Açlık kan şekeri 100-125 mg/dl ve/veya Yüklemede 2. saat kan şekeri 140-199 mg/dl arasında bir değerde ise bu hastalar prediyabet, diyabet öncesi dönem (halk arasında gizli şeker) olarak isimlendirilir.
Açlık kan şekerinin 100 mg/dl altında olması, tokluk kan şekerinin 140 mg/dl altında olması şeker hastalığı yok demektir. Açlık kan şekeri normal olan insanda tokluk kan şekeri ve 3 aylık geriye yönelik kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1c bakılması gereksizdir.
Yükleme testi (oral glukoz tolerans testi, 75 gr) Açlık kan şekeri 100-125 mg/dl ölçülen hastaya yapılır. Hastanın 2. saat tokluk kan şekeri ölçümü değerlendirilir.Toklukta Diyabet gelişip gelişmediğini ölçer.
Yükleme Testi Nasıl Yorumlanır ?
Cevap: Hastanın 2. saat tokluk kan şekeri sonucu 200 üzerinde ise bireyde diyabet geliştiğini gösterir. Eğer 2. saat değeri 140-199 mg/dl arasında gelirse tokluk kan şekeri ölçümünde de hastada bozulmuş glukoz toleransı yani prediyabet geliştiğini gösterir. 140 mg/dl altında tokluk kan şekerlerinin normal olduğunu gösterir.
Ülkemizde Duyarlı yöntemle ölçülen HbA1c nin %5.7 ile 6.4 arasında çıkması da prediyabeti gösterir. HbA1c’yi değerlendirilirken , A1c’nin duyarlı yöntemle ölçülüp ölçülmediği kontrol edilmelidir. Yoksa hem tanı hem de tedavi planlamasında hatalara neden olur.
Hastaların açlık kan şekeri 126 mg/dl (en az iki kez tekrar edilerek) ve üzerinde ise, A1c duyarlı yöntemle ölçülmüş %6.5 ve üzerinde ise, yükleme testi yapılmasına gerek yoktur, birey diyabet kabul edilir.
Prediyabetim varsa Neler Yapmalıyım ?
Cevap:
1-Egzersiz
2-Diyet
3-Kilo kaybı
4-Sigarayı kesmek
5-Şekeri yükseltebilecek, kilo aldırabilecek ilaçları gereksiz yere kulanmamak
6-Doktorunuzun önerdiği prediyabetden diyabete gelişimi önleyen ilaç tedavilerini alabilirsiniz
Tüm amacımız Değiştirilebilir tüm risk faktörleri değiştirmektir.
Diyabet, diğer adıyla şeker hastalığı, sık görülen bir hastalıktır ve ciddi sonuçlara yol açar. Pankreas bezinin ürettiği insülin hormonunun yetersizliği veya etkisizliğinden kaynaklanır. İnsülin olmayınca, veya var olduğu halde etki edemeyince, besinlerle aldığımız şeker ve diğer besin unsurları, ihtiyaç duyan hücrelere giremez. Böylelikle, hücreler şekersizlik çekerken, kanda şeker normal değerlerin üstüne çıkar. Kanda şekerin çok artması, zehir etkisi yaratır ve vücudun tüm hücrelerini tahrip eder. Vücut, sürekli olarak kanda bir miktar şekere (glukoza) ihtiyaç duyar. İnsülin kan dolaşımındaki glukozu hücrelere taşımakla görevlidir. İnsülin pankreas tarafından üretilen bir hormondur. Hücrelerdeki glukoz, günlük yaşamımızı devam ettirmeyi sağlayacak enerji kaynağıdır.
Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glukozun (şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glukoz, pankreas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enerjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen “kapılar” vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun “anahtar” varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glukoz “kapısının” açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin (hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.
Diyabet olarak adlandırdığımız Şeker hastalığı , maalesef bir halk sağlığı sorunu olarak devam etmektedir. Halk sağlığı diyoruz çünkü sadece diyabet olan bireyi değil, her yönüyle toplumu da etkilemektedir.
2017 yılında tüm dünyada 451 milyon kişide (18-99 yaş arası) diyabet varken , 2045 yılında bu sayının 693 milyon kişi olacağı hesap ediliyor ki bu arada hastaların yaklaşık yarısı da diabet olduklarının farkında değiller…Kısaca şöyle diyebiliriz. Her 100 kişiden yaklaşık 9’unda diabet vardır ve her 100 kişiden 7’si de Bozulmuş Glikoz Toleransı dediğimiz Diabet adayıdır!!!
DİYABET NE ZAMAN AKLIMIZA GELMELİ?
*Aşırı susama
* Aşırı idrara çıkma
*Kilo kaybı ya da kilo alımı
*İştah artışı
*Halsizlik, yorgunluk
*Ayaklarda uyuşma, karıncalanma
*Bulanık görme…
gibi semptomlar var ise bu durumda kan şekeri ölçülmelidir.
DİYABETİN ÇEŞİTLERİ NELERDİR?
Tip 1 DM
Tip 2 DM
Gestasyonel DM (gebelik DM )
Prediyabet (henüz diabet olmamış, ancak kan şekeri yükselmeye başlayan kişiler)
DİABETTEN NEDEN KORKUYORUZ ?
Diabet komplikasyonlarla seyreden bir hastalıktır. Yani kan şekerinin yükselmesi diğer organlara zarar verdiği için korkuyoruz. Maalesef baştan ayağa kadar her yerimizi etkiler. Hangi tür hasarlar yapar diabet bir bakalım:
DİYABETİN GÖZE ETKİSİ:
Diyabet göz küresinin arkasındaki retina tabakasındaki damarlara zarar verir. Bulanık görmeden , katarakt ve körlüğe kadar giden birçok problem oluşturur.
Gözde diabetin yaptığı hasara yol açan faktörlerin başında yüksek kan şekeri seviyesi, yüksek tansiyon ve böbrek hasarının da başlamış olması gelir.
