlarının belirlenmesi amacıyla ek kan tetkikleri isteyebilir, ayrıca CEA (karsino embriyojenik antijen) testi istenebilir. Bu test özellikle hastalığın yayıldığı durumlarda, kolorektal kanserli insanların kanında normalden daha fazla miktarda bulunabilir.
TEDAVİ
Doktor her hasta için gerekli bir tedavi planı yapacaktır. Kolorektal tümörlerin tedavisi hastalığın boyutuna, yerleşim yerine, evresine, hastanın genel sağlık durumuna ve diğer faktörlere bağlıdır.
Kanser hastalarının çoğu hastalıkları ve tedavi seçenekleri konusunda tüm bilgileri öğrenmek isterler. Onların sorularına en iyi cevap verebilecek kişi doktorlardır. Tedavi seçenekleri konusunda konuşulurken, hasta doktoruna hastalık hakkında yapılan çalışmalar (araştırmalar) konusunda bilgi isteyebilir. Bu çalışmalar “clinical trials (klinik araştırmalar)” olarak adlandırılır ve kanser tedavisinin daha iyi yapılabilmesi için gerçekleştirilmektedir.
Hastaların doktora görünmeden önce ona soracakları soruları bir liste halinde hazırlamaları onlara yardımcı olur. Hasta notlar alabilir, doktorun söyledikleri ile konuşulanları kaydedebilir. Bazı hastalar doktorla görüşmelerinde yanlarında bir arkadaşlarının veya aile üyelerinden birinin bulunmasının kendilerine yardımcı olabileceğini düşünürler.
Tedaviye başlamadan önce hastanın doktora sormak isteyebileceği bazı
sorular şunlardır:
– Hastalığın evresi nedir?
– Tedavi seçeneklerim nelerdir? Benim için hangisini önerirsiniz? Niçin?
– Benim için uygun olabilecek klinik bir çalışma var mı?
– Her tedaviden beklediğimiz yararlar nelerdir?
– Her tedavinin riskleri ve muhtemel yan etkileri nelerdir?
– Yan etkiler konusunda neler yapılabilir?
– Tedavi boyunca kendi kendime yapabileceğim ne tür tedbirler vardır?
– Muhtemel tedavi maliyeti ne olacaktır?
Hasta veya bir yakını tedavinin etkinliği konusunda doğal olarak bilgi sahibi olmak isteyebilir. Bazen onlar hastanın tamamen iyileşip iyileşmeyeceği veya ömrünün ne kadar kaldığı konusunda istatistiksel bilgiler isteyebilirler. Unutulmamalıdır ki, bu değerler büyük hasta gruplarından elde edilen ortalama değerlerdir. Özellikle bir kişinin prognozu hakkında kesin veri olarak kullanılması uygun olmaz. Çünkü iki kanser hastası bile birbirinin aynı değildir. İnsanlar doktora iyileşme ve yaşam şansları konusunda sorular sorarlar. Fakat doktorlar her zaman ne olacağını bilemeyebilirler. Doktorlar kanserin gidişatı hakkında konuşurken “hastalığın tamamen geçmesi (cure)” terimi yerine “hastalığın iyileşmesi veya kontrol altına alınması (remission)” terimini kullanmaları uygun olur. Bu nedenle hastaların çoğu tamamen iyileşmesine rağmen hastalığın geri gelme olasılığı nedeniyle doktorlar “remission” terimini kullanırlar.
Kanser ve tedavisi hakkında öğrenilecek çok şey vardır. Hastalar bunların tümünü bir defada anlamayabilirler. Anlamadıkları şeylerin açıklanması veya daha fazla bilgi edinmek için değişik sorular sormaktan çekinmemelidirler.
TEDAVİ YÖNTEMLERİ
Kalın bağırsak kanseri genellikle cerrahi, kemoterapi ve/veya radyasyon (ışın) tedavisi ile tedavi edilir. Biyolojik tedavi gibi yeni tedavi yaklaşımları ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir. Bir hasta için bu tedavi şekillerinden biri veya birkaçının kombinasyonu gerekebilir.
Cerrahi, kalın bağırsak kanseri için en sık kullanılan tedavi şeklidir. Ameliyatın tipi hastalığın yerine ve büyüklüğüne bağlı olarak değişir. Hastaların çoğunda bağırsakların bir kısmının alınması (partial colectomy) şeklinde bir yöntem uygulanır. Bu operasyonda cerrah kalın bağırsakların kanserli kısmı ile birlikte onun çevresindeki bir miktar sağlam dokuyu çıkarır. Cerrahi, sıklıkla erken evre bağırsak kanserlerinde gerekli tek tedavi şeklidir.
Genelde tümör çevresindeki lenf nodlarını da çıkarmak kanserin evresi konusunda yardımcı olur. Patoloji uzmanları bu lenf nodlarını mikroskop altında inceleyerek onlara kanserin bulaşıp bulaşmadığını tespit ederler. Eğer kanser bu lenf düğümlerine sıçramışsa, vücudun diğer bölümlerine de sıçramış olması muhtemeldir ve bu durum daha fazla tedaviyi gerektirir.
Çoğu vakada cerrahlar, kalın bağırsakların tümörlü kısmını çıkardıktan sonra sağlam kısımlarını birbirine bağlarlar. Cerrahi uygulamanın bu kısmı “anastamoz” olarak adlandırılır. Eğer kalın bağırsakların sağlam kısımları birbirine bağlanamazsa cerrah “kolostomi” denilen bir işlem uygulayarak, karın duvarında kalın bağırsak içeriğinin dışarı atılmasını sağlayan bir delik açarak bağırsakları buraya bağlar. Hasta bu deliğe bir torba takarak gaitanın bu torbada birikmesini sağlar. Kolostomi geçici veya kalıcı olabilir.
Geçici kolostomi; daha alttaki bağırsak kısmının cerrahi işlem sonrası iyileşmesi için geçici süre kullanılır. Daha sonra ikinci bir ameliyatla cerrah sağlam bağırsak kısımlarını birbirine bağlar ve kolostomiyi kapatır. Hastaların bağırsak fonksiyonları normale döner.
Kalıcı kolostomi; kanser rektumda ise gerekli olabilir. Kanserli bölgesi kolonun daha aşağısında olan az sayıdaki hasta için kalıcı kolostomi gerekebilir. Hastaların yaklaşık %15 kadarı için kalıcı kolostomi gerekir.
Kolostomiye uyum sağlamak zaman almasına rağmen hastaların çoğu normal yaşamlarına dönebilirler. Bir hemşire veya kolostomi bakımı konusunda deneyimli bir uzman hastalara kolostomi bakımını ve normal aktivitelere devam etmenin yollarını öğretir.
Hastanın cerrahi öncesi doktoruna sormak isteyebileceği bazı sorular:
– Ne tür bir ameliyat olacak?
– Daha sonra ne olacak? Ağrım olacak mı? Siz bana nasıl yardım edeceksiniz?
– Kolostomi gerekecek mi? Geçici mi, kalıcı mı olacak?
– Hastanede ne kadar kalacağım?
– Özel bir diyetim (perhizim) olacak mı? Bana diyeti kim verecek?
– Ne zaman düzenli işime dönebilirim?
– Ek bir tedavi gerekecek mi?
Kemoterapi, kanser hücrelerini öldüren ilaçların kullanılmasıdır. Kemoterapi cerrahi işlemin uygulanmasından sonra bazen hastalığın yayılmasını önlemek için verilir. Bu ek tedavi “adjuvant kemoterapi” olarak adlandırılır. Kemoterapi yeni tümörlerin oluşmasını önlemek veya tamamen çıkarılmayan tümörlerde onların oluşturduğu şikayetleri ortadan kaldırmak için verilir. Doktor tek bir ilaç veya birkaç ilacı birlikte kullanabilir.
