Etiket: Deneyim

  • Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapinin Faydaları: Neden Gitmeliyim?

    Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapinin Faydaları: Neden Gitmeliyim?

    Psikoterapinin, psikolojik iyileşme ve gelişme sağlayan bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Araştırmalar, psikoterapinin psikolojik sorunları gidermede %85 etkili olduğunu bulmuştur. %85 etkililik oranı, psikoterapide hangi yöntemin kullanıldığından bağımsızdır. Bütün terapilerde ortak olan özellikler iyileşmede ve psikolojik gelişimde %30 etkilidir, beklenti %15, spesifik terapi yöntemleri %15 ve terapi dışı faktörler yani kişinin hayatındaki değişimler ise %40 etkilidir. Bütün terapilerde ortak olan özellikler; terapist ile danışan arasında kurulan terapötik ilişkinin niteliği ve terapistin ilgili ve dikkatli olması, danışanın sürecini anlayabilmesi gibi kişisel faktörlerdir.

    1.Psikoterapi yaşananların anlatılabilir hale gelmesini sağlayabilir.

    Konuşma terapisi metodunu kullanan psikoterapiler, danışanlara deneyimlerini anlatma imkanı verir. Deneyimlerimiz, bizde ham halleriyle saklıdır. Henüz kelimelere dökülmemişlerdir ve nasıl ifade edebileceğimizi her zaman bilemediğimiz yaşantılar olarak depolanırlar. Psikoterapide, bu yaşantıları kelimelere dökebilmemiz için kendimize ait bir alana sahip oluruz. Kelimelere dökme denemesi, bu alanda görece daha kolaydır; çünkü güvenli, sınırları belirli, etik ve gizlilik ilkelerinin geçerli olduğu bir alandır. Nasıl anlatacağımızı bilemediğimiz yaşantıları, güvenle kelimelere dökme ve ifade etme şansı buluruz. Önceden tanımsız bir şekilde birikmiş yaşantılar, terapistin de yardımı ile tanımlanarak anlam kazanırlar. Hem ifade etmenin rahatlığını, hem de tanımlamanın anlamlılığını buluruz.

    2. Psikoterapide, acı veren yaşantılarımıza karşı duyarsızlaşabiliriz.

    Psikoterapide, bize zor gelen bir deneyimi anlattıkça, içinde derinleşmek ve anlamak için tekrar tekrar anlattıkça; bu deneyimin neden olduğu ağır duygu yükü azalır. Bu deneyimi hatırlarken hissettiğimiz acı azalır. Acı azalınca bu deneyim üzerine konuşmak, anlatmak ve bize olan etkisini anlamaya çalışmak daha kolay hale gelir. Deneyimin getirdiği duyguyu taşımak kolaylaşabilir.

    3. Psikoterapi, kişinin yaşantılarının sorumluluğunu almasını sağlayabilir.

    Kişi, kendini başına bir şeyler gelen, birtakım olumsuzluklara maruz kalan biri olarak ifade etmekten yaşadıklarının sorumluluğu alan birine dönüşür. Yaşantıları üzerindeki etkisini fark eder. Pasif konumdan aktif konuma geçer; nesne konumunda özne konumuna geçer. Yapılan, edilen, başına gelen kişi konumundan yapan, eden, isteyen, arzulayan, izin veren veya izin vermeyen konumuna geçer.

    4. Psikoterapi, düzeltici bir duygusal deneyimdir.

    Büyümemiz ve gelişimimiz sırasında bazı olumsuz deneyimler yaşamız olabiliriz ve bu yaşantıları içselleştirmiş olabiliriz. Bu olumsuz yaşantıları içselleştirdiğimizde, yaşantıların yarattığı çeşitli olumsuz algılardan kendi kendimize sıyrılmamız pek mümkün olmayacaktır. Büyüme ve gelişim dönemimizde yetersiz ya da dengesiz bakım almış olabilir. Psikoterapide, çeşitli olumsuzlukları olan bu bakım deneyimi; dengeli ve yeterli bakım veren terapist sayesinde düzelecek, terapinin sağladığı dengeli ve yeterli bakım içselleşebilecek ve eski olumsuz algılar yeni olumlu algılarla yer değiştirecektir. Bu özelliğiyle psikoterapi, düzeltici bir duygusal deneyimdir.