Göz kontrolü diyabet teşhisi konar konmaz (özellikle tip 2 Diyabette ) hemen yapılmalı ve yılda bir de tekrarlanmalıdır. Zamanında yapılan müdahaleler körlük riskini %60 kadar azaltır.
DİYABETİN BÖBREKLERE ETKİSİ:
Tüm Diyabet hastalarının yaklaşık %30 ‘unda böbrek yetersizliği meydana gelir ki diyalize giren hastaların en önemli nedeni kontrolsüz diyabettir.
Bu durumu anlamak için idrar ve kan tahlilleri yapılıp böbrek fonksiyonları değerlendirilir. 24 saatlik idrar toplanıp idrarda mikroalbümin dediğimiz bir proteine bakarız. Çıkan sonuçlara göre böbrek hasarı olup olmadığı anlaşılır.
DİYABETİN SİNİRLERE ETKİSİ:
Yüksek şekere maruz kalan sinirler hasar görür ve işlevlerini yapamaz hale gelirler. Özellikle bacaklar ve ayaklarda hissizlik, yanmalar, uyuşma ve karıncalanma gibi şikayetler belirir.
Ayaklarda meydana gelen yaralar derin ülserlere bunlar da ayağın kesilmesine kadar giden komplikasyonlara yol açar.
Yine sinir hasarları diyabetli kişilerde terlemede azalma veya artma, İstirahatte kalp hızında artış, cinsel işlev bozukluğu, idrar retansiyonu (mesanede idrar birikmesi), Hipotansiyon(düşük tansiyon), Kardiyak aritmi (kalp ritm bozuklukları), hipoglisemiyi (şeker düşüklüğünü ) algılayamama, bazen ishal, bazen kabızlık, mide boşalmasında bozulma gibi semptomlara yol açar.
Diyabette kan şekeri yükselince sinir harabiyeti olup mideyi de etkiler ve midenin boşalması yavaşlar. Bu durumda midede şişkinlik, bulantı, kusma, geğirti gibi semptomlar başlar.
Ayrıca yine diyabette en sık ölüm nedeni Kalp krizleridir. Buna neden olan da yine yüksek şekerin yaptığı damar hasarlarıdır. Koroner arter dediğimiz kalbi besleyen damarlarda tıkanıklıklar ve damar yapılarında düzensizlikler oluşturur.
Öyleyse Diyabet sadece kan şekeri yüksekliği değil , aynı zamanda oluşturduğu kötü hasarlar açısından da önem arzediyor…..
Genellikle kalıtımsal bir hastalık olarak bilinen şeker hastalığı yani diyabet hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabiliyor. Toplumda görülme sıklığı giderek artan diyabet hastalığından korunmak için doğru beslenme ve düzenli egzersizleri kapsayan bir yaşam şekli benimsenmesi gerekiyor.
Tatlı sevmediğim için bende diyabet yoktur demeyin
Diyabetik hastalarda en çok rastlanan belirtiler çok su içme, sık tuvalete gitme, çok yemek yeme veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma ve ağız kuruluğudur. Ayrıca bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı gibi hastayı ve doktoru uyarması gereken yakınmalar da olabilmektedir. Ancak son yıllarda bu belirtiler görülmeden ve hiçbir yakınma olmadan sadece taramalar sırasında yakalanan vakaların sayısı da giderek artmaktadır. Bu nedenle ailesinde diyabet öyküsü bulunan, hipertansiyon, kolesterol ve trigliserid değerleri yüksek olan, sıklıkla kan şekeri düşen kişilerin yılda bir kez kan şekerine baktırmaları gerekmektedir.
Türkiye’de 6,5 milyon diyabet hastası var
Diyabet; yaşam boyu süren bir hastalıktır. Kontrol altına alınmadığı takdirde kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği, körlük gibi birçok hastalığa yol açabilir. Ülkemizde yaklaşık 6.5 milyon kişi diyabetle mücadele etmektedir. Bu oranın %7.5’u yeni tanı konulmuş diyabetik hastalardan oluşmaktadır. Toplumda giderek salgın haline gelen diyabetten korkmak yerine, hastalığı tanımak ve yaşam tarzını sağlıklı bir şekilde düzenlemek gerekmektedir.
Diyabet hastası mısınız?
Diyabet hastalığında tanı için açlık kan şekeri önemli bir kriterdir; ama yeterli değildir. Doğru tanının konulması için çok su içme, çok idrara çıkma gibi yakınmalar ile birlikte günün herhangi bir zamanında kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde olması, açlık kan şekerinin (en az 8 saat açlığı takiben) 126 mg/dl üzerinde olması, 75 gr. glukoz yükleme testinde 2. saat kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde çıkması ve A1c değerinin %6.5’in üzerinde olması gerekmektedir.
Kimler risk altında?
Obez veya kilolu bireyler özellikle risk grubundandır. (Beden kitle indeksi ≥25 kg/m2) Kadınlarda bel çevresi 88 cm, erkeklerde 102 cm üstünde ise bu durum tehlikeye işaret edebilir.
Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler
İri bebek doğuran veya daha önce “Gebelik diyabeti” tanısı almış kadınlar
Hipertansiyonu olanlar, kan yağları yüksek ve bozuk olanlar (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)
Daha önce diyabet öncesi durumlar saptanmış olanlar
Polikistik over sendromu olan kadınlar
İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları bulunan kişiler
Kalp damar hastalıkları veya serebral damar hastalığı bulunanlar
Düşük doğum tartılı olarak doğan kişiler
Hareketsiz ve yüksek kalorili dengesiz beslenenler ( Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları)
Şizofreni hastaları ve bazı ilaçları kullanan kişiler
Solid organ (özellikle böbrek) nakli yapılmış hastalar beden kitle indeksi ≥25 kg/m2 seviyesinde ise özellikle dikkat etmelidir.
