Etiket: Davranış

  • Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Hayatta ben en çok babamı sevdim

    Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

    Çırpı bacaklarıyla ha düştü ha düşecek

    Nasıl koşarsa ardından bir devin

    O çapkın babamı ben öyle sevdim

    CAN YÜCEL

    Çocukların dev kahramanları babalar. Hep en güçlü, hep en güvenilir, hep en kurtarıcı, hep en koruyucu. Psikoloji bilimi uzun yıllar boyunca anne-çocuk ilişkisine odaklansa da; son yıllarda baba modelinin çocuğun hayatındaki önemini vurgulayan çalışmalar hızla artmaktadır. Baba ile kurulan sağlıklı ilişkinin çocuğun özgüven geliştirmesinde, sorumluluk alabilmesinde, başarılı sosyal ilişkiler kurabilmesinde çok etkili olduğu artık şüphe götürmeyecek bir gerçek.

    İçinde bulunduğumuz kültürel yapı çocuğun gelişiminden anneyi sorumlu tutarken, babayı ailenin dolayısıyla da çocuğun maddi ihtiyaçlarına cevap veren bir konumda tutmuştur. Bu kültür ile büyüyen ve büyütülen babalar ise görevlerinin bu kadar olduğunu öğrenmiş ve bu görevi layıkıyla yerine getirmek için uğraşmış, bunu başarabildiği ölçüde kendini yeterli hissetmiştir. Ancak değişen dünya karşımıza yeni ufuklar açmış ve babanın aile içerisindeki psikolojik öneminin yadsınmaz bir gerçek olduğunu bize göstermiştir.

    Öncelikle babalara bugüne kadar öğretilen ve babaların yapmaktan sakındığı davranışlar üzerinde duralım. Baba çocuğunu kucağına almaz, çünkü ayıptır. Baba çocuğuna şefkat göstermez, çünkü otoritesi sarsılır. Baba işten gelip çocuğuyla oynamaz, çünkü yorgundur. Baba evde çok gülmez ve sert durmalıdır, çünkü tersini yaparsa çocuk şımarır. Çocuk evde istenmeyen bir davranış gösterirse ‘akşam babaya söylenir’, çünkü baba ceza vericidir. Bu örnekleri arttırabiliriz. Buraya kadar okuyan babalar sizin için oluşturulan bu profilden ne kadar memnunsunuz? Buradan sonra yazılanlar bu profili beğenmeyenler ve günümüz deyişiyle profil resmini değiştirmek isteyen, penceresine çocuğun gözünden bakınca daha sevimli, daha ılımlı ve aynı zamanda kontrolü elinde tutan, ceza yerine çocuğuyla sağlıklı iletişim kurarak sorunları halleden bir resim koymak isteyenler için.

    Gelin bu resmi nasıl oluşturacağımıza bir bakalım. Öncelikle baba işten eve döndüğünde ne kadar yorgun olursa olsun onu heyecanla bekleyen çocuğuna sarılmalı, onu özlediğini sevdiğini davranışlarıyla ya da sözleriyle (veya her ikisiyle) belirtmeli, en az yarım saatini karşılıklı sohbete ayırmalıdır. Yorgun ise çocukla bir oyun zamanı belirlemeli, dinlenmeli ve söz verdiği zaman diliminde çocukla oyun oynamalıdır. Bu her zaman fiziksel enerji gerektiren bir oyun olmayabilir; birlikte resim yapma, boyama, kağıt kesme, lego yapma vb. etkinlikler de olabilir. Bu etkinlikler yapılırken mümkün ise telefon, tablet, televizyon gibi teknolojik aletlerden uzak kalmak geçirilen vaktin maksimum verimi açısından çok önemlidir. Baba çocuğunu olduğu gibi kabul etmeli, başkasıyla kıyaslamamalı, çocuğun çabalarını desteklemeli, olumsuz davranışları karşısında anne ile tutarlı, kararlı olmalı, çok sert olmaktan kaçınmalıdır.

    Son olarak babalar çok önemli bir model olduklarını unutmamalı ve çocuklarında görmek istemedikleri davranışları eğer kendileri yapıyorsa bunu durdurma çabası içerisine girmelidirler. Erkek çocuklar için baba bir rehber niteliği taşır. Nasıl davranacağını, nasıl roller üstleneceğini baba rolünü gözlemleyerek çıkarsamaya çalışır.
    Kız çocukları için ise karşı cinsle kuracakları ilişkilerde baba figürü temel alınır. Onlara göre, babaları dış dünyanın bir yansımasıdır ve babaları nasılsa dışarıdaki tüm erkekler de öyle olmalıdır. Çocuklarınızın gözünde hep dev kahramanlar olarak kalmanız dileğiyle…

    Koştururken ardından o uçmaktaki devin

    Daha başka türlü aşklar, geniş sevdalar için açıldı nefesim, fikrim, can evim

    Hayatta ben en çok babamı sevdim (CAN YÜCEL)

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik ve kişilik bozuklukları sınıflandırmadan çok boyutsal olarak olarak düşünülmelidir. Yani bahsedilen özellikler normal insanlarda da görülebilir fakat KB tanısı almış kişilerde daha yoğun yaşanmaktadır. Süregiden davranış örüntüleri ve içsel yaşantılarda(düşünceler, duygular, duyular) yaşadığı kültürle arasında açıkca farklar vardır. Duygulanımda; türüne, yoğunluğuna, değişkenliğine ve uygunluğuna, bilişte; hastanın kendisini ve çevresini nasıl görüp yorumladığına, dürtü denetimine ve kişiler arası ilişkiler ile ilgili problemlere bakılır.

    Paranoid Kişilik Bozukluğu

    Paranoid kişilik bozukluğu tanısı almış bireyler diğer insanlara güvensizlikleri ve bir o kadar şüpheci olmalarıyla bilinir. Duydukları şüphelerin temeli yoktur ve sömürülmekten çok korktukları için güvenebilecekleri kişilere dahi güven duyamazlar ve sürekli gücenme eğilimindedirler.

    Bu kişiler kavgacı ve katı olma eğilimi gösterirler. Başka insanlara karşı soğuk ve yakınlıktan kaçınarak kendilerini korumaya alırlar. Bu bozukluk mesleki hayatta da bir takım zorluklar yaratır. Bir görüşme esnasında kişi gergindir ve rahatlamakta genelde zorluk yaşar. Hiyerarşi ve güce karşı tetikte oldukları için üstleriyle ve iş arkadaşlarıyla baş etmekte zorluk yaşamaları olağandır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Şizoid Kişilik Bozukluğu tanısı almış kişiler yaptıkları aktivitelerde yalnızlığı tercih ederler. Kısıtlı duygusal çeşitlilikleri vardır. Sosyal olmamakla beraber soğuk ve izole gözükürler. Bu kişiler aile ilişkileri dahil yakın ilişkilerden zevk almaz ve istemezler. Duygusal olarak kopuk olan bu kişiler kendisine yöneltilen eleştirilere ve takdirlere karşı da ilgisizdir.

    Bu kişiler vaktinin çoğunu hayal kurarak geçirebilirler. Hayvanlara karşı bağlılık geliştirirler. Başkalarının çalışırken zorlanacağı yalnız çalışılan işlerde başarılı olabilirler.

    Çocukluk döneminde yaşanan travmalar, aileden yeterli ilgi ve sevgiyi alamayan, aile içinde sevgisiz, soğuk ve mesafeli davranışlara maruz kalan çocuklarda ve yalnız bir çocukluk geçiren kişilerde görülür.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu tedavisinde psikoterapinin önemi fazladır. Terapist ve tanı alan kişinin arasındaki terapotük ilişkinin güçlü olması kişinin korkularını ve isteklerini açmasını kolaylaştırır. Daha hızlı sonuca götürebilir. Kişinin tanıyı aldıktan sonra günlük hayatına etkisinin şiddetine  göre psikoterapiye ek olarak ilaç tedavisi de uygulanmaktadır.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal kişilik bozukluğu tanısı alana kişiler de

    -Mülke zarar verme,

    -Ciddi kural ihlali,

    -Başkalarının haklarını ihlal etme,

    İinsanlara ve hayvanlara karşı saldırganlık davranışları görülmektedir. Bu kişiler genelde aktivitelerini planlayamaz ve dürtülerini yönlendiremez.

    Bu bozukluk genel olarak çocukluk ve ergenlik döneminde başlar ve yetişkinlikte de devam eder.

