Etiket: Davranış

  • ÇOCUKLARDA OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK

    ÇOCUKLARDA OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK

    Son zamanlarda çocuk alanında sıkça rastladığımız problemlerden biri de Obsesif-Kompulsif Bozukluk adını verdiğimiz ve kişide belli takıntılı düşünce ve davranışlara neden olan rahatsızlıktır. Erişkinler de sıkça rastlayabildiğimiz gibi özellikle son yıllarda çocuklarda da sıkça rastladığımız bir problemdir.

    OKB, kısaca tekrarlanan ve rahatsızlık veren düşünce ve davranışlar olarak açıklanabilir. Bu düşünce ve davranışlar, günlük hayatı olumsuz etkileyebildiği gibi, hem çocuğun kendisini hem de çevresini olumsuz etkileyebilmektedir.

    Bu alanda yapılan çalışmalar göstermektedir ki, çocukluk çağında gözlemlenen OKB, özellikle erken ergenlik döneminde kendisini şiddetli olarak göstermektedir. Yine yapılan bazı çalışmalar göstermektedir ki, bu dönemle en çok rastlanan OKB çeşitleri, cinsel obsesyonlar, dini obsesyonlar ve temizlik obsesyonları olarak sıralanmıştır.

    Obsesyon halk arasında, takıntılı düşünce olarak tanımlanmaktadır. Kompulsiyon ise takıntılı davranış şekilde tanımlanmaktadır. Kişi önce takıntılı düşünce geliştirir ardından rahatsızlık veren düşünce ile başa çıkabilmek için takıntılı davranış geliştirerek kendini rahatlatmaya çalışır. Örneğin; dini obsesyon geliştiren bir çocuk “içimden sürekli küfür etmek geliyor, bu düşünce kötü, eğer masaya 3 kere dokunmazsam cezalandırılırım.” Şeklinde bir OKB geliştirebilir. Bu örnekte de görüldüğü gibi önce düşünce, düşünceyi rahatlatmak için ise davranış geliştiriliyor. Ancak her zaman obsesyonlar ve kompulsiyonlar bir arada görülmeyebilir. OKB kendi içerisinde 3 gruba ayrılır:

    1- Obsesyonlar önde tip

    2- Kompulsiyonlar önde tip

    3- Karma tip

    *Ne zaman OKB’den şüphelenmeliyiz?

    1- Eğer çocuğunuzda tekrarlayan, ritüel davranışlar varsa (örn; sürekli ek yıkama, ışığı 3 kere açıp kapama, çizgilere basmadan yürüme vb. )

    2- Eğer çocuğunuzda sürekli ve rahatsızlık veren düşünceler varsa (örn; kirlendiğimi düşünüyorum, günah işlediğimi düşünüyorum vb.)

    Yukarıdaki maddeler OKB’nin en belirgin iki özelliğidir. Eğer bu belirtileri 1 aydan fazladır ve sürekli yaşıyorsanız, mutlaka bir uzmana başvurmalısınız.

    *Tedavi Yöntemi

    OKB tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Uygulanan tedavi yöntemleri:

    1. Bilişsel Davranışçı Terapi

    2.Oyun Terapisi

    3. EMDR (Tramva kaynaklı ise)

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Özgüven, özellikle çocukluk döneminde ailenin tutum ve davranışları ile büyük ölçüde şekillenir. Ailenin genel tavrı, çocuklarına gösterdikleri güven, sağladıkları fırsatlar, almalarını sağladıkları sorumluluklar, başarıyı onaylama yöntemleri ile çocuğun birey olma yolunda kişiliğinin gelişmesine olanak sağlar. Bu sürecin sağlıklı geçirilememesi durumunda ise kişinin gerek çocukluk döneminde gerekse ilerleyen yaşlarında kendini kabul edemeyen, güvenemeyen, utanan, çekinen bir birey olmasına neden olur. 

    Çocuklarda özgüven gelişimini sağlamak adına anne ve babalara bazı görevler düşmektedir.

    – Çocuktan beklentiler gerçekçi olmalıdır. Henüz motor becerileri yeteri kadar gelişmemişken onu bir çok sanatsal ve sportif faaliyete sokmak ve başarızlığına göz yummak çocukta özgüven kaybına neden olacaktır. Aynı sebeple tuvalet eğitimi de yaşından önce verilmemelidir. Henüz kas yapısı tuvaletini tutmaya müsait değilken verilen eğitim hem aileler için hüsranla sonuçlanmaktadır hem de çocukta başarısızlık hissiyatı oluşturacaktır.

    – Akademik başarısı değerlendirilirken aldığı nottan ziyade derse olan ilgisi, alakası ve sosyal becerileri değerlendirilmelidir. Her çocuğun her dersten yüksek not almasını beklemek hem sizi hayal kırıklığına uğratacaktır hem de çocukta başa çıkamayacağı bir baskı oluşturacaktır. Bu baskı hem okula olan sevgisini negatif etkileyecek hem de kendisini yetersiz hissetmesine neden olacaktır.

    – Kıyaslamalardan mutlak suretle kaçının. Filancanın oğlu sizin oğlunuzdan daha akıcı konuşuyor olabilir, filancanın kızı sizin kızınızdan daha çok şarkı sözü biliyor olabilir. Bu, sizin çocuğunuzu yetersiz ya da başarısız yapmaz. Sadece sizin çocuğunuzun o kıyasladığınız çocuktan daha farklı ilgi alanları olduğunu gösterir. 

    – Okul yaşantısında ya da gittiği kurslarda başarılarından çok çabasını değerlendirin. En nihayetinde onun bir çocuk olduğunu ve bir yetişkin kadar hırs, konsantrasyon ve istek gösteremeyeceğini aklınızda bulundurun.

    – Çocuğunuzun özbakımını yaşına uygun bir şekilde yapmasına olanak tanıyın. Yaşlara göre özbakım becerileri değişmektedir. Bu konuda bilgi sahibi olup ona göre beklentilerinizi şekillendirmeniz sağlıklı olacaktır.

    – Çocuklarınız bir problemle karşılaştığı zaman o problemi çözmek yerine çocuğunuza o problemi nasıl çözeceğini öğretmeniz gerekmektedir. Hazıra alışan ve sorumluluk almaktan yoksun büyüyen çocuklar kendilerini değerlendirebilme fırsatı bulamadıkları için özgüven konusunda da sorun yaşarlar. Bir şeyleri kendi kendine hallettiğini gördükçe de kendilerine inanmaya başlarlar.

    – Sıkıntılarını dinleyin ve kendisini ifade etmesine izin verin. Konuşma hakkı tanınmayan çocuklar ileride de söylemek istediklerini söylemeye çekinen bireylere dönüşeceklerdir.

    – Yarım kalan işlerini tamamlaması için motive edin. Bir şeyden sıkıldığı zaman önüne hemen başka bir şey koyuyor olmak ileriki yaşantısında da sorun çözmekten ziyade sorundan kaçan bir birey olmasına neden olacaktır. Sorun çözemeyen birisi de ister istemez özgüven problemleri yaşayacaktır.

    – Özellikle 3-6 yaş dönemi içerisinde çocuklar ebeveynlerini çok fazla izliyor ve davranışlarını takip ediyor olurlar. Sizler anne baba olarak kendinden emin, rahat ve çözüm odaklı tavırlar sergilemezseniz, söylediklerinizin çok bir anlamı olmayacaktır. Çocuklar sözlerden çok davranışlara önem verir. Bir çocuğa sigaranın zararını anlattıktan yarım saat sonra karşısında sigara içiyorsanız o çocuk asla sigaranın zararlı olduğunu kabul edemeyecektir. Özgüven konusunda da bu aynı şekildedir. Eğer göstermesini beklediğiniz bir davranış varsa siz de onunla birlikte o şekilde davranmalısınız.

    – Çocuklar gelişim süreçleri içerisinde sürekli olarak sınırlarını belirlemeye çalışırlar. Bu sınırlar net bir şekilde belirlenemezse çocuk, kendi öz kontrolünü geliştirmekte problem yaşar. Bu da akademik ve sosyal yaşantısında zorluk yaşamasına, bu sebeple de kendine olan inancını kaybetmesine neden olur. Belli bir disiplin evin içerisinde muhakkak olmalıdır ve bu sınırlar anne, baba ve evde yaşayan başka akrabalar ya da bakıcılar tarafından benimsenmeli, herkes tarafından uygulanmalıdır.

