Etiket: Doğum

  • Çocuklarda beyin gelişimi ve korunması

    BEYNİN YAPISI

    Beyin yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunan organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar.

    Bir memeli hayvan (örneğin inek yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana işlevsel gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli gelişim aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    BEYNİN FİZİKSEL OLARAK KORUNMASI

    Beyinin sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    Beyinin oluşumu ve gelişimi anne karnında başlar. Gebeliğin ilk üçüncü haftası sonunda oluşmaya başlayan beyin doğuma kadar gelişimini devam ettirir. Sağlıklı bir gebeliğin sürdürülmesi ve zamanında tamamlanması bütün vücut organlarının olduğu gibi beyinin de sağlam olması için kaçınılmazdır.

    Zamanından çok erken doğum, annede çatı uygunsuzluğu, bebeğin anne karnındaki yerleşim anormallikleri (örn. makat gelişi), kordon dolanması, annede hipertansiyon, diyabet gibi hastalıkların olması, çoklu gebelikler, zor ve uzamış doğumlar, doğum travmaları yenidoğan bebeğin beyninde oksijensiz kalmaya neden olabilecek ve hasar yaratabilecek riskli durumlardır. Uygun yaşta gebelik, doktor kontrolünde gebelik takibi, annenin sağlıklı beslenmesi, gebelik süresinde annenin ilaç, radyasyon, travma ve enfeksiyonlardan korunması fetüs beyninin korunması için alınacak başlıca önleyici tedbirlerdir. Gelişmiş bebek yoğun bakım ünitelerinde uygulanan başın soğutulması (hipotermi) tedavisi sorunlu doğan ve beyin hasarı açısından risk altında ki bebekler için beyni koruyucu en etkin tıbbi tedavidir.

    Fiziki yapı kafatasının kompakt anatomisi sayesinde koruma altındadır. Ancak başta travmalar, bazı ilaçlar, zehirler hasar verebilmektedir. Bu hasarları daha olmadan bazı basit tedbirler ve öngörü ile önleyebilmek mümkündür. Örneğin yeni hareketlenen bir çocuk için evde eşyaları çarpmaya karşı ayarlamak, ev kazalarına karşı tedbir almak, açılır çekmece, elektrik prizleri, pencere ve kapıları muhafaza etmek, düşebilecek dolapları ve ev eşyalarını duvara sabitlemek bunlardan bir kaçıdır. Otomobilde bebeklerin bebek koltuğu olmadan, küçük çocukların emniyet kemeri takabilecek yaşa gelmeden ön koltukta seyahat etmemesi, bisiklet sürerken kask kullanılması, çok soğuk ve çok güneşli yerlerde başına şapka takılması da dışarıda beyni fiziki korumak için alınması gereken tedbirlere örnek oluşturur.

    SAĞLIKLI ÇOCUK YETİŞTİRME

    Doğumdan sonra çocuğun büyüme gelişmesini etkileyen en önemli faktör beslenmedir. Yeterli beslenmeyen, yanlış beslenen bebeklerin beyin gelişiminin durduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Anne sütü dışında beyni geliştiren özel bir besin yoktur.

    Daha çok yaşa uygun, vitamin ve minerallerden zengin, doğal ve dengeli bir beslenme önerilir. Bugün gelişmiş ülkelerde çocuklar daha iyi beslenmekte, daha iyi sağlığa uygun koşullarda büyümekte, hastalıklardan daha iyi korunabilmekte, daha iyi eğitim görmüş anne-babalar tarafından büyütülmektedir. Ülkemizde de zaman içinde bu çarpıcı gelişme çocukların büyüme ve gelişiminde önemli bir rol oynamakta, olanakların ve ebeveynlerin farkındalığının artması ile geçmiş yıllara göre vücut ve beyin açısından daha sağlıklı çocuklar yetiştirmekteyiz.

    SOSYAL MEDYADAN BEYNİN KORUNMASI

    Çocukların beyni ilk iki yaşta en hızlı olmak üzere keşfetmeye ve öğrenmeye odaklı yoğun bir yapılanma içindedir. Kendinin farkında olma, vücut parçalarının keşfi, etrafını tanıma, yabancı olanı ayırt etme, kendini ifade etmeye başlama, kaslarını kontrol etme-yönetme, hareketlenmeye başlama ve dünyayı keşfetme aşamalı olarak gelişir.

    Bütün bunlar algılarının artması, elde ettiklerini analiz edebilmesi ve tepki gösterebilmesiyle mümkün olur. Özellikle bu dönemde doğal olmayan aşırı uyaranlar sağlıklı duyusal gelişimi etkiler. Her yeni doğan bebek insanlığın bugüne kadar olan birikimi ile karşılaşır. Televizyon, tablet, telefon vs. ekranları ve programlarının hızlı akışı bu dönemdeki bir çocuğun algı ve analiz edebilme kapasitesinin çok üzerindedir.

    Gördüğünü algılayabilmek ve anlama sırasında çok yoğun bir çaba sarf eder ve geri kalan dünyaya algılarını ve duyularını kapatır. Aşırı odaklanma yaşar. Çocuğun böyle programlar karşısında sabitlendiğini gören ebeveynler (sağlıksız bir tercih ile) çocuğu sakinleştirmek ve yemek yedirmek için bu programları (örn reklamlar) kullanırlar. Oysa çok fazla odaklanmaya çalışmak beyni yorar ve beyin sağlıklı gelişimini kısıtlar. Sonuçta devam eden bu durum çocukların ciddi iletişim ve dil problemlerine, sosyalleşme, öğrenme ve analiz yeteneklerinde sorunlara yol açabilir. Bu nedenlerle çocukların İlk iki yaştan önce mobil cihazlarla ilişki kurması tavsiye edilmez.

    BEYNİN SOSYAL ANLAMDA KORUNMASI ve AİLE

    Gelişmekte ve dünyayı tanımakta olan çocuk beyni soysal ve psikolojik anlamda da korunmalıdır. Ailesinde şiddet olan, sözlü veya fiziksel şiddete maruz kalan ve sevgiden yoksun büyüyen çocuklarda beyin gelişiminin geri kaldığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Öte yandan çocuk yetiştirmede mutlu ve bilinçli bir annenin çocuğa verebileceği katkılar çok fazla olur. Günümüzün değişen şartları nedeniyle iş-güç, sosyal medya ve trafik çok fazla vakit harcamaya ve çocuklara ayrılması gereken zamanın azalmasına yol açmaktadır.

    Her şeye rağmen ülkemizde geleneksel alışkanlıklar nedeniyle annelerin çocuklarıyla olabildiğince vakit geçirdiğini genelde toplumsal bir sorun olmadığını görüyoruz. Asıl bu konuda babalara çok iş düşmektedir. Çocuk yetiştirmede bütün yükü anneye bırakmamalı babalar da sorumluluk almalıdır. Çocukların beyin gelişiminde annenin rolü çocuklar tarafından kanıksanmıştır. Fakat babaların çocuklarla zaman geçirmesi, oyun oynaması, rol model olması ve eğitimine katkıda bulunması çocukların beyin gelişimde önemli fark yaratır. Aile içi ve dışı iletişimin iyi olması çok önemlidir. Mutlu ebeveynler mutlu çocuklar yetiştirir.