    Bu kişiler pek çok durumda yalan söyler vs tutuklanmaya neden olacak davranışlarda bulunur. Kavga etme ve başkalarına saldırma eğilimindedirler. Yaptıkları bu davranışlar için pişman olup üzgün hissetmezler.  Düzenli bir işe girip çalışamazlar ve borçlarını ödemeyi reddederler.

    Antisosyal kişilik bozukluğu erkelerde kadınlardan daha yaygındır. Erkeklerin yüzde 3’ünün ve kadınların 1’inde olduğu belirtilmektedir.

    Bu bozukluğun nedeni olarak genetik ve çevresel faktörler kadar çocuk yaşta görülen istismar, alkolik ve yine bu antisosyal kişilik bozukluğu tanısı almış anne babayla büyümek sebep olabilir. Kesin nedeni bilinmemektedir.

    Antissyal kişilik bozukluğu tanısı 18 yaşından küçük bireylere konulamaz.  Bu bozukluğun tedavisi zordur ve ilaç – psikoretapi  kombinasyonuyla tedavi yürütülmelidir.

    Sınırda (Borderline) Kişilik Bozukluğu

    Bordeline kişilik bozukluğunun tespiti zordur. Bununla beraber farklı psikolojik hastalıkların belirtilerine de oldukça benzediği için kişilerin de bu belirtileri ayırt etmesi daha da zorlaşarak süreci yıpratıcı hale getirir.

    Borderline kişilik bozukluğu tanısı alan bireyler sürekli bir duygu ve davranış krizinde yaşarlar. Ruh hali değişiklikleri genelde bipolar bozuklukla ilişkilendirilir ancak farklı olarak bu bozuklukta iniş çıkışlar haftalarca hatta aylarca sürebilir. Pek çoğu sıkılmış ve boşlukta hisseder. Diğer kişilerle ilişkilerinde aşırı bağlanma söz konusudur. Bağladıkları kişiler tarafından önemsenmediklerini düşündüklerinde veya kötü davranıldığında yoğun bir şekilde öfkelenir ve saldırgan olabilirler. Dürtüsel bir şekilde kendilerini zarar verebilir, tıkanırcasına yemek yeme ve dikkatsizce araba kullanma gibi potansiyel olarak zarar verici başka davranışlarda bulunabilirler.  Bu bozukluğa eşlik eden depresyon, kişinin acı çekmesine ve intihar girişimlerine neden olabilir.

    Sınırda (borderline) kişilik bozukluğunun sebepleri arasında bireysel yatkınlık, çevresel faktörler, çocuklukta yaşanan istismar veya ihmal ve ergenlik ve yetişkinlik dönemindeki olgunlaşma süreci rol oynadığını yapılan araştırmalara göre söyleyebiliriz.

    Bu tanıyı almış bireylere ve ailelerine yardım etmek için birçok etkili yol vardır. İlaç tedavisi; depresyon, ansiyete ve huzursuzluk gibi belirtileri azaltmak için etkilidir. İlaç tedavisiyle birlikte alınan psikoterapi bireyde sürekli olan bir kişilik değişimini amaçlar. Kişilik bozuklukları için psikoterapi birkaç yıl sürebilir. Bilişsel- Davranışsal terapi ve Diyalektik Davranış terapisi yanlış olan düşünce kalıplarını ve davranışları değiştirmek için kullanılan  yöntemlerdir.

  • Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Bir çocuğa tuvalet alışkanlığı kazandırmak anne – babalığın en zorlu süreçlerinden birisidir. Zor olduğu kadar da sabır isteyen bir süreçtir. Kimi kuramcılar tuvalet eğitimine oldukça büyük önem atfetmişlerdir. Verilecek tuvalet eğitiminin çocuğun yaşamında oldukça derin izler bırakabildiğini iddia ederler. Örneğin Freud’a göre katı bir şekilde verilen tuvalet eğitimi çocuğun ilerde cimri, tutucu, aşırı titiz ve inatçı gibi karakter özellikleri geliştirmesine neden olmakta, aynı şekilde çok gevşek bir şekilde verilen tuvalet eğitimi de çocuğun ileriki yaşamında savurgan, dağınık, vurdumduymaz bir birey olmasına neden olmaktadır.

    Günümüzde tabii ki tuvalet eğitimine bu kadar katı bakmıyoruz ama verilen tuvalet eğitiminin çocuğun psikolojik özelliklerini etkilediği de muhakkak. 

    Peki tuvalet eğitimi kaç yaşında başlamalıdır? Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu çocuğun psikolojik gelişimine olduğu kadar fiziksel gelişimine de bağlı bir olgudur. Çocuğa tuvalet eğitimi verebilmemiz için öncelikle anüs kaslarının olgunlaşması yani yeterli düzeye erişmiş olması gerekmektedir. Yapılan araştırmalara göre çocuklar bu olgunluğa yaklaşık 18 ay yani 1,5 yaş civarında erişmektedirler. Yani bu aylardan önce verilecek tuvalet eğitimi bir işe yaramayacağı gibi çocukta fazladan utanç ve suçluluk duyguları oluşmasına neden olacaktır. 

    Bir anne – baba açısından çocuğun anüs kaslarının olgunlaşıp olgunlaşmadığını anlamanın doğrudan bir yolu yoktur. Düzenli olarak çocuğunuzu gören bir çocuk hekimi bunu daha iyi anlayabilir ve size bildirebilir. Ancak tuvalet eğitimine başlamak için kasların olgunlaşıp olgunlaşmadığını öğrenmek şart değildir. En güzeli 18 ayın biraz geçmesini beklemek ve daha sonra küçük adımlarla eğitime başlamaktır. 

    Her çocuk biriciktir. Her anne – çocuk, baba – çocuk ilişkisi de biriciktir. O nedenle tuvalet eğitiminde net bir reçete vermek olanaklı değil. Verilecek bir direktif bir çocukta çok işe yararken başka bir çocukta ters tepki verebilir. Ancak çok genel bir takım durumlardan söz etmek mümkündür. 

    Bir kere şunu bilmelisiniz ki çocuğunuz için dışkısını kontrol edebiliyor olmak muazzam bir duygudur. Çocuk kendi bedeninde ilk kez böyle büyük bir kontrol kazanmıştır. Bu bir anlamda çocuğun kazandığı ilk bağımsızlık duygularından birisidir. Bu onun için çok önemli bir kilometre taşıdır. Bu nedenle bunu yapabiliyor olmak çoğu çocuğa hem müthiş bir haz duygusu verir hem de onları heyecanlandırabilir hatta korkutabilir. 

    Bu nedenle çocuğunuza karşı sakinleştirici bir tavır takınmanız oldukça önemlidir. Sizin yanında olduğunuzu hissetmelidir. Onu asla zorlamamalı, utandırmamalı ve yapamadığı zaman da cezalandırmamalısınız. Bu gibi tutumlar çocuğunuzda şiddetli utanç duyguları gelişmesine yol açabilir. Bu da süreci uzatabilir hatta uzun yıllar boyunca bir takım davranış sorunlarını tetikleyebilir. Ona karşı kabul edici ve nazik davranmalısınız. 

    Evet, çocuk eğitimin ilk başlarında bocaladığında ceza ve baskı kullanmaktan kaçınmalıyız. Onun yerine ödüllendirme ise özellikle ilk başlarda kullanılmalıdır. Tuvaletini size söylediğinde, doğru yere yaptığında vs. onu uygun bir şekilde ödüllendirmeyi ihmal etmeyin. Bu ödüllendirmeyi hem sözel olarak yapın, hem de seveceği bir şeyi vererek yapın. Ancak davranış oturmaya başladığında, yani artık tuvaletini söyleme ve istenilen yer ve zamanda yapma davranışının sıklığı artmaya, istenmeyen davranışlar azalmaya başladığında ödüllendirmelerin sıklığını azaltın ve arasını açın. Farklı ödüller kullanmaya da özen gösterin. Sürekli olarak aynı ödülün kullanılması ödüle karşı alışmaya yol açacak bu da ödülün beklenen etkiyi vermemesine yol açacaktır. Böylelikle de kazanılan davranış istediğimiz kadar kalıcı olmayabilir. 