    5. Psikoterapi, kişinin kendine ve diğerlerine karşı taşıdığı temsilleri düzenler.

    Zihnimizde kendimize ve ötekilere dair bazı temsiller vardır. Diğer bir deyişle, kendimizle ve diğer insanlarla ilgili, kendimizin nasıl olduğu ve diğer insanların nasıl olduğu ile ilgili bazı düşüncelere sahibizdir. Kendimize ve ötekilere dair temsillerimiz, gelişim sürecimizde şekillenir ve bu dönemdeki deneyimlerimize bağlı olarak oluşur ve çoğunlukla değişmez kemik yapılar halini alır. Psikoterapi, bu görece sığ ve değişmez temsilleri irdeleyerek, kendimize ve diğer insanlara dair düşüncelerimizin daha zengin, kapsamlı, gelişmiş, gerçekçi ve bütünlüklü olmasını sağlar.

    6. Psikoterapi, kişinin kendini sakinleştirme kapasitesini artırır.

    Kendini sakinleştirme becerisi esas olarak beş altı yaşlarında oturur; ancak bazı kişilerde bu aldıkları bakımın özelliğinden dolayı daha fazla bazılarında ise daha azdır. Kendini sakinleştirme becerisi görece az olan kişiler, duygularıyla baş etmekte daha fazla zorlanırlar, özellikle yoğun duygular karşısında oldukça çaresiz hissedip bu tür duygularla baş edemediklerini düşünebilirler. Bakım veren kişi, bakım verdiği kişi için duyguları düzenleme işlevini sağlar, zamanla bu işlev içselleştirilir ve kişi kendi kendini sakinleştirebilir hale gelir. Düzenli psikoterapiye giden bir kişinin, kendini sakinleştirme kapasitesi artabilir.

    7. Psikoterapi, belirsizliğe tahammül edebilme kapasitesini artırır.

    Duygularımızı düzenleme ve kendimizi sakinleştirme kapasitemiz arttıkça belirsizliklere, zorluklara, hayal kırıklıklarına, gerilimlere ve engellenmelere karşı tahammül kapasitemiz artar. Psikoterapi, bu tür durumlara karşı tahammül etme kapasitemizi artırır. Psikoterapi, daha az kaygılı hale gelmemizi, kaygı hissettiğimizde de kaygımızı yatıştırabilir hale gelmemizi sağlar.

    8. Psikoterapi, kendi üzerimize düşünebilme kapasitemizi artırır.

             Psikoterapide, kişinin kendi deneyimlerini kelimelere dökmesi, tanımlaması, yaşadıklarını anlamlandırması; deneyimlerinin derinliklerini ve anlamlarını araştırması; duygu yükünü taşıyabilir, kaygısını kontrol edebilir hale gelmesi ve bu sayede deneyimlerini daha fazla irdeleyebilmesi kendi üzerine düşünebilme kapasitesini artırır. Kaçınılan konular üzerinde durabilme ve düşünebilme kapasitesi; diğer konuların ise daha derin katmanlarını düşünüp araştırabilme becerisi verir.  

             9. Psikoterapi, duygularımızı refleksif davranışlara dökmek yerine üzerine düşünebilmemizi sağlar.

             Bazı duygularımızı yeterince irdeleyemez, anlamlandıramaz ve tanıyamayız. Üzerine düşünmek yerine bilinçli bir şekilde çok da istemeden bazı davranışlarda bulunuruz. Bu davranışlarımız, bazı duygularımızın ve psikolojik sürecimizin yansımasıdır; fakat neyi neden yaptığımızın tam olarak farkında değilizdir. Psikoterapi, ani davranışlarda bulunmadan önce kişiye duygusal süreçlerini tanıma, anlama ve üzerine düşünebilme, dolayısıyla düşünerek ve neyi neden yaptığını bilerek hareket etme imkanı verir.

