Etiket: Davranış

  • Takıntılarım ve Ben; OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk)

    Takıntılarım ve Ben; OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk)

    Obsesyon (saplantı) , kişinin rahatsız edici bulduğu , gerici, sıkıntı yaratan, kişinin ruh hali üzerinde yüksek etkisi bulunan , yineleyici düşünce dürtülerdir.

    Kompulsiyon (zorlantı) ise bir obsesyona (saplantı) tepki olarak yada katı kurallara göre yapılan motor yada mental eylemlerdir. Kişi yaptığı davranışın aşırı ve anlamsız olduğunu bilir. Bu davranış obsesyonların etkisini azaltmaya yada olmasından korktuğu şeyi önleme amacına yönelik olarak yapılmaktadır. Ancak bu amaçla yapılana davranış arasında gerçekçi ya hiç bir ilişki yoktur yada aşırı abartılı olarak görülür. Zihne zorla giren , rahatsızlık veren ve sıkıntı yaran bir düşünce obsesyon (saplantı) tanımına uyarken ,böyle bir düşünceyi etkisizleştirmeve sıkıntıyı azaltma amacındaki başka bir düşünce kompulsiyon (zorlantı) tanımına uymaktadır.

    DSM-IV’ e göre tanı ölçütleri nelerdir ?

    • Obsesyonlar (saplantı) yada kompulsiyonlar (zorlantı) vardır.

    • · Bu bozuklluk sırasında kimi zaman istemeden gelen ve uygunsuz olarak yaşanan ve belirgin anksiyete yada sıkıntı ya neden olan , yineleyici ve sürekli düşünceler, dürtüler ya da düşlemler.

    • · Düşünceler , dürtüler ya da düşlemler sadece gerçek yaşama sorunları hakkında duyulan aşırı üzüntüler değildir.

    • · Kişi, bu düşünceleri ,dürtüleri yada düşlemlerine önem vermemeye yada bunları baskılamaya yada başka bir düşünce yada eylemle bunları etkisizleştirmeye çalışır.

    • · Kişi, obsesyonel düşüncelerini , dürtülerini yada düşlemlerini kendi zihninin bir ürünü olarak görür.

    Kompulsiyonlarda vardır.

    · Kişinin, obsesyona bir tepki olarak yada katı bir biçimde uygulanması gereken kurallarına göre yapmaktan kendinin alıkoyamadığı yineleyeci davranışlardır. Örneğin; el yıkıma ,dua etme,birtakım sözcükleri devamlı söyleyip durma vb.
    · Davranışlar ve zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya yada var olan sıkıntıyı azaltmaya yada korku yaratan olay yada durumdan korunmaya yöneliktir; ancak bu davranışlar yada zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi yada korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi biçimde ilişkili değildir yada açıkça çok aşırı düzeydedir.

    • Bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman kişi obsesyon(saplantı) yada komulsiyonların (zorlantı) aşırı yada anlamsız olduğunu kabul eder. Not: bu çocuklar için geçerli değildir.

    • Obsesyon ve kompulsiyonlar belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar yada kişinin olağan günlük işlerini ,mesleki işlevselliğini yada olağan toplumsal etkinliklerini yada ilişkilerini önemli ölçüde bozar.

    BAŞLAMA YAŞI NEDİR ?

    Bozukluk ortalama olarak 21 yaşları dolayında başlar. Bozukluk erkeklerde biraz daha erken (19 yaşlarında ) , kadınlarda biraz daha geçtir. ( 22 yaşlarında) hastaların % 65’ inde bozukluk 25 yaşından önce , ancak %15’ i kadarında 35 yaşından sonra ortaya çıkmaktadır. İki yaşında OKB tanısı konmuş olgular bildirilmiştir. Bozukluğun yerleşmesinden önce , işlevselliği belirgin derecede bozmayan ve önemli rahatsızlıklar yaratmayan obsesif kompulsif semptomların bulunduğu , hasların çoğu tarafından bildirilmektedir. Bu tür semptomların başlama yaşı 13 dolaylarındadır ve yine erkeklerde biraz daha erken yaşlarda başlamaktadır.

    ETKENLER NELERDİR ?

    Genetik etkenler

    Yapılan araştırmalarda OKB nin genetik geçişli olduğunu düşündüren belirtileri gözlenmektedir. Yapılan aile çalışmalarında OKB li bir hastanın biyolojik akrabaları arasında OKB görülme sıklığı genel popülasyona göre 5-10 kat daha fazlam olduğu görülmektedir. Ancak bu bulgu tek başına genetik etkenler lehine yorumlanamaz. Çünkü çocuklar bu davranışları anne babalarını taklit ederek öğrenmiş olabilirler.Bununla birlikte hastaların semptomları ile aile deki diğer bireylerinin semptomları genellikle birbirinden farklıdır.

    Psikodinamik etkenler

    Psikaanalitik görüşe göre obsesyonlar bastırılmış dürtülerin türevleridir. Bazen dürtü nitelikleri korunmuştur, ancak deforme edilmiştir. Cinsel ve saldırgan obsesyonlar genelde bu özelliği taşırlar. Kompulsiyonlar ise dürtü türevleri olabilecekleri gibi, bu dürtülere karşı süperego buyrukları da olabilirler.OKB ‘nin bazı semptomları ise dürtü türevleri ile bunlara karşıt güçler arasında bir çatışmayı yansıtır. (obsesif kuşku semptomları)

    Davranışsal etkenler

    Davranışçı kurama göre , obsesyonlar koşullu uyaranlardır. Raslantısal olarak, anksiyete oluşturan bir durum içinde yer alan masum uyaranlar daha sonra anksiyete yaratabilirler. Kompulsiyonlar ise kaçınma davranışlarıdır. Kişi belli bir eylemin anksiyeteyi azalttığını keşfeder ve bu eylemi yineler durur.

    TANI

    OKB semptom yönünden oldukça zengindir ve semptomlardaki bu çeşitlilik , bozukluğun heterojen olduğunu düşündürür. Verilere göre hastaların yaklaşık %40 sadece obsesyon, % 30 sadece kompulsiyon kalan % 30 ‘ uda hem obsesyon , hem de kompusiyon bulunmaktadır. Klinik serilerde ise hem obsesyon hem de kompulsiyon % 75 ‘ ten fazladır. Bu son gruptaki hastaların daha çok yardım arayışında olduklarını gösterir.

    Sıklık sırasına göre obsesyonlar ;

    • Bulaşma %50

    • Kuşku %40

    • Somatik %30

    • Simetri %30

    • Agresif %30

    • Cinsel %25

    • Dinsel % 10

    Olguların %70 ‘ten fazlası iki yada daha çok obsesyon tipi arasındadır.

    Sıklık sırasına göre kompulsiyonlar ;

    • Kontrol etme %60

    • Yıkama %50

    • Sayma %35

    • Sorma anlatma yada dua etme %35

    • Simetri düzen %30

    • Biriktirme %20

    Olguların %60 kadarında birden çok kompulsiyon tipi bulunur.

    OBSESYONLARA EŞLİK EDEN KOMPULSİYONLAR

    • Bulaşmaya obsesyonuna genellikle yıkama – temizleme kompulsiyonu eşlik eder.

    • Kuşku obsesyonuna genellikle kontrol etme denetleme kompulsiyonu eşlik eder.

    • Agresif ve cinsel obsesyonlara genellikle soru sorma ve anlatma kompulsiyonları eşlik eder.

    • Simetri ve düzen obsesyonuna genellikle sayma kompulsiyonu eşlik eder.

    • Somatik obsesyonlara genellikle kontrol etme kompulsiyonu eşlik eder.

    TEDAVİ

    OKB tedavisi, semptomların hastaya açıklanması ve gerekliyse, bunun çıldıracağı anlamına gelmediğinin vurgulanmasıyla başlanmalıdır. Aynı zamanda hastanın yakınları bilgilendirilmeli , tedavide işbirliği yapmaları sağlanmalıdır. Hastaya karşı ödünsüz ama sevecen ve sempatik bir tutum sergilemelidirler.

    OKB genellikle dalgalanmalarla seyreden; kronik,hatta çoğu zaman yaşam boyu süren bir bozukluktur. İlaç tedavisi daha çok semptomların kontrol altına alınmasında yardımcıdır. Ayrıca ilaçlar obsesyonlar üzerinde etkili olsalarda , kaçınma davranışlarını değiştirmezler. Bu sonuncular için davranış terapileri de uygulanmalıdır. Başlangıçta hastaların bir kısmı , katlanmak zorunda kalacakları anksiyete nedeniyle , davranışçı terapilere razı olmayabilirler. Bu hastaların çoğu ilaç tedavisiyle rahatladıktan sonra davranışçı terapiyi kabul ederler. Bazı hastalar ise ilaçların yan etkilerinden çekindikleri için ilaçla tedaviye yanaşmayabilirler. Bu grup içinde de davranışçı yöntemlerin etkisi görüldükçe , ilaç kullanmayı kabul edenler çoğunluktadır.

    Davranış terapisi kompulsiyonların belirgin olduğu hastalarda daha başarılı sonuçlar vermektedir. Hastanın ve çoğu zaman da ailenin işbirliği gereklidir.