    Tuvalet eğitimini çocuğunuz için eğlenceli bir etkinliğe dönüştürmeyi de ihmal etmeyin. Bunu bir oyun gibi yapın. Burası sizin yaratıcılığınıza kalmış. Yukarıda da belirttiğim gibi dışkı denetimin kazanılması ve kas kontörlünün sağlanması çocuk için olağanüstü bir gelişmedir. Bu nedenle de çocuk kimi zaman dışkısına fazlaca bir değer atfedebilir. Bu durumu da aklınızda çıkarmamakta yarar var. Örneğin, sifonu çekerken birlikte dışkıya el sallamak, bay bay demek gibi biz yetişkenlere tuhaf gelebilecek davranışlar çocuk için tuvalet eğitimini daha kolaylaştırıcı ve keyifli bir hale dönüştürebilir. Unutmayın, çocukların dünyası bizden biraz farklıdır. O dünyaya uyum sağlamalı ve saygı göstermeliyiz. 

    Bir başka önemli nokta da şudur ki, çocuklar tuvalet davranışlarını yetişkinler üzerinde bir silah olarak kullanmaya kalkabilirler. Özellikle fazlaca baskıcı ve sabırsız davranırsanız, olumsuz tepkiler verirseniz bunun sizin için ne kadar rahatsız edici olduğunu sezerler. Örneğin, onlara kızdığınızda ya da istediklerini yapmadığınızda tuvalet yapma davranışını size karşı bir silah olarak kullanabilirler. Masanın altına, koltuk arkasına falan kakalarını yapıp sizi kızdırmak isteyebilirler. Tabi ki bu davranış çok da bilinçli bir şekilde kurgulanmış bir davranış değildir. Buna mahal vermemek için yukarıda belirttiğim noktalara dikkat etmek aslında yeterlidir. İstenmeyen şekilde ve yerde gerçekleşen bir tuvalet yapma davranışına olumsuz tepki vermez ancak olumlu davranışları da ödüllendirirseniz bu silahı onların elinden almış olursunuz.

    Tabii ki tuvalet eğitimi bu kadar ana hatlarıyla özetlenemeyecek kadar karmaşık bir süreçtir. Kimi durumlarda zorlandığınızı hissedebilirsiniz. Tam oldu derken birden başa dönüşler yaşayabilirsiniz. Öncelikle hemen bir yenilgi duygusu içerisine girmeyin. Gerekirse en baştan alın. Bir uzmandan yardım almayı da ihmal etmeyin.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedenleri ve İpuçları

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedenleri ve İpuçları

    Çocuğun okul, ev ve sosyal ortamında yapılacak düzenlemeler ile dikkat becerisini nasıl daha verimli kullanabileceği konusunda gelişmeler sağlanır. Okulda sınıf ortamında düzenlemeler yapılması mümkündür. Dikkat eksikliği bozukluğu olan öğrencinin, pencere kenarında değil, duvara yakın ve ön sırada oturması önerilir. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun nörokimyasal temelleri olan bir rahatsızlık olduğu bilinir. Yani hiperaktif çocuk bu davranışları şımarıklığından veya anne- babanın evde disiplin vermemesi nedeniyle yapmaz. Bu nedenle öğretmenler çocuğu veya anne-babayı suçlar tarzda bir yaklaşım sergilememeye özen göstermeli, aksine, tedavi konusunda destekleyici ve motive edici bir tavır göstermelidir. Hiperaktif çocuğu ve ailesini anlayabilmek ve onlara en doğru şekilde yardımcı olabilmek için öncelikle bozukluğu tanımak çok önemlidir.

    Öğrencinin sahip olduğu Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’na bağlı olarak dikkatinin çabuk dağıldığı göz önünde bulundurularak, sınıf içinde hareketli görevler vermek ona kendisini toparlaması için zaman kazandıracaktır. Derste etrafla ilgilendiği veya dalıp gittiği fark edildiğinde, öğrencinin dikkatini konuya çekmek üzere sözel uyaran verilebilir. DEHB’si olan öğrencinin sürekli olumsuz davranışlarına odaklanmak yerine, olumlu davranışlarını ön plana çıkarmak olumlu davranışların artmasını sağlayacaktır. Görevlerini düzgün yaptığı zamanlar gözden kaçırılmamalı, olumlu mesajlar vererek ödüllendirilmelidir.

    DEHB’Sİ OLAN ÇOCUKLARIN YAŞITLARINDAN FARKLARI

    Dikkat eksikliği bozukluğu olan öğrenciler, kendinden, zekâsından beklenenin altında bir başarı gösterebilirler. Bir sınavdan yüksek not alırken, başka bir sınavdan düşük bir not alırlar. Son derece iyi bildiği bir konudan çıkan soruyu, doğru okumadıkları için yanlış cevapladıkları görülür. Soruyu doğru okusalar da, cevaplarken işlem atlayabilirler. Uzun metinlerin olduğu soruları da sabırla okuyamazlar. Sınavlarda zamanı iyi kullanamadıkları için tüm soruları okuyup cevaplayacak za- manları kalmaz. Dersleri takip etmek, dinlemek, uygulamak, günlük programı takip etmek bu çocuklar için zordur. Yönergeleri takip etmede, anlamada ve uygulamada zorluk çekerler. Bu durum sadece okulda değil, günlük yaşantıda da sorunlar yaşanmasına sebep olur ve sınırları zorlayan, söz dinlemeyen, sorumluluklarını yerine getirmeyen, davranış sorunları yaşa- yan çocuklar haline dönüşebilirler.

    Dikkat Eksikliği ve/veya Hiperaktivite Bozukluğu olan öğ- renciler, diğer öğrencilere göre daha yaratıcı, daha özgür dü- şünceli ve sıcakkanlı olma eğilimindedir. DEHB’li öğrencinin sahip olduğu özel yeteneklerin ortaya çıkartılabilmesi için, aile içi sağlıklı iletişimin çok iyi kurulmuş olması gereklidir. Bu sayede DEHB’li çocuk uygunsuz arkadaşlıklar ve kötü alış- kanlıklar yerine, yaratıcı zekâsını ve dürtülerini olumlu yönde kullanmayı öğrenecektir. Hareketliliğini anlamlı şekilde bir takım sporuna yönlendiren DEHB’li çocuk için, takım sporu tedavide de önemli bir adım olacaktır.

    YETİŞKİNLERDE GÖRÜLEN DEHB’NİN ZORLUKLARI NELERDİR?

    Yetişkin DEHB’li bireylerde hiperaktivite bozukluğuna bağlı yaşanan sıkıntılar yaşla birlikte azalmış olsa da, dikkat bozukluğuna bağlı sorunlar yaşamı olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Özellikle iş yaşamında dikkatin odaklanması ve sürdürülmesi gereken durumlarda yaşanan sıkıntılar sebebiyle, çok sayıda iş değiştirmek zorunda kalınması mümkündür. Dikkatin yürütücü fonksiyonlarında (odaklama-sürdürme) yaşanan sorunlar sebebiyle dikkat becerisi gerektiren işlerde sorunlar yaşanmaktadır, örneğin araç kullanılması. Tedavide öncelikle tanının doğru konulması çok önemlidir, çünkü dikkati odaklama konusunda yaşanan sorun birçok başka psikiyatrik hastalıkla benzer bir bulgudur. Psikiyatrik muayene sonrası tanı konulan yetişkin DEHB’lilerde ilaç tedavisi, neurofeedback terapisi ve davranışçı bilişsel terapi uygulanabilir.

  • Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak yeme, yaşamın hangi dönemde ortaya çıkmış olursa olsun kesinlikle bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edilip, altında yatan sebepler tespit edilerek ortadan kaldırılmalıdır. Çocuklarda sıklıkla rastlanan tırnak yeme, birçok durumla beraber ortaya çıkabilir. Kız çocuklarında erkeklere oranla daha sık görülür ve ergenlik döneminde artış gösterebilir. Hatta her iki ergenden birinin tırnaklarını yediğini söyleyebiliriz.

    Fiziksel ceza uygulayan ebeveynlerin çocuklarında daha sık görülen bu davranış, stresle başa çıkma yöntemi olarak gelişiyor. Ebeveynlerinden baskı gören ve eleştirilen çocuk, stresle tırnaklarını yiyerek baş edebilmektedir. Cinsel istismara uğramış çocuklarda da en sık görülen davranışların başında tırnak yeme gelmektedir. Ailelerin bu konuda duyarlı ve tedbirli olmaları önemlidir.

