Etiket: Deri

  • Görünmeyen penis, gizli penis, göze çarpmayan (inconspicuous) penis

    Görünmeyen,dikkat çekmeyen,göze çarpmayan (inconspicuous) penis üst başlığı altında bazı tanımlamalar mevcuttur.

    Gizli, saklı (hidden), gizlenmiş (concealed)gibi terimler de kullanılmaktadır.Bu durumlar da penisin ya gerçekten küçüklüğü ya da penisin normal olup etraf dokularının bozukluğu söz konusu olabilir.Bu durumun ayırt edilmesi önemlidir. Çünkü mikropenislerde endokrin değerlendirme ve ayırıcı tanılar gerekebilmektedir.

    1)Küçük penis(mikropenis),penisin gövde olarak kabul edilen normal değerlere göre küçük olması (kendi yaş grubuna göre olan değerlerle karşılaştırıldığında)

    2)Ya da penisin yapısal olarak normal ancak saran yapılarının bozukluğuna bağlı olarak

    Gömük(buried) penis

    Perdeli,ağlı(webbed) penis

    Hapis,sıkışmış,tuzaklanmış (trapped) penis şeklinde görünecektir.

    Genel olarak doktora geliş şikayeti penisin küçük veya görünmez olması nedeniyledir.Bu da anne baba da ileriye yönelik kaygılara yol açmaktadır. İlk başta aileleri endişelendiren bu durum düzeltilmediğinde yaşı büyüdükçe çocukta da bazı endişelere yol açabilmektedir.

    Yapısal olarak penis üst kısımda karın duvarı ile başlangıç yerinde alt dokulara belirli bir açı ile yapışık durumdadır.Benzer bir açılanma da penisin alt tarafta torba ile birleştiği yerde olan açılanmadır.Bu alanlarda penis bu bölgelere bir nevi tesbitli durumdadır.İşte bu yapışma ve tesbitleri sağlayan bazı dokuların yetersizliğinde penis serbest kalmakta ve penis kısa görünmekte, içeride olduğundan ve de boyu da normal olmasına rağmen beliremediğinden görünememesine yol açmaktadır.Yine yapısal olarak penisin kökü ile karın duvarı arasında ki bölgede yağ dokusunun fazla olması da penisin gömük görünmesine yol açmaktadır.

    Gömük Penis

    Gömük penisteki penis gerek gövde yapısı,gerek boyu ve çapı ve gerekse yapısal özellikleri bakımından tamamıyla normal bir penis olmasına karşın sünnet derisinin altında saklı kalmış durumdadır. Sadece görüntü olarak küçük görünmektedir.

    Bunun nedenleri olarak;

    Penis kökünde ki karın duvarında yağ dokusunun fazla olması,

    Penis derisinin alttaki derin dokulara yapışmasındaki bozukluk,

    Torbaya kadar inmiş bir fıtık veya hidroselin (su kesesi ) ileri derecede genişlemesi nedeniyle penisin gömülmesine neden olması,

    Sünnet derisi dediğimiz uç bölgede yer alan derinin yapısal olarak aşırı derecede iriliği, (megaprepuce) fazlalığı sayılabilir

    Çok şikayet vermedikçe düzeltilmesini gerekli bulmayan cerrahlar da olmasına rağmen gömük penis çocuklarda bazı rahatsızlıklara yol açabilmektedir.Bunlardan bazıları tekrarlayan sünnet derisi iltihapları, bunu takiben bağlantılı olarak veya olmadan sünnet derisinin uç kısmında darlık gelişmesi (fimozis),cilt yapışıklıkları,akıcı işeyememe , işeme sürecinde çocuğun pipisini kontrol edememesidir.Yaşı daha da büyüdükçe bu durumun yaratacağı kozmetik rahatsızlık ve psikolojik sıkıntılar ,özgüven eksikliği ve de ailelerin çocuğun bu durumunun ileride ki cinsel hayatıyla bağlantılı kaygıları nedeniyle tedavi edilmesi düşüncesi ağırlıklıdır.Puberte öncesi çocuklarda bu durum dikkatli ve ayrıntılı bir muayene sonrasında sadece izlenir ve puberteye ulaştığında bu fazla yağ tabakası kaybolacağından ek bir tedaviye ihtiyaç duyulmaz. Eğer obezite nedeniyle dirençli bir yağ dokusu puberteden sonra da sebat ediyorsa liposuction veya cerrahi yollarla yağ dokusunun alınması ve karın duvarı bölgesine yapılacak plastik düzeltici operasyonlarla tedavi edilir.

    Eğer sorun penisin alt dokulara yapışma sorunu ise bu durum cerrahi yolla düzeltilmelidir. Penis tamamen etraf anormal yapışıklıklar ve bantlardan temizlenerek serbestleştirilir ve gevşek olan dokular alttaki dokulara dikilerek üst ve alt açılanmaları oluşturulur ve sünnet derisi ortaya çıkan ve normal boyutuna ve görünülürlüğüne kavuşan penisin alt tarafına kaplanarak tedavi edilir.

    Perdeli, Ağlı Penis

    Penisin alt kısmında torba ile birleşme kısmının başladığı yerde deri altı dokusunun alttaki dokulara tutunma sorunu veya gevşek tutunması nedeni ile oluşur. Bu durumda penis boyu normaldir ve görüntüsel olarak da sorun yoktur.Ancak penis gergin duruma getirildiğinde tam torba ile birleştiği yerde bir perdelenme görünecektir.Cerrahi işlem ile tedavi edilir.Ağlı perdeli kısım alınarak veya bazı estetik girişimlerle gerekli düzeltme yapılır.

    Sıkışmış,Hapis Penis

    Sünnet esnasında derinin fazla alınması sonucu oluşur.İyileşen uç kısımdaki deri daralarak penisin altta hapis kalmasına neden olur. Eğer çocukta daha önceden perdeli ağlı penis varsa ve buna dikkat edilmemişse ve sünnet yapılmışsa bu durum karşımıza çıkabilir.Yenidoğan döneminde yapılan sünnetlerin de bir kısmında bu durum gelişebilmektedir. Daralmış bir penis uç derisi vardır ve bu deri alttaki glans (penis baş kısmı) kısmına yapışmış durumdadır. Cerrahi yolla tedavi edilebilirse de steroidli pomatlarla tedavisi de mümkündür.

    Yukarıda saydığımız nedenlere bağlı sorunu olan ve görüntüsel olarak endişe duyulan penisler sünnet edilmemelidirler.Çünkü gömük penise neden olan sorunların düzeltileceği cerrahi operasyonda sünnet derisinin yetmezliği problem olacaktır ve özellikle penisin alt kısmının düzeltim sonrasında kapanmasında deri eksikliği karşımıza çıkacaktır.

  • Organa sensuum – duyu organları

    Duyu organları (Organa sensuum) canlının vücudunda çevreden gelen uyartıları olan uyarı alıcı reseptörler çevreye yönelik ekstero reseptör olabileceği gibi, vücudumuzun iç aleminden gelen uyartıları alan intero reseptörler de olabilirler.

    Dış alemden alınan uyartılar temas ve dokunma yoluyla alınabilir. Bu çeşit uyartıları alan oluşumlar kontakt reseptör olup mekanik veya kimyasal uyartıları değerlendirirler. Görme ve işitme duyuları ise uzaktaki, direkt temas olmayan oluşumların uyartılarını aldıkları için tele reseptör grubunu oluştururlar.

    Her bir spesifik reseptör, ne şekilde bir uyartı etki yaparsa yapsın, kendi spesifik değerlendirmesini yapar ve o şekilde algılar. Örneğin, göze yapılan bir mekanik etki canlı tarafından ışık duyusu şeklinde algılanabileceği gibi, dilimize yapılan bir elektrik uyarısıda çeşitli nüanslarda tat uyarısı olarak değerlendirilebilir. Bu reseptörler şartlara uyarak alınan duyum, duysal sinirlerle uyartıları M.S.S.’ nin ilgili alanlarına (Cortex cerebri’ nin genel duyu, işitme, görme merkezleri. hipotalamus, beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir.

    Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyanları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan, kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibuler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir.

    Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler, termoreseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar.

    Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, Basınç, Titreşim, Sıcak-Soğuk, Stereognosis ve Propriosepsiyon gibi duyular Genel Duyu, Görme, İşitme, Denge, Koku ve Tat gibi duyular ise, Özel Duyular olarak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki Genel Duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle Özel Duyulara girmeden önce derinin yapısı (integumentum communae) fonksiyonları ve eklentilerini inceleyeceğiz.

    Deri ve Eklentileri

    Deri ile eklentileri olan Kıllar, Tırnaklar, Deri bezleri ve Deride bulunan Genel Duyu reseptörleri, integumentum commune veya İntegumenter Sistem başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Cutis (Deri)

    Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1.5-2 m2.ortalama kalınlığı 1-2 mm (göz kapaklarının derisi 0.5 mm. sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) dir. Vücudu, Mekanik, Osmotik, Kimyasal, Işık ve Termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregulasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu, deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Derinin normalde var olan gerginliğine Turgor denir.

    Deri ve hastalıklarının ele alındığı Tıp dalına Dermatoloji denir.

    Deri, birbirinden oldukça farklı iki katmandan yapılıdır.
    Ektodermden gelişen, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeysel katmana Epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve Epidermisin altında yer almış tabakaya da Dermis (Corium) denir.

    A.Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturduğundan damarları içermez ancak, Dermis’teki damarlardan Difüzyon ile buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta Epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır.

    Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı Stratum basale’ dir (Germinativum). Stratum basale, melanosit hücrelerini içerdiğinden dolayı derinin rengini veren bir katmandır. Stratum basale, gerektiğinde Epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Stratum basale’nin uyarılması en yüzeysel katmanın incelmesi ile sağlanır.

    B. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollajen ve elastik bağ dokusu liflerinden (Stratum reticulare ve Stratum papillare’ den) oluşmuş kalın bir katmandır. Damar ve sinirlerden zengin olan Dermis birçok duyusal sinir sonlanmaları (reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler), Deri bezleri ve Kıl kökleri içerir.

    C. Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusundan yapılmış yağ hücrelerinden zengin bir katmandır. Dermis’ten daha kalın olan bu katmanda derialtı duyusal sinirler yüzeysel venalar ve lenf damarları yer alır. Hipodermis’ in gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilir.

    Kadınlarda hipodermis’ te, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle Meme, Kalça ve Karın bölgesinde biriken Subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. Bu tabakadaki yağ dokusu miktarı, beslenme durumu ve hormonal etkiler yanında bireysel ve ırksal farklılıklara göre de değişir.

    2. Derinin Özel Eklentileri

    Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, Tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir.

    Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Glandulae sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki tip bez bulunur.

    Glandulae sebaceae (Yağ bezleri) : Dermis’ te bulunan basit dallı bezler olup salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri, ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin özel kokulu salgısı Sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer oluşturur. Yağ bezlerinin kronik iltihabına Akne denir.

    Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık cinsiyet hormonları gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalşmasını uyarırlar.

    Glandulae sudoriferae (Ter bezleri) : Salgı gövdesi Dermis’ in en derin bölümünde veya hipodermis’ te yer alan ter bezlerinin ekrin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır.

    Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, Tırnak yatakları, Vulvanın küçük dudakları, Clitoris ve Glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar.

    Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol asidik bir salgı yaparlar bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur.

    Apokrin ter bezleri, Koltuk altı, Areola mammae, Vulvanın büyük dudakları, Anal ve Genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokuları vardır (Feromen).

    Pili (Kıllar) : Memelilerin karakteristik oluşumlarından olup İnsan vücudunda, avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunurlar. Koruma, duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır.

    Bir kılın deri içine girmiş bölümüne Kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne Scapus pili (Kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı yapıları Bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi Bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı Folliculus pili’ nin ortası hizasına bir düz kas olan M. arrector pili’ ye tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (kas derisi görünümü) sokar. Kıla rengini veren melanositlerdeki Melanin pigmentidir.

    Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa, cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son sabit kıllanmaya geçmesi Puberte ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder.

    Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar.

    1. Her iki cinste iç salgı bezlerinin kontrolünde olan, Puberte de meydana gelen kıllar (Hirci (koltukaltı kılları), Pubes (edep bölgesi kılları – pubis kılları), Genital bölge kılları ile Baş kılları-Capilli (Saçlar).

    2. Erkeklerde androgenlerin etkisi altında olan kıllar (Barba (sakal), Tragi (dışkulak yolu kılları), Vibrissae (burun kılları), Omuz, Sırt, Göğüs, Karın, Kol ve Önkolun ekstensor yüzlerinin kılları).

    3. Seksüel hormonlarla ilgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar, Supercilium (kaşlar), Cilia (kirpikler) ekstremite kıllarının bir bölümü.

    Tırnaklar (Ungues) : Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falanks’ larının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermis’ in bir modifikasyonu olan boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır.

    Işığı geçirme özelliğindeki (translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler.

    Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5 – 0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşulları ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5 – 1 mm büyürler.

    Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır.

    Tırnak kökü (Radix unguis) Sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus unguis) ve Tırnak kökü, Tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda Epidermis’ in Stratum germinativum’ u üzerine oturur.

    Tırnak Corpus’ unun proksimal bölümünde, yarımay şeklinde beyaz bir alan (Lanula) bulunur. Tırnak kökü ve Lanula’ nın altındaki, tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına Matrix unguis denir.

    Deride Bulunan Genel Duyu Reseptörleri

    Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan Dokunma, Ağrı, Isı, Basınç ve Titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler.

    Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Örneğin Ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır.

    Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri, Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır.

    Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    Kapsülsüz Reseptörler : Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve Kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir.

    Serbest sinir sonlanmaları : Ağrı, Dokunma, Basınç ve muhtemelen Isı duyusunu alırlar.

    Merkel diskleri (Meniscus tactus) : Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulunan basıç reseptörleridir.

    Kıl follikülü reseptörleri : Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler.
    Kapsüllü Reseptörler : Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krause cisimciği, Ruffini korpüskülü, derinin kapsüllü reseptörleridir.

    Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi, Ayak tabanı, Dudaklar, Dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan Dokunma ve İki nokta Taktil Diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir.

    Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermis, Hipodermis, Tendolar, Eklem kapsülü, Periton ve Dış genital organlarda bulunan Titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç – Gerilme) alan reseptörlerdir.

    Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) : Mukozalar ve derinin dermiş tabakasında yer alan Siferik şekilli soğuk (20 °C’nin altındaki ısıya duyarlı) ve basınç – dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. Ruffini korpüsküllerinden daha çok sayıdadır.

    Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup, sıcak (25° C’nin üzerindeki ısıya duvarlı) ve dokunma basınç ve gerilme duyusunu alır.

    Genel duyuları alan deri reseptörleri :

    Stereognosis : Stereognosis (Stereos=kitle, üc boyutlu oluşum, Gnosis=bilme tanıma) Dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dokunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek daha önce görülüp dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir.

    Stereognosis gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir.

    2. Organum olfactorium (Koku Organı)

    Burun boşluğu mukozasındaki reseptör hücreleri içeren Regio olfactoria, Koku Organı olarak fonksiyon görür. Buradaki olfaktor sinir hücreleri, atmosfer havasına karışmış koku partiküllerini algılayan kemoreseptör özelliğindedir.

    Koku organı, filogenetik olarak suda yaşayan hayvanlardan çok, karada yaşayan hayvanlarda gelişmiştir. İnsanlarda bu duyu, diğer omurgalılara göre daha az gelişmiştir. Örneğin köpekler insanlara göre 10 milyon kez daha kuvvetli koku duyarlar.

