Etiket: Destek

  • DOĞUMDA DOULA DESTEĞİ

    DOĞUMDA DOULA DESTEĞİ

    Yıllarca hastanelerimizde kadınlarımızın doğum korkularını tetikleyen temel duygu doğumda yalnız kalmak ve bir başına bırakılmak olmuştur. Normal doğum yapacağım diye, adına sancı odası denen koğuş gibi odalarda çığlık çığlığa bağıran bir sürü kadın… Bedenlerine, kendilerine güvenemeyen, doğurmayı değil doğurtulmayı bekleyen bir sürü kadın… Korkulu, endişeli ve panik halinde bir sürü kadın böyle doğum yaptı. Biz bunun adına normal doğum dedik.

    Doğal doğumda, doğum yapan anneye verilecek duygusal ve fiziksel destek oldukça önemlidir. Doğum travayı süresince anneye kesintisiz destek gerekir. Bu desteği hem profesyonel bir ekip yapmalı hem de gebenin aile içinde en güvendiği sarıp sarmaladığı eşi yada sevdiği yakınlarından biri olabilir. Doğum da destek, bebekle ilgili tıbbi verileri takip etmek değildir. Bunu zaten ebeler ve doktorlar yapmaktadır. Duygusal güven odaklı desteği , doula denilen profesyonel doğum destekçileri yapmaktadır. Doulaların görevi doğum yapan kadının kendini güvende hissetmesini sağlamaktır.

    Gebelere rutin müdahaleler tıbbi bir zorunluluk olmadıkça uygulanmamalıdır. Ancak günümüzde yüksek riskli ve risksiz gebe ayırımı yapılmadan tüm gebelere bu müdahaleler uygulanmaya başlanmıştır. Doğumda müdahale kararı alınırken avantaj ve dezavantaj kararları çok iyi değerlendirilmeli, bunlar aile ile uygun bir şekilde paylaşılmalıdır.

    Doğumda yer çekiminin desteklediği aktif ıkınma teknikleri desteklenmelidir. Her ıkınma tekniğinde kilit nokta karın nefesinin kullanılmasıdır. İç güdüsel olarak anne bebeğini dinleyebilse onun ne zaman gelebileceğini bilir .Bebeğini yönlendirebilir. Bir başkasının ona nasıl ıkınacağını söylemesine gerek yoktur .Tek ihtiyacı yalnız olmadığını bilmesi ve yanındakilere bebeğine ve bedenine güvenebilmesidir.

  • Travma Toplumu ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travma Toplumu ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Ülkemizde son bir haftadır yaşanan gencecik akademisyen Ceren Damar’ın ve minicik bir çocuk Mertcan’ın öldürülmeleri olayları beni derinden etkilemiş olup, toplum alt yapısının travmalardan geldiğini belirtmek istedim. Bence Türk toplumu “Travma Toplumu” olup, bu travmaların nesilden nesile aktarıldığı, kişinin kendi travmasının da eşlik etmesi ile çoğu zaman herhangi bir psikolojik destek alınmadığından böyle elim olayların yaşanmasına ortam hazırlandığını söyleyebilirim. Peki yaşatılan bu olaylarla travma toplumunun ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim? Şöyle açıklayayım; “Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), yaşanan bir travmanın ardından ortaya çıkan, duygusal, düşünsel ve davranışsal birtakım sorunları işaret eder. Travma nedir? Günlük yaşamımızda karşılaştığımız olağan sorunların, stres etmenlerinin dışında olağandışı ve kişinin duygusal dünyasını, ruhsal dünyasını tehdit eden, örseleyen yaşantılardır. Doğal afetler, deprem, sel, yangın veya insan eliyle yaşatılan travmalar. Bunlar nedir? İşkence, fiziksel şiddet, cinsel şiddet gibi olaylardır. TSSB da bu olağan dışı olaya verilen reaksiyon olarak ortaya çıkıyor.”

    Bu reaksiyonlar nelerdir? “İlk anlarda kişi saatlerce konuşmayabilir, iletişim kurmayabilir. Daha sonra iletişim kurduğu dönemde de depresif olduğunu gözlemleyebiliriz. En küçük uyarandan aşırı olarak irkilme tepkisi gösterebilir. Örneğin kapı çalındığında ya da telefon sesi duyduğunda yerinden sıçrar. Uykuları bozulur, uyuyamaz, kabuslar görür.”

    Yaşanan tüm bu olayların çocukluktan kalan, onları besleyen travmalar olabilmesi ise hiç uzak bir ihtimal değildir. “İnsan maalesef çocukluktan başlayarak travmalara maruz kalıyor. Küçük çocuklar da aynı şekilde hem doğal afetlerden hem kendilerine uygulanan cinsel taciz şiddetten olumsuz etkilenirler. Burada travmaya verilen tepki yaşanan travmanın türü, ağırlığı ve yaşayan bireyin yaşı gelişim dönemi psikolojik gelişim dönemine göre değişen şiddetlerde ortaya çıkar. Çocuklar daha ağır yaşar ve etkili bir müdahale görmedikleri ve bir psikolojik destek almadıkları takdirde ağır kişilik bozukluğu geliştirebilirler. Yetişkinlikte bu duygu durum bozukluğunun üzerine depresyon eklenebilir. Hatta madde kullanımı da eklenebilir. Insan eliyle yaşatılan travmalar, doğal afetlerden çok daha fazla bireyleri etkiler. Bunları fiziksel şiddet, cinsel şiddet, işkence ve savaş olarak sıralayabiliriz.”

     

      En önemli görevin çevresindeki özellikle travmatize olmuş bir çocuk ise en yakın bakım verenlere düştüğü söylenebilir. Gözlemci olmalarında fayda var. ”Çevresindeki kişiler travma yaşayan kişiye olayın öncesinde gösterdikleri yakınlığa göre samimi ve içten bir destek verilmeli, kişi özellikle olayın yaşandığı ilk günlerde yalnız bırakılmamalı. Travmaya uğrayan kişi güvenli bir ortamda olduğundan emin olmalı. Tabi adli mercilere başvurulması çok önemli. İnsan eliyle yaşatılmış bir travma ise mutlaka hukuki yollara başvurmalı. Bu adalet duygusunu geliştirmesi ve kişinin hayata bağlanması ve içinde bulunduğu topluma yeniden inanması açısından çok önemli.  Bu kişinin ilk anlardan başlayarak psikolojik destek alması sağlanmalı. Bazı travmalar vardır, örneğin doğal afetler, kaza, yangın gibi kişi kendi kendine atlatabilir, mutlaka her travma yaşayana psikiyatrik tedavi hele de ilaç tedavisi başlanacak diye bir kural yok. Ancak sürecin takip edilmesi önemli.”