    Genel olarak Tırnak yeme alışkanlığının nedenleri nelerdir diye baktığımızda, üzüntü, sıkıntı ve keder duyguları, kaygı ve gerilim duyguları, saldırganlık ve öfke duyguları, korku duyulması, güvensizlik ve değersizlik duyguları, aile içinde iletişim sorunlarının olması ve yine aile içinde otoriter ve baskıcı bir tutumun olmasını sıralayabiliriz. Tırnak yeme alışkanlığının getirdiği tehlikelere bakacak olursak uzun süre tırnak yiyen kişilerde enfeksiyon gelişimi riski fazladır, ağız ve sindirim sistemi hastalıkları sıkça görülür.

    3-4 yaşlarında çocukların tırnak yeme davranışları ebeveynler tarafından görmezden gelinebilir, çünkü genelde ailesinin dikkatini çekmek isteyen çocuklar bu alışkanlığı edinmektedir. Ancak bu davranış devam ediyorsa altında yatan nedenler acilen araştırılmalıdır. Azarlamak, eleştirmek, bağırmak ve baskı kurmak gibi tutumların olumlu sonuçlar doğurmadığı göz önünde bulundurularak, ebeveynlerin tutumlarını değiştirmeleri gerekir.

             Tırnak yeme konusunda ailelere bazı öneriler sunmak gerekirse, en başta çocuğun dikkatini başka bir yöne çekmenin tırnak yeme davranışının azalmasında etkili bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Çocukların 3-4 yaşına kadar bu alışkanlıkları görmezden gelindiğinde, bundan vazgeçmeleri daha kolay olabilir. Çocuklara sevgi ve şefkat göstermek gerekir, yeteri kadar ilgi görmeyen çocuklar, bunu tırnak yeme olarak dışa vurulabilir. Çocukların hangi dönemlerde tırnak yediğini belirlemeliyiz. Bu alışkanlığı yok etmek için, farklı alternatifler üretmek gerekebilir. Çocukları meşgul edecek uğraşlar bulunmalıdır. Çocuğun kendisine olan güvenin pekiştirilmesi de ayrıca önemli ve gerekir. Öncelikle onları bu alışkanlığın üstesinden gelebileceklerine inandırmalıyız. Çocuğun yaşına göre ve bilgisi dahilinde bundan vazgeçebilmesi için, tırnaklarına zararsız acı sıvılar da sürülebilir. Çocuğa kaygı ve korku oluşturacak durumlardan uzak tutulması da gerekir. 

            Çocuklara bu konuda sabırlı yaklaşmalı, onlara bu alışkanlıktan kurtulmaları için zaman tanımalıyız.

  • Panik Atak Geçirirken Öleceğim! Lütfen Yardım Edin

    Panik Atak Geçirirken Öleceğim! Lütfen Yardım Edin

    Çarpıntı, kalbin hızlı atması atması,terleme, titreme ya da sarsılma, soluğun daraldığı ya da boğuluyor gibi olma duyumu, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumu, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumu, uyuşmalar(duyumsuzluk ya da karıncalanma duyumları), gerçek dışılık(derealizasyon: çevreyi olduğundan farklı algılama) ya da depersonalizasyon(kendini vücudunu olduğundan farklı algılama),denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu,ölüm korkusu panik atağın konularıdır.

    Panik atak nasıl başlar nasıl devam eder sorusunu cevaplamadan önce klasik koşullanma ve edimsel koşullanma nedir bunu anlatmam gerek çünkü panik atak klasik koşullanma ile başlıyor ve edimsel koşullanma ile devam ediyor.

    Klasik koşullanma Rus fizyolog Ivan Pavlov’un yaptığı araştırmalara dayanmaktadır. Pavlov’un ortaya attığı “bağ kurma” yöntemiyle olaylar ve nesneler arasında bağlar kurulur. Pavlov, köpekler üzerinde deneyler yapmıştır. Yaptığı deneyde, bir eliyle köpeğe et verirken öbür eliyle de bir zil çalar. Köpek başta bunu anlayamaz, çünkü eti yemekten dışında bir şeyle ilgilenmiyordur. Fakat birkaç denemeden sonra köpek, zil çaldığında peşinden et de geldiğinden artık yalnızca zil sesi duysa bile salyası salgılar. Çünkü zil sesi ile et arasında bağ kurmuştur atık. Başta köpek için bir anlam ifade etmeyen zil, daha sonra köpek için anlam ifade eden bir şeye dönüşmüş olur. Kedinize birkaç seferden fazla kedi maması verdiğinizde kediniz artık sizin gelişinizle mama arasında bağ kurar
    ve sizi görür görmez size doğru koşar. Farklı bir örnek vermek gerekirse çocuğunuz yoğurt yemek istemiyorsa sevdiği meyvelerle yaptığınız yoğurt salatası yoğurda karşı olumlu bir tutum geliştirmesini sağlayabilir. Ya da köpekten korkuyorsanız, ve bir arkadaşınızı her defasında köpeğiyle beraber görüyorsanız artık köpek ile arkadaşınız arasında bağ kurduğunuz için köpeğe verdiğiniz tepkiyi arkadaşınıza da verebilirsiniz. Arkadaşınızı gördüğünüzde normalde irkilip korkmazken artık köpekle bitirtirdiğiniz için arkadaşınızı gördüğünüzde sanki köpeğini görmüş gibi irkilirsiniz.Panik atak da klasik koşullanma ile başlar. Kalp atışlarınızın hızlanması normalde korkutucu bir uyaran değilken kalp atışlarınız hızlandığında (mesela koştunuz diyelim kalp atışlarınız hızlandı) bu durumda korkmazken, klasik koşullanmadan sonra korkmaya başlayabilirsiniz. Kalp atışlarının hızlanması ile kaygı zihnimizdebitişir. Bu durumda artık kalp atışlarımız arttığında kaygı duymaya başlayabiliriz. Panik atak klasik koşullanma ile başlar fakat edimsel koşullanma ile devam eder.

    Edimsel koşullanma ne demek? Bizim davranışlarımızı yöneten davranışlarımızın sonuçlardır. Eğer bir davranışımız bize ödül getiriyorsa o davranışı devam ettirme eğilimimiz artar ya da davranışımız sonucunda istemediğimiz bir şeyden kurtuluyorsak da o davranışımı devam ettirme isteği duyarız. Panik atak edimsel koşullanma ile nasıl devam ediyor peki? Kalp atışlarınız hızlandı ya da karıncalanma duyumsadınız ya da terlemeye başladınız ve aklınıza ölüyorum düşüncesi geldi ve doğal olarak paniklediniz yani kaygı duydunuz, kaygıyı azaltmak için kendinizi hastaneye attınız diyelim burada hastaneye gitmenizle kaygı azalıyor yani istemediğiniz bir şeyden kurtulmuş oluyorsunuz işte bu kısım edimsel koşullanma oluyor. Yani yaptığınız davranış(hastaneye gitme davranışı) kaygınızı azaltıyor, istemediğiniz sizi rahatsız eden duygudan kurtulmuş oluyorsunuz dolayısıyla artık her kaygı duyduğunuzda kaygı duymamak ve ölmek üzere olmadığınızdan emin olmak için hastaneye koşuyorsunuz. Her hastaneye gidişinizle kısa süreliğine rahatlıyor(kaygı azalıyor) fakat ertesi gün tekrar aynı kaygı geri dönüp ensenize yapışıyor. Bu kısıma edimsel koşullanma diyoruz.

    Panik bozukluk beden duyumlarının felaketleştirilmesi ile başlar. Felaketleştirme sonucu ortaya çıkan panik atakta kalp krizi, beyin kanaması, kontrolü kaybetme şeklinde düşünceler vardır. Ölüm düşünceleriyle alakalı sorun yaşayan bireylerle çalışırken bu bireylerin öncesinde doktor muayenesinden geçip geçmediklerini sorarız. Zaten danışanlar birçok kez doktora gittikten sonra psikoloğa gitmeye karar verirler. Danışanlar doktor doktor gezerler ve fiziksel, biyolojik herhangi bir sorun olmadığı şeklinde geribildirim aldıktan sonra bizlerle görüşmeye gelirler.