Kemoterapiyi yalnız bu konuda özel eğitimi olan hemşireler verir. Kemoterapinin verilme sayısı kür diye ifade edilir (1. kür, 2. kür gibi) ve genellikle aynı ilaçlar 21 veya 28 günde bir tekrarlanarak verilir. Kemoterapi çoğunlukla damardan sıvı şeklinde ayaktan tedavi merkezlerinde veya ağızdan hap olarak verilir. Bazen hastanın genel durumundaki bozukluk , verilen ilaçlar veya ilaçların veriliş şekillerine göre hastaların tedavilerini hastanede yatarak almaları gerekebilir. Her kür sonrası hastalar medikal onkoloji polikliniğinde kontrol edilirler. Bu kontrollerde hastalar muayene edilir, şikayetleri dinlenir, ilaçların yan etkileri sorgulanır ve vücuttaki diğer organlara bir zarar verip vermediğini araştırmak için bazı kan tetkikleri istenir. Her kür öncesi kan sayımının yapılması ve bu sayımın kemoterapiyi veren yetkili hemşirelere gösterilmesi gerekmektedir. Bir hastanın ameliyat sonrası kemoterapi alıp almayacağını, eğer alacaksa kaç kür alacağını patoloji raporundaki tümöre ait özellikler belirler. Ancak bu kararların verilmesinde hastanın yaşı ve genel durumu da önemli rol oynar.
Kemoterapi “sistemik bir tedavidir”, yani ilaçlar kan akımına karışır ve tüm vücuda dağılır.
Klinik çalışmalarda araştırmacılar kemoterapi ilaçlarını sadece tedavi edilecek bölgeye uygulamanın yollarını bulmaya çalışmaktadırlar. Karaciğere yayılmış kalın bağırsak kanseri için ilaçlar kan damarları yolu ile direkt karaciğere verilebilir (Bu tedavi “intrahepatic kemoterapi” olarak adlandırılır). Genelde bir kimse kemoterapi ilaçlarını hastanede, doktor muayenehanesinde veya evde alabilir. Bu hangi ilaçların verildiğine ve hastanın genel durumuna bağlıdır. Kısa süreli hastanede kalmak gerekli olabilir.
Hastalar kemoterapi hakkında şu soruları sorabilirler:
– Tedavinin hedefi, amacı nedir?
– Hangi ilaçları alacağım? Onlar ne yapacak (neye yarayacak)?
– İlaçların yan etkisi olacak mı? Bu durumda ne yapabilirim?
– Tedavi ne kadar sürecek?
Radyasyon tedavisi, (ışın tedavisi veya radyoterapi olarak adlandırılır) yüksek enerjili ışınların kanser hücrelerine zarar vermesi ve onların büyümesini önlemesi ilkesine dayanır. Cerrahi tedavi gibi ışın tedavisi de bölgesel bir tedavidir. Sadece tedavi edilen bölgedeki kanserli hücreleri etkiler. Radyoterapi bazen cerrahi öncesi tümörü küçülterek daha kolay alınmasını sağlamak için kullanılabilir. Daha sık olarak cerrahi sonrası bölgede kalan kanserli hücreleri yok etmek için kullanılır. Cerrahi ile çıkarılamayan tümörlerde oluşan ağrı veya diğer belirtileri ortadan kaldırmak için de kullanılabilir. Radyoterapi genelde ayaktan hastanede veya haftada 5 gün süreyle klinikte yatarak birkaç hafta süresince verilebilir.
Araştırmacılar radyoterapi uygulamanın daha etkin yollarını araştırmaktadırlar. Örneğin cerrahi öncesi ve sonrası radyoterapi uygulamanın (sandwich tekniği) yararlarını veya cerrahi süresince radyoterapinin uygulanması araştırılmaktadır. Doktorlar yayılmamış rektum kanserlerinde tek başına (cerrahi uygulamaksızın) radyoterapi kullanımını da araştırıyorlar.
Radyasyon tedavisinden önce hastaların sormak istedikleri bazı sorular:
– Radyasyon (ışın) nasıl verilecek?
– Bu tedavinin amacı ve hedefi nedir?
– Tedavi ne zaman başlayıp, ne zaman bitecek?
– Tedavi süresince kendi kendime neler yapmalıyım?
– Ne tür yan etkiler görülebilir?
– Tedavi sonucunda kısırlık riski var mıdır?
Biyolojik tedavi, vücudun savunma sisteminin harekete geçirilerek kanser hücrelerinin yok edilmesine yardımcı olmasının sağlanmasıdır. Bazı hastalarda biyolojik tedavi kemoterapi ile birlikte kullanılabilir veya cerrahi sonrası adjuvant tedavi olarak kullanılabilir. Klinik çalışmalarda yeni biyolojik tedavi tipleri kullanılmaya başlanmıştır. Hastaların bazı biyolojik tedavi türlerini alabilmek için hastanede kalmaları gerekebilir.
TEDAVİNİN YAN ETKİLERİ
Uygulanan kemoterapötik ilaçların sadece kanser hücrelerini etkilemesini sağlamak zordur. Sağlıklı dokuların da zarar görmesi nedeniyle tedavi istenmeyen yan etkilere neden olabilir.
Kanser tedavisinin yan etkileri kişiden kişiye ve tedaviden tedaviye değişiklik gösterebilir. Doktorlar bu yan etkileri en aza indirmeye çalışırlar. Bu yüzden doktorun tedavi sırasında ve sonrasında oluşabilecek sağlık problemlerini çok iyi bilmesi gerekir.
CERRAHİ
Kolorektal kanserde uygulanan cerrahi tedavi ve açılan kolostomi, hastalarda geçici kabızlık ve ishale neden olabilir. Doktorlar oluşan bu problemleri en aza indirmek için diyet veya çeşitli ilaçlar önerebilirler. Ameliyattan sonra ağrısı olan hasta mutlaka bunu doktoruna söylemelidir. Böylece doktoru tarafından verilecek ilaçlarla, oluşan ağrı giderilecektir.
Ameliyat sonrasında yaranın iyileşmesini sağlamak için fizik aktivitenin kısıtlanması gerekmektedir. Kolostomili hastalarda, kolostomi çevresindeki deride hassasiyet oluşabilir. Doktor ve hemşireler hastaya kolostomi bölgesinin bakımı ve temizliği konusunda bilgi vererek bu hassasiyetten ve infeksiyondan bölgeyi korurlar.
KEMOTERAPİ
Kemoterapi alan hastalar her kemoterapiden yaklaşık bir hafta kadar sonra medikal onkoloji polikliniğinde doktor kontrolünden geçmelidir. Bu kontrolde hastalar muayene edilir, şikayetleri dinlenir, kemoterapinin yaptığı yan etkiler değerlendirilerek gerekirse ilacın dozunda yeniden ayarlama yapılır.