  • Riskli bebek nedir,bebeğim riskli mi? Nasıl anlarım?

    Riskli bebek kavramı, sağlık literatürüne son yıllarda girmiştir. Riskli bebek tanımına, gebelik, doğum süreci veya doğumu takibeden yaşamın ilk ayında (neonatal dönem) santral sinir sistemini etkileyebilecek çeşitli olumsuz olaylara veya hastalıklara maruz kalmış bebekler girer. Örneğin, gebelikte geçirilmiş ağır bazı enfeksiyonlar, düşük tehdidi, erken (prematür) ve düşük doğum ağırlıklı doğmuş bebekler, zor doğmuş, doğum esnasında kordon dolanması vb. sorunlar yaşamış, doğum sonrası nefes almakta güçlük çekmiş veya yenidoğan yoğun bakımına uzun süre ihtiyaç duymuş bebekler, ilk ayda nöbet geçirenler, uzamış sarılık nedeni ile kanı değişenler veya uzun süre fototerapi gören bebekler, sepsis (kan zehirlemesi) veya menenjit geçirenler hep bu grupta kabul edilirler.

    Riskli bebeklerin, normal yaşam sürecine adaptasyonu diğer bebeklere göre daha yavaş ve geç meydana gelir, sıklıkla beslenme, uyku düzeni problemleri yaşarlar, bir kısmı aşırı gevşek olabilir.

    Riskli bebeklerin takibinde çocuk nörolojisi doktoru belli periyotlarla hastayı izler, gerekli tetkikleri planlar, bazı durumlarda çocuğun erken rehabilitasyon veya diğer tıbbi gereksinimlerini koordine eder.

    Riskli bebek olması mutlaka hastalıklı veya engelli bir çocuk olacağı anlamına gelmez, riskli bebeklerin önemli bir kısmı normal çocuklar olarak yaşamlarına devam ederler.

  • Gebelik Sürecinde Psikoloji

    Gebelik Sürecinde Psikoloji

    Gebelik sürecinde vücutta ki hormonların değişimi gibi kadının psikolojisi de değişmeye başlar hem de ilk
    günlerden itibaren. Mutlaka bu süreçte hormonların psikolojiye etkisi yadsınamaz. Gebe kadın
    hassaslaşmaya, duygusallaşmaya başlar. Önceden onu kırmayan, incitmeyen sözler artık incitebilir hale
    gelebilir. Gebelik öncesinde’’ aman boşver’’ diyebildiği ve umursamadığı şeyler artık onun için önemli bir
    hal alabilir. Duygu durumu dalgalı deniz gibidir adeta, gülümserken bir anda ağlamaya başlayabilir ya da
    tam tersi.

    Henüz karnında büyüttüğü ve taşıdığı bebeği için şimdiden kaygılanmaya başlayabilir. Bir de yanına
    doğumun nasıl yapılacağı, doğum sırasında herhangi bir komplikasyonun gelişip gelişmeyeceği, doğum
    sırasında canının çok mu az mı yanacağı, doğumun hangi hastanede yapılacağı gibi çok çeşitli ve ek
    kaygılar da yaşanabilir. Mutlaka bu süreçte zorluk yaşayan sadece kadın yani anne değildir. Eş yani
    baba da anne gibi zorluklar yaşamaktadır.Karşısında günden güne değişen bir kadın (hem fiziksel hem
    ruhsal ),değişen bir cinsel hayat, bebeğe ve doğuma endeksli bir yaşam, eşle yapılan sohbetlerin büyük
    bir kısmının sadece bebekle ilgili olması eşi de oldukça olumsuz etkileyebilir.

    Bu süreçle başlayıp doğum sonrası süreçle devam eden bir takım sorunlar bütünün de bebeğimizle
    birlikte hastaneden yanımıza alınan bir dolu poşet gibi bizimle gelir. Eşler arasında sıklıkla gebelik sonra
    ki süreçlerde de kopuşlar yaşanabilir. Yeni doğan bebeğimizin hayata adapte olması, annenin anne
    olmaya, emzirmeye , babanın baba olmaya adapte olması için geçen süreçte kadının kendini sadece
    ayaklı meme halinde görmesi ve onun dışında ki herşeyi unutması eşin sürekli saçı tepeden
    tutturulmuş,bazen yüzünü yıkamayı bile unutan bir kadın görmesi, ayrıca sıklıkla ağlayan, gaz sorunları
    yaşayan bir bebek sesi duyması bebeğin dünyaya geldiği ilk bir kaç ay da gerçekten son derece zorlu
    olabilir.

    Eşlerin bu zor ama bir o kadar da güzel şeyi yaşayabilmesi için iyi ve kaliteli devam eden bir ilişkilerinin
    olması son derece önemlidir. Bebek bir evliliği kurtarmaz, iyi giden bir ilişkiyi daha da güzelleştirir.
    İzmir’de yaşıyor ve gebelik öncesi, gebelik ve sonrası süreçlerde zorluk yaşadığınızı farkediyorsanız
    mutlaka bir uzmandan destek alınız.

    Sağlıkla, mutlulukla ve huzurla büyüyecek çocuklarınız olması dileğimle.

  • Otizm ve Beslenme

    Otizm ve Beslenme

    İnsan vücudun da beslenme çok önemli. Sağlıklı olabilmek ise besinlerden geçer. Beslenme sadece kilo kontrolü değildir. Cildimiz ve bağırsaklarımız vücudumuzda ki en büyük organlardır. Vücudumuzda ki bağırsak bir futbol sahası büyüklüğündedir. Peki neden bu kadar büyük bağırsaklar? Vücudumuzda bulunan bağışıklık sisteminin %70 i bağırsakta bulunuyor.

    Doğal olmayan besinler , insanlara doğal besinmiş gibi veriliyor. Hücreler sağlam değil ise , doğru düzgün beslenilmiyorsa , güçlenmiyorsa vücut toparlanmıyor ve hastalıklar gelişiyor. (Son yıllarda kanserin ve otizmin patlamasına sebep ) Bu sebeple beslenme tıbbının iyi bilinmesine gerek duyduklarını söylüyorlar ve şöyle devam ediyorlar.

    Beslenme ana rahminde başlıyor. Planlı yapılan hamileliklerde en az 6 ay önce anne ve babanın kendine bakmaları gerektiğini söylüyor Karatay .

    OTİZMDE beslenme ana rahminde başlar ve sağlıklı beslenme ile düzelir. 18. Yy. otizm 100 milyonda bir görülürken , bugün 88 çocukta 1 görülmektedir ve bu durumun genetikle açıklanamayacağını söylüyor, Aktaş .