Gebelik diyabeti taraması çok önemli
Bebeğin yaşamsal risklerini en aza indirmek, iri bebeğin getirebileceği doğum zorluklarını azaltmak, annede ileride gelişebilecek Tip 2 diyabeti ön görebilmek amacı ile risk grubunda olsun olmasın tüm gebelerde diyabet taraması yapılmalıdır.
Kişiye özgü bir tedavi planı belirlenmeli
Tip 1 diyabet, kan şekerini kontrol eden hormonlardan insülin isimli hormonun yetersizliği veya etkisizliği temelinde gelişmektedir. Bu hastalarda çok su içme, çok idrara çıkma ve istemsiz hızlı kilo verme yakınmaları kısa bir sürede olmaktadır. Tip 2 diyabet adı verilen olgularda ise insülin hormonuna duyarsızlık vardır. Bu kişiler insülin yetmezliğinden önceki dönemlerde uzun bir süre insülin fazlalığı olan olgulardır. Ayrıca kan şekerinin kontrolünde etkili olan diğer hormonların düzensiz salınımları ile ortaya çıkan diyabet tabloları da bulunmaktadır. Burada doğru teşhis tedaviye olumlu etki etmektedir.
Obez veya kilolu olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet taraması yapılması önerilmekle birlikte, risk faktörleri olan kişilerde açlık kan şekeri ile her yıl tarama yapılması gereklidir. Doğru beslenme ve egzersizi kapsayan bir yaşam değişikliği tedavinin ilk ve en öncelikli basamağıdır. Hastayı tanımak ve kişiye bağlı en uygun yöntem ne ise o tedavinin uygulanması gereklidir. Tip1 diyabet tedavisi için olmazsa olmaz ilaç insülindir. Tip 2 diyabet tedavisinde ise; tedavinin ilk basamağından itibaren düzenli ilaç kullanımı ve kilo kontrolü önemlidir. Hastalara beslenme alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştirmesi ve bunun yaşam boyu devam edeceğinin anlatılması gereklidir.
Gebelik dönemi, devam ettiği 9 aylık dönem ve sonrasındaki emzirme döneminde, vücutta pek çok sistemde değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir. Gebelik öncesi var olan yada gebelikte ortaya çıkan pek çok hastalık anne ve bebekle ilgili ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Gebeliğin planlanması ile birlikte anneadayının sağlık kontrolünden geçmesi en doğru başlangıçtır. Kronik sağlık problemi olan anne adayının sağlıklı bir süreç için takip eden hekim ile gebelik öncesi takip ve tedavi planı çıkarması esastır. Gebelik döneminin enciddi sağlık problemlerinden biri diyabettir. Gebelik öncesinde tip 1 veya tip 2 hastası olan kadınların kan şekerlerinin düzenlenmiş olması ve diyabetten kaynaklanan komplikasyonların kontrol altına alınıp gebeliğe engel durumların olmaması esastır. Gebelik anne adaylarında hiperinsülinemi ve insülin direncini ortaya çıkaran metabolik mekanizmaları tetiklemektedir. Bu mevcut durumu kötüleştireceği gibi olmayan diyabetin gestasyonel diyabet adı altında ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu durum genel olarak gebelerin %3-9’unu etkiler. Son zamanlarda her 5 kadından 1 inde ortaya çıkarak hastalık sıklığı gittikçe artmaktadır. Gestasyonel diyabet sıklıkla gebliğin 20. Haftasından sonra ortaya çıkmaktadır. Bu hastalık fetusta makrozomi,solunum sıkıntısı, kanda şeker ve kalsiyum düzeyi düşüklüğü,sarılıkla ilgili maddelerin artışı, gelişme geriliği, ani ölüm meydana getirebilmektedir. Annede plesanta sıvısının fazlalığı, abortus, doğum travması, preeklampsi riskini arttırmaktadır. Aynı zamanda doğan bebeklerde, çocukluk döneminde obesite, metabolik sendrom, tip 2 diyabet ve dikkat eksikliği hiperaktivite sıklığında artış yaratmaktadır. Gebelik öncesi diyabet oranı %12 iken gebelikte bu oran %88 düzeyindedir. Gebelikteki tanı ve tedavinin tek yoludur. Bu amaçla gebeliğin 24.-28. Haftaları arasında tarama amaçlı ogtt yapılmaktadır.Yapılması kısmen tartışmalı olmakla birlikte halen standardize edilmiş ve kabul görmüş tanı yöntemidir. Gestasyonel diyabet açısından risk altında olanlar: kilosu fazla yada obez olanlar, ailesinde diyabet hikayesi olanlar, gebelik öncesi glikoz intoleransı olanlar, polikistik over hastalığı olanlar, hipertansiyon problemi olanlar, tedavi amacı ile kortizon kullananlar, önceki gebeliklerinde diyabet yaşayan anne adayları risk altındadır. Tüm gebeler risk grubuna bakılmadan taranmalı ancak risk grubundakilerde tarama daha erkene çekilmelidir. Gestasyonel diyabet; diyet, egzersiz, insülin tedavisi ve kan şekeri takibi ile kontrol altına alınmaktadır. Kan şekerinin bellirli sınırlar içinde tutulması ile süreç başarı ile sonuçlanır. Bu dönemde anne ve bebeğin takibi bu konuda deneyimli kadın doğum, iç hastalıkları yada endorinolojı uzmanı ve diyetisyenle yürütülmelidir. Diyetteki amaç kişiye özel olmalıdır. Anne ve fetusun gelişimi ve beslenmesi için gerekli besin öğeleri sağlanırken kan şekeri korunmalıdır. Fazla kilolu annenin kilo alımı dengelenmeli, karbonhidrat tüketimi ayarlanmalıdır. Jinekolojik sakınca yoksa anneye günlük hafif egzersizler verilmelidir. Doğum sonrası annenin takinine 6-12 hafta sonra yapılan ogtt ile devam edilmelidir.
Bilinmektedir ki; gestasyonel diyabet geçiren hastalardan %50 si ilerleyen yıllarda tip 2 diyabet geliştirmektedir.