Kemoterapinin yan etkileri verilen ilaca göre değişir. Genel bir kural olarak kemoterapi hızla çoğalan hücreleri etkiler. Kanama sırasında pıhtılaşmayı sağlayan, hastalıklara karşı savunmamızı yapan ve vücudumuzdaki organlara oksijen taşıyan kan hücreleri hızlı çoğalan hücrelerdir. Bu kan hücreleri kemoterapi aldıktan yaklaşık 1 hafta 10 gün sonra sayıca azalırlar ve bu nedenle çabuk morarma veya diş fırçalama gibi küçük işlemler sonrası kanama olabilir. Normalde vücudumuza girdiklerinde savunma sistemimiz güçlü olduğundan hastalık yaratmayan mikroplar kemoterapi sonrası savunmamızı sağlayan hücreler azaldığından kolaylıkla ateşli hastalıklara yakalanmamıza neden olabilirler. Bu dönemde yıkayarak yediğimiz çiğ sebze ve meyveleri (örneğin salata gibi) en az 10 gün kadar yemekten kaçınmalısınız. Bu dönemde çevredeki insanlardan mikrop kapmamak için kalabalık ortamlarda bulunmaktan da kaçınmalısınız.
Unutmayınız ki bu yasak meyve ve sebzelerin hastalığınız üzerine olan herhangi bir etkisinden dolayı değil, ne kadar temiz yıkasanız da yiyeceğiniz sebze veya meyvenin üzerinde kalmış olması muhtemel mikroplardan kaçınmak içindir. Yiyeceklerinizin bu zaman dilimi içinde pişmiş olmasına dikkat ediniz. Eğer 38.50C in üstünde, bir saati geçen ateşiniz olursa mutlaka doktorunuza ulaşınız. Ateşiniz var ve kan hücreleriniz kan sayımında düşük bulunursa antibiyotik tedavisi almanız gereklidir. Kan hücrelerinizin sayısında meydana gelen bu azalma bir hafta ila 10 gün içinde kendiliğinden geçer ve hücreler normal sayılarına ulaşır.
Bir başka hızlı çoğalan hücre grubu sindirim sistemi hücreleri ve kıl kökü hücreleridir. Bu nedenle kemoterapi sonrası genellikle ilk haftadan sonra saçlar dökülür. Hastalarda iştah kesilmesi, bulantı, kusma, ishal ve ağız yaraları gelişebilir, bu yan etkilerin hemen hepsi ilaç tedavisi ile kontrol altına alınabilir. Bu yan etkiler kısa sürelidir, hastaların şikayetleri bir sonraki kemoterapi başlamadan önce geçmiş olur. Kemoterapinin bahsedilen bu yan etkilerinin şiddeti hastadan hastaya değişir.
Günümüzde modern kemoterapilerle uzun, kalıcı yan etkilere rastlamak nadirdir. Ancak bazı kemoterapi ilaçları kalp üzerinde olumsuz etkiler yapabilir, bu tür ilaçları kullananlarda doktor periyodik olarak kalbinizin etkilenip etkilenmediğini anlamak için tetkikler ister. Bugün kullanılan kemoterapi ilaç dozları ve kemoterapi kür sayıları kalp üzerinde olumsuz etki yapacak boyutta değildir. Bazı kanser ilaçları yumurtalıkları etkileyerek yumurta hücrelerini öldürürler, böylece yumurtalıklar kadınlık hormonu olan östrojeni üretemez ve hastalar menopoza girerler. Adetler seyrekleşir yada durabilir ve bu durumda kadınlar hamile kalamazlar. Özellikle 35-40 yaşın üzerinde kemoterapi ile meydana gelen kısırlık kalıcıdır. Daha genç hastalarda kemoterapi süresince kesilen adetler bir süre sonra normale dönebilir.
Kemoterapi ilaçları çoğunlukla damardan verilir ve verildikleri damara zaman içinde zarar verip, damarın sertleşmesine ve dışarıdan bakıldığında gözle fark edilebilir hale gelmesine neden olabilirler. Kemoterapi alırken veya aldıktan sonraki gün ilacı aldığınız kolda kızarıklık şişme ve yanma olursa hemen doktorunuza haber vermelisiniz.
Kemoterapi alırken herhangi bir nedenle ağrı kesici kullanmanız gerekirse doktorunuza danışınız. Çünkü bazı ağrı kesiciler vücuttaki kan hücrelerinde sayıca veya işlevce azalmaya neden olabilirler. Bunun dışında kalp, akciğer ve böbrek hastalığınız için kullandığınız ve hayati önemi olan ilaçlarınıza kemoterapi süresince devam edebilirsiniz. Kullanmak zorunda olduğunuz bu ilaçları doktorunuza yaptığınız ziyaretlerde göstererek bir sakınca olup olmadığını sormanız uygun olur.
IŞIN TEDAVİSİ
Karın bölgesine ışın tedavisi alan hastalarda bulantı, kusma, ishal olabilir. Kolorektal kanserlerde uygulanan ışın tedavisi pelvik bölgede kılların dökülmesine neden olabilir. Bu etki kalıcı veya geçici olabilir. Tedavi sırasında deri kızarabilir, kuruyabilir, hassaslaşabilir ve kaşınabilir. Hastalar dar giysilerden kaçınmalı, pamuklu giysileri tercih etmelidirler. Doktor önerisi olmadan deriye kesinlikle losyon veya krem sürülmemelidir. Işın tedavisi sırasında hastalar kendilerini çok yorgun hissederler. Özellikle tedaviden haftalar sonra bile bu durum devam edebilir. Bu süreçte hastalar olabildiğince dinlenmekle beraber hastalar normal aktivitelerinden uzaklaşmamalıdırlar.
BİYOLOJİK TEDAVİ
Biyolojik tedavinin yan etkileri çok çeşitli olmakla beraber sıklıkla grip benzeri bir durum, titreme, ateş, halsizlik, bulantı, kusma, ishal bazen de döküntüler oluşabilir.
DİĞER YAN ETKİLER
Kanser iştah azalmasına neden olabilir. Bazı hastalarda ağızda tatsızlık oluşur. Çoğunlukla tedavilerin yan etkileri olan bulantı, kusma ve ağızda yaralar hastanın yemek yemesini güçleştirir. Fakat beslenme çok önemlidir. Öğünler mutlaka yeterli kalori ve protein içermelidirler. Böylece kilo kaybı ve dokuların kendini tekrar tamir etmesi sağlanabilir.
Tedavi alan hastalar, düzenli ve yeterli beslenirlerse kendilerini daha enerjik ve iyi hissedeceklerdir ve ilaçların yan etkileri daha az görülecektir.
Bazen kolorektal kanser tedavisi hastaların cinsel yaşamını etkileyebilir. Ameliyat sırasında bazı sinirlerin ve damarların tedavi nedeniyle zarara uğraması sonucu geçici veya kalıcı impotans oluşabilir. Karın bölgesine uygulanan ışın tedavisi de bazen erkeklerde sertleşme problemlerine yol açabilir. Kolorektal tümörler için ameliyat uygulanan kadınlarda da cinsel sorunlar oluşabilir. Işın tedavisi de geçici olarak vaginada kuruluk ve hassasiyete neden olabilir. Doktorlar ve hemşireler bu sorunların giderilmesine yönelik önerilerde bulunabilirler.
Tedavi sırasında ve sonrasında cinsel yaşamınıza eskiden olduğu gibi devam etmenizde bir sakınca yoktur. Kemoterapinin yumurtalık hücreleri üzerinde olan mutajenik (bebekte ciddi anormallikler olabilmesi) etkileri nedeni ile tedavi süresince gebeliği önlemek için doğum kontrol yöntemlerinden biri tercih edilmelidir. Verilen kemoterapi ilaçlarının çoğu yumurtalıkların çalışmasını bozar ancak bu etkilenmenin derecesi hastadan hastaya değişir.
Tanı sonrası tedavi planı ile yaşadığınız fiziksel ve ruhsal sıkıntılar, hastalığa veya tedaviye bağlı yorgunluk, halsizlik hissi, cinsel yaşamınızın, istek ve heyecan duyma gibi duygularınızı etkileyebilir. Cinsel yaşamınız ile ilgili bu tür sorunlar, bu dönemde yaşadığınız ve tedavi sonrası geçen diğer sorunlar gibi zaman içinde geçecektir.
