Etiket: Davranış

  • Öfke Nöbetleri ve Saldırganlık

    Öfke Nöbetleri ve Saldırganlık

    Çocuğun çevresindekilere vurması, onları ısırması, eşyaları fırlatması, tekmelemesi, tükürmesi ya da sözel saldırılarda bulunması birer saldırgan davranış örneğidir. Çocuğun saldırganca davranışlarının gelişmesinde taklit etme önemli rol oynar. Anne-babasının ya da çevresindekilerin birbirleriyle tartışarak, birbirlerine bağırarak ya da vurarak sorunları çözmeye çalıştığını gören çocuk, saldırganlığı bir başa çıkma yolu olarak kullanabilir.

    Çocuğu devamlı eleştirmek, onunla yeterince ilgilenmemek, sıkıntılarını ve ihtiyaçlarını görmezden gelmek, onun hareket edip enerjisini boşaltmasına izin vermemek de çocukta saldırganlığa yol açabilir. Çocuk var olduğunu göstermek amacıyla saldırganca davranışlarda bulunabilir, saldırganlık “ben buradayım” demenin ve kendini ifade etmenin bir yolu olarak çocuk tarafından öğrenilmiş olabilir.

    Her istediği yapılmış, aşırı şımartılmış, kural tanımayan çocuklarda da saldırganlık sık görülebilir. Çocuk, bir olayı ya da yerine getirilmeyen bir isteği bahane ederek birikmiş sıkıntılarını öfke patlaması şeklinde boşaltabilir. Bunların dışında; beyin zarı iltihabı, beyin zedelenmesi, zeka geriliği, epilepsi, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, tiroid bezinin fazla çalışması gibi fizyolojik sorunlar da saldırgan davranışların görülmesine neden olabilmektedir.

    Saldırganlık konusunda anne-babalara öneriler

    • Anne-baba çocuğa saldırgan davranışlar konusunda model olmamalıdır. Anne-babanın saldırgan ya da saldırgan diye nitelendirilebilecek davranışlarını gözden geçirmesi ve bunları kontrol altına alması gerekir.

    • Ev ve okul ortamı çocuğun saldırganca davranışını destekleyici nitelikte olmamalıdır.

    • Saldırgan davranışlara verilen tepki gözden geçirilmelidir. Saldırganlığa aynı şekilde saldırganca cevap vermek, söylenilenler ve yapılanlar arasında tutarsızlığa neden olacak ve öğretmek istediğiniz bilginin öğrenilmesini imkânsız kılacaktır.

    • Saldırgan davranışlar ödüllendirilmemeli ve çocuğun bu davranışının, istenmeyen bir davranış olduğu hemen gösterilmelidir.

    • Çocuk gergin ve sinirliyken onunla tartışılmamalıdır. Çocuğun ihtiyaçları anlaşılmaya çalışılmalı, bu davranışlarını açıklayan ve bu tepkilerin altında yatan duygularının olduğu görmezden gelinmemelidir.

    • Çocuğa çeşitli sorumluluklar verilmeli, evde görev ve sorumluluk alması sağlanmalıdır. Örneğin; özellikle zarar verdiği şeylerin korunmasının sorumluluğu ona verilebilir.

    • Çocuğa saldırgan davranışlarının olumsuz sonuçlarının neler olabileceği anlatılıp gösterilmelidir.

    • Saldırganlık çocuk için bir etiket olmamalı, mümkün olduğunca olumlu davranışları pekiştirilerek bu davranışlarının artması sağlanmalıdır.

    • Çocuk başka çocuklarla kıyaslanmamalı ve yarıştırılmamalıdır.

    • Çocuğunuzun saldırganca davranışlarının üstesinden gelemediğinizde onu suçlamak ya da cezalandırmak yerine, bu davranışların nedenini anlamaya çalışarak alternatif yaklaşımlar konusunda bir uzmandan yardım alınmalıdır.

  • Obezite Cerrahisi ve Çapraz Bağımlılık

    Obezite Cerrahisi ve Çapraz Bağımlılık

    Obezite cerrahisi kararı verilmeden önce, obezite rahatsızlığı olan kişi birçok tahlil sürecinden geçmektedir. Bunlardan biri de psikolojik kontroldür. Psikolojik kontrol yapılırken hastada asıl önem verdiğimiz konu; yemeğe nasıl bir anlam yüklediğidir yani yemek kişi için ne anlam ifade etmektedir. Yemek birey için yaşamak adına bir araç mıdır yoksa yaşam amacıdır ve kişi yemekle arasında ciddi bir bağ kurup aslında yemeğe bağımlı hale mi gelmiştir?     

        Çapraz bağımlılık; dürtüsel bir davranışın yerini diğer bir dürtüsel davranışın almasıdır. Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkabilen bağımlılık geçişi ise; dürtüsel yeme davranışının yerini bir diğer bağımlılık türüne bırakmasıyla meydana gelir. Bunlar; alkol, sigara, kahve ve  ağrı kesici olabileceği gibi kumar, alışveriş, cinsellik, egzersiz veya dini ritüeller gibi davranışsal bağımlılıklar da olabilir.

        Bariatrik cerrahi sonrasında, hastanın yemekle olan ilişkisi değişmeye başlar. Önceleri rahatlamak ve dikkat dağıtmak için, ödül veya kaçış olarak yemeğe başvursa da, ameliyat yemekle hazzı birleştirme kalktığından, bu boşluğun yerini başka bir davranış veya maddeyle doldurmaya yönelir. Rakamlar, operasyon sonrasında %5 ile %30 arasında çapraz bağımlılık vakalarının ortaya çıktığını göstermektedir.

        Çapraz bağımlılık için risk oluşturan bazı faktörler bulunur. Hastanın operasyondan önce alkol veya ağrı kesici bağımlılığı bulunması, ailesinde madde kullanımının olup olmaması, çocukluk travması, depresyon veya anksiyete problemi yaşayıp yaşamadığı, kendini toplumdan izole etmeye yatkın olması ve duygusal deneyimlerden sakınma davranışı göstermesi, operasyon sonrasında geliştirilen çapraz bağımlılığın işaretlerindendir. Bunun için de ameliyat kararı verilmeden önce, obezite hastası mutlaka ayrıntılı tetkiklerden geçirilmelidir. Bu bağlamda dikkat edilecek şey, başvurduğu hekimin mutlaka bir ekiple çalışmasıdır.

        Bağımlılık sürecinin nasıl işlediğini anlamak için beyin görüntüleme yöntemlerine başvurduğumuzda, ödül hissiyle ilişkili bölgelerde bulunan dopamin adlı nörotransmitter miktarında azalma olduğunu görürüz. Bu bulgu; alkol, sigara veya uyuşturucu gibi maddelere bağımlılıkta geçerli olduğu gibi yeme bağımlılığında da aynı prensiple işler. Bunun yanısıra yeme bağımlılığı olan kişilere bakıldığında vücut kitle indeksi arttıkça dopamin seviyesinin azaldığı ortaya çıkmıştır. Yeme bağımlılığını incelemek üzere hayvanlar kullanıldığında, aşırı yağ ve şekerli gıdayla beslenmeleri sonrasında kısa zamanda fazla yiyecek tüketmeye ve yoksunluk belirtileri göstermeye başlamışlardır.  

        Yeme bağımlılığı ve diğer bağımlılıkların çalışma prensipleri arasındaki bu benzerlik çapraz bağımlılığın meydana gelmesinde büyük önem taşır. Kişi, düşük olan dopamine seviyesinden dolayı olumsuz duygular hisseder. Bu anormal düşüklük, hastayı bu hisleri tolere etme konusunda zorlar. Ancak dopamini arttırmanın birçok yolu vardır. Bu yönlendirmelerde doğru çalışan bir ekiple ilerlemek her zaman için tercih edilmelidir.

        Çapraz bağımlılıkta yemek yerine koyulan bir diğer unsur ise; şans oyunlarıdır. Kumara olan yatkınlık yemekle birlikte bastırılırken, obezite ameliyatı sonrasında, obezite rahatsızlığı yaşayanların yemek unsuru yerine kumar ve şans oyunlarını koydukları görülmektedir.

        Bağımlılık geliştiren hastaların başka bir ortak tarafı da stres oluşturan durumlardan kaçmak için bunu bir strateji olarak kullanmalarıdır. Sıkıntı ve zorluğa karşı savaşma kabiliyeti düşük olan kişilerin çapraz bağımlılığa yöneldiği görülmüştür.

        Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkan çapraz bağımlılık hastanın tek sorunu değildir. Bununla birlikte, insomnia, depresyon ve anksiyete ortaya çıkabilir. Ülser, yüksek kan basıncı, vitamin eksikliği ve tekrar kilo alımı gibi problemler yaşayabilir. Yeme bağımlılığı bulunan kişinin bariatrik cerrahi öncesi ve sonrası bir psikoloğa danışması da bu sebeplerden dolayı önemlidir.