             10. Uzun dönemli bir psikoterapi beynin yapısını değiştirir.

             Psikoterapi, psikolojik süreçlerimizi ve kişisel gelişimimizi  etkilemenin yanında beyin yapımızı da değiştirerek çeşitli kalıcı değişimlere neden olur. Frontal lob daha fazla kullanılabilir hale gelir. Frontal lobun daha işlevsel hale gelmesi, yaşantılarımıza farklı açılardan bakmamızı sağlar. Yeni örüntüler ve bakış açıları gelişir. 

  • Problem Değil, Deneyim

    Problem Değil, Deneyim

    Hayat her zaman güllük gülistanlık olmayabiliyor… Yöneticiniz sizin yaptığınız işten memnun kalmamış, yönettiğiniz şirket hayatta kalma mücadelesi veriyor, sevdiğiniz kişi ile tatsız bir tartışma yaşıyorsunuz, maddi anlamda sıkıntılar var, yeteri kadar ve kaliteli uyku uyumuyorsunuz, hastalanıyorsunuz veya kronik bir şekilde ağrılar çekiyorsunuz.

    Böyle durumlarla karşılaştığımızda, kendimizi genellikle aşağıdakilerden bir veya birden fazlası ile karşılık verirken bulabiliriz:

    Sorundan uzaklaşmak:İşten ayrılmak, sevdiğinizden ayrılmak veya en basit hali ile artık bir şeyleri umursamamak. Çıkış yoluna varacak her türlü hareketi yapmak.
    Sorunu göz ardı etmek:Düşünmeyin yeter. Sanki her şey yolundaymışçasına davranmak. Sorunun dışında kalan her türlü şey ile kafanızı meşgul etmek.
    Sahte rahatlamalar yaşamak:Alkol, sigara, aşırı yemek, televizyon, sosyal medya, oyunlar gibi şeylere başvurarak kafamızı zorlandığımız konudan uzaklaştırmak.
    Yakınmak ve serzeniş etmek:Birilerine çıkışmak, bütün gün şikâyet etmek, bir arkadaşınızı esir almak ve saatlerce olayı kendi tarafınızdan anlatmak, sorunun sizde değil karşınızdaki kişide olduğunu ispatlamaya çalışmak.

    Bu yöntemlerin hepsi, zaman zaman hepimizin yaptığı şeylerdir ve bu yüzden kendimizi yemenin ve suçluluk duymanın bir anlamı yok. Hatta bazen hem sakinleştirici hem de yardımcı bile olabilirler. Mesela, yaşadığınız sorunlardan başkalarına bahsetmek iyi bir fikir. Sorunlarla mücadeleye başlamadan önce bir süre kendinize çekilmek ve dinlenmek de iyi bir fikir.

    Ancak ortadaki sorunu göz ardı etmeye çalışmak, ondan kaçmak, hatta kendimizi çeşitli yöntemlerle rahatlatmaya çalışmak bile sadece bir yere kadar etkisi olan yöntemlerdir. Bununla birlikte, belki faydası olabilecek bir düşünce şekli değişikliği yapılabilir: Problemleri birer sorun olarak değil, birer deneyim olarak görmek.

     Hissettiğiniz üzüntü veya kızgınlık her ne ise onu sonuna kadar hissedin.

    Problemi göz ardı etmeye çalışmak yerine, onu tamamen hissetmeye çalışın ve bunu yapmak için kendinize izin verin. Kendinizi engellemeyin.

    Ve bunu yaparken de, meseleyi halledilmesi gereken bir problem olarak, kurtulmanız gereken bir şey olarak görmeyin. Sadece, şu anda yaşamakta olduğunuz bir deneyim olarak görün.

     Bu yaşadığım tatsız durum aslında bir problem değil. Bu bir deneyim.

    Sadece bundan ibaret: Bir deneyim, bir hissiyat. Panikleyecek bir şey yok. Bu sadece şu anda deneyimlediğiniz bir şey — mesele onun iyi veya kötü bir şey olduğu değil. Evet, belki hissiyatı güzel değil. Olmasa da olurdu. Ama bu da bir problem değil, çünkü bütün deneyimler sadece olumlu olanlardan meydana gelmiyor, değil mi? Bazen istemesek de soğuğu, sıcağı, fırtınayı, acıyı yaşamak durumunda kalıyoruz. Bunlar, yaşam denen bütün bir deneyim paketinin parçalarından ibaret ve her ne pahasına olursa olsun, onlardan kaçmamızı gerektirmiyor.

