Etiket: Davranış

  • ÇOCUKLARDA TIRNAK YEME

    ÇOCUKLARDA TIRNAK YEME

    Tırnak yeme çocuklarda:

    • Genellikle 3-4 yaşından sonra ortaya çıkan,

    • Erkeklere kıyasla kızlarda daha çok görüldüğü bilinen,

    • Özellikle ergenlikte sık karşılaşılan bir durumdur.

    Tırnak yeme davranışı bazı aileler için sorun olarak görülmemektedir. Oysaki ilerleyen zamanlarda bu davranış kronik bir hal alabilmektedir. Bu durumda çocuğun tırnak yapısı bozulmakta, kötü bir görüntüye sebep olmakta, arkadaşları ve çevresi tarafından hoş karşılanmamakta hatta alay edici sözler duymasına ve çocuğun sosyal yaşamında problemlere sebep olmaktadır.

    Tırnak yeme davranışının altındaki sebepleri anlamak çocuklara nasıl davranılacağını belirlemede ilk adımdır. Altında yatanda sebep büyük oranda psikolojik etkenlerdir. Gerginlik, öfke, ruhsal sıkıntı, kaygı, stres, dışa vurulamayan saldırganlık bunlardan bazılarıdır. Tırnak yeme davranışının olası diğer sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:

    • Baskıcı anne-baba tutumları

    • Çocuğun sürekli eleştirilmesi, hor görülmesi, başkalarının örnek gösterilmesi, bakım verenleri tarafından yeterli sevgi ve ilgi görememesi

    • Baskıcı bir öğretmen tutumu

    • Ailede yaşanan tartışmalar, kavgalar

    • Kardeş kıskançlığı

    • Yaşıtlarıyla yaşadığı iletişim problemleri

    • Özgüven eksikliği

    • Önemli bir yaşam olayı (taşınma, ebeveynlerin boşanması, ebeveyn veya sevdiği birinin kaybı vs.)

    Bazı durumlarda ailesinde ve çevresinde tırnak yiyen birilerinin bulunması da çocuğa yanlış model olmakta ve çocuklar bunu taklit edebilmektedir.

    Tırnak yeme davranışı çocuklar için neden zararlıdır?

    • Tırnakların yenmesi mideye zarar verir ve mide ile ilgili fizyolojik problemleri tetikler.

    • Tırnak sert bir madde olduğu için dişlerin keskinliğini azaltır.

    • Tırnaklardaki mikroplar çocuklarda çeşitli hastalıklara yol açar.

    Bazen tırnak yeme davranışının yanında diş gıcırdatma, parmak emme, saç çekme ya da saç yolma gibi davranışlar da görülebilir. Bunlar çocuktaki kaygı ve gerginlik gibi duyguların habercisidir. Bu duygular çözülmediği, altta yatan sebeplere inilmediği sürece ileride çocukların kişilik yapısında yaralanmalara yol açabilmektedir. Aileler bu davranışlar karşısında tetikte olmalı ve çocuklarının gelişim dönemlerini sağlıklı geçirebilmeleri ve ruh sağlığı için gerekli durumlarda uzmanlardan yardım almalıdır. Ailenin bu olaya yaklaşım tarzı çocuk için belirleyici olmaktadır.

    Peki anne babalar çocuğunun tırnak yediğini fark ettiğinde neler yapmalıdır?

    3-4 yaşına kadar bu durum görmezden gelinebilir. Bu yaşlardan sonra devam ettiği görülürse:

    • Öncelikle bu davranışın nedenleri araştırılmalı, altta yatan sebepler irdelenmeli ve çözümler üretilmelidir. Bu konuda uygun bir çocuk terapistinden yardım almanız sizin ve çocuğunuz için faydalı olacaktır.

    • Çocuklara baskı yapılmamalıdır. Azarlanmamalı ve ceza verilmemelidir.

    • Çocuklar huzursuz, stresli ve kaygılı ortamlardan uzak tutulmalıdır. Varsa aile içindeki problemler çocuğa yansıtılmamalıdır.

    • Çocuklarının ellerini meşgul edecek başka uğraşlar bulunmalıdır. Tırnak yediğini fark ettiklerinde dikkatini dağıtacak aktivitelere yöneltmeyi deneyebilirler.

    • Aileler çocuklarıyla tırnak yemenin neden zararlı olduğunu, hoş bir davranış olmadığını, ellerinin bakımsız ve çirkin görünebileceğini nazikçe ve onun anlayacağı şekilde anlatmalıdır. Burada önemli olan yargılayıcı bir üslup kullanmadan çocuğunuzla diyaloğa geçmektir.

    • Çocuğunuzun bu davranışı sıklıkla hangi zamanlarda yaptığını gözlemlemeye, hangi etkenlerin tetikleyici olduğunu anlamaya çalışın. Bunu fark ederseniz önlemek için de fırsatınız olmuş olur.

    Ebeveynler bu süreçte sabırlı olmalı ve çocuklarına desteklerini her zaman hissettirmelidir.

    Bu durum kalıcı bir davranış problemine dönüşmeden bir uzmandan destek almaları çocukların geleceği, ruhsal ve fiziksel sağlığı açısından son derece kritiktir.

  • Çocuğum Çek Elini Burnundan Değil!

    Çocuğum Çek Elini Burnundan Değil!

    Neredeyse her yerde karşılaştığımız bir davranış ‘’burun karıştırma’’.
    Trafikte kırmızı ışıkta iken göz göze gelince ellerini burnundan çeken insanlar, ya da iş yerinde yoğun
    şekilde çalışmaya dalmışken kafamızı kaldırdığımızda iş arkadaşımızın burnunu kurcalarken yakalamak.
    Bu bir hastalık mıdır?
    Psikolojik olarak ne gibi sebeplerden kaynaklanmaktadır?
    Çocuğumun sürekli eli burnunda, bu durum beni rahatsız ediyor.
    Gözümüze hoş görünmeyen bu davranış biçimini sırf ortadan kaldırmak için karşımızdaki çocuğa ya da
    kişilere kendi kafamıza göre birçok hastalık tanısı koyarız. Karşımızdaki bir kişi ise ‘’sende tik bozukluğu
    var ‘’ ya da karşımızdaki çocuk ise ‘’sen kötü çocuk olursun elini çekmezsen gibi.’’
    Eğer elini burnundan hiç çekmeme durumu varsa yani bu kompulsif sık tekrarlanan bir durum ise ve
    gerçekten elini kullanma işlevini bozma derecesinde ise ancak bir tür rahatsızlık olarak doktora
    başvurulabilir. Öncelikle çocuğun gideceği yer kulak burun boğaz bölümünden sinüslerinin kontrolü
    olacaktır. Burun mukozasındaki salgının kuruyup onu rahatsız etmesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı
    kontrol edilmelidir. Burnumuzdaki tüycükler dışardaki kirli havanın süzülüp akciğerlerimize ulaşmasını
    sağlarken; soğuk havalarda havayı ılıtarak, sıcak havalarda ise nemlendirerek havanın akciğerlerimize
    ulaşmasını sağlarlar. Arada kuruması ve onu bir mendil yardımı ile almamız oldukça normaldir.
    Sadece bunu gözler önünde görüntü kirliliği oluşturarak yapmak insanlar için rahatsız edici bir durumdur.