    Koku Mukozasının Yapısı : Burun boşluğu üç farklı örtü ile kaplanmıştır. Koku mukozası (Tunica mucosa olfactoria) burun üst konkasının yukarısında kalan özel bir mukozadır. Koku mukozasının en önemli özelliği olfaktor reseptör hücrelerini içermesidir. Bu hücrelerin dendirit niteliğindeki cilia’ ları mukozanın yüzeyine dönüktür. Mukozadaki destek hücreleri ve Bowman bezleri yaptıkları salgılarla mukoza yüzeyini ıslatırlar. Solunan havadaki koku partikülleri mukoza salgısı içinde eridikten sonra olfaktor reseptör hücreleri tarafından algılanır. İnsan koku mukozasında 25 milyon (köpeklerde 220 milyon) olfaktor reseptör hücresi vardır.

    Olfaktor reseptör hücreleri algıladıkları kokuyu sinir impulsları haline çevirerek akson niteliğindeki merkezi uzantıları (Nn. olfactorii) ile M.S.S.’ ne (Bulbus olfactorius – Tractus olfactorius – Koku beyni) iletirler.

    3.Organum gustus (Tat Organı)

    İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan Dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (tat tomurcuğu) tat reseptörleri (nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tat organı olarak ta fonksiyon görür. Tat tomurcukları (Calliculus gustatorius) dildeki Papilla vallata ve Papilla fungiformis’ lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tat tomurcuğu bulunur.

    Tat tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallata’ ların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tat delikleri (Porus gustatorius) bulunur.

    Tadı algılanacak suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tat tomurcuğunun içine girer. Tat tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tat reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tat hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tat duyumları N. lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu N. facialis’e aktarılır) ve N. glossopharyngeus yolu ile M.S.S.’ ne taşınır.

    Tat duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir. Lezzet; tat, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyumdur.

    Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır.

    4.Organum visus (Görme Organı)

    Görme organı, sağ-sol göz çukurcuklarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü, tüm vücuttaki reseptörlerin % 70’ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir.

    Bu katmandaki (Retina) nöronlar görme reseptörleri’ nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde, vücuttaki tüm afferent lifleri 1/3’ü kadar sayıdaki oluşturduğu N. opticus yolu ile M.S.S.’ ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyarılar gelmesine karşın, elektromanyetik spekturumun 1/70’ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (İnfrared) ışık spekturumunu da görebilirler.

    Göz anatomisi, Göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir.

    Göz küresi (Bulbus oculi)

    Göz küresi, Orbita içinde yer alan, yaklaşık 2.5 cm çapında 10 gr ağırlığında, yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç katmanlı bir duvar yapısına sahiptir.

    Göz Küresinin Duvar Yapısı : Dıştan içe doğru fibröz, vasküler ve sensorial olmak üzere üç katmandan yapılıdır.

    1.Tunica fibrosa (Fibröz katman) : Bazı Anatomistler tarafından destek katmanı olarak da adlandırılmış olan dış katman, kalın, fibröz bağ dokusundan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz katman ekstra okuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür.

    Fibröz katmanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup Sclera, bunun 1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup Cornea olarak adlandırılır. Göze ışık Cornea yolu ile girer. Cornea’ nın kan ve lenf damarları yoktur (sinirlenmesi zengindir). Sclera arkada N. opticus’ a ait liflerin göz küresini terk ettiği bölümde delikli (Lamina cribrosa) şekildedir.

    2.Vasküler katman (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigmentten zengin bir katmandır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahverenginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vaskuler katmanın, arkadan öne doğru Choroidea, Corpus ciliare ve Iris olmak üzere üç bölümü vardır.

    Corpus ciliare, vasküler katmanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği, farklı yöneltili liflere sahip düz kas (M. ciliaris) vardır. Aynı zamanda göz merceği de (Lens) asıcı bağlarla Corpus ciliare’ ye tutunur.

    Iris ise göz merceğinin önünde kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup, yapısında M. sphincter et M. dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. Iris’in ortasındaki açıklığa Pupilla (Göz bebeği) denir. Normal pupilla oda ışığında 4 mm çapındadır. Daralmasına Miyozis, genişlemesine Midriyazis denir.

    3. Tunica sensoria (Tunica nervosa optica-retina) : Göz küresinin en iç katmanı olup Retina veya sinirsel katman olarak ta adlandırılır. Sensorial katman çok nazik bir yapıda olup 130 milyon kadar fotoreseptör ile çok sayıda nöron içerir.

    Sensorial katmanın arkadaki en iyi gören alanına Sarı leke (Macula lutea) denir.

    N. opticus’un Retina’ yı terkettiği bölüm (Discus nervi optica) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Retina oftalmoskop yöntemi ile Pupilla açıklığından incelenebilir.

    Lens : Pupilla’ nın arkasında yer alan Lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında bikonveks bir mercektir. Damar ve sinirden yoksundur. Beslenmesi humour aqueosus ile sağlanır.

    Lens, asıcı bağlarla (Fibrae zonulares, Lig. suspensorium lentis) Corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu Lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Yakındaki cisimleri net görebilmesi için Lensin kırıcılığının artmasına Akomodasyon (uyum) denir.

    Camera bulbi (Göz boşlukları)

    Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve Camera posterior) önde olup, Corpus ciliare’ deki (Proc. ciliaris) pigmentsiz epitel tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön kameradaki Cornea ile Iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer.

    Göz içindeki üçüncü boşluk en büyük kamera olup Camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan Camera vitrea lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan Corpus vitreum ile doludur. Corpus vitreum % 90’ ı su olan jel kıvamında saydam bir oluşumdur.

    Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria)

    Kaşlar, Göz kapakları, Kirpikler, Konjunktiva, Gözyaşı aparatı ile Orbita içindeki ekstra oculer göz kasları, gözün yardımcı organları olarak adlandırılırlar.
    1. Kaş (Supercilium) : Frontal kemikteki her bir Arcus superciralis’in üzerindeki deride yer alan kısa, yatık seyirli kıllara topluca Supercilium (kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur.

    2. Göz kapakları (Palpebrae) : Her bir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapakları arasında Horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, Orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yerlerine Canthus (Göz kapaklarının birleşme noktaları) veya Commissura palpebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan Konjunctiva (conjunktiva) ile kaplanmıştır.

    Göz kapaklarının iç dokusu, M.orbicularis oculi tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu bunlar içindeki Meibom bezleri (Glandulae tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır. Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, Sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi Konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller.

    Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periyodik açılıp – kapanma hareketleri ile Glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına dolayısı ile Konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları Konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler.
    Göz kapaklarının serbest kenarlarında Cilium – Kirpikler bulunur. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur.

    Conjunctiva (Konjunktiva) : Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten Konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Conjunctiva, Glandulae conjunctivales’ leri içerir. Conjunctiva’ nın göz kapaklarındaki bölümüne Palpebral konjunktiva, Göz küresini saran bölümüne Bulber konjunktiva denir. Göz kapakları kapatıldığından alt ve üst iki çıkmaz şeklindeki Konjunctival aralık, Konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. Conjunctiva’ nın Lamina propria katmanında küçük yardımcı Gözyaşı bezleri bulunur. Bunlar sempatik innervasyona sahiptir.

    Apparatus lacrimalis (Gözyaşı sistemi) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem Gözyaşı sistemi olarak adlandırılır. Bu sistem, Gözyaşı bezi, Gözyaşı kanalcıkları, Gözyaşı kesesi ve Nazolakrimal kanaldan oluşur.

    Gözyaşı bezi (Glandula lacrimalis) : Gözyaşı bezi Orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanalcığı ile üst Konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm Saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır diğer bir kısmı ise iç Cantus yakınında bulunan gözyaşı pınarına (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolacrimal kanal) geçer. Gl. lacrimalis parasempatik uyarı ile çalışır.

    Atılım kanatları : Göz kapaklarının iç kantus’a yakın kenarında, Punctum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delikler, atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve Göz kapakları içinde ilerleyerek Gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara Canaliculus lacrimalis superior/inferior (üst ve alt gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis), burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır.

    Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakteriyel ve lizozimal enzimlerle, Saccus conjunctivalis’ e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı, içeriğindeki besinleri ve suyu Cornea’ ya ulaştırır.

    Ekstraokuler kaslar (Mm. externi bulbi) : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraoküler kasların 4’ü düz, 2’si oblik şekillidir.