    Otizmde normal doğum çok önemli. Çocuk probiyotiklerini normal doğum esnasında annesinden alıyor . ( Yani probiyotik tanımını vurgularsak insan vücudunda ki önemi bakımından Probiyotik: sindirim sisteminde yaşayan mikroorganizmalardır, sağlıklı bir sindirim sisteminin olmazsa olmazlarıdır ve bağışıklık fonksiyonları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir) Çocuğun doğumundan belirli bir süre önce, annenin probiyotik yapısı değişmeye başlıyor ve çocuk doğum kanalından geçerken bu probiyotikleri alıyor ve tüm vücut koruma kalkanı gibi probiyotiklerle kaplanıyor. İlk gıdası olan bu sağlıklı probiyotikleri çocuk yutuyor ve çocuğun bronşlarından gidiyor ve dolayısıyla çocuk probiyotiklerle doğuyor.

    Ancak sezeryan ile doğum olursa, probiyotik olmadan doğum oluyor. Şu açıklamada çok ilginç ki 80 li yıllarda sezeryan doğum %7 lerdeyken bugün % 51,8 ve hatta % 80 lere kadar oranın çıkması da yapılan araştırmalarda saptanmış.

    Otizmi anne sütü ile beslenmemek, karbonhidratlarla beslemekte çok tetikleyici bir unsur.

    Otizm de ağır metal zehirlenmesi, gluten riski şekere karşı tahammülsüzlük , süte karşı tahammülsüzlük var. Bu çocuklara beslenme tedavisi verilmesi gerektiğinin her türlü altını çiziyorlar. Beslenme tedavisi ile normal hayat sürmeleri sağlanabilir.

    Otizim ailesi, öncelikle çocuğun glutene karşı hassasiyeti olması gerektiğini bilmesi gerekir. Otizmli çocuklar glutensiz beslenmeli, tüm buğday ürünleri ( arpa, çavdar ) hayatından çıkartılmalı. Her türlü ekmek, makarna, şehriye, bulgur, yarma ( TABİ BUNLARIN DOĞAL OLANLARI BİLE DAHİL !!! ) çocuğun hayatından çıkartılmalı.

    Gluten intoleransı testlerle maalesef anlaşılamıyor diyorlar, çünkü kan tahlili ile bunun teşhisini koymak mümkün değilmiş. Ancak doktorlar ya da evde sizler gluten intoleransını anlayabilirsiniz. Nasıl mı ?

    Klasik gluten intolerası tipik belirtilerle ortaya çıkıyor. Bağırsak problemi, Karın ağrıları, ishal yada kabızlık, eklem ağrıları, ağızda aftlar, tekrarlayan kansızlık, gelişim geriliği gibi sorunlar tipik belirtileridir.

    Ama non çölyak, gluten intoleransında bambaşka belirtiler ortaya çıkıyor. Diyabet, romatizma, cilt dökülmesi olarak bu hastalıklar ortaya çıkıyor.

    Otizmli çocukların tamamı gluten intoleransı olarak kabul edilmelidir. Bu hastalara glutensiz diyet uygulanmalıdır ancak tam tersine verilen diyetlerde tahıllı diyetler verilmektedir.

    Glutensiz beslenmeye karşı bu çocuklarda süte ( laktoza ) karşıda bir tahammülsüzlük çok görülür. Laktozsuz ürünlere geçilmelidir ve süt ürünleri olmamalıdır.

    Ağır metal zehirlenmesi bu çocuklarda çok yaygındır. Çünkü bu çocukların bağırsak duvarı bozulduğu için ağır metalarla karşı zehirlenme görülür. Neden? Bağırsak duvarı bozuk olduğu zaman, her şey içeri girmeye başlar, vücudu koruyan bir duvar yok, probiyotikler yok dolayısıyla bu çocuklara ağır metal testleri yapılmalıdır. Bu testler yapıldıktan sonra zehirlenmeye uygun, tedavi doktorlar tarafından düzenlenmelidir.

    Bunun yanında bu çocuklarda, probiyotik yoksunluğu yaşamaktadırlar. Bol fermente gıdalar tüketilmelidir. Bunlar nedir? yani ev turşusu, ev sirkesi, evde yapılan kefir bunlar çok mühimdir. Ev yoğurdu önerilmez, neden ? Unutmayın süt ürünleri olmayacaktı…

    Bunların yanında D vitamini de bakılmalıdır bu çocukların. D vitamini seviyesi 100’ ün üstüne çıkarılmalıdır. Bol yağ ile beslenmelidirler. Zeytin yağı, tereyağ, hayvansal protein, paça çorbası, kemik suyu gibi kıymetli proteinler verilmesi gerekir.

    İnsan vücudun da beslenme çok önemli. Sağlıklı olabilmek ise besinlerden geçer. Beslenme sadece kilo kontrolü değildir. Cildimiz ve bağırsaklarımız vücudumuzda ki en büyük organlardır. Vücudumuzda ki bağırsak bir futbol sahası büyüklüğündedir. Peki neden bu kadar büyük bağırsaklar? Vücudumuzda bulunan bağışıklık sisteminin %70 i bağırsakta bulunuyor.

    Doğal olmayan besinler , insanlara doğal besinmiş gibi veriliyor. Hücreler sağlam değil ise , doğru düzgün beslenilmiyorsa , güçlenmiyorsa vücut toparlanmıyor ve hastalıklar gelişiyor. (Son yıllarda kanserin ve otizmin patlamasına sebep ) Bu sebeple beslenme tıbbının iyi bilinmesine gerek duyduklarını söylüyorlar ve şöyle devam ediyorlar.

    Beslenme ana rahminde başlıyor. Planlı yapılan hamileliklerde en az 6 ay önce anne ve babanın kendine bakmaları gerektiğini söylüyor Karatay .

    OTİZMDE beslenme ana rahminde başlar ve sağlıklı beslenme ile düzelir. 18. Yy. otizm 100 milyonda bir görülürken , bugün 88 çocukta 1 görülmektedir ve bu durumun genetikle açıklanamayacağını söylüyor, Aktaş .

    Otizmde normal doğum çok önemli. Çocuk probiyotiklerini normal doğum esnasında annesinden alıyor . ( Yani probiyotik tanımını vurgularsak insan vücudunda ki önemi bakımından Probiyotik: sindirim sisteminde yaşayan mikroorganizmalardır, sağlıklı bir sindirim sisteminin olmazsa olmazlarıdır ve bağışıklık fonksiyonları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir) Çocuğun doğumundan belirli bir süre önce, annenin probiyotik yapısı değişmeye başlıyor ve çocuk doğum kanalından geçerken bu probiyotikleri alıyor ve tüm vücut koruma kalkanı gibi probiyotiklerle kaplanıyor. İlk gıdası olan bu sağlıklı probiyotikleri çocuk yutuyor ve çocuğun bronşlarından gidiyor ve dolayısıyla çocuk probiyotiklerle doğuyor.