    Hindistan’da Andrade ve Srihari adlı iki doktor burun karıştırma konusunu daha yakından incelemiş ve
    insanlarından günde ortalama dört kere ellerini burunlarına götürdüğü sonucuna ulaşmışlardır. Belki
    kaşınıyor belki de temizleme ihtiyacını mendille değil, parmaklarıyla yapıyor. Ama çoğu insan dalgın
    olduğundan dolayı elinin altında olan burnuna parmağını sokuyor. Belki düşünürken belki bir şeye karar
    verirken.
    NE YAPMALIYIM?
    Çocuğun dalgın iken mi yoksa gerçekten bir sorun olduğu için mi bu davranışı tekrar ettiğini
    çözümlemelisiniz. Eğer ciddi bir kaşıntı var ise üst solunum yollarını kontrol için doktora başvurabilirsiniz.
    Eğer ciddi bir durum gözlemlemediyseniz onunla bu tür bir iletişim etkili olacaktır;
    Parmakla burun karıştırmak hoş görüntüsü olmayan bir davranıştır. Bazen daldığımda benim de elim
    burnuma gidebilir. O zaman beni uyarır mısın tuvalete ya da banyoya gidip temizleyeyim. Aynı şekilde
    ben de seni görürsem uyarırım. Anlaştık mı?
    Toplum içinde bu davranışı sergiliyorsa çocuğun davranışını üzerinden bir utanç duyarak ‘’yapma ,çek
    elini’’ şeklinde tepkiler yerine eline başka bir şey vererek onu oyalama yöntemini seçebilirsiniz. Elini
    meşgul edecek boyama kitabı, renkli kalemler ya da ses çıkaran parmak aktivitesi sağlayan oyuncaklar
    tercih edilebilir.

  • Ödül ve Ceza

    Ödül ve Ceza

    Davranışçı ekolün ortaya atmış olduğu ödül ve ceza yıllardır çocuklarda uygulanması tartışılan bir
    konudur.
    Çocuklarda istendik davranışların tekrar etmesi için davranıştan sonra çocuğa verilen ödüller o
    davranışın gerçekleşme olasılığını artıran pekiştireçlerdir.
    Çocukta istenmeyen davranışlarda ise verilen cezalar ile o davranış söndürülmeye çalışılır. Bu ekole
    göre karşımızdaki çocuğun davranışlarını onaylıyorsak ödüllerle pekiştirir, onaylamıyorsak ve ortadan
    kaldırmak istiyorsak cezalandırırız.
    Çocuk bu modelde her davranışına karşılık aldığı tepkileri zihninde kodlar ve davranış-tepki eşleştirerek
    bir süre sonra ‘’böyle yaparsam şunu elde edebilirim ancak şöyle yaparsam canım yanabilir ya da keyfim
    kaçabilir.’’ gibi düşünmeye başlar. Adeta verilen tepkilere dönük denklemler kurarak yaşamı boyunca
    herkese karşı onları kullanır.
    Burada yıllardır tartışılan şey ödül ya da cezanın verilmesi değil onun kim tarafından hangi aralıklarla
    verildiğidir. Anne için onay verilen –kabul edilen davranış bazen baba için kabul edilemez bir davranış
    olabiliyor. Bu gibi durumlarda çocuk annenin ödüllendirdiği babanın onaylamadığı davranış karşısında
    davranışın sorumluluğunu almamayı tercih ediyor ve dıştan denetimli bir çocuk haline geliyor.
    Oysa davranış sorumluluğu alınması gereken zihinsel bir sürecin sonucudur.
    Ne yapıyorum?
    Daha önce böyle yaptığımda sonuçlar ne oldu?
    Eğer bu davranışı sergilersem olası sonuçlar ne olur? şeklinde bir öngörü edinimi kazandırmak için
    çocuğa ne yapması konusunda değil nasıl yapması konusunda fikirler veriniz.
    Çocuk istenmedik bir davranış gerçekleştirdiğinde ‘’bunun kimin problemi olduğunu ‘’ iyi çözümlemeniz
    gerekiyor. Çocuğun odasında düzensiz şekilde ders çalışması onu motive edici bir unsur ise, bu durum
    onun için bir problem değildir. Ancak siz odaya girer ve bu düzensizliği problem olarak sahiplenir ve
    sonra ona düzenlemesi için belli komutlar verirseniz, çocuğa dıştan denetim odağı olmuş olursunuz.
    Ne zaman ki o odadaki düzensizlik çocuğu siz uyarmadan rahatsız edecek, işte o zaman çocuk
    davranışını sorgulamak durumunda kalacak ve kendi denetimi ile düzen konusunda belli kararlar
    alacaktır. Başarılı bireylerin içten denetimli, oto-kontrol ile davranışlarının sorumluluğunu alan kişilikler
    olduğu kaçınılmazdır.
    Çocuklar anne babalarının davranışlarını absorbe eden zihinsel illüzyonlardır.
    Eğer anne ve baba çocukta olmasını istediği kazanımları kendileri günlük yaşantılarında sergiler ve
    sosyal model figürleri olurlarsa çocuk kendi doğal gelişim sürecinde zaten o davranışı sergileyecektir.
    Ancak kendi yaptığınız bir şeyi çocuğa ‘’yapma’’ demek çocukta zihinsel karmaşalara yol açan bir
    durumdur. ‘’Şizofren olunmaz ,doğulur.’’ şeklinde her ne kadar bir söz söylenmişse de ‘’şizofrejenik
    mother ‘’ dediğimiz yani çocuğa sürekli zıt tepkiler veren anneler çocuğun gelecekte şizofren olmasına
    çevresel faktör olarak neden olabiliyor. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse ;
    Çocuğa kimsenin olmadığı zamanlarda verilen tepkiler ve ortamda başkaları var iken verilen tepkiler
    farklı ise bu çocukta davranışa karşı korku ,kaygı, kararsızlık hali ile sorumluluğunu almaktan kaçınma
    durumu sergilemesine neden olacaktır. Örneğin çocuğa kimsenin olmadığı ortamda; beslenme çantasına
    sandwiç koyarken ‘’sakın kimseye verme, iyice karnını doyur ‘’diyen bir anne ,ortamda misafirler var iken
    ‘’oğlum biraz da arkadaşına versene ,neden paylaşmıyorsun’’ şeklinde tepkiler verirse bu anne
    ‘’şizofrejenik mother ‘’olarak adlandırılabilir.
    Çocuklar mümkün olduğunca davranışının sorumluluğu verilmeli ve problemi sahiplenilmemelidir.
    Kendisi gelip problemi paylaştığında ise ‘’başka ne yapabilirsin?, biliyorum sen iyi düşünen birisin ,uygun
    bir çözüm yolu bulabilrsin?, peki başka ne yapabilirdin?’’ gibi tepkiler vererek pekiştirilen şey davranış
    değil ,çocuğun düşünme ve fikir üretme süreci olmalıdır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon terimi gündelik hayatımızda çok sık kullandığımız bir kelime haline gelmiştir.
    Günlük hayatta her üzgün, sıkkın ve duygusal olarak düşük hissettiğimizde bu kelimeye sarılırız, ancak
    depresyon terimi ruhsal sağlık alanında ciddi bir duygu durum bozukluğudur.
    Dünya Sağlık Örgütü’nün belirtmiş olduğu üzere depresyon tanısının konulabilmesi için kişinin
    en az iki hafta boyunca her gün şu semptomlardan en az beşine sahip olması gerekir: iç sıkıntısı,
    düşük duygu durumu, iştah değişiklikleri (çok veya az), uyku düzeninde değişiklikler (çok uyuma veya
    az uyuma), kendini değersiz ve suçlu hissetme, çaresizlik hissi, cinsel istek dahil genel isteksizlik,
    ağlama hissi veya ağlama vb. Anlaşılacağı gibi günlük hayatımızda kullandığımız depresyon/depresif
    kelimelerinin sağlık alanında kullanımı dikkat gerektirir.
    Depresyon tedavisi için çalışmalar en etkin tedavi yönteminin uzman doktor (psikiyatrist)
    gözetiminde antidepresan kullanımı ve klinik psikolog eşliğinde bilişsel davranışçı terapi olduğunu öne
    çıkartmıştır. Ancak bu demek değildir ki, doktorunuz antidepresanı gerekli görmeyip sizi bir psiko-
    terapiye yönlendirirse bu yanlıştır. Aksine depresyon seviyenize göre antidepresan kullanımı gerekli
    olmayabilir. Çalışmaların bahsettiği etkin tedavi, ağır depresyonu refere etmektedir.
    Bir klinik psikolog olarak, depresyon psiko-terapisinden bahsetmek isterim. Bilişsel davranışçı
    terapi (BDT) çerçevesinde amaçlanan nokta eş zamanlı olarak duygu, düşünce ve davranış üçlüsünde
    kalıcı değişiklik yaratmaktadır. BDT teorisine göre, kişi çarpıtılmış algılara (“Yanımdan geçerken bana
    selam verdi, beni basbaya gördü, özellikle selam vermediği, görmediği için değil…”), zorunluluk içeren
    cümlelere (-meli/- malı, lazım, gerekir içeren her cümle), değersizlik algısına (“Bu hayatta kimse bana
    değer vermiyor/Değerli bir kimse değilim”) sahip olduğu için kendisini depresif hisseder. Yani aslında
    düşüncelerimiz, duygularımızı belirlemiş olur. Aynı şekilde kişi kendisini depresif hissettiği için kendisi,
    çevresi ve gelecekle ilgili olumsuz düşüncelere devam eder; yani kişinin duyguları da eş zamanlı
    olarak düşünceleri pekiştirir. Duygu ve düşünceler birbirilerini karşılıklı olarak etkilerken, aynı
    zamanda davranışları da etkiler: Kendisi, çevresi ve gelecekle ilgili olumsuz düşünüp olumsuz
    hisseden bir kişinin davranışları da aynı oranda olumsuz olacaktır. Kişi kendisine ve çevresine
    düşmanca davranabileceği gibi, davranışlarında minimuma gidebilir: evden hatta yataktan dahi dışarı
    çıkmayabilir, kimse ile iletişim ve ilişkiye geçmeyebilir, öz bakımını yerine getirmeyebilir vb.
    Anlaşılacağı gibi duygu, düşünce ve davranış üçlüsü döngüsel olarak birbirilerini
    etkilemektedir, bu sebepten de eş zamanlı olarak her birinde kalıcı değişikliğe gidilmesi gerekir. Bu
    doğrultuda, seanslarda kişinin çarpıtılmış algıları, değersizlik düşünceleri ve zorunluluk içeren
    cümleleri bilimsel teknikler ile yeniden yapılandırılır. Bunun yanı sıra, kişinin davranışlarında etkili bir
    değişikliğe gidilebilmesi için, seans aralarında yapabileceği davranış ödevleri verilir (“Hiç canınız
    istemese de önümüzdeki bir hafta boyunca herhangi bir gün dışarıda 15 dakika yürüyün” gibi). Bu iç
    içe geçmiş çalışmalar sayesinde bilişsel davranışçı terapi ile depresyon tedavisinin 8-12 seans arasında
    olması beklenir. Kişinin içinde bulunduğu depresyon seviyesi ve kişisel farkındalığı doğrultusunda
    seans sayısı artıp azalabilir.

  • Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Risk Nedir?

    Gençlerin sağlık ve iyi olma durumlarına herhangi bir şekilde zarar veren davranış ve tutumlardır. Gençler adeta bir kozanın kendisini koruduğunu riskli durumların kendisine zarar vermeyeceğini düşünür. Ölümsüzlüğünü kanıtlama çabası, dünyaya meydan okuma ya da kahraman olma arzusu kolaylıkla riskli davranışlara girmesini sağlar. Sigaranın kendisine zarar vermeyeceğini, alkol kullansa bile alkolik olmayacağına inanır. Böyle bir yapıdaki genç çeşitli konularda risk alma davranışlarına girebilir.

    Gençlerde Görülen Risk Alma Davranışları Nelerdir?

    * Sigara, Alkol ve Madde Bağımlılığı

    * Kazalar

    * İntihar

    * Hareketsiz Yaşam

    * Beslenme Alışkanlıkları

    * Kişisel Hijyen

    * Korunmasız Cinsel Yaşam

    Gençlerde sıklıkla görülen risk alma davranışlarıdır.

    Gençlerde Sigara Alkol ve Madde Bağımlılığı Davranışını Etkileyen Faktörler Nelerdir?

    * Ailesel Faktörler

    * Çevresel Faktörler

    * Bireysel Faktörler olarak üç grupta inceleyebiliriz:

    Ailesel Faktörler

    * Sigara alkol yada madde kullanan ebeveyn ya da kardeşin olması,

    * Düşük sosyoekonomik durum,

    * Eğitim düzeyinin düşük olması,

    * Teşvik edici tutumlar etkili aile faktörleridir.

    Çevresel Faktörler

    * Arkadaş çevresinin sigara alkol ya da madde kullanması

    * Sigara ve bira firmalarının gençleri hedef alması gençlik şölenlerine sponsor olması ayrıca

    * Reklamlar ve filmlerin özendirici yaklaşımları gençleri etkileyebilmekte ve sigara alkol yada madde kullanımı davranışını oluşturabilmektedir.

    Bireysel Faktörler

    * Düşük eğitim seviyesi

    * Düşük benlik saygısı arkadaş baskısına ‘’Hayır diyememe’’ etkili bireysel faktörlerdendir. Çocuklarda ve gençlerde hayır deme becerisini kazandırabilme sağlıklı kararlar alabilmesi ve güçlü bir kimlik oluşturmada çok önemlidir.

    * Depresyondaki yada stres altındaki bireyin sıkıntıyla başa çıkmak için sigarayı ya da alkolü tercih edebilmektedir. Oysa özellikle alkol bir süre sonra başlı başına bir stres kaynağı ve sorun haline gelecektir.