        Hastanın hayatı için büyük önem taşıyan yemek yemenin yerini maddesel veya davranışsal bağımlılıkların doldurmasını engellemek yeterli olmayabilir. Bu büyük boşluğu, kişinin kendisiyle ve toplumla barışmasına ön ayak olacak alışkanlıkların alması gerekmektedir. Egzersiz, dopamin salınımına olan etkisiyle de ödül yerine geçebilecek önemli yollardan biridir.  Gönüllülük esasına dayanan kuruluşlarda çalışmak, hastanın hem kendini değerli hissetmesine hem de sosyal ilişkilerini geliştirmesine yarayabilir. Bu örnekler, kişinin o dönem yaşadığı ruhsal duruma ve çevresel faktörlere göre geliştirilip değiştirilebilir. Çapraz bağımlılığın ilk 2 yıl ortaya çıktığı gözönünde bulundurulduğunda; terapistin bu dönemde önemli bir ilerleme kaydedip, 2 yıl sonrasında belirli aralıklarla danışanla görüşmeye devam etmesi obezite cerrahisi olmuş birey için daha sağlıklı ve yaşam kaliteleri artmış bir hayat sürmelerini sağlamaktadır.

    Unutmayın; yaşam karar ya da seçimlere dayanır. Kendiniz ve sevdikleriniz için ilk adımı atın ve psikoloğunuzdan destek alın.

  • Mahremiyet

    Mahremiyet

    Çocuklarımızın gelişiminde en önemli olduğunu düşündüğüm konu olan; mahremiyet eğitimine değinmek istiyorum. Mahremiyet konusunu konuşurken bunların içerisine banyo ve tuvalet ihtiyaçlarına nasıl müdehale etmemiz gerektiği ve özel bölge konusunu da nasıl konuşacağımızı içeriyor olacak.

    Öncelikle bu konular söz konusu olduğunda ebeveynleri olarak sakin yaklaşmalıyız. Çünkü bu sefer çok büyük bir mesele haline gelip bu konular daha zor ve büyük gözükerek çocuğumuzun gözünde fobi oluşabilir. Çocuklarımıza vermemiz gereken güven duygusu çok önemlidir yani onların anne ve babam bu konuya gayet normal ve hakim bir biçimde yaklaşıyorlar şeklinde hissetmeleri gerekmektedir.

    İlk başta mahremiyet alanı olarak tuvalet konusu ile başlıyor olacağız. Alıştırma süreci bazı çocuklarımızda çok kolay geçerken, bazı çocuklarımızda ciddi anlamda zorlayıcı geçmektedir. Bez bırakma sürecini aşan bazı çocukların bazıları tuvalette yalnız kalmak istememe ya annesini ya babasını ya da güven duyduğu birisini yanında isteme gibi davranışlar geliştirebilmektedirler. Bu noktada; tuvalete birlikte giriliyorsa ‘arkamı dönüp bekliyorum’ şeklinde söylem ve davranışlar ile özel ihtiyacına ve özel bölgesine saygı duyulmalıdır ve bunu çocuğunuzun da aynı şekilde yapması sağlanmalıdır. Tuvalete yalnız girmesi gerektiğinin bilincini kazandırılmalıdır ki başka birisiyle de tuvalete girilmez bilinci oluşsun. Bu sayede ileride birisi onun yanında üzerini çıkarmaya başlarsa bu çıplaklığın doğal olmadığını anlayacaktır. Ancak ailesi olarak da mahremiyet bölgeleri rahatlıkla müdehale edilebilecek organlar konumuna getirilirse o zaman çocuklar dışarıda güvenilmez kişilerden bir tehditle karşılaştıklarında bunların farkına varmayacaklardır. Bu bilinci kazandırmak adına önce aile içerisinde, sonrasında da okulöncesi eğitimle mahremiyet bilinci üzerine bilgilendirmeler ve ona uygun davranışlar geliştirmek gerekmektedir.

    Bir diğer önemli olan mahremiyet alanı ise banyodur. Birlikte banyo yaptırıldığını düşünürsek özel bölgelerinin tamamen kişiye özgü ve bireyin tamamen mahremiyeti olduğunu vurgulamak adına çocuklarımıza banyo yaptırırken iç çamaşırıyla birlikte banyo yaptırılabilir. Buradaki amaç çıplaklığın kişiye özgü olduğu bilincini kazandırmaktır ki başkasının yanında da çıplak olunabilir olgusu gelişmesin. Banyo alırken külot giydirilebilir; ‘bak özel bölgeni örtüyoruz; ben ya da baban bile olsa orası özel bölgen.’ gibi açıklayarak mahremiyet vurgulanabilir.

    Ailelerin arada kaldığı bir diğer konu ise özel bölge tanımının nasıl yapılacağıdır. Aslında tercih edilmesi gereken ve doğru olan tanım karmaşık soyut kavramlar kullanılmasının aksine tamamen soyut ve basit kavramlarla açıklanmasıdır. ‘Atletinin ve külodunun kapadığı bölgeler senin özel bölgelerin. Buraya istemediğin sürece kimse dokunamaz.’ gibi bir açıklama yapmak çocuklarımızın kafasındaki soru işaretlerini yok edecektir.

    Bir diğer önemli mahremiyet alanı ise çocuklarımızın üzerini değiştirirken gösterdiğimiz davranışlardır. Üzerini çıkarırken, giysisini değiştirirken vs. çocuklarımızdan izin almalıyız. Çünkü birisi onu yanına çağırıp ani olarak kıyafetlerini çıkarmaya kalkarsa; bunun yanlış bir şey olduğunu anlamalı ve buna dair tepki vermeli. Sert bir şekilde kesinlikle üzeri değiştirilmemeli. Aşama aşama sakin bir biçimde iletişim kurarak bu davranış sağlanmalıdır. Mümkün olduğunca da kendisinin yapılması için önce destekle sonrasında tek başına bu davranışı sergilemesi adına teşvik edilmelidir.

    Bahsetmiş olduğum mahremiyetle ilgili bu temel konular kesinlikle göz ardı edilmemeli ve ailedeki tüm bireylerin aynı davranış döngüsünde olmaları için bireyler birbirini bilgilendirmelidir. Çocuklarımız için aydınlık yarınlar adına hep birlikte el ele vererek sağlıklı gelişim göstermeleri adına çabalamaya devam etmeliyiz ki onlar da bu emeklerin meyvesi olarak sağlıklı şekilde ilerleme kaydedebilsinler.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunda Doğru Bilinen Yanlışlar

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunda Doğru Bilinen Yanlışlar

    DEHB’ nin, (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) nörobiyolojik bir temeli vardır ve bu yüzden DEHB’ li çocuklar yalnızca tıbbi tedavi görmelidir.İlaçla tedavi gören DEHB’li çocukların %70-80’ninde belirtilerde azalma görülmektedir. Ancak belirtilerde azalma olması bozukluğun ortadan kalkması ile eş anlamlı değildir. İlaçla tedavi çocuk psikiyatristi gerek görüyorsa sözkonusu olmalıdır. Bunun yanı sıra davranışsal ve akademik gelişme sağlanması için psiko-eğitimsel yardımlara gereksinimi vardır. Aksi takdirde ilaçla tedavi amacına ulaşmamaktadır.

    DEHB gerçekte mevcut değildir, bu durum çocuklarını disipline edemeyen anne babaların hatasıdır. Bilimsel araştırmalar DEHB’in biyolojik temelli bir bozukluk olduğunu ortaya koymaktadır, ancak nedenleri tam olarak anlaşılamamıştır. Davranış denetlemek için beyin tarafından kullanılan nörotransmitterlerin dengesizliği ve merkezi sinir sistemindeki anormal glikoz metabolizmasından kaynaklandığı ileri sürülmektedir.

    DEHB temel olarak kötü ana babalıktan ve disiplin eksikliğinden kaynaklanmaktadır ve bütün DEHB’ li çocukların gerçekte ihtiyaç duydukları şey böyle yapmacık tedaviler değil eski tarz bir disiplindir. Bazı anne babalar çocuğun yanlış davranışının onun ahlaki bir sorunu olduğunu düşünürler zaman zamanda kendilerinde kabahat bulurlar. Tıbbi bir müdahale uygulamadan sadece disiplin yöntemleri uygulamanın DEHB’li çocuğun davranışını iyileştirmekten ziyade iyice kötüleştirdiğini gösteren aile etkileşim araştırmaları vardır.

    DEHB yanlış tutumlar sonucu oluşur. Zayıf beslenme, şeker, katkı maddeleri, olağan ölçülerde kurşun, olumsuz ana baba tutumu DEHB’ e yol açmaz. DEHB genetik ve biyolojik temellidir. Bununla birlikte anne babaların davranışları çocuğun DEHB davranışlarını denetleme becerilerini etkileyebilir. Ayrıca bazı araştırmalar hamileyken alkol ve uyuşturucu almanın DEHB’ e yol açabileceği konusunda örnekler sunmuştur.

    DEHB’ li çocukların akranlarından farkı yoktur. Her çocuk dikkatini sürdürmede ve yerinde oturmada güçlük çeker. DEHB özellikleri 3-7 yaş arasında başlamışsa akranlarına göre belirtileri çok fazla ve şiddetli yaşıyorsa, birçok ortamda aynı belirtiler varsa, davranışlar çocuğun akademik ve sosyal hayatında önemli bozulmalara yol açıyorsa tüm çocuklarda olduğu söylenemez.