Kolostomili hastaların cinsel yaşam konusunda özel bir kaygıları vardır. Cinsel birlikteliğe hazır olmadan önce kolostomiye alışmaları zaman alabilir. Bazı hastalar bu durumu onların düşüncelerini ve duygularını anlayan bir eşle, arkadaşla veya kaygılarını giderecek bir terapistle paylaşabilirler. Enterostomi uzmanları hastaların cinsel yaşamlarında kolostomiye uyum sağlamalarına yardımcı olabilir. Onların cinsel yaşamlarının devamı için bir takım tedbirler alıp, önerilerde bulunabilir.
Cinsel yaşamınıza yönelik kaygılarınız olduğunu ve bu konuda yardım almak istediğinizi tedavi aldığınız kemoterapi ünitesindeki doktor ve hemşirelere belirtmekten çekinmeyiniz .
İZLEM
Kolorektal kanser tedavisinden sonra hastaların düzenli takibi çok önemlidir. Kanser aynı veya komşu bölgede tekrar ortaya çıkabilir veya vücudun başka bir yerine yayılabilir. Doktorlar hastalarını yakından takip ederek kanserin geri gelmesi durumunda mümkün olan en kısa sürede onu tekrar tedavi edecektir.
Takipte fizik muayene, gaitada gizli kan testi, sigmoidoskopi, kolonoskopi, göğüs röntgeni, çeşitli kan testleri ve CEA ölçümü yer alır. Sıklıkla ameliyattan önce hastaların CEA düzeyleri yüksektir ve ameliyatla tümör çıkarıldıktan sonra haftalar içinde normalleşir. Eğer CEA düzeyleri tekrar yükselmeye başlarsa, bu kanser geri geliyor anlamına gelebilir. Bu arada diğer testlerde yapılmalıdır. Çünkü bu yükselme kanser dışında diğer nedenlerle de olabilir.
Kolorektal kanserle ilgili kontrollerin yapılması sırasında hastalar diğer kanser tipleri açısından da kontrol edilmek isteyebilirler. Kalın bağırsak kanseri olan kadınlarda meme, yumurtalık ve rahim ağzı kanserlerinin gelişme riski artmıştır. Erkeklerde ise prostat kanserinde artış görülür.
Kanser tedavisi gören hastaların az bir kısmında yıllar sonra da yan etkiler görülebilir. Hastalar olabilecek bu yan etkiler konusunda da doktorlarıyla konuşmak isteyebilirler. Böylece hastalar düzenli kontrollere devam ederler ve herhangi bir problem ortaya çıkar çıkmaz doktora haber verirler.
NEDENLER VE KORUNMA
Kolorektal kanser en sık kanserlerden biridir. Kolorektal kanser oluşumu tek bir sebebe bağlanamaz. Çeşitli faktörler kolorektal kanser oluşumunda rol oynayabilir. Kanser bulaşıcı değildir. Bazı insanların kolorektal kanser olma riski diğerlerinden daha fazladır. Aşağıdaki durumlarda risk artmıştır:
Polipler: Çoğu (hemen hemen hepsi) kolorektal kanser, bağırsak poliplerinden gelişir. Polip selim bir oluşumdur fakat bazen kansere dönüşebilir. Poliplerin alınması kanser oluşumunu önlemede en önemli yoldur.
Yaş: 50 yaşın üstü kolorektal kanser riskinin arttığı yaş grubudur.
Aile öyküsü: Yakın akrabalarda bağırsak kanseri bulunması kanser oluşum riskini artırır. Hatta bazı tip kolon kanserleri ailesel geçiş gösterir.
Familial polipozis: Bu kalıtsal hastalık kalın bağırsaklarda yüzlerce polip oluşumu ile kendini gösterir. Zamanla bu polipler kansere dönüşebilirler. Tedavi edilmemiş “familial polipozis”li hastalar mutlaka bir süre sonra kanser olurlar.
Diyet: Diyetlerinde yüksek yağ, düşük meyve ve sebze ve düşük posalı gıdalar alanlarda kolorektal kanser görülme riski daha fazladır.
Ülseratif kolit: Bu hastalık bağırsağın iltihabi bir hastalığıdır. Bu hastalarda diğer insanlara göre bağırsak kanseri olma riski daha fazladır.
Araştırmacılar bazı faktörlerin de kanser oluşumunu arttırdığını düşünmektedirler. Örneğin şehir yaşamının kanser oluşumunu arttırdığı düşünülmektedir. Siyah ırkta kolon kanseri, beyaz ırkta da rektum kanseri görülme sıklığı fazladır.
İnsanlar bağırsak kanseri olma risklerini azaltabilirler. Örneğin bağırsaklarında polip saptanan birisi doktoru ile görüşerek onun alınmasını sağlayabilir. Yeme alışkanlıklarını değiştirip daha az yağlı yiyecekler yiyebilirler. Fazla yağlı yiyecekler; et, yumurta, kurutulmuş yiyecekler, yemeklerde ve salatalarda kullanılan yağlardır. İnsanlar yiyeceklerindeki posa miktarını artırabilirler. Posalı yiyecekler; kepekli ekmek ve tahıllardır. Bu konuda diyet uzmanları size yardımcı olabilir.
Sonuç olarak özellikle 50 yaş üzeri insanların bağırsak kanseri konusunda risk durumlarını doktorları ile görüşüp, onların uygun göreceği kontrolleri yaptırmalarında yarar vardır.
Bağırsak kanserleri konusundan daha fazla bilgiyi aşağıdaki telefon, fax ve e-mail adresleri ile ilgili internet sitelerinden edinebilirsiniz.
Bu kitapçık A.B.D Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yayınlanan “What You Need To Know About Cancer of the Colon and Rectum” adlı kitapçık esas alınarak hazırlanmıştır.
İshal çocuğun normal dışkılama alışkanlığından daha sık ve sulu dışkılaması durumudur. Genellikle bulantı-kusma ve karın ağrısı eşlik eder. Aslında bu tablo vücudun kendini savunma mekanizmasıdır. Sindirim kanalına giren yabancı maddeler, toksin ya da mikroplar kusma ve ishal yoluyla vücuttan uzaklaştırılır.
Çocukluk çağı akut ishallerinin büyük çoğunluğu enfeksiyonlara bağlıdır ve 7-14 gün içinde düzelir. %80’inin sorumlusu virüs dediğimiz mikroplardır. En sık saptanan virüs ise rotavirüstür. Çok bulaşıcı olan bu virüs aile bireyleri arasında ya da okullarda salgınlara yol açabilir. Bulaş, virüs bulaşmış gıda veya suyun ağız yoluyla alınması sonucunda olur.
Çocuklarda ishal neden önemlidir? Ne zaman doktora başvuralım?
İshal, neden olduğu sıvı kaybı nedeniyle önemlidir. Çocuk dışkılama yoluyla sıvı ve elektrolit kaybeder. Ateş eşlik ediyorsa sıvı ihtiyacı daha da artar. Özellikle bulantı-kusma nedeniyle yeterince sıvı alamazsa, sıvı kaybına bağlı bulgular ortaya çıkar.