Son zamanlarda önemli konulardan birisi olan hipoglisemiye ciddi sağlık problemlerine yol açabilmektedir.
Hipoglisemi diğer adıyla ani kan şekeri düşmesi, diyabetli hastaları en çok endişelendiren durumlardan biri haline geldi. Kolay fark edilmeyen ve sessizce ilerleyen bir rahatsızlık olan hipoglisemi, yanlış ilaç kullanımı, yetersiz yemek, aşırı hareket gibi nedenlerden kan şekerinin aşırı düşmesi ile ortaya çıkabilir. Diyabet hastalığı ile yaşayanların özellikle uzun etkili kan şekeri düşürücü ilaç ve insilün kullanan hastalarda en önemli sorunlardan birisi de kan şekerinin düşmesi yani hipoglisemidir. Hipoglisemiyi önlemek ve tedavi etmek hasta konforunu sağlamak, yaşam beklentisini artırmak ve Alzheimer, ritim sorunu ve kalp hastalıklarından korumak adına son derece önemlidir. Hipogliseminin oluşumunda nedenler ortadan kaldırılırsa bu rahatsızlık riski ortadan kalkmış olur. DOĞRU İLAÇ KULLANIMI ÖNEMLİ Öğünleri ve ara öğünleri düzensiz almak, öğünlerde ihtiyaçtan daha az karbonhidrat almak, kan şeker düşürücü ilaçları yanlış kullanmak, aşırı egzersiz yapmak, alkol kullanmak, sindirim sistemi bozuklukları ile böbrek ve karaciğer yetmezliği hipoglisemiye neden olabilir. Hipogliseminin şiddetine göre belirtileri farklı olabilir. Hafif düzeyde hipoglisemi de, acıkma hissi, ellerde titreme, dudakta ve dilde uyuşma, solukluk ve huzursuzluk görülürken, orta düzey hipoglisemi de baş ve karın ağrısı ile konuşma zorluğu ve taşikardi yaşanır. Ağır şiddetteki hipoglisemi belirtilerinde ise bilinç kaybı ve epilepsi nöbetleri görülür. “AÇ AÇ SPOR YAPMAYIN” Aç karna spor yapılmaması gerekir. “Bazı hastalarda hipoglisemi belirtisi olmayabilir ancak kan şekeri ölçüldüğünde hipoglisemi olduğu saptanabilir. Bu durum ‘hipoglisemiyi fark etmeme’ olarak isimlendirilir. Hipoglisemiyi fark etmeme her diyabet hastasında olmaz, daha çok uzun yıllardır diyabetle yaşayan ve sık sık kan şeker değişkenliği olan bireylerde görülür. Hipoglisemiyi fark etmeyen diyabetlilerin sık kan şekeri ölçümü yapması gerekir. Egzersiz karnınız açken yapılmamalıdır. Egzersiz öğünlerden 1-2 saat sonra yapılmalıdır. Bu uygulama, hipoglisemi riskini azaltması dışında, yemek sonrası glisemi yüksekliğinin önlemesi nedeniyle önerilmektedir.”
Tanım : İnsülin eksikliği ve veya insülin direnci sonucunda kan şekerinin yükselmesi ile ortaya çıkan hastalığa Diyabet denilmektedir. Hareketsiz yaşam, Sağlıksız beslenme ve kilo artışı gibi nedenler dolayı diyabetli hasta sayısı ülkemizde ve tüm dünyada adeta bir salgın hastalık gibi oldukça hızlı bir şekilde artmaktadır. ülkemizde yakın geçmişte yapılan TURDEP-2 çalışmasında nüfusun %13.7’sinde diyabet olduğu görülmüştür. Çalışma sonucunda çıkan daha vahim bir sonuç ise ülke nüfusumuzun yaklaşık %28’inde prediyabet dediğimiz şeker metabolizma bozukluğunun olduğudur. Ülkemizde tablo çok kötü olmakla birlikte dünyada ki rakamlarda ülkemizle benzer orandadır.
Sınıflama : Şeker hastalığının çeşitli tipleri bulunmaktadır. Çok detaya inmeden kabaca sıflamak gerekirse
1.Tip 1 Diabetes Mellitus: Pankreas bezinde insülin üreten Beta hücrelerinin çoğunlukla otoimmün olarak harap olması sonucunda insülin üretiminin durması ile ortaya çıkan diğer adıda İnsülin Bağımlı Diabetes Mellitus olan formdur. Tip 1 diyabet tüm diyabet vakalarının yaklaşık %10’unu oluşturur. çoğunlukla çocukluk yaş grubunda başlar. Hastalar genellikle zayıftırlar. Tedavide mutlak insülin ihtiyaçları vardır.
2.Tip 2 Diyabetes Mellitus: Kısmi insülin eksikliği ve ağırlıklı olarak insülin direnci sonucunda ortaya çıkan formdur. Tüm diyabet vakalarının %90’ını oluşturur. Hastalar genellikle 30 yaşın üzerinde ve fazla kiloludurlar. Tip2 diyabette vücutta insülin sentezi devam etmesine karşın özellikle obezite ve diğer faktörlerin etkisi ile bu insülinin etkisine karşı direnç gelişmekte ve kan şekeri yükselmektedir. Tüm dünyada hızla artan diyabet formudur.
3.Gestasyonel Diyabetes Mellitus: Gebelik öncesinde şeker hastalığı olmayan gebelerde ilk defa gebelikte ortaya çıkan diyabet formudur.
4.Sekonder Diyabetes Mellitus: Cerrahi, Travma, İlaçlar, Hormonlar ve enfeksiyonlar gibi vücutta insülin üretimini ve kullanılmasını bozan bir çok farklı sebebe bağlı olarak ortaya çıkan diyabet formudur.