    Düz seyirli kaslar :

    M. rectus superior, Elevasyon, adduksiyon, intorsiyon yaptırır.
    M. rectus inferior, Depresyon, adduksiyon, ekstorsiyon yaptırır.
    M. rectus medialis, Adduksiyon yaptırır.
    M. rectus lateralis, Abduksiyon yaptırır.

    Bu kaslar arkada (Orbita tepesinde) halka şeklindeki Anulus tendineus communis’ ten (Zinn halkası) başlarlar, öne doğru düz bir seyirle giderek Sclera’ ya tutunurlar.

    Oblik seyirli kaslar :

    M. obliquus superior, Depresyon, abduksiyon ve intorsiyon yaptırır.
    M. obliquus inferior, Elevasyon, abduksiyon ve ekstorsiyon yaptırır.

    Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır. M. levator palpebrae superioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü (Pars superficialis, Pars profunda) vardır. Pars profunda (Müller kası), düz kas özelliğinde olup sempatik innervasyona sahiptir.

    5. Organon statoacusticus (İşitme ve Denge Organı)

    Auris (Kulak)

    İşitme denge organı kısaca Kulak olarak adlandırılır. Dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümden oluşan kulak, merkez sinir sistemindeki bağlantıları sayesinde Ses ve Yer Çekimi değişimlerini algılamada özelleşmiş, analitik kapasiteye sahip bir organımızdır. Kulakla ilgili hastalıklar, Kulak-Burun-Boğaz (K.B.B.) Anabilim Dalı (Otorinolaringoloji) Uzmanı Hekimler tarafından tedavi edilir.

    Dış, orta ve iç kulağı ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    1. Dış kulak (Auris externa)

    Dış kulak, sadece karada yaşayan memelilere özgü bir yapı olup, sesin toplanması, arttırılması ve orta kulağa iletilmesinde rol oynar. Dış kulak kapsamında Kulak kepçesi (Auricula), dış kulak yolu (Meatus acusticus externus) ve Kulak zarı (Membrana tympani) incelenir.

    Kulak kepçesi (Auricula) : Embriyolojik olarak 6 adet mezenşimal şişkinlikten oluşmuş, def örme huni biçimli, tipik bir yapıdır. Bazı memeliler de uzun ve hareketli olan kulak kepçesi, insanlarda küçük ve immobil (hareketsiz) bir hale gelmiştir. Kulak şekli ile girinti ve çıkıntılarının belirginliği kişiden kişiye bazı farklılıklar gösterir.

    Kulak kepçesinin alt bölümündeki kıkırdak çatıdan yoksun parçaya Kulak memesi (Lobulus auriculae) denir.

    Meatus acusticus externus (Dışkulak yolu) : Dış kulak yolu, Kulak kepçesinin topladığı ses dalgalarını Kulak zarına ileten L şeklinde bir borudur. Yetişkinde 2-3 cm uzunluktaki bu borunun kıkırdak ve kemik olmak üzere iki bölümü (Pars cartilaginea, Pars ossea) vardır. Kıkırdak ve kemik bölümler arasında 40° lik bir açının bulunması nedeniyle yolun yöneltisi düz değildir. Dış kulak yolunu örten deri, kulak kepçesini saran derinin devamı olup, deri altı dokusunda kulak kiri salgılayan bezler bulunur. Bu bezlere Glandula ceriminose denir. Yolun kıkırdak bölümü derisinde Tragi olarak adlandırılan Kulak kılları vardır.

    Kulak zarı (Membrana tympani) : Kulak zarı dış kulak yolunun sonunda, dış kulak-orta kulak sınırında yer almış, ince, yarı saydam bir zardır. Canlı bir insanda inci gibi gri-parlak (sedef rengi) görünümdedir. Kulak zarının gergin ve gevşek olmak üzere iki bölümü (Pars tensa, Pars flaccida) vardır. Gergin bölüm, zarın büyük bir kısmını işgal eder.

    Kulak zarının ortasındaki çöküntülülere Umbo membrana tympani denir. Umbo membrana tympani, çekiç kemiğinin kulak zarına tutunan sapının (Manubrium) ucuna rastlar. Kulak zarı aydınlatılarak incelendiğinde Umbo membrana tympani’ den başlayıp öne-aşağıya doğru uzanan trianguler şekilde ışıklı bir alan görülür. Bu alana Politzer üçgeni (Işık refleks üçgeni) denir.

    Gevşek bölüm kulak zarının üst kısmında dar bir alan işgal eder.

    2. Auris media (Orta kulak)

    Orta kulak, Temporal kemik içinde yer alan nazofarinks ile bağlantılı havalı boşluklar, işitme kemikçikleri ve bunlara bağlanan kas ve bağlardan ibaret bir bütündür. Bu boşluklar içinde en büyük olan ve işitme kemikçiklerini içinde taşıyan boşluk Timpanik kavite (Cavum tympani) olduğundan birçok Anatomist tarafından Orta kulak ile özdeş olarak kullanılır. Timpanik kavite ve bununla bağlantılı diğer boşlukların havalanması, nazofarinks’ e açılan Tuba auditiva ossea (Östaki borusu) ile sağlanır.

    Timpanik kavite ve Mastoid havalı boşlukları :

    Timpanik kavite, Os temporale’nin pars petrosa’sı içinde yer alan irregüler şekilli birkaç ml hacimli bir boşluktur. Kulak zarı düzeyine göre epitimpani mezotirmpai ve hipotimpani olarak üç bölüme ayrılır. İşitme kemikçikleri zinciri esas timpanik boşluk olan mezotimpani bulunur.

    Timpanik kavitenin 6 duvarı vardır:

    1.Üst duvar: Tegmen tympani tarafından oluşturulur. İnce olan bu duvar, orta kulak iltihaplarının kafa boşluğuna yayılmasına imkan verebilir.

    2.Alt duvar: Bulbus V. jugularis interna ile Timpanik boşluğu ayıran ince bir duvardır.

    3.Ön duvar : A. carotis interna ile komşuluk yapan bu duvarın üst bölümünde iki kanala (Semicanalis M. tensorius tympani ve Tuba auditiva) ait delikler bulunur.
    4.Arka duvar : Proc. mastoideus tarafında yer alan bu duvardaki Aditus et Antrum mastoid boşluklarla Timpanik cavite arasındaki bağlantıyı sağlar. Duvarın ortasında, önemli bir buluş noktası niteliğinde Eminentia pyramidalis (içinde M. stapedius’u barındırır) yer alır.

    5.İç yan duvar : Orta kulak ile iç kulak arasında yer alan bir duvar olup, yuvarlak ve oval pencere (Fenestra cochleae -yuvarlak pencere, Fenestra vestibuli – oval pencere) içerir. Yuvarlak pencere Membrana tympani secundaria ile kapatılır. Oval pencereye Stapes’ in basis’i oturur. Duvarın ortasında, cohlea’nın ilk kıvrımı tarafından oluşturulan Promontorium bulunur. Üzerinde Plexus tympanicus yer alır.

    6.Dış yan duvar : Kulak zarı tarafından oluşturulur.
    Mastoid boşlukların en büyüğü Antrum mastoideum olup yeni doğanda dahi mevcuttur. Diğer Mastoid boşluklar (Cellulae mastoideae) 2-4 yaşlarında oluşur.

    İşitme kemikçikleri (ossicula auditus) : Timpanik boşluk içinde yer alan ve kulak zarından aldıkları ses titreşimlerini 15-20 kat artışla oval pencereye (Fenestra vestibuli) ileten, birbiri ile eklemleşmiş üç küçük kemikçik (Çekiç-Malleus, Örs-Incus, Üzengi-Stapes)’ tir.

    İşitme kemikçikleri ile igili kaslar: İşitme kemikçikleri ile ilgili iki kas vardır. M. tensor tympani (N. mandibularis innerve eder), M. stapedius (N. facialis innerve eder). M. tensor tympani uzun silindir şekilde bir kas olup kulak zarını gerer. M. stapedius kasıldığında, üzengi kemiğinin tabanını oval pencereden uzaklaştırır.