    * Bazen bağımlılık otoriteye tepki şeklinde de ortaya çıkabilmektedir.

    * Çevresinde model aldığı bireylerin sigara ya da madde kullanıyor olması

    * Deneme isteği,merak ve

    * Prestij sağlama kamacıyla da sigara ya da kullanılabilmektedir. Özellikle bazı markalarda sigara içme çevresine zengin olduğunu göstermenin bir aracı olabilmektedir.

    * Eğlencenin alkolle kardeşmiş gibi algılanması da etkili olabilmektedir. Yılbaşı ve doğum günü partilerinin mutlaka alkollü olması gerektiği şeklinde bir yapılanma bu dönemde önemlidir.

    Alkol ve Madde Bağımlılığı Açısından Risk Altındaki Bireyler

    * Alkolik ya da madde kullanan ebeveyn varlığı

    * Parçalanmış yada ilgisiz aile

    * Düşük sosyoekonomik düzey

    * Stresli yaşam ve topluma uyum güçlüğü

    * Ciddi ruhsal sorun ve hastalığı olma

    * Cinsel tacize maruz kalma

    * Madde kullanan arkadaş grubunda yer alma risk durumu yaratabilmektedir.

    Alkol ve Madde Kullanan Genci Tanıyabilme

    Alkol ve madde kullanan genci tanıyabilme özellikle anne baba ve eğitimciler açısından önem taşımaktadır. Gence yardım edebilmek için dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:

    * Davranış değişikliği, aktivite değişikliği (Alışılmışın dışında arkadaş edinme, çevre değiştirme)

    * Uyku ve iştahında değişiklik

    * Konsantrasyon güçlüğü, ilgisizlik

    * Aşırı sinirlilik

    * Ağızda kuruluk,salyada azalma

    * Konuşmada güçlük, peltek konuşma

    * Yürümede dengesizlik

    * Ellerde titreme

    * Terleme

    * Alışılmışın dışında arkadaş edinme

    * Çevre değiştirme

    * Sorumluluklarından kaçma

    * Aşırı para harcama

    * Kıyafetlerinde,yatağında yanık izleri ipucu olacak davranışlardandır.

    Gençlerde Kaza ve Yaralanmalar

    İki grupta ele alabiliriz:

    * Kasıtsız Yaralanmalar

    * Kasıtlı Yaralanmalar

    Kasıtsız Yaralanmalar

    * Trafik kazaları;Emniyet kemeri kullanmama, alkollü araç kullanımı

    * Diğer Araç Kazaları; Motorsiklet, mobilet, bisiklet

    * Boğulma

    * Ateşli silah

    * Zehirlenme

    * Spor Yaralanmaları

    Kasıtlı Yaralanmalar-Şiddet

    * Cinayet

    * İntihar

    * Savaş

    * Terör

    * İlişkide görülen şiddet

    Genç Şiddetinde Risk Faktörleri

    * Ailesel Faktörler; Ailenin şiddet yönelik tutumları, aile içi şiddetin varlığı oldukça önemlidir. Ayrıca,

    * Çevresel Faktörler; Şiddeti destekleyen grup normları olması

    * Bireysel Faktörler; Kişilik özellikleri, şiddete maruz kalmış olma

    * Durumsal Faktörler; Ateşli silahlara kolay ulaşabilme, çete üyeliği

    Kimler İntihara Eğilimlidir?

    * Ailede intihar varlığı

    * Ailede ağır ve aşağılayıcı cezalar, huzursuzluklar, baskılar

    * Depresyon ve Duygulanım bozuklukları

    * İletişim sorunları

    * Tek başına yaşama

    * Strese dayanma gücünün azlığı

    * Fiziksel şiddete ya da cinsel istismara maruz kalma

    * Toplum tarafından dışlanma, prestij kaybı

    * Mükemmeliyetçi yapı, yüksek beklentiler

    Yoğun maddi sorunlar

    Gençlerde Beslenme Alışkanlıklarını Etkileyen Faktörler

    * Fast food zincirlerinin bol kalorili beslenmenin özendiren yaklaşımları

    * Santimlere indirgenen medyatik güzellik anlayışı genci baskı altına alabilmektedir. Baskı altında kalan genç sağlıklı olmayan magazin diyetlerine yönelebilmekte ve sağlıksız kilo verme sürecine girebilmektedir.

    * Yememe ya da yediğini çıkarma şeklinde yeme bozuklukları oluşabilmektedir.

    Hareketsiz Yaşamdan Kaynaklanan Sorunlar

    Çocuklar ve gençler ekran karşısında hareketsiz yaşamın içine çekilmektedirler. Arkadaşlarıyla sanal ortamlarda görüşmek, bilgisayar oyunları cazip hale getirilmektedir. Sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam gençler için ciddi sağlı sorunları oluşturabilmektedir.

    Gençlerde Fiziksel Aktivitenin Yararları

    Fiziksel etkinlikler birden çok amaca hizmet edebilmektedir.

    * Kalp sağlığı

    * Kasların dayanıklılığı

    * Kemiklerin dayanıklılığı

    * Kilo verme

    * Formda kalma

    * Stresle başa çıkma

    * Güven duygusu

    Gençlerde Hijyen Sorunları

    * El yıkama bilincinin oluşmamış olması

    * Tuvalet sonrası temizlik, adet dönemlerinde sıklıkla ped değiştirme, iç çamaşırın günlük değiştirilmesi çok önemli ve ne yazık ki gençlik döneminde ihmal edilebiliyor

    * Ağız-diş sağlığına gereken önemi vermeme

    * Dövme

    * Piercing uygulamaları

    Korunmasız Cinsel Yaşamdan Kaynaklanan Sorunlar

    Gençlerle yapılan araştırmalar cinsel sağlık ve üreme sağlığı konularında eksik ve yanlış bilgilerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmaya katılan gençlerin verdikleri cevaplardan cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların neler olduğunu, nasıl bulaştığını,belirtilerinin neler olabileceğini ve en önemlisi nasıl korunulması gerektiğini bilmedikleri görülmüştür. Cinsellikle ilgili konuların tabu olması nedeniyle bu konu uzun yıllar çok ihmal edilmiştir. Gençler ve çocuklar adeta bilgilenme konusunda yalnız bırakılmışlardır. Erken ergenliğin oluşması, evlilik yaşının daha ilerleyen yıllara kayması erken cinsel aktiviteyi oluşturabilmektedir. Gençlerde risk alma davranışıyla beraber bu dönemde korunmasız ya da bilinçsiz cinsel yaşam ciddi sorunlara yol açabilmektedir. İstenmeyen gebelikler, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar gençleri tehdit etmektedir.

    Bu sorunlarla başa çıkma konusunda gençlere destek olabilmek, sağlıklı bilgiyi ulaştırabilmek ve gençleri alabilecekleri risklere karşı koruyabilmek için toplumun ilgili bütün birimlerini de harekete geçirebilmek gerekmektedir.