Tanı Kriterleri ve Semptomlar: Genel olarak kan şekeri yükselen kişilerde çok su içme, çok idrara çıkma, ağız kuruluğu, görmede bulanıklık, ellerde ve ayaklarda yanma ve halsizlik gibi semptomlar ortaya çıkar. Aşağıda ki tabloda yer alan tanı değerlerinden bir veya daha fazlasının olması diyabet tanısı koydurur. Tanı konulduktan sonra hastanın klinik özellikleri (yaş,kilo,aile öyküsü vb) ve ek labaratuvar bulguları (c-peptit, insülin, diyabet otoantikorları vb) ile birlikte diyabetin tipi belirlenir.
TESTLER
NORMAL
PREDİYABET
DİYABET
Açlık Şekeri (mg/dl)
<100
100
>126
OGTT 2. Saat şekeri(TKŞ)(mg/dl)
<140
140
>200
HbA1c (%)
<5,8
5,8
<6,5
(OGTT: Oral Glukoz Tolerans Testi veya Şeker Yükleme testi)
Diyabetin Komplikasyonları : Diayabetin koplikasyonları Akut ve Kronik olmak üzere iki gruba ayrılır. Akut koplikasyonlar ani gelişir ve hızlı ve doğru müdehale edilmez ise hayati tehlikeye yol açabilir. Kronik komplikasyonlar ise kan şekeri yüksekliğinin yıllar içinde özellikle damarları ve sinirleri hasara uğratarak diğer organlara (Göz, Böbrek, Ayak, Kalp vb) zarar vermesi sonucunda ortaya çıkar.
Akut Komplikasyonlar:
Hiperglisemi (Kan Şekeri Yüksekliği)
Hipoglisemi (Kan şekeri Düşüklüğü)
Diyabetik Ketoasidoz (Şeker Koması)
Hiperosmolar Non-Ketotik Koma (Şeker Koması)
Kronik Komplikasyonlar:
Diyabetik Retinopati (Göz Tutulumu)
Diyabetik Nefropati (Böbrek Tutulumu)
Diyabetik Nöropati (Sinir Sistemi Tutulumu)
Koroner Kalp Hastalığı
Diyabetik Ayak (Geçmeyen Ayak Yaraları)
Serebrovasküler Olaylar (İnme-Felç)
Cinsel Fonksiyon Bozukluğu
Diyabet Tedavisi : Tedavide amaç kan şekerini mümkün olduğunca normal aralıklar içerisinde tutarak Diyabete bağlı olarak gelişebilecek Akut ve Kronik komplikasyonları engelleyip kişide iyilik hali sağlamaktır. diyabet tedavisinde temel olarak üç ana öge bulunmaktadır.
1- Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Sağlıklı beslenme (Diyet) ve Hareketli yaşam (Egzersiz) ikilisinden oluşur. Diyabet tedavisinde olmaz ise olmaz diyebileceğimiz ve çoğu zaman hastalar ve doktorlar tarafından ihmal edilen en önemli basamaklardan biridir.
Diyet: Diyabet tanısı alan her hastanın mutlaka bir diyetisyen ile görüştürülmesi gerekir. Hastanın diğer risk faktörleri de(Obezite,Hiperlipidemi, Kalp Hastalığı, Hipertansiyon, Gut vb) göz önüne alınarak hastaya uygun bir beslenme programı başlanmalıdır. İnsülin ve ilaç tedavisi alan hastalara Hipoglisemi semptomları anlatılıp böyle bir durumla karşılaştıklarında neler yapmaları gerektiği mutlaka anlatılmalıdır. Hasta özelinde değişiklikler olabilmekle birlikte diyabetik diyette dikkat edilmesi gereken hususlar şu şekilde sıralanabilir.
– Öğün atlamadan 3 ana 3 ara öğünlü beslenme.
– Glisemik indeksi yüksek (Basit Karbohidrat) gıdalardan fakir beslenme
– Diyette lif-posa içeriğini artırma
– Sıvı tüketimini artırma. (Günde minimum 2.5-3 litre)
– Kilo fazlası olan hastalarda kilo verdirici kalori kısıtlayıcı diyet
Egzersiz: Diyabetik hastalar düzenli fiziksel aktivite yapmalrı konusunda mutlaka uyarılmalıdır. Düzenli egzersiz diğer bir çok faydasının yanında insülin direncini azaltarak kan şekeri profiline olumlu katkı sağlamaktadır.Egzersiz programının kişiye özel (Kalp hastalığı vb ek hastalıklarda düşünülerek) olması gereklidir. Diyabetli hastaların egzersiz yaparken dikkat etmeleri gerekenler
– Egzersizin tipine göre değişmekle birlikte kabaca Haftada 3-5 gün 30-60 dakika aralığında olmalıdır.
– Kan şekeri<100 mg/dl ve kan şekeri>250 mg/dl durumunda egzersiz yapılmamalıdır.
– Yemekten hemen sonra Aç karnına egzersiz yapılmamalıdır. İdeali yemekten 1-2 saat sonra başlanmasıdır.
– Egzersiz sırasında gelişebilecek Hipoglisemi sırasında kullanılmak üzere hastaların yanlarında basit şeker içeren gıdalar bulundurmalıdır (Kesme şeker, Meyve suyu vb)
– Egzersiz sırasında ayakların korunması ve ortapedik ayakkabıların kullanılması.
– Hastaların yanında Diyabetli olduğu gösteren tanıtım kartı taşıması.
– Diyabete bağlı retinopti ve nefropatisi olan hastaların özellikle ağır egzersizlerden kaçınması gerekir.
– Egzersizin şeker düşürücü etkisi 12-24 saat sürebileceğinden egzersiz sonrası gelişebilecek hipoglisemilere karşı hazırlıklı olunması gerekir.