    Çocuklar büyüdüklerinde DEHB kaybolur. DEHB sadece çocuklarda bulunmaz, bazı araştırmalar DEHB’in yaşam boyu sürebileceğini göstermektedir. DEHB tanısı konulan çocukların %70-80’ i gençlik dönemlerinde bu belirtileri sürdürmektedir. %30-65’ lik kısmının ise yetişkinlikte tüm klinik belirtileri sürdürmeye devam ettiği görülmektedir. Eğer tedavi edilmezlerse DEHB’li bireyler madde bağımlılığı, depresyon, akademik başarısızlık, mesleki sorunlar ve evlilik sorunları yaşayabilirler. Uygun olarak tedavi edildiklerinde DEHB’li pek çok birey üretken bir yaşam sürebilir.

    DEHB’ li çocuklar sürekli pekiştirilmeyi isterler. Hatta diğer öğrencilerden daha çok olumlu pekiştirmeye ihtiyaç duyarlar. Tek başına olumlu pekiştirme davranışı kazanma ve sürdürmede yeterli değildir, üstelik sürekli pekiştirme gerçek hayat ortamlarında uygulanabilir değildir.

    DEHB’ li bütün öğrenciler özel eğitim hizmeti almalıdır. Çocuğun eğitimiyle ilgili önemli aksaklıklar ve bu konuda istek varsa özel eğitim gerekebilir.

    DEHB’ li çocuklar davranışlarından dolayı sorumluluk almak yerine sadece özür dileyip bahane bulmayı öğreniyorlar. Tedavinin psiko-sosyal yönü bu tür sorunların önüne geçmek içindir. Psikolojik danışmanlar öğretmenler ve hekimler, çocuklara DEHB’in üzerinde çaba harcanması gereken zor bir durum olduğunu bir özür yada kabahat olmadığını öğretirler.

    DEHB hayali bir rahatsızlıktır, aslında böyle bir hastalık yoktur. Yüzyılın başından beri yapılan araştırmalar, dürtü kontrolünde zorluk ve hiperaktivite gösteren bireylerin varlığını nesnel olarak göstermiştir.

    DEHB’ li çocukları tümü öğrenme güçlüğüne sahiptir. DEHB’ li çocukların %10-33 ‘ü aynı zamanda öğrenme güçlüğüne sahiptir.

    DEHB’ li öğrenciler normal sınıflarda öğrenim göremezler. Öğretmen uygun düzenlemeleri yapar ve sınıf süreçlerini yapılandırırsa, bu çocukların yarıdan fazlası normal sınıflarda öğrenim görebilir.

    DEHB’ i olan çocuğun her istediği yapılmalıdır. Bu tür bir yaklaşım bu çocukların dürtüsel davranışlarını pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.

    DEHB tedavisinde kullanılan ilaçlar bağımlılığa yol açar. Bu ilaçların uygun kullanımı alışkanlığa yada bağımlılığa yol açmaz.

    DEHB’in tedavisi için kullanılan ilaçlar zeka geriliği ve kısırlık yapar. Bu tür düşünceler bilimsel desteği olmayan görüşlerdir. Bu ilaçların çocukları genel olarak yavaşlattığına ilişkin araştırma bulguları olmakla birlikte zeka geriliği ya da kısırlık olması mümkün değildir.

    Uyarıcı ilaçlar almanın DEHB’li çocuklarda kalıcı herhangi bir davranışsal ya da eğitimsel yarar sağladığını hiç bir araştırma göstermemiştir. Araştırmalar uyarıcı ilaçlarla yapılan tedaviden DEHB’li çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin fayda sağladığını göstermiştir.

    Öğretmenler yeterince çaba gösterirlerse uyarıcı ilaçlardan daha etkili sonuçlar alınabilir. Çok modelli araştırmalar bu düşüncenin yanlış olduğunu göstermektedir.

    Çocuklarda ya da yetişkinlerde DEHB’i teşhis etmek mümkün değildir. Bilim adamları henüz DEHB’in teşhisine yönelik tek bir test geliştirememiş olmasına rağmen, açık seçik tanılayıcı kriterler geliştirilmiştir.

  • Çocuklarda Kıyaslanmanın Etkisi

    Çocuklarda Kıyaslanmanın Etkisi

    Anne ve baba, çocuğunun geri kalmaması ve her yönden başarılı bir hayat yaşaması için çevresinde ondan daha başarılı bir çocuğu örnek göstererek kıyaslamaya ve ona özendirmeye çalışır. Bu tamamen iyi niyetli olsa da, sıklıkla kıyaslamaya maruz kalmak yetişkinliğimizi de etkileyecek ciddi sorunlara yol açar.

    Bebeklik döneminde boy ve kilosu kıyaslanır. Okul döneminde ise genellikle derslerdeki başarısı, düzenli olup olmadığı ya da uyku düzeni gibi sosyal davranışlar kıyaslanır. Kendisinden daha başarılı bir çocukla kıyaslandığına tanık olan çocuk nasıl hisseder? Öncelikle kendini yetersiz hissedecektir. Kendini yetersiz hisseden çocuğun özgüveni sarsılabilir. Bu ilk tepkiler zincir halinde başka olumsuz davranışlara ve duygulara yol açmaktadır.

    Ebeveynlerin bu davranışı çocuğun arkadaşlarına olan bakışını etkiler. Yeni sosyalleşmeye başlayan, arkadaşlarıyla ilişkilerini geliştirmeye çabalayan çocuğunuzun elinden ilk önce bu sevgiyi alırsınız. Kıyaslandığı çocuklar da arkadaşları olduğu için, onlara duyduğu mahcubiyet, çocuğunuzu sosyalleşmekten korkar bir hale getirebilir. Arkadaşlarından uzaklaştıkça mutsuzlaşır, onları kıskanmaya başlar. Kendisinde bir eksikliğin olduğuna inanan çocuk önce kendisine sonra ailesine karşı öfkelenir, küser, hırçınlaşır. Uyumsuzluk ve saldırganlık gösterir. Ya da bu tepkilerini de saklayarak içe kapanık, çekingen ve özsaygı düşük bir birey olarak büyür. Çocuğunuzun kötü davranışlara odaklanarak, örnek davranışı başka bir çocuk üzerinden göstermeniz hiçbir zaman çocuğunuzun onu edinmesine yol açmayacaktır, açsa dahil bu davranış da kıyaslanmanın baskısıyla meydana gelir.

    Kıyaslama çocuğun geleceği için onarılamaz hasarlara yol açabilir. Çocuğunuz “Beni anlamıyorlar.” diye düşünürse tüm hayatını toplumla uyuşmaz bir halde geçirebilir. Ne kadar istese de hiçbir zaman başarılı ya da herkes tarafından kabul gören birisi olamayacaktır. Yaşamın bir kıyas olduğunu öğrenmiştir. Karşılaştığı her kişiye ya kendinden daha üstün ya da daha aşağı olarak bakacaktır. Eğer içine düştüğü ruh hali onu anne-babasını cezalandırmaya itmediyse onları tatmin etmek için çabalar ve kendi hikayesinden kopar. Sırf onay görmek için yaşayarak kendisini sanal bir dünyanın içine hapsedebilir. Kendisini hiç olmadığı biri gibi göstermeye çalışır. Bu çaba ona da kendisinin kim olduğunu unutturabilir ve yalnız insanlara verdiği izlenimler üzerinden kendi karakterini tanımlama hatasına düşebilir. Zaten ne kadar iyi olursa olsun, kıyaslama yaptığı sürece ondan daha iyi birilerinin olduğunu düşünecektir ve bu içinden çıkılamaz bir mutsuzluk hali yaratır.

    Kıyaslama doğru yapıldığında ise çocuğunuzun kabiliyetlerinin gelişmesine yol açabilir. Bunun için ilk önce herkesin tek ve biricik olduğunu kabul etmeniz, çocuğunuza da özel olduğunu ve ona vereceğiniz sevginin başarısına veya herhangi bir şarta bağlı olmadığını göstermeniz gerekmektedir. Herkes arasında bireysel farklılıklar bulunur. Her çocuğun geliştirilmesi gereken özel yetenekleri vardır. Çocukluk döneminde görülen başarısızlığın da gelecekte devam edeceğine dair bir kaide yoktur. Çocuğunuzun belirli bir yeteneği veya kabiliyeti yoksa bile disiplinli çalışma ve tutkuyla yapamayacağı şey yoktur.

    Her halükadarda çocuklarınızı kimseyle kıyaslamamanız gerekir. Çocuk ancak kendisiyle kıyaslanır. Para kazanmak, ün ve itibar sağlamak ya da bireysel bir haz uğruna gösterilen çaba sonucu elde edilen başarı klasmanında karşılaştırma yapmak zaten çocuğun hayata dair bakışını sakatlayacaktır. Halbuki herkes tek ve biriciktir. Onun başkaları tarafından belirlenen değerler ve anlamları elde etmeye çalışmaktan çok kendine özgü bir hayat yaşaması gerektiğini ve önemli olanın bildiklerine ve tecrübelerine her gün bir yenisini daha eklemenin asıl önemli olduğunu ona öğretmelisiniz.

  • Saldırganlık

    Saldırganlık

    Psikologlar saldırganlığı zarar vermeyi ya da yok etmeyi amaçlayan herhangi bir fiziksel ya da sözlü davranış olarak tanımlamaktadır.