  • Engellenme ve Başa Çıkma Yolları

    Engellenme ve Başa Çıkma Yolları

    Engellenme; amaca ulaşamayan kişinin önlenmiş güdülerinin ortaya çıkardığı heyecan halidir. Günlük yaşamımızda birçok kez engellendiğimiz duygusu yaşarız. Ancak bunların şiddeti birbirinden farklıdır. Bu engellenme durumların zaman zaman bilinçli zaman zaman bilinçsiz tepkiler veririz. Verilen bu tepkiler planlı ya da plansız olabilir. Verdiğimiz bu tepkiler olaylarla başa çıkma yöntemlerimizdir.

    Engellenmenin iki temel başa çıkma yöntemi vardır.

    a) Bilinçli ve planlı başa çıkma yöntemi: Belli bir plan ve program dahilindedir. Kişi hangi davranışı hangi amaçla yaptığının farkındadır.

    Engellenme duygusunun kaynağı kaygı durumunda olduğu gibi ya çevreden ya da kişinin kendi özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Engellenme duygusu kişinin kendi özelliklerinden kaynaklanıyorsa atılacak adımlar farklı, çevreden kaynaklanıyorsa atılacak adımlar farklıdır. Engellenme duygusu hem kişinin kendi özelliklerinde hem de çevreden kaynaklanabilir.

    Farklı kültür ve sosyal çevreden gelen kişiler, farklı sosyal değer ve normlar içinde büyüdüklerinden, aynı çevre içinde farklı engeller görürler. Çevredeki engellerin temeli bizdeki algılama özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu engellenmelerin bilincinde olmak engellenme duygusuyla daha etkin ve başarılı bir biçimde uğraşmamızı sağlar.

    Kısaca çevresini ve kendisinin bilincinde olan kişi, başa çıkamayacağı engellenme duygusunun ortaya çıkmasını büyük ölçüde durduracaktır. Kendisini ve çevresini tanıyan kişi, kendi arzu ve isteklerini daha iyi değerlendirebilir. Kendini ortalama tanıyan kişi kendisine uygun olmayan durumların içine kendisini sokmaz. Böylece engellenme henüz ortaya çıkmadan önlenmiş olur.

    Engellenmenin ortaya çıkmaması ya da onunla başa çıkılabilmesi için iletişim yöntemlerinin belirlenmesi gereklidir.

    Güvenli İletişim için öneriler

    Kişiden kaynaklanan en belli başlı engellenme nedeni; kişinin istediğini açık bir şekilde ifade edememesi ve kendine güven konusunda sıkıntılar yaşamasıdır. İstediği şeyleri söyleyemeyen kişi onu elde etme konusunda başarılı olamaz. Sonuç olarak duygusal birtakım sıkıntılar yaşar. Bu sıkıntılar kendisini öfke, kızgınlık, saldırganlık, içe kapanıklık, depresif durum, kırgın ve mutsuz olma olarak kendini gösterir.

    Güvenli girişkenlik bireyin diğer kişilerle kurduğu iletişim biçimine yöneliktir. Burada amaç kişinin duygu ve düşüncelerini karşı tarafa etkin ve yapıcı bir şekilde iletebilmesini sağlamaktır.

    Güvenli iletişim şu aşamalardan oluşur.

    1) Birey kendi iletişim biçimini gözden geçirip kendine özgü iletişim davranışlarının farkına varmalıdır. İçinde tutan, istediklerini söylemeyen, farklı söyleyeceği ayıp olmasın diye söylemeyen, itiraz ederse karşı çıkılacağından çekinen bir kişi misiniz? Bu aşamada bu soruların cevaplarını bulmak önemlidir.
    2) Güvenli iletişimin yer almadığı sosyal durumlar gözden geçirilmesi gerekir. Birey niçin güvenli ve girişken davranış içerisinde bulunmadığı üzerine düşünmelidir. Bu durum bireye iki şekilde fayda sağlar. Bireyin kendini anlamasına ve nasıl bir benlik algısı olduğunu görmesine fayda sağlar. İkincisi bireyin yeni öğreneceği güvenli girişken davranış modeliyle iletişim davranışının bu tür ortamlarda kendisine nasıl faydalı olacağını görmesinde yatar.
    3) Birey kendi için önemli olan bir iletişimi örnek almalıdır. Bireyin bütün ayrıntılarıyla kendisi için önemli olan iletişimi hatırlaması gerekir. Ne söylediği, nasıl davrandığı ve nasıl hissettiği üzerinde düşünmesi ve bunları nasıl değiştirebileceği konusunda düşünmesi önemlidir.

    İletişimde aşağıdaki konuların belirlenmesi ve organize edilmesinin sağlanması gerekir.

    • Göz teması
    • El, kol ve beden hareketlerini
    • Yüz ifadesi
    • Ses tonu
    • Konuşmanın akıcılığı
    • Zamanlama
    • İçerik

    Bunlar iletişimin bütünün oluşturacağı için bu konuların önceden gözden geçirilmesi ve provasının yapılması güvenli iletişimin oluşması için önemlidir.

    4) Başka iletişim yöntemleri için seçeneklerin listesinin yapılması önemlidir. İletişim şeklimiz ile ilgili sorun yaşıyorsak başka nasıl iletişim kurabileceğimiz konusunda alternatif planlar yapmalı ve gerekiyorsa bu konuyla ilgili uzmanlardan öneriler almalıyız.
    5) İletişimin biçiminizin önceden hayalini kurun. Provasını yapabilirsiniz. Hayal kurmak bir şeyi gerçekleştirmek konusunda ilk adımdır. Bir kez yapma şeklidir. Hayal edilen şey aslında bir prova niteliği de taşır. Yaşanabilecek aksaklıkları önler. Hayal edildikten sonra gerçek provaya geçilebilir.
    6) Bunları gerçek yaşama uygulamak için iyice planlayın ve gerçek yaşamınıza uygulayın.

    İsteklerini, duygularını ve düşünceleri açık bir şekilde ifade edemeyen kişinin mutlu olması beklenemez. Güvenli iletişim temel unsuru kişinin mutlu olmasıdır. Güvenli iletişim faydaları günlük yaşamda hemen kendini gösterir ve kişinin yaşamında daha mutlu olmasını sağlar. Bu durum da kişinin yaptığı iş ve aktivitelerde daha başarılı olmasını sağlar.

    Çözümü Olmayan Sorunlarla Başa çıkma

    Bazı durumlar vardır ki engellenme durumumuz başaramadığımız ya da yeteneğimizin olmadığı bir şeyden kaynaklanmaktadır. Boyumuzun uzun olmadığı için ya da atletik bir yapıya sahip olmadığımız için bazı spor branşlarında başarılı olmayı istesek de başarılı olma ihtimalimiz yoktur.

    İlk olarak yapılması gereken engellenme duygusunun hayatın içinde bir şey olduğunu kabul etmektir. Bu durum başa çıkma durumumuzu kuvvetlendirecektir. Kabullenme duygusu insanı rahatlatan en önemli unsurdur.

    Bunların yanı sıra engellenme duygumuza iyi gelecek iki adım daha vardır.

    • Engellenme duygusuyla ilgili hoşgörü düzeyimizi arttırmak
    • Beklenti düzeyini aşağı çekmek

    Yukarıdaki önerilere rağmen iletişiminizde hala aksaklıklar devam ediyorsa yardım almanızda fayda vardır.

    Şu ana kadar engellenme duygusuna verilen bilinçli ve planlı tepkilerden bahsettik. Kişi her zaman bilinçli ve planlı hareket etmez.

    b) Bilinçsiz ve plansız başa çıkma yöntemi: Bu davranış yönteminde planlanmış ve programlanmış herhangi bir durum yoktur. Tepkiler kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Burada yapılan davranışlar bilinçsizdir. Kişi yaptığı davranışın farkında değildir.

    Saldırganlık: Saldırgan davranış engellenme durumunda bilinçsiz olarak yapılan ve sık karşılaşılan bir durumdur. Saldırgan davranış bazen engellenme durumunu ortadan kaldırır. (öfke, kızgınlık vb. gibi sözel ifadesi ) Bazen de durumun daha çıkmaza girmesinden başka bir işe yaramaz. (Fiziksel şiddet vb. gibi)
    Öğrenilmiş acizlik: Toplumsal düzeyde önemli bir kavramdır. Ailede hor görülmüş, istenmeyen, devamlı olumsuz eleştirilen, başarılı olması için herhangi destek görmemiş hatta başarıları görülmemiş bir kişinin başarılı olmasını ya da başarılı olmak için çabalaması beklemek normal dışıdır. Kişi bu davranışlara maruz kaldığında başarılı olmak için çaba harcamayacak başarılı olmayı düşünmeyecektir. Hatta başarılı olduğunda farkına bile varmayacaktır. Böyle bir beklenti içinde de bulunmayacaktır. Dolayısıyla bulunduğu durum daha önce öğrendiği durum ile aynı olduğundan hareket etmeyecek ve durumu kabullenecektir.
    Ancak hangi kötü durumda olursa olsun kişi içinde bulunduğu durumdan kurtulma imkanına sahiptir.

    Kişinin içinde bulunduğu kötü durum devam ediyorsa bunun iki nedeni vardır.
    1. Birey o durumun sürmesini istiyordur.
    2. O durumu değiştirecek yeterli gayreti göstermiyordur.