    – Başarılı olabileceği ortamlar yaratmaya çalışın. Bir oyun oynarken kasten yenilmek çocuğa özgüven kazandırmaz, bu maalesef yanlış bilinen bir doğrudur. Aksine sizin samimiyetinizi sorgular. 4 yaşınızdaki oğlunuzla teke tek maç yapıyorken maçı kaybetmeniz gerçekçi değildir. Maçı kazanırken onun da bazı başarılar kazanmasına fırsat vermek önemlidir. Maçın galibi siz olsanız da maç bitiminde konuşulan konu onun attığı golün güzelliği ve kazanma çabası olmalıdır.

    – Çocuğunuz size bir şey anlatırken sadece dinlemeniz yeterli değildir. Ona değer verdiğinizi vücut diinizle de göstermelisiniz. Başka bir şeylerle uğraşarak yüzüne bile bakmadan diyalog kurmaktansa gözlerine bakarak, mümkün olduğunca onun hizasına gelerek anlattıklarını kulak vermek, çocuğun önemsendiğini hissetmesini sağlayacaktır.

    – Kendi işleriniz ile alakalı olarak da yaşına uygun bir şekilde kendisinden yardım isteğinde bulunun ve bu yardımı takdir edin. 
    Bunlar ve bu paralelde davranışlar çocuğunuzun kendini değerlendimesine olanak tanıyacak, yaptığından emin, çözüm odaklı, başarılı, istekli ve özgüveni yüksek bir birey olmasını sağlayacaktır.
    Bu tip durumlarda bir uzmanla birlikte çalışıyor olmak, davranışları birlikte gözden geçirmek çok daha faydalı olacaktır. 

  • KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kıskançlık duygusu, her insanın yaradılışında vardır. Bu duygunun

    varlığı kişinin gelişiminde etkili olduğu kadar, aşırı uyarılmıs olması

    halinde de yaşamı zora sokar. Hele ki bu bir çocuksa yaşam daha da zor

    bir hal alır.

    Anne-babaların bilmesi gereken en önemli şey ‘kardeş kıskançlığı’nın

    doğal, evrensel ve beklenen bir durum olduğudur. Bu durum karşısında

    paniğe kapılmak oldukça yanlış bir davranış olacaktır. Anne-baba ne

    kadar rahat olursa çocukta bu dönemi bir o kadar rahat atlatır.

    Kıskançlığın en büyük nedeni ; büyük kardeşin en değerli varlığı olan

    anne ve babasını, kardeşiyle paylaşmasıdır. Fakat kıskançlık sadece

    büyük çocukta ortaya çıkan bir durum değildir. Küçük kardeş büyüdükçe,

    büyük kardeşin becerileri karşısında kendini yetersiz hissedebilir ve ona

    tanınan ayrıcalıklar olduğunu düşünerek kıskançlık duymaya başlar.

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI KARŞISINDA ANNE – BABA

    TUTUMLARI NASIL OLMALIDIR ?

    – Anne-babalar çocuklarına eşit davrandıklarında kıskançlık tetiklenir.

    Önemli olan eşit davranmak değil ‘adil’ davranmaktır. Çünkü her

    çocuk birbirinden farklıdır. Eşit zaman ayırmak yerine çocuğa

    gereksinimine göre zaman ayırmak gerekir. Sevginizin eşit olduğunu

    göstermek yerine, her çocuğa sadece kendine özel sevgi duyulduğunu

    göstermek doğru olacaktır.

    – Anne- babasının kendine adil davranmadığını hisseden çocuk, anne-

    babasına karşı güvenini yitirirse, kıskançlığın asıl tetikçisi

    ‘güvensizlik’ olur.

    – Bir kardeşin, aileden birine benzetiliyor olması ve bunun dile

    getirilmesi diğer kardeşin kendini dışlanmış hissetmesine sebep olur

    ve bu da kıskançlığı tetikler.

    – Ebeveynlerin doğal olmayan davranışları kıskançlığa sebep olur.

    Örneğin kardeşi dünyaya gelen bir çocuğun annesi hastaneden

    gelirken yanında bir hediyeyle gelir ve ‘ Bunu sana kardeşin hediye

    olarak getirdi’ derse, çocuk bir bebeğin hediye alıp getiremeyeceğini

    bilecek yaşta ise, bu duruma şaşırır ve anne-babasına güveni sarsılır.

    Kardeş kıskançlığı oluşturmak istemeyen ebeveynler çocuklarına

    karşı gerçekçi ve doğal davranmalıdırlar. Yapmacık davranışlar

    çocuğu kaygılandırır, kaygı ise kıskançlığa sebep olur.

    – Bazı durumlarda kardeş kıskançlığı tehlikeli bir hal alabilir ve çocuk

    kardeşine zarar vermeye çalışabilir. Bu gibi durumlarda onları ayrı

    tutmaya çalışmak yanlış bir davranış olacaktır. Kardeşleri mümkün

    oldukça bir arada tutmaya çalışmalı fakat bunu yaparken göz önünde

    olmalarına dikkat edilmelidir. Çocuğun kardeşine zarar vermesi gibi

    bir durumda ebeveynler yeterince net ama sert olmayan bir tavırla

    çocuğu uyarmalıdır. Büyük çocuğa karşı suçluluk hisseden, yeterince

    net sınırlar koyamayan ebeveynler bebeğin zarar görmesine sebep

    olabilir.

    – Küçük kardeşle ilgili işlerde, çocuğunuzdan yardım istemeniz faydalı

    bir hareket olacaktır. Fakat bunu yaparken çocuğunuza ‘sen abi/abla

    oldun’ gibi sözler söylenmemeli, çocuğa ‘çocuk’ olduğu

    unutturulmamalıdır.

    – Çocuğunuzla kardeşi olmadan önce yaptığınız şeyleri yapmaya

    devam ederseniz yaşanan kıskançlığı en aza indirebilirsiniz.

    – Kardeşi dünyaya geldiğinde çocuğun evdeki düzeni mümkün oldukça

    bozulmamalıdır. En önemlisi önceden çocuğunuza nasıl

    davranıyorsanız öyle davranmaya devam etmenizdir. Aşırı

    davranışlar sergilemeniz, ‘seni daha çok seviyorum’ ‘kardeşin çok

    yaramaz sen çok uslusun’ gibi aşırı sözler çocuğa hem yapmacık

    gelir hem de kardeşler arası yakınlaşmayı engeller.

    Ebeveynlerin üzerine düşen en önemli görev ‘doğal davranmak’tır.

    Ebeveylerin çocuğu kaygılı davranışlarını telaşa vermeden, sakince

    dinlemesi ve doğal davranmaya devam etmesi, çocukta kaygıların

    yersiz olduğu izlenimini uyandırır. Yani çocuk her şeyin yolunda

    olduğunu düşünmeye başlarsa kıskançlık başlamadan sönmüş

    olur.Örneğin kardeşi dünyaya gelen çocuk artık eskisi kadar anne-

    babası tarafından sevilmeyeceğini düşünmeye başlarsa bu kıskançlık

    için yetecek bir cümledir. Ancak anne-baba kendi istifini hiç

    bozmadan hem yeni kardeşi sever, hem de kıskançlık başlayacak

    olan çocuğun kendisini sevmeye devam ederse, çocuğun kıskançlık

    davranışlarından etkilenmeden anne- baba yaşamlarına devam

    ederlerse, çocuk normalleşir. Aslolan çocuğun anne-baba ve evdeki

    bireylerin sevgisini kaybedeceğine karşı kaygılanmasıdır. Kaygının

    ortadan kalkmasının çözümü ise doğal ve rahat davranmaktır.

    Çocuğunuzun durumunun tüm bunlardan daha kötü olduğunu

    düşünüyorsanız mutlaka bir uzmana danışılmalısınızdır.

    Unutmayın Kardeş kıskanlığı geçici bir süreçtir. Onlar ‘kardeştir’ ve

    aslında birbirlerini çok severler.

  • Otizm Tedavisi

    Otizm Tedavisi

    Bugün tıpta otizmin %100 tedavisi yoktur. Otizm tedavisi denildiğinde otistik çocukların kaliteli yaşamını sağlamak için hayat tarzında bir takım değişiklikler yaparak hayat kalitesini yükseltmek hedefleniyor.

    Tedavi 1.