Önce susama hissi belirginleşir. Çocuk aktiftir. Ama yeterli sıvıyı alamazsa göz kürelerinde çökme, dudaklar ve dilde kuruma, gözyaşının azalması, bıngıldakta çökme gibi bulgular ortaya çıkar. İdrar rengi koyulaşır, miktarı azalır. Başlarda huzursuz olan çocuk giderek halsizleşir. Bu aşamaya gelmeden, çocuğun kaybettiği sıvıyı ağızdan alamadığı fark edildiğinde mutlaka doktora başvurmak gerekir. Yine bebek 6 aydan küçük ise, ateş eşlik ediyorsa, kanlı kaka mevcutsa ya da 24-48 saat içerisinde düzelme olmuyorsa doktora başvurmak gerekir.
Tedavi:
Esas yaklaşım sıvı kaybının önlenmesi ve beslenmenin sürdürülmesidir.
Anne sütü alıyorsa bol bol emzirilmelidir.
Mama alıyorsa fazladan sulandırmaya gerek yoktur. 15 günden uzun süren ishallerde ve bazı özel durumlarda, doktor önerisi ile özel ishal mamaları kullanılabilir. Kısa süreli ishallerde aldığı mamaya devam edilmesi yeterlidir.
Sık sık ve azar azar su, ayran gibi sıvılar verilmelidir.
Beslenmeye ekmek, patates, pirinç, makrna, yoğurt gibi gıdalarla başlanıp, en kısa sürede normal beslenmeye geçilmesi önemlidir.
Çok şekerli gıdalar ishali arttırabildiğinden, bu dönemde çok şekerli, çok yağlı ya da lifli gıdalardan kaçınmak gerekir.
İshal tedavisinde esas yaklaşım sıvı kaybını önlemeye yönelik destek tedavisidir. Barsak hareketlerini etkileyerek ishali durduracak ilaçların tedavide yeri yoktur.
Dost bakteriler olarak tanımlanabilen probiyotiklerin ishal tedavisnde faydalı olduğu gösterilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, gelişmekte olan ülkelerde, özellikle küçük yaş grubunda kısa süreli çinko tedavisini de önermektedir.
Bulantı ilaçları ve antibiyotiklerin ishal tedavisinde rutin olarak kullanılması uygun değildir. Bazı bakterilerin neden olduğu özel durumlarda, doktor önerisi ile antibiyotik kullanılabilir.
ORS (Oral Rehidraasyon Sıvısı) nedir?
Eczanelerde hazır olarak toz şeklinde satılan ORS, ishalde kaybedilen sıvıyı yerine koymak için kullanılabilir. Ancak sıvı kaybı olmayan çocukta fazla miktarda ya da gereksiz ORS kullanımı vücutta aşırı tuz birikimine neden olabileceğinden doktor önerisi ile kullanılması gerekmektedir.
Hazır olarak alınan ORS karışımı 1 litre içme suyuna karıştırılarak hazırlanır. 24 saat içinde tüketilmeyen kısım dökülmelidir. Çocuklar başka sıvı alamasa bile bu karışımı kolaylıkla içebilir. Ancak azar azar vermeye özen göstermek gerekir (1-2 dakika arayla 1-2 tatlı kaşığı kadar). Kusmaya devam eden çocuklarda hastaneye başvurmak gereklidir. Her ishal şeklinde dışkılama sonrası, 6 ay-2 yaş arasındaki çocuklarda ½-1 çay bardağı, 2 yaşından büyük çocuklarda ½-1 su bardağı ORS kullanımı ile ishalin neden olduğu sıvı kaybını önlenebilir. 6 aydan küçük çocuklarda ise ORS ile aşırı tuz yüklemesi olabileceğinden doktor önerisi ile dikkatli kullanmak, aralarda sadece su vererek dengelemek gerekmektedir. ORS nin evde hazırlanması ile ilgili çeşitli tarifler bulunmakla birlikte, uygun olmayan karışımlar çocuklara faydadan çok zarar verebilir.
Korunmada nelere dikkat etmek gerekir?
Hijyenik ve koruyucu olan anne sütü ile beslenme
El yıkama ve genel hijyen önlemlerinin uygulanması
Gıdaların iyi yıkanmış ve iyi pişmiş olarak tüketilmesi, açıkta bekletilmemesi
İshale bağlı hastaneye yatış gerektiren durumların başlıca etkeni olan rotavirüse karşı aşı geliştirilmiştir. Aşının rotavirus ishallerinde dışkılama sayısını, ishalin ciddiyetini ve hastaneye yatış gereksinimini azalttığı gösterilmiştir.
A) “Bak dışarıda ne sevimli bir kedi var.” veya buna benzer bir şey söyleyerek dikkatini başka bir yöne çekerim.
B)“Ağlamayı kesersen sana çikolata ya da şeker vereceğim.” derim. C)“Artık kocaman kız/erkek oldun. Ağlamak hiç yakışmıyor.”derim. D)“Seni doktor amcaya götürür iğne yaptırırım.” derim.
E)Duruma göre hepsini yaptığım olur.
Şimdi de seçtiğiniz cevaplara bakalım mı?
A) En sık yaptığınız şey çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmek mi? Böyle yaptığınızda ağlaması kısa sürede kesiliyor mu? Peki ya bunun çocuğunuz için yapılacak en iyi şey olduğuna emin misiniz? Ağlayan çocuğunuzun, size ne kadar anlamsız gelse de, o an ağlamaya ihtiyacı olabileceği hiç aklınıza geldi mi? B) Peki ya çocuğunuz her ağladığında ona çikolata, şeker verirseniz. İleride kendini kötü hissettiğinde, sizden öğrendiği şeyi yapıp, yiyecek bir şeylere saldırdığında, kendi duygularını dışarı atamadığı gibi bir de kilo problemiyle uğraşmak zorunda kalabileceği hiç aklınıza geldi mi?
C)Peki yetişkinler hiç mi ağlamaz ya da ağlamamalı?
Sizin hiç sebepsiz ağladığınız olmadı mı? Bunu çocuğunuza çok sık söylediğinizde, çocuğunuz, büyüklerin ağlaması gerektiğini öğrenir. Büyüdükçe ağlamamak için daha çok çaba harcaması gerekir. Duygularını içine atarak da, çok gergin bir insan haline gelebilir.
D) Doktora gitmekten kaçınan bir çocuk bu yüzden daha da şiddetli ağlamaya başlayabilir(ki ağlaması daha iyi bir seçenektir.). Ya da doktora gitmekten kaçınmak için ağlamamaya çalışarak daha fazla stresi içinde taşımaya çalışır. Ki bu da çocuğunuz için sağlıklı bir şey değildir. Bunlara ek olarak ya zaten var olan doktor korkusunu arttırırsınız. Ya da doktordan korkmayan bir çocuğun doktordan korkmasını sağlamış olabilirsiniz. İki durum da ileride çocuğunuzun doktor korkusuyla baş edecek kişi yine siz olacaksınız. E) Duruma göre farklı seçenekleri seçmiş olsanız da, bunların hiç biri çocuğunuzun ihtiyacını karşılamaya yönelik değildir.
Ağlamak neden güzeldir?
Öncelikle bilmeniz gereken şey ağlamanın hatta öfke nöbetlerinin(Gürültülü ağlama ve bir yandan da kollarını sallama, tepinme, bütün vücuduyla kıvranma durumudur.) dahi uygunsuz davranış olarak adlandırmamamız gerektiğidir. *Bahsettiğim öfke nöbetlerinde şiddet yoktur. Ağlamak acı çekmekten kurtulma sürecidir. Çocukların ağlamaları engellendiğinde çocuklar kendilerini daha iyi hissetmezler. Çocukların ağlamaları engellendiğinde yaşadıkları stresten kurtulamamış olurlar.