    M. tensor tympani ve M.stapedius kemikçik zinciri ile kulak zarının normal tonusunu korurlar, iç kulağa ulaşacak aşırı uyarıları önlerler. Ses ileti aparatında regülatör görevi görürler.

    3. Auris interna (İç kulak)

    İç kulak; Temporal kemiğin pars petrosa’ sı içine yerleşmiş, insan vücudunun en iyi; korunmuş organıdır. Dış ve orta kulak sadece işitme ile ilgili oldukları halde, iç kulak hem işitme hem de denge duyusunun algılandığı yapıları taşır. Kemik ve membranöz karmaşık kanallar sistemi ile, bu kanal sisteminde bulunan Perilenfa, Endolenfa ve Reseptör hücrelerinden oluşmuş olan iç kulak iki bölüme ayrılarak incelenir.

    Kemik labirent (Labyrinthus osseus) : Embriyolojik olarak, zar labirenti oluşturan kulak keseciğini (Vesicula otica) saran mezenşimal dokudan meydana gelen, kapsül niteliğinde bir yapıdır. Kemik labirentin iç yüzü ile zar labirent arasındaki aralık Perilenfa ile doldurulmuştur.

    Kemik labirentin Vestibulum, kemik yarım daire kanalları (Canalis semicircularis) ve Cochlea olmak üzere üç bölümü vardır. Vestibulum, kemik labirentin merkezi bölümü olup, önde Cochlea arkada kemik Canalis semicircularis ile devam eder. Vestibulum içinde zar labirentin denge ile ilgili yapılarından Utriculus ve Sacculus bulunur.

    Canalis semisircularis (kemik yarım daire kanalları), Ön, arka ve dışyan olmak üzere üç tanedir. Bu kanalların vestibulum’a bağlanan bir uçlarında birer şişkinlik (Ampulla) bulunur. Ön ve arka yarım daire kanallarının nonampuller bacakları, ortak bir bacak (Crus commune) ile Vestibulum’a bağlandığı halde dışyan kanalın nonampuller bacağı tek başına Vestibuluma bağlanır.
    Cochlea (salyangoz kabuk) : İç kulağın işitme ile ilgili yapılarını taşıyan kemik bölümüdür. İki buçuk defa bükülmüş bir salyangoz kabuğuna benzer. Cochlea’da merkezi kemik yapı olan Modiolus etrafında dolanan Spiral kanal (Canalis spiralis cochleae) bulunur. Bu kanal ince bir kemik lamı ile (Lamina spiralis) iki Skalaya (Scala tympani, Scala vestibuli) ayrılır.

    Zar labirent (Labyrinthus membranaceus) : Zar labirent, kemik labirent içinde yer almış, kabaca onun şekline uyan, içi endolenfa ile dolu, ince, birbirleri ile bağlantılı bir kanal ve keseler sistemidir.

    İşitme-denge duyusunun algılandığı esas yapıları taşıyan zar labirentin iki bölümü vardır.
    1.Vestibüler labirent : Denge ile ilgili zar labirent bölümleri (Utriculus, Sacculus, Ductus semicirculares) tir.

    2.Cochlea labirinti: Zar labirentin işitme ile ilgili bölümü olup, Cohlea içinde uzanan Ductus cochlearis’ten ibarettir. Ductus cochlearis Scala media olarak ta adlandırılır. Burada, mekanik ses uyarılarını, elektrik impulsları haline getiren Corti organı yer alır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ -Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Deri hastalıklarında nöralterapi yaklaşımı

    Deri vücudumuzdaki en büyük organlardan biridir ve bedenin bütünü ile ilgili çok önemli görevleri vardır; vücudu her türlü dış etkenden korumanın yanı sıra vücudun su dengesini ve ısısını düzenlemek, kalsiyum dengesini sağlamak, D vitamini sentezlemek, zararlı maddeleri vücuttan uzaklaştırmak ve solunum yapmak klasik okul tıbbı bilgimizdir. Ama her şeyden önce deri sağlığın aynasıdır (14).

    Deri ve deri altı dokusu çok sayıda reseptörler içermesi ile fonksiyonel bir bütünlük oluşturarak farklı stimuluslara aracılık eder. Organlar ve diğer yapılar için bir projeksiyon düzlemi oluşturur. Refleks anlamında viseral organ hastalıkları belli alanlara yansıma yaptığı gibi, yansımanın olduğu alanların uyarılmasıyla da yine refleks yollarla deri üzerinden ilişkide olan organa ulaşmak mümkündür(4, 15, 19, 31).

    Spinal kord yoluyla iç organlardan gelen ve bu organların bağlı olduğu segment içerisindeki alanlara yansıtılan nossiseptif uyaranların projeksiyonu, head zone olarak bilinmektedir. Head-zone kavramı günümüzde diagnostik açıdan önem kazanmıştır (31).

    Klinik deneyimlerde head zonelara karşılık gelen segmantal deri alanlarında, terapötik impulslar cuti-visseral refleks ve beyine giden uzun refleks yollarının tetiklenmesiyle uyarılabilir. Bu yol genel tıpta refleks terapinin temel mantığını oluşturmaktadır. Bugün derinin önemli bir refleks organ olduğunu biliyoruz. Bu özellik sinir sisteminin özellikli yapısı ve afferent impulsların çokluğundan kaynaklanmaktadır(15, 34).

    Deri yaşayan bir organdır ve her bir santimetre karesinde yaklaşık olarak 4 metreye varan sinir ağı, 150-226 adet ağrı noktası ve 2500-3385 sinir lifi, 28-29 adet dokunma duyu hücresi mevcuttur (14).

    Deri yapısı bakımından soluk alan bir duyu organdır. Bu canlı organın yüzeyini hafif asitli bir tabaka korur. Derinin görevi beden ısısını dengelemek, toksinleri uzaklaştırmak ve bedeni bakterilerden korumaktır. Deri yıkanınca yüzeyini koruyan doğal yağ tabakasının asiditesi yok olur. Hem bu doğal yağı ve asiditeyi hem de cildin doğal nemliliğini sağlamak için regüle bir organizma gereklidir (1,4,10,17,20).

    Deri, her biri farklı bir doku yapısına sahip üç ayrı katmandan oluşur. Yüzeyden derine doğru bu tabakalar şunlardır:

    1- Epidermis: Derinin en dıştaki tabakasıdır. Keratinositlerden oluşur. Kalınlığı vücudun bölümüne, yaşa ve cinsiyete bağlı olarak değişir. Dört farklı tabakaya ayrılabilir:

    Stratum basale: En alttaki tabakadır, tek sıra hücrelerden oluşur. Bu üst deri hücrelerinin oluştuğu ilk tabakadır.

    Stratum spinosum veya stratum granulosum: Bu alttaki tabakada oluşan hücrelerin evrimleşmesi ve üst üste birikmesiyle oluşmuştur.

    Stratum corneum: En üstte ve neredeyse tümü ölmüş hücrelerden oluşur (14).

    Epidermisin dermisten farkı bu tabakada damarların bulunmamasıdır. Beslenme altta bulunan dermisten difüzyon yoluyla olur. En alt tabakada oluşan keratinositin bütün tabakaları kat ederek cansız bir keratin tabakası haline gelmesine kadar geçen süreye derinin çevrimi (turnover) denir ve 21-24 günlük süredir. Epidermiste deriye rengini veren melanositler, derinin korunmasında rol oynayan Meckel hücreleri, Langerhans hücreleri ve lenfositler de bulunur.

    2- Dermis: Dermis cildin gerçek gücünü ve direncini oluşturur. Kan damarları, sinir uçları, yağ bezleri, ter bezleri bu kısımda bulunur. Asıl deriyi oluşturan deriye elastikliğini veren lifli ve damarlarla sinirleri içeren bir dokudur (14, 20,22). Bunun da aslında iki tabakası vardır:

    Stratum papillare : İnce yüzey tabakasıdır, ince elastik lifler içerir, üstteki tabakanın deriye sağlam bir şekilde tutunmasını sağlar. Çeşitli savunma hücreleri de içerir (histositler, fibroblastlar, mast hücreleri ve bağışıklık hücreleri). Ayrıca hissetmemizi sağlayan serbest sinir uçları ile dokunma ve basınç algılayıcıları gibi yapılar da bu tabakada bulunmaktadır (14, 18).