    Gerileme : Bireyin engellendiğinde çocukken yaptığı davranışları yapmasıdır. Örneğin; kişinin istediğini yaptırmak için çocuk gibi konuşması.
    Hayal Dünyasına Kayma: Ara sıra hayal dünyasına kayma insanlardaki gerginliği azaltmaktadır. Ancak bu sık sık olmaya başladığında gerçek dünya ile bağlantı kesileceğinden tehlikeli bir boyut kazanabilir. Böyle bir durumda kişinin günlük yaşamdaki uyumu bozulabilir.
    Kendini Yıpratıcı Davranışlar: Kişi engellendiği zaman kendine zarar verici birtakım eylemler içine girebilir. Çok sigara içmek, çok yemek yemek ve aşırı kilo almak, aşırı alkol kullanımı vb. gibi davranışlarda bulunabilirler.
    Duygusal çöküntü: Kişinin ne olursan olsun içinde bulunduğu kötü durumun değişmeyeceğini düşünmesi duygusal çöküntü yaşamasına neden olur. Bu duygu durumu uzun süreli devam ettiğinde yardım almanızda fayda vardır.
    o Duygusal çöküntüden kurtulmanın yolları
    ♣Duygularınızı ifade etmeyi öğrenin yada bu konuda destek alın.
    ♣Güvenli iletişim ve girişkenlik konusunda kendinizi geliştirin.
    ♣Hiçbir şey yapmamaktansa küçük adımlar atmayı deneyin.
    ♣Yapılacak iş listesi belirleyin. Ve tek tek yapmaya başlayın. Bu adım yukarıdaki küçük adımlar tekniğinin uygulamasıdır.
    ♣Duygusal çöküntünün sınırlı ve geçici olacağına inanmak. İçinde bulunulan durumun sonunda geçeceğine olan inanmak.

    Engellenme insan hayatında sık görülen ve kişiye göre değişen tepkilerin verildiği bir durumdur. Yukarıdaki tepkiler kişiden kişiye şekillenmekte ve çeşitlenmektedir. İnsan hayatındaki durumları değiştirme ve şekillendirme şansına sahiptir. Bunun en önemli başlangıcı istemekten geçmektedir. Yaşadığımız sorunları çözmeye yönelik göstereceğimiz çaba ya da atacağımız adım sorunla baş etme kapasitemizi arttıracaktır.

    Çözüm yöntemlerimizi çeşitlendirecektir. Yeter ki içinde bulunduğumuz durumu kabullenelim ve o durumu değiştirmek için hareket edelim.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlarla karakterize ruhsal bir hastalıktır.

    Obsesyon, kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar.

    Kompulsiyon ise kişinin obsesyona tepki olarak obsesyonun vermiş olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu ortadan kaldırmak ya da azaltmak için yapılan tekrarlayıcı davranış ve zihinsel eylemlerdir.

    Obsesyon ve kompulsiyonlar toplum ve kültürlere göre değişiklik gösterebilir. En sık görülen OKB türleri aşağıda verilmiştir.

    Kirlenme Obsesyonu ve Temizlik Kompulsiyonu

    Kişinin kirleneceğine ve mikrop kapacağına dair karşı koyamadığı rahatsızlık verici düşüncelerle ortaya çıkan ve kişinin bu rahatsızlığı azaltmak ya da ortadan kaldırmak için işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen; tekrarlayan el yıkama, duş alma, sürekli evi ve eşyaları temizleme davranışlarının gözlendiği bir okb türüdür.

    Şüphe Obsesyonu ve Kontrol Kompulsiyonu

    En sık görülen okb türlerinden birisidir. Kişi kapıyı açık bırakmış veya kilitlememiş, elektrikleri aletlerin fişlerini prizde takılı bırakmış olabileceğine dair kuşku duyduğu ve emin olabilmek için tekrarlayan kontrol etme davranışları geliştirdiği kişinin işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen bir okb türüdür.

    Simetri Obsesyonu ve Düzenleme Kompulsiyonu  

    Nesnelerin, eşyaların belirli bir düzen, konum ve simetride olması gerektiğine dair kişinin kontrol edemediği takıntılar ve davranışlardır.

    Dini İçerikli Obsesyonlar

    Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda görülen bir obsesyon türüdür. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.

    Cinsel İçerikli Obsesyonlar

    Kişi için kabul edilemez ve utanç verici nitelikteki cinsel öğelerle ilgili düşünce ya da imgelere sahip olma durumudur.

    Sayma Kompulsiyonları

    Kişi herhangi bir günlük aktiviteyi belirli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işinin rast gitmeyeceğini düşünerek sayma davranışında bulunur.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun Yaygınlığı

    Okb’nin yaşam boyu yaygınlığı %3’tür. Cinsiyetler arasında farklılık göstermemektedir ve olguların %65’inde başlangıç 25 yaşın altındadır.

  • Şiddetin Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Şiddetin Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Gerek dünyada gerekse ülkemizde birçok araştırma yapılmıştır, şiddetin çocuk ruh sağlığına etkisi üzerine. Yapılan araştırmaların sonucunda birçok ilginç sonuca rastlamak olası. Araştırmalardan çıkan en önemli sonuç herkesin hemfikir olduğu “evet şiddet kesinlikle olumsuz bir davranış şeklidir, hele hele çocuğa yapılan şiddet affedilemez yanlış bir davranıştır”. Yine araştırmalardan çıkan bir diğer önemli sonuçta şiddet ile karşılaşan kimselerin özellikle çocukların kişilik yapılarında ve duygusal dünyalarında ciddi çöküntüler oluştuğu gerçeği ile karşı karşıya kalmaktayız. Şimdi sıkı durun; bütün bu olumsuzluklara yol açtığının bilinmesine rağmen toplumumuzda gerek çocuğa gerekse kadına karşı şiddetin küçümsenmeyecek bir boyutta olduğu gerçeği de maalesef çok açık bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

    Şiddet bilindiği üzere fiziksel olarak güçlü olanın güçsüz olana karşı uyguladığı yabani bir davranış şeklidir. Bu sebepten dolayıdır ki genel de şiddete maruz kalanlar çocuklar ve kadınlardır. Şu kesinlikle göz ardı edilmemelidir ki her nerede olursa olsun her ne sebeple olursa olsun şiddet kesinlikle savunulamaz yabani bir davranış şeklidir ve hiçbir şekilde meşruluğu yoktur. Şiddet öğrenilmiş bir davranış şeklidir. Yani şiddet model alınmış bir davranış şeklidir. Babasının dövdüğü çocuğun veya annesinin dayak yediğini gören bir çocuğun bunu yaşamayan bir çocuğa göre ileriki yaşantısında şiddete başvurma oranı daha fazla olacaktır. Unutmamalıyız ki biz çocuklarımıza nasıl davranıyorsak, çocuklarımız da davranış olarak bizden onları öğrenecektir.

    Hemen akıllara şöyle bir soru geliyor: Şiddeti önlemek için ne yapabiliriz? Eğitim ve kültür şiddetin önlenmesinde etkin bir rol oynar mı? Evet, kesinlikle evet şiddetin önlenmesinde en önemli faktör eğitim ve kültürdür. Yukarıda sonuçlarından bahsettiğim araştırma gösteriyor ki, eğitim ve kültürün hâkim olduğu bireylerde karşısındaki kendinden daha güçsüz olan bireye şiddet uygulaması daha az görülen bir davranış biçimidir. Bunun sebebi de çok basittir eğitim ve kültürün hâkim olduğu bireyler problemlerin çözümünde farklı yöntemler geliştirmiş olan kimselerdir. Bu insanlar problemlerinin çözümünde daha çok iletişimi kullanmaktadırlar bu da şiddetin engellenmesinde önemli roller üstlenmektedir.

    Anne ve babası tarafından şiddet uygulanarak terbiye edilemeye çalışılan çocukların, büyüyüp evlendiklerinde kendi eşlerine ve çocuklarına şiddet uyguladıklarını birçok kere görmüşüzdür. Bu çocukların geçmişleri incelendiğinde yukarıda da değindiğimiz gibi şiddete meyilli olduklarını ve bu durumu da model alma yoluyla edindiklerini rahatça söyleyebiliriz. Eğer şiddet ortamı varsa bu tüm toplumu çok ciddi biçimde etkiler. Şiddet toplumda korkuya, insanlar arası güvensizliğe, içine kapanmaya, sosyal hayattan uzaklaşmaya neden olur. Buna toplumun şiddet olaylarına duyarsızlığı, boş  vermişliğinin de eklenmesiyle çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Televizyonlarda şiddet içeren görüntüleri izleyen çocuklar ve gençler, adeta kahramanlaştırılan kişilerle kendilerini özdeşleştirirler. Şiddet konusunda en önemli nedenlerden biri aile içindeki uyumsuzluklar, anne babadan biri ya da ikisinin de olmaması, anne babanın alkol, madde bağımlılığı, kavgaları, birbirine saygı göstermemeleri, çocukların ilgi, sevgiden yoksun büyümeleridir. Çocukluğunda anne babası tarafından şiddet uygulanarak terbiye edilmeye çalışılan çocuklar, büyüyüp evlendiklerinde kendi eşlerine ve çocuklarına şiddet uygulamaktadır.