     

      Peki böyle bir durumla karşılaştığımız zaman ne yapılmalı? “Kişi yalnız kalmamalı, genel sağlığına dikkat edilmeli, iyi beslenmeli, iyi uyumalı, iyi dinlenmeli. Beyne zararlı maddelere asla yöneltilmemeli. Uyumak için alkole yöneltilmemeli. Böyle bir ihtiyaç varsa doktorla görüşülmeli. Sosyal hayatın içinde olmalı, arkadaşlarıyla daha önce nasıl ilişkiler yürütüyorsa aynı düzende devam etmeli. İşi varsa işine devam etmeli, spor yapmalı ve sosyalleşmeli. Gerekli durumda da psikiyatrik destek almaktan kaçınmamalı.”

     

  • Tüp Bebek Tedavisi Sürecinde Eşlerin İletişimi Nasıl Olmalı?

    Tüp Bebek Tedavisi Sürecinde Eşlerin İletişimi Nasıl Olmalı?

    ÇİFTLERE YÖNELİK İLETİŞİM BECERİLERİ

    Kadınların duygularını ve düşüncelerini ifade etme ihtiyacı ile erkeklerin mesafe ve duygusal kontrol ihtiyacı arasında bir denge oluşturularak, çiftler arasındaki destekleyici bir atmosfer oluşturulabilir. Bunun için, yine psikoterapi seanslarında bazı temel iletişim becerileri ele alınarak, çiftlere uygulamalı olarak gösterilir ve daha sonra kendi yaşamlarında uygulamaları için ödevler verilir. Hem sözel, hem de sözsüz iletişimle ilgili de bilgiler verilir, doğru ve yanlış iletişim tarzları üzerinde konuşulur. Bununla birlikte çiftlerin karşılıklı empati yetileri üzerinde de çalışılır, buna yönelik egzersizler yaptırılır.

    Sözsüz iletişim becerileri

    İletişim kurarken, karşımızdakine sözel olduğu kadar sözsüz iletişimimizle de birçok mesaj veririz. Sözsüz iletişimin sözel iletişime göre etkisinin çoğu zaman daha fazla olduğunu söylemek mümkün olabilir. Ağzımızdan çıkan sözün aksi biçiminde davranıyorsak, karşımızdaki kişi bizim söylediklerimizi değil, davranışımızı referans alarak bir yorum yapar. Çiftler arasındaki birçok iletişim sorunları, sözsüz iletişim becerilerinin noksanlığına dayanır. Örneğin, taraflardan biri heyecanla bir duygusundan, yaşantısından bahsederken diğer taraf, gazete okuyarak, sadece başını sallıyor, “Anlıyorum, seni dinliyorum” diyorsa, anlatan kişi bu durum karşısında sözsüz davranışı baz alacak ve dinlenmediğini, önemsenmediğini hissedecektir.

    Sözsüz iletişimi oluşturan temel noktalar ise şunlardır (Egan, 1994):

    • Vücudumuzu ve başımızı karşımızdaki kişiye doğru konumlandırmak
    • Göz kontağı kurmak, bakışlarımızı kaçırmamak
    • Yüz ifademizle, jest ve mimiklerle dinlediğimizi ve ilgilendiğimizi belli etmek
    • Ses tonumuzun, konuşma tarzımızın ilgili olduğumuzu gösterir biçimde olması (örneğin; alaycı, küçümser olmayan bir konuşma tarzı)

    Empati

    Empati, etkili iletişimin anahtarlarından biridir. En basit tanımıyla empati, bireylerin karşılarındakinin algı dünyasına girerek, onların duygularını ve düşüncelerini, onları yargılamadan anlamaya çalışmaktır (Rogers, 1980). Bir başka deyişle empati, geçici olarak bir başkasının hayatında yaşamak, onun gözlükleriyle bakmaktır.

    Eşler, birbirlerini aktif bir biçimde dinleyerek, kendilerini eşlerinin yerine koyup, onları anlamaya çalışarak, kendi duygu ve düşüncelerini dışarıda bırakarak, duyduklarını ya da hissettiklerini karşı tarafa iletirse, empatik bir iletişimde bulunuyor demektir.

    Örnek: IVF tedavilerinin başarısız sonuçlandığını öğrenen bir çiftin kadın partneri ağlamaktadır. Erkeğin sarf ettiği şu cümle empatik yaklaşıma örnek olarak verilebilir:

    “Şu an oldukça hayal kırıklığına uğradın, bütün emeklerimizin boşa gittiğini düşünüyorsun”.

    Aynı durum için empatik olmayan bir cümle şu şekilde olabilir:

    “Ağlamak hiçbir şeyi halletmez, dünyanın sonu değil, ne var yani, bir kere daha deneriz!”

    İlk cümleyi duyan kadın anlaşıldığını, desteklendiğini hisseder. İkinci cümle ise kadının duygularını yok sayan bir tarzda olduğu için, kadın kendisinin anlaşılmadığını, desteklenmediğini hissedebilir.

    Empati yapabilen çiftler:

    • İlişkilerini güçlendirebilir,
    • Birbirlerine karşı destekleyici olur,
    • Birbirlerine daha çok saygı duymayı öğrenir,
    • Zihin okuma gibi zihinsel tuzaklardan korunur.

    Çiftlerin, terapi seanslarında, psikoloğun desteği ile empati becerilerini geliştirebilmeleri onlara yukarıdaki kazançları getirdiği gibi, kendilerini daha iyi tanımalarına, olaylara, insanlara verdikleri tepkiler konusunda da içgörü kazanmalarına yardımcı olur.