    İçinden geçtiğiniz zorluğu bütün gücüyle ve olabildiğince açık bir yüreklilik ile hissedin. Tıpkı yakın bir dostunuza izin verdiğiniz gibi, o zorluğun da sizin kalbinize ulaşmasına izin verin. Herhangi bir şey yapmadan, herhangi bir yargıda bulunmadan… Sadece deneyimleyin.

    Bugüne kadar zorluk anlarında kendinizi rahatlatmak için neler yaptıysanız, onlar için de kendinizi yargılamayın. Yaşadığınız deneyim her ne ise, belki onunla barışınızı yapabileceksiniz.

     Şimdi harekete geçme zamanı.

    Bahsettiğimiz bu ‘deneyimi kabullenme’ noktasına vardığınızda, artık bir davranış içine girebilirsiniz. Bu davranışlardan bazıları;
     **Yaşadığınız hissiyatı, deneyimi, acıyı sevmek,
     **Önünüzde duran ve içi acıyan kişiyi sevmek, onları hissetmek,
     **Dünyayı sevmek, kendi hediyenizi dünya ile paylaşmak,
     **İçinde bulunduğunuz durumu iyileştirecek küçük bir adım atmak,
     **Yaşam amacınızı gerçekleştirme yönünde küçük bir adım atmak,
     **Sadece sessiz kalarak dinlemek ve bu sayede daha da fazla deneyimleyebilmek
    olabilir.

    Sergileyeceğimiz davranış şekli tabii ki içinde bulunduğumuz duruma göre şekillenecek. Ancak her ne şekilde olursa olsun, atacağımız ilk adım yaşadığımız bu problem ile değil, bu ’deneyim’ ile barışabilmekten geçiyor.

  • Gerçek Kendilikten Sahte Kendiliğe Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu

    Gerçek Kendilikten Sahte Kendiliğe Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu

    ”Gittikçe kendi dünyalarımıza hapsoluyoruz. Hayat zamanla yavanlaşıyor, tatminsizlikle doluyor. Gelecekte psikolojik destek talep edecek kişilerin en yaygın sebebi de bu tatminsizlik, bu varoluşsal mesele olacağa benziyor.”
    (BÜMED Dergi Mayıs-Haziran 2018)

    ‘Bağlanma’ günümüzün belki de en güncel, üzerine en çok konuşulan ve eğitimler verilen konularından biri. İnsan yavrusu bir ötekine bağlanmaya hazır geliyor hayata. Kendiliğimizin oluşumu bir ötekiyle ilişki içinde gerçekleşiyor. İnsan ötekinin bakışıyla kendini görmeye, dokunuşu ile kendini hissetmeye ve ötekinin sevgisiyle kendini sevmeye muhtaç doğuyor. Ötekinin aynasında kendimizi seyrederek, aynalanarak ‘ben’ hissini oluşturuyoruz. Bu yaşamın ilk yıllarında kurulan ilk ilişki ile başlıyor. Çocuğun varlığını seyredeceği ilk ayna, yani deneyimlediği ilk ilişki, ebeveynle kurulan ilişkidir. Başka bir değişle ebeveynle kurulan ilişkiden ona yansıyan duygular benliğin temelini atar. Bazı çekirdek duyguları içimize yerleştirir. Sevilen biri miyim sevilmeyen mi, var mıyım, varlığım değerli mi yoksa değersiz miyim, yeterli miyim yetersiz mi. Tüm bunlar ilk ilişkimizde bize yansıtılanlarla şekillenir. Durumun çarpıcılığını vurgulamak için şöyle ifade etmek yerinde olacak, ötekiyle ilişkide olmak psikolojik yapının oksijeni gibidir. Görüldüğünü ve sevildiğini hissedemeyen bir kişi oksijensiz kalmış gibidir.