    Şiddeti körükleyen bir başka araç da bilgisayar oyunları ve internet olduğunu unutmamak gerekmektedir. Erkek çocukları daha fazla olmak üzere şiddet içeren savaşlı, kavgalı bazen garip yaratıklarla dolu, oldukça canlı ölüm, boğuşma, kan, yaralama görüntülerinin ve bolca silahın bulunduğu oyunları, kahramanın yerine kendisini koyarak ve sanki oyunun içinde bizzat öldürüyor, yaralıyor, yok ediyor gibi canlı biçimde yaşayarak oynamakta, bazen bu oyunlar uzun saatlerini almaktadır. Böylece şiddete, ölüme, kana alışkanlık gelişmekte, tüm bunları olağan, normal şeylermiş gibi algılamaya başlamaktadır.

    Kendisini güvencede hissedebilmesi ve diğerlerine güvenebilmesi için, her çocuğun anne-babasıyla güçlü, sevecen bir ilişki kurabilmesi gerekir. Kendisine sevgi ve ilgi gösteren bir yetişkinle böyle bir bağ kuramayan bir çocuğun, düşmanlık duyguları içinde gelişmesi ve “zor” bir genç olması ihtimali vardır. Kendileriyle çok küçük yaşlardayken ilgilenilmiş çocuklar arasında, “sorunlu davranışları” olan gençlere daha az sayıda rastlanmaktadır. Bir çocuğa her zaman sevgi gösterebilmek hiç de kolay bir şey değildir. Eğer çocuğunuzu idare etme konusunda herkesinkinden daha farklı güçlükler yaşıyor ve çok zorlanıyorsanız, bu durumda bir Psikolojik Danışmana başvurabilirsiniz. Böylelikle, çocuk yetiştirme konusunda bilimsel kanıtlara dayalı bazı yöntemler hakkında bilgiler edinebilirsiniz. Çocukların kendi akıllarının olduğunu unutmamak çok önemlidir. Çocuklarınızın giderek artan bağımsızlık ihtiyaçları ve bu ihtiyacı doyurmaya yönelik davranışları bazen sizleri kızdırabilir, engelleyebilir ya da hayal kırıklığına uğratabilir. Onlara herhangi bir tepki göstermeden önce, durumu çocuğunuzun bakış açısından değerlendirme konusunda göstereceğiniz istek, sizin de kendi duygularınızla baş etmenize ve daha sabırlı davranmanıza yardımcı olur. Çocuklarınıza öfke ve düşmanlık dolu sözler ve davranışlarla tepki vermekten kaçınmak için elinizden geleni yapın.

    Çocuklar genellikle taklit ederek öğrenirler. Ailelerinin değerleri, tutumları ve davranışlarının onlar üzerindeki etkisi büyüktür. Saygı, dürüstlük, ailemizden ve akrabalarımızdan gurur duymak gibi değerler, çocuklarımız için önemli bir güç ve güven kaynağı olabilirler. Çocuğunuzun olumsuz arkadaş baskısı altında olduğu, şiddetin yoğun rastlandığı bir ortamda yaşadığı  ya da davranış bozuklukları olan öğrencilerle aynı okullara gittiği durumlarda bu değerler özellikle önemlidir. Çocukların çoğu, bazen saldırganlaşıp bir başka insana vurabilirler. Bu tür şiddete yatkın davranışların olası tehlikeleri hakkında çocuklarınızla konuşurken kesin olun. Sorunlarını şiddete başvurmadan daha yapıcı yöntemlerle çözmüşse, onu bunun için takdir ettiğinizi hemen belirtin ve ödüllendirin. İyi davranışlarına daha fazla dikkat gösterilerek ve takdir edilerek, çocukların bu davranışlarını tekrar etmeleri ve sürdürmeleri sağlanabilir.

    Çocuklarınıza ceza vermek için onları itmek, kakmak, tokatlamak, vurmak ya da dayak atmak gibi davranışlar, onlara sorunlarını  iterek, kakarak, vurup, çarparak çözmenin uygun olacağı; ceza vermeleri gerektiğinde onların da benzer şekilde cezalar verebilecekleri mesajını  vermektedir. Fiziksel cezalar istenmeyen davranışları ancak belli bir süre için durdurabilmektedirler. Hatta çocukların  çok sert cezalara bile uyum yapabildiği bu nedenle de cezanın hiç  bir etkisi kalmadığı bilinmektedir. Oysaki fiziksel olamayan disiplin yöntemleri çocukların duygularıyla daha kolay başa çıkmalarına yardımcı olmakta; sorunlarını şiddet-dışı  yöntemlerle çözebilecekleri yolları öğretmektedir.

    Evdeki şiddet çocuklar için korkutucu ve zararlıdır. Çocukların korku duymadan, sevgi içinde yaşayabilecekleri güvenli bir eve ihtiyaçları  vardır. Evinde şiddete tanık olan çocukların, ileride mutlaka şiddet gösterecekleri söylenemese de karşılaştıkları sorunları  şiddete başvurarak çözmeye “yatkın” olacakları  söylenebilir. Evinizi şiddetten uzak, güvenli bir yer haline getirmek için elinizden geleni yapın ve kardeşler arasındaki şiddet içeren davranışları kesinlikle engelleyin. Anneler babalar arasındaki düşmanlık ve saldırganlık dolu kavgaların da çocukları çok korkutacağını ve onlar için kötü örnekler oluşturacağını  unutmayın. Bazen çocuklarınızın sokaklarda, okulda ya da evde şiddete maruz kalmasını engelleyemeyebilirsiniz. Bu durumlar olduğunda, yaşadıkları korku duygularıyla baş edebilmeleri için kendilerine yardım etmeniz gerekebilir.

    Televizyonda, sinemada ya da bilgisayar oyunlarında çok fazla şiddet izlemenin de çocuklarda saldırgan davranışlara yol açtığı  bilinmektedir. Bir ebeveyn olarak çocuğunuzun izlediği şiddet miktarını kontrol altında tutabilirsiniz.

    Şiddete karşı davranışlar sergiledikleri her ortamda çocuklarınızı destekleyin ve ödüllendirin. Arkadaşlarından birinin diğerine vurduğu, küfrettiği, tehdit ettiği durumlarda çocuğunuza sakin ama kesin sözcüklerle nasıl tepki gösterebileceklerini öğretin. Şiddete karşı durmanın ve direnç göstermenin, daha fazla cesaret gerektirdiğini anlatın. Çocuklarınızın farklı yörelerden, farklı aile yapılarından gelen kişilerle geçinmelerine, onları kabullenmelerine yardımcı olun. İnsanları sadece farklı oldukları için eleştirmenin ve etiketlemenin acı verici, incitici olduğunu öğretin ve kesinlikle bu tür davranışlara izin verilmeyeceğini anlamalarını sağlayın. Şiddeti başlatan ya da cesaretlendiren sözcükleri kullanmanın ya da şiddet dolu davranışları sessizce seyretmenin, yanlış ve zararlı olduğunu anlatın. Tehditlerin ve itip kakmanın şiddeti körükleyen davranışlar oldukları konusunda kendilerini uyarın.

    Dayak çoğunlukla, yetişkinin öfkesi sonucunda çocuğa uygulanır. Çocuğun yaptığı herhangi bir davranış, yetişkini öfkelendirir ve dayak gerçekleşir. Bazı anne babalar, dayağın çocuk eğitiminde gerekli olduğunu düşünürler. Çünkü onlar da kendi anne ve babalarından öyle görmüşlerdir. Çocuklarını dövdükleri için hiç rahatsızlık duymazlar. Bazı anne babalar da dövdükten bir süre sonra yaptıklarından pişmanlık duyar, çocuğa sarılır, öper hatta özür dilerler. Çocuk, canı yandığı, incitildiği için öfke duyar ama bunu ifade edemez; çünkü bunu ona yapan annesi babası ya da bir biçimde bağımlı olduğu bir başka yetişkindir. Onlara duyduğu sevgi ile onların ruhunda yarattığı hasarı birbiriyle uzlaştıramaz. Bunun sonucunda da öfkeyi kendine yöneltir. Çocuğun kendine duyduğu bu öfke, onun tüm yaşam alanlarına yayılır. Hissettiği olumsuz duygular, yaşama uyumunu zorlaştırır. Okulda, arkadaş ilişkilerinde sorunlar yaşamaya başlar. Bir eğitim aracı olarak kullanılan dayak, kısa bir süre için etkili olabilir. Dayak yediği andan itibaren kısa bir süre içinde çocuk istenmeyen davranışı yapmaz. Ancak, bir süre sonra çocuk, kendisini o davranışı yapmaya yönelten gereksinmeleri karşılanmadığından, yeniden aynı davranışta bulunur. Dayağın, uzun vadede çocuğa kazandırdığı hiçbir eğitici yanı yoktur. Hiç mi bir şey kazandırmaz? Kazandırır, dayağı, bir yöntem olarak o da kendi yaşamına katar. Daha sonra da öğrendiği bu yabani davranışı başka insanlar üzerinde kullanmaya kalkar maalesef.  

    Çocuk dayakla terbiye edilemez. Terbiye, uzun etkili bir eğitim verme, tutum ve davranış değiştirme biçimidir. Oysa dövülen çocuk için, annesindeki öfkenin dinmesi önemlidir, aynı davranışları sonra yine tekrarlayabilir. Pek çok ‘dayak arsızı’ denilen çocukların neden dövüldüklerine değil, dayağın sonucuna önem verdikleri görülür. 