    Ancak sezeryan ile doğum olursa, probiyotik olmadan doğum oluyor. Şu açıklamada çok ilginç ki 80 li yıllarda sezeryan doğum %7 lerdeyken bugün % 51,8 ve hatta % 80 lere kadar oranın çıkması da yapılan araştırmalarda saptanmış.

    Otizmi anne sütü ile beslenmemek, karbonhidratlarla beslemekte çok tetikleyici bir unsur.

    Otizm de ağır metal zehirlenmesi, gluten riski şekere karşı tahammülsüzlük , süte karşı tahammülsüzlük var. Bu çocuklara beslenme tedavisi verilmesi gerektiğinin her türlü altını çiziyorlar. Beslenme tedavisi ile normal hayat sürmeleri sağlanabilir.

    Otizim ailesi, öncelikle çocuğun glutene karşı hassasiyeti olması gerektiğini bilmesi gerekir. Otizmli çocuklar glutensiz beslenmeli, tüm buğday ürünleri ( arpa, çavdar ) hayatından çıkartılmalı. Her türlü ekmek, makarna, şehriye, bulgur, yarma ( TABİ BUNLARIN DOĞAL OLANLARI BİLE DAHİL !!! ) çocuğun hayatından çıkartılmalı.

    Gluten intoleransı testlerle maalesef anlaşılamıyor diyorlar, çünkü kan tahlili ile bunun teşhisini koymak mümkün değilmiş. Ancak doktorlar ya da evde sizler gluten intoleransını anlayabilirsiniz. Nasıl mı ?

    Klasik gluten intolerası tipik belirtilerle ortaya çıkıyor. Bağırsak problemi, Karın ağrıları, ishal yada kabızlık, eklem ağrıları, ağızda aftlar, tekrarlayan kansızlık, gelişim geriliği gibi sorunlar tipik belirtileridir.

    Ama non çölyak, gluten intoleransında bambaşka belirtiler ortaya çıkıyor. Diyabet, romatizma, cilt dökülmesi olarak bu hastalıklar ortaya çıkıyor.

    Otizmli çocukların tamamı gluten intoleransı olarak kabul edilmelidir. Bu hastalara glutensiz diyet uygulanmalıdır ancak tam tersine verilen diyetlerde tahıllı diyetler verilmektedir.

    Glutensiz beslenmeye karşı bu çocuklarda süte ( laktoza ) karşıda bir tahammülsüzlük çok görülür. Laktozsuz ürünlere geçilmelidir ve süt ürünleri olmamalıdır.

    Ağır metal zehirlenmesi bu çocuklarda çok yaygındır. Çünkü bu çocukların bağırsak duvarı bozulduğu için ağır metalarla karşı zehirlenme görülür. Neden? Bağırsak duvarı bozuk olduğu zaman, her şey içeri girmeye başlar, vücudu koruyan bir duvar yok, probiyotikler yok dolayısıyla bu çocuklara ağır metal testleri yapılmalıdır. Bu testler yapıldıktan sonra zehirlenmeye uygun, tedavi doktorlar tarafından düzenlenmelidir.

    Bunun yanında bu çocuklarda, probiyotik yoksunluğu yaşamaktadırlar. Bol fermente gıdalar tüketilmelidir. Bunlar nedir? yani ev turşusu, ev sirkesi, evde yapılan kefir bunlar çok mühimdir. Ev yoğurdu önerilmez, neden ? Unutmayın süt ürünleri olmayacaktı…

    Bunların yanında D vitamini de bakılmalıdır bu çocukların. D vitamini seviyesi 100’ ün üstüne çıkarılmalıdır. Bol yağ ile beslenmelidirler. Zeytin yağı, tereyağ, hayvansal protein, paça çorbası, kemik suyu gibi kıymetli proteinler verilmesi gerekir.

    Bu çocuklar işlenmiş gıdalardan, kesinlikle ve kesinlikle uzak durmalıdırlar. Tüm konuşulanlar çok ilginç ve bu bölümde çok ilginç ki… Şeker yememelidirler. Şeker yedikçe

    vücutta ‘candida mantarı’ gelişir. Şimdi vücutta probiyotik yok ve candida mantarı geliştiği zaman ve üstüne şeker de yediği zaman çocuğun vücudunda alkol oluşmasına sebebiyet verir. Candida mantarı, şekeri alkole bırakır ve çocukta bir keyif hali oluşur. Çünkü kanda alkol vardır. Dolayısıyla çok tehlikelidir ve kesinlikle yedirilmelidir.

    Otizmde anneler, glutensiz, laktozsuz , süt ve süt ürünleri olmayan, makarna , pilav olmayan , bol yağlı, bol ev sirkesi, ev turşusu içeren ve işlenmiş gıda olman diyetlerle beslenmelidir diyor , Aktaş.

    Hamile kalacak annelerin öncelikli olarak; kilo vermesi lazım, beslenmesine dikkat etmesi, D vitaminlerini yükseltmesi ve magnezyumlarını kontrol ettirmelidirler diye belirtiyor, Karatay .

    Bu bilgilerin hızlı bir şekilde birbirimiz ile paylaşmamız çok mühim ve kıymetli. Öğrendiğimiz bilgileri sadece kendi iyiliğimize dokunabilecek noktaları ile öğrenmemeli ve öğrendiklerimizi başkaların sağlığı ve faydası için paylaşmalıyız. Bazı anneler ile bu sohbetleri yaptığım zaman bana bir gününüzü anlatın, çocuğunuz ne yer ne içer dediğimde bazen dehşete kapılıyorum . Sabahları patates kızartmaların olduğu bir kahvaltı yada sadece cips yenmiş bir akşam yemeği , mide bulantısını kesmek için verilen bardaklarca süt … bunun yanında eğitime çok açık bir çocuk ama yediklerinden tıkanmış bir vücuda sahip, engellerle dolu.

    Bu çocuklar işlenmiş gıdalardan, kesinlikle ve kesinlikle uzak durmalıdırlar. Tüm konuşulanlar çok ilginç ve bu bölümde çok ilginç ki… Şeker yememelidirler. Şeker yedikçe

    vücutta ‘candida mantarı’ gelişir. Şimdi vücutta probiyotik yok ve candida mantarı geliştiği zaman ve üstüne şeker de yediği zaman çocuğun vücudunda alkol oluşmasına sebebiyet verir. Candida mantarı, şekeri alkole bırakır ve çocukta bir keyif hali oluşur. Çünkü kanda alkol vardır. Dolayısıyla çok tehlikelidir ve kesinlikle yedirilmelidir.

    Otizmde anneler, glutensiz, laktozsuz , süt ve süt ürünleri olmayan, makarna , pilav olmayan , bol yağlı, bol ev sirkesi, ev turşusu içeren ve işlenmiş gıda olman diyetlerle beslenmelidir diyor , Aktaş.