    Bağlanmaya ihtiyacımız var. Önce bağlanacağız, sonra bireyleşeceğiz. Birilerinin bizim için orada olacağına inanacağız, güvenle bağlandığımız, duygusal olarak beslendiğimiz bir sağlam limanımız olacak. Sonra bu limandan denize açılacağız, keşfe çıkacağız, bağımsızlığımızı tadacağız. Limanın orda olduğunu içsel olarak bilmenin rahatlığı ile kendimizi deneyime bırakabileceğiz. Güvendiğimiz bir ötekine bağlanmadan özerk olunamadığını anlatan bu kuramlar bu denli popülerken, ilişki kurma şekillerimizin tam tersine evrilmesi oldukça düşündürücü. Başta bu zıtlık trajikomik görünse de, belki de durum oldukça anlamlı. İlişkilerde yalnızlaşıyoruz. Daha kendi dünyamızda, daha paylaşımsız, limansız, gerçek duyguların daha az varolduğu, kendi başımızın çaresine baktığımız ilişkiler artıyor. Bencil demeyeceğim, çünkü yaygın yaşandığını düşündüğüm bu ilişkileri bencil olduğumuz için seçtiğimizi düşünmüyorum. Aksine bu habitatta bir şekilde nasıl varolunacaksa, nasıl az zedesiz yola devam edebilirsek onu yapmayı öğreniyoruz sanki. Bencilleşmekten ziyade, yalnızlaşmaya uyum gösteriyor gibiyiz. Belki tam da bu yüzden ‘Bağlanma’dan, yakın ilişkinin öneminden ve iç dünyamıza etkilerinden konuşmaya bu denli çok ihtiyaç hissediyoruz.

    Bir şeyler bizi beslemiyor. Çünkü bu yalnızlaşma varoluşumuzla uyumlu değil. Bağlanmak ve yakın ilişki iki önemli duygusal ihtiyaç. Gerçek duygularımızın ve kimliğimizin öteki tarafından görüldüğü, fark edildiği ve bilindiği bir ilişki. Bir ötekine muhtaç ve bağlanmaya programlı bir şekilde doğan bir insan yavrusunun giderek ilişkisizliğin daha da yükseldiği bir toplumun içine yolculuk yaptığını görüyoruz. Bunu düşündüğümde bir balığın karaya vurduğu ve çırpındığı bir görüntü çağrışıyor zihnimde. O denli varoluşu dışında, o denli zorlayıcı. İçinde bulunduğumuz zamanda insan deneyimini o balığa benzetiyorum ve gelecekte de bunun artacağını düşünüyorum. İlişkiler ilişkisiz bir hale geliyor. Ruhumuzun oksijeniydi ya ilişkide olmak, oksijensiz kalıyoruz. Oksijensiz kaldıkça enerjimiz de tükeniyor. Az oksijenle devam etmeye çalışıyoruz ve bunun normal olduğunu düşünüyoruz. O denli normalleştiriyoruz ki enerjisizliğin, tükenmişliğin nedenini anlamak da zorlanıyoruz. Duygusal bağlanma ve paylaşımların giderek azaldığı, kendi dünyasına çekilmiş bireylerden oluşmaya başlıyoruz. Ne kendimize dokunduruyoruz, ne kimseye dokunabiliyoruz. Bağ kurmak, bağlanmak ürkütüyor. Bağ kurmak aşırı beklenti yüklü algılanıyor, belki engelleyici deneyimleniyor. Gerçek duyguları ortaya çıkarmak ve paylaşmanın var olmadığı ilişkiler çoğalacak gibi duruyor.

    Peki nasıl olacak bu ilişkiler? İnsanları ne bir araya getirecek?