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    BDT yöntemi ile tedavi’deki ana hedef birincil dereceli bakım sağlayan kişilere (anne, bakıcı ve s.) eğitimin verilmesidir. Otizm tedavisi uzun süren ve sabır gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte ailenin hastalığa tutumu ve yapması gerekenler çalışılmalıdır;
    Otizme hastalık yerine farklılık gibi bakılmalı, otizmi tedavi etmek yerine, eğitim ve destek sağlanmalıdır. Bu durumu anlamak için Otistik çocuklarla ‘yer değiştirmeniz’ onları anlamanıza yardımcı olacaktır – bir düşünün ‘Dünyada çoğunluk otistik insanlar olmuş olsalardı ve bizim beynimizin çalışma şekline göre küçük bir grub olsaydık (dünya geneline göre küçük), dünyadaki düzeni onlar kendilerince kurmuş olsalardı, eğitimlerini kendilerince vermiş olsalardı bizler ne yapardık? Muhtemelen IQ seviyesi düşük, hiç bir şeyi anlamayan bireylere dönüşürdük, öyle değil mi? Bu durumda hasta mı olmuş oluyoruz, yoksa farklı mı? İlk onu anlamamız gerekiyor.

    Tedavi 2. 

    Davranışçı Yöntem (Uygulamalı davranış analizi)

    Bu yöntem Los Angeles’daki California Üniversitesi psikologlarından Dr. Ivar Lovaas tarafından geliştirilmiştir. Davranışçı yöntemde her bir davranış öğretilirken, o davranış, onu oluşturan alt davranışlara bölünerek basitleştirilmekte, sözel açıklama ve yönergeler ile hedeflenen davranış kazandırılmaktadır. Bu eğitim yönteminde eğitimcinin önemi büyüktür.’ – Otizm Vakfı

    Tedavi 3. 

    Beslenme ve gıda takviyesi

    Otizmde özel diyetler, doğru gıdalanma ve besin takviyesi konusunda B6 ve magnezyum öneriliyor (Martineau, J., Barthelemy, C., Roux, S., Garreau, B., Lelord, G., 1989).  B6 vitamini otizmde negatif belirtilerin azalmasına yardımcı olur. Vitamine ek olarak çocuklara eğitimin sağlanılması mutlu tablolar ortaya çıkarıyor.
    B6 vitamini beyin ve sinirler arasında iletişimi sağlayan nörotransmiterlerin (norepinefrin ve serotonin) gelişimi için önemlidir. Ayrıca, B6 vitamininin diğer görevleri arasında; hemoglobin üretimi, gıdalar yoluyla alınan proteinin parçalanması ve kan şekeri düzeyinin dengelenmesi bulunur.
    B6 vitaminini doğal olarak kepekli ekmek, kurutulmuş meyve ve baharatlar, antep fıstığı, sarımsak, ciğer, balık, fındık, susam ve s. gibi gıdalarda bulunur.

    B6 vitamini için günlük ihtiyaç tablosu
    4-8 yaş çocukların günlük B6 ihtiyacı
    600 mikrogram
    4-8 yaş otizm teşhisi almış çocukların günlük B6 ihtiyacı 1200 mikrogram (1.2 mg)
    9-13 yaş çocukların günlük B6 ihtiyacı
    1 mg
    9-13 yaş otizm teşhisi almış çocukların günlük B6 ihtiyacı
    2 mg

    Not: bu tablo genel ihtiyaç tablosudur, otizmde ihtiyaç farklılık gösteriyor. Mutlaka hekiminize veya eczacınıza danışarak ihtiyacın x2 B6 kullanılması gerekir.

    Magnezyum depomin nörotransmitterlerini düzenler ve beyin fonksiyonunu iyileştirir. Ayrıca magnezyum gerginliği azaltır ve hastanı daha sakin yapabilme özelliğine sahiptir. Eğer çocuğunuzun günlük besinlerden bu vitamin ve mineralleri almadığınıza eminseniz, doktorunuza danışarak vitamin takviyesi önerilebilir (Archives of Pediatric and Adolescent Medicine, 2004). Deniz mahsulleri, soya, et, kümes hayvanları, çerezler, tahıllılar normalde çinko, magnezyum, ve demir açısından zengindirler.

    Ayrıca, bazı araştırmalara göre B12 (Pacholok, Sally M., 2014) ve D vitamini de (Fernell, Elisabeth et.al., 2015) otizm tedavisinde çok önemlidir. 

    Tedavi 4.

    Özel Eğitim

    Otizm teşhisi alan çocuklar için en önemli unsurlardan biri de eğitimdir! Bazı araştırmalara göre otizm teşhisi almış çocuklar arasında zeka geriliği yaygın kavramdır. Bunun önemli nedenlerinden biri de ailelerin durumu kabullenerek çocuklarının eğitimine devam etmesini sağlamamalarıdır. Oysa eğitimle topluma kazandırılan örnekler ziyadesiyle fazladır. Çocuğunuzu gereksiz ilaçlarla yüklemek yerine, eğitimle, sevgiyle, topluma kazandırabiliriz.
    Aileler kolaylıkla eğitimden ve tedaviden vaz geçtiklerinde çocuklarından ve çocuklarının geleceğinden vaz geçiyorlar. Çünkü otizm farklı beyin demektir, hastalık değildir. Biz beynimizin iki lobunu kullana biliyorsak, onlarda da beyinlerinin bir lobunu ikisinin yerine kullanıyorlar ve bu da bir lobun aşırı çalışması anlamına geliyor. Bu yüzden Otizm teşhisi almış çocuklara beyinlerinin çalıştıkları kısmıyla ilgili aktiviteler, eğitimler sunarak, özel eğitim ve destek vererek onları topluma kazandırmalıyız. Sadece yapmanız gereken çocuğumuzun farklı olduğunu kabul etmek, onların eğitim almasına destek olmak ve empati göstermektir.

    Kaynakça

    Archives of Pediatric and Adolescent Medicine, 2004

    Martineau, J., Barthelemy, C., Roux, S., Garreau, B., Lelord, G., 1989. ‘Electrophysiological effects of fenfluramine or combined vitamin B6 and magnesium on children with autistic behaviour.’

    http://www.otizmvakfi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=11&Itemid=22Pacholok, Sally M.

    Pacholok, Sally M., 2014. Pharmacy Times. Feb2014, Vol. 80 Issue 2, p59-64. 2p.

    Fernell, Elisabeth, Bejerot, Susanne, Westerlund, Joakim, Miniscalco, Carmela, Simila, Henry, Eyles, Darryl, Gillberg, Christopher, Humble, Mats B, 2015. Autism spectrum disorder and low vitamin D at birth: a sibling control study. Molecular Autism. 2015, Vol. 6 Issue 1, p1-9. 9p.

  • Ödül ve Ceza

    Ödül ve Ceza

    Ödül, yapılması istenen bir davranış için verilen; keyif veren bir olanak, bir haktır. Yiyecek, içecek, çikolata, tv seyretmesine ve/veya arkadaşıyla oynamasına izin vermek, hediye vermek gibi..

    Anne-babalar genelde çocuklarının yapmasını istedikleri davranış için önceden ödül vereceklerine dair söz verirler. Böylelikle çocuk davranışı yapar ve ödülü kazanır. Bu başta işe yarayan bir yöntemmiş gibi görünse de zamanla çocuk ödüle bağımlı hale gelir. Çocuk kendisinden istenen davranışı yapması gerektiğine inandığı için değil de sadece ödülü almak için yapmaya başlar.
    “Bugün ödevimi yaparsam, dışarı çıkmama izin vereceksin değil mi?”

    Ödül almaya alışan çocuk, her yaptığı davranış karşısında beklentiye girer ve karşılık bekler.
    “Bugün odamı toplarsam bana ne alacaksın?”
    “Bugün ıspanak yersem çikolata verecek misin?”

    Zamanla işler yolunda gitmez ve ödül çekiciliğini kaybeder. Anne-baba daha etkili ödüller bulmaya çalışır.
    “Önceden ödevini yapınca gofret alırdım, artık işe yaramıyor.”

    Ödül, iyi davranış sergileme alışkanlığı oluşturmak için belli bir ölçüde kullanılmalıdır. Dikkat edilmesi gereken en önemi nokta, anne-babanın ödülle beraber çocuğun yaptığı davranışı takdir etmesidir. Anne-baba çocuğa yaptığı davranışı ne kadar beğendiğini ve sevincini göstermeli, yapılması beklenen davranış için çocuğu teşvik etmelidir.
    “Bugün ben söylemeden odanı topladığın için çok sevindim. Çok beğendiğin kalemi sana alacağım. Bundan sonra ben söylemeden odanı toplayacağına güveniyorum.”