2- İlaç Tedavisi : Genel olarak Tip 2 Diyabetli hastaların tedavisinde tercih edilen ajanlardır. Bu ilaçların bir kısmı ağızdan alınırken son dönemde tıpkı insülin gibi deri altına enjekte edilen ilaçlarda kullanıma girmiştir. Antidiyabetik ilaçlar genel olarak kişinin kendi vücudunda ürettiği insülin hormonunu kullanarak kan şekerini düşürürler. Bu nedenlede diyabetik bir hastanın Antidiyabetik bir ilaçtan fayda görebilmesi için vücudunda yeterli insülin rezervi bulunması gerekmektedir. Diyabet tedavisinde kullanılan bir çok farklı ilaç bulunmaktadır. Bu ilaçların seçiminde hastaların diğer özellikleri ve hastalıklarıda düşünülerek karar verilmelidir. Yani bir diyabetli hastanın tedavisinde tek hedefin kan şekerini düşürmek olmadığı bunun yanında diğer sorunları (kilo, kolesterol , hipertansiyon vb) ile de mücadele etmek olduğu bilincinde olunmalı ve kullanılacak ilaçlara buna göre karar verilmelidir. Diyabet Tedavisinde kullanılan ilaçlar aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir.
Metformin
Sülfanilüre grubu ilaçlar
Glinidler
Alfa glikozidaz inhibitörleri
Glitazonlar
DPP4 inhibitörleri
SGLT-2 inhibitörleri
GLP-1 Agonistleri (Deri altına enjeksiyon ile kullanılırlar)
Amilin anologları (Deri altına enjeksiyon ile kullanılırlar)
3- İnsülin Tedavisi : İnsülin şekeri düşüren hormondur. Tip 1 Diyabet ve Antidiyabetik tedavi ile kontrol altına alınamayan Tip 2 diyabetin tedavisinde insülin kullanılır. Ülkemizde halihazırda sadece deri altına enjeksiyon ile kullanılabilen insülin kalemleri bulunurken yurtdışında inhaler (solunum yolu) yolla kullanılan insülin (Afrezza) preperatlarıda kullanıma girmiştir. İnsülin tedavisi en güçlü şeker düşürücü tedavidir. Bu nedenle insülin tedavisi başlanacak hastalara tedavinin etkileri ve yan etkileri ile ilgili olarak detaylı bir bilgilendirme yapılmalı özellikle Hipoglisemi komasına karşı hastalar mutlaka eğitilmelidir. İnsülin tedavisinde günlük enjeksiyon sayısına (sadece bazal veya bazal bolus tedavi ) hastaların kan şekeri profiline göre karar verilir. Kullanılan insülinler etkinlik sürelerine göre 3 gruba ayrılırlar
Kısa ve hızlı etkili insülinler
Orta sürede etkili insülinler
Uzun (bazal) süreli etkili insülinler.
Diyabette Tedavi Hedefleri:
HEDEF
AÇLIK ŞEKERİ
70 – 120 mg/dl
TOKLUK 2. SAAT ŞEKERİ
<140 mg/dl
HbA1C
<6.5
Diyabet Tedavisinde Kullanılan Diğer Tedavi Yöntemleri: Diyabetin tedavisinde kullanılabilecek yeni ilaç ve yöntemleri bulabilmek üzeredünyanın dört bir yanında binlerce bilim insanı çalışmalara devam etmektedir. Bunun neticesinde yakın geçmişte kullanıma girmiş bir çok yeni ilaç ve yöntem olmakla birlikte üzerinde çalışmaların devam ettiği yöntem ve ilaçlarda bulunmaktadır. Bunların bir kısmını sıralamak gerekirse
Diyabet Cerrahisi (Metabolik Cerrahi) : Halihazırda uygun olan hastalarda uygulanmaktadır
Sürekli ciltaltı insülin infüzyonu (İnsülin Pompası): Uygun endikasyonlu diyabetik hastaların tedavisinde insülin pompaları kullanılabilmektedir. İnsülin pompa tedavisi bölümümüzde detayları anlatılmıştır.
İnhaler (Solunum Yolu) İnsülin : Nefes ile içe çekerek kullanılan insülin formudur. Ülkemizde henüz bulunmamakla birlikte yurtdışında kullanıma girmiştir. İlk sonuçlar tedavinin etkin olduğu yönündedir.
Pankreas Nakli: Klasik organ nakil tedavisi
Pankreas Adacık Hücre Üretimi (iPSC) ve Transplantasyonu: Diyabet tedavisinde çığır açması beklenen henüz deneysel düzeyde olan tedavi yöntemidir. Şu aşamada oldukça yüz güldürücü sonuçlar elde edilmiştir. Bu yöntem başarılı olursa yakın gelecekte diyabete kalıcı tedavi olması imkanı vardır.
Gestasyonel diyabet ilk kez gebelikte ortaya çıkan ya da gebelik sırasında tanı konulan glukoz tolerans bozukluğudur. Farklı toplumlarda %1-14 oranlarında bildirilmektedir. Sıklığı giderek artmaktadır. Bunun nedeni artmış obezite sıklığıdır. Amerikan Diyabet Derneği gebe kadınların %4’de yani yılda yaklaşık 135.000 kadında gestasyonel diyabet tespit edildiğini bildirmiştir. Tarama testleri genellikle 24-28. haftalarında yapılmaktadır.
GESTASYONEL DİYABET İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ
1. 25 yaş üstü
2. beden kitle endeksi 25-27kg/m2 üzerinde olması
3. gestasyonel diyabetin sık görüldüğü etnik köken
4. birinci derece yakınlarında gestasyonel diyabet veya tip2 diyabet varlığı
5. önceki gebeliklerde gestasyonel diyabet öyküsü
6. polikistik over sendromu
7. hipertansiyon varlığı
GESTASYONEL DİYABETİN ANNE VE ÇOCUK İÇİN OLUŞTURDUĞU RİSKLER
1. Makrozomi: Makrozominin genel kabul görmüş tanımı bebeğin doğum ağırlığının 4000gr’ın üzerinde olmasıdır. Çalışmalarda gestasyonel diyabette makrozomi insidansı %16-29 olarak bildirilmekteyken, diyabeti olmayanlarda bu oran %10’dur.
2. Gestasyonel diyabeti olan anne bebeklerinde neonatal dönemde hipoglisemi, hipokalsemi, hiperbilirubinemi ve polisitemi oranlarında artış saptanmaktadır.