    Dayağın çocuk eğitiminde hiçbir faydası yoktur. Birçok bilimsel çalışma bunu ortaya koymaktadır. Çocuklukta karşılaşılan dayağın olumsuz etkileri yaşamın her döneminde ortaya çıkmaktadır. Evlilik döneminde sıkça yaşanan dayak olaylarında da çocukluk döneminde maruz kalınan fiziksel şiddetin etkisi vardır. Çocuğun kendine güven duygusunu ciddi şekilde sarsan dayak olaylarının olumsuz etkileri, yaşamın her döneminde ortaya çıkmaktadır. Evlilikte yaşanan dayak olaylarında da çocuklukta karşılaşılan fiziksel şiddet etkili olmaktadır. Dayak yiyerek büyüyen birey, eşiyle karşılaştığı sorunların çözümünde dayak eğilimine girmektedir.

    Şiddet öğesinin yer aldığı görüntüler, sadece yetişkin değil , tüm yaş gruplarına yönelik programlarda yer almaktadır. Bu da şiddetin sıradanlaştırılması gibi çok tehlikeli bir olguyu beraberinde getirmektedir. Çocuk zihinsel süreçlerindeki özelliklerinden dolayı izlediklerini yetişkinler gibi algılayamamakta ve bu yüzden farklı etkilenmektedir. Çocuk izledikleri gerçek mi, hayal mi? Yetişkinler kadar kolay algılayamaz. Bazı çizgi filmlerde karakterler onca şiddetten sonra ayağa kalkabilmektedir. Yani orada uygulanan şiddetin zarar vermediği gibi bir algılama da söz konusu olabilmektedir. Çocuğun aşırı bir biçimde televizyon izlemesi, onu okumaktan, sinema ve tiyatroya gitmekten, hatta çoğu kez oyun oynamaktan bile yoksun bırakmaktadır. Çocuğun sosyal ilişkileri zayıflamakta ve içe kapalı bir hale gelebilmektedir. Mutlaka çocukların izlediği programlar çocuklar ve yetişkinlerle birlikte izlenmelidir. Böylece hem o program hakkında fikir sahibi olup çocuklara uygun olup olmadığına karar verilebilir, hem de programın ardından çocuklarla sohbet ederek o programdan çocukların neler kazandığı yada nasıl etkilendiği görülebilir. Eğer çocuklar şiddet içeren sahneleri izlemek durumunda kalırsa bu durumda çocuklara bu gibi davranışların insanları incittiğinden bahsedilmeli ve bir olayın şiddet kullanmadan nasıl çözebileceği hakkında düşünmeye sevk edilmeli. Televizyonu asla çocuklar için bir oyalama aracı olarak görmemek ve bu doğrultuda kullanmamak gerekmektedir.

    Şiddet kısa vadede tırnak yeme, ders başarısızlığı, sosyal uyumsuzluk, saldırganlık ve alt ıslatma şeklinde bazı sonuçlar doğururken asıl uzun vadede yarattığı problemler gözden kaçırırlmamalıdır. Şiddet gören çocuk ileriki yıllarda mutsuz bir birey olmaktadır, mutsuz bir evlilik yapma olasılığı yüksektir, suç işleme oranı oldukça yüksektir.

    Sonuç olarak; şiddet öğrenilmiş bir davranıştır ve her öğrenilen davranış istenildiği zaman değiştirilebilir. Anne-babalar şiddetin yaratabileceği sonuçlar hakkında bilgi sahibi olduklarında bu değişimi daha kolay sağlayacaklardır.

  • Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    DSM-5 kriterlerine göre antisosyal kişilik bozuklukları sınıflandırılması itibariye B grubu kişilik bozuklukları tanı kriterleri arasındadır. Belirti kümelerinden üç ya da daha fazlasının olması durumda konulan tanının belirtilerinde, tutuklanmasına yol açan tekrarlayıcı eylemlerde bulunuyorsa, yasal yükümlülüklerine uymuyorsa, sık sık yalan öyleme takma isimler ya da kendi şahsi çıkarları için ya da zevki için sahtekârlık yapıyorsa, dürtüselliği ve geleceği tasarlamada problemli ise, sık sık kavga ve dövüşlere katılıp, başkalarının hakkına el uzatmada sinirli ve saldırgan ise, kendi güvenliği ya da bir başkasının güvenliğini hiçe sayıyorsa, sürekli bir işinin olmaması ve parasal yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, başkalarını incitme, kötü davranması sonucu vicdan azabı çekmiyorsa hekimler tarafından bu tanı konulmaktadır. Kişi için onsekiz yaşının altında önce davranım bozukluğu olduğuna ilişkin kanıtlar mevcuttur ki kişinin en az onsekiz yaşında olması gerekmektedir.

    Antisosyal kişilik bozukluğu bireyler ergenlikte oluşan davranış bozukluğuyla hem de yetişkinlikte ayrı derecede sorumsuz ve sosyal alanlardaki tehlikeli davranışlar ile göze çarpmaktadır. Böyle yapıda bulunan kişiler genellikle psikiyatri kliniklerinde, hapishanelerde, ıslah evlerinde ya da özel hekimlerce tedavileri yürütülmektedir. Kişi için tedavi olma eğilimi genelde dış kaynaktan gelmektedir. Aile yakınları, işverenler, öğretmenler daha sıklıkla adli hukuk sistemi gibi kişi veya mercilerce gergin kişilerarası ilişkisi sebebiyle ya da kabul görmesi mümkün olmayan davranışlarıyla bu yapıdaki kişileri tedaviye gitmesi gerektiğiyle alakalı zorlamalarda bulunmaktadır. Mahkemelerce bu yapıdaki kişilere ya terapiye ya da hapishaneye gitmesi yönünde tercihler sunmakta ve bu seçim doğrultusunda şartlı tahliye ile psikoterapiye gidilmesini ve psikoterapi devamlılığı bu şekilde sağlanmaktadır.

    Antisosyaller gönüllü olarak gerçekçi olmayan fiziksel rahatsızlıklarıyla alakalı ayakta tedavi merkezilerine başvurabilir ve tedavi hizmetlerinden yararlanabilmektedir ya da yeşil reçete ile satılan ilaçlara ulaşmak için psikiyatri kliniklerine gelebilmekteler. Antisosyaller diğer insanların haklarını hiçe sayan ve ihlallerde bulunan bir şekilde tarif edildiğine göre sosyal problemler de beraberinde gelmektedir. Tanım itibariyle bu davranışların vuku bulduğu ve suçla eşlik eden durumlarda toplumu derinden tehdit etmektedir.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu olan kişiler psikoterapisi ile iyileşir mi sorusu süregelen bir durumdur. Bu sorunun yanıtını çoğu analistler yarar görmeyeceği konusunda görüş bildirmişlerdir. Psikoterapiyle ilgilenmenin süperego gerektiğine ilişkin bilgilerin olması, empati eksikliği ve toplu normlarını kabul etmemesine ilişkin durumun olması, ikinci durum ise, antisosyal kişilik bozukluğu bireyin tedavi motivasyonunun olmamasından kaynaklanması, üçüncü durum ise antisosyal kişilik bozukluğu bireyin sınırları belirgin olmayan, genetik olarak belirlenmiş bir bütün olduğuna ve belli sayıda ilişkili davranış olmadığına işişkin yaygın kanaattir.

    DSM-1, sosyopatik kişilik rahatsızlık tanısın, başını sürekli derde sokan, sorumluluk duygusunun olmadığı bireyleri, ahlaki açıdan, farklı(anormal) çevrelerde yaşayan cinsel sapkınlıkları da dahil etmekteydi.

    DSM-2, antisosyal kişilik bozukluğu tanılı hastaların durumlarını gözden geçirerek bireylere, sosyal değerlere sadakat göstermeyen, aşırı bencil, sorumsuz, doyumsuz suçluluk duyma ya da bunlardan ders almayan sahip kişiler olduğunu belirtmiştir.

    DSM-3, onbeş yaşından önce başlayan davranışlarında yalan söyleme, hırsızlık, kavga, otoriteye karşı direnme ve aşırı cinsel davranışlar, alkol bağımlılığı ve uyuşturucu madde kullanımını içeren özellikler yazılmıştır.