    Çiftlere yönelik iletişim anahtarları

    Erkeklerin sorunlarla başetmede, yukarıda “Başetme tarzları” bölümünde bahsedildiği gibi, çoğunlukla duygusal değil de akıla dayalı problem çözme stratejilerine başvurmalarından dolayı, eşlerine çözüm önerilerinde bulunarak ya da duygularını kontrol etmelerini önererek destek vermeyi tercih ederler. Her ne kadar bunu iyi niyetle yapsalar da, bu çabaları eşleri tarafından, duygularını hiçe saydıkları, ya da konuyu kapatmaya çalıştıkları şeklinde algılanabilir. Zamanla, erkekler eşlerine destek gösterme konusunda kendilerini yetersiz hissederek, bu konudan kendileri tamamen uzaklaştırabilmekte ve bu da daha büyük bir duygusal kopukluğa neden olabilmektedir. Bu nedenle, temel iletişim becerilerini hayatlarına taşıyabilen çiftler, infertilite gibi kişilerin kontrolleri dışındaki bir konuda, mutlaka bir çözüm bulma gereksinimi olmadan, birbirlerine daha etkili ve samimi biçimde destek olabilir.

    Eşler birbirlerini etkili iletişim kurarak daha iyi ve sağlıklı biçimde duymaya ve anlamaya başladıklarında, her ikisinin de infertiliteden farklı şekillerde etkilendiklerini kabullenmeleri daha kolay olacaktır. Psikoterapi seanslarında, çiftler sıklıkla birbirleriyle ilgili konuları kendi perspektiflerinden anlatıp onaylanmayı bekler, ancak bu kendilerini bir çözüme ulaştırmadığı gibi, bir kısır döngünün içinde tutar. Bunun yerine, partnerler birbirlerinin duygularını ve düşüncelerini olduğu gibi kabullenip, onları değiştirmeye çalışmazlarsa ilişkileri için olumlu bir adım atmış olurlar. Eşler birbirlerine empati yapmayı ve duygularını isimlendirmeyi öğrenerek, infertilite sürecinde farklılıklarını koruyarak da destekleyici olabildiklerini görebilirler.

    Kadınlar çoğu kez eşlerinin kendilerini onlar bir şey söylemeden anlamalarını, infertilite sürecine dair beklentilerini eksiksiz biçimde yerine getirmelerini, sonsuz empati ile yaklaşmalarını ve duygularını açık bir biçimde anlatabilmelerini bekler. Bu, birçoğumuzun da zaman zaman kendi hayatımızda yaşayabildiği bilişsel tuzaklardan biridir; karşımızdaki kişinin bizim zihnimizi okumasını bekleriz, ancak bu koca bir hayaldir (Domar & Dreher, 1996). Hiçbirimiz karşımızdaki kişinin zihnini okuma becerisine sahip olmadığımızdan, bu beklenti içerisinde olursak, yaşam boyu hayal kırıklıklarıyla baş başa kalmamız yüksek bir olasılıktır. İşte bu nedenle,  kadınların, her konuda olduğu gibi, çocuk sahibi olamamayla ilgili de tüm beklentilerini, ihtiyaçlarını net bir şekilde, ama emretmeden, rica eder bir üslupla ifade etmeleri çiftlerin sağlıklı iletişimi açısından yine başka önemli bir unsurlardan biridir.

    Çiftlerin iletişim becerilerinin geliştirildiği terapi seanslarında, infertiliteye dair duygu ve düşüncelerin ne zaman ve nasıl paylaşılacağı konusu da gündeme getirilebilir. Bu konuda çiftler ortak bir karar almalı, paylaşım zamanını ve yerini birlikte belirlemelidir. Bu paylaşımları yatak odasında ya da yemek masasında yapmamaları da önerilebilir. Zira, yatak odasındaki paylaşımlar cinsel yaşamlarının spontanlığını, keyfini bozabilir. Aynı şekilde, çiftlerin gün içinde bir araya gelebildikleri, keyifli sohbetler yapma fırsatını bulabildikleri yemek masasının da stres yüklü konulardan bağımsız tutulması daha sağlıklı olacaktır. Ayrıca, infertilite odaklı, destekleyici, güçlendirici paylaşımların yanı sıra, çiftlere,  ilişkilerinin farklı yönlerini keşfetmeye de zaman ayırmaları önerilebilir. Beraber gerçekleştirilen keyifli aktiviteler tedavi sürecinin daha rahat geçirilmesini sağlar. Örneğin, beraber yürüyüşler yapmak, sinemaya gitmek, doğada gezintiler yapmak, sosyal ortamlarda arkadaşlarla birlikte olmak çiftlerin birbirlerine olan bağlarını daha da güçlendirir. Çiftlere, tedavileri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, birbirleri için her zaman var olmaya devam edecekleri ve sevgilerinin emekle daha da güçleneceği hatırlatılmalıdır.

  • Depresyonda Olan Yakınımıza Nasıl Davranmamız Gerekir?

    Depresyonda Olan Yakınımıza Nasıl Davranmamız Gerekir?

    Depresyonda olan yakınımıza nasıl yardım edeceğimiz sorusunun cevabı her zaman merak edilir. Ne yaparsak yardımcı olmuş oluruz? Zarar vermemek için nasıl hareket etmemiz gerekir? vs… Öncelikle nedir Depresyon?

    Depresyon; isteksizlik, hayattan zevk almama, içinden bir şey gelmeme temel belirtileriyle ortaya çıkan bir duygu durum bozukluğudur. Bu psikolojik rahatsızlık; hem bedeni, hem düşünceyi hem de duygu durumu (mood) etkiler. Öncelikle depresyonda olan yakınınızın depresyonun türü ve derecesi konusunda doğru bilgiyi edinmesi ve bu durumun ortadan kalkması için ilk adımın atılması sağlanmalıdır. İlk başlarda yoğun seyreden semptomlar (belirtiler) iyileşme sürecinin seyri içerisinde azalma gösterecektir. Fakat bu süreçte kişinin istikrarlı bir şekilde profesyonel psikolojik desteğe/terapiye devam etmesi iyileşme için çok büyük bir önem teşkil eder, sizde bu süreçte yakınınıza sürece devam etmesi konusunda destek olmalısınız.