3. Gestasyonel diyabeti olanlarda bir diğer sık karşılaşılan sorun HİPERTANSİYON‘dur.
4. Gestasyonel diyabeti olan hastalarda ilerleyen dönemlerde tip2 diyabet görülme ihtimali artmıştır. Gebeliği sırasında insülin tedavisi almak zorunda kalanlarda tip2 diyabet gelişme riski daha yüksektir.
BİR GEBE TİP 1 VEYA TİP 2 DİYABETLİ İSE ONUN DİYABETİ ÇOCUĞUNA GEÇER Mİ?
Tip 1 diyabetli gebenin, çocuğunun tip 1 diyabetli olma riski %2 kadardır. Oysa babasının tip 1 diyabetli olması durumunda çocuğun tip diyabet riski %6 civarındadır. Hem anne hem baba tip 1 diyabetli ise bu risk %30 kadar yükselir.
Buna karşılık gebede tip 2 diyabet varsa, çocuğun tip 2 diyabet olma riski %25 kadardır. Babanın tip 2 diyabetli olması durumunda da çocuğun riski aynıdır. Hem anne hem de baba tip 2 diyabetli ise bu risk %50 kadar yükselir.
DİYABETİK GEBEDE HANGİ HASTALIKLAR GÖRÜLEBİLİR
Gestasyonel diyabette “periferik insülin direnci” ve bunun neden olduğu “hiperinsülinemi” ve “hipoglisemi” önemli bulgulardır. Diyabetik gebede;
1.spontan abortuslar artar,
2.ölüdoğumlar sıktır,
3.polihidramnios gelişir,
4.preeklempsi sıklığı fazladır,
5.plasenta anomalileri sıktır,
6.idrar yolu enfeksiyonlarına meyil artar.
DİYABETİK GEBEDE ÖNEMLE ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN HUSUSLAR
A) Gebelik sırasında oral hipoglisemik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli bilgi olmadığından kullanılmamalı.
B) Tüm gestasyonel diyabetlilerde laktasyon (emzirme) özendirilmelidir.
C) Gebelik egzersizleri önerilmelidir.
D) Gestasyonel diyabet tek başına sezaryan endikasyonu değildir. 38. hafta dolaylarında doğum yaptırılmalıdır. (bundan sonra makrozomi artar)
E) Doğumdan sonra olguların çoğunun kan şekeri normale döner. Gestasyonel diyabetli olguların yaklaşık %25-30’nun 20 yıl içinde diyabet geliştirdiği gözönünde bulundurulmalıdır.
F) Gestasyonel diyabet olgularında daha sonraki gebeliklerinde gestasyonel diyabetin tekrarlama riski yüksektir.
G) Gestasyonel diyabetli olguların çocuklarında daha sonraki yaşam yıllarında diyabet riski yüksektir.
Obezite, metabolik sendromun en önemli bileşenlerinden biridir ve insülin direnci ile yakından ilişkilidir. Metabolik sendromu olan bireylerin çoğunda ya kilo fazlalığı vardır, ya da aşırı obezdirler ve insülin direncine sahip olan insanların çoğu abdominal obeziteye sahiptir. Tip2 diyabetli hastalarda sıklıkla (%90 oranında) görülen insülin direnci, normal glukoz toleransı olan ve diyabeti olmayan bireylerde de görülebilir.
İnsülin direnci diyabet (%90), hipertansiyon (%50) ile birlikte görülmektedir. Polikistik over sendromu -PKOS da insülin direnci ile seyreden klinik tablolardan birini oluşturmaktadır. Bunlara ek olarak NASH (Nonalkolik steatohepatit), ve bazı kanserlere de insülin direnci eşlik edebilir.
3. PREDİYABET NEDİR?
Prediyabet, şeker hastalığı öncesi durum olarak adlandırılmaktadır. Açlık kan şekerinin 100-125mg/dl arasında olmasına, “bozulmuş açlık glukozu” (BAG), 2. saat tokluk kan şekerinin 140-190mg/dl arasında olması ve açlık kan şekerinin 100mg/dl’nin altında olmasına “bozulmuş glukoz toleransı” (BGT) denir. Bazen bu iki durum birlikte olabilir-kombine BAG+BGT denir, bu kategori glukoz metabolizmasının daha ileri bozukluğunu ifade eder. Prediyabette HBA1C değeri 5.7-6.4 arasında seyreder. Bu hastalarda 5-10 yıl içinde aşikar diyabet gelişmektedir.
a) fazla yememelerine rağmen, son zamanlarda kilo almaya başlayan kişiler,
b) diyet yapmalarına rağmen, kilo veremeyen kişiler,
c) aşırı ve özellikle geceleri tatlı yeme isteği artan kişiler,
d) acıktıklarında eli ayağı titreyen kişiler,
e) vücut tüylenmesi artan kişiler,
f) yüz ve vücudun değişik bölgelerinde sivilce çıkmaya başlayan kişiler,
g) adet düzensizliği yaşayan bayanlar,
h) ailelerinde şeker hastalığı olan kişilerin insülin direnci açısından değerlendirilmelerini öneriyorum.
5.DİYABET TANISI NASIL KONUR VE BU HASTALARIN ŞİKAYETLERİ NELERDİR?
8 saatlik açlıktan sonra ölçülen kan şekeri 126mg/dl üzerindeyse, veya 75gr’lık OGTT 2.saat kan şekeri 200mg/dl üzerindeyse, veya rastgele ölçülen kan şekeri 200mg/dl üzerindeyse ve beraberinde diyabet semptomları varsa ve HBA1C 6.5 ‘in üzerindeyse aşikar diyabet tanısı konulmaktadır.
klasik semptomlar: poliüri(aşırı idrara çıkma), polidipsi(aşırı su içme), polifaji(aşırı yemek yeme) veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma, ağız kuruluğu, noktüri (gece idrara kalkma)
daha az görülen semptomlar: bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı
6. TÜRKİYE’DE DİYABET SIKLIĞI NEDİR?
1997 yılında yapılan TURDEP1 (Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi) çalışmasında erişkinlerimizin %7.2 ‘de diyabet, %6.8’de glukoz tolerans bozukluğu, %22’de obezite saptanmıştır.