    Danışanların panik belirtilerini başlatan, sürdüren, alevlendiren davranışlarına ve düşüncelerine ve de felaketleştirici inançlarına odaklanılır. Bedensel duyumların tehlikeli olarak yorumlanması ile kişi kaygı duymaya başlar. Yani burada yorumlamada yapılan bir davranış kişinin duygularını etkilemektedir. Kişi panik atak sırasında hangi bedensel duyumları duyumsuyor, aklından hangi düşünceler geçiyor, hangi duyguları hissediyor ve hangi davranışları yapıyor yani panik atakla nasıl başa çıkmaya çalışıyor bunlar danışanla beraber tespit edilmeye çalışılır. Yani panik atak gelmesin diye aldığı önlemler neler, panik atak geldiğinde neler yapıyor? Panik atak gelmeden önce neler yapıyordu? Ve bunun yanında kişiler arası ilişkilerinin nasıl olduğu da öğrenilmelidir.

    Sorunun ne zaman ortaya çıktığına bakılmalıdır, nasıl bir seyir izlemiş bunlar öğrenilmelidir. Panik atağı tetikleyen bir yaşam olayı yaşamış olabiliriz. Bunu keşfetmek gerekir. Pabik atakların başladığı zamanda hayatımızda değişiklik olarak neler var bunlara bakmalıyız. Şehir değişikliği ya da bir ölüm ya da yeni bir işe başlama ya da okul mezuniyeti gibi yaşam olaylarının olup olmadığı kontrol edilmelidir, çoğu zaman yaşanılan bir hayat olayının üzerine panik ataklar görülmektedir.

    Panik atak kişinin hayatını ne yönde etkiledi nelerin önüne geçiyor görüşmelerde bunun üzerinde durulmalı çünkü danışanı görüşmeye getiren panik atak değil onun getirdiği kısıtlamalardır.

    Danışanın yaşadığı sorun hakkında ne düşündüğü çok önemlidir ona göre bu yaşadıkları neyden kaynaklanmakta ve çözümü nasıl olacak bunları öğrenmek gerekir.

    Görüşmelerin öncelikli hedefi: 1. Danışanın kendi düşüncelerini tanımlamayı başarması, 2. Danışanın kendi düşüncelerini alternatif düşüncelerle değiştirebilmesi. Danışan alternatif düşünce geliştirebilirse duygu ve davranışları da değişebilir. Düşünceler duyumların felaketi işaret ettiği yönündedir felaket dışında neleri işaret edebilir üzerinde çalışılmalıdır. Beden duyumu-düşünce-duygu-davranış arasındaki ilişkiye odaklanılmalıdır.

    Panik atak geçiren danışanlar bedenlerinde bir ağrı ya da kalp atışlarında bir hızlanma olup olmadığını kontrol ederler, kontrol ederler çünkü olabilecek kötü bir şeyin önüne geçme şansları olsun diye. Böyle davranınca daha da fazla bedenlerine odaklanıp ne duyumsadıklarına dair kontrollerini artırırlar. Danışanlar panik atak geldiğinde kaçınma davranışları yaparlar(hastaneye gitme, vb.) ve bu davranışlar kişilerin olumsuz düşünceleriyle yüz yüze gelmesinin önüne geçer, kişi hastaneye gittiği için hoş olmayan bir durum yaşamadığı düşüncesine inanmaya başlar hastaneye gitmediğinde ne olacağını görme fırsatını elinden kaçırır ve olumsuz düşüncesine inanmaya devam eder. Hatta olumsuz düşüncesi kendi kendini doğrulayan kehanet haline gelmiş olur.

    Danışandan geçirdiği panik atağı taklit etmesi ya da zihninde canlandırması istenebilir böylelikle duygu ve düşünceleri fark etmek kolay olabilir.

    Danışanın panik atak anında zihninden geçen düşünceler(örn. kalp krizi geçiriyor olabilirim, felç olacağım, kör olacağım, boğulacağım, nefes alamayacağım) danışanla beraber değerlendirilmeye alınır. Kanıt ve karşı kanıt yöntemiyle düşünceler incelenebilir. Yani düşünceler destekleyen ne gibi veriler var desteklemeyen ne gibi veriler şeklinde mercek altına alınır. Bu kısım bilişsel teknikler kısmında yapılan çalışmalardır.

    Davranışsal kısımda ise duyumları artırmayla oluşan belirtiler ile düşünceler arasındaki ilişki üzerinde çalışılır. Duyumları artırmayla oluşan belirtiler ne demek? Mesela kalp atışlarının artışını kalp krizi geçirmesiyle bağlantılandıran bir kişiyi düşünelim. Bu kişiden kalp atışlarını artırması istenir. Kalp atışları hızlanması ile istenen duyum artırılmış olur. Bu duyumu kişi ölebilirim şeklinde değerlendirebilir kalp krizi geçirebilirim şeklinde yorumlayabilir. Bu duyumu yaşadığında ölebilirim şeklinde yorumladıktan sonra kişi doğal olarak kendi yorumuna uygun olarak ölmemek için önlem alacak yani kaçma kaçınma davranışları sergileyecektir. Örneğin, hastaneye gidecek ya da içinden sessizce dua okuyacaktır. Özetle birey rahatlamaya çalışacaktır. Rahatlamak için yaptığı davranışlara kaçma kaçınma ve güvenlik sağlama davranışları deriz.

    Eğer kişi bu kaçma kaçınma davranışlarını yapmazsa mesela hastaneye gitmezse ne olur? Düşünün ki öleceğinizi düşünüyor olduğunuz halde hastaneye gitmiyorsunuz. Kulağa çok garip ve ürkütücü geliyor değil mi? Ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunuzu düşünüyorsunuz ve hastaneye gitmeme davranışını tercih ediyorsunuz. Kaygınız daha da yükselecektir. Yani kaçınma davranışınızı gerçekleştirmeyince rahatlamayacaksınız ve kaygınız yükselecektir. Hastaneye gitmeyince ya da diğer kaçınma davranışlarınızı yapmayınca kaygınız yükselecektir fakat kaygı da diğer duygularda olduğu gibi sonsuza kadar sürmeyecektir bir süre yükselişe geçecek pik noktasına ulaşacak ve daha sonra yavaş yavaş düşüşe geçecektir. Yani kaygının bir ömrü vardır. Şiddeti hep aynı kalmaz. Kaçma kaçınma ve güvenlik sağlama davranışlarını yapmayınca birey kaygı ile yüz yüze geldikçe kaygıya karşı duyarsızlaşacak ve kaygısını yönetmeye başlayabilecektir. Danışanlara seansta bu deneyimletilmeye çalışılır. Yani kaygı ile yüz yüze gelme çalışmaları yapılır. Danışan izin verirse danışanla beraber yapay bir panik atak seans sırasında yaratılmaya çalışılabilir. Belirtileri artırma yöntemi kullanılabilir. Mesela hızlı hızlı nefes alması istenerek kalp atışlarını kendisi artırması sonra nefesini yavaşlatarak kalp atışlarını düşürmesi istenebilir. Ya da ellerinde karıncalanma duyumsadıktan sonra felç olacağı şeklinde bir düşüncesi beliren bir bireyi hayal edelim bireyden kendi kendine ellerini sıkarak ellerinde karıncalanma duyumunu kendi yaratması istenir. Danışanlara panik atağı yönetebilmesi için gevşeme, kontrollü soluk(diyafram nefesi), kese kağıdı soluma teknikleri öğretilir.

    Yapay panik atak yaratıldıktan sonra danışan bu panik atağı nasıl yönetebileceğine dair bir fırsat yakalamış olur. Danışandan panik atak yaratıldıktan sonra gevşeme, kontrollü soluk(diyafram nefesi), kese kağıdı soluma teknikleri kullanarak panik atağı bitirmesi istenir böylece danışan kaygıyı nasıl kontrol altına alacağını kavrar. Bu durumda danışan panik atağı başlatıp bitirebileceğini görmüş olur. Yani kalp atışlarını danışan kendi artırabildiğini ve sonra yine kendi azaltabildiğini deneyimlemiş olur. Yapay panik atakla gerçek panik atak arasındaki farklar sorulabilir danışana.

    Bu uygulamalar sırasında ölebilirim, bayılabilirim, felç olabilirim şeklindeki düşünceler ortaya çıkar ve uygulama sonrasında bu düşüncelere ne olduğu ile ilgili de çalışma yapılır yani danışan tarafından vücudunda duyumsadıkları yeniden yorumlanır. Böylece panik atak kısır döngüsü kırılmaya başlayacaktır.