    Stratum reticular : Asıl olarak kalın kollajen lif demetleri ve elastik liflerden ibaret bir ağ yapısı oluşturmaktadır. Çeşitli tipte ter ve yağ bezleriyle, kas hücreleri, kıl ve tüylerle ilgili yapılar da bu tabaka içinde yer alır. Ayrıca tüm bu yapıları birleştiren ve desteğini sağlayan bağ doku hücreleri de bu tabaka da yer alır (14,31,32,34).

    Deri altı dokusuna bitişik bölümü küçük ve orta boy damarların oluşturduğu bir ağ yapısına sahiptir. Ana işlevi vücut sıcaklığı ile kan basıncını düzenlemektir (14,19).

    3- Hipodermis: Yumuşak yapısı ile cildi kaslar ve kemiklerden ayırarak, yastık vazifesi gören hipodermis cildin alt tabakasıdır. Sıklıkla subcutis denilen tabakadır. Yapı olarak yağ ve bağ dokusundan oluşur. Enerji deposu ve mekanik tampon görevi de yapar. Temel işlevi taşımak ve bağlamaktır. Bu tabaka bir altta yer alan fasyaya kadar uzanır. Deri altı doku içinde de kan damarları, sinirler ve lenf damarlarının geçtiği yağ dokusu lobülleri bulunur (14, 18, 14,22,26,31,34,35).

    Embriyolojik olarak deri ve nöral sistem ektoderm kökenlidir. Deri otonom sistemin segment yapısındaki son düzlem olarak ifade edilir. Derideki lezyonlar aynı segment içerisindeki organik bozuklukları göstermektedir. Birçok deri hastalıklarının simetrik olması merkezden kontrol edilen nöral süreçlerin varlığını kanıtlamaktadır (15, 17, 31,32,33,34,35).

    Vejetatif sinir sistemine ait liflerin uzunluğu yaklaşık 500.000 km’dir. Bedenin tamamı birbiriyle iletişim içindedir ve bir bütündür. Bütün nörovejetatif sistem fonksiyonları; humoral, sellüler, nöronal ve hormonal düzenleyici mekanizmaların aralarındaki ayarlamalar sonucu sistemdeki reaksiyonlara katılımı ile ilişkilidir. Herhangi bir bölgede meydana gelen olumsuz bir uyarı vejetatif sinir sistemi aracılığıyla tüm sistemi etkilemektedir. Deride ortaya çıkan bir dengesizlik, bu bölgede birikecek olan toksinler aracılığıyla da olumsuz bir etki yaratacaktır. Yani hastalık sadece bir organı değil tüm vücudu etkileyecektir (7,11,15,16,17,31).

    BAŞLICA DERİ HASTALIKLARI

    Regülasyonu çeşitli sebeplerle bozulan ve bağ dokusu yüklenen organizma farklı taşma semptomları ile karşımıza çıkar. Deri hastalıklarının çoğunun ortak noktası bozulmuş bağırsak florasıdır. Yeterince emilim ve toksin atılımı gerçekleştiremeyen beden biriken toksin yükünden kurtulmak için deriyi kullanır ve çok sayıda okul tıbbına göre sebebi bilinmeyen deri hastalıkları olarak ortaya çıkar (14, 15,16,17,31).

    PSÖRİAZİS

    Psöriasis, popülasyonun %4’ünde gözlenen, epidermisin anormal proliferasyon ve differensiyasyonu ile karakterize enflamatuar papüloskuamöz bir hastalıktır. Etiyolojisi kesin olarak bilinmemesine rağmen bazı faktörler üzerinde durulmaktadır. Bunların arasından genetik faktörler yanı sıra presipitan faktörler; başlıca travma, emosyonel stres, endokrin faktörler ve enfeksiyonlar (özellikle hemolitik streptokokal enfeksiyonlar) gelmektedir. İnsülin stres testi ve adrenal korteks hormonlarındaki artış, nörohormonal sistemin psöriaziste önemli rol oynadığını göstermektedir (14, 31).

    ÜRTİKER ve ANJİOÖDEM

    En sık görülen allerjik rahatsızlıklardan birisidir, deride kabarıklık, kaşıntı, şişme ile kendini gösterir. Bu şişme derialtı dokularda olduğu zaman buna anjiödem denir. Yüz, dudak, dil, boğaz, göz veya kulaklarda oluşabilir. Larinkste şişme olursa hava yollarında ani tıkanma meydana getirerek tehlikeli olabilir. Deri yüzeyinde çok çabuk birkaç dakika içinde meydana gelebilirler. Kaşıntı ile başlar, deride kızarma ve şişkinlik oluşturur. Şekilleri çok değişkendir. Bazen yuvarlak ufak noktacıklar halinde bazen de çevresi düzensiz ortaları uçuk renk alarak bir haritayı andırabilirler. Ürtikerin belirgin özelliği çabuk ortaya çıkıp kaybolabilmeleridir. Kaybolduktan sonra aynı yerde veya vücudun herhangi başka bir noktasında tekrar edebilirler. Birçok nedenlerle ürtiker/anjioödem görülebilir. Bunların içinde en tehlikeli olanı ilaç ve besin allerjileridir. İdiyopatik ürtiker en sık gördüğümüz ürtiker tipidir(14, 31).

    HERPES ZOSTER

    Spinal ya da serebral gangliyonun herpetik enfeksiyonudur. Bu durumda gangliyonun inerve ettiği dermatomal segmentte şiddetli bir ağrıya yol açar. Böylece vücudun bir yarısının etrafında segmenter hiperaljezi ve hiperestezi ortaya çıkar. Bu segment en düşük direncin olduğu yerdir. Takip ve tedavi edilen hastaların çoğunda herpes zoster nevraljisinin ortaya çıkmasının altında asıl nedenin bağışıklık sistemin zayıflığının yattığı bilinmektedir. Herpes zoster servikal, torakal ve hatta lomber bölgede segmental bir alanda lokalizedir. Tedavinin asıl amacı tutulan segmentlere göredir. Esas amaç ağrıyı azaltmak, dolaşımı ve metabolik prosesleri artırmaktır (14, 31,32).

    DERMATİT

    Atopik dermatit, deri kuruluğu ve kaşıntı ile ortaya çıkan intermittan enflamatuar bir deri hastalığıdır. Deride likenifikasyon ve ekzema oluşur. Lezyonların zaman zaman alevlenmesi ve bunun sıklaşması sonunda, deride sözü edilen değişiklikler meydana gelir. Bunların yanı sıra dönem dönem sekonder enfeksiyonlar ve eritrodermi de gözlemek mümkündür. Hastalığın ortaya çıkaran pek çok faktör öne sürülmüştür, bunlar başlıca çevresel, ailevi atopi öyküsü, enfeksiyon, irritan maddeler, ısı değişiklikleri, emosyonel faktörler, allerjenler, genetik ve diğer faktörler (14, 31) .

    EGZEMA

    Egzama derinin kurumasına, kızarmasına ve pul pul dökülmesine neden olan bir cilt hastalığıdır. Deri ateşlenip çok fazla kaşınabilir ve kaşıma derinin zedelenip enfeksiyon kapmasına neden olabilir. Egzama bulaşıcı değildir. Egzama derinin iltihaplanması için kullanılan bir terim olan dermatit olarak da bilinir. Atopik egzama en çok bilinen egzama türüdür ve saman nezlesi ve astım ile ilişkilendirilir. Atopik egzamaya yakalanma eğilimi kalıtsal olarak miras alınmasına rağmen çevresel etkenlerden de oldukça fazla etkilenir. Tüm dermatitlerde özellikle infantil dermatitte bozulmuş bağırsak florası en önemli nedendir (14, 31,32,33,34,35).