    Yardım sürecini iyi öğrenmeniz gerekir. Bazı durumlarda psikoterapi sürecine ilaç tedavisinin de eklenmesi gereken durumlar(psikiyatrist desteği) olabilir. Böyle durumlarda ilaç takibini yapmanız önemlidir. En önemli noktalardan biri ise; kişiye duygusal destek sağlamanızdır. Sabırlı olmanız, ilgili olmanız, olabildiğince onu anlamaya çalışmanız gerekir. Depresyonda olan kişiyi dikkatlice dinlemeye özen göstermelisiniz, zaman zaman dışa vurduğu duygu ve düşüncelerine ortak olmalı, bunları anladığınızı hissettirmeli ve gerçekleri görmesi yolunda desteğinizi sürdürmelisiniz. Depresyonda intihar düşünceleri terapist tarafından sorgulanması gereken kritik bir durumdur. Siz depresyondaki yakınınızın intihara ilişkin işaretler verdiğini sezerseniz veya bu tip düşüncelerden bahsettiğini duyarsanız, bu durumu mutlaka kişinin terapistine bildirin. Depresyonda olan kişi içinde duygusal destek barındıran arkadaşlığa, bir arada yapılan aktivitelere ihtiyaç duysa da kendisinde çok fazla beklentiniz olduğunu hissettirmeniz ve aşırı baskı yapmanız onu olumsuz anlamda tetikleyecektir. Aktivite davetlerinizde ısrar konusunda aşırıya kaçmayın. Eğer kişiyi iyi tanıyorsanız, daha önceden yapmaktan zevk aldığı aktiviteleri birlikte gerçekleştirmenizi önermek daha başarılı olacaktır. Depresif kişinin günlük hayat etkinliklerini yapamama yönündeki yavaş halleri normaldir. Bu konuda onu zorlamamalısınız, bilerek yaptığı ve ya tembel olduğu gibi suçlayıcı ifadelerden uzak durmalısınız. Bunun bir süreç olduğunu unutmayın. Doğru bir şekilde destek olabilmek için sizde sabırlı ve hoşgörülü olmalısınız. Gerektiğini hissediyorsanız zorlandığınız alanları daraltmak adına siz de bu destek sürecinde profesyonel destek alabilirsiniz. Kişi yapılandırılmış bir psikoterapi süreci sonucunda iyi hissetmeye başlayacaktır ve böylelikle eski işlevselliği geri gelebilecek ve yeni gerçekleştirmek istediği alanlara kapı açılacaktır. Bunun bir süreç olduğunu ve doğru yaklaşımlar ve işbirliği sonunda iyi olacağını hatırlatabilirsiniz.

  • Öğrenme Bozukluklarında Aile Tutumları

    Öğrenme Bozukluklarında Aile Tutumları

    Öğrenme kişiler için yalnızca belirli bir alanda kazanılan becerileri veya edinilen akademik bilgileri içermez, hayat boyu devam eden bir süreci ifade eder.

    Çocuklar doğdukları andan itibaren etraflarındaki uyaranlar aracılığıyla öğrenme süreçlerini otomatik olarak başlatmış olurlar. Bazı çocuklar okuma – yazma veya öğrenmeyle ilişkili diğer becerilerle ilgili sıkıntılar yaşayabilirler, bu onlarda öğrenme güçlüğünün işareti olabilir. Öğrenme güçlüğü, çocuğun öğrenme ile ilgili bir ya da birkaç alanda zorluk yaşaması olarak tanımlanabilir. Zeka geriliği, tembellik veya motivasyon düşüklüğünün belirtisi değildir.

    Öğrenme güçlüğünün bazı semptomları şunlardır:

    • Yön algısında (sağ-sol) bozukluk

    • Harfleri, kelimeleri veya numaraları ters çevirmek

    • Sesleri karıştırmak

    • Bazı nesneleri veya modelleri tanımlamada, boyut ve şekil bakımından sıralamada güçlük

    • Verilen yönergeleri anlamada, takip etmede ve organize olmakta zorluk

    • Yeni söylenmiş veya yeni okunmuş olan kelimeleri hatırlamada güçlük

    • Hareket ederken yaşanan koordinasyon eksikliği

    • Yazmak, kesmek, boyamak gibi el becerilerinde zorluk

    • Dil gelişiminde sorunlar

    • Zaman kavramını algılamada güçlük

    Öğrenme bozukluklarına disleksi (okuma güçlüğü), diskalkuli (matematik öğrenme güçlüğü), disgrafi (yazma güçlüğü) ve dispraksi (motor koordinasyon bozukluğu) örnek verilebilir.

    Öğrenme bozukluğu tanısı için yukarıda yer alan semptomların hepsinin görülmesi gerekmez, erken teşhis koymak önemlidir. Tanı aşamasında akademik performans değerlendirmesi yapılır, zeka testleri ve geliştirilen diğer testler uygulanır.

    Öğrenme güçlüklerine çoğunlukla dikkat eksikliği ve hiperaktivite eşlik etmekle beraber depresyon, kaygı bozuklukları da beraberinde görülebilir. Tedavisi için uzmanlar tarafından hazırlanan eğitimler uygulanmalıdır, eşlik eden sorunlar varsa bir doktor veya terapiste başvurulmalıdır.

    Öğrenme bozukluklarının tedavi sürecinde aile tutumları önemli rol oynamaktadır. Çocuğun okulda, rehabilitasyon merkezinde veya özel eğitim kurumunda gördüğü eğitimin ailede de paralel olarak devam ettirilmesi gerekmektedir. Çocuğun ailesi ile öğretmeni ve psikoloğu arasında tutarlılık ve iş birliği olmalıdır.

    Öğrenme bozukluğu yaşayan çocukların aileleri aşağıdaki tutumları sergilemelidir:

    • Çocuğunuzda öğrenim güçlüğü belirtileri seziyorsanız erken müdahale yapılabilmesi için erken tanı konulmasını sağlayınız. Bunun için çocuğunuzda ne tip bir öğrenme bozukluğu olduğunun tanımlanabilmesi adına bir uzmandan destek alınız.

    • Öğrenme bozukluklarının zeka ile ilgisi olmadığını unutmayınız.