  • Obesesif ve Kompulsif Kişilik 2

    Obesesif ve Kompulsif Kişilik 2

    Obsesif ve kompulsif kişilik yapısına sahip kişilerin obsesyonları çeşitli alanlarda olabilmektedir. Bunlara örnek verecek olursak eğer, temizlik obsesyonu zihninde ora ile alakalı pis olduğunu düşünerek kişi oraya dokunmak veya orada durmak kendisi için zor bir durum haline gelebilir. Kuşku obsesyonları, kişi acaba ocağın altını kapattım mı, prizden fişi çektim mi gibi düşüncelerle zihnini meşgul etmektedir. Bir başka obsesyon cinsel içerikli düşünceler. Dini obsesyonlar, simetri obsesyonları acaba duvardaki tabloyu kalkıp düzeltsem mi, halı biraz kaymış gibi duruyor şeklinde obsesyon, sayma obsesyonları, biriktirme obsesyonları ilerde lazım olur diye bir nesneyi biriktirmesi, uğursuz sayılar veya uğursuz renkler gibi obsesyonları görülmektedir. Aynı zaman da saldırganlık obsesyonları da mevcut olan bireyler de vardır. Mesela kendisinin birisine zarar vereceğini ya da kendisine zarar verileceğini düşünmesi gibi. Kompulsif davranışları ise temizlik,  kontrol etme, düzenleme, tekrarlama, sayma, dokunma ( kendisinin uğurlu gördüğü bir nesneye dokunulması yoksa başına kötü bir şey gelme korkusu), biriktirme (herhangi bir ihtiyacı olmamasına karşın bir objeyi biriktirme) gibi çok yönlü obsesif ve kompulsif durumlar sergilemektedir. Obsesyon ve kompulsiyonlar sıklıkla beraber görünmektedir. Bu bozukluk için en önemli konulardan bir tanesi de dikotomik düşünce tarzıdır. Böyle bir durum doğrudan uzaklaşmak otomatik yanlışlara sürüklemektedir. Aynı zaman da kendi içlerindeki yaşadıkları bu problemler kişilerarası ilişkilerini de etkilemekte ve problemlere yol açmaktadır. Çünkü ilişkilerde duygular ön plandadır ve kesin yanıt içermeyebilir. Bu kişilerin olaylara karşı getirdiği çözümler duygulardan ve belirsizlikten kaçmaktır. OKKB’de diğer bozulma ise hayali düşünme sistemidir. Kişi için sorunu çözecek mükemmel bir yol belirgin değil ise hiçbir şey yapmamasının daha makul olabileceğini düşünmektedir ve hata yapmaktan kaçmaktadırlar.

    Obsesif Kompulsif kişilik Yapılarının Psikoterapisi

    1. Bilişsel Davranışçı Terapisi

    Obsesif hastalar kendisine kaygı veren düşünceler ile bu düşüncele silsilesinden kaçtığı ve kaçınarak başa çıkmaya çalıştıkları görülmektedir. Ama düşüncelerden kaçınmaya bu sıkıntılar daha da fazlalaşmakta ve böylelikle kısır bir döngü içine hapsetmektedir. Davranış tedavilerinde hedef hastayı kaygı uyandıran ve kaygı uyandırdığı için kaçınma davranışlarına neden olan düşünce silsilesini sorgulatmak ve bu sorgulatmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için otomatik olarak devreye giren, tekrar eden tutumların önüne geçmektir. Alıştırma tedavisi dediğimiz bu yöntemde, hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır.

    Bilişsel tedavilerde ise gaye pis hissettiği, rahatsız, edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Mesuliyet biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen kötü hissettiren düşünceleri etkisiz kılmak için tekrar eden davranışlar gösterme eğilimi hissetmeyeceklerdir. Burada birincil amaç düşünceleri gerçek gibi algılamasını azaltmaya çalışmaktır. Bu sebeple tedavide tehlike ve aşırı mesuliyet algılarının ne derecede gerçekçi olduğu ve ne derecede ise düşünce hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı birey ile birlikte araştırma konusu olmalıdır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince fonsiyonel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve fonsiyonel olanları ile yeniden yapılandırılıp yerine koyulması sağlanmalıdır. Düşüncelerinin  bir yıkımla neticeleneceğini düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korku duyduğu sonuçların gerçekleşmediğini görmeleri tedaviye ilişkin terapiye devam etmekle önemli faydalar sağlamaktadır.

    Bilişsel ve davranışçı terapiler hem rahatsızlığın tedavisinde hem de özelikle tekrarlarının önüne geçilmesi çok önemli bir yeri bulunmakta, bazı durumlarda tedavide ilaç sadece kullanılırken bazı durumlarda ise ilaç artı psikoterapi işlem görmektedir.

  • Psikoterapi Tanımı ve Süreci

    Psikoterapi Tanımı ve Süreci

    Kişinin yaşadığı bir takım olaylardan dolayı zihinsel ve davranışsal bozukluklar gelişebilir. Bu bozuklukları iyileştirmeye ve çözümlemeye yönelik belli bir bilimsel kurama bağlı olarak geliştirilen tedavi sürecine psikoterapi denir. Zihinsel ve davranışsal bozuklukların yanı sıra kişinin gelişimi ve olgunlaşması ve öz farkındalık kazanması hedeflenir.

    Psikoterapide ilaç kullanılmaz. Psikoterapi psikolojik hastalıkları hafifletmek ve iyileştirmek amaçlı olup, bilimsel olarak doğrulanmış ve etkisi kanıtlanmış bir tedavi yöntemidir. Gerekli eğitim ve donanıma sahip uzman psikologlar tarafından yapılmalıdır.

    Psikoterapiye İhtiyacım var mı?

    Hayatımızın belli dönemlerinde nasıl fiziksel bir rahatsızlığımız olduğunda doktora başvuruyorsak eğer zihnimizin de aynı şekilde rahatsızlanabileceğini unutmayıp bu alanda uzmanlaşmış psikologlara başvurmalıyız. Gerekli durumlarda birimimizde bulunan konsültan psikiyatristlere de yönlendirme yapılmaktadır.

    Kendiniz için psikoterapinin söz konusu olup olmadığını daha ayrıntılı test etmek isterseniz aşağıdaki soru listesine bir göz atın, eğer üç sorudan fazlasına evet cevabı veriyorsanız bir uzmandan yardım almanın zamanı gelmiş demektir.

    • Kendimi tanıyamıyorum! Kendimi öncekinden farklı hissediyor muyum?

    • Bu değişiklik huzurumu bozuyor mu?

    • Bu değişikliğin bir açıklaması var mı?

    • Bu açıklama sıkıntıların süresini ve şiddetini açıklamaya yetmiyor mu?

    • Günlük işlerimi oldukça zorlanarak mı yapıyorum?

    • Hep endişeli miyim ve çok korkuyor muyum?

    • Bedensel rahatsızlıklarım var mı?

    • Rahat uyuyamıyor muyum? Yetersiz veya fazla mı uyuyorum?

    • Kendimi sıklıkla saldırgan, kin dolu, gergin hissediyor muyum veya çok tahammülsüz ya da hoşgörüsüz müyüm?

    • Sık sık çalışamaz raporu alıyor muyum?

    • İntihar düşüncelerim var mı?

    • Çevremde sorunlarım hakkında konuşabileceğim insan yok denecek kadar az mı?

    • Arkadaşlarımla yaptığım konuşmalar artık fayda etmiyor mu?

    • Başkaları da bendeki değişikliğin farkında mı?

    • Bu değişiklikler üç aydan uzun bir süredir devam ediyor mu?

    • Bu değişikliklere umursamaz mı davranıyorum?

    Psikoterapinin Faydaları nelerdir?

    Öncelikle psikolog ve danışan arasında tarafsız, tamamen güvene ve uyuma dayalı bir işbirliği kurulmalıdır. Bu sayede danışan çevresine konuşmaktan çekindiği, yargılanmaktan korktuğu konuları açıkça psikoloğu ile konuşarak iyileşmeye yönelik ilk sağlam adımı atmış olur. Psikoterapi sürecinde psikolog, danışanın sorunlarını çözmesinin önündeki engelleri görmesini ve sorunlarını kendi başına çözebilecek yeterliliğe ulaşmasını sağlamaya çalışır. İşlevsel olmayan davranış ve düşünceleri tanımayı, bunları değerlendirmeyi ve bunlara karşı koymayı öğretir. Bu süreçte danışan aynı zamanda öz farkındalık kazanarak olgunlaşır ve yaşam kalitesini arttırır.  

    Psikoterapi Seans Süreci nasıl başlar ve devam eder?

    İlk seansta psikolog önce danışanla beraber hastalığın nedenini ve neden kendiliğinden atlatılamadığını anlamaya ve danışanı daha yakından tanımaya çalışır. Danışan ile birlikte somut terapi hedefleri üzerine anlaşıp hastalığın sebepleri ile belirtilerinden yola çıkarak tedavi planı hazırlanır ve danışana anlatılır.

    Psikolog danışanı, başkalarını algılayış biçimlerini veya bazı durumlarda sergiledikleri davranışları daha iyi inceleyip kendi durumlarını nasıl etkilediğini sorgulamaya teşvik eder. Örneğin, olumsuz düşünceleri ve o düşüncelerin danışanın duygu ve davranışları üzerindeki etkisini algılamalarını sağlayıp günlük yaşantılarında faydalı düşünceleri ve farklı davranış şekillerini denemelerine yardımcı olurlar. Psikologlar, hayatınız boyunca edinmiş olduğunuz davranış kalıplarınızı daha iyi anlayıp onları yok edecek ya da hafifletecek şekilde değiştirmenize destek olurlar.

    Seans süreleri 50-60 dakika olup sayısı ve sıklığı hastalığın türüne göre belirlenmektedir. Tedavi genelde altı ay ile bir yıl arası, gerekirse daha da uzun sürebilir.

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel model, işlevsiz düşüncenin (hastanın duygu durumunu ve davranışını etkileyen) tüm psikolojik bozukluklarda yaygın olduğunu savunmaktadır. İnsanlar düşüncelerini daha gerçekçi ve daha uyarlayıcı bir yolla değerlendirmeyi öğrendiklerinde, duygu durumlarında ve davranışlarında iyileşme yaşamaktadır. Örneğin, oldukça depresif olduğunuzda ve bazı kontrolleri yapamadığınızda, aklınızda bir “otomatik düşünce” olabilir. “Şu an hiçbir şey yapamam.” Bu düşünce daha sonra belirli bir tepkiye neden olabilir: Üzgün hissedebilirsiniz (duygu) ve yatağınızın köşesine kıvrılırsınız (davranış). Eğer bu düşüncenin geçerliliğini inceleseydiniz, aşırı genelleme yaptığınızı görerek gerçekte birçok şeyi iyi yaptığınızı fark edebilirdiniz. Deneyiminize bu yeni bakış açısı ile bakmanız, muhtemelen daha iyi hissetmenizi ve daha işlevsel davranışlarda bulunmanızı sağlayacaktır.