    MANTAR ENFEKSİYONU

    Mukozal membrandaki mantar hastalıkları daima zayıflamış immun sistemin göstergesidir. İmmunosupressifler (sülfoamidler, antibiyotikler ve kortizon vs) intestinal florayı bozarak bağırsaktaki mantar enfeksiyonlarına sebep olur. Böylece bağırsağın kendisi bozucu alan haline gelir ve immunosupresyona neden olur. Prokain enjeksiyonu ile düzenlenen dolaşım bu olumsuz etkileri ortadan kaldırır (14, 31,32,33,34,35).

    PİRÜRİT

    Kaşıntı anlamına gelen pirüritin nörojenik kökenli mi psikojenik kökenli mi olduğunu ayırt etmek gerekir. Psikojenik kökenli kaşıntılarda hormon ekseni tedaviye dahil edilmelidir. Susuzluğun da önemli bir kaşıntı nedeni olabileceği göz ardı edilmemelidir (14, 15, 21, 31,32,33,34,35).

    SKLERODERMA

    Bağ dokusundaki atrofi ve skleroz sonucunda vazokonstriksiyon, ter bezlerinin fonksiyon bozukluğu ve kalsiyum metabolizma bozukluğu ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalıkta sempatektomi ve paratiroidektominin başarılı olması nedeniyle nöralterapötik yaklaşım ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir (14, 15,16,17,21, 31,32,33,34,35).

    TELEJİEKTAZİ

    Derideki terminal kılcal damarların genişleyerek görünür hale gelmesidir. Çok ince iğne ile prokain uygulayarak tedavi edilebilir (14, 21,31,32,33,34,35).

    BAĞIRSAK KAYNAKLI ALERJİK HASTALIKLAR

    En sık rastlanan deri hastalıklarıdır. Alerjik deri hastalıkları arasında serum hastalığı, quincke ödemi, kurdeşen, egzama ve kontakt dermatit sayılabilir. Alerjik deri hastalıklarının sebebini bulmak oldukça güçtür. Bu amaçla hasta ve çevresi çok iyi araştırılır. Çeşitli deri testleri yapılır. Ancak bu hastalara yapılacak bir SFS, kineziyolojik incelme, Vegatest, Proquant veya Elektrovoll yardımı ile bağırsak flora analizi sorunun kaynağının kavranmasında önemli bir rol oynayacaktır. Gerekirse hasta bulunduğu çevreden bir müddet uzaklaştırılmalıdır. Alerjiye sebep olan etken bulunmaya çalışılır. Bu etkenler; çiçek tozları, çeşitli besin maddeleri, ev tozları, bazı ilaçlar, bağırsak parazitleri vs olabilir. Alerjik hastalıklarda kalıtımın, vücut yapısının ve ruhsal durumun yani psikolojik sebeplerin de rolü büyüktür (14, 15,16,17, 20,31,32,33,34,35,39)

    DERİ HASTALIKLARINA NTH

    Organizmanın kendi kendine iyileşme yeteneği için regülasyon mekanizmasının iyi çalışması gerekir ve nralterapi temel regülasyonunu sağlayan en etkin yöntemlerin başında gelir. Cilt hastalıklarında nöralterapi yaklaşımı (15,16,17,31,39):

    Adler Langers noktalarının muayenesi ile başlanır.

    Kipler cilt kaydırma testi ile sorunlu seviyeler tespit edilir.

    Sorunlu olan bölgenin etrafına quadellar yapılır.

    İlgili segmentin enjeksiyonları yapılır.

    İlgili gangliyonlar tedaviye dahil edilir. Sorunlu segmente üst etki gösteren sempatik trunkus blokajı büyük fayda sağlar.

    Sorunlu olan tarafa İV prokain uygulaması yapılır.

    Bağırsakların semptomatik tedavisi yapılır.

    Para-nazal sinüslerin tedavisi yapılır.

    Abdominal tedavi yapılır.

    Bozucu alanların tedavisi.

  • Sedef hastalığı

    Çeşitli klinik biçimlerde ortaya çıkabilen,yineleyici, kronik bir deri hastalığıdır.
    Yunanca kaşıntı anlamına gelen 'psora' kelimesinden türetilerek psoriasis adını almıştır.
    Bilinen en eski deri hastalıklarındandır.
    Toplumun yaklaşık % 1-3 'ünde bu hastalık görülmektedir.
    Keskin sınırlı, pembemsi, kırmızımsı plaklar üzerinde parlak sedefi-beyaz kabuklarla karakterizedir. Bu nedenle “sedef hastalığı” diye anılır.
    Saçlı deri, diz, dirsek ve sırtın alt kısmı sıklıkla tutulan bölgelerdir. Bazı vakalar oldukça hafif seyrederken bir kısım vakalarda ise vücudun büyük bir kısmını tutacak şekilde şiddetli görülebilir.
    Sebebi bilinmemekle beraber kanda bulunan akyuvarlardaki bir anormalliğin iltihabi olayı tetiklediği ve hastalığın ilerlemesine yol açtığı yapılan araştırmalarda görülmektedir.
    Kronik olarak akyuvarlarca hasar gören cilt kalınlaşır ve normal yapısını kaybeder. Normal cilt kendini ortalama 21 günde yenilerken sedef hastalarında bu süre 3-4 güne kadar düşebilir. Normalden 7-8 kat daha hızlı oluşan bu yeni deri doğal olarak sağlıklı olmaz. Deride kaşınma, yaralanma, beneklenme tarzında yeni plaklar ortaya çıkar.
    Hastalığın en sık görülen şeklinde ise, başlangıçta küçük kırmızı kabarıklık vardır. Ardından kabuklanmalar ortaya çıkar ve kabuklar kaldırıldığında altta küçük kırmızı kanama alanları görülür.
    Sedef hastalığı, streptokoksik boğaz iltihabı gibi bazı infeksiyonlardan sonra bir takım ilaçların alımıyla birlikte aktivite kazanabilir.
    Lezyonlar genellikle simetriktir. Hastalığın bir çok tipi vardır.
    Kronik ve stabil,
    Akut ve değişken gibi.
    Akut formu yaygın cilt kızarıklığı veya iltihaplanma ile seyredebilir.
    Psoriazis vulgaris diye adlandırılan tipi en yaygın görülenidir.
    Dizler,dirsekler,kasık bölgesi ve genital bölge, kollar, bacaklar, avuç ve ayak tabanları, saçlı deri, vücuttaki kıvrım bölgeleri, sedef hastalığın en çok görüldüğü bölgelerdir.
    Sedef hastalığı olan kişilerde %30'a varan oranlarda eklem iltihaplanması şikayetleri görülür. %5-10'unda çeşitli eklemlerde iltihabi olaydan dolayı işlevsel kısıtlılık oluşur. Bazı kişilerde eklem iltihaplanması şikayetleri, deri tutulumu arttığı zaman kötüleşebilir. Bazen de deri tutulumu düzeldiğinde eklem şikayetleri de düzelir.
    Sedef hastalığı, güneşli iklimlerde azalır, kışın ise artış gösterir.
    Yapılan çalışmalarda, psikolojik stresin sedefi etkilediği, ciddi hayat değişimlerinde sedefin değişiklik gösterdiği saptanmıştır.
    Sigara ve alkolün de sedefi artırdığını gösteren bilimsel çalışmalar vardır.
    Sedef Hastalığının Akupunktur İle Tedavisi:
    Sedef hastalığının akupunktur ile tedavisinde, vücudun kendi içindeki böbrek üstü bezlerinden salgılanan kortizon salgısını arttıran vücut ve kulak akupunkturu noktaları kullanılır.
    Alerjik etkileri azaltmak için de alerji cevabını düzenleyici noktalar tedaviye eklenir.
    Gerektiğinde de bizim teşhis ve takip sistemince bulunan bağışıklık (immün) sistemini düzenleyici noktalar tespit edilir ve o noktalara akupunktur uygulanır.
    Hem uygun cilt temizlik preparatlarıyla cilt soyulması kolaylaştırılır, hem de içten yapılan etkiyle cildin yenilenmesi sağlanır.