    • Çocuğunuza okulda ve sosyal hayatında yaşadığı zorluklara karşı onun yanında olduğunuzu, onu anladığınızı, değerli olduğunu hissettiriniz ve şefkatli bir tutumla yaklaşınız. Onunla sözel ve duygusal iletişim kurunuz.

    • Çocuğunuzun zayıflıklarını yermek yerine güçlü yönlerini keşfediniz. Daha iyi yaptığı şeylere odaklanıp o yönlerini takdir etmeniz çocuğunuzun kendini daha iyi hissetmesini sağlayacak, onu olumsuz benlik algısından uzaklaştıracaktır.

    • Çocuğunuzdan onun kapasitesini aşan aktiviteleri yapmasını beklemeyiniz, yapabileceğinin en iyisini yapması için onu destekleyiniz.

    • Bir görevi verirken ilk önce o görevin en basit formunu yapmasını isteyiniz ve sizin yardımlarınız eşliğinde adım adım zorlaştırarak ilerlemesini sağlayınız.

    • Çocuk bu becerileri kendi başına yapmayı öğrendiğinde yardımı dereceli bir şekilde azaltınız ve onun bağımsızlığını destekleyiniz

    • Çocuklarınızın entelektüel meraklarını soru sormalarına izin vererek, onları dinleyerek, açıklamalar yaparak destekleyiniz.

    • Her çocuk tek ve özeldir, onun kendine güvenini sarsmamak için onu diğer çocuklarla kıyaslamayınız.

    • Çocuğunuzun istenilen düzeydeki gelişimi için zaman gerekmekte olduğunu unutmayınız ve sabırlı olunuz.

    Özel gereksinimleri olan çocuklar sıklıkla özel becerilere de sahiptir – azim, duyarlılık, direnç, sabır gibi. Bu beceriler alfabeyi kusursuz ezberlemekten veya harfleri kopya etmekten çok daha önemlidir. Bütün çocuklar ilerleme gösterir, fakat bu gelişimin sıklığı ve büyüklüğü kişiden kişiye göre değişir. Çocuğun özgüven algısının inşa edilmesi için onun güçlü yönleri desteklenmelidir.

  • Özgüven Kazanımında Ailenin Rolü

    Özgüven Kazanımında Ailenin Rolü

    Özgüven, bir çocuğun kendisine yönelik iyi duygular geliştirilmesi sonucu kendisini iyi hissetmesi demektir. Başka bir deyişle “Kendisi olmaktan memnun olması ve bunun sonucu kendisi ve çevresiyle barışık olması” demektir. Özgüven ve kendini beğenmişlik, kibirlilik demek değildir.

    Büyükleri tarafından;

    1 – Sevgi gören

    2 – Gereksinim duyduğunda beklediği yakınlık ve ilgiyi bulan

    3 – Fikirlerine değer verilen ve önemsenen

    4 – Güven duyulan

    5 – Yaşına uygun sorumluluklar verilen

    6 – İyi yaptığı şeyler için övülen

    7 – Gurur duyulan

    8 – Yaptıklarında hataya yer verilen

    9 – Olduğu gibi kabul edilen çocuğun kendisine özgüveni olur.

    *Artık kendini besleyecek becerilerde olduğu halde, onu beslemeye devam ettiğimizde,

    *Ters olsa bile ayakkabılarını kendi giymeye heveslendiğinde, düzelterek biz giydirdiğimizde,

    *Yemekten sonra ellerini yıkayabildiği halde, sabunlu bezlerle ağzını sildiğimizde,

    *Bacağını pantolonunun bir paçasına sokarken ufak yardımlarla fırsat vermek yerine, tamamen biz giydirdiğimizde,

    *Merdiveni kendisi çıkmak istediğinde, kucağımıza alıp yukarı çıkardığımızda,

    *Eşyalara artık uzanıp dokunabildiğinde, onları toplayıp dolapların içine kaldırdığımızda,

    *Lokantada: “Küçük bey siz ne yersiniz?” sorusuna, biz: “O ızgara yer.” dediğimizde,

    *Kafadan bacaklı adam çizdiğinde: “Öyle adam mı çizilir?” diyerek, 30 yaş becerimizle bir adam çizip etkili bir model olduğumuzu sandığımızda,

    *Çalan telefonu açmak için hevesle koştuğunda, telefonu elinden aldığımızda, vb. durumlarda, çocuğumuzun büyümesinin ve sağlıklı gelişmesinin en somut ifadelerini görmezlikten geliyoruz demektir.

    Özgüvenin yeteri kadar gelişememesinde çocuğa destek vermeyen aileler kadar aşırı korumacı ailelerin de olumsuz etkileri olur. Böyle durumlarda aile çocuğun yapması gerekenleri yapar.

    Çocuk adına karar verir.

    Çocuk adına düşünür .”Hava çok soğuk , hırkanı giyinmelisin” .Üşüyüp, üşemediğinin kendisi hissetmesi bir anlamda engel olunur.

    Aile bu tutumu çocuklarına yardımcı olabilmek için yaptıklarını düşünürler.

    Çocuk sorumluluk almalıdır.

    Eğer alamazsa kendi sorunlarını çözme becerisi kazanamaz.

    Bu tür çocuklarda Ben yapamam, Ben beceriksizim duygusu oluşabilir.

    Bu duygu, çocuğun özgüveninin gelişmesini engeller. Hatta bu durum devam ederse çocuk artık annesine sormadan hiçbir işi yapamaz hale gelebilir. İleriki yaşantısında sürekli olarak onay almadan karar verme güçlüğü oluşturabilmektedir.

    Özgüveni azaltan şeylerden biri de kıyaslanmaktır.

    Başkalarıyla, kardeşleriyle, komşu çocuklarıyla kıyaslanmamalıdır.

    Sizin çocuğunuzun da diğer yaşıtlarından güzel başarılı yaptığı pek çok iş vardır.

    Aile olarak siz çocuklarınızın özelliklerini tanır ve onlara değer verirseniz o da kendi varlığına değer verir.

    Çocuklarınıza diğer çocukları örnek göstermeyin.

    Kendi başarıyla yaptığı bir başka işi örnek gösterin.