    Hamile kalacak annelerin öncelikli olarak; kilo vermesi lazım, beslenmesine dikkat etmesi, D vitaminlerini yükseltmesi ve magnezyumlarını kontrol ettirmelidirler diye belirtiyor, Karatay .

    Bu bilgilerin hızlı bir şekilde birbirimiz ile paylaşmamız çok mühim ve kıymetli. Öğrendiğimiz bilgileri sadece kendi iyiliğimize dokunabilecek noktaları ile öğrenmemeli ve öğrendiklerimizi başkaların sağlığı ve faydası için paylaşmalıyız. Bazı anneler ile bu sohbetleri yaptığım zaman bana bir gününüzü anlatın, çocuğunuz ne yer ne içer dediğimde bazen dehşete kapılıyorum . Sabahları patates kızartmaların olduğu bir kahvaltı yada sadece cips yenmiş bir akşam yemeği , mide bulantısını kesmek için verilen bardaklarca süt … bunun yanında eğitime çok açık bir çocuk ama yediklerinden tıkanmış bir vücuda sahip, engellerle dolu.

  • Yenidoğan bebeğim normal mi ?

    Yenidoğan bebeğim normal mi ?

    Aylardır büyük bir merak, heyecan ve biraz da endişe içinde beklediğiniz bebeğiniz doğduğunda önce büyük bir rahatlama ve huzur hissedersiniz. Ancak özellikle ilk kez anne – baba oluyorsanız sonrasında bu rahatlama ne yazık ki uzun sürmez.

    Beklenmeyen doğum lekeleri, bıngıldak, sarılık, deri döküntüleri, gözlerde kayma, kafadaki şişlikler gibi her belirti ebevenyler için büyük bir panik nedeni olabilir.

    Endişe duyulan bulguların çoğunun geçici ve önemsiz olduğunu bilmek rahatlatıcı olabilir. Ancak sizi rahatsız eden herhangi bir bulguda doktorunuza başvurmak ve onun yorumunu almak özellikle bebeğinizin ilk haftalarında en doğru davranış olacaktır.

    Baştan Ayak Parmağına Kadar Bebeğinizi İncelediniz mi ?

    Özellikle vajinal doğum sonrası bebeğinizin başı, doğum kanalından geçmesi sonucu huni şeklinde olabilir. Bu durum genellikle 48 saat içerisinde düzelir. Yine doğum sırasında başta cilt altı ödem ( caput succedaneum ) gelişmesi sonucu başta şişlikler olabilir, kısa sürede düzelir.

    Cephal hematoma adı verilen şişlik ise normal doğumlarda kemikle kemik zarı arasında kan birikmesine verilen isimdir, geçicidir,ancak düzelmesi daha uzun sürebilir.

    Bebeğinizin bıngıldağının ( fontanel ) kalp atışlarına paralel pulsasyon göstermesi ve yumuşak olması sizin için güzel bir sürpriz olabilir. Beyin gelişiminin en hızlı olduğu ilk 1 yılda açık ve yumuşak olması gerekmektedir. 12- 18 ay arasında kapanması beklenmektedir.

    Bebeğinizin cildinde hafif mavilik özellikle parmaklar, eller ve ayaklarda olabilir. Isı regülasyonunun henüz sağlanamamasına bağlıdır. Bebeğinizi ısıttığınız zaman düzelecektir. Bebeklerde mavi renk ciddi bir hastalığa bağlı olabileceğinden doktorunuza danışmakta fayda vardır.

    Yenidoğan sarılığı için hazırlıklı olun. Bebeklerin % 60’ ında genellikle ikinci günde başlar, 3 -5 .günde en yüksek seviyeye ulaşır. Doktorunuza danışınız, bazı durumlarda özel bir tedavi gerekebilir.

    Bebeğinizin gözbebeklerinin rengi, ilk 1 yılda değişebilir, bu durum size şaşırtmamalıdır.

    Bebeğinizin gözleri özellikle ilk 3 ayda aynı yönde hareket etmeyebilir. Devam ediyorsa bir göz doktoruna başvurmalısınız.

    Ciltte döküntüler, yenidoğan döneminde sıklıkla olabilir. En sık görüleni ‘’ Erythema toxicum ‘’ adı verilen ortası beyaz –sarı olan kırmızı döküntülerdir. Birkaç gün içerisinde kendiliğinden düzelir.

    Mongol lekeleri, popo ya da sırtın en alt kısmında görülen morumsu cilt lekeleri yine normal doğum lekelerindendir. Bir yıl içerisinde kaybolur.

    Bebeğinizin genital bölgesi de sizin için şaşırtıcı olabilir. Kız bebeklerde vulva daha şiş ve koyu renkli , erkek bebeklerde ise scrotum büyük ve daha kırmızı olabilir Anneden geçen hormonların etkisiyle görülebilen bu durum geçici olsa da sizi endişelendiren her durumu doktorunuza danışmalısınız.

    Sizin için bir başka bir sürpriz de kızlarda görülen beyaz vajinal akıntıdır ki bir –iki gün kan da gelebilir. Vajinal mukoza çok hassastır. Anneden geçen hormon seviyelerinin azalmasıyla 72 saat içinde görülen ve sonlanan vajinal kanama görülebilir.

    Bebeğinizin göbek kordonu genellikle hafif bir kanamayla birlikte 7 – 10. günlerde düşer. İdrar gelmemesi için bebeğinizin bezini kordonun altında bağlayın. Kordona dokunmanız bebeğinizin canını da acıtmaz.

    Yenidoğan dönemindeki birçok olayda olduğu gibi hıçkırıklar veya gaza bağlı ağlamalar bebeğinizden çok sizin canınızı acıtabilir, korkmayın ve üzülmeyin. Birçok problem zamanla kendiliğinden çözülecektir. Ancak özellikle ilk birkaç haftada dikkatinizi çeken konuları doktorunuza danışmanız uygun olacaktır.

  • Doğum Psikoloğu (Doula) kimdir?

    Doğum Psikoloğu (Doula) kimdir?

    Doğum psikoloğu ne yapar, nasıl çalışır?