Ağlayan çocuk, sağlıklı çocuktur. Ağlayan çocuk, sorunlarıyla ve yaşadığı stresle baş etme sürecinde olan çocuktur. Ağlamanın yararlı olduğunu kanıtlayan birçok bilimsel çalışma yapılmıştır. Biyokimyacı Dr. William Frey, insan gözyaşının kimyasal içeriği üzerinde yaptığı araştırmada duygusal nedenlerle dökülen gözyaşı içeriğinin, soğan doğramak gibi nedenlerle tahriş sonucu dökülen gözyaşının içeriğinden farklı olduğunu bulmuştur. Bu bulgu ağladığımızda çok özel bir şey olduğunu gösteriyor. Dr Frey, duygusal nedenlerle ağlamanın, idrar yapmak ya da dışkılamak gibi atık maddelerden kurtulma amacını taşıdığını iddia ediyor. Gözyaşlarıyla vücudumuzdan atılan maddeler, özellikle ACTH(adrenokotrop hormon) ve katekolaminler stres sonucu biriken maddelerdir. İnsan gözyaşında, vücutta çok birikirse sinir sistemi üzerinde toksik etkileri olabilen manganez de bulunmuştur. Dr. Frey bu bulgulardan , “ gözyaşlarımızı baskıladığımızda çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunlara olan yatkınlığımızı arttırdığımız” sonucunu çıkarıyor.(Aktaran; Solther, 2012, Frey ve Langseth, 1985).
Peki çocuklarınız için ne yapabilirsiniz? Bu araştırmalar göz önünde bulundurularak çocuğumuz ağladığında yapabileceğimiz en iyi şey onlara ağlamaları için olanak sunmaktır. Küçük çocukların hayatında bir sürü stres kaynağı vardır. Bu stres kaynaklarının hepsi ağlama ihtiyacı doğurur. Çoğu zaman çocuğunuzun neden ağladığını bilmezsiniz ama bilemenize gerek de yoktur. Önemli olan ağlamasını kabul etmenizdir.
Çocuklarınız ağlarken onlara “ağlayabilirsin” demek ya da “şu anda gerçekten üzgünsün değil mi?” gibi bir soruyla acılarını kabul ettiğimizi belirtmek faydalı olacaktır. Söyleyecek bir şey bulamazsanız. Ya da ağlayabilirsin demek size garip geliyorsa hiçbir şey söylemeseniz de olur. Gereken tek şey, çocuğunuzu izleyerek ve dinleyerek ilgi göstermek ve yüz ifadenizle sevginizi iletmektir. Böyle davranmak sizi rahatsız ediyorsa, çocuğunuz ağlarken o sırada meşgul olduğunuz işe devam edip, arada sırada gülümseyerek onu onaylayabilirsiniz. Bu yaklaşım, çocuğunuz ağlarken dikkatini dağıtarak ya da farklı yollarla susturmaya çalışmaktan çok daha iyidir. Ağlamanın önemini, doğallığını ve sağlığınıza katkısını, hem çocuklarınız için hem de kendiniz için aklınızdan çıkarmamaya çalışın. Ağlamak güzeldir.
Allerjik hastalıkların çoğu uzun süreli tedavi gerektirir ve başarılı bir tedavi için hasta uyumu ve başarılı bir hasta-doktor ilişkisi şarttır.
Allerjik hastalıkların tedavisinde birçok yöntem birlikte kullanılır. Bu yöntemleri ana başlıklar halinde ağıdaki gibi özetleyebiliriz. Uzaklaştırma: • Uzaklaştırılabilen allerjenler (akarlar, hayvan allerjenleri, hamamböceği, besinler, küf mantarları, vb) için doktorun önerdiği biçimde önlemler almalıyız. Desensitizasyon (Aşı tedavisi): • 3-5 yıl süren uzun, zahmetli ve çok pahalı bir yöntemdir. • Bazı allerjik hastalıklarda ve allerji tiplerinde çok etkilidir. Örnek: Arı allerjisi, mevsimsel allerjik nezle. • Bazılarında ise etkisi daha düşüktür veya yoktur. Örnek: Besin ve ilaç allerjileri, Atopik dermatit (Egzema) İlaç tedavisi: • Burada ayrıntılı olarak bahsedilmemiştir. Allerjik olayı oluşturan mekanizmaları veya ortaya çıkan belirtileri önlemeye yönelik ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar genel olarak antihistaminler (allerji şurupları veya hapları), bronş genişleticiler ve kortizonlu ilaçlardır. Yeni kullanıma sunulan ve birkaç yıl içinde kullanılmaya başlayacak olan çok sayıda ilaç da vardır. Bu konudaki en geniş bilgileri doktorunuzdan öğrenebilirsiniz. • Özellikle astım tedavisinde sprey şeklinde kullanılan birçok ilacın birbirinden farklı kullanım yöntemleri vardır. Her hasta için farklı bir ilaç, cihaz ya da kullanım yöntemi gerekebilir. Hangi hastaya hangi ilacın hangi yöntemle uygulanması gerektiğine en doğru biçimde doktorunuz karar vermelidir. • Allerjik hastalıkların tedavisi çoğu zaman çok uzun süreler gerektirir. Reçete edilen ilaçların önerilen doz ve sürelerde kullanılmasına dikkat edilmelidir. • Düzenli aralıklarla doktor kontrolüne gidilmeli, doktor önerisi olmadan ilaçlar asla kesilmemelidir. Yetersiz veya düzensiz ilaç kullanımı ile hastalık tedavi olmayacağı gibi, daha da ilerleyip tedavisi güç hatta imkansız hale gelebilir. Eğitim: • Hastalık ve etkenleri, ilaçların etkileri, yan etkileri ve ilaç kullanım yöntemleri her kontrolde hasta ve doktor tarafından belirli aralıklarla gözden geçirilmelidir.
Her an sayısız yabancı maddeyi soluyoruz, yutuyoruz, dokunuyoruz. Bu maddelerin büyük kısmı allerjiye neden olabilir. Bu nedenle allerjik olduğumuz maddelerin tespiti bazen çok zor olabilir. Allerji tanısında kullanılan yöntemler: • Hasta hikayesi: Hastalıkların teşhisinde kullanılan ilk ve en önemli aşamadır. Doğru alınan bir hikaye ile allerjik hastalıkların çoğuna tanı koymak mümkündür. Hastalığın bütün özellikleriyle ilgili sorulara cevap aranır. • Muayene: Allerjik hastalıklara ait belirtilerin varlığı araştırılır. Allerjik hastalıklarda genellikle etkilenen organ ve dokular olan deri, burun, göz, akciğerler ve mide-barsak sistemi başta olmak üzere tam bir muayene yapılmalıdır. • Deri testleri: Her yaşta yapılabilir. Yüzeysel, derin ve yama testleri kullanılır. Bunlar içinde en pratik olanı ve sık kullanılanı yüzeysel deri testidir (prick test).
Deri testleri mutlaka bir allerji uzmanı tarafından değerlendirilmelidir. Deri testleri, en çok uygulanan ve sonuçları en hatalı şekilde değerlendirilen allerji testlerinin başında gelir. Pozitif çıkan her sonuç hastada allerjik hastalık olduğu anlamına gelmez. Test ile hastalık belirtilerinin bağdaştırılması ancak bir uzman tarafından yapılabilir. • Kan testleri: Deri testlerine yakın sonuçlar vermekle birlikte pahalı ve sonuçlanması zaman alıcı testlerdir. Deri testlerinin yapılmasının mümkün olmadığı hastalarda kullanılabilir. • Yükleme testleri: En kesin yöntemdir. Hastanın allerjik olduğu madde ile belli aralıklarla ve giderek artan dozlarda hastaya uygulanır. Örneğin, besin allerjisi olduğu düşünülen hastaya söz konusu besin, çok düşük dozlardan başlayarak giderek artan miktarlarda yedirilir. Zor, zaman alıcı ve bazen tehlikelidir. Mutlaka hastanede ve bir allerji uzmanının denetiminde yapılmalıdır. Bronşial, egzersiz, burun, ilaç, besin yükleme testleri gibi tipleri vardır.