  • Yalan söyleme

    Yalan söyleme

    Yalan Söyleme

    Yalan söyleme, kişinin karşısındaki kişiyi yanıltmak amacı ile gerçeğin bilinçli, kasıtlı olarak değiştirilmesi, çarpıtılmasıdır. Bu durumda yalan söylemek karşındaki kişiyi yanıltma amacı gütmeli ve bilinçli olmalıdır. Örneğin geçen yaz tatilde yaşadıklarımı yanlış hatırlamam nedeni ile söylediğim şeyler yalan değildir. Çünkü anlatım hatalarım bilinçli yapılmış hatalar değildir ve amacım da karşımdaki kişiyi yanıltmak değildir.

    Yalan söylemek

    Çocuklarda Yalan Söyleme

    Çocuklarda bilinç ve düşünce gelimi zamanla oluşmaktadır. Çocuklarda düşünce gelişimi üzerine önemli çalışmaları bulunan Piaget düşünce gelişimini şöyle sıralamıştır:

    • 0-18 ay duyusal motor dönem
    • 18 ay-6 yaş somut işlem öncesi dönem: bu d
    • 6 yaş -12 yaş somut işlem dönemi
    • 12 yaş ve üzeri soyut işlem, bilişssel dönem

    Yukarıda da görüldüğü gibi henüz bilişsel seviyeye ulaşmamış bir çocuk gerçeğin ne olduğunu, hayal yada masalın ne olduğunu bilmez. Bunun kesin ayrımını, gerçeğin kesin sınırlarını bilemez. Gerçek nerede biterhayal nerede başlar bunların ayrımını yapamaz.Bunları yapamadığı için çocukların yalan söylemesi davranışından bahsedilemez.Çocuk yaşadığı, gördüğü veya bildiği bir şeyi yanlış söylüyorsa bu onun patolojik olarak yalan söyleme davranışına sahip olduğunugöstermez.Gerçekle hayali olanı ayırt edemediği içindir. Amacı sizi kandırmak değildir. Bazen de gerçeği farkli şekilde ifade etmeyi bir oyun olarak görür. Bu durumdan da çok eğlenir.

    Yetişkinlerde Yalan Söyleme

    Mental seviyesi normal, bilinci yerinde olan kişilerin gerçeği çarpıtarak, karşısındakini yanıltmak amacı ile söyledikleri sözler yalan söyleme dir.Zeka seviyesi düşük, demans hastası, unuttuğu için yapılan hatalar yalan değildir. Patolojik yalan söylemek sık sık ihtiyacı olmadığı durumlarda da yalana başvurmadır. Psikiyatride kişilik bozukluklarında yalan söyleyen kişiler ile sık karşılaşılmaktadır. Sürekli yalan söylerler, ne konuda ne söylediklerini unuturlar inanılmaz, güvenilmez kişilerdir.

    Hangi durumlar yalan söylemeyi artmaktadır?

    • Kişilik bozukluklarının bazı türleri, narsizm, histerik tipler, asosyal tipler, borderline kişilik bozukluğu
    • Sanrısal bozukluklar
    • Çevrelerinden sosyal destek almak, kabul görme ihtiyacı
    • Geçmiş yaşantıların acılarını azaltma ihtiyacı
    • Kendine olan güvenin azlığı

    Öğrenme davranışı olarak yalan söyleme. Anne-baba yakınlarında yalan söyleyen birinin olması öğrenilmiş bir davranış olarak yalan söylemeyi geliştirebilmektedir.

    Bu gibi kişilerde psikoterapi davranışlar değişiminde yardımcı olabilir.

    0

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Oyun terapisi: 3-11 yaş arası çocuklara uygulanır ve çocuğun oyunla kendini doğal yoldan dışa vurmasını temel alır. Nasıl ki yetişkin bireyler kendilerini konuşarak ifade edip, duygularını dışa vuruyorlarsa, çocuklar için de oyun duygu ve sıkıntılarını dışa vurma aracıdır. Oyun terapisi ile simgeler çocuğun iç dünyasını yansıtma araçlarıdır. Oyuncaklar çocuklardaki korku, kaygı, fantezi, suçluluk duygusu gibi duygularını aktarabildikleri araçlar haline gelir. Yönlendirilmiş veya yönlendirilmemiş şekilde uygulanan oyun terapisinde çocuk yaşadığı problemlerin üzerinde çalışma şansı elde eder. Oyun Terapisi nin amacı çocuğun daha az acı çekmesini sağlamak, travma ve fobileriyle baş etmesini (boşanma, hastalık, başarısızlık korkusu, istismar vb. durumlar için), hayata uyum sağlamasını kolaylaştırmaktır. Terapi sürecinde terapist çocuğu dinler ve anlaşılmış hissetmesini sağlayarak daha güvenli bir çerçeve oluşturur. Terapi çocukların kendilerinin olduğu gibi kabul edildikleri ve korundukları yerdir. Oyun terapisti çocuğa davranışlarıyla ilgili sık sık bilgi verir ve davranışlarıyla ilgili ona saygı duyduğunu hissettirir.

    Oyun Terapisi

    Oyun terapisi, çocuğun takıldığı gelişim aşamasında gerekli iyileşmeyi sağlayarak bir sonraki gelişim aşamasına geçmesine ve iç dengesini kurmasına yardımcı olur. Oyun terapisi, endişe, korku, takıntı, düşük özgüven, çekingenlik, dürtüsellik, saldırganlık, topluma-okula uyum sorunu, davranış problemleri, uyku- yeme-tuvalet sorunları için uzmanların sıkça kullandığı bir terapi tekniğidir. Oyun terapisi, cinsel davranışlarla aşırı meşgul olan, fiziksel nedeni olmayan mide bulantıları veya baş ağrılarından şikayet eden, içe dönüklük ve mutsuzluk belirtileri gösteren, arkadaş edinmekte güçlük çeken, yaşıtları veya kardeşleriyle sıkça kavga eden, başkalarına zorbalık eden veya başkaları tarafından zorbalık gören, kendini savunamayan, özellikle de oyun oynamayan ve oynamasını bilmeyen çocuklar için kullanılan ideal bir yöntemdir.

    Oyun Terapisi nedir?

    Oyun ve oyuncaklar aracılığı ile çocukların kendilerini ve ihtiyaçlarını ifade etmelerine yoğunlaşan özel terapi türüne “oyun terapisi” denir. Oyun terapisi, çocukların bilişsel ve sosyal becerilerini, duygu ve düşüncelerini oyun ile ortaya koymalarını amaçlar. Oyun terapisti ise çocuğun ortaya koyduğu oyun dünyasına onunla birlikte girerek, çocuğun oyun dilini konuşur. Terapi sürecinin sonunda çocukların yaşadıkları duygusal sıkıntıları gidermeleri ve sağlıklı gelişimlerine ulaşmaları hedeflenir. Özellikle çocuklarda görülen ruhsal rahatsızlıkların ve davranış bozukluklarının, bu alanda eğitim almış uzmanlarca, oyun ya da oyuncaklar yolu ile tedavi edilmesi ve iyileştirilmesidir

    Hangi durumlarda oyun terapisi önerilir?