    Dünyada doğum öncesinde ve doğum sonrasında çalışan psikologlar var. Fakat bundan farklı olarak Dünya’da ilk Türkiye’de doğum anında doğuma giren psikologlar çalışmaktadır. Doğum psikoloğu, doğum sırasında doğumu bütün yönleriyle ele alan ve doğum ekibinin, gebenin, bebeğin ruh sağlığını koruyacak olan bir psikoterapisttir. İhtiyaç kısmına baktığımızda çok yeni bir alan olduğu için doğum psikoloğunu nasıl bulabilirim, ne kadar gerekli diye düşünebilirsiniz. Yanımda olur mu? Olursa bana destek verir mi? gibi sorular gelebilir aklınıza…

    Burada hikâye gebelik sürecinde başlıyor. Psikologların önerdiği ise mümkünse kadının gebe kalmadan önce kendi süreçleriyle çalışmış olması ama bu her zaman mümkün olmayabiliyor. O yüzden de gebelik sürecinde gebeyle çalışmaya başlıyoruz. Terapiler 3-4 seans sürüyor, anne adayı, baba adayı ve hatta anneanneyle de görüşülüyor. Bunun nedeni ise RNA‘lar dediğimiz kuşaklar arası aktarımların olması. Yani anneanneniz annenize hamileyken siz de anneanneniniz karnında küçük bir hücreydiniz. Çünkü kadınların yumurtalıkları anne karnında oluşmaya başlıyor. Anneannenizin nasıl bir gebelik süreci geçirdiği sizi de etkiliyor. Gebelik süreci 3 kuşağı da etkileyen bir süreç aslında. Anneanneyle görüşmemizin nedeni de buradan gelecek olan kayıtları toplamak çünkü doğum anında tüm o korkular, kaygılar, travmalar daha fazla ortaya çıkmaya meyilli. Biz de bu çalışmayı yaparak bebeğe aktarılmasını engellemeye çalışıyoruz. Eğer doula doktorla tanışmıyorsa, bir muayeneye gebeyle birlikte gidiyor çünkü doğum sadece gebe, baba ve bebekten ibaret değil aslında doğum ekibine de destek vereceği için onlarla da tanışmak durumundadır.

    Sonra o süreçle ve aileyle ilgili tüm bilgileri cebine koyuyor, doğum esnasında ortaya çıkabilecek herhangi bir tıkanıklık, doğumun uzaması, doğumun durması gibi durumlarda o bilgileri doğumun yararına kullanıyor. Bazen küçük seanslar, gevşemeler, zihin alanı çalışmaları yaptırarak doğumu durduran, akışını bozan durumlara müdahale ediyor. Doğum takımının rahat, huzurlu ve keşke demeden ayrılmasını sağlıyor.

    Doğum destekçisi (doula) ne iş yapar?

    Kelime anlamıyla doğumda annenin yanında olan ona destek veren kişidir. Eski doğumları hatırladığınız zaman annenin yanında doğum yapmış tecrübeli kişiler gelir onlara el verir, yapabilirsin gibi ona destek verirlerdi. Hatta rahat doğum yapmış kadınların doğum yapacak kadınlarla deneyimlerini paylaştıkları ritüeller vardı. Şimdi modern doğumda bu yoğun çalışan şehirlerdeki hastanelerde maalesef bu bire bir destek büyük bir ihtiyaçtır giderilememektedir. İşte doula denilen kişiler aldıkları eğitimle, doğum bilgisi ve doğumda ilaç dışı rahatlatıcı teknikleri öğrenirler. Ve ailelere destek olurlar. Tıbbi bir sorumlulukları yoktur. Tıbbi hiçbir şeye karışmazlar. Tek hedefleri, ailelerin doğum tercihlerine saygılı olarak onu doğum boyunca birebir ve kesintisiz desteklemektedir. Masaj yaparlar, nefes çalıştırırlar, bazen aromaterapi kullanırlar. Bazen bazı pozisyonları gösterirler. Ebe ve doktorla çalışan sağlık dışı kişilerdir. Doğuma katıldıklarında sezaryen oranlarının azaldığı gözlenmiştir.

    Psikolojik olarak doğuma nasıl hazırlanılmalıdır?

    Doğuma hazırlıkta fiziksel ve zihinsel hazırlıklarla beraber en önemli hazırlanma psikolojik hazırlıktır. Hatta bazen gebenin psikolojisi tüm fiziksel ve zihinsel hazırlığı bile olumsuz anlamda etkileyebilir. O yüzden  psikolojik hazırlık çok önemlidir.

    Bazıları doğuma hazırlığın gebelik esnasında ve hatta doğuma yakın olmasını sanar. Fakat asıl hazırlık gebelikten bile önce başlamalıdır.

    Psk. Aslı Çağla Döner

    Klinik Psikolog ve Aile Danışmanı

    Özel Optimed Hastanesi

  • Anne karnında yeterli beslenemeyen bebekler “ekonomi” yapıyor

    Plasenta, bir tarafta anne rahminden gelen kan akımları, diğer tarafta ise göbek kordonundaki kan akımı ile anne rahmindeki bebeğin beslenmesini sağlıyor. Bazı hamileliklerde ise bu kan akışı yetersiz olabiliyor. İşte böyle durumlarda bebek yetersiz kan alımını algılıyor ve bu duruma adapte olmak için kan dağıtımını yeniden organize ediyor. Yani bu bebekler aldığı besini tüketme konusunda ekonomik bir programlama yapıyor. Ancak bu “ekonomik” programlama; bebeklerde düşük kiloyla doğuma neden olurken hayatları boyunca karşılarına çıkabilecek pek çok hastalığın da belirleyicisi olabiliyor.

    Anne karnında yeterli beslenemeyen bebeklerde kalp damar hastalıkları görülüyor

    Bir bebeğin herhangi bir nedenle anne karnında iyi beslenememesi sonucu yeni bir programlama yapmasına anne karnında “intrauterin programlanma” denilir ve bu da metabolizmada kalıcı değişikliklere neden olarak ileride kardiyovasküler, metabolik ve endokrin hastalıklara yatkınlık yaratabiliyor. Bilimsel bir araştırmaya göre, tansiyon yüksekliği ve kalp rahatsızlığı olan kişilerin, doğum kilolarının çok düşük olduğu belirlenmiş. Araştırmaya dahil edilen kişilerin yıllar süren takipleri sonucunda; kalp hastalıklarının, doğum kilosu 2.5 kg’ın altındaki kişilerde daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir.

    Düşük doğum ağırlıklı bebeklerde anne sütünün zekaya katkısı daha fazla

    Anne sütünün zekâ ve beyin gelişimine olumlu katkı yaptığı biliniyor Buna karşın düşük doğum ağırlıklı bebeklerde anne sütünün zekâ gelişimine katkısı daha fazladır. Anne sütünün zekâ gelişimine katkısı sadece içeriği ile ilgili olmayıp emzirme ile annede uyarılan hormonlar, anne-bebek bağının daha iyi kurulması ve annenin bebeğe daha fazla odaklanması ile de ilişkilendirilebilir.

    Sağlıklı bir bebek için anne 10-12 kg almalı

    Bir anne adayının, bebeğini sağlıklı bir şekilde doğurması için gebelik boyunca alacağı ortalama kilonun 10-12 kg olması gerekmektedir. Emzirme döneminde annenin kilo vermesi olağandır. Anne normal gıdasını alırken, aşırı kalori almıyorsa kilo vermesi normal bir durumdur. Hamile beslenmesinde mineral, vitamin, karbonhidrat, protein dağılımının dengeli olması ve sebze ağırlıklı, antioksidan gıdaların alımının artırılması gereklidir.

  • Alerji, anne karnında önlenebilir mi?

    Alerji, anne karnında önlenebilir mi?