İlk defa çocuk sahibi olmak harika bir duygu ama başta bebeğinizin ilk hastalığı olmak üzere korkutucu anları da beraberinde getiriyor.
Her küçük öksürük veya kızarıklıkta hemen alarma geçmek kolaydır. Peki, ciddi durumları ebeveyn kuruntularınızdan ve bir sonraki doktor kontrolüne kadar bekleyebilecek durumlardan nasıl ayırabilirsiniz?
Bebeklerde asla ihmal etmemeniz gereken altı ciddi belirtiyi aşağıda bulabilirsiniz.
1. Dudak morarması (siyanoz) Bebeğinizin dudakları morarıyorsa veya ağzında veya dilinde morarma varsa, bu bebeğin yeterli oksijen alamadığının göstergesidir. Bu sağlık durumu siyanoz olarak bilinir.
Ne yapmalısınız? Bebeğinizde morarma görüyorsanız, 112’yi arayın ve acil e gidin
2. Nefes darlığı Her bebekte zaman zaman hırıltı veya inilti görülür. Ancak, bebeğinizin nefesi devamlı olarak derin ve hızlıysa ve göğüs kaslarını gerektiğinden daha fazla kullandığını ve burun deliklerinin iki yana açıldığını gözlemliyorsanız, bebeğiniz nefes darlığı çekiyor olabilir.
Ne yapmalısınız?
Hemen çocuk doktorunuzu arayın. Bu durumu mesai saatleri dışında gözlemliyorsanız, acil servise gidin.
3. 38°C’den Yüksek Ateş (yenidoğanlarda) Bebeğiniz üç aylıktan küçükse ve makattan alınan ateş 38°C’den yüksekse, çocuk doktorunuzu aramalısınız. Yenidoğanlarda ateş birçok farklı sebeple ortaya çıkabilir. Bebeğinizde hafif bir soğuk algınlığı da olabilir, menenjite yakalanmış da. Bu nedenle, yenidoğanlarda yüksek ateşi çok ciddiye alıyoruz.
Ne yapmalısınız? Yenidoğanlarda ateşi her zaman makattan ölçün, çünkü diğer konumlarda aynı doğruluğu yakalayamazsınız. Yeni doğan bebeğinizde yüksek ateş varsa, doktorunuzu arayın. Yenidoğan, ateşin nedenini bulmak amacıyla omurilikten su alma dâhil olmak üzere bir dizi tetkik için hastaneye yatırılabilir ve antibiyotik tedavisine ihtiyaç duyulabilir. Bağışıklık sistemleri daha gelişmiş olan daha büyük çocuklarda ateş her zaman ciddi olmayabilir.
4. İlerleyen sarılık
Yenidoğanınızda doğum sonrasında sürekli ilerleyen bir sarılaşma varsa, bebeğiniz ilerleyen sarılık geçiriyor olabilir. Sarılık her zaman tehlikeli değildir. Bazı durumlarda normaldir ve kendi kendine iyileşir ama iyileşmek yerine ilerleme görülüyorsa, değerlendirilmesi gerekebilir”.
Bilirubin karaciğer tarafından üretilir. “Bebeğin karaciğeri bir fırın gibidir: Çalışması zaman alır ama çalışmaya başladığında, sorunsuz işler,” “Bebek doğduğunda, karaciğeri gerektiği gibi çalışmıyorsa, bilirubin vücutta birikebilir ve derinin sarılaşmasına yol açabilir”.
Bilirubin düzeyleri çok yükselirse, beyni etkileyerek nöbetlere ve kalıcı hasara yol açabilir.
Ne yapmalısınız? Bebeğinizi daha sık besleyiniz. Böylece, bebek fazla bilirubini dışkısından atabilir. Sonraki adım ise, bebeğinizi morötesi (UV) ışık altında (fototerapi) tutarak, bilirubinin parçalanmasını arttırmaktır. Bilirubin düzeyi yükselirse, kan nakli gerekebilir. Evde bakım ,bazende ışık tedavisi (fototerapi) genellikle bilirubin düzeyini, bebeğinizin vücudunun fazlalığı kendi başına atmasını sağlayacak kadar düşürmek için yeterlidir.”
5. Sıvı kaybı
Bebeğinizin bezleri hep kuruysa, sıvı kaybından endişelenmek gerekir.Bebek altı günlük olana kadar, günde artı bir ıslak bez, sonraki günlerde ise günde altı ıslak bez görmek isteriz. Buna göre, iki günlük bir bebekte iki bez, üç günlük bebekte üç bez ıslak olmalı ve ilerleyen günlerde de bu şekilde artış gözlemlenmelidir. Şiddetli sıvı kaybının diğer belirtileri ağız kuruluğu, gözlerde içe göçme ve uyuşukluktur.
Ne yapmalısınız?
Mümkün olan en kısa sürede doktorunuzu arayıp tavsiyesini almanızı öneririz. Doktorunuz, bebeğinizi sık emzirme veya mama vermenizi tavsiye edebilir. Bu tür durumlarda, bebeğe su vermek genellikle iyi gelmez, çünkü su sodyum değerlerinin düşmesine ve bebeğin nöbet geçirmesine yol açabilir.
6. Açık sarı safra kusma
Çocuklar kusar. Hem de çok. Çok öksürmekten, çok ağlamaktan, çok yemekten ve her yerden kapabileceği mide virüslerinden kusar. Ancak, bebeğiniz yeşilimsi safra kusuyorsa, durum ciddidir. Koyu renk kahve telvesine benzer kusmuk da ciddi olabilir. Yeşil safra, bağırsak tıkanıklığının işareti olabilir ve hemen dikkate alınması gerekir. Kahve telvesine benzeyen kusmuk ise iç kanamaya işaret edebilir. Kafa yaralanması sonrasında kusma da dikkate alınmalıdır, çünkü beyin sarsıntısının ya da kafatası içinde kanamanın işareti olabilir. Kusma olsun veya olmasın, kafa yaralanmaları her zaman bir doktor kontrolünden geçirilmelidir.
Ne yapmalısınız?
Yeşilimsi safra ya da kan rengi kusma, hemen bir çocuk doktoru tarafından değerlendirilmelidir.. Kusma olsun veya olmasın, kafa yaralanmaları her zaman bir doktor kontrolünden geçirilmelidir. Hemen doktorunuzu aramanızı ve onun tavsiyelerine uymanızı öneriyoruz. Sonrasında pişman olmaktansa, tedbiri erken almak her zaman iyidir. Herhangi bir şüpheniz varsa, içinizdeki sesi dinleyin ve çocuk doktorunuzu arayın.
En ufak bir hastalık ve ya ağrınızı felaket senaryosuna dönüştürüp doktor doktor geziyor, sürekli bedeninizi kontrol edip kaygıya kapılıyor ve teşhis edilmemiş bir hastalığın kendinizde var olduğuna inanıp internetten bununla ilgili araştırmalar yapıyorsanız Hipokondriyasiz yani; “Hastalık Hastası” olabilirsiniz. Hastalık hastası olan kişiler sürekli bedenleri ile ilgili endişe yaşadıkları için depresyona girme olasılıkları da artıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, hastalık hastası kişiler hakkında bilgi verdi.