    Tersine niyetlendirme yöntemi kullanılabilir. Bu yaklaşımda kişinin korktuğu kaçındığı terleme, titreme, çarpıntı, uyuşma, ağrı kendi iradesiyle oluşturması istenir. Burada kişinin korktuğu sonuçları abartması istenir. Danışana şu denilebilir: ‘ Seni korkutan ne ise onun gerçekleşmesini kendine söyle.’ Ölmekten korkan bir danışana şöyle denilebilir: ‘Ölmene izin vermeye çalış.’ Bu teknik duyumsama azalana kadar sürdürülmelidir,yani terleme azalana kadar, titreme çarpıntı azalana kadar ya da uyuşma azalana kadar devam edilmesi gerekir.

    Görüşmelerin gündemi danışanla birlikte belirlenen hedef listesinden seçilmelidir. Ya da yakın bir vakitte yaşanan bir yaşam deneyimi de görüşmenin gündemi olarak seçilebilir. Görüşmeye bir önceki görüşmede verilen ev çalışması ile başlanır.

    Danışana görüşmelerde nasıl bir yol izleneceği açıklanmalıdır yani danışan panik atakla alakalı nasıl bir yöntem kullanılacağını özetle panik atağı yönetme rasyonelini, matematiğini anlamalıdır. Danışana anksiyete ile ilgili bilgi verilmelidir. Danışandan etkinlik çizelgesi doldurması istenebilir böylelikle danışan saat saat ne yaptığını yazar bedensel duyumları denetleyebilme, çevreyi denetleyebilme becerisi kazanma şansı olur. Sonrasında danışanlarla düşüncelerle çalışmak gerekir. Düşüncelerle çalıştıktan sonra davranışsal deneyler yapılabilir. Kaçınma davranışlarını azaltılması yönünde çalışılmalıdır. Daha sonrasında düşünceler üzerine çalışmak gerekir. Bir düşünce seçilip böyle düşünmenin artı ve eksisi ne olabilir şeklinde bir çalışma yapılabilir.

    Panik atak kendiliğinden geri gelir mi?

    Evet, gelebilir eğer danışan seanslarda öğrendiği becerileri tekrar etmezse panik atak geri gelebilir. Hafif bir iyiye gitmeyle seanslarda verilen ev çalışmalarının yapılmaması panik atağı tekrar çağırabilir.

    Panik ataklar bittikten, panik atağın tekrar gelmemesi önlem alınmalıdır. Panik atak stresli bir dönemde ortaya çıkar, dolayısıyla olası bir stres kaynağı ne olabilir bunları keşfetmek gerekir. Stresli bir olay yaşadığında stresle nasıl başa çıkabileceği konusunda danışana beceri kazandırmak gerekir. Böylelikle stresli bir yaşam olayı karşısında kişi yaşadığı stresi yönetebilecek ve panik atak geçirme ihtimali düşecektir. Panik atak tekrar gelse dahi kişi artık onunla nasıl başa çıkacağı konusunda birçok yöntem öğrenmiş bir şekilde seanslardan ayrılır.

    Panik atak ve panik bozukluk farklı şeylerdir panik bozuklukta sadece panik ataklar görülürken, sosyal fobi yaşayan birey sosyal ortamda panik atak geçirebilir ya da depresyondaki bir birey depresyona ek olarak panik atak geçirebilir ya da yaygın kaygı yaşayan bir birey kaygılandığı durumlara ek olarak panik atak geçirebilir.

    Kaygılarınızı yönetebilmeniz dileğiyle.

  • Travma Nedir?

    Travma Nedir?

    Fiziksel ve psikolojik bütünlüğümüzü tehdit eden her türlü olay bizim için travmadır. Yaşamımıza, vücut bütünlüğümüze, inanç sistemlerimize, sevdiklerimize yönelik olan herhangi bir tehdit bizde travma oluşturabilir. Travma, hiç beklemediğimiz bir anda ve ne yaparsak yapalım asla hazırlıklı olamayacağımız bir şekilde inen ani bir darbedir. Bizi, geçmişimiz ve geleceğimizden koparan bir zamansızlık halidir. Ayrılık/boşanma, iş kaybı, aile içi şiddet, tecavüz, trafik kazası, ani hastalık ve ani ölümler kişisel travma listesine girer.

    TRAVMA SONRASI GÖRÜLEN TEPKİLER NELERDİR?
    Duygusal tepkiler: Şok, üzüntü, öfke, endişe, suçluluk, umutsuzluk, kaygı, korku, karamsarlık, donukluk, aşırı sinirlilik, çaresizlik duygusal tepkilerdir. Çocuklarda korku ve endişe sıklıkla görülen tepkilerdir. Korku insan hayatını tehdit eden herhangi bir tehlike karşısında verilen normal bir tepkidir. Çocuklar genelde olayın tekrar olmasından, ölümden, ailesinden ayrılmaktan veya yalnız kalmaktan korkabilirler.
    Düşünsel tepkiler: İnanamama, düşünce ve dikkat dağınıklığı, unutkanlık, çarpık ve genellemeye dayalı (her şey ve herkes kötü gibi) düşünceler, sık sık beliren imajlar, olayla ilgili görüntüler ve olayı tekrar tekrar yaşama bu tür tepkiler arasındadır.
    Fiziksel tepkiler: Baş, göğüs ağrısı, mide yanması ve/veya bulanması, kalp sıkışması, gürültüye karşı aşırı duyarlılık, iştah artması ya da azalması, sürekli yorgunluk hali, nefes darlığı gibi fiziksel tepkiler bedenimizin travma karşısında yarattığı belirtilerdir.
    Davranışsal tepkiler: Uyku ve yeme bozuklukları, sosyal çevreden uzaklaşma, kendini ihmal etme, içe kapanma, alkol ve madde kullanımı, kaçınma davranışları, konuşmama, dikkatsizlik ve dağınıklık, sürekli aynı şeyle uğraşma, hiçbir şey olmamış gibi davranmak travma karşısında gösterilen davranış biçimleridir. Çocuklar ise; kendi başlarına gidip yatmak istemeyebilirler uykuya dalmakta güçlük çekebilirler, geceleri sık sık uyanabilirler ve /veya kabuslar görebilirler. Böyle zamanlarda çocukların ebeveynlerine yakın olmayı istemeleri ve ebeveynlerin de çocuklarını yanlarında istemeleri gayet doğaldır. Çocuklar stres altında daha küçük yaşlarda yaptıkları davranışlara (alt ıslatma, anneye yapışma, parmak emme gibi) geri dönebilirler. Kısa süreli olarak böyle davranışların belirmesi normaldir. Anne- baba bu davranışlar karşısında aşırı tepki gösterdiği takdirde, daha da uzun süre devam edebilir.

    TRAVMALARLA NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİZ?
    Küçük ama gerçekleştirebileceğiniz sorumluluklar/roller edinin, yalnız kalmayın, fiziksel açıdan kuvvetli olabilmek için, kendinizi asla ihmal etmeyin ve iyi beslenin, dinlenmek için kendinize zaman verin, spor yapmak stresi azaltmanın en iyi yollarından biridir; spor yapın, alkolden uzak durun, gösterdiğiniz tepkileri normal kabul edin, başınıza gelenin sizin kontrolünüz dışında geliştiğini ve ne yaparsanız yapın, bu gibi durumlar karşısında hazırlıklı olunamayacağını kendinize hatırlatın, davranışlarınızı gözden geçirin; hayatınızın önceliklerini değiştirin, anlamsız bulduğunuz ve yapmak istemediğiniz şeyleri devreden çıkarın, sizin için önemli olan kişiler ile daha sık görüşün, daha derin ilişkiler kurun, bugünü yaşamaya özen gösterin, yasınızı yaşamak için kendinize izin verin, güçlü gözükmek için çaba göstermeyin, sizi anlayan kişiler ile bağlantınızı koparmayın ve gerekiyorsa lütfen profesyonel birinden destek alın.

    Unutmayın ki; verdiğiniz tepkiler normal insanların anormal durumlar karşısında verdiği tipik reaksiyonlardır. Siz değil, başınıza gelen durum anormal.

  • Akran Zorbalığı Nedir?

    Akran Zorbalığı Nedir?

    Kişinin kendisine kıyasla güç olarak daha aşağı olan birisine, fiziksel olarak ya da sözlü

    olarak rahatsızlık verecek düzeyde uyguladığı güç içeren kasıtlı olarak ve süreklilik arz eden

    negatif müdahalesi anlamına gelmektedir. Bu durum bir tür saldırganlık ve zarar verme hali

    olarak açıklanabilir.