    Takdir ve teşvik çocuk eğitiminde çok önemlidir. Zamanla ödülün etkisi yok olur fakat çocuk anne-babasının takdirini almak için o davranışı yapmaya devam eder. Bu sebeple ödül başlangıçta ve belli bir oranda kullanılmalı, istenilen davranış çocuk tarafından yapılmaya devam edildiğinde ise ortadan kalkmalı, ödül yerine çocuk takdir ve teşvik edilmelidir.

    Çocukluğunuzda ya da son zamanlarda size söylenmiş bir takdir sözünü düşünün:
    Hangi davranışınızdan dolayı takdir aldınız? Kim sizi takdir etti? Takdir edildiğinizde neler hissettiniz? Sizi takdir eden kişiye karşı neler düşündünüz, hissettiniz? Takdir edilen davranışı tekrar etmek istediniz mi?

    Bu sorulara cevap vererek, çocuğunuzu takdir ettiğinizde yaşayacağı duygu ve düşünceleri anlamış olacaksınız. Verdiğiniz cevapları düşündüğünüzde takdirin ne denli etkili bir davranış tekrarlatıcı olduğunu göreceksiniz.

    “Bugün saçın ne kadar güzel olmuş” diye karşılandığımızda hangimiz bir daha saçını o şekilde yapmak istemez? Sofrada “Yemek çok güzel olmuş” dendiğinde hangimiz daha güzel yemek yapmak için motive olmaz? 

    Takdir, anne-babanın çocuğa verebileceği en iyi ödüldür. Bazen takdir olmadan verilen bir ödül çocuk için anlamsız olur, yetersiz kalır. Çocuk neden ödüllendirildiğini bilmez, bu yüzden ödül eğitici-öğretici özelliğini yitirmiş olur. Bu sebeple, çocuğu ödüllendirirken hangi sebeple ödüllendirildiği ve verilen ödülü neden hak ettiğini ifade etmek oldukça önemlidir.

    Ceza, tekrar edilmesi istenmeyen bir davranışı ortadan kaldırmak için uygulanan bir yöntemdir. Odaya kapatma, sevdiği bir şeyden mahrum etme, harçlığını kesme, dışarı çıkmasına engel olma gibi…

    Ceza, çocuk istenmeyen bir davranış yaptığı durumlarda uygulanır veya uygulanacağı belirtilir:
    “Sınavdan iyi not almazsan eve gelme.”
    “Bir daha odanı toplamazsan harçlık yok.”

    Ceza, çoğu zaman çocukta korkuya sebep olur. Çocuk, davranışı tekrarlamak istediği halde korktuğu için yapmaz.
    “Bir daha öğretmenden şikayet gelirse, dayak yersin.”
    Fakat, ödül gibi zamanla cezanın da etkisi yok olur.  Çocuk cezaya alışır, mahrum bırakıldığı şey onu etkilemez ve istenmeyen davranışı yapmaya devam eder.
    “Önceden ödev yapmayınca bilgisayarda oyun oynamasına engel oluyordum. Artık bilgisayar oyunlarına olan ilgisi geçti. Tv ye merak saldı. Bunu da mı engelleyeceğim. Bu kez de Tv için ödev yapmıyor.”

    Bu gibi durumlarda genellikle çocuk cezadan kurtulabilmek için yalan söylemeye başlar:
    “Okuldan şikayet geldiğinde arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermiyoruz. Bu kez de kursa gitmek yerine arkadaşlarıyla görüştüğü ortaya çıktı. Artık ne yapacağız bilmiyoruz…”

    Tıpkı ödülde olduğu gibi, anne-babalar verdikleri cezayla beraber sağlamaya çalıştıkları disiplini  de değiştirmek, yenilemek durumundadır. 
    “Harçlığını kesiyorum, bu kez de arkadaşlarından borç alıyormuş.. Ne ceza versek işe yaramıyor…”

    Peki ceza vermeden çocuğun istediğimiz davranışı yapmasını nasıl sağlayabiliriz? 
    Önce kendimize dönüp çocukluğumuzda yaptığımız bir davranışımızdan dolayı cezalandırıldığımız bir anımızı hatırlayalım:
    Sizi kim, ne şekilde cezalandırdı? Neler hissettiniz? Sizi cezalandıran kişiye karşı neler düşündünüz, hissettiniz? Cezalandırılmanıza sebep olan davranışı tekrarlamak istediniz mi?

    Çocuk ceza yöntemi ile disipline edilmeye çalışıldığında genellikle kızgınlık, nefret, intikam, güvensizlik, suçluluk gibi negatif duygular hisseder. Zamanla ceza işlevini yitirdiğinde ise yaptığı davranıştan dolayı pişmanlık duyması gerektiği yerde intikam almaya çalışır. Çocuk işlediği suçun ya da yaptığı yanlış davranışın sonuçlarını düşünmez, o an yaşadığı olumsuz duygulara odaklanır. Bu yöntemle, hem çocuğun yaptığı yanlışla yüzleşmesine hem de  yaptığı davranışın sonuçlarını düşünmesine engel oluruz. 

    Ceza, çocuğu disipline etmek için kullanılan yöntemlerden biri olmamalıdır, fakat çocuk yaptığı yanlış davranışın sonuçlarını yaşamalıdır. Örneğin; bir çok defa uyarı almasına rağmen boya yaparken yerleri boyayan çocuğa, yerleri nasıl temizleyeceği gösterilir ve temizlemesi istenir. Temizlemezse, boyaları belirli bir süre için elinden alınabilir. 

    Peki, ceza vermeden istenmeyen davranışa nasıl engel olabiliriz?

    İstenmeyen davranış gerçekleşmeden önce:
    Önleyici açıklamalar yaparak, beklentileri açıkça ifade ederek çocuğa söyleyerek,
    Çevreyi çocuğa uygun hale getirerek,
    İstenen, beklenen davranışı çocuktan önce yapıp ona örnek olarak,
    Çocuğa yol göstererek,
    İstediğimiz davranışı yaptığında takdir ederek.

    İstenmeyen davranış esnasında:
    İstenmeyen davranışın sebebini düşünmesine teşvik ederek,
    Çocuğu engellemek yerine yapıcı çözüm yolları sunarak, ona alternatif davranışlar göstererek.

    İstenmeyen davranış gerçekleştikten sonra:
    İstenmeyen davranışın etkilerini, sonuçlarını ona gösterip pişman olmasını sağlayarak,
    İstenmeyen davranışın sonuçlarını yaşamasına izin vererek.

    Dikkat edelim…
    Çocuğun iyi davranışlarına dikkat edin, istenmeyen bir davranışta bulunduğunda belli bir süre, mümkün olduğu kadar göz ardı edin.
    Beğendiğiniz bir davranışı olduğunda mutlaka takdir edin; “Evet, aferin, çok güzel, bunu yapman çok hoşuma gidiyor.”
    İstemediğiniz bir davranışı için “bunu bir daha yapma” değil, o davranış yerine hangi davranışı yapmasını beklediğinizi anlayabileceği şekilde ifade edin.

  • YEME BOZUKLUĞU VE YİYEREK RAHATLAMA

    YEME BOZUKLUĞU VE YİYEREK RAHATLAMA

    Kilo problemi olan hastalarımızın nedenleri incelendiğinde, çoğunluğunda alınmış aşırı kilo yüklerinin kaynağı organik temelli nedenler (metabolizmanın yavaşlamış olması , haşimato hastalığı sonrası gelişen hipotiroidi, insülin direnci gelişmesi , genetik yatkınlıklar ve metabolik hastalıklar )den çok  psikolojik nedenlerle aşırı gıda tüketimiyle karşılaşmaktayız. Organik nedenli kilo fazlalıklarını konunun dışında bıraktığımız da özellikle kadın hasta grubunda daha fazla karşımıza çıkan , erkek hastalarda nispeten daha az oranda gördüğümüz psikolojik kaynaklı  aşırı yeme davranışı söz konusudur.Burada kişinin ihtiyacının çok üzerinde yemek tüketmesinden söz edilmektedir. 
           ‘Davranışa vurma’ diye nitelendirilen,kişinin hemen her kendini kötü hissettiğinde yemeye sarılması biçiminde ki  ‘Yeme Eyleminin’ gerçekleştirdiğini görüyoruz.
    Kişiler mutsuzken, kırgınken , öfke krizlerinde ,ayrılıklar , dargınlıklar yaşadıklarında kendilerini nasıl teselli edeceklerini bilemeyip, çareyi yemekte buluyor . Eyleme vurma tarzında ki bu yemeler  zaman içerisin de , sürekli tekrarlandığı için  ve  bu  yeme ile geçen kriz süreçlerinin sıklığından, gece kalkıp yemelerden dolayı , kısa zamanda kişiler  anormal kilolara  ulaşıyorlar.
            Ardından da acı diyet reçetelerine sarılıyorlar , bazı kişiler ise bunu da yapamayıp kilo üzerine kilo ekleyerek her yıl  daha fazla kilo alarak  yaşamını sürdürmeye çalışıyor.Yine bazı kişilerin yeme konusundaki bu tarz ‘’ Yeme Davranışı Bozukluklarının ‘’ psikolojik hastalıklar arasında önemli bir yeri olduğu biliniyor.
      Moral bozukluğu , kendini kötü hissetme , yoğun yalnızlık ve değersizlik duygusu ,boşluk hissi ve kendini nasıl sakinleştireceğini  bilememe gibi anksiyetenin yoğun yaşandığı durumlarda içine düştükleri duygusal boşluğu doldurmak ve kendinlerini teselli etme yolu olarak buz dolabının başına kamp kurup gidip gelip aşırı derecede patlayıncaya kadar ve de tıkınırcasına yemek, yemek ve yemek ve yemek… 
    Hat da öyle ki gözü başka bir şey görmeksizin  çılgınlar gibi yemek , özellikle endorfin kaynağı olarak bilinen çikolata ve türevlerine sıkıca sarılmak, kremalı pastalar ,börekler ,çörekler gibi ülkemizde çok sevilen bol şekerli / karbohidratlı besinleri yiyerek rahatlama eğilimi içine girmekten söz edilmektedir.