  • Bilişsel Sistem

    Bilişsel Sistem

    Raymond J. Corsini (2011)’ye göre psikoterapi, kişiyi merkez alan, kişilerin kendilerini tatmin etmeyen şekillerde düşünüp, hissettiklerini ya da bu yönde sergiledikleri davranışları bulmasına yardımcı bir süreçtir. Psikoterapide, bireye bir konuda bilgi, öneri veya komut verilmez. Kişinin kendini anlamasına yöneliktir. Danışanın sorununa veya sorunlarına dair kendi çözümlerini yaratmasına yönelik yönlendirmeler yapılır.
    Psikoterapi eğitimi almış ve psikoterapi yapan kişiye psikoterapist denir. Psikoterapistler alışılmadık kuramları yani düşünce sistemlerini kullanan ya da bazı kuramları bütün kuramları bir araya getiren ve istedikleri sonuçlara ulaşmak için bir veya birden fazla uygulama kullanabilen genel kültürü yüksek olan kimselerdir. Bütün psikoterapistler aynı zamanda birer metot öğretici olarak da sayılabilirler. Psikoterapilerin çoğu, insanları değiştirmeye yöneliktir. İnsanların farklı düşünmesini, hissetmesini ve farklı davranmasını sağlar. Bilişsel terapide danışana dair gerekli bilgileri işleme alıp, danışanın yaşantısında olumlu değişime önayak olma amacındadır.
    İnsani gelişim ve bireysel öğrenme geçmişinden gelen; insanların hayati olayları düşünüp, hissedip ve farklı anlam yükleme, algılama ve yorumlama eylemlerini kapsayan teknik sisteme bilişsel sistem denir.

    Bilişsel sistem, insanın fiziksel ve sosyal çevrelerinden gelen bilgileri işleme alır ve bireyin buna göre tepki vermesi gerekmektedir. Tepki verilmesi için bireyin uyaranlara, olaylara, anılara, düşüncelere duygusal tepki ile katılabilme yetisi mevcuttur. Aynı zamanda verilen tepki, bilinçli veya bilinçsiz olarak davranışı doğuran, sürekliliğini sağlayan ve ona yön veren mekanizma ve psikolojik sistemlerle etkileşim içinde olmalıdır. Aaron Beck’in (1996) bilişsel modeline göre, bilişsel değerlendirmelerin birçok düzeyi vardır. İlk katman kendilerinden ortaya çıkan, kişiye doğru gelen, sorumlu davranış veya rahatsız edici duygularla ilişkili olan otomatik düşüncelerdir; zihin okuma, kişiselleştirme, damgalama, geleceği görme, korkunçlaştırma veya ikili (hep ya da hiç) düşünme gibi.

    Otomatik düşünceler doğru veya yanlış olabilir. Bazen verilen tepkiler olayların yanlış anlayıp yorumlanarak veya anlamsızca yorumlanmasından dolayı uyumsuz olabilir. Genelde insanlar, aslında duygularının bir olayla ilgili düşünme şeklinin bir sonucu olduğunu ve yorumlamasını değiştirdiğinde çok farklı duygulara sahip olabileceğini öğrendiğinde şaşırır. İnsanların terapiye geliş amacı, akılcı düşünemedikleri için değil; duygu, davranış ve ilişkileri sorunlu olduğu için olabilir. Bu aşamada bilinmelidir ki; düşünceler ve duygular ayrı olgulardır, bununla birlikte, düşünceler duyguları (ve davranışları) oluştururlar. Duygular hisleri yaşama biçimidir. Kaygılı, çökkün, kızgın, korkulu, umutlu, tuhaf, aciz, özeleştirel hissedilebilir. Duygular tartışılamaz ancak, sadece bir duyguya yol açan düşünceler tartışılabilir. Terapistler danışanlara düşüncelerin duyguları nasıl oluşturduğu ve bir duyguyu nasıl artırıp azaltabileceğini açıklayabilirler.

    Olumsuz düşüncelerin yerini alabilecek olumlu düşünmeye yönelik metotlar kullanılarak duygular değiştirilebilir. Bu değişen duygular bireye kazanımlar sağlar. Danışan aynı soruna farklı açılardan bakmayı öğrenir. Danışan, doğru veya yanlış olan otomatik düşünceleri sorgulamayı ve onları yorumlamayı öğrenir. Bu öğrenme süreci oldukça sistematik ilerler.

    Bilişsel terapi oldukça yapılandırılmış, toplam 12–16 hafta arasında süren kısa süreli bir terapidir. Bilişsel terapinin amacı bilgiyi alma ve işleme konusunda olumlu adımlar atabilmektir. Bu adımların sağlanmasını gerektiren terapi sürecinde, terapist ile danışan işbirliği içinde danışanın kendisini, danışandan ayrı olarak diğerleri ve danışanın dünyaya dair inançlarını inceler ve irdeler. Davranışa yönelik deneyler ve sözlü uygulamalar, danışanın işlevi olmayan düşüncelerine ve yargılarına alternatif yorumları incelemek ve daha kabul görülebilir inançları destekleyen ve tedavi edici anlamda değişimi sağlayan sonuçları üretmek için kullanılır.

    Bilişsel terapi olumsuz davranışların yerine olumlu davranışlar koymaz. Arzu edilen, düşünmeye değil gerçeğe dayanır. Benzer şekilde, bilişsel terapi, insanların problemlerinin bir hayal ürünü olduğunu varsaymaz. Danışanların hem ciddi sosyal, ekonomik veya sağlık problemleri hem de işlevsel bozukluğu olabilir. Ancak problemlere ek olarak kendileri, durumları ve kaynakları hakkındaki önyargılı düşünceleri, tepki biçimlerini etkiler ve çözüm bulmalarını engeller. Örneğin; hayattan tat alamayan ve yoğun huzursuzluk yaşayan bireyin, kendisi, dünya ve gelecek hakkında olumsuz fikirleri ve olumsuz önyargıları vardır. Birey kendisini yanlışlayan kanıtların varlığını inkar ederek, mutsuzluk duygusunun olumsuzluğuna uyan bilgiye seçici olarak odaklanır. Bilişsel model, kanıtların her iki şeklini de incelemek üzere araştırır. Beck ve arkadaşları tarafından geliştirilen çağdaş bilişsel modele göre, bilimsel düşüncenin bir inancın “doğrulanmaması” veya “yanlışlanması”nın peşinde koşan bilimsel düşünce açısını, yani bir inancın sadece doğrulayıcı kanıtlarını aramak yerine nasıl yanlış ve yetersiz olduğunun ispatı incelenmelidir. Kaygı derecesini veya kaygı durumunu kontrol etmekte zorlanan, yoğun mutsuzluk yaşayan veya davranış ve duygusal anlamda aşırıya kaçan, aşırı şüpheci (güvensiz) veya aşırı takıntılı ve diğerleri gibi çeşitli hastalık durumlarında belirli bir önyargı kişinin yeni bilgiyi nasıl benimseyeceği hususunda etkilidir. Bu yüzden, örneğin, yoğun kaygıdan muzdarip bir kişinin, kendisine göre tehlike arz edebilecek temaların seçici olarak yorumlanmasına yönelik bir önyargısı ve düşüncesel aksaklıklar söz konusudur. Aşırı şüpheci ve güvensizlik koşullarında hakim olan yanlış yorumlama, kötüye kullanmaya veya çatışmaya doğrudur.

    Korku ve kaygılar insanların korku dolu deneyimlerine dayanır. Yılandan korkmak, yalnızlık korkusu, karanlık, açık alan, sosyalleşme, reddedilme, rekabet, yüzleşme, huzursuzluk, hata yapma, kayıp, değerlendirilme ve korkmaktan korkmak buna dahildir. Ancak insanlar korkularının hayatlarını tehdit etmediğini fark etseler de ve bazen saçma olarak algılasalar bile, korkular onların hayatında varlığını sürdürebilir. William J. Knaus’a göre, korku ve kaygılar; gereksiz düşünce ve reaksiyonlara karşı kendi kendini eğiterek, duygusal tahammüllü yapılandırmayı öğrenerek, ve korku dolu davranışların kontrol altına alıp kişinin kendisini korkularına duyarsızlaştırarak; bilişsel terapi dediğimiz bu yöntemle oldukça etkili bir biçimde aşılabilir.

    Eğer insanların, çevreden ilgili bilgiyi alıp onu yorumlamak ve bu yorumlamayı temel alan yapılandırılmış kontrollü bir hareket planları olmasaydı, hemen ölmek ya da öldürülmek kaçınılmaz olurdu ya da tipik robotlar olurduk. Ancak bireylerin kendileri ve diğerleri ile ilgili algıları, hedefleri ve beklentileri, hatıraları, fantezileri ve önceden öğrendikleri hayatta kalmaya dair karar mekanizmasını kontrol etmese de önemli derecede etkiler. Bazı inançlar bireyin kültürüne, cinsiyet rolüne, dinine veya sosyo ekonomik durumuna bağlıdır. Terapi, bu inançların danışanı nasıl etkilediğini anlayarak, problem çözmeye yönelebilir.