    Asıl önemli olan soru şu: saldırganlık neden kaynaklanıyor?

    Saldırganlığı etkileyen üç şey var; ilki biyoloji. İkincisi psikolojik ya da zihinsel etmenler. Sonuncusu da sosyo-kültürel etmenler. Bunlardan herhangi biri tek başına saldırganlığa sebep olmayabilir ama
    üçünün birleşiminin saldırgan davranışa yol açtığı düşünülmektedir.

    Biyoloji kısmını ele alacak olursak; biyolojinin üç tane unsuru var. İlki genler. Saldırganlığın genetik bir unsura da sahip olması gerekmektedir. Beynin yapısının da saldırgan davranışa etkisi
    önemlidir. Beyinde saldırganlığı kontrol eden bir nokta yok ama bunu engelleyebilen ya da çabuklaştırılabilen devreler var. Amigdala (nöronların oluşturduğu beyin bölümü) beyinde küçük bir yerdir ama aslında çok önemlidir. Çünkü korkuya verdiğimiz tepkinin kontrolüne
    burası yardımcı olur. Ve uyarıldığında saldırgan davranışı da tetikleme eğilimindedir. Saldırganlığı tetikleyen bir diğer beyin bölgesi de ön lobtur. Beynin bu bölgesi çok sayıda üst düzey görevden
    sorumludur. Yani plan yapma ve karar verme gibi şeyler. Bir diğer sorumluluğu da dürtü kontrolüdür. Bir diğer saldırganlık faktörü de testesteron hormonudur. Erkeklerde testisler kadınlarda ise; yumurtalıklar tarafından salgılanır. Erkeklerin kadınlardan daha saldırgan olmasının sebeplerinden biri testesteron hormonunun erkeklerde daha yoğun salgılanmasıdır.

    Saldırganlığı psikolojik olarak ele alacak olursak; engelleme-saldırganlık prensibine dayanır. Engelleme ve gerilim kızgınlık yaratır. Bu da kişiyi saldırganlığa teşvik edebilir. Herhangi bir şeyin gerilime sebebiyet verebileceği bilinir. Fiziksel bir acı ya da kalabalık bir ortamda bulunmak gibi şeyler. Ama saldırganlığa yol açabilen gerilimin umulmadık ana sebeplerinden biri sıcaklıktır. Laboratuvarda yapılan deneylerden birinde odadaki sıcaklık arttıkça, yalnız kalan kişi daha fazla gerilir. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki yaz aylarında daha fazla şiddet suçu işlenmektedir. Aynı zamanda pekiştirme ve model olmanın da saldırganlığa yol açabildiği bilinmektedir.

    Son olarak da sosyo-kültürel etmenlerin etkilerinden bahsetmek gerekirse; bunlar toplumumuzda insanların içindeki saldırgan davranışı dışarı vurmalarına sebep olan şeyler. Örneğin; insanların grup içinde kendi hallerindeyken verecekleri tepkiye oranla, çok daha saldırganca tepki vermeye meyilli olduklarını biliyoruz, maç sonrası taraftar tepkisi gibi. Büyük bir insan grubunun içindeyken kimliksiz bir statü kazanılıyor. İnsanlar yeni durumlarla karşılaştıklarında nasıl davranacaklarından emin değillerse, toplumsal kodlamalara güvenmeye meyillidirler. Ya da nasıl davranacağına dair toplum tarafından belirlenmiş talimatlara meyillidirler.

    Fiziksel saldırı, sözlü saldırı ve hatta kötü niyetli dedikoduyu yayma gibi şeylerin hepsi saldırganlık olarak sayılabilir.
     

  • Panik Bozukluk ve Tedavisi

    Panik Bozukluk ve Tedavisi

    Bir gün her şeyin normal gittiğini hissettiğiniz; örneğin arkadaşlarınızla ya da ailenizle keyifli vakit geçirdiğiniz ve nedenini bir türlü anlamadığınız şekilde kalbinizin atmaya, yoğun şekilde terlemeye ya da titremeye başladığınız, göğüs, karın ağrısı, nefes kesilmesi, sersemlik hissettiğiniz, ayakta durmakta zorlandığınız, hatta gerçeklikten koptuğunuzu düşündüğünüz ve sanki kalp krizi geçiriyormuş hissinin mevcut olduğu belirtiler yaşadığınız bir anınız olabilir. Hastaneye gittiğinizde serum ya da iğne yardımıyla size sakinleştirici verilmiş de olabilir ya da evde tek başınızayken atlatmaya çalışmış da olabilirsiniz. Bu olayın ardından doktora gitmiş ve fiziksel sağlığınızla ilgili bir aksiliğin olmadığını ve atak geçirmiş olabileceğiniz söylenmiş olabilir. Buraya kadar olan öyküde birpanik atağı evresinden söz ederiz.

    *

    Sonrasında yaşadığınız ve anlam veremediğiniz bu olay dizisini yine anlam veremediğiniz bir zamanda tekrar yaşamış olabilirsiniz. Bu sefer çok emin bir şekilde doktora gidip “Bende kesinlikle kalp sorunu ya da başka bir şey var” demiş olabilir, tahliller konusunda farklı farklı doktorlardan yardım istemiş olabilirsiniz. Ardından ataklar yaşamaya devam ettikçe, ataklar arası dönemde, kendinizi gergin ve endişeli hissetmiş, bir sonraki atağın gelmesini huzursuzluk içinde beklemiş olabilirsiniz. Bu durumabeklenti anksiyetesi diyoruz. Nerede, ne zaman olacağını bilemeden beklediğiniz için kalp krizi geçirme, felç olma, ölme veya “çıldırma” korkularınız artmış olabilir. Bu korkuları yaşarken bir yandan da ulaşabileceğiniz sonuçlar hakkında derin üzüntü duymaya, “Ben ölürsem sevdiklerim ne yapacak?” ya da “Ya bana bir şey olursa ya intihar edersem?” gibi düşüncelerle üzüntünüzü daha da yoğun yaşamaya başlamış olabilirsiniz. Tüm bu üzüntülerden sonra günlük yaşamda yaptığınız aktiviteleri ve alışkanlıklarınızı değiştirmeye başlamış ve daha iyi hissetmek, bu düşüncelerden kurtulmak için başka yollar aramaya başlamış olabilirsiniz. Örneğin; evde yanınızda sürekli birinin olmasını istemeye, keskin aletlerden kendinizi uzak tutmaya, kendinize acil numara hattı oluşturmaya, aslında sizi mutlu eden ama bu yaşananlardan sonra yorucu bulduğunuz faaliyetlerden kaçınmaya başlamış (spor yapmak gibi) olabilirsiniz. Tüm bu süreçten sonra bir panik bozukluktan söz edebiliriz. Panik bozukluk agorafobi ile görülebileceği gibi tek başına da yaşanabilir.

    *

    Diğer bir yandan, bu deneyimleri sadece bir alana özgü yaşamış da olabilirsiniz. Örneğin, panik atağın tekrar geleceği korkusuyla ve kimsenin size yardım edemeyeceği, kaçmanızın ve kurtulmanızın zor olacağı düşüncesiyle sürekli olarak kalabalık yerlerden kaçmış olabilirsiniz. Bu duruma da agorafobidiyoruz. Agorafobiye genelde eşlik eden panik dönemleri bulunsa da agorafobi tek başına da olabilir.

    *

    Tedavi ise şu şekildedir: Panik bozukluk, genel anlamda bir anksiyete (kaygı) bozukluğudur. Kaygı bir duygu olması nedeniyle duygular üzerine daha çok bilişsel davranışçı terapi yöntemiyle çalışılır. Bilişsel davranışçı terapi de amaç, tetikleyici olay, düşünce, duygu ve davranış metodlarıyla çalışarak kişinin olumlu duygu, düşünce ve davranışlara yönelmesini sağlamaktır. Süreç şu şekilde ilerler: Seanslarımıza kişi geldikten ve durum tanımlandıktan sonra detaylı kişilik testleri ile klinik gözlem görüşmeleri yapılır. Sonrasında öncelikle bu tarz tetikleyici olaylar, düşünce ve duygular ele alınarak davranışlarda azaltma ya da sönme yöntemine gidilmektedir. Ancak bazı durumlar daha travmatik bir nedenle ortaya çıkmış olabilir. Bu durumda geçmişe yönelik olarak çok fazla çözüme ulaştığını gördüğümüz EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing- Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) tekniği kullanılmaktadır. Bu teknik, bilişsel davranışçı terapiye benzemekle birlikte, burada EMDR tekniği ile geçmişe gidilerek, olumsuz düşünceler değiştirilmekte, uygun duygu ve davranışların ortaya çıkması sağlanmaktadır. Ancak bunu tetikleyen aile noktaları veya bazı geçmişteki şemalarımız (geçmişteki davranış örüntülerimiz) varsa şema terapi ile destek verilmektedir. Diğer bir yandan, bu kaygılar uyku, iştah, işlevsellikte bozulma gibi birçok rahatsızlığa yol açıyorsa psikiyatrik yönlendirme de yapılabilmektedir. Fakat günümüz psikoloji literatüründe psikoterapi ile kaygı bozukluklarında çok fazla yol alınmaktadır. Bu durumlarla karşılaştığınızda lütfen destek almaktan çekinmeyiniz.