    “Geçen sene şiir okurken ne kadar çok alkış almıştın” gibi başarılı olduğu anları ona hatırlatabilirsiniz.

    Yapabildiği hatta iyi yapabildiği konulardan örnekler verin.

    Çocuklarınızı iyi ve doğru tanımaya çalışın.

    Hangi alanlarda desteğe ihtiyacı olduğunu gerçekçi biçimde görmeye çalışın.

    İyi oldukları konuları anlatın. Deneme yapması için ona uygun ortamlar yaratın.

    Sizin, onun yaptığı diğer olumlu ve güzel şeyleri görüyor, fark ediyor olmanız çok önemlidir. Onun kendi gücüne inanmasını sağlayın.

    Kendisine inanmalıdır.

    Zevk aldığı, iyi yaptığı alanları birlikte tespit edin.

    Çocuğunuzu gözlemleyin, onunla uzun sohbetler yapın.

    Öğretmenleriyle konuşun, rehber öğretmeninin fikrini alın.

    Onunla planlar yapın.

    Küçük adımlar atın. Rahatlıkla altından kalkacağı hedefler belirleyin.

    Ona daima destek verin. Sizin yanında olduğunuzu her zaman bilsin.

    Çözüm odaklı olun. Konuları ve sorunları geçiştirmeyin “.Geçer , boşvermelisin,önemli değil “demek yerine duygu ve düşüncelerini ciddiye alınarak dinlenilebilinmelidir.

    Ona her konuda başarıyı elde etmesi için emek vermesi gerektiğini anlatın.

    Kendi hayatınızdan örnekler gösterin.

    Size yardımcı olan kişiler ve destekleri ona da sunup sunmadığınızı gözden geçirin.

    Ona ufaktan başlayarak sorumluluk verin. Onu izleyin, yardım edin. Destek verin.

    Takdir edin ve sorumluluk duygusunun gelişmesini sağlayın.

    Evde ve okulun dışında da farklı sosyal aktivitelere, ortamlara girmesini destekleyin. Birkaç arkadaşıyla kampa gitmesini destekleyin. Böyle ortamlarda sorumluluk almayı daha kolay öğrenecektir. Yanında olduğunuzu hep hissettirin.

    En zor durumlarda bile sorunlarını size açabilsin.

  • Çocuklarda Gelişim Takibi

    Çocuklarda Gelişim Takibi

    Çocuklar dil-bilişsel, fiziksel (psikomotor), duygusal ve sosyal gelişimlerinin yüzde yetmişini 0-6 yaş döneminde tamamlarlar. Bu dönem çocukların kişiliklerinin ve öğrenmelerinin temelini oluşturan çok önemli bir dönemdir. Bir çok psikolojik sorunun kaynağı çocuğun bu dönemde yaşamış olduğu sıkıntılardır ve bu dönemde yapılan hatalar çocukların gelecekteki davranışlarını, öğrenmelerini ve kişilik yapılarını derinden etkiler. Bu yüzden bu yaş diliminde ailelerin çocuklarını iyi tanımaları, çocuğun gelişimine nasıl destek olacaklarını, doğru duygu-düşünce-davranış kalıplarını bilmeleri gerekir. Bu dönemde yapılan etkinliklerle çocukların bilişsel-duygusal-psikomotor ve psikososyal gelişimini desteklemek, istenmeden yapılan hataların önüne geçip zamanında müdahalede bulunmak, gelecekte çocuğun yaşamını olumsuz etkileyecek durumların önüne geçmemizi sağlayacaktır.

    Çocuk Gelişim Takibi Programımız, bu amaçlara hizmet ederek aileleri yönlendirmek üzere planlanmıştır. Bunun için öncelikle, çocuğun içinde bulunduğu döneme ait gelişim özelliklerine sahip olup olmadığı, çocuk için uygun testlerle belirlenir. Amaç gelişimsel olarak yaşıtlarının seviyesinde olup olmadığının belirlenmesidir. Gelişim testleri sonunda zeka puanı belirlenmez, gelişim düzeyi hakkında bilgi edinilir. Dil-bilişsel, psikomotor(ince-kaba motor), psikososyal, görsel dikkat, hafıza gibi temel gelişim alanlarının tümünü gözden geçirip, her bir gelişim alanında, çocuğunuzun ne düzeyde olduğunu tespit edip, çocuğun ihtiyaçları değerlendirilip, desteklendiğinde daha da parlayacak olan yeteneklerini ortaya çıkarıyoruz.

    Böylelikle çocuğunuzun gelişimsel gecikme yaşadığı alanlar evde sizler tarafından desteklenerek sorunlar büyümeden önlenecek, düzenli takip ve değerlendirmelerle gerekirse bir uzman desteği önerilecek, yaşıtlarından ileri seviyede ya da parlak olduğu alanlar varsa bu alanlarda özel olarak desteklenerek, özel yeteneklerinin güçlenmesi sağlanacaktır. Dolayısıyla , çocukların gelişim takibinin yapılması için, herhangi bir sağlık ya da gelişim probleminin olmasına gerek yoktur. Sağlıklı çocukların da gelişimleri takip edilerek desteklenmelidir.

    Unutulmamalıdır ki: Hiç bir ebeveyn, anne-baba olmayı bilerek dünyaya gelmez. Tıpkı yaşamdaki diğer öğrenmelerimiz gibi anne-baba olmakta sonradan edindiğimiz ve uyum sağlamakta zorlanabileceğimiz bir roldür. Anne babalar oyun, oyuncak, sınır koyma, doğru davranış kalıpları veya ihtiyaç duydukları diğer konularda bilgilenmek ve ihtiyaç duyduklarında bir uzmandan yardım almaktan çekinmemelidirler…

  • Down sendromu psikiyatrik belirtileri

    Down sendromu psikiyatrik belirtileri

    1) Down sendromu nedir? Türkiye’de yaygınlığı nedir?

    Down sendromu, genetik düzensizlik sonucu insanın 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması durumu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan genetik hastalıktır.

    Down sendromu vücutta yapısal ve fonksiyonel değişiklikler ile karakterize edilir. Vücuttaki küçük ve büyük farklılıkların kombinasyonu yapısal olarak sergilenir.