    Yüzyılın hastalığı olarak karşımıza çıkan, hamilelikte önlenebilen alerji ve astımın, sezeryan doğum yapan annelerin çocuklarında görülme sıklığın %20 daha fazla iken, normal doğumla bu hastalıkların önüne geçilebiliyor.

    Çeşitli alerjik reaksiyonlar ölümle sonuçlanabilmektedir. Alerji; bütün vücudu tutan bir hastalık olup, bebeklikten yetişkinliğe kadar geçen süreçte farklı belirtilerle kendini gösterir. Genetik faktörler de bu hastalıklarda önemli olup, bu hastalıkla mücadelenin anne karnında başladığını unutmamak gerekir. Annenin hamileyken doğal ve yeşil bir ortamda yaşaması, solunum yoluyla doğadaki zararsız mikroplara maruz kalması, bebekte alerji gelişimini azaltan bir etkendir. Hamileyken, çiftlik ortamında olduğu gibi hayvansal ve toprak kaynaklı zararsız mikroplarla temas eden bir annenin, bebeğinin de bağışıklık sistemi gelişir ve alerjiden uzaklaşmayı sağlayan birinci adımdır.

    Normal doğum ise, alerjiyle mücadelede ikinci ve önemli bir adımdır. Annenin doğum kanalındaki sağlıklı floranın mikroplarla temasıyla, bebek bağışıklık sistemini geliştirecek ilk doğal uyarıyı alır. Sezeryan doğumla dünyaya gelen bebekler ise tamamen steril bir ortamda doğdukları ve bu sırada hiçbir mikropla teması olmadığı için, bağışıklık sistemleri alerjiye yatkın hale gelmektedir.

    Mikrop bebeğinize güç verecek

    Bağışıklık sistemini bir terazinin iki kolu olarak değerlendirebiliriz. Bağışıklık sistemi mikroplarla ne kadar çok temas ederse; alerjiden o kadar çok uzaklaşıyor. Tam tersi mikropla mücadele ne kadar kısıtlanırsa; bağışıklık sistemi de alerji yönüne kayıyor. Günümüzde aileler, bir yandan çocuklarını hastalıklardan korumaya çalışırken diğer bir yandan alerjik reaksiyona yatkın hale getiriyor.

    Özellikle ailesinde alerjik hastalık bulunan anne adaylarını uyarmak istiyorum; tıbbi bir zorunluluk olmadıkça, sezeryan doğumun tercih edilmemesi, hayvan ve toprak temasından kaçınılmaması çok önemlidir.

  • Yenidoğan bebek için ilk 48 saat neden önemli?

    Doğumdan sonraki ilk 60 saniyeden başlayarak geçen 48 saatte yapılan girişim ve incelemeler, bebeğin yaşamını tamamen değiştiriyor. Eksik ya da hatalı yapılan uygulamalar yaşamsal sorunlara yol açabiliyor. Gebelik süresince hiçbir sorun olmasa da 10 doğumdan birinde bebek dış hayata uyum sağlamakta zorlanmaktadır.

    Dokuz ay boyunca annesinin karnında rahat, sıcak ve güvenli bir ortamda büyüyen, tüm gereksinimleri annesi tarafından karşılanan ve bu sırada akciğer ile kalp dolaşımı farklı olan bebeğin vücudunda doğumla birlikte dış dünyaya uyum sağlamak için çok hızlı değişiklikler oluyor. Bebek ilk nefesini alması ve kordonunun kesilmesi ile birlikte metabolik dengesini sağlamaya çalışır. Doğumdan sonra eksik ya da hatalı yapılan uygulamalar, yaşamsal sorunlara yol açabilir. 100 bebekten birine kalp masajı yapmak ya da balon-maske ile solutmak gerekmekte olup, her doğumda sorunların önüne geçebilmek için bebekle ilgilenecek bir hekim ve hemşirenin hazır olması gereklidir. Altın dakika olarak nitelendirilen, hayatın ilk 60 saniyesinde bebek soluğunda veya kalbinde problem varsa hemen müdahale edilmesi çok önemlidir.

    Bebeğin ilk aşısı anne sütü

    Doğum sonrası uyumu normal olan bebeklerin ilk muayenesi doğum salonunda yapılabilmekte olup, bu sırada yarık dudak, damak, makatın gelişmemesi ve parmak sayılarında farklılık gibi anomalilerin de kontrolü sağlanmaktadır. Tüm kontrolleri yapılan bebek anneye gösterildikten sonra doğum salonunda anne memesine tutulması gerekir. Emzirme ne kadar erken başlarsa, süt de o kadar erken gelir. Bebeği mikroplara karşı koruyan hücre ve antikorları içeren anne sütü doğumu izleyen günlerde çok zengindir. Anne odasına alındıktan sonra doğumu izleyen bir saat içinde bebeğin mutlaka emzirilmesi gerekmektedir.

    Sezaryanla doğan bebekler adaptasyon sorunu yaşıyor

    Bebeğin ilk 48 saatinde sık karşılaşılan sorunlardan birisi de sarılıktır. Zamanında doğan bebeklerin yüzde 60’ında, erken doğan bebeklerin ise yüzde 80’inde sarılık görülmektedir. İlk 24 saatte meydana gelen sarılıklar patolojiktir ve izlenmesi gereklidir. Fizyolojik sarılık ise ikinci veya üçüncü günde ortaya çıkarak yaklaşık bir-iki hafta sürmektedir. Anne ve bebek arasında kan grubu uyumsuzluğu varsa bu durumun da yakından izlenmesi gerekmektedir. Bebekler kendilerini normal doğuma hazırladıkları için, sezaryen ile doğumda bebekler dış dünyaya adapte olmakta zorlanabilmektedirler. Bebekler ilk idrarını doğumdan sonraki 24 saat, ilk kakayı da 48 saat içinde yaparlar. 48 saat içinde kakanın yapılamaması, barsaklarda tıkanıklık olasılığını düşündürdüğü için mutlaka hekime başvurulması gerekmektedir. Doğumu izleyen günlerde kakanın koyu yeşilimsi-siyah renkte olması da normal kabul edilmektedir.

    Erken doğumlarda risk artıyor

    Doğumdan sonraki ilk dakikada oksijenlenme süreci gecikirse başta beyin olmak üzere tüm organlar zarar görür. Beyin oksijensiz kaldığında havale görülebilir. Bu durumun sonucunda bedensel ve zihinsel gelişim geriliği ile epilepsi, okul başarısızlığı ya da spastisite gibi ileriye dönük pek çok sorunla karşılaşılabilir. Erken müdahale edilerek yoğun bakım ünitesine alınan bebek 24-28 saat içinde iyileşebilmektedir. Erken doğan bebekleri yaşamın ilk 48 saatinde daha fazla sorun beklemektedir. Erken doğum yapacak olan gebelerin mutlaka yenidoğan ünitesi bulunan merkezleri tercih etmesi gerekmektedir. Anne karnındayken kalbinde veya akciğerinde gelişim bozukluğu belirlenen, barsaklarında tıkanıklık, böbreklerinde anomali saptanan bebeklerin yenidoğan yoğun bakım ünitesi olan merkezlerde doğması önem taşımaktadır.