            Gece kalkıp yemelerin sürekli mevcut olduğu , tüm hırs ve öfkenin yiyeceklerden çıkarıldığı, kişinin yemek yiyerek rahatlamayı , iyi hissetmeyi adet haline getirdiği , öfkesini eritmeyi bu yolla sağladığı gerçektir.Kişi  ne yazık ki dışarı yansıtamadığı duygularını , söyleyemediği içinde kalmış sözlerini ancak bu duyguları  yiyerek, içinde tutabildiği bir durumdan söz edilir.
          Burada kişiler saldırır tarzda  yiyerek , sorunlarını ve kendini üzen şeyleri de yok edip ,adeta problemlerini  çözüyormuş gibi hissetmek , sıkıntısını gidermeye çalışmaktır yaptığı..Sonuçta günler aylar ve hat da yıllar boyunca bu şekilde davranmanın bedeli ciddi bir obezite sorunu olarak kişinin karşısında durmaktadır.Mevcut da başa çıkamadığı yaşam sorunlarına , belki de hepsinden daha vahim ve zorlu bir sorun daha eklenmiştir. Buna benzer bir yeme davranışını, çoğu kişi bu derece değilse de daha az oranda kendi hayatlarının zorlayıcı ve stresli bazı dönemlerinde kısa süreli deneyimlediklerini söyleyebilirler, bu normal sınırlar içerisinde  sınırlandırılsa da patolojik yeme davranışı aynıdır.
        Bu tür bir yeme patolojisi dışında ,  ‘Patolojik  Davranışa Vurmanın’ başka  hallerinden bir veya bir kaçını da  bazen birlik de  de görebiliriz bu kişiler de.. kişilik problemleri vardır ve kişiyi fena halde bunaltmak da ve köşeye sıkışmış hissettirmektedir. Kişi kötü ve mutsuz dönemlerinde çılgınca örneğin aşırı alış verişe vurma ,bol alkol hat da uyuşturucu kullanma , karşı cinsle tutarsız ,ani cinsel ilişkiye girme , çok hızlı araba kullanma, çok aşırı ve  kendine zarar verecek derecede aşırı ve sürekli egzersize yönelme gibi  davranışa vurma biçimlerini de benimseyebileceği unutulmamalıdır.
    Yaşamındaki boşluğu doldurup , dönüp kendi içine bakmaya ve kendine tahammül  etmeye dayanamayan kişinin ,  o anda  kendisine en iyi geleceğini hissettiği davranışa gitmesi neredeyse kaçınılmazdır.
    Aşırıya kaçarak,  davranışa- eyleme vurma ,boşluk hissini önlemek için yapmaktadır..
    Bu tür davranışa vurmalar arasında kişiyi en fazla zor durumda bırakanların başında şüphesiz aşırı yemek gelmektedir.Sonuçta giderek artan ve her yıl üzerine yenileri eklenen kilolar genç yaşta ki hastalarımızın sosyal yaşamını ,ilişkilerini olumsuz etkileyerek psikolojilerini daha da  bozmakta ve ayrıca bir  mutsuzluk hat da giderek depresyon sebebi olabilmektedir. Bu davranış şekliyle yıllarını geçirmiş hayatı boyunca elinde diyet listeleriyle yaşamış, neredeyse tüm hayatım diyet yaparak geçti diyen kişilerin sayısı hiç de az değildir.
        Yalnızca yemekle kalmayıp ,bir yandan da her gün çok sayıda sigara içerek hat da neredeyse sigarayı yiyerek yaşamak zorunda olmak sık rastlanan bir durum. ORAL BAĞIMLILIK  olarak ifade edilen durum aşırı yemek yiyen kişinin aşırı sigara içmesini de içermektedir.

    Bir çok kişi kilo almaktan korktukları için sigarayı bırakamadıklarını söylerken, aslında bir çeşit aklileştirmeye gitmektedirler. Sigaranın  yemek yemeyi önleme  açısından sanıldığı gibi kurtarıcı olmadığı açıktır. oral bağımlılıklar dediğimiz aşırı yeme, sigara- tütün içme gibi bağımlılıklardan erken yaşlarda kurtulmak , sağlıklı ve ihtiyacı kadar yiyerek mutlu yaşamak , hayatınızda değiştiremediğiniz , tahammül etmek de zorlandığınız sorunlara kendinize zarar vererek dayanmaya çalışmak yerine  sorunlarınızı çözmeyi denemelisiniz.
    Kişilik bozukluğu, oral bağımlılık  getiren kişilik gelişim dönemlerine saplanıp kalmış kişilerin  psikoterapi yardımı  alması, bedeninine daha iyi davranıp, kendini sevmeyi öğrenmesi ,kişinin kendisi  için yapabileceğiniz en iyi şey olacaktır.

       Önemle dikkat çekilmesi gereken husus, kişileri yemeğe teşvik eden psikolojik  alt yapılarının incelenerek, çözüme yönelik destekleyici veya dinamik terapi yaklaşımları ile  ‘’Yeme Bozukluklarının’ çözümlenmeye çalışılması gerekmektedir.
    Kişilerin  sorunlarından yiyerek kaçmaya çalışan, yanı sıra çoğu kez sigara da  içerek ,şiddetle oral bağımlılık göstermelerinin  temelinde yatan psikolojik  sorunlara eğilmek yararlı olacaktır.

  • İLKOKUL DÖNEMİNDE ÇOCUKLARLA İLETİŞİM NASIL OLMALIDIR ?

    İLKOKUL DÖNEMİNDE ÇOCUKLARLA İLETİŞİM NASIL OLMALIDIR ?

    Okula başlamış çocuklarla iletişim süreci ise ayrıca bir çaba gerektirmektedir. Okula başlayan çocuğun iletişimi artık yakın çevresiyle sınırlı değildir. Okulda birlikte olduğu insanlarla geçirdiği vakitlerde olumlu veya olumsuz bir çok olay ve davranışlarla karşılaşmaya başlar. Çocuk, okulda karşılaştığı birçok olay karşısında sevinç, üzüntü veya korku gibi duyguları yaşar. Peki anne ve baba olarak gün içerisinde, uzun süre ayrı kaldığınız, duygu ve düşünceler yüküyle eve gelen çocuklarımızla nasıl bir iletişim kurmalıyız? Öğrenciliğin getirdiği ödev yapma, erken yatma, kalkma, sınav hazırlığı gibi sorumlulukların üstesinden gelmesi için çocuğumuza nasıl destek olmalıyız? Yanlış ve yetersiz iletişim aile ve çocuk arasında sorunlara yol açmaktadır. 

    Etkili İletişim İçin Neler Gereklidir?