    Down sendromu sık sık zihinsel bozukluklar ve fiziksel gelişimin tipik yüz görünümü gibi farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Fiziksel özellikler çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olmasıdır. Çoğunlukla hafif veya orta seviyeli öğrenme güçlüğü gibi sorunlar taşır. Gelişimleri genellikle geridir. Geç yürüme ve konuşma bozuklukları sıklıkla olur.

    Doğan her 800 bebekten birinde down sendromu görülür. Her yıl Türkiye’de 1500 down sendromlu bebek doğar. Down sendromu, bütün yaşlardaki, ırklardaki, dinlerdeki ve ekonomik şartlardaki insanları etkiler. Tahmin edilen, Türkiye’de yaşayan 100.0000 civarında down sendromlunun olduğudur.

    2) Down sendromlu çocuk sahibi ailelerin yaşadığı sıkıntılar nelerdir?

    Zihinsel geriliklerinden ve gelişim geriliklerinde dolayı DS’lu çocuklar daha çok ebeveyn desteği ve bakımına ihtiyaç duyarlar. Çoğunlukla hayat boyu aile desteği yaşamlarını sürdürürler. Kronik bir durum olduğundan dolayı ailelerin bu durumu kabullenmesi zordur. Ama erken eğitsel ve fizik tedavi desteği gelişim geriliğinin giderilmesi açısından önemlidir.

    3) Down sendromlu çocukların eğitiminde nelere dikkat edilmeli?

    Eğitim zihinsel gerilik açısından bireysel ve grup eğitimleri ve dil gelişimi açısından dil ve konuşma eğitimi şeklinde olmalıdır. Bireysel eğitimde komut alma, özbakım becerileri, tuvalet eğitimi vs gibi beceriler hedeflenmelidir. Dil ve konuşma eğitiminde kelime sayısının artırılması, seslerin düzgün telafusu, akıcı konuşma gibi hedefler çalışılır.

    4) Down sendromlu çocukların eğitiminde kardeş figürünün fonksiyonu nedir? Kardeş fonksiyonu eğitime yardımcı oluyor mu?

    DS’lularda kardeşın olması genellikle faydalı olmaktadır. Kardeş çocuklar için model teşkil etmekte ve zihinsel, dil ve sosyal gelişimlerinin daha iyi olmalarını sağlamaktadır. Ayrıca ileri yaşlarda DS’lu çocukların bakımında kardeşlerın sağlayacağı yardım ebeveynler için kolaylaştırıcı ve motive edici olmaktadır.

    5) Down sendromlu çocukların özel eğitim dışında sosyal hayata katılımı rehabilitasyonunda etkili midir?

    Sosyal destek bütün çocuklar için önemli olmakla beraber özellikle zihinsel problemler olan çocuklar için çok daha önemlidir. DS’lularda sosyal beceriler genellikle iyi olmakla beraber konuşma ve davranış problemlerinden dolayı toplum tarafından dışlanabilmektedir. Aslında doğru olan topluma entegre edilib toplum içinde yer edinebilmeleri sağlanmalıdır. Bunun için herkesin destekleyici olması, bu çocuklara karşı önyargılı olunmaması ve korkulmaması gerekmektedir.

    6) Down sendromlu çocuk sahibi ailelere çocuğun sosyal hayata katılımı için neler önerirsiniz?

    DS’lu çocukların sosyal yaşanlıları küçük yaşalardan başlamalı. Ebeveynler çocuklarından utanmamalı ve onların toplumun bir ferdi olduğunu unutmamalılar. Sosyal yaşantılarını desteklemek için yaşıtlarıyla beraber kreşe, anaokuluna, spor ve diğer etkinliklere gönderilmeliler. Ayrıca diğer DS’lu çocuklarla birlikte etkileşim halinde olmaları onların dünyada yalnız olmadıkları kendilerine benzeyen başka birilerinin de olduğu farketmelerine yol açar. Bu durum genellikle olumlu sonuçlar verir.

    7) Down sendromlu çocuk sahibi ailelerin de psikolojik ya da sosyal destek alması gerekiyor mu?

    Kronik bir problem olması ve diğer çocuklara göre daha çok ilgi ve bakım istemeleri DS’lu aileler açısından yıpratıcı olabilmektedir. Bu sebeple bu ailelerin psikososyal destek almaları hem çocuk hem de ebeveyn ruh sağlığı açısından önemlidir. Bu ailelerin yakın çevre, idareciler ve ruh sağlığı çalışanları tarafından desteklenmeleri gerekmektedir. Ayrıca DS’lu çocuklarında gelişiminin çocuk psikiyatristi tarafından takip edilmesi ve doğabilecek sorunlar açısından yardım almaları gerekmektedir.

  • Çocuklarda Hırçınlık

    Çocuklarda Hırçınlık

    Ailelerin zorlandıkları konulardan biri çocuklarının hırçın davranışlar sergilemesidir. Çoğunlukla 2-3 yaş civarında başlayan hırçın davranışlar önlemler alınmadığı takdirde uzun yaşlara kadar sergilenmektedir. Hırçınlık; öfke, ısrar etme, inat, tutturma, saldırgan davranışlar, zarar verme, ağlama nöbetleri, karşı gelme, uzlaşmama gibi davranışlarla kendini göstermektedir. Bu tür davranışlar söz konusu olduğunda anne ve baba ortaklaşa hareket etmeli ve çocukta yanlış olduğunu düşündükleri davranışları pekiştirici durumlardan ve söylemlerden kaçınmalıdırlar. Örneğin; küçük yaşta kaba şekilde konuşan çocuğa gülünmemeli ya da “O küçüktür ne anlar bırakalım istediğini yapsın” gibi davranışı destekleyici cümlelerden uzak durmalıdırlar. Çocuğun doğru davranmadığı her davranış, neden doğru olmadığı ile ilgi açıklanmalı ve bu davranış devam ettiği takdirde hangi sonuçlarla karşılaşacağı çocuğa aktarılmalıdır.