    • Davranış Problemleri
    • Dikkat Eksikliği ve Aşırı Hiperaktivite Bozukluğu
    • Depresyon
    • Öfke Kontrolü Problemleri
    • Özgüven ve Benlik Gelişimi
    • Korku ve Kaygılar
    • Takıntılar
    • Tikler
    • Tırnak Yeme – Parmak Emme – Saç Yolma gibi davranışlar
    • Kardeş Kıskançlığı
    • Kayıp- Yas- Travmalar
    • Beslenme Problemleri
    • Alt Islatma
    • Dışkı Kaçırma
    • Anne Baba Boşanma Sürecinin Etkileri
    • Aile İçi Şiddet
    • Sosyal İçe Kapanma
    • Cinsel / Fiziksel / Duygusal İstismar Travmaları

    FİLİAL TERAPİ

    Filial terapinin amacı aile ve çocuk arasındaki ilişkinin yapısını terapötik bir çerçevede yeniden oluşturmaktır. Bu teknikte aileye çocuk odaklı bir psikoeğitim verilerek çocuğun duygusal, davranışsal ve sosyal problemlerini zamanla kendi içerisinde de ele alması öğretilir. Filial terapide amaç sadece varolan problemi çözmek değildir. Amaçlanan çocuğun kendini güvenli bir aile ilişkisi içerisinde bulması, duygularını tanıması ve bunu ailesiyle güvenle paylaşır hale gelmesini sağlamaktır.

  • ANNELİK DUYGUSU

    ANNELİK DUYGUSU

    Annelik çok tipik davranış kalıplarının sergilendiği fizyolojik ve psikolojik bir durumdur. Yeni anne olan kadında bebeği doğar doğmaz gözlenen davranış değişiklikleri “annelik davranışı” olarak isimlendirilmekte ve bu davranışlar bebeğin bakımını ve korumasını temin edici olmaktadır.Hamilelik süreci kadını anne olmaya hazırlayan en önemli dönemdir, doğumla birlikte de “annelik davranışlarını” göstermesini başlatan hormonlar salgılanmaktadır.

    Annelik Davranışları

    Yapılan araştırmalar anne olan kadının beyinde en çok endişe, kaygı ve risk saptamayla ilgili bölgelerin daha fazla çalıştığını göstermektedir. Bu da annelik davranışlarının kadın beyninde programlanmış olduğunu göstermekle birlikte,anneliğin kolay girilen bir ruh hali olmasını açıklamaktadır. Dolayısıyla annelerde bebeğe adapte olmak için doğal bir avantaj söz konusudur.

    Annelik davranışı esas olarak genetik ve hormonal etkenlerle tetikleniyor olsa da, yapılan araştırmalar, anneliğin tümüyle içgüdüsel bir yetenek olmadığını, annelik duygusunun ve davranışının, büyük ölçüde çocuk sahibi olduktan sonra geliştiğini göstermektedir. Hamilelik sırasında başlayan ve bir ömür boyu sürecek olan bu ilişkideki en önemli nokta “bebek sahibi olmaya” yani anneliğe hazır olmaktır. Çünkü annelik insan hayatında çok özel, bir insan için çok sayıda fedakârlık ve sorumluluk gerektiren, küçümsenmemesi gereken güçlü bir duygudur.

    Hamilelik ve Değişen Öncelikler

    Anne olmaya karar veren bir kadının hayatındaki pek çok öncelik; bu kararı vermesiyle birlikte değişmeye başlar ve hiç kuşkusuz yaşamında önemli fedakârlıkları göstermesi gereken yeni bir süreçtir. Hamilelikle daha da belirginleşen bu değişim sürecinin, doğumdan sonraki ilk aylardaki ilk yansıması genellikle çocuğunun sağlığı ile ilişkili kaygılar, iyi anne olup olmadığı düşünceleri gibi çocukları ile alakalı yoğun zihinsel uğraşlar şeklinde başlar. Hal böyle olunca gereksizken bile sık sık çocuğunu gözetleme, evin temizliği, yiyecek ve içeceklerin hijyeni gibi konulara aşırı eğilme gibi düşünce ve davranışlar sık gözlenmektedir.

    Tüm amaç çocuğun ilk günlerde tehlikelerden korunması ve iyi bakım alması ve bir yandan da yeni yaşam düzeninin organize edilmesi olmaktadır. Esas öncelik çocuğundadır. Diğer taraftan da annelik becerilerini geliştirilerek, yeterli hissetmeye ihtiyaç ön plana çıkar. Dolayısıyla anne olan bir kadının hayatında pek çok önceliğin yer değiştirmesi de çoğunlukla bu dönemde belirginleşmektedir.Artık bir ömür boyu sürecek yeni bir rolü vardır: Annelik ve artık sadece kendisinden sorumlu olmamakta,en az kendisi kadar düşünmesi gereken bakıma muhtaç bir canlıya karşı da aynı sorumluluğu alması gerekmektedir.

    Sosyal hayatını kısıtlama ya da öncesinde sosyal hayatında sıklıkla dışarda aktiviteler yer alırken artık tercihini güvenli ev ortamına yönlendirmesi, ev içi yemek-temizlik gibi düzenin çoğu şeyden önce tutulmaya başlanması, yeni rolüne adapte olmasını ve başarıyla gerçekleştirmesini kolaylaştıracak tüm destek sistemlerinin harekete geçirme odaklı davranışlar bu döneme özgü öncelik değişimleridir.Diğer yandan annelik becerilerini geliştirilmesi, çocuk yetiştirme, çocuk gelişimi ve iyi bir anne çocuk ilişkisi kurmanın yolları gibi konular ön plana çıkmaya başlamaktadır.

    Bu süreçte çocuğun temel ihtiyaçlarının giderilmesi dışında psikolojik-sosyal gelişimine katkı sağlayacak, bir bakıma aile içi eğitimin de başladığı sorumlulukların ön plana çıktığı görülür ve çocukla yaşanılan güzel deneyimler odak noktadır. Aynı zamanda bu dönem, annenin de “çocuğuna sarılmasının, onun kokusunu içine çekmesinin, onunla geçirdiği özel vakitlerin” temel ihtiyacı haline geldiğini fark ettiği de bir dönemdir.İlişkide verici olma sorumluluğu annede olsa da ilişki daha karşılıklıdır ve çocuk annenin hem duygusal hem sosyal beklentilerini karşılamak için pek çok şey yapar. Anne ve çocuğun dönüşümlü olarak birbirinin istek ve ihtiyaçlarına cevap verme şeklinde devam eden bu ilişki de yaşam boyu sürer. Çocukla deneyimlenen bu karşılıklı sevgi temelli ilişki esasında kadının kendi daha değerli görmesine, kendiyle ilgili temel inançlarının daha da olumlu bir hal almasına sebep olan da bir deneyimdir.