    1- Aktif dinleme: İletişimin temel bir tamamlayıcısıdır. Aktif bir dinleyici olduğunuzda; çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini paylaşma ihtiyacı ve arzusu olduğunu kabul edersiniz ve anlayışlı davranırsınız. Aktif dinlemeyi öğrenen anne ve babalar, çocuklarının duygularını daha iyi anladıkça sıcacık ilişkiler kurulacaktır. Korkmayın, çocuklarınız hangi yaşta olursa olsun onları kucaklayın ve sarılın. Anne baba olarak sizi model alan çocuklarınıza tatlı dilinizle, etkin dinlemenizle, onlara duyduğunuz saygı ve sevgiyi göstererek örnek olun. Her çocuk değerlidir ve her çocuk kendisini anlayan, sorunlarına yanıt bulan, sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşan bir aile ortamında yetişmek ister. Çocuklarınızı bir birey olarak kabul edin o zaman iletişiminiz daha sağlıklı olacaktır.

    Aktif Bir Dinleyici Olabilmek İçin:

    • Dinlemek için zaman ayırın. Dikkat dağıtan ögelere mümkün olduğunca engel olun. Çocuğunuzun söylemeye çalıştığını duymak ve anlamak için bunu istemeniz ve o anda çocuğun duyduğu endişeler konusunda ona yardıma açık olmanız gerekir. Bazı anne-baba ve çocuklar yatma zamanından önce en iyi iletişim kurduklarını veya akşam yemeği sırasında paylaşımda bulunduklarını keşfetmişlerdir.

    • Kendi düşünce ve bakış açınızı bir yana bırakıp, kendinizi çocuğunuzdan bilgi alacak şekilde hazırlayın. Tüm dikkatinizi ona yöneltin ve deneyimlerini anlayabilmek için kendinizi onun yerine koyun. Onun düşüncelerine değer verdiğinizi ve onları önemli bulduğunuzu hissettirin ve onun bakış açısına karşı duyarlı olun.

    • Duyduğunuz mesajı dinleyin, özetleyin ve çocuğunuza tekrarlayın. Buna yansıtıcı dinleme denir. Uygun bir zamanda, onun size neyi söylemeye çalıştığına ait düşüncelerinizi sakin bir şekilde belirtin. Duyduğunuzu aynen tekrarlamayın, çocuğunuzun ne düşünüyor ve hissediyor olabileceğini derinlemesine ele alın. Unutmayın ki, söylenen sözler doğru ve tam mesajlar olmayabilir.

    • Altta yatan mesajlar çocuğunuzun duygularını, korkularını ve endişelerini içerebilir. Bu duyguları isimlendirin. (Bana korkuyorsun üzgünsün… kızgınsın… mutlusun gibi gibi geliyor.)

    • Çocuğunuz konuşurken göz kontağınızı sürdürün. Başınızı sallayarak ara sıra “Evet.. Anlıyorum…” gibi tarafsız tepkiler katarak ilginizi gösterin. Konuşmayı sürdürmesi için onu teşvik edin. Bunlar pasif tepkiler olarak gözükseler de, iletişimin önemli birer parçasıdırlar.

    • Kendi fikir ve beklentilerinizle uyuşmasa da çocuğunuzun söylediklerini kabul edin ve saygı gösterin. Bunu çocuğunuzun ifade ettiklerine dikkatinizi yönelterek, söylediklerini eleştirmeyerek, yargılamayarak ve engellemeyerek yapabilirsiniz. 

    • Karşılaştığı problemleri çözmesi için çocuğunuza olanaklar yaratın. Cesaretlendirin ve kendisine yol gösterin.

    • Aktif dinleme yöntemi, çocuğunuzun kendi duygularını daha iyi anlamasına ve olumsuz duygularından daha az korkmasına yardımcı olacak, çocuğunuzla aranızda köprüler kurulacak ve sıcak bağlar oluşturacaktır. Ayrıca çocuğunuzun kendi problemlerini çözmesi, davranış ve duyguları üzerinde daha fazla kontrol kazanması açısından yararlı olacaktır. Çocuğunuz sizi aktif bir dinleyici olarak gördüğünde, sizi ve başkalarını dinlemeye daha istekli olacaktır.Bu kapı aralayıcılar ve konuşmaya teşvik ediciler, çocuğunuzun sizinle iletişim kurması için güçlü bir kolaylaştırıcı olabilirler. Çocukları konuşmaya başlamak ya da devam etmek için cesaretlendirirler. Bunlar ayrıca topu kendi sahalarında tutmalarını sağlarlar. Topu ondan kapmanıza etki etmeyeceği gibi, soru sorarak, tavsiye vererek, güven aşılayarak ya da buna benzer şeyler yaparak kendi fikirlerinizi ona dayamanıza etki etmezler. Bu kapı aralayıcılar size ait fikirleri ve düşünceleri tamamen iletişim sürecinin dışında bırakır.Çocuğu kabullendiğiniz ve bir birey olarak ona saygı duyduğunuz mesajını taşır, etkileri ise şöyledir:“Ne hissettiğini söyleme hakkına sahipsin.”“Duygu ve düşüncelerine saygı duyuyorum.”

    2- Kabul Dili: Çocukların içine kapanıklığını giderir. Kendileri hakkında en kötü şeyleri bile anlatırken rahat olduklarını belirtirler- yaptıkları ya da hissettikleri ne olursa olsun. Ebeveynler çocuklarını kabullendiklerini içten bir şekilde kelimelere döktüklerinde çocuklar üzerinde şaşırtıcı bir etki yaratırlar . Bazı çocuklar ilkokula başladıklarında okulda yaşadıkları olumlu ya da olumsuz olayları anne-babalarına anlatmayı tercih etmeyebilirler. Böyle durumlarda çocukların hislerine ya da problemlerine yanıt vermenin en yapıcı ve etkili yöntemlerinden bir tanesi basit kapı aralayıcı dediğimiz sorular diğer bir deyişle “daha fazlasını söylemeye yönelticilerdir” bunlar, ebeveynlerin kendi fikirlerini, yargılarını ya da hislerini iletmeyen ama çocuğu kendi fikirlerini, yargılarını ve duygularını paylaşması için teşvik eden tepkilerdir. Çocuğa kapıları açarlar ve onu konuşmaya davet ederler. Bunların en basitleri aşağıdaki tarafsız tepkilerdir:
    “Anlıyorum.” “Oh.”“Hımm.”“Buna ne dersin?”“İlginç.”“Gerçekten mi?”“Yapma ya”
    “Sahi mi?”“Öyle yaptın ha”“Öyle mi?”

    3- Ben Dili – Sihirli Dil
    Genellikle bizler iletişimde “sen dili”ni kullanırız. Sen iletileri duygu ifade etmez Genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. 
    Örneğin: “Konuşma artık” “Yapmamalısın “ “Yaramazlık yapıyorsun “ 
    Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti “SEN İLETİSİ”nden “BEN İLETİSİ” ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur.
    •Eğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm.
    •Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum.
    Gerçekten de çocuktan beklediğimiz davranışların oluşmasında “ben dili”nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz.

    Ben dili çocuğun anne babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk- ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez. Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa: “Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın” demek mi doğrudur; yoksa “hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşlarınla birlikte olmana izin verebilirim.” demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder.

    Daha sağlıklı bir iletişim kurmak ve sağlıklı bireyler yetiştirmek için neler yapılmalı;
    Çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini dikkate alın. Okulda yaşadığı veya tanık olduğu bir olay karşısındaki duygularını açıklamasını isteyin. “ Korktun mu” , “ Heyecanlandın mı” veya “ Mutlu oldun mu” gibi yönlendirici sorularla ne hissettiklerini açıklamasına yardımcı olabilirsiniz. Zamanla duygularını rahatlıkla ve doğru olarak ifade etmesini öğrenecektir.

    Başardıkları için ödüllendirin, doğru davranışlarını övün.

    Çocukları gerektiği zaman eleştirmekten kaçınmayın. Kişiliğini değil hatalı olan davranışını eleştirin. Eleştirirken “ben” dilini kullanın. “Masamı toplamadığın için kendime çalışacak alan bulamıyorum” cümlesi tehdit içermeyen bir cümledir. Çocuk tarafından hatası kolay kabul edilir bir davranıştır ve “ Masanı dağıttığımı fark etmedim” gibi yanıtlar gelecektir.
    Çocukları dinlerken, onu dinlediğinizi hissettiren “ hı hı “, “evet”, “dinliyorum” gibi ifadeler kullanın. Sessiz dinliyorsanız çocuğa bakmalı, onun konuşmasını yüreklendirmelisiniz. Yeni şeyler söylemek yerine anlattıklarını kısa özetler ile tekrarlayabilirsiniz.
    Genel sorular yerine daha özel sorular sorun. “Bu gün okul nasıldı” yerine “ Bugün sunduğun fen bilgisi deneyi nasıl sonuçlandı” gibi
    Öğüt vermek yerine, onun sıkıntılarına benzer sıkıntıları yaşamışsanız bunu paylaşmanız ve anlatmanız daha faydalı olacaktır. Yaşadığı sıkıntıların herkes tarafından yaşandığını yalnızca ona özgü olmadığını bilmesi onu rahatlatacaktır.
     