    Çocuklarda hırçın davranışların devam etmesinin ya da ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden biri anne ve babanın cevaplarının birbiri ile tutarsız olmasıdır. Ebeveynlerden biri  “hayır” diğeri “evet” dediğinde çocuk sağlıklı bir davranış biçimi geliştiremez, yaptığı hatalı davranışlarda aileden birinin onun destekçisi olacağına inanır ve davranışı devam ettirir. Bu nedenle anne ve baba önce çocuğa karşı olan tutumlarını gözden geçirmeli ve problemli tutumları değiştirmelidir. Bu süreçte aile bireylerinin birbirlerini suçlamaması, yapıcı bir şekilde problemi ele alması önerilmektedir.

    Çocuklarda davranış probleminin pekişmesine, devam etmesine sebep olan faktörlerden biri de aile büyükleridir(anneanne, babaanne, dede vb). Önlenemeyen davranış problemleri ile mücadele edildiği durumlarda aile büyüklerinin dikkat etmesi gereken husus, anne ve babanın sınırları dışına çıkan davranışlarda bulunmamaları gerektiğidir. Örneğin; anne ve baba çocuğa arkadaşlarına zarar vermenin yanlış olduğunu öğretirken, büyükbaba vurmayı destekleyici konuşmamalıdır. Aksi durumda çocuk ebeveynlerini dinlemez, onların kurallarını yok sayar. Doğru bir davranışta bulunmadığında onu destekleyecek kişiler olduğuna güvenir ve hatalı davranışları sergilemeye devam eder. Bu döngüyü kırmak zor olur. Anne ve baba sınırları iyi belirlemeli, ona göre davranmalı, aile büyükleri de ebeveynlerin koyduğu kuralların dışına çıkmamalıdır. Burada çocuğa koyulan kurallar da önem arz etmektedir. Sadece anne ve babanın duygularının ön planda tutulduğu, otoriter bir yapının mevcut olduğu, çocuğun duygularının önemsenmediği kurallar çocuğun isyan etmesine ve hırçın davranışlar sergilemesine sebep olmaktadır.

    Çocuklar hırçın davrandığında bazen aileler durumu kontrol edemez hale gelir ve çocuğa öfkelenme, suçlama, bağırma davranışları ortaya çıkar. Çocuğa öfkelenmek ya da suçlamak çocuğa durumu daha iyi kavratmaz aksine davranışın pekişmesine sebep olur. Böyle bir durum ile karşılaştığınız da sakin kalmalı, çocukla inatlaşmamalısınız. Uygun olmayan davranışa ilişkin açıklama yapabilirsiniz ancak bu açıklama çocuğun kafasını karıştıracak ya da konudan uzaklaşacak kadar uzun olmamalıdır. Net ve anlaşılır ifadeler kullanılmalıdır.

    Ailesi ve çevresi tarafından hırçın olarak nitelenen çocuğun kendine olan güveni kırılır, kendini suçlar ve diğer çocuklara göre kendini yetersiz olarak görür. Bu nedenle çocuğunuzun hırçın davranışlar sergilediğini fark ettiğinizde çocuk ruh sağlığı uzmanlarından destek alarak süreci atlatmasına yardımcı olmanız, çocuğunuzda var olan bu problemin sağlıklı bir biçimde çözümüne fayda sağlayacaktır.

  • Gelişimsel pediatri

    Gelişim bir bireyin doğumundan ölümüne kadar ki süreçte hayatta kalabilmesi ve toplumda uyumlu şekilde yaşayabilmesi için bilişsel (öğrenme, algılama), duygusal, hareket (ince ve kaba, dil (anlama ve ifade etme) ve sosyal-iletişim (akranları ve çevresi ile iletişim kurma) alanlarda gerekli becerileri kazanmasıdır. Gelişim devamlı ilerleyen ve çok yönlü bir süreçtir ve tüm gelişim alanları birbiri ile etkileşim halindedir. Gelişimin en hızlı olduğu dönem bebeğin ilk 3 yılıdır. Bu dönemdeki gelişim hayatın ileri dönemleri için de temel oluşturur ve tüm yaşamı etkiler. Dolayısıyla özellikle bu en kıymetli zamanda çocukların gelişimin tüm alanlarında izlenmesi ve ortaya çıkan sorunların en erken zamanda tespit edilip destek verilmesi çok önemlidir.

    Gelişimsel pediatri; gelişimin izlenmesi, gelişimsel sorunların değerlendirilmesi, tanı konulması, erken destek ve tedavi hizmetlerinin sağlanmasının yürütüldüğü bir bilim dalıdır.

    Gelişimsel Pediatri Hizmet Alanları

    Bebeklik ve erken çocukluk döneminde (0-42 ay) tüm çocukların normal gelişim dönemleri açısından değerlendirilerek ailelere danışmanlık verilmesi ve gelişimlerini destekleyecek doğru yaklaşımlar konusunda bilgilendirilmesi

    Bebeklik ve erken çocukluk döneminde (0-42 ay) gelişimsel açıdan risk altında olan ya da gelişim alanlarının bir ya da birkaçında sorun yaşayan çocuk ve ailelerin değerlendirilmesi, erken tanılanması, erken destek ve tedavilerinin sağlanması

    Gelişimsel Pediatriye Kimler Başvurabilir?

    Normal doğum haftasından önce ya da normal doğum ağırlığının altında doğmuş olan bebek ve çocuklar;

    Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatmış (doğumda oksijensiz kalmış, solunum destek cihazına bağlanmış, yenidoğan enfeksiyonu geçirmiş) olan bebek ve çocuklar;

    Genetik tanıları (Down Sendromu vs) nedeniyle gelişimsel açıdan risk altında olan bebek ve çocuklar;

    Gelişim dönemlerine ait sorunları (uyku sorunu, yeme sorunu vs) olan çocuklar;

    Gelişim alanlarının birinde ya da bir kaçında (öğrenmesi, algılaması, konuşulanı anlaması, isteklerini ifade etmesi, konuşması, hareket becerileri vs) kaygı oluşturan çocuklar;

    İlişki-iletişim kurma sorunu (otizm vs) ya da davranış sorunu (öfke nöbetleri, inatçılık vs) olduğu düşünülen çocuklar;

    Ailesi tarafından gelişiminin daha iyi ve etkin desteklemek isteyen aileler

    Gelişimsel pediatriye danışabilirler.