    AKRAN ZORBALIĞININ TÜRLERİ

    Fiziksel zorbalık: Fiziksel güce dayalı, itme, dürtme, tekmeleme, tükürme, vurma, ısırma, kulak çekme, tekme atma, çelme takma, zarar verici aletlerle saldırma ya da korkutma gibi davranışları barındırır.

    Sözel zorbalık: Çocuğun konuşmasıyla, boy-kilo gibi fiziksel özellikleriyle ya da giysi-gözlük gibi dış görünüş özellikleriyle alay etme. Bunun yanı sıra küçük düşürmek için lakaplar takma ya da kötü sözler kullanmayı içeren davranışlardır.

    Sosyal/duygusal zorbalık: Dışlama, oyunlara almama, görmezden gelme, konuşmama, başkalarının o kişiyle konuşmasına mani olma, diğerlerini mağdur olan çocuğa karşı kışkırtma ya da çocukla ilgili çeşitli yerlere çirkin yazılar yazma gibi davranışlar olarak da karşımıza çıkan bir diğer tür olarak geçmektedir.

    Cinsel zorbalık: Cinsel amaçlı dokunma, sarkıntılık yapma, cinsel çağrışımlı sözcükler kullanarak imalarda bulunma, başkalarının giysilerini kaldırma ya da çıkarma, hakkında cinsel içerikli söylentiler yayma vb. davranışlar ise olarak adlandırılmaktadır.

    Eşyalara yönelik zorbalık: Eşya ya da yiyecekleri zorla alma, haraç alma, zorla bir şeyler ısmarlatma, okul eşyalarına zarar verme gibi saldırgan davranışlar da görülebilmektedir.

    Siber zorbalıktır: Diğerlerinden daha farklı olarak daha dolaylı olarak görülebilen, çevrim içi kanallar yoluyla kendini koruma gücü olmayan bireylere uygulanan başkasının kimliğine bürünme, sanal dışlama, iftira atma, bilgi çalma ve kötü yönde kullanma gibi saldırgan davranışları barındırır.

    Neden Akran Zorbalığı Yapılır?

    Çoğunlukla zorbalık yapan çocuklar akran grupları tarafından takdir almak ve onaylanmak için bu davranışları sergilemektedirler. Böylece güç gösterisi yapmış ve akran grubu içinde kendine bir yer bulmuş olacaktır. Bu nedenle de zorba çocuklar kendi akran grupları tarafından büyük kabul görmekte, zarar gören çocuklar tarafından reddedilmektedir. Ancak bu çocuklar için zorbalık yapan akran grubunun bir üyesi olmak önemli olduğundan onları reddeden çocukların zarar görmüş çocukların tavır ve tutumları pek bir anlam ifade etmemektedir.

    Akran çatışması ve akran zorbalığını ayırt etmek önemlidir!

    Normal Akran Çatışması

    • Taraflar eşit güçtedir.

    • Her zaman gerçekleşmez..

    • Zarar boyutu ciddi değildir.

    • Her iki tarafta da benzer duygulara yol açar.

    • Amaç taşımayabilir.

    • Sorunu çözmek adına taraflar arasında çaba söz konusudur.

    Akran Zorbalığı

    •  Güçler arası dengesizlik vardır.

    •  Devamlılığı olan davranışlardır.

    •  Kasıtlı olarak yapılır.

    •  Mağdur, duygusal tepki gösterebilirken zorba tepkisizdir.

    •  Güç ya da kontrol elde etme amacı taşıyabilir.

    •  Sorun çözme adına yapılmaz, zarar verici niteliktedir.    

    Zorba davranışın sergilenmesinde etkili olan bazı faktörlerden söz edilebilir. Bunlar:

    • Çocukların büyüdükleri ortamdaki refah, 

    • Suç oranı,

    • Ailenin sosyo-ekonomik düzeyi,

    •  Benzer davranışlar sergileyen bireylerin varlığıdır. 

    Bu durumlar zorbalık davranışının ortaya çıkmasında tetikleyici, etken olabildiği gibi çıkmaması adına da önemli rol oynamaktadır.

    Zorba davranışlarda kırılması gereken bir döngü vardır.  Bu döngü de en önem arz eden ve müdahale edilmesi gereken davranış, zorbalığı görmezden gelmektir. Aksi taktirde zorbalık pekişmeye devam edecek ve zarar verici davranışlar durmayacaktır. Bu döngünün kırılmasında öğretmenler, rehberlik birimi ve değerli ailelerimizin katkıları oldukça önemlidir.

    AİLELER NELER YAPABİLİR?

    Çocuğunuzun zorbalık yaptığını düşünüyorsanız

        Sakin ve net bir tavırla bunun onaylanan bir davranış olmadığını belirtin. Bu davranışı neden yaptığı konusunda çocuğunuzu dinleyin ve uzun vade de çocuğun bu davranış dolayısıyla nasıl kayıplar yaşayacağının üstünde durun. Mağdur olan ile empati kurmasını sağlayarak onun davranışı sonucunda nasıl hissetmiş olabileceği ile ilgili konuşun. Zorbalık davranışının gelişmesinde rol model olan aile üyesi ya da yakını varsa uyarın. İyi bir örnek olun ve zorbalık karşıtı davranışlar edindirmeye çalışın. Bu konuda olumlu davranışlar geliştirdiğinde mutlaka taktir edin. 

    ! Çocuğunuzun zorbalık mağduru olduğunu düşünüyorsanız, 

        Açık bir biçimde iletişim kurun ve onu anlamaya çalışırken büyük tepkiler sergilememeye çalışın. Tartışmak yerine nerede ve nasıl olduğu ile ilgili bilgi almaya çalışın. Çocuğunuz mağduru olduğu zorba davranışı anlatmamanızı isterse, bunun zorbayı korumak olacağını anlatın. Çocuğunuzu suçlamayın. Konu ile baş etmesi içinçocuğa destek olun, tek başına mücadele vermesi gerekmediğini iletin. Sosyal destek ağlarını arttırmak adın arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmek için cesaretlendirin. 

    ! Çocuğunuzun seyirici olan toplukluktan olduğunu düşünüyorsanuz,

        Bu gruptaki çocuklar ne yapacaklarını bilmediklerinden ya da kalabalık insan topluluğundan birinin elbet yardım edeceği düşüncesine sahip olduğundan sorumluluk dağılması yaşayabilmektedirler. En önemli olan ise zorbalığın ne olduğunu ve yapılacakları çocuklara aktarırken; engelleyici durdurucu davranış ve tutumlarını, iletişim yolu ile anlaşmayı ve çatışma yönetimini çocuğa öğretmek fayda sağlayabilmektedir.

    *Böyle durumlarda mutlaka zorba davranışın ortaya çıktığı kurum ile işbirliği kurun. 

  • Çocukları Sevgi ve Disiplinle Yetiştirebilmek

    Çocukları Sevgi ve Disiplinle Yetiştirebilmek

    Sevgi ve disiplin birbirine aykırı görünmelerine karşın aslında çocuk yetiştirmede birbirlerini tamamlayan iki unsurdur. Önemli olan her ikisini de uygularken çocuğun yaşına ve ihtiyaçlarına uygun şekilde uygulayabilmektir.

    Çocuk gelişiminde sevgi kadar disiplinin de önemi vardır. Sevgi ve hoşgörümüz, çocuğun temel güven duygularını pekiştirir, daha özgüvenli ilişkiler kurmasına, çevresini daha cesaretle keşfetmesine vb… sağlar. Disiplin ise çocuk açısından tamamlayıcı bir unsurdur. Burada bahsedeceğimiz disiplin çocuğu hizaya sokacak, yaramazlıkları önleyecek bir anlayıştan farklıdır. Çocuğun disiplin yoluyla sorumluluklarını kavrayabilmesi, sınırlarının farkına varıp buna göre daha doğru ilişkiler kurabilmesi, seçimlerini daha rahat yapabilmesi ve problemlerini daha başarılı çözebilmesi amacıyla uygulanmalıdır. Çocuklar büyüdükçe bu iki kavramın doğru ve tutarlı uygulanabilmesinden son derece fayda göreceklerdir.