2010 yılında yapılan TURDEP2 çalışmasında diyabet prevalansı %7.2’den %13.7’ye yükselmiştir. 1997-2010 yılları arasında Türk toplumunda ortalama ağırlık kadınlarda 69kg’dan 75kg’a çıkmış (6kg), erkeklerde 74kg’dan 82kg’a çıkmış (8kg).
2013 yılında Dünya Diyabet Derneğinin (IDF) yaptığı araştırmaya göre 382 milyon diyabet hastası vardır. Çin, Hindistan, ABD diye sıralanmaktadır ve bu listenin ilk onunda Türkiye bulunmamaktadır. Ancak yapılan tahminlere göre 2035 yılında (20-79 yaş) diyabet görülme sıklığında Türkiye 11.8 milyon ile dünyada 9. sıraya yükselecektir.
7.KİMLER DİYABET AÇISINDAN TARANMALIDIR
– Obez veya kilolu (BKI 25kg/m2’den büyük) ve özellikle santral obezitesi (bel çevresi kadında 88cm, erkekte 102cm’den büyük) olan kişilerde; 40 yaşından itibaren 3 yılda bir, tercihen açlık kan şekeri ile diyabet taraması yapılmalıdır.
– Ayrıca BKI 25kg/m2 olan kişilerin, aşağıdaki risk gruplarından birine mensup olmaları halinde, daha genç yaştan araştırılmaları gerekir:
1. birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler,
2. diyabet prevalansı yüksek etnik gruplara mensup kişiler,
3. iri bebek doğuran veya daha öncesinde gebelik diyabeti tanısı almış kişiler,
4. hipertansif bireyler,
5. dislipidemikler HDL-K 35mg/dl altında, veya TG 250mg/dl üstünde,
6. daha önce BAG veya BGT saptanan bireyler,
7. polikistik over sendromu (PKOS)Nolan kadınlar,
8. insülin direnci olanlar,
9. koroner, periferik veya serebral vasküler hastalıkları olanlar,
10. düşük doğum tartılı doğan bebekler,
11. fiziksel aktivitesi düşük olan kişiler,
12. şizofreni hastaları,
13. böbrek nakli yapılmış hastalar
8. KONTROLSÜZ DİYABET NEDİR?
– Ayaktan tedaviye dirençli, tekrarlayan açlık hiperglisemisi 300mg/dl üzerinde veya HBA1C 11 üzerinde ise,
– Tedaviye rağmen tekrarlayan, ağır hipoglisemi 50mg/dl altında,
-Metabolik dengesizlik:sık tekrarlayan hipoglisemi ve açlık hiperglisemisi,
– İnfeksiyon veya travma gibibir neden olmaksızın tekrarlayan diyabetik ketoasidoz atakları,
– Sıvı kaybına eşlik eden hiperglisemi
9. GLİSEMİK HEDEFLER NEDİR?
Tedavide hedefler: ADA (Amerikan Diyabet Cemiyeti) hedefleri
İngiliz Tıp Dergisi’nde yayınlanan çalışmaya göre sadece diyabet değil, prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olma olasılığı var.
Pankreas kanseri, yüz güldürücü sonuçların çok fazla alınamadığı, en ciddi kanser türlerinden biridir ve dünyada her yıl yaklaşık 227.000 kişinin yaşamını yitirmesine neden olmaktadır. Bunda en büyük neden; kanserin teşhis edildiğinde genellikle ameliyat edilemeyecek düzeyde ilerlemiş olmasıdır. Bu nedenledir ki pankreas kanserinden korunmak, bunun için de hastalığın gelişiminde etkili risk faktörlerini belirlemek özellikle önemlidir.
Yapılan klinik çalışmalarla; Tip 2 diyabetin pankreas kanseri için bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir. Bunda altta yatan nedenin; kan şekeri ve insülin hormonu yüksekliği olduğu gösterilmiş, bunların pankreas hücrelerinin çoğalma ve yayılma yeteneğini artırıyor olabileceği belirtilmiştir. Ancak bunun yanında, prediyabetin (diyabet değil ancak sınırda=açlık kan şekeri 100-126 mg/dl) ve hatta daha düşük kan glukoz değerlerinin pankreas kanseri ile ilişkisi de son derece önemlidir. Çünkü dünya nüfusunun yaklaşık %7’si (350 milyon kişi) prediyabetiktir ve eğer prediyabet pankreas kanseri ile ilişkiliyse, birtakım yaşam tarzı değişiklikleriyle (kilo verme, sağlıklı beslenme, egzersiz) bu durumun tersine çevrilmesi ve pankreas kanseri oranlarının önemli derecede azaltılabilmesi mümkündür. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir çalışmada; kan glukoz değerleriyle pankreas kanseri riski arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.
Yapılan bu çalışma; son yıllarda bu konuda yayınlanmış 9 ayrı araştırmaya ait 2408 pankreas kanserli hastaya ait verilerin derlenip, analiz edilerek yapılmış bir çalışmadır. Çalışmada hastaların, kan glukoz değerleri ile pankreas kanserine yakalanma riskleri arasındaki ilişki değerlendirilmiş ve açlık kan glukozundaki her 10 mg/dl’lik artışın, pankreas kanseri riskinde %14 artışla ilişkili olduğu görülmüştür. Yani prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir.
Sonuç olarak; bu çalışmaya göre sadece diyabet değil, prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olma olasılığı vardır. Bu durum, pankreas kanserinden korunma adına önemli bir fırsat sunmaktadır. Çünkü diyabet saf dışı bırakılamayacak bir risk faktörüyken, prediyabet birtakım yaşam tarzı değişikleriyle (sağlıklı beslenme, kilo verme, egzersiz) geri dönüşü sağlanabilen bir durumdur.