  • Çocuğunuzla İlişkinizi Güçlendirecek İpuçları

    Çocuğunuzla İlişkinizi Güçlendirecek İpuçları

    1.Çocuğunuzun dikkatini çekin

    *Komut verirken,tüm dikkatinin sizin üzerinizde olduğundan emin olun,

    *Konuşurken televizyonu,radyoyu,müziği kapatın,

    *İsmiyle seslenin,

    *Küçük çocukların nazikçe elinden tutarak göz teması kurmaya çalışın,

    *Konuşurken gözlerinin içine bakın,

    *Anlaşılır bir şekilde,bağırmadan konuşun.

    2.Olumlu olun

    Çocuğunuza ne yapmaması gerektiğini söylemek yerine ne yapması gerektiğini söyleyin.’’Lütfen patatesini de ye’’demek ‘’patateslerinle oynamayı bırak’’demekten daha etkilidir.

    3.Kuralları açıkça belirleyin ve bunları yazın

    Kuralları açıkça belirlemek tartışma yaşanmasını engeller.Siz ve ailenizdeki diğer bireyler için gerçekten önemli olan kurallara odaklanın;daha az önemli olanlarla vakit kaybetmeyin.

    4.Çocuğunuzu övün

    Çocuğunuz bir görevi tamamladığında veya iyi davrandığında ne kadar memnun olduğunuzu söyleyin.Övgü övülen davranışın hemen arkasından gelmelidir.

    5.Ödüllendirin

    Çocuğunuzun bazı davranışlarını değiştirmek ve olumlu davranışları pekiştirmek için ödül sisteminden yararlanın.Bu sistemde,çocuğunuz her iyi davranışı için puan toplar ve belirli bir puana eriştiğinde istediği ve önceden üzerinde anlaşılmış bir ödül kazanabilir.Puanları takip etmek için istediğiniz herhangi birşeyi kullanabilirsiniz.Örneğin;kavanozun içine her olumlu davranış için bir düğme atarak puanlarını takip edebilirsiniz.

    Anlaşmanızı ‘’anlaşma kartları’’ üzerine yazabilir ve bu kartları buzdolabının veya bir mutfak dolabının üzerine asabilirsiniz.Böylece hem çocuğunuz hem siz anlaşmanın ne olduğunu hatırlarsınız.

    6.Huzur Planı

    Evde ve ev dışında stresi,karşılıklı gerginliği sonlandırmak için bazı düzenlemeler yapın.Eğer çocuğunuzla birlikte alışverişe çıkmak sizin için zorsa,alışverişi kendi başınıza huzur içinde yapabileceğiniz bir zaman ayarlayın.Eğer birlikte yapacağınız araba yolculuğu size korku dolu anlar yaşatıyorsa,bunu molalarda farklı şeyler yapabileceğiniz iki ya da daha fazla kısa yolculuğa bölmeye çalışın.

    7.Nasıl hissettiğinizi açıkça söyleyin

    Çocuğu doğrudan eleştirmek yerine (örn:’’yaramazlık yapıyorsun’’)davranışlarının sizi nasıl etkilediğinden bahsedin.(‘’bu davranışın beni gerçekten çok üzüyor’’)

    8.Tartışmalardan kaçının

    Açıkça belirlenmiş kurallar vardır.Bunları sizde biliyorsunuz,çocuğunuz da biliyor.Belirlenmiş kurallar hakkındaçocuğunuzla tartışmaya girmeyin.Örneğin;çocuğunuz başka bir çocuğun oyuncağını aldığında’’…lütfen dinazoru …’a ver.3 e kadar sayacağım:1…..(5 sn bekleyin),2…….(daha kuvvetli)üç ‘’diyin ve kararlılığınızı çocuğa hissettirip,gereksiz inatlaşmalardan kaçının.

    9.Sakinleştirmek için mola verin

    Öfkeliyken hiçbir sorunu çözemezsiniz.Çocuğunuzla yaşadığınız kriz anlarında karşılıklı olarak inatlaşmak ve güç savaşına girmek yerine,ilişkiye sakinleşinceye kadar ara verin.

  • Boşanmış Kadınların Problem Çözme Becerileri ve Bağlanma Stilleri Bakımından İncelenmesi

    Boşanmış Kadınların Problem Çözme Becerileri ve Bağlanma Stilleri Bakımından İncelenmesi

    Günümüzde gelişimsel yaklaşıma göre yapılan araştırmalara bakıldığında ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkinin , çocuğun gelişimi açısından farklı etkileri olduğu görülmektedir. Bowlby’ye göre, bebeklik döneminde başlayan duygu, düşünce ve davranış örüntüleri yaşam boyu devam etmektedir ve bireyin başkalarıyla kurduğu yakın ilişkilerde de önemli etkileri vardır (1973;1982 akt. Soygüt 2004). Bowlby tarafından ortaya çıkan ‘bağlanma’ kavramı, “Çocuğun kendisini güvende hissetmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, duygusal yakınlık görme beklentilerinin karşılanması arayışı ile kendini gösteren, tutarlılığı ve sürekliliği olan duygusal bir bağ olarak tanımlanmaktadır”.

    Çocuk doğduğu andan itibaren birçok faktörle karşı karşıya kalmaktadır ve bu nedenle araştırmacılar çocukluktan yetişkinliğe doğru bireylerin gelişim süreçleri ve bu süreçleri etkileyen faktörler üzerine çalışmalar yapmışlardır. Bu faktörlerden biri olan bağlanma konusunda ilk kez John Bolwby bağlanma kuramında bahsetmiştir. Bağlanma çocuğun dünyaya gelmesiyle başlayan, yaşam boyunca devam eden ve yaşamımızı etkileyen bir ilişki örüntüsüdür ve olması gereken bir durumdur. Bebeklikte bağlanma kavramı; bebeğin belirli kişilere olumlu tepkiler vermesi, o kişilerle daha fazla zaman geçirmek istemesi, korktuğu durumlarda o kişiyi araması ve onun varlığıyla rahatlama duygusunu yaşaması gibi duygu ve davranış örüntülerinin tümünü kapsamaktadır. (Erkuş 1994, Morgan 1991 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005)

    Bağlanma konusunda çalışan kuramcılara göre bağlanma güvenli ve güvensiz olarak 2 ye ayrılmaktadır ve kurulan bağlanma stili yaşam boyu devam etmektedir. Bağlanma davranışı insanların yanı sıra hayvanlarda da araştırılmıştır. Bu araştırmalardan en tanınmışı Harlow’un maymunlarla yaptığı deneysel çalışmadır. Yavru maymunların doğumdan hemen sonra annelerinden ayrılmış ve kendileri için hazırlanan kafeslerde büyütülmüşlerdir. Kafeslere monte edilen manken annelerden biri tahta başlı ve silindirden , diğer anne ise tahta bloktan yapılmış olup yumuşak bir kumaşla kaplanmıştır. Her iki yapay annelerin arkalarına ampul konularak sıcaklık verilmesi sağlanmıştır. Araştırma sonucunda maymunların süt vermese bile tüylü olan manken maymunu seçtikleri bulunmuştur. Bu çalışmadan hareketle bağlanmanın oluşması için sadece fizyolojik ihtiyaçların karşılanmasının yeterli olmadığı sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra maymunlarla yapılan çalışmalarda anne-baba ilişkisinden yoksun kalan maymunların çiftleşmekte zorluk çektikleri ve kendi yavrularına daha ağır ceza uyguladıkları yönündedir (Dodson 1995, Donley 1993,Hortaçsu 1991, Holmes 1993,Joseph 1992, Seifert ve Hoffnung 1987 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005). Lorenzin kuşlarla yaptığı deneylerde de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bulgular, bağlanma deneyiminden yoksun olan kuşların sonrasındaki ilişkilerinin kalitesini etkilediği bulunmuştur. Bir başka çalışmada ise kuzularla çalışan Maccoby, kuzuların tel örgü arkasında gördükleri ve sadece sesini duydukları bir çöp kutusuna bile bağlanabildiklerini belirtmektedir. ( Hortaçsu, 1991 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005). Araştırmalar sonucunda bağlanmanın oluşabilmesi için yavrunun karşıdan bir tepki almasının yeterli olduğu bulunmuştur.

    Canlılarda bağlanma ve annelik davranışı türden türe değişmektedir (Panksepp 2005b Özbaran B., Bildik T., 2006). İnsanlardaki bağlanma davranışı diğer canlılara göre daha karmaşık süreçlerden oluşmaktadır. Hayvanlarda ise bağlanma ilişkisi yavrunun büyümesi ile zayıflamaktadır.

    Bağlanma ilişkisinde anne önemli bir konumdadır. Doğumla birlikte kurulan bağlanma ilişkisi, bebek ile anne arasında kurulan iletişimin kalitesini belirlemektedir. Eğer anne kendi anne babasıyla sevgi dolu ve güvenli bir bağlılık ilişkisi geliştirmişsebu durumun kendi evliliği ve çocuğu ile olan ilişkisini olumlu etkileyecektir (Biller 1993,Donley 1993, Habip 1996, Ruble ve ark. 1990, Soysal 1999, Zeanah ve ark 1993, Zeanah ve ark. 1997).