    Burada sahte kendilik ve gerçek kendilik kavramlarından bahsetmek istiyorum. Sahte kendilik, dış odaklı ve sonuç odaklı bir yapıdır. İçinden ve özünden gelen merak ve hevesler doğrultusunda hayatı deneyimlemektense, ona dış dünyadan onay veya alkış getirip getirmeyeceği üzerinden hayatını sürdürür. Tercihleri ve ilişkileri buna hizmet eder. Gerçek kendilik dediğimiz yapı ise daha iç odaklı bir sistemdir. Gerçek duygularını yaşar, gerçek isteklerinin peşinden gider. Yaşamı bitiş çizgisine doğru koştuğumuz bir maraton olarak değil, gerçek kendini yeşerten bir deneyim olarak görür. Sonuç odaklı değil, deneyim odaklıdır. Sahte kendiliği sahte yapan kişinin kendi özünden uzak yaşamasıdır. Kişi toplumda kabul gören şekle evrilir. Gerçek kendini keşfe çıkamamıştır. Çünkü bu keşfe güvenle çıkmasını sağlayacak, ihtiyacı olduğunda sığınabileceği bir limana hiç sahip olmamıştır. Böyle olunca da toplumun mutlu olacağını söylediği ve yapmasını beklediği şeylerin peşinden gider. Belirli şeylere sahip olmayı, belirli meslekler edinmeyi, belirli statüye gelmeyi, belirli kişiler tanımayı, belirli ortamlarda bulunmayı amaç edinir. Özünden uzak yaşayan kişinin ilişkileri, kurduğu iletişim de özden uzak olacaktır. Sahte kendiliklerin çok olduğu bir ortamda gerçek duygulara temas eden gerçek dialoglardan bahsetmek mümkün olmaz. Kişi maskeli baloda gibidir. Bu kavramlar yardımıyla değerlendirdiğimde, sahte kendiliklerin arttığı bir gelecek bizi bekliyor diye düşünüyorum. Bu da ilişki kurma şekillerimizin daha sonuç odaklı, daha materyalist bir temele dayalı olacağına işaret ediyor. İnsanlar, aslında bugün de gördüğümüz gibi, ilişkilere daha çok kazanım odaklı bakacaklar. Bir diğer noktaysa yük getirmemesi beklenti içermemesi olacak. Burada teknoloji ve tüketim kültürü gibi pek çok makro etki toplumun onayını neyin aldığını belirliyor.

    Ebeveynler çocuklarına iyi imkanlar sağlayabilme kaygısı ile, duygularına temas etmeyi ve onu gerçek kendiliğini keşfe cesaretlendirmeyi kaçırabiliyorlar. Kimse onlara bunu yapmadığı için bunu nasıl yapacaklarını bilemiyorlar. Kendi duygularına temas edilmemiş, yakın ilişkilerinde anlaşılmış hissedemeyen ebeveynlerin, yani gerçek kendilikleri desteklenmemiş ebeveynlerin çocuklarına bu duyguyu verememesi gayet doğal ve anlaşılır. Tam da burada bize gelecekte durumun nasıl görüneceğini işaret eden kısır döngü başlıyor. Çocukluğunda bunu alamamış bireyler için duyguları görmeyen, uzak ve temassız ilişkiler, gerçek meraklardan doğmayan iletişimler ’doğal’ ve ’alışılmış’ hale geliyor. Çünkü kişi ilk ilişkisinde deneyimlediği neyse, bunu yetişkinliğinde tekrar etme ve benzer ilişkiler kurma eğiliminde oluyor. Sahte kendilik olağanlaşıyor.

    Sahte kendiliğe sahte denmesi, öze uzak olmasındandır demiştik. İçsel ihtiyaçlarımızın duyulmadığı bir ortamda içsel ihtiyaçlarımızı duymayı öğrenemeyiz. İçsel meraklarımızın yüreklendirilmediği bir ortamda onların peşinden gidemeyiz. Böylesi bir yaşam ise zamanla bir yavanlık bir tatminsizlik biriktirir. Sebebini net anlayamasa da ‘bir şeyler tam değil’ der kişi, ‘tatmin hissetmiyorum’. Gelecekte psikolojik destek talep eden kişilerin en çok başvurma sebebinin bu olacağına inanıyorum. Varoluşsal meseleler psikolojik destek taleplerinin çoğunluğunu oluşturucak. Varoluşsal derken anlatmak istediğim benliğine ve yaşama anlam verememe ve dindirilemeyen bir tatminsizlik hissi. Bu bir kehanetten çok, aslında halihazırda başlamış bir sürecin durum tespiti gibi. Bunun da giderek artacağını düşünüyorum. Gerçek kendiliği ile özünden gelen meraklarını ve heveslerini deneyimleyemeyen, gerçek duygularını çıkartamayan, bu duyguları paylaşarak ötekinin şefkatinde iyileşmeyi hiç deneyimlemeyen, ailesinde veya yetişkinliğinde şefkat veren koşulsuz seven bir öteki bulamayan bir bireyin hissetmekte çok da haklı olduğu bir duygu olacak bu anlamsızlık ve tatminsizlik.