    Dolayısıyla bir çocuk yetiştirmenin kadının yaşamına kattığı bu anlam, çocuksuz bir kadınken yaşaması pek de mümkün olmayan bir tatmindir. Diğer yandan annelik; duygularını, çocuksuz bir kadınken olduğundan daha yoğun yaşamayı da beraberinde getirmektedir.Bu oldukça sık gözlemlenen, yakın çevre tarafından da gözle görülür bir şekilde fark edilen ve çoğu anne olan kadında görülen bir durumdur. Bu durum kadının manevi dünyasını zenginleştiren, duygularının daha iyi farkına varmasına ve ilişkilerinde paylaşıma daha gönüllü, daha pozitif, daha şefkatli ve anlayışlı olmasına katkı sağlamaktadır. Ve kadının tüm kişiler arası ilişkilerine olumlu etkiler. Diğer bir taraftan annelik “bebek sahibi olmaya” karar verdiği anda başlayan, hamilelik süreci ve sonun da doğumla giderek artan, çocuğuna en iyisini verebilme konusunda güçlü bir motivasyon oluşturmaktadır.

    Bir bakıma çocukluğunu bir tarafa bırakmak gibi hissedilse de, bu motivasyon çocuksuz bir kadınken belki de hiç deneyimleyemediği kadar “yaşama dört elle tutunmayı” teşvik eden güçlü bir duygudur ve tüm hayatına yansır. İlk başlarda onu neyin beklediğini bilememenin verdiği kaygı ve endişe gibi duygular anne olan kadını oldukça hassas, korkmuş, çaresiz, sıkışmış gibi hissettirse de;çocuğa bakımla ilgili giderek gelişen becerileri ve çocukla karşılıklı gelişen ilişkinin ona yaşattığı olumlu katkılarla hayata karşı duruşunu sağlamlaştırır.

  • Onay Beklentilerimiz

    Onay Beklentilerimiz

    Düşünce ve davranışlarımızın çevremiz tarafından onaylanması hepimiz için önemlidir. Fakat öncelikle kendimizin bu düşünce ve davranışımızı onaylıyor olmamız daha fazla önem arz etmektedir. Onaylamadığımız halde sadece çevremizdeki insanların onayı için birtakım düşüncelere inanıyor ya da davranışları gösteriyorsak işte o zaman bizim için tehlike çanları çalıyor demektir.

    Psikolog İlkten Çetin meslek hayatına atıldıktan sonraki yaklaşık 20 yılını benimle çalışarak geçirmiş ve bu süreçte giderek kendisini hem mesleki hem sosyal ama hepsinden önemlisi bir insan olarak geliştirmeye gayret etmiş değerli bir psikologtur. İlgi ve beceri alanları geniş bir yelpazeyi kapsamakla birlikte özellikle cinsel tedaviler, depresyon ve kaygı bozuklukları alanlarına yoğunlaşmıştır. Ona yönelttiğim danışanlardan her zaman memnuniyet bildiren geri bildirimler almışımdır. Uzun yıllardan sonra artık benden bağımsız çalışma ihtiyacı duymuş ve kendi yerinde terapi uygulamalarına başla.

    Toplum içinde yaşayan bireyler olarak diğerlerinin fikirleri bizler için önemlidir. Gerçekleştirdiğimiz eylemlerin etrafımızdaki diğer insanlar tarafından da onaylanmasını isteriz. Bunun örneklerini çoğu insandan günlük yaşamda gözlemleriz. Konuşma tarzımızın, giydiğimiz kıyafetlerin, hayat görüşlerimizin,yaptığımız işin, arkadaşlarımızın, kısacası hayattaki duruşumuzun ve verdiğimiz kararların başkaları tarafından da kabul edilmesini bekleriz. Bu beklentiler kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Bazı bireyler için bu çok az bir öneme sahipken ya da bir takım konular için sınırlandırılmışken bazı bireyler için bu hayatlarının çoğu alanında geçerlidir ve oldukça önemlidir. Bu isteğin aşırılığı seçimlerimiz ve kendilik değerimiz üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmektedir ve bir takım psikolojik rahatsızlıklara da yol açabilmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki sınır çok önemlidir. Birinde diğerlerinin fikirleri dikkate alınsa da kendi kişiliği ve yeterliliği üzerindeki inançlar olumsuz etkilenmemektedir. Fakat diğerinde birey en ufak bir eleştiri aldığında veya beğenilmediğini hissettiğinde büyük çöküşler yaşayıp, mutsuzluk yaşayabilir ve kendi benliği yara alabilir.

    Onay bağımlısı olan bireyler sıklıkla hayatlarının çoğu alanında çok iyi olmak için gereğinden fazla çalışırlar. Ne yapacakları konusunda diğer bireylerin kendilerine izin vermelerini beklerler. Değerli olma ihtiyaçları başkalarına bağlıdır. Bunların sonucunda problem çözme becerileri gelişmemiştir. Bir fikir uyuşmazlığı söz konusu olduğunda tartışmada bulunmaktan kaçınırlar. Etrafındaki diğer kişileri dikkatlice izleyip, onların ne isteyebileceklerini tahmin edip buna göre davranırlar. Kendi düşünce ve duygularını başkalarına açmada sorun yaşarlar. Pek çok alanda başkalarının da sorumluluklarını alırlar ve böylece daha çok sevilebileceklerini düşünürler. Kendine güvenleri yoktur. Başkalarını kırmamak için bir takım gerçekleri görmezden gelebilirler. Reddedilmekten, görmezden gelinmekten onaylanmaktan o kadar korkarlar ki kendi isteklerini, ihtiyaçlarını ve haklarını ifade etmezler.

    Onay bağımlılığının kaynağında erken gelişim dönemlerinde birey için önemli diğer insanların yaklaşımları büyük rol oynamaktadır. Örneğin eleştirel bir anne babaya sahip olan bir çocuk yanlış bir davranışta bulunmasa bile huzursuz olabilir, onay alana kadar rahatlayamayabilir. Özellikle de bu eleştiriler davranıştan çok “kötüsün, yaramazsın ya da beceriksizin.” gibi kişiliğe yönelikse daha derin yaralar açmaktadır. Bunlar bireyde kör noktalar olarak ve zaman içerisinde yaşadıkları diğer deneyimlerle beslenerek sabit kalabilir. Benzer şekilde küçük yaşlarda pozitif geri bildirimlerin olmaması, reddedilme ve görmezden gelinme yaşantıları, bir takım olumlu davranışlar için olumlu pekiştireçlerin kullanılmaması onaylanma bağımlılığına yatkınlaştıran etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Onaylanma bağımlılığının üstesinden gelebilmek için bir takım yollar izlenebilir.