  • ERGENLER ile İLETİŞİM

    ERGENLER ile İLETİŞİM

    NASIL MUTLU BİREYLER YETİŞTİREBİLİRİZ?
    Hayatta karşılaştığımız en zorlu görevlerden biri, çocuk yetiştirmektir. Hiçbir eğitimden geçmeden ve herhangi bir karşılık beklemeden büyütürüz onları. Belki de tek beklentimiz; mutlu, huzurlu, sorunlarla kendi başına mücadele edebilen özgüvenli bireyler olmalarıdır. Bunun için var gücümüz ile çalışır, çabalarız; fakat elimizden gelenin en iyisini yapsak bile işlerin yolunda gitmediği zamanlar olur. 
    Ergen Çocuğunuzu Anlamak 
    Ergenlik dönemi, çocuğun kişiliğinin şekillendiği ve davranış özelliklerinin kalıcılaşmaya başladığı bir dönemdir. Ergen çocuğunuza verdiğiniz tepkiler onun duygularını, davranışlarını ve kişiliğini doğrudan etkiler. Bazen durumla uyumlu şekilde davransanız bile bir iç çekişiniz, yüz ifadeniz veya bir hareketiniz ergen çocuğunuz tarafından yanlış yorumlanabilir, kolaylıkla eleştirildiği, onaylanmadığı veya bir başkasıyla kıyaslandığı sonucuna varabilir ve bu durum uzun sürecek bir çatışmanın tetiğini çekebilir. Çünkü, ergenler yetişkinlerden çok daha duyarlıdır ve özellikle sıkıntılı durumlar varlığında ne söylediğinizden ziyade, NASIL SÖYLEDİĞİNİZ oldukça önem kazanır. Sıkıntılı durumların önüne geçmek için, öncelikle çocuğunuzu anlamaya çalışmanız ve bunun için çaba sarf etmeye gönüllü olmanız gerekir. Onu dinlemek, herhangi bir duygu ifadesi çıkardığında uygun soruları yöneltmek, ben dilini kullanmak, gözlem yapmak, hemen tepki vermemek ve birlikte geçirilecek zamanlar yaratmak olumlu tepkiler almanıza, dolayısıyla iyi bir ilişki kurulmasına neden olacaktır. 

    ‘’Ne yaptıysam olmadı’’, ‘’Bildiğini okuyor’’, ‘’Çok zorlanıyoruz’’
    Bu ve benzerleri,  günlük pratiğimde sık karşılaştığım cümlelerden.. Gerçekten de bazı durumlar var ki, oldukça zorlayıcı ve yıpratıcı olabiliyor. ‘Enerjisi yitik, omuzları çökük, huysuz ve mutsuz bir ergen’ ve ‘tükenmiş ve ne yapacağını bilmeyen bir aile’ tiplemesi ile karşılaşabiliyoruz. Bu nokta da, ergenlik dönemine özgü biyokimyasal ve hormonal değişikliklerin, çocuğun doğası gereği olan özellikler ve kalıtımsal faktörlerin davranışlar üzerine olan etkisini iyi anlamak ve ayırt etmek gerekir. Akılda tutulması gereken en önemli noktalardan biri, çocukların olağan dışı tüm davranışlarının, bazı psikiyatrik rahatsızlıkları bunun dışında tutarsak, aslında bir ‘’YARDIM ÇAĞRISI’’ ve dikkati o yöne çekmek için bir işaret niteliğinde olduğudur. Kararlı, istikrarlı ve tutarlı bir tutum ve davranış içerisinde olmanız ve tıkandığınız noktalarda gerekli desteği almak için başvuruda bulunmanız, olaylar ile daha kolay baş etmenizi sağlayacak ve üzerinizdeki yükü azaltacaktır.
    Sonuç olarak; ergen çocuğumuzda ne olup bittiğini anlamak ve ona yardımcı olabilmek ancak etkili ve yapıcı bir iletişim ile mümkün olabilir. Neyi nasıl söyleyeceğinizi bilmek, zorluklar karşısında yılmamak, etkin yöntemleri öğrenerek mücadeleye 1-0 önde devam etmek ve bir ekip ruhuyla hareket edebilmek sorunların üstesinden gelmenizi kolaylaştıracaktır. Hayatta hangi güzel şey veya kazanılmış başarı kolay elde ediliyor ki!? Ne dersiniz?

    **Değer verilen bir kişiyle kurulan ‘iyi bir ilişki’, yaşamda sahip olunabilecek en önemli deneyimdir ve gelecekte nasıl hissedeceğiniz, nasıl düşüneceğiniz ve nasıl davranacağınız konusunda önemli bir belirleyicidir. Hem çocuğunuz ile kuracağınız birebir ilişkiniz, hem de aile bireyleri olarak kendi aranızda ki ilişkiler çocuğunuzun dünyasına hızla nüfus edecek ve duygusal durumu ve davranışları üzerinde olumlu veya olumsuz etkiler bırakacaktır.

    Öz-farkındalığınız zayıfsa, duygusal stresle başa çıkamıyorsanız, duyguları anlamakta ve sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanıyorsanız ne kadar zeki olursanız olun ilerleyemezsiniz.
    Daniel Goleman, Duygusal Zeka

    Ebeveynlik, doğuştan gelen içgüdüsel bir durum gibi algılanır. Fakat aslolan ebeveynliğin öğrenilen bir durum olduğudur ve çoğu kez anne ve babamızdan görüp öğrendiğimizi çocuğumuza uygularız.

    İnsanlara oldukları gibi davranırsak, dürüst davranmamış oluruz. Fakat, olmaları gerektiği gibi davranırsak, hem dürüst davranmış hem de kendi hatalarını görmeleri için fırsat vermiş oluruz. Bu da uzun vadede iyi ve sağlıklı bir ilişki kurulmasına zemin hazırlar.

    Ergenler sürekli mücadele edecek bir şey ararlar… Bu, hiç değilse onlara şikayet edebilecekleri bir şey verir. Dolayısıyla, ebeveynler taviz verdikçe, ergenler de umutsuzca, tepki çekecek bir davranış türü aramaya mahkum olacaklar, anne ve baba belli bir duruş sergileyene ya da çocuk evi yakana kadar gerilim ve çatışma artacaktır.
    John Cleese ve Robin Skynner

    Çocuklarına bir armağan vermek isteyen ebeveynlerin yapabilecekleri en iyi şey onlara mücadele etmeyi, hata yapmaktan çekinmemeyi ve sürekli öğrenmeyi aşılamaktır. Böylece, çocukları övgünün kölesi olmak zorunda kalmaz. Özgüvenlerini geliştirmek ve onarmak için önlerinde uzun bir yaşam bulacaklardır.
    Carol S. Dweck

    DÜŞÜNCELERİNİZ TAKINTI MI?

  • Küçük çocuklarda “hayır!” etkisi

    Küçük çocuklu ailelerde sıklıkla kullanılan, durdurucu olması düşünülürken çoğunlukla daha çok cazip kılan veya dirence sebep olan “HAYIR” kelimesinin çocuklar için anlamını daha yakından inceleyelim mi?

    Öncelikle bebeklikten çocukluğa geçiş aşaması olan 2 yaş civarı çocukların kendileri ile ilgili pek çok görevleri vardır. Artan becerilerini sürekli geliştirerek dünyayı keşfetmek isterler. Artık hareket bağımsızlığına ulaşan, yürüyüp koşabilen, tırmanıp atlayabilen, ellerini de rahatlıkla kullanabilen bu enerjik kaşiflerin ilk amacı ilgisini çeken nesneleri tanımak, her yeri karıştırmak ve kurcalamaktır. Ve bu arada gücünün ve boyunun yetmediği durumlarda da ebeveynlerini yönetmek, onların sınırlarını zorlamak da gelişimleri açısından olmazsa olmaz durumlardır. Çaresizlik hissi ile dolan aileler ise çocuklarına “HAYIR” dediklerinde istemedikleri tüm davranışların son bulacağını umarlar. Ama ne yazık ki gerçekte olan böyle değildir. Test etme sürecinde engel tanımayan küçük çocuklar, sözlerden ziyade davranışlardaki tutarlılıkla öğrenebilirler. “Hayır”ı duyduklarında yaptıkları işe kısa bir ara verebilir ancak arkasında netlik hissetmezler ise kaldıkları yerden devam edebilirler.