Sağlık Durumları Hakkında Sürekli Endişe Yaşarlar
Hipokondriyasiz (hastalık hastalığı); kişinin fiziksel bir rahatsızlığı olmadığı halde en ufak hastalık belirtisi ve ya ağrılarını büyük, ölümcül ya da tedavi edilemez ciddiyette hastalıkların belirtisi olduğuna inandığı, yüksek düzeyde kaygı ile seyreden bir rahatsızlıktır. Bu hastalığa sahip olan kişiler, sağlık durumları hakkında sürekli endişe ederler. Bedenindeki her türlü minimal değişikliğe aşırı derecede tepki verirler. Bütün dikkat henüz tanısı konmamış ve tespit edilememiş ciddi rahatsızlık belirtilerindedir. Bu nedenle de diğer insanlara oranla beden duyumlarına aşırı duyarlıdırlar. Sürekli bedenlerini kontrol etme ya da minimal düzeyde de olsa her hangi bir hastalık belirtisi olabilecek durumları takip etmekle meşguldürler.
En Basit Ağrılarını Felaketmiş Gibi Yorumlarlar
Düşünce içerikleri hastalık kuşkuları ve kaygıları ile dolu olduğu için; kalp atımlarını takip etme, nabzını ölçme, vücudunda her hangi bir ağrı olup olmadığını anlayabilmek için dokunma ve nefes alıp verişinin düzenini kontrol etme gibi birçok kontrol davranışları sergilerler. En basit bir ağrıda bile bu belirtiyi felaketmiş gibi yorumlayıp, peşine düşerler. İnternetten belirti tarayıp, en kötü senaryolara inanarak doktor doktor gezerler. Doktorların teşhislerine de güvenemediklerinden genellikle aynı belirti için en azından 2-3 doktora görünüp emin olmaya çalışırlar. Fiziksel bir sebep bulunamadıkça da “tespit edilememiş ciddi bir rahatsızlığı olduğuna dair inançları daha da pekişir. Doktorların kendisini anlayamadıklarını ve hastalığı tespit edemediklerini düşünürler. Alternatif tıp yöntemlerine en çok başvuran kişiler yine bu hastalığa sahip kişilerdir.
Kaygılarını Artırırlar
Hastalık kuşkuları nedeniyle sıkıntıyı sadece kendileri çekmez. Yakın çevresindeki kişiler de bu durumdan sıklıkla etkilenirler. Çünkü kişi sürekli en yakınındakileri, kendi evhamı ve kaygısını kontrol edemediği için bunaltır. Aynı zamanda bu kişiler çok çabuk semptom kaparlar. Herhangi bir sohbette ya da izlenilen bir programda yer alan hastalık haberlerinden çabucak etkilenip, bu belirtilerin kendisinde olup olmadığını düşünmeye başlarlar. Beden duyumlarına hassasiyet olmayan belirtilerin var gibi algılanmasına sebebiyet vererek kaygılarını tetikler. İnternetten en çok hastalık taraması yapan kişiler, bu gruptandır. Hastalıklar hakkında bilgi sahibi olmaya çalışırken kaygılarını artırdıklarının farkında olmazlar.
Bu Kişilerde Depresyon Görülme Oranı Çok Yüksek
Hastalık hastalığına sahip olan kişilerde depresyon görülme oranı çok yüksektir. Derdine çare bulamayan kişinin karamsarlığa ve umutsuzluğa düşerek hayattan zevk alması azalır. Ayrıca henüz saptanamayan bir hastalığı olduğu inancıyla; hareketlerini kısıtlama ve gündelik aktiviteleri yapmama gibi genel bir motivasyon kaybı yaşarlar. Daha fazla yatakta kalarak hasta oldukları inançları artarken hem de depresyon döngüsüne girmeye başlar. Bütün dikkat bedeninde olduğu için içe çekilme, sosyal aktiviteleri kısıtlama dolayısıyla da toplumsal, sosyal ve mesleki çoğu önemli işlevsellik alanında bozulmalar başlar.
Bu Belirtiler Sizde Varsa Hastalık Hastası Olabilirsiniz;
Elinizde olmadan sürekli teşhis edilememiş ya da sizde var olma potansiyeli olduğunu sandığınız hastalıklar hakkında konuşuyorsanız,
Eşiniz, aileniz ve yakın çevreniz artık bu konuda sizden rahatsız olmaya başladıysa,
En ufak belirtiyi felaketleştirip internet araştırmaları yapıyor, ciddi bir rahatsızlık endişesiyle sık sık doktora gidiyor ve buna rağmen herhangi bir şey tespit edilemiyorsa,
Birden fazla doktora görünmeden içiniz rahat etmiyorsa,
Hayattan aldığınız zevk düşmeye başlamış ve tüm düşünce içerikleriniz hastalıklar hakkındaysa,
Kendinizi bu konuda çok çaresiz hissediyorsanız,
Psikiyatrik değerlendirme için mutlaka ruh sağlığı profesyonellerine başvurunuz. Günümüzde etkili psikoterapi uygulamaları ve bazı durumlarda yanında ilaç tedavisiyle bu hastalığı yenebilirsiniz.
Psikiyatrist ile Psikologlar genelde karıştırılır. Psikiyatristler muayene sonunda hastalıklar çıkartmaya çalışır sonra da teşhis konulan hastalıklarla ilgili tedavi yöntemlerini kullanmaya başlar ve bunu genellikle ilaçlarla yapar. Psikolog Tıp doktoru değildir ve insanın içindeki mutsuzlukları teşhis ederek bu mutsuzlukların alternatif psikoteknik yöntemlerle çözümlemeye gider. Biri birinden daha iyi diye bir çıkarımda bulunmak doğru olmaz. Psikologlar bir tür danışmanlık ve rehberlik yaparken doktorlar bilincin direncini ilaçlarla kırmaya kimyasal yollarla değiştirmeye çalışır. Doktor insanın içindeki hastalığı teşhis ederek işe başlar psikolog insanın içindeki mutsuzluğu teşhis ederek kaynağını kurutmaya çalışır. Her ikisinin de insan doğasını anlama konusunda uzmanlaşmış ve onların ruh halleriyle iletişime geçebilmek konusunda yüksek bir uyum becerisine sahip olması gerekir. Uyuma giren hasta/danışan içinde bulunduğu durumdan daha kolay çıkabilirken. Diğerleri “Ben deli miyim”, “Benim bir sorunum yok benim dışımdaki herkes sorun” yaklaşımını sürdür ve bir anlama içinde bulunduğu şartların sorunlarını kronikleştirmeye başlar.
Bir Psikolog Mu Psikiyatriste Mi Gitmeliyim Kararını Neye Göre Vermeliyim?
“İnsan kendi kendinin doktoru olmalıdır” Ancak doktor olsanız bile kendinize doktorluk yapmak konusunda yetersiz kaldığınız zamanlar olabilir. Bu durumda sağlığınızı kendinize emanet etmek yerine güvenebileceğiniz bir uzmanla yola devam etmelisiniz. Hassas ayarlarınıza dokunacak biri aynı zamanda çok güvenebileceğiniz biri olmalı ve her iki uzmanlık alanından da yararlanmalısınız. Öncelikle bir psikiyatriste gidip durumunuzla ilgili doktor gözüyle değerlendirilmesini sonra içinizden iyileşme sürecini başlatmak üzere bir psikologdan yardım almanızı öneririz. Önce bir psikoloğa gittiyseniz, psikoloğunuz ihtiyaç görmesi halinde de sizi zaten psikiyatrik muayeneye yönlendirecektir.
Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.