    Onay bağımlılığının birey için yararları ve zararlarının ne olduğunu belirlemek bu davranış tarzının üstesinden gelmek için atılacak ilk adımdır. Bu bağımlılığın avantaj ve dezavantajlarını listelemelidir böylece değişim için motivasyon da sağlanmış olunur.
    Bu bağımlılığı tetikleyen düşünceler ve altta yatan varsayımlar belirlenip tekrar yazılabilir. Örneğin kişi “ Evet, onaylanmamak rahatsız edici olabilir ama bu benim değersiz biri olduğumu göstermez “ şeklinde bir varsayım belirleyebilir.
    Onaylanmama korkusuyla yaşamanın hangi nedenlerle gereksiz olduğuna ilişkin bir yazı yazılabilir. Bu yazı kişi için gerçekten ikna edici fikirleri içermelidir. Buna birey gerçekten inanmalı ve gün geçtikçe fikirlerine yenisini ekleyebilmelidir. Daha sonra her sabah birey bunları okuyabilir.
    Onaylanmama ile ilgili bir korku yaşadığında birey buna eşlik eden düşüncelerini saptayıp, bunları not edebilir ve daha sonra bu düşünceleri destekleyen ve desteklemeyen kanıtları araştırabilir. Örneğin bireyin aklından X kişisi benim bu davranışımdan hoşlanmayacak, Benimle arkadaş kalmak istemeyecek, pek çok birey de bu şekilde düşünecek, yalnız kalıcam, kimse arkadaşım olmak istemez gibi düşünceler geçebilir. Ve bu düşünceler için kanıtlar bulunabilir. Fakat bunların yazılı bir şekilde kaydedilmesi önemlidir.
    Onaylanma bağımlılığı ile ilgili olan ve hep aynı tarzda gösterilen davranışlardan farklı olarak davranma öğrenilebilir. Bir takım atılganlık becerileri burada işe yarayabilmektedir. Onaylanmama korkuları hissedilemeye başladığında kişi doğrudan bunu karşısındaki kişiye sorabilir. Çoğunlukla karşıdaki kişilerin görüşlerinin reddetme içermediği gerçeği test edilebilir.
    Eğer birey en kötü sonuç olarak gördüğü reddedilme deneyimlese bile bununla nasıl baş edeceği konusunda çalışabilir. Örneğin reddedilmeyi kendi hatası olarak görmekten çok reddedilmenin karşıdaki kişi ile ilgili olup olmadığını araştırabilir.

  • Kişilik  Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik genel olarak; kişiyi başkalarından ayırt ettiren ,kendine özgü ,biricik olan duygu,düşünce ve davranış örüntülerini içerir. Kişilik bireyin ‘nasıl bir kişi’ olduğunu betimler.Kişiliğin oluşumu doğum öncesi ,doğum sonrası ve çocukluk çağındaki fiziksel ,ruhsal koşullar ,etkileşimler ,öğrenme ve toplumsallaşma etkileriyle biçimlenir.

    Herkesin bir kişiliği vardır ve çoğumuzun kişiliği ‘bozuk’ değildir. Bazı özelliklerimiz diğerlerine göre daha öne çıkabilir ancak hepimiz birkaç kişilik tarzının özelliklerini birlikte taşırız.Belli bir tanımlamaya uymayan birçok kişi ,iki tip kişilik yapılanmasının bir birleşimini taşır (depresif-mazoşistik,paronoid-şizoid gibi)

    Kişilik bozukluğu diyebilmek için , kişinin toplumsal uyumunda işinde ,ilişkilerinde süreklilik sağlayabilmesinde uzun süredir önemli bozulmaların olması gerekmektedir.Kişilik bozukluklarında,benliğe yerleşmiş olan davranış örüntüleri esneklik göstermeden sürdürülür.(örneğin,yapılan yanlışlar devam eder).Genel olarak çevre ile çatışma olur ve kendisini çevreye değil çevresini kendisine uydurmaya çalışır .Sorunları olduğunda kişilik bozukluğu olanlar kendi davranışlarını haklı çıkarmaya çalışır, davranışları hakkında iç görüsü yoktur,daha çok çevreyi suçlar.Sorunun kendisinden değil başkalarından kaynaklandığına ilişkin açıklamalarda ısrar eder.Kendi davranışlarından yakınmaz ve değiştirmek için bir çabası olmaz,hatta çevresini değiştirmeye çalışır.Bazı kişilik bozukluklarında alkol ve başka maddelere karşı düşkünlük de olabilmektedir(örneğin,anti sosyal ve borderline kişilik bozukluğu).

    Kişinin ses tonu , duruşu ve anlatımı da kişilik yapısıyla ilgili önemli ipuçları vermektedir.Hisrionik kişilikte abartılı,dramatik bir anlatım ve davranış biçimi,obsesif kişilikte olayları çok ayrıntılı anlatma eğilimi , şizoid ve çekingen kişilikte göz göze gelememe ,paronoid kişilikte kendini savunan konuşma biçimi ,antisosyal kişilikte çevreyi suçlama eğilimi görüşme sırasında gözlenebilmektedir.Depresif kişinin anlatımında da genelde başkaları ,başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışma yer alır.

    İlişki kurma biçimlerine gelince narsisistik kişiler ‘değerli’ olduğu duygusunu sürdürebilmek için , özsaygılarını dengede tutabilmek ve özsaygısının uğradığı hasarı onarabilmek için ilişkide bulunduğu kişileri değersizleştirme ve kullanma eğilimindedir.

    Mazoşistik (kendi aleyhine işleyen kişilik) kişiler ,ilişkide bulunduğu kişilerin kendilerini suistimal etmekte olduğunu yansıtırlar ancak bundan sorumlu kişiyle ilgili herhangi bir rahatsızlık veya tepki duygusunu da genellikle inkar ederler.

    Obsesif ve kompulsif kişiler ilişkilerinde inatçı , düzenli , mükemmeliyetçi ,dakik ,katı ,aşırı vicdanlı , sorumluluk sahibi ve güvenilir özellikler gösterirken , sınırda (borderline)kişiler ilişkide bulunduğu kişileri hem yüceltir,( göklere çıkarma ) hem de değersizleştirirler( yerin dibine sokma ).

    Genel olarak toplum içinde kişilik bozukluklarını saptamak güçtür çünkü çevreyi suçlama eğilimlerinden ötürü kendi sıkıntılarını fark etmekte güçlük çekerler ve tedavi için başvurmazlar.Çevre ile çatışmalarından ötürü genelde yakınları tarafından başvurular olur.Ya da değişik hastalıklarla psikiyatriye gelenler arasında kişilik bozukluğu saptanır.

    Kişilik bozukluğu türlerine bakacak olursak ;garip, sıra dışı kişilik özelliklerini içeren Paranoid,Şizoid,Şizotipal kişilik bozuklukları ; Dramatik ,coşkusal ,özellikleri içeren anti sosyal,borderline(sınır) ,histrionik,narsisistik kişilik bozuklukları bulunmaktadır.

    Kişilik terapi uygulamalarıyla çokça değiştirilebilir ancak dönüştürülemez. Örneğin terapist depresif bir kişinin ,depresif halinin zarar verici ve dirençli niteliğini azaltmasında yardımcı olur ancak onun histerik yada paronoid bir kişilik haline gelmesini sağlamaz.İnsanlar ,temel kişiliklerinin içerdiği özellikleri iyi değerlendirebilirlerse özerkliklerini ve özsaygılarını çokça arttırabilirler.

    Daha özgür hissedebilme ,otomatik olarak yaptıkları davranışlar üzerinde hakimiyet kurabilme ve seçim yapabilme gücü elde edebilirler.Kendini kabul edebilme ,kendilerine özgü eğilimlerin birleşiminin nasıl oluştuğuna ilişkin bir kavrayışa neden olur.