    Bowlby’nin bağlanma kuramına göre yeni doğan bebekler, kendisine bakmaya istekli bir yetişkin ile varlığını sürdürebilirler (17,23,24 akt. Sabuncuoğlu O., Berkem M., 2006). Bebekler bakım veren kişi ile etkileşim sağlayacak davranışlar ile dünyaya gelirler. Bowlby’ nin düşüncelerine ek olarak Erikson da bakım veren kişinin bebeğin ihtiyaçlarını ne kadar karşıladığı üzerinde durmaktadır. Burada sadece fiziksel ihtiyaçlar değil yakınlık ve sevgi ihtiyacının da önemli olduğundan bahsetmektedir. Bebeğin ihtiyaçlarını anlama ve yeterince karşılamanın temel güven duygusunun sağlanmasında etkili olacağını ifade etmektedir. Bebek ile anne arasındaki bağlanma,annenin bebeğin ihtiyaçları istekleri doğrultusunda kabul edici davranışlar sergilemesi sonucunda bebek anneyi güvenilir bir insan olarak görmekte ve yaşamının ileriki dönemlerini etkileyecek şekilde güvenli bağlanma tarzı geliştirmektedir (Bylsma, Cozarelli ve Sumer, 1997; Finzi-Dottan ve Diğerleri 2003). Anne- baba ya da bakıcının çocuğun ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılamaya duyarsız kalması, sosyal olarak çocuğa destek olunmaması ve fiziksel- duygusal olarak temasta bulunulmaması çocuktan güvensiz bağlanma tarzının gelişmesine neden olabilmektedir (Peluso, White ve Kern, 2004). Bu çocuklar yaşamın ileriki dönemlerinde anne-babaya güvenmemekte ve tehdit algısı olarak görebilmektedir.Güvenli ve güvensiz bağlanma aile içerisinde kurulan iletişim sonucunda oluşmakta ve bu noktada aile yaşantıları ve anne-babanın ilişkileri önemli etkiye sahip olmaktadır.

    İnsanlarda bakım verme doğum sonrası annelik davranışına dönüşmektedir (Panksepp 2004b, Panksepp 2005b). Canlılarda bakım verme davranışını etkileyen vasotosin nörokimyasal maddesi bulunmaktadır ve etkileşimi farklılık göstermektedir. Örneğin kaplumbağalarda yumurtlayana kadar vasotonin düzeyi artarken yumurtladıktan sonra düşmektedir (Panksepp 2004b). Bakım verme davranışı üzerinde ki farklılıklarda biri ise cinsiyettir. Örneğin dişi farelerin hiç doğum yapmamış olmasına rağmen, diğer fare yavrularına karşı daha duyarlı oldukları görülmüştür. Bunun yanı sıra daha önce doğum yapmış olan farelerinde anneliğe duyarlılaşması daha hızlıdır ( Gaineve ve Wray 1994).Birincil bağlanma figürü anne olmasına rağmen bazı bebeklerde temel bağlanma babayla da iyi olmaktadır. Baba ve bebeğin bağlanmasını etkileyen en önemli faktörler anne-babanın iletişim biçimi, evliliklerinden aldıkları doyum ve ilişkilerine ilişkin algılarıdır. Eğer anne ve baba arasında gerginlik yaşanıyorsa baba-bebek ilişkisini de olumsuz olabilmektedir ( Donley 1993).

    Bağlanma özelliklerinin yetişkinin hayatındaki davranış tarzlarıyla yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir ( Taycan S., ve Kuruoğlu A. 2014) Bartholomew ve Horowitz’in 1998 yılında yılında yaptıkları çalışmada yetişkin bağlanma stilleri konusunda Dörtlü Bağlanma Modeli (DBM) adı verilen bir bağlanma modeli ileri sürmüşlerdir (13,14). Bu modele göre ;

    Güvenli Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumlu algılandığı, kendisini sevilmeye değer bulan, diğer insanlarla yakın ilişkiler kurabilen , yalnız kalma kaygısı bulunmayan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Saplantılı Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumsuz algılandığı, yoğun olarak yalnız kalma kaygısı yaşayan ve kendilerini sevilmeye değer bulmayan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Kayıtsız Bağlanma:Olumlu benlik imajına sahip olan fakat diğer insanların olumsuz algılandığı, kendini sevilmeye değer bulan ama diğer kişilerin olumsuz beklentileri olduğunu düşünerek yakın ilişki kurmaktan kaçınan, hayal kırıklığı yaşamamak için kendilerini koruyan ve bağımsızlıklarını sürdürmek isteyen kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Korkulan Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumsuz algılandığı, kendilerini değersiz gören, yalnız kalma kaygısı kaygısı yaşayan bu nedenle yakın ilişkiler kurmaktan kaçınan, yoğun olarak incitilme, kaybetme ve reddedilme kaygısı taşıyan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Evlilik farklı özelliklere sahip iki insanın hayatlarını birlikte devam ettirmek istemeleri ile başlayan bir süreçtir. Eşler daima birbirlerinin istedikleri şekilde davranamabilirler bu durum ise aralarında çatışma yaşamalarına neden olabilir. Bu çatışmaların nedenleri ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitimsel olabilceği gibi eşlerin kişilik özellikleriylede ilgili olabilir. Psikiyatrik sorunlar ve evlilik uyumu ile ilgili yapılan araştırma sonuçları farklılık göstermektedir. Birtchnell ve Kennard’ın (1993) yaptıkları çalışmada psikiyatrik hastalığın varlığında evliliğin devam etmesinin zorlaşacağı belirtilmiştir. Bir başka çalışmada ise evlilik uyumu ve depresyon arasında negatif bir ilişki olduğu belirtilmektedir (Kim 2012). Evlilik sorunları yaşayan kadınların daha kaygılı ve kaçınan oldukları bulunmuştur (Taycan ve Kuruoğlu 2003). Akciğer kanser hastaları ve eşlerinin bağlanma stilleri ve eş uyumunun araştırıldığı bir çalışmada; kaçınan ve kaygılı bağlanma stilinin depresyon ve evlilik kalitesinde bozulma ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Ayrıca kaçınan bağlanma stili olan hastaların eşlerinde daha yüksek düzeyde öfke ve depresyon yaşadıkları bildirilmiştir (Porter ve ark. 2012). Buna benzer bir araştırmada ise bağlanma stilinin eş kaybından sonra yaşanan yas sürecinde etkili olduğu vurgulanmıştır ( Mancini ve ark 2009). Bağlanma stili ve evlilik uyumu arasındaki ilişkinin araştırıldığı bir çalışmada , güvensiz bağlanmanın evlilik ilişkisinin bozuk olduğu durumlarda bireyleri depresyona daha yatkın hale getirdiği vurgulanmaktadır (Scott ve Cordona 2002). Bir başka çalışmada ise güvenli bağlanma stiline sahip olan bireylerin problem çözme davranışlarının geliştiği, kaçınanların ise problemleri çözmek yerine kaçındıkları belirtilmiştir (Taycan ve Kuruoğlu 2003).

    Günümüzde toplumsal yapının değişmesi, kadının iş hayatında daha fazla yer alması, eğitimli kadınların artması ve geniş ailenin evlilikler üzerindeki etkilerinin azalmasıyla birlikte kadınlar daha da özgürleşerek geleneksel yapıdan esnek bir yapıya geçilmeye başlanmıştır. Toplumun kadın ve erkeğe yüklediği görevlerinde değişmesiyle birlikte boşanma oranlarının arttığı gözlemlenmektedir. Günümüzde evlilik oranları düşerken boşanma oranları artmaktadır ( Landis, 1975, akt. Beştepe ve ark, 2010,s. 15). Evlilikte çiftler ruhsal,sosyal, bedensel ve fiziksel sorunlar yaşayabilir. Bazı bireyler bu sorunlarla daha kolay başedebilirken bazı bireyler ise sağlıklı iletişimden yoksunsa evlilik çatışmaları yaşanabilmektedir ( Christensen& Shenk, 1990; akt. Karahan, 2007, s.846).

    Yaşanılan çatışmaların çözülmesi kimi zaman boşanma ile sonuçlanmaktadır. Boşanmanın bir çok nedeni olmakla birlikte günümüzde çok sık karşılaşılan nedenler eşlerin birbirlerinin beklentileri karşılayamaması, iletişim sorunları ve kültürel farklılıklar olarak karşımıza çıkmaktadır (Şendil ve Kızılbağ, 2005). Boşanma ve boşanma sonrasinda yaşanılan en büyük sorunlardan birisi ise erkeğin ve kadının hayatını yeniden düzenlemesi ve yaşanılan zorluklarla başetmeleridir. Bu sorunlarla başetmeleri için etkili problem çözme, çözüm yollarının belirlenmesi ve en uygun seçeneğin uygulanması ile mümkündür (Morgan 1999).