    Çocukların gelişim yolcuğunda, her dönem yeterliliklerine göre “Hayır” a yaklaşımları ve uyumları değişir. Örneğin;

    12-18 Aylık iken “Hayır” karşısında yaptıkları işe ara verirler .Ancak çoğunlukla devam ederler. Bunun için “Hayır”ı çocuğun güvenliğini ihlal edecek durumlar dışında sık kullanmamak, tehlikeli durumlarda da sözel ifadenin yanında hareketlerimiz ile de yönlendirmemiz gerekir. ( Hayır, prizle oynama!” yerine “Prize dokunmuyoruz” diyerek çocuk prizden her seferinde uzaklaştırılmalı ve olası kaçaklara karşılık priz korumaları kullanılmalı)

    18-30 Aylık iken “Hayır” yanında bilgi verilmezse ve seçenek sunulmazsa çok anlamlı değildir. (“ Hayır bardağı atma!” yerine “Bardak su içmek için ama istersen topu atabilirsin.” )

    36 Aylık iken “Hayır” yerine seni anlıyorum mesajı ile birlikte işbirliği önerilmelidir.( “Hayır, suyu yere dökme!” yerine “Suyla oynamak istiyorsan bunun için sana ayrı bir kap verebilirim ya da suyu yere değil lavaboya dökmeye ne dersin?”)

    3-5 yaş arası ise “Hayır” kullanımında kurallara ve doğru-yanlışa artık daha hakim olan çocuğumuza istemediğimiz davranışı istediğimiz davranış ile değiştirmesine destek olabiliriz. İstenmedik davranışın ne olduğu ve neden yanlış olduğunu çok daha kolay kavrayan okul öncesi çocuklarda doğru davranışları kazanması için sakin ve tutarlı olmak anahtarımız olacaktır. (“Hayır, ağlayarak tutturmanı istemiyorum” yerine “ Sanıyorum bunu çok istiyorsun(yada istemiyorsun) ama bunu konuşarak anlattığında seni çok daha iyi anlayabilirim.”)

    Sonuç olarak çocukların gelişim dönemlerine göre davranışlarını daha iyi okuduğumuzda, sadece yerinde ve gerektiğinde “Hayır” dediğimizde, fazla kullanarak etkisizleştirmediğimizde, çocuğun protesto davranışları karşısında (ağlama, bağırma,küsme,vurma,…) “Hayır”larımızı “Evet”e çevirmediğimizde, çocuklarımızın HAYIR ‘a uyumu daha kolay olacaktır.

    Ebeveynlik yolculuğunuzda ,az “Hayır” lı, bol mutlu günler dilerim.

  • Çocuğum beni ısırıyor, bana vuruyor

    Çocuklar dünyaya geldikleri ilk andan itibaren sürekli olarak keşfetme ve öğrenme süreci içindedirler. Önce kendi bedenlerini sonra başkalarının bedenlerini ve tüm çevreyi keşfederler.

    Bu keşif içinde sosyal öğrenmeyi de barındıran bir keşiftir. Çünkü çocuklar şiddet ve zarar verme dürtüleri ile doğmazlar. Belki belli ölçüde genetik özellikler barındırırlar ama kendisine ya da başkasına zarar verme süreci öğrenilen bir süreçtir.

    Özellikle 18-24 aylık çocukların gelişim sürecine baktığımızda, bu yaş çocukların ben merkezci olduklarını, inatçı olduklarını ve model alarak öğrenme süreci içinde olduklarını görüyoruz.

    Bu yaş çocuğu her şey benim olsun ister, her şeye dokunmak, her şeye sahip olmak ister. İstekleri yapılmadığı zaman tepki gösterir. Bu gösterdiği tepki anne babası ile arasındaki iletişim ve etkileşime göre kendini yere atma, aşırı ağlama, kafasını duvara vurma, kendini kusturma, ısırma ve vurma şeklinde olabilir.

    İnat döneminde olan ve adeta kanının son damlasına kadar inatlaşabilen bu dönme çocuklarının göstermiş oldukları bu davranış problemlerini ortadan kaldırmak için, anne babanın da aynı oranda inatlaşması işleri çığrından çıkarır.

    Bir tarafta ağlayan kendini yere atan bir çocuk, öbür tarafta “Yeter artık sus diyorum sana, suuus” diye bağıran anne baba tabloları size oldukça tanıdık gelebilir.

    Bu ağlama ve bağırmaların sonu vurma ve ısırmaya kadar gidebilir. Çocuk hem kendini hem de anne babasını ısırma eğilimi içinde olabilir.

    Çocukların ağrı eşikleri bizden çok daha yüksek olduğu için, özellikle kendilerini ısırdıklarında bir de duydukları öfkenin de etkisi eklenince ağrıyı fazla hissetmeyebilirler.

    Yine çocuklar sahip oldukları gücün çok da farkında olmadıklarından ve kontrolsüz güç kullandıklarından anne babaya vurduklarında ya da onları ısırdıklarında, onları ne kadar çok acıtmış olduklarını fark etmeyebilirler.

    Isırılan ya da kendisine vurulan anne baba, o acı ile refleks olarak çocuğu iter, çocuk yere düşer ve daha şiddetli ağlamaya devam eder.

    Bu bir kısır döngüdür…

    Çocuklar neden bu olumsuz davranışları sergilerler

    Kendini savunma
    – Stres verici bir durumda olma
    – Rutinin bozulması
    – Aşırı düş kırıklığı ya da öfke
    – Yetersiz dil gelişimi
    – Aşırı uyaran
    – Yorgunluk
    – Yetişkin denetimi yoksunluğu
    – Etrafındaki öfkeli ve saldırgan davranışları taklit etme

    Peki çocuğunuz sizi ısırıyor yada size vuruyorsa ne yapmalısınız. İşte size bazı ip uçları

    Çocuğunuzda ısırma ya da vurma davranışı varsa, artık siz de bu davranışı hangi olaydan sonra geleceğini az çok tahmin edersiniz. İlk yapmanız gereken bu davranışlar olmadan engellemektir.
    Çocuğunuz sizi ısırmaya yeltendiğinde ya da vurmak için elini kaldırdığında onu durdurmak önemlidir.
    Çocuğunuzu engellerken “Vurma, ısırma, ben sana kaç kere vurma dedim” gibi cümleler kullanmayın.
    İçinde “me-ma” olumsuzluk ekleri içeren uyarı sözcükleri çocukların bu davranışı daha çok yapmasına sebep olur.
    Çocuğunuzu bir hışımla itmeyin.
    Karşılık olarak siz de onu ısırmayın ya da ona vurmayın. “Gel ben de seni ısırayım, ben de sana vurayım, bak nasıl acıyor” gibi davranışlarla bu olumsuz davranışları azaltamazsınız, aksine arttırırsınız.
    Anne babası tarafından ısırılan çocuk için, ısırma davranışı artık meşru hale gelmiş olur ve o sizi daha çok ısırmaya başlar.
    Çocuğunuzu engellerken ya da ısırma vurma gerçekleştikten sonra “Böyle yaptığın zaman çok üzülüyorum, niye beni üzüyorsun, bak şimdi ağlarım” gibi ifadeler de kullanmayın.
    Çocuk zihni şöyle çalışır. Eğer anne baba çocuğa üzüldüğünü söylüyorsa, onları üzen davranışa son verilmez, aksine davranış artarak devam eder.
    En uygun ifade tarzı şu olacaktır. “böyle davranmanı istemiyorum, beni ısırmandan hoşlanmıyorum”
    Bunu söylerken ifade tarzınız ve beden diliniz de net olmalıdır. Örneğin “Anneciğim beni ısırmanı istemiyorum” şeklindeki bir ifadenin çocuğun gözünde hiçbir değeri yoktur
    Siz de kendi davranışlarınızı kontrol edin. Çocuğunuzu ısırarak mı seviyorsunuz, çocuğunuzun yanında başka çocukları severken poposuna vurarak mı seviyorsunuz. Çocuklar model alarak öğrendikleri için, siz fark etmeden sizi model almış olabilirler
    Çocuğunuz sizi ısırdığı ya da size vurduğu zamanlarda ona uzun nutuklar ve bitmek bilmeyen nasihatlar etmeyin.
    Aksine sizi ısırmadığı ve vurmadığı bir zamanda, onunla bu konuyu konuşup, bu durumdan ne kadar rahatsız olduğunuzu anlatın.