  • Kök hücre dermaterapisi

    Dermaroller ile her bölgede ortalama olarak 6-10 kez yıldız şeklinde uygulama yapılır. Aynı bölgeden defalarca geçildiğinde 1cm2'de yaklaşık 250-300 adet mikrokanal açılır. Bu mikrokanalların açılması sırasında genellikle kanama söz konusu olmaz. Mikrokanallar yaklaşık 20 dakika içinde herhangi bir iz bırakmaksızın derinin kendi elastikiyeti ile kendiliğinden kapanır. Bir başka açıdan bakılır ise 20 dakika boyunca deri altına açık olan 1000'lerce kapı elde edilmiş olur. Kök hücre dermaterapisi işte bu mikrokapıların içlerinden derinin alt tabakalarına doğru Dermaheal'in büyüme faktörü, biomimetik peptid ve kök hücre ekstreli ürünlerinin gönderilmesi işlemidir. Enjeksiyondan farklı olarak derinin üst bölgelerinde, kozmetik formüllerin en çok ihtiyaç duyulduğu bölgelere gerekli aktif içeriklerin yüksek yoğunlukta gönderilmesi mümkün olur.

    Dermaroller ile yapılan çalışmalarda kozmetik bir ürünün, Dermaroller'ın açtığı mikrokapılardan gönderildiklerinde normal bir uygulamaya göre 200 kat daha fazla cilde geçiş sağladıkları gözlenmiştir . Kök Hücre Dermaterapi yöntemi ile kozmetik formüller cilde çok daha fazla nüfuz etmekte ve daha homojen bir şekilde deriye etki göstermektedir.

    Kök Hücre Dermaterapi'nin bir başka faydası da Dermaroller'ın kendi etkisinden kaynaklanmaktadır. Dermaroller'ın açmış olduğu mikrokanallar deri tarafından sanki yara gibi algılanır. Ancak ortamda aslında yara olarak görülebilecek bir durum olmasa dahi deri kendi içinde bir tamir mekanizmasını başlatır. Bu mekanizmanın en önemli fonksiyonlarından biri deri içinde yine büyüme faktörlerinin salgılanması nedeni ile kollajen, hyalüronik asid, elastin fibriller gibi yapıların sentezlenmesidir. Ortamda gerçek anlamda bir yara olmaması nedeni ile üretilen tüm bu maddeler bize anti-aging etki sağlar. İnce çizgi ve kırışlıklıkların azaldığı, yanık ve akne skarlarının hafiflediğini görmek mümkün olur.

    Dermaroller etkisi ile Dermaheal ürünlerinin eşsiz etkilerini bir araya getiren Kök Hücre Dermaterapi,

    • İnce çizgi ve kırışıkllıklarda
    • çilt çatlaklarında (stretch marks)
    • Göz altı morluklarında ve torbalarında
    • Akne ve yanık skarlarında

    güven ve mükemmel etkinlik ile uygulanabilir.

    Tüm cilt tiplerine uygun olan bu yöntemin uygulanmasından sonra ortaya çıkan kızarıklık genellikler 30 dakika ile 2 saat arasında sona erer. Kök Hücre Dermaterapi'nin en önemli avantajlarından biri ise güneş hassasiyetine neden olmadığı için yaz aylarında da rahatlıkla kullanılabilmesidir.

  • Akupunktur tedavisinin uygulandığı hastalıklar

    On dokuzuncu yüzyılın başlarında bir nöroloji uzmanı olan Fransız Dr. Nogier; baş ağrısı şikâyetleri ile gelen hastalarının kulak kepçelerinde iyileşmiş yanık izlerine rastladı. Hastalarla yaptığı görüşmelerde bu yanık izlerinin ağrı sebebiyle toplumda Halk Hekimi olarak kabul gören şifacılar tarafından oluşturulduğunu öğrendi. Sonrasında uzun yıllara varan bilimsel çalışmaları sayesinde; kulak kepçesinin yüzeyinde tüm vücudu temsil eden yaklaşık 200 bölgenin olduğunu sistematize ederek haritalandırdı. Dr. Nogier’in geliştirmiş olduğu kulak akupunktur yöntemi sayesinde akupunktur tedavisi Modern Tıbbın ilgisini çekmeye başladı. Söz konusu tarihten sonra akupunktur yaklaşımı; aslında hiçte yabancı olmadığı modern tıp yaklaşımı ile entegre olmaya başladı. Bu gelişmeler paralelinde akupunktur uygulama alanıma yönelen hekimler; teknolojik imkânları kullanarak hastalık tanı yöntemlerini modern tıp uygulamalarıyla harmanlamaya başladılar.

    Bilimsel çalışmalar neticesinde akupunktur noktalarının % 65-70 kadarının tetik nokta olduğu ayrıca birçoğunun kasların motor noktaları ile aynı olduğu belirlenmiştir. Yapılan histolojik incelemeler, akupunktur noktalarının sinir, kan ve lenf kanalları yönünden zengin olduğunu göstermektedir.

    Akupunktur uygulaması deriye ve deri altındaki kas dokusuna yapılır. Uygulama sırasındaki her türlü uyarıdan deri ve deri altı kas dokusu etkilenir. Akupunktur noktasına batırılan iğne, deride bölgesel olarak gerginlik, baskı, ısınma ve acı hissine yol açmaktadır.

    Yine bilimsel deneyler neticesinde akupunktur uygulaması ile nörolojik, endokrin ve immünolojik sistemlerin etkilendiği gösterilmiştir. Uygulama esnasında ağrı kontrol sistemi devreye girerek analjezik etkiler ortaya çıkmaktadır. Uygulamayı takip eden süreçlerde hormonal ve immünolojik sistemler devreye girmektedir. Hormonal ve immünolojik etkilerde hastalıkların iyileşme sürecini başlatmaktadır.

    Son 50 yılda artan bilimsel çalışmalar ışığında Tıp dünyası Akupunktur alanında anlaşılabilir ve açıklanabilir kanıtlara sahip olmaya başladı. Ve nihayetinde Dünya Sağlık Örgütü, 1978 yılında Akupunktur ile tedavi edilebilir hastalıkların bir listesini yayımladı. Bu endikasyon listesi; 1994 yılında İtalya toplantısında Dünya Sağlık Örgütü tarafından genişletilerek aşağıdaki şekilde kabul edildi.

    Etkili bir şekilde tedavi edilebilir hastalıklar:

    Radyoterapi ve Kemoterapi yan etkileri

    Allerjik rinit

    Safra koliği

    Dismenore (mens sancısı)

    Fasiyal ağrı (yüz ve çene ağrısı)

    Baş ağrısı (Gerilim tipi, migren)

    Diş ağrısı

    Esansiyel Hipertansiyon

    Primer hipotansiyon

    Boyun, sırt ve bel ağrıları

    Omuz ağrısı

    Dirsek ağrısı

    Diz ağrısı

    Siyatik

    Ameliyat sonrası ağrılar

    Romatoid artrit

    Renal Kolik

    Yeterli bilimsel araştırma yapılmamış olan tedavi edilebilir hastalıklar

    Kansere bağlı ağrılar

    Yüz felci

    Tip 2 diyabet

    Panik atak

    Fibromiyalji ve tendinit

    Gut artriti

    Karın ağrısı

    İrritabl Barsak sendromu

    Ülseratif kolit

    Doğum ağrısının azaltılması

    Süt eksikliği

    Morfin, kokain bağımlılığı

    Sigara bağımlılığı

    Alkol bağımlılığı

    Burger hastalığı (Kol ve bacaklardaki küçük damarların tıkanıklığı)

    Polikistik over sendromu (PCO)

    Premenstrüel sendrom

    Kadın infertilitesi (Kısırlık) (Organik bulgusu olmayan)

    Erkek seksüel bozukluğu (İktidarsızlık) (Organik olmayan)

    Tekrarlayıcı üriner enfeksiyonlar

    Raynaud sendromu (Kol ve bacaklardaki küçük damarların aşırı kasılarak daralması)

    Kronik prostat iltihabı

    İdrar retansiyonu

    Temporo-mandibüler eklem (Çene eklemi) bozukluğu

    Kulak ağrısı

    Meniere hastalığı

    Post herpetik ağrılar (Zona ağrısı)

    Yaygın Kaşıntı

    Kuru ağız ve kuru göz sendromu