  • Çocuklarda Davranış Gelişimi

    Çocuklarda Davranış Gelişimi

    Her anne-baba çocuk sahibi olduğu andan itibaren aslında biraz kaygılıdır. Yeni doğan bebeğin bakımı, büyüme çağı, çocukluk ve ergenlik döneminde her ebeveyn çocuğunun iyi standartlarda, iyi bir düzeyde gelişmesini diler. Aslına bakacak olursak çocuk büyütmek bir sanattır ve her çocuk bir diğerinden farklıdır. Ebeveynler bunun bilincinde olmalı ve ona göre tutum ve davranış sergilemelidirler.

    Çocuk için en büyük rol model anne ve babalardır. Yapılan her olumsuzluğu kaydetme özelliği olan çocukların gerginlikten, tutarsız davranışlardan etkilenme potansiyelleri oldukça yüksektir. Bunlar ilerleyen dönemlerde çocukların davranış şekillerini olumsuz anlamda etkileyebilir. O Yüzden bu noktada eğitim ve bilinçli ebeveyn oldukça önemli iki faktördür.

    Özellikle anneler dönem dönem çocuğun istek, arzu ya da inatçılığından dolayı öfkelenip sinirlenebilirler ama burada dikkat edilmesi gereken en önemli şey net ve tutarlı bir davranış sergilemektir. İstediği her şeyi ağlayarak elde edeceğini kavrayan bir çocuk sizlere karşı bütün isteklerini bu şekilde ifade edecek ve dilediği gerçekleşene kadar ağlama davranışını sürdürecektir.

    Çocuklara karşı orta yolu bulmak her zaman en idealidir. Aşırı hoşgörü ya da aşırı bir disiplinli tutum sergilemek iyi bir davranış şekli değildir. Çocuklarınız dinlemek, ne demek istediklerini ifade etmelerine izin vermek, istek ve davranışlarını yersiz bulmamak gerekir. İlgili olduğu alanlara yani kendi dünyalarına saygı göstermek, çocuklara söz hakkı tanımak oldukça önemli bir davranış şeklidir. Çocuk sevgi ve saygı çerçevesinde büyümüyorsa dikkat çekmek adına bir takım davranışlar sergileyebilir. Bu durumu hırçın, yaramaz olarak adlandırmaktan ziyade çözülmesi gereken bir durum olduğunu belirtmek isterim. Çünkü bu tür davranışlar ilerleyen dönemlerde karakterden özgüvene kadar çocuğu etkiler.

    Bir şeye davranış bozukluğu dememiz için bulunduğu gelişim dönemini ve bu dönemin özelliklerini iyi bilmek gerekir. Her çocuk belirli ölçütlerde yaramaz olabilir veya kendi isteğini yaptırma konusunda inatçı tavırlar sergileyebilir. Eğer ki tutum ve davranışlar kendi yaşının gereğini göstermiyorsa, gösterdiği tutumların yoğunluğu fazla ise davranışlarının sürekliliği uzun ise bu durumun göz ardı edilmemesi gerekir.

    Bu noktada neler yapmak gerekir?

    Her çocuk bilinçsizce hata yapabilir. Hatayı cezalandırmak çocukta yalana, korkuya, utanmaya yok açacaktır. Bu onayladığımız bir davranış modeli değildir. Bunun yerine ‘bu davranışı sergilemen beni üzdü’ demeniz kızmadan tepkinizi ifade etmeniz çocuğun inatlaşma, intikam alma duygularını söndürecektir. Olabildiğince çocuğa karşı açık olmak en sağlıklı davranış modellerindendir. Örneğin uyku saatleri net ve belirli olabilir. Her ne kadar direnirse dirensin bu noktada vazgeçmeyeceğinizi benimsesin.

    İstediğiniz bir davranışı kural olarak değil de eğlenceli hale getirerek öğretmeye çalışın, başarılarını takdir edin. Takdir etmek davranışı pekiştirir. Kıyaslamadan uzak durun, olumsuz etiketlemelerden kaçının. Problemleri birlikte çözmeye çalışın.

  • Çocuklarda Davranış Problemleri

    Çocuklarda Davranış Problemleri

    Ebeveynlerin en zorlandığı konuların başında çocuklarda ortaya çıkan davranış problemlerle başetme biçimleridir. Ebeveynler davranış problemleri karşısında nasıl tutum sergileyeceğini bilememektedir. Çoğunlukla davranış problemini bastırmak için fiziksel şiddete başvurmaktadır. Fiziksel şiddete maruz kalan çocuk başka davranış problemleri ortaya çıkararak işin içinden çıkılmaz bir kaosa doğru sürüklenmeye başlarlar.

    Davranış problem karşısında aile paniklemeden çıkış sebebini araştırmalıdır. bu davranış gelişimsel sürecin bir parçası mı yoksa tutumlardan kaynaklanan bir davranış şeklimi, çocuk bize bir şeyler mi anlatmak istiyor. Bunun iyi analiz edilmesi gerekmektedir. sebebbini anlamadığımız davranışa yaklaşımımız olumlu sonuç vermeyebilir.
    Ebeveynlerin bocaladığı noktalardan bir tanesi sert bir tutum mu sergileyeyim yoksa yumuşak bir tutum mu hangisi iyi sonuç verir diye denemeye başlarlar. Aslında hiçbirisi… Önemli olan dengeyi sağlamaktır. Bir nesneye fazla kuvvet uygularsanız yerinden fazla oynatırsınız. Eğer az kuvvet uygularsanız yerinden hiç oynatamazsınız. Gerektiği kadar kuvvet uyguladığımızda istediğimiz sonucu alabiliriz.
    Davranış problemini anlayıp analiz ettikten sonra çocuğun yaşına ve düzeyine göre ödül ceza yöntemleri kullanabiliriz. Çocuğun sevdiği şeylerin ve sevmediği şeylerin listesini yapmakla işe başlayabilirsiniz. Günlük veya haftalık bir çizelge yapabiliriz. Davranış problemi ortaya çıkmadığı gün veya saatler dilimine gülen yüz, çiçek v.s gibi sosyal ödüller verilebilinir. Gün içerisinde veya haftada belirli bir sayıya ulaştığında hazırlamış olduğumuz arzu listesindeki ödüllerden birine hak kazanmış olacaktır.

    Davranış problemi ortaya çıktığında aile abartılı tepki göstermemeli, ailenin tepkisini fark eden çocuk bunu aileye karşı kullanabilir. Aileler biz elimizden geleni yapıyoruz ama hiçbir değişiklik yok diye aceleci bir tavır sergileyebilirler.

    Davranış problemi Çocuğun mizacına ortaya çıkışından ne kadar süre sonra müdahale edildi. Ne şekilde müdahale edildi. Davranış problemlerinin sönme süresini belirleyen unsurlardandır.

    Uygulamaların her aşamasında çocuğa anlayabileceği bir şekilde sözel olarak aktarımda bulunulması gerekmektedir. Karşılaşacağı uygulamalar ve yaşayacağı süreci bilen çocuk uygulamalardan haberdar olduğu için bir sürpriz ile karşılaşmadığı için kendini güvende hisseder ve daha sonraki herhangi bir programa daha çabuk uyum sağlayıp kendi kendini kontrol etmeyi, kendi disiplinini geliştirmeye başlayabilir.
    Çocuklarda en çok görülen davranış problemleri aşağıdaki gibidir.
    -Yalan söyleme.
    -Alt ıslatma.
    -Parmak emme.
    -Tırnak yeme.
    -Uyku problemleri.
    -Aşırı inatçılık.
    -İçe kapanıklık.
    -Vurma.
    -Yeme Problemleri.
    -Okul uyum sorunları.
    -Küfür etme.
    -Kardeş kıskançlığı.
    Davranış problemlerinin sosyal boyutu da vardır. Bazı davranış problemleri sosyal çevreye de bağlıdır. Sosyal çevreye bağlı problemler ailelere daha korkutucu veya başedilmesi daha zormuş gibi gelse de aslında her davranış problemi gibi çözülemeyecek bir sorun değildir.

    Uç bir örnek olarak ” küfür etme” davranışını ele alırsak. Küfür Çocuğun sosyal çevreden veya ebeveynlerden öğrendiği bir davranış biçimi olabilir. Çocuk küfür ettiğinde aşırı bir tepki verir veya ilk etapta çocuğun söylediği yeni bir şey olduğu için gülücüklerle yada alkışlarla karşılarsa çocuk bu davranışı sürdürmeye devam eder. Baskıcı bir tutumda çocuk istediği olmadığı zaman aileye karşı kullanabileceği bir koz geçmiştir eline.Gülücükle karşılanan durumda ise çocuk sosyal ödülünü almak için küfür davranışına devam edecektir. sonraları bu davranış ailenin hoşuna gitmese de çocuk bu davranışı devam ettirebilir.

    Her davranış problemi karşısında ebeveynler sakin kalmayı başarabildiğinde çocukta sakin kalmayı öğrenmeye başlayacaktır. Ebeveynlerin tutumlarının değişmediği durumlarda çocuktan değişimi beklemek iğneyle kuyu kazmak gibidir. Biz değişelim ki çocuklarımızı değiştirebilelim.