    Elbette, bu bahsettiklerimden ayrılan, bu tablonun dışında kalacak bağ kuran, yaşama anlam veren ve gerçek kendiliğini deneyimleyen insanlar da olacak. Gerçek kendiliğini arayan, bulmaya uğraşan pek çok kişi var ve olacak. Bu grup belki zorlanacak, belki sıkça anlaşılmayacak, belki romantik bulunacak. Benzer bağlar kurabilen kişilerle karşılaşmayı umacak. Ancak çoğunluk olarak baktığımızda ilişkiler bu yöne evrilecek diye düşünüyorum.

    Psikolojik destek ihtiyacının bu anlamda artacağına inanıyorum. Ancak buradaki psikolojik destek ihtiyacının merkezinde, kişinin kabul edildiği ve duygularını rahatça paylaşabildiği bir ilişkiye olan ihtiyacı olacağını düşünüyorum. Yaşam içerisinde ilişkilerde bunu bulamayan bireyler için bu ilişkiyi satın almak ihtiyacı muhtemelen artacak. Yakın ilişkilerinde gitgide yalnızlaşan, iç dünyasını eşiyle, arkadaşıyla, evladıyla konuşamayan bireyin psikolojik desteğe ihtiyacı büyüyecek. Kimsenin kimseye güvenli bir liman olamadığı, liman ihtiyacının kendisini belki zayıflık gören bir insan temassızlığı bizi bekliyor. Daha kendi dünyasında, daha yüzeysel, daha duvarlı ve az temas eden insan iletişimleri.

    *Franz Kafka

  • Neden EMDR Terapi Yöntemini Denemeliyiz?

    Neden EMDR Terapi Yöntemini Denemeliyiz?

    Her insan, hayatı boyunca üzerinde olumsuz etki yaratan en az bir olay yaşamıştır. Bu yaşantılar zaman zaman oldukça acı verici olabilir. Ancak deneyim bittikten başka deyişle bizi üzen olay/olaylar bittikten belirli bir süre sonra bu acının da sonlanması gerekir. Eğer acımız hala devam ediyorsa biraz daha zaman tanımak ve geçmiyorsa da nedenlerini araştırmak gerekir. Bu insana bitmeyecek gibi gelen acının nedeni yaşadığımız olayla kurduğumuz bağlantıların zihnimizi etkiliyor olmasından kaynaklanır. Başka deyişle bir başkasını bu kadar üzmeyecek ya da bu denli canını yakmayacak bir durum sizi çok zorluyorsa sizin çözülmesi gereken daha derin bir sorununuzdan kaynaklandığı söylenebilir.

    Çocukluğumuzdan beri beynimiz birçok bilgi kaydeder ve birçok şey öğreniriz. Büyürken öğrendiğimiz, deneyimlediğimiz şeylere verdiğimiz anlamların bazıları doğrudur ancak çocukluğumuzda yaşadığımız tüm deneyimler doğru değildir. Örneğin arkadaşlarımız bizimle dalga geçtiğinde kendimizin değersiz olduğuna inanmak veya anne babamızın kavgasından sorumlu olduğumuzu düşünmek gibi. Aslında bu düşünceler çocukken ki yanlış algılarımızdır. Çünkü çocuklar belli bir dönem her şeyin kendileriyle ilgili olduğunu düşünürler, bu dönemsel bir algıdır. Yaşanılan her şeye bir anlam yükleriz, ancak çocukken verdiğimiz anlamlar hep kendimizle ilgilidir. Bu yaşandı çünkü ben yaramazlık yaptım, benle dalga geçiyorlar çünkü ben beceriksizim, arkadaşım bana hayır dedi sevilmeyen biriyim gibi. Bu algısal farklılıklar nedeniyle her deneyim doğru olarak zihinde kaydedilmez. Yaşadığımız deneyimlerin, ilerleyen yaşlarda daha çok fark ettiğimiz kontrolümüz dışında ortaya çıkan etkileri olabilir. Olumsuz yaşam deneyimleri, olumsuz tepkiler vermemize neden olur ve bu durum isteğimiz dışında gerçekleşir. Örneğin, küçükken babasının annesini aldattığına şahit olan bir kız çocuğunun erkek arkadaşının bir kadınla konuştuğunu gördüğünde aşırı tepki vermesi veya cephe de savaşmış bir askerin yüksek ses duyduğunda aşırı kaygı tepkisi vermesi örnek olarak verebilir. Kaynağı belirsiz olduğu düşünülen korkular ise örneğin uçaktan, köpek-kediden ya da yükseklikten korkuyor olmanızın dipte basit bir nedeni olabilir.