    Boşanma sürecinde problem çözme becerilerinde cinsiyet farkı olduğu birçok araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Kadınların boşanma sürecinde problem çözme becerilerinin erkeklere göre düşük olmasının toplumsal baskı, kültürel yapı, eğitim, geliri durumu ve sosyal destek gibi bir çok nedeni olabilir (Schalk 2005). Bağlanma kuramına göre, bağlanma örüntüsü kriz durumlarında etkin hale gelmektedir. Boşanma sonrasında bireyleri yaşadığı kriz durumunda bağlanma stillerinin aktive olacağı düşünülmektedir. Literatüre bakıldığında bu konuda çalışan terapistler, kriz anında yaşanan bu örüntülerin düzelip düzelmeyeceği konusunda çalışmalar yapmaktadır. Bowlby’nin Güvenli Üs adlı kitabında ve Ainsworth (1989) ile Bretherton (1990) yazdığı yazılarında bağlanmanın örüntülerinin terapötik süreçte değişebileceğinden bahsetmişlerdir. Bu süreçte Bowlby’e göre bağlanma örüntüsünün değişmesi için 5 aşama vardır. İlki güvenli üs, bireyin kendisine acı veren yanlarını ve özelliklerini tanımasına imkan verecek güvenli bir ortam sağlamaktır. İkincisi bireyin diğer insanlarla yaşadığı ilişki örüntülerini keşfetmesini sağlamak, üçüncüsü bireyin bağlanma figürleri üzerinde durmak. Dördüncüsü yaşadığı duygu, beklenti ve algılarının, çocukluk ve ergenlik döneminde ebeveyniyle olan ilişkisinden ne kadar etkilendiğini fark ettirmektir. Beşincisi ise bireyin geçmişte yaşadığı acı verici olayları ve ebeveyni ile yaşadığı yanlış yönlendirme sonucunda benlik algısı ve diğer insanlarla yaşadığı ilişki örüntülerinin değişebileceğini farkına varmasını sağlamaktır.

  • Çocuklarda İnatçılık

    Çocuklarda İnatçılık

    Anne babaların çocuklarını yetiştirirlerken yaşadıkları sorunlardan kendilerini en çok zorlayanlarından biri; çocuklarının evdeki kuralları hiç önemsemeyen, laf-söz dinlemeyen, başına buyruk hareket eden inatçı davranışlarıdır. Acaba bu inatçı davranışlar, normal gelişim dönemine mi ait, yoksa bir davranış problemi haline dönüşmüş hali midir? Öncelikle belirtmek gerekir ki; inatçılık, duygusal gelişimin bir sonucudur. Elbette normal gelişim dönemlerinde yaşanan inatçı davranışlar da, yanlış tutumlar nedeniyle, bir davranış problemi haline gelebilmektedir. Peki, normal inatçı davranışlarla, bir davranış bozukluğu olarak inatçılığı nasıl ayırt edebiliriz? Bunun için öncelikle gelişim dönemlerinin nasıl yaşandığına bakalım.

    İlk kritik dönem “birinci yaş dönemi”dir. Çocuk bir yaşından sonra yani yürümeye başladıktan ve yavaş yavaş konuşmaya başladıktan sonra, inatçı davranışlar göstermeye başlar. Anne babanın dediğinin tersini yapmaktan ve kuralları çiğnemekten zevk alır gibidir. Anne “Yapma!” dedikçe, çocuk inadına istenmeyen davranışı tekrarlar. Gözünün içine baka baka hem de.

    İstenmeyen davranışları tekrarlayan bir çocuğun amacı, sizi kızdırmak ve çileden çıkarmak değildir. Niyeti, koyduğunuz kuralın veya istemediğiniz davranışın ne kadar önemli olduğunu test etmektir. Siz aynı olumsuz davranışa aynı UYGUN tepkiyi gösterdikçe, çocuğunuzunduygularını anlayarak ona şefkatle yaklaştıkça inatlaşmaya ihtiyacı kalmayacaktır.Çocuğun ihtiyacı, şefkat ve sevgi dolu dokunuşlar, sevgi ve anlayış dolu bakışlardır.

    Anne-baba bu süreçte çocuğun üzerine çok fazla giderse, çocukla inatlaşırsa, cezalar verirse hem bu kritik dönem sağlıklı bir şekilde atlatılamamış olur, hem de davranış problemi haline dönüşebilir.

    İkinci kritik dönem “2,5 yaş dönemi”dir. Kas, kemik ve sinir sistemi yönünden yani fizyolojik olarak hızlı bir gelişme gösterdiğinden, uyum sağlamakta zorlanır. Dengesiz, kararsız, olumsuz, her şeye ‘Hayır!’ diyen isyancı bir kişilik sergiler. Psikolojik yönden de “bağımsızlık çabası” içindedir. Yardım istemez, her şeyi kendi başına yapmak ister. Bir yandan da her istediğini kendisi yapamadığının da farkındadır. Bu nedenle engellenmişliğin gerginliğini yaşar.. Aslında bu davranışlarıyla “ben de varım, benim düşüncelerim de değerli ve geçerli” demektedir.

    Çocuk, yavaş yavaş kendi varlığını keşfeder ve kendini kabul ettirmek için çaba gösterir. Pek çok dengesiz davranış gösterir. Çok istediği bir şeyi, aniden “ben artık onu sevmiyorum” diyebilir. Bu dönemde anne ile çocuk arasında en sık çatışmalar tuvalet ve temizlik konusunda yaşanır. Anne babanın yapacağı en iyi şey, bir yıldan fazla sürmeyecek olan bu dönemde, çocuktan sevgisini esirgememek ve zor da olsa sabretmektir. Dönem sağlıklı bir şekilde atlatılırsa, çocuk kendiliğinden sakinleşir ve rahatlar.

    Üçüncü kritik dönem “4 yaş dönemi”dir. Bu dönemde çocuk kendi başına buyruk, kafasına estiği gibi hareket eden, sağda solda dolaşan, çok konuşan, istekleri hiç bitmeyen, durmadan soru soran ancak cevabını dinleme sabrı göstermeyen, başladığı işi yarım bırakan sabırsız bir çocuktur. Ancak bununla beraber 2,5 yaş çocuğu kadar inatçı değildir. Sabırla soruları cevaplanmalı, istekleri kurallar ve imkânlar dâhilinde karşılanmalıdır. Kritik ayrıntı yine çocuğun şefkatle karşılanmasıdır.

    Dördüncü kritik dönem “6 yaş dönemi”dir. İnatçı ve olumsuz davranışlarıyla sanki 2,5 yaş çocuğu geri gelmiş gibidir. Anne babalar 5 yaşındaki o uyumlu ve uzlaşmacı çocuğun nasıl olup da böyle zıt bir kişilik sergilediğine anlam veremezler. “Bu çocuğa ne oldu, birden huyu çok değişti?” derler. Çocuğun kritik dönemde olduğu unutulmazsa, okula başlama sürecine sağlıklı ve başarılı bir şekilde geçilecektir.

    Beşinci ve son kritik dönem “ergenliğe geçiş dönemi”dir. Çocuk 12-13 yaşlarında hızlı bir cinsiyet hormonları salgısına maruz kaldığından, bu hızlı değişime ayak uydurmakta zorlanır. Küçük şeyleri problem yapar, hemen ağlar, çabuk kızar, eleştiriye ve nasihate sert tepki verir. Sizler daha uyarılara ve nasihate başladığınız anda, sıkılmaya ve sizi dinlememeye başlar. Fiziki görünümünü aşırı önemser. Tek bir sivilce bile onu hayata küstürebilir. Okul başarısında düşme görülebilir. Odası dağınık, genellikle duvarları posterlerle kaplıdır. Yüksek sesle müzik dinler. Verilen harçlığı beğenmez. Modaya göre giyinme, erkeklerde saç uzatma ve marka takıntısı başlayabilir. Bu dönemde de genç ergen, kişiliğinin kabul edilmesi için çevresindekilerle inatlaşır ve çatışır.

    Unutulmamalıdır ki; bundan önceki kritik dönemleri sağlıklı bir şekilde atlatan, kurallar içinde özgür kalan, anne babanın hoşgörü ve sabrıyla büyüyen, sevildiğinden ve değer verildiğinden emin, özgüven duygusu gelişmiş çocuklar ergenliğe geçişi kolay atlatırlar.

    Şimdi kritik dönemlerle sınırlı kalmayan, davranış problemine dönüşmüş olan İnatçılığı inceleyelim.

    Davranış Bozukluğu Olarak İnatçılık

    İnatçılığın davranış bozukluğu olarak kabul edilmesi için, sözü edilen yaşların dışında da çocuğun inatçı davranışlarının yoğun olarak sürüyor olması gerekmektedir. İnatçı çocuk, öfkesini sağlıklı bir şekilde yaşayamayan, kendisini ifade edemeyen çocuktur. Şimdi bir davranış bozukluğu olarak inatçılığın nedenlerini inceleyelim.