  • Fetal ekokardiyografi

    FETAL EKOKARDİYOGRAFİ

    “Kime, ne zaman, nasıl? “

    Fetal Ekokardiyografi, Doğuştan kalp hastalıklarının (DKH) anne karnında tanınmasını sağlayan ultrasonografik bir yöntemdir. DKH tüm doğumların yaklaşık % 1'inde görülmesi ve sık tespit edilen anomali olması nedeniyle bu tetkikin önemi artmaktadır. Bu hastalıkların anne karnında tanısı, izlemi bazen de tedavileri mümkündür. Bu nedenlerle de Fetal Ekokardiyografi ile tanı konulduktan sonra hastalığın seyri, yapılabilecek işlemler ve tedavi hakkında fikir vermektedir.

    Fetal ekokardiyografi, kime yapılmalıdır?

    Doğuştan kalp anomalilerinin en sık anomaliler olması, bu tetkikin anne ve bebeğe hiçbir zararı olmamasından dolayı Avrupa ülkelerinin çoğunda tarama amaçlı her gebeliğe yapılmaktadır. Böylece DKH'lerin hemen hemen tümüne tanı konmaktadır. Bunun dışında alttaki özel durumlarda kesinlikle yapılmalıdır.

    ·Anne' de

    Gebelikte geçirilmiş bulaşıcı hastalık varlığında,

    Annenin kronik hastalıklarında (Şeker, Romatizma vb),

    Gebelikte ilaç kullanımında, radyasyona maruziyet (röntgen, BT çekimi vb)

    Hipertansiyon ya da riskli gebeliklerde

    Tarama ve biyokimya testlerinde anormallik varsa

    Ölü doğum ya da düşük öyküsü varsa

    İleri yaş gebeliklerinde (35 yaş üstü)

    ·Bebekte

    Kadın Doğum Hekiminin kalbe ait bir şüphesi varsa

    Kromozom anomalisi ya da şüphesi varsa

    Ultrasonografide kalbe ait yada kalp dışı anomali şüphesinde

    Ritm bozukluğu şüphesi

    Ense kalınlığı testi yüksekse

    Bebekte gelişme geriliği varsa

    Kalp ritminde düzensizlik varsa

    ·Aile'de

    Anne Babada ya da aile fertlerinde doğuştan kalp hastalığı varsa

    Anne-baba ve kardeşlerde genetik anormallik varsa

    Daha önce anne kalp anomalili çocuk doğurduysa

    ·Kadın Hastalıkları ve Doğum hekimi önerdiyse

    Fetal ekokardiyografi, ne zaman yapılmalıdır?

    Bu işlemin en ideal zamanlaması gebeliğin 19-24. haftasıdır. Ciddi kalp anomalisi şüphesinde 16. haftalardan itibaren yapılabilir. 24. haftadan sonra bebeklerin kemiklerinin gelişimi nedeniyle işlem zorlaşır ve aynı zamanda 24. haftadan sonra ağır kalp hastalığı tanısı konsa bile bebeğe yapacak bir şey kalmamıştır. Bu nedenle tetkik 24. haftanın üstüne bekletilmemelidir.

    Fetal ekokardiyografi, bebeğe zarar verir mi ve işlem ne kadar sürer?

    İşlem standart USG'den farklı değildir ve ses dalgaları ile yapılır. Bu tetkik bu konuda iyi eğitimli bir Pediatrik Kardiyolog tarafından yapılmalıdır. Bebeğe hiçbir yan etkisi ve zararı yoktur. İşlem yaklaşık 15-30 dk. civarında zaman alır. Ciddi anomali varlığında daha da uzayabilir. Bu sırada anne aynen USG' de olduğu gibi sırt üstü yatar ve işlem karından yapılır. İşlem sonrası Çocuk Kardiyoloğu işlem ve sonuçlar hakkında bilgi verir.

    Fetal ekokardiyografi ile tüm kalp hastalıkları tanınabilir mi, hata payı varmıdır?

    Tecrübeli bir pediatrik kardiyolog tarafından yapılan işlemde doğruluk oranı %90'ın üstündedir. Özellikle ciddi kalp hastalığı tanıma oranı %100'e yakındır. Ancak çok küçük delikler, birde anne karnında normal olan açıklıklar doğum sonrasında tanınabilir. Bu işlemde tanınamayan küçük problemler genellikle bebeğe de doğum sonrası zarar vermezler. Burada en önemli nokta anne karnında normal olan deliklerin doğum sonrası devamı halinde kalp hastalığı yapmasıdır. Bu işlemin hata payını biraz artırır. Bu nedenle Fetal EKO yapılan bebeklerde çocuk hekimi gerekli görürse doğum sorası bebekte normal ekokardiyografi yapılmalıdır.

    Fetal Ekokardiyografi'nin faydası nedir?

    DKH' leri önceden bilmenin anneye ve bebeğe sayısız faydası vardır. Ritm bozuklukları gibi bebeğin anne karnında ölümüne neden olabilecek problemleri hamilelikte tedavi etmek mümkündür. Kalpte sorun olan bir bebekle doğum sonrası sürpriz olarak karşılaşmanın anne ve bebek açısından sayısız zararları vardır. Öyle kalp hastalıkları vardır ki tedavide saatler önemlidir ve doğumun anjiyo ve ameliyat şansı olan bir merkezde yapılması gereklidir. Çocuk kardiyologları bu hastalıkları bildiğinde bütün önlemleri ve ilaçları buna göre hazırlarlar. Bu hızlı süreç bebeğin yaşam şansını üst düzeylere çıkarır. Çünkü bugün bu hastalıkların çoğunun tedavisi mümkündür. Çok önemli bir diğer nokta şudur: öyle doğuştan kalp hastalıkları vardır ki bazılarının tedavileri mümkün değildir, ya da tedavi edilmeye çalışılsalar bile bu çocukların hiçbir zaman normal bir kalpleri olmayabilir ve yaşam kaliteleri çok bozuktur. İşte bu işlemin en önemli yararı budur. Bu hamileliği devam etmek anlamlı olmayabilir, annenin tüm hamilelik sürecini geçirmesine gerek yoktur ve buda aileye bu şansı verir.

    Sonuç olarak; Fetal Ekokardiyografi zamanında ve tecrübeli kişilerce yapıldığında doğruluk oranı çok yüksek ve bir o kadar da faydalı bir test olarak sağlıklı gebelik izleminde ki yeri ve önemi hızla artmaktadır.

    Prof. Dr. Ertürk LEVENT

    Çocuk Kalp Hastalıkları Uzmanı

    Tel: 0532 3736750-0232 4617441

    erturk.levent@ege.edu.tr – www.erturklevent.com.tr