    Seanslarım sırasında çok sık karşılaştığım bir durum, problem yaşan ve terapiye başvuran kişilerin “benim iyi bir ailem var ve ben neden böyle şeyler yaşıyorum anlamıyorum” şeklinde söylemleridir. Hepimiz zor çocukluk geçiren, istismara uğrayan, ailesi tarafından destek görmeyen çocukların sıkıntı yaşamasını anlamlandırabilirken, bu tarz olaylarla karşılaşmayan kişilerin sıkıntılarının olmasına anlam veremeyiz ve hatta çoğu zaman danışanlarımın deyimiyle şımarıklık olarak tanımlarız. Ancak durum çoğu zaman böyle değildir. Kendimizi, destekleyici ebeveynlere sahip olsak da bu şekilde hissetmemiz gayet olasıdır. Çünkü istek ve ihtiyaçlarımız her zaman anlaşılamayabilir (ki bu çok normaldir), bazen aşırı destek almak kendimizle ilgili algımızı olumsuz etkileyebilirken bazen çocukken yaşadığımız acı verici deneyimi beynimiz tamamen bastırabilir ve anımsayamayabiliriz.

    EMDR terapisi olumsuz duygu, duyumsama ve inanışları içeren bu işlenmemiş anıları hedef alır. Beynin bilgi işleme sisteminin harekete geçirilerek eski anıların etkisi azaltarak tamamen ortadan kaldırır. Yararsız ve olumsuz etki yaratan düşünceleri yararlı ve işlevsel olan düşüncelere çevirir. Bununla birlikte işlenmemiş anıların sadece çocukluk çağı döneminde olması gerekmez. Örneğin, deprem, sel gibi doğal afetler, büyük kayıplı kazalar, savaş, tacize uğramak, işyerinde duygusal ya da fiziksel mobbinge maruz kalmak, ilişkide aşağılanma, reddedilme, fiziksel şiddete maruz kalma gibi ciddi nedenler ise doğrudan terapiyle çözülmesi gerekli durumlardır.

    Çeşitli psikolojik rahatsızlıklar, post travmatik stres bozukluğu, depresyon, panik atak, okb, kaygı problemleri, somatizasyon, ilişki problemleri, atlatılamayan ayrılık acısı vb. gibi sıkıntılar yukarıda bahsettiğimiz işlemlenmemiş anılardan kaynaklanır. Kronik sorunların kaynağı olan olumsuz duygu ve inanışlar genellikle bu sıkıntı yaratan işlenmemiş anılar çalışarak ortadan kaldırılabilir. Eğer sıkıntı yaratan bir semptom varsa (bu bazen bedensel olarak da kendini gösterebilir ağrılar, mide sorunları vb), genellikle hatırlasak da hatırlamasak da onu yaratan bir deneyim mutlaka vardır. Sıklıkla bedeninizdeki bazı aksaklık/hastalıkların nedeni psikolojik kaynaklıdır.

    O halde yaşama bakış açınızla ilgili bir takım sıkıntılarınız var ise (kaygılı, depresif, agresif, çekingen vb. olmak gibi) veya insanlarla ilişkilerinizde bir takım sorunlar yaşıyorsanız, zorlayıcı bir yaşam deneyiminiz olduysa, işlemlenmemiş anıların varlığından söz edebiliriz. Bu anıların işlemlenmesinin ise huzurlu bir hayatın temeli olduğunu hatırlamamız önemli. Kısa sürede hayatınızda sizi geri çeken olumsuz sonuçlardan kurtulmak istiyorsanız bu terapi yöntemini denemelisiniz.