    İnatçılığın Bazı Nedenleri:
    Bedensel rahatsızlıklar, geçirilen ateşli hastalıklar,
    Çocuğun normal inatçılık dönemlerinde (kritik dönemler) çok üzerine gidilmesi,
    Tuvalet eğitimi sırasında zorlu bir süreç geçirilmesi,
    Yemek yemesi konusunda çocuğun çok fazla üzerine gidilmesi,
    Aşırı titiz ve ayrıntılara önem veren anne modelleri,
    Çocuğun isteklerini yerine getirme konusunda dengeli ve tutarlı olmayan tutumlar,
    Çocuğu “inatçı” olarak etiketlemek,
    Anne babaya kızan çocuk, gizli bir öç alma duygusuyla inatçılık yapabilir.
    Kardeş kıskançlığı, kardeşinin kendisinden daha fazla sevildiği düşüncesi,
    Baskıcı anne-baba tutumu,
    Çocuğu inatçılık davranışına iten sebeplerden biri, çoğu zaman anne-babanın da onunla birlikte aynı dili kullanarak inatlaşmasıdır. İnatlaşmakla, kararlı tutum birbirinden farklıdır. Kararlı tutum geliştirmek, istemediğiniz bir davranış yaptığında tutumunuzun hep aynı olmasıdır. İnatlaşmak ise, karşılıklılık gütmektir. Sen yatağını toplamadın, ben de sana yemek hazırlamayacağım gibi.

    Şimdi anne-babaların çocuğundaki inatçı davranışları olabildiğince azaltmak için neler yapabileceğine bir bakalım:

    Çocuk gelişimi ve psikolojisi ile ilgili doğru bilgilere sahip olmak, anne babaların işini kolaylaştıracaktır. Bunun için kitaplardan, eğitim seminerlerinden, anne-baba okullarından ya da bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

    Çocuk yetiştirirken olabildiğince esnek, şefkatli, sevgi dolu, saygılı, hoşgörülü, sabırlı ve paylaşımcı olunmalıdır. Tıpki biz yetişkinlerin bunlara ihtiyacı olduğu gibi!

    Tuvalet ve beslenme eğitimi dönemlerinde baskıcı ve ısrarcı olunmamalıdır. Annenin tuvalet eğitimi veya yemek konusunda çok katı ve ısrarcı oluşu, çocuğu pasif direnmeye götürür. Çok karışan, çok söylenen, ayrıntılar üzerinde çok duran, mükemmeliyetçi bir anne, çocuğunu böyle bir savunma yoluna kolayca itebilir.

    Çocuğunuz sizinle inatlaşırken, onu cezalandırmak yerine inatlaşma nedenleri bulunmalı ve çözüm yolu bulma yönünde çaba gösterilmelidir.

    Aile, sosyalleşmeyi öğrenebilmesi için kabul edilmiş uygun davranış biçimlerini içeren birer model oluşturmalıdır; çocuğuna örnek olmalıdır.

    Aileler, çocuğun haklı istek ve ihtiyaçlarına duyarsız kalırken, huysuzlandığında onu başından savmak için yerli yersiz beklentilerini karşılayarak inatçı olmasına davetiye çıkarabilmektedirler. Oysaki çocuğa belli kurallar koyularak, haklı istekleri karşılanırken, yerli yersiz isteklerini karşılamama konusunda kararlı olunmalıdır.

    “Hayır” diyen çocukla alay edilmemeli, ceza ile korkutulmamalı, kimin güçlü olduğunu ispatlamak için zor kullanılmamalıdır. Bazen çocuk sizin sevginizi, sabrınızı, kendisine ne kadar katlanabildiğinizi denemek için “Hayır” diyerek inatlaşabilir. Yerli yersiz sinirlenir, bağırıp çağırır ve hele ceza verirseniz “Haklıymışım, beni sevmiyorlar” diye düşünebilir.

    İnadını fazla önemsediğimiz, kızdığımız veya üzüldüğümüz zaman çocuğunuz, inadı size karşı bir silah olarak kullanabilir. Çünkü sizin kendisini sevmediğinizi düşünüyordur.

    Sabah kahvaltısına kalkmak istemeyen bir çocuğun tepesine dikilip “Haydi kalk kahvaltı hazır” diye ısrar etmeye gerek yoktur. Aslına bakarsanız, kahvaltıyı birlikte hazırlamayı, onun çok güzel bir şekilde bunu yapacağına güvendiğinizi söyleyebilirsiniz. “Bakalım neler yapacağız birlikte” gibi merak ve istek uyandıracak şekilde konuşabilirsiniz. Hala kalkmak istemiyorsa “Seni anlıyorum, yataktan kalkmak sana zor geliyor şuan. Ne yapabiliriz yavrum? Ne istersin?” gibi duygularını yansıtarak anlaşıldığını hissettirmeniz yararlı olacaktır. Amaç, şefkat, sevgi ve saygıyı her daim çocuğumuza iletmemizdir.

    Çocuk eğitiminde, cezalara yer verilmemelidir. Çocuk sadece yaptığının bedelini ödemek zorunda kalabilir ve bunu da doğal bir öğrenme yolu olarak yapmalıyız. Ders vermek, ceza vermek için değil. Bu bedel ödeme, yaşına ve gelişimine uygun şekilde olmalıdır. Acele etmezseniz, uçağı kaçırırsınız, gibi..

    Aile büyükleri, çocuk terbiyesine fazla müdahale ederek anne ve babanın işini zorlaştırmamalıdır. Çocuğu dilediği gibi eğitmek, öncelikle anne ve babanın hakkıdır. Bunun olması bizim toplumumuzda gerçekleştirmek biraz zordur; “Anne-babanın yanında çocuk terbiye edilmez” düşüncesi hâkimdir. İş birliğine giren aile büyükleri ile bu iş çok daha kolay oluyor elbette.

    Çocuğa isteklerini olumlu bir dille ifade etmesi hatırlatılmalı, haklı istekleri yerine getirilmelidir. Yerine getirilmeyen haksız ve zamansız isteklerin sebepleri açıklanmalı; bazı isteklere kavuşmak için gerekiyorsa beklemesi ve sabretmesi gerektiği öğretilmelidir. Yine bunu inatlaşarak, duymazdan gelmeyerek, dayatarak değil, sevgiyle yapmaya ihtiyacımız vardır.

    Çocuğa isteklerini ertelemesi ve bu istekleri kontrol altına alması konusunda destek olunmalıdır.

    Arkadaşları ve diğer yetişkinlerle nasıl sağlıklı iletişim kurabileceği konusunda yardımcı olunmalıdır.

    İnatçı olan bir çocuğun inatçılık davranışını pekiştirebilecek ve devamına yol açacak her türlü tutum ve davranıştan kaçınılmalıdır.

    Kuralları belirlemede ve uygulamada, aile üyeleri arasında uyum ve söz birliği olmalıdır; bunda kararlı ve tutarlı olunmalıdır. Babanın onaylamadığı bir davranışı veya isteği anne gülerek karşılar veya “çocuğun üstüne gitme” diyerek korumaya kalkarsa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez, kafası karışır.

    Kurallar; çocuğun yaşına uygun, gerekli, anlaşılır ve mümkün mertebe az olmalıdır. Gereksiz konularda ve ayrıntılarda fazla kural ve yasaklama getirirseniz bir süre sonra çocuğunuza çok fazla “Hayır” demek zorunda kalırsınız. Bu da çocuğunuzda, kendisine güvenilmediği ve her şeyi yanlış yaptığı duygusu uyandıracak ve sizinle daha fazla inatlaşacaktır.

    Çocuğa ne kadar çok “Hayır” derseniz onun inatçılığını körüklemiş, size “Hayır” demesine zemin hazırlamış olursunuz. Bir şey yapmasını istediğimizde veya sınır koyduğumuzda, sözlerimizi “Hayır” cevabı almayacağımız şekilde ayarlamamız gerekir. Bunu söyleme tarzımız, gözlerimizdeki sevgi ifadesi, beden dilimiz, ses tonumuz, kararlı yüz ifademiz önemlidir. Sürekli, gerekli-gereksiz, sırf biz öyle istiyoruz diye, açıklama yapmadan “Hayır” dersek, “Hayır” demeyi öğretiriz. Üstelik böyle bir davranış, çocuk için haksızca olacaktır.

    Bir kez “Hayır” dediğiniz şeye, zorlanınca “Evet” deme yanlışına düşmeyiniz.

    Çocuğu hırpalamak ve yıpratmak; hem temelde büyük bir haksızlık ve yanlışlıktır hem de çocuğunuzun onurunu inciterek sevgiye ve değere layık olmadığı inancıyla yaşamını sürdürmesine neden olacak davranışlardır. Bundan kaçınmalısınız.

    Her tür davranışta olduğu gibi, bu konuda da çocukları etiketlemek yanlıştır. Başkalarının yanında adeta o yokmuşçasına, “Bu çocuk çok inatçı, yaramaz, hiç söz dinlemiyor” şeklinde konuşulursa, çocuk da bu etiket üzerinden hareket edip, inatçı davranışlarını sürdürebilir. En önemlisi de yüreğinde açılan incinmişlik yaralarının tamiri çok zordur. Olumsuz davranışlarla sevgi ve ilgiyi kazanmaya alışan çocuk, zamanla bu davranışı yaşam tarzı şekline getirebilir ve inatçılık kişiliğinin bir parçası olabilir.

    Son olarak; kendi kişiliğinizin inatçı yönlerini bulup, kabullenip, buna çözüm bulmaya çalışır ve çocuğunuza olumsuz model olmaktan vazgeçerseniz, hem kendiniz hem de çocuğunuz için önemli bir adım atmış olursunuz.