    Öncelikli olarak sevgiden bahsedecek olursak düşünmemiz gereken çocuklarımızın tamamıyla bize bağımlı ve muhtaç bir yaşam sürüyor olduklarıdır. Bizler çocuklarımızı severken çok fazla düşünmediğimiz kendi olumlu duygularımızla mı, yoksa kırık dökük hayatımızda bir teselli bulabilmek için mi onlara sarılıyoruz. Bu anne babalar açısından büyük bir handikaptır. Çünkü bize ağır gelen sorunlarımızdan uzaklaşabilmek için çocuklarımıza sarılmamız aslında onların gerçek anlamda ihtiyaç duygukları sevgiyi verebilmemizden bizleri uzaklaştırır. Unutmayalım ki yetişkinler olarak çözemediğimiz sorunlarımız için derman bulabileceğimiz en son kişiler çocuklarımızdır. Bu açıdan düşünürsek yetişkinler olarak yaşadığımız bütün sorunların çocuğun dünyasına ait olmadığını anlarız. Çocuğumuzla kuracağımız ilişki, onun dünyasına ait merakları, sorunları, sorumlulukları vs.. içermelidir. Kendi kişisel kaygılarımızı çocukla kuracağımız ilişkinin içinde yaşarsak herşeyi hem çocuk hem de kendimiz açısından anlaşılmaz ve işin içinden çıkalamaz bir hale getiririz.

    Bütün bunları göz önünde bulundurarak düşünürsek çocuğumuza koyacağımız sınırlar ve kurallar, çocuk için anlaşılır olmalıdır. Aile olarak kendi içimizde tutarlı ve ortak şeyler söylemeliyiz. Birimizin yasakladığı bir şeye diğerimiz izin veriyorsa bu yasak çocuk açısından anlamsızlaşır. Çocuk her zaman faydacı davranacaktır. Anneden koparabileceği izni anneden, babadan koparabileceği izni babadan istemeye başlar, yada birisi izin vermezse diğerinden izin ister. Bu durum çocuklarımız açısından tutarsız bir ilişki ağı olup bir türlü sınırlarını bilememesine ve her fırsatta aynı konuları dayatmasına neden olur. Ebeveynlerin özellikle göz önünde bulundurması gereken şey budur. Çocuğu kimin daha fazla sevindirdiği değildir. Zaten bu tip bir çelişki ileride çocuğumuzun sosyal yaşamda pek çok yaşamasına neden olacaktır. Evde aile büyükleriyle yaşıyorsak (büyükanneler, büyükbabalar) bu konuda özellikle onları da bilinçlendirmeliyiz. Torunlarına karşı çok daha yumuşak yüzlü olabilirler. Böyle bir durumda annen baban izin veriyorsa diye teyit almaları gerekir.

    Koyduğumuz kuralların, verdiğimiz cezaların çocuk açısından anlaşılır ve akla yakın olması gerekir. Aksi taktirde çocuklar için için kırgınlıklar yaşarlar, anlaşılmadıkları ve sevilmedikleri duygusuna kapılırlar. Çocuk, sevgiyi aldığı zamandaki gibi disipline edilirken de sevinç ve mutluluk yaşamaktan hoşlanır. İşte bu yüzden çocuk disiplininde ödül her zaman cezadan daha fazla işe yaramaktadır. Çocuklarımızın günlük düzenini (bilgisayar, sokak, ders, yemek gibi), her zaman yapmaktan hoşlanmadığı yada zorlandığı faaliyeti, zevk aldığı uğraşın yapılması için gerekli bir iş olarak sunmalıyız. Bu şekilde zevk aldığı işler otomatik olarak sorumluluklarını gerçekleştirmenin ödülü biçiminde sunulacaktır. Tabi bunu yaparken sınırsız olmamalıyız, eğlenceli faaliyetinde sınırları olmalıdır, bunu nasıl kullanacağına da çocuk karar vermelidir. Çocuğun güvenliği ve sağlıklı gelişimi açısından ondan sorumlu olan ailelerdir. Bu yüzden sınırlar koyarken otorite biz olmalıyız. Aşırı otoriter olmak kadar otorite koyamamakta sakıncalıdır. Bu konuda özellikle yapamayacağımız şeylerle tehdit etmemeliyiz (bacaklarını kırarım, pipini keserim vs..). Bu şekilde bir davranış hem otorite koyamamamıza hem de çocuğumuzun ruhsal yönden sıkıntılı bir gelişim izlemesine neden olacaktır. Aynı şekilde çocuğun istediği herhangi bir şey içinde tutamayacağımız sözler vermemiz son derece sakıncalıdır. Buna örnek olarak çok pahalı olan, alamayacağımız şeyleri bir gün alacağımız hayalleri kurdurmamızı söyleyebiliriz. Bu, o anda çocuğun bunu ertelemesine yarasa bile ileriki hayatında çocukluğunda hayalini kurupta ulaşamadığı şeylerin gelecekte ki birer yansımaları olacaktır. Muhtemelen kişinin normalde elde edebilmesinin zor olduğu şeyleri elde edebilmek için sınır tanımaz bir hırsla çabalamasına neden olacaktır.     

    Çocuğumuz yolda, alışveriş merkezinde bizden bir şey istiyor ve bizde alamıyor isek ve çocuk inatla ağlıyor ve diretiyor ise yapılacak en mantıklı şey sabırlı olmaktır, dövmek ve çekiştirmek değil. İstediği ağlasın, kendini yerlere atsın, sabırlı olmalıyız. Eve döndüğünde unutur, ve bu tecrübesinden ağlayarak isteklerini gerçekleştiremeyeceğini öğrenmiş olur. Tekrar etmemeye başlar. Özellikle dayaktan kaçınmalıyız çünkü bu çocuk açısından ders verici değil gurur kırıcıdır. Çocuk cezalandırılırken mutlaka bunu niçin yaşadığını bilmek ve anlamak zorundadır. Yoksa olumlu davranışları pekiştirmek, olumsuz davranışları azaltmak hedefinden uzaklaşmış oluruz. Dövmek, çocuğun sorunlu olduğunu değil, bizim zorluklar karşısında zayıf ve tahammülsüz olduğumuzun göstergesidir. Çocuğa verilecek en iyi ceza onun zevk aldığı faaliyetleri kısıtlamaktır, doğru olan davranışları da sevgi ile ödüllendirmektir. Bazen sıcak bir sarılış, onlara alınacak pahalı bir hediyeden çok daha değerli olabilir. Onları maddi şeylerden daha fazla sevgimizle ödüllendirmemiz, çocukların benlik değerlerinin daha sağlam olmasını sağlar.

    Bazen disiplin açısından eğlence ve oyuncak çok iyi fırsatlar sağlayabilir. Öncelikle çok fazla oyuncak almanın zararlı olduğunun bilinmesi lazım. Bu, çocuklara oyuncakları daha değersiz ve her istediğinde ulaşılan nesneler haline getirir. Halbuki gelecek hayatlarında istedikleri bir kaç seçenek arasında seçim yapmak zorunda kalacaklardır. Elde ettikleri şeylere daha az değer verecek ve buna dair sorunlar yaşayacaklardır. Çoğu aile kendi çocukluklarında yaşayamadığı yada çok yoğun olup çocuklarıyla yeterince ilgilenemediği için duydukları bu  sıkıntıyı onların her istediğini alarak gidermeye çalışır. Bu çok yanlış bir davranıştır. Kesinlikle elde ettiğine değer verebilmesi için ona vakit tanımalıyız. Yaklaşık üç dört haftada bir oyuncak alınmalıdır. Birden fazla beğendiği oyuncak varsa aralarından birini seçmek ve diğerlerini gelecek sefere ertelemek için onları teşvik etmeliyiz. Eğer pahalı ama alabileceğimiz bir şeyi istiyorlarsa onlara bu oyuncağın parasının küçük bir kısmını biriktirmesini üstünü bizim tamamlayacağımızı söyleyerek yönlendirebiliriz. Bu özellikle çocuklara arzu ettikleri şeylere ulaşabilmek için emek vermeyi ve çaba sarfetmeyi öğretir.

    Eğer kardeşi varsa her iki çocuğa da kendi aralarında paylaşmayı özendirmeliyiz. İleride sosyal hayatlarında paylaşmak istemiyor olmaları, onların yalnız ve mutsuz bireyler olmalarına yol açacaktır. Bunun için çocukları birbirleriyle kıyaslamamalıyız.

    Bizlere hoşlanmadığımız davranışlarda bulunuyorlarsa anneye-babaya böyle davranılmaz dememeliyiz, bu çocuk açısından anlaşılmaz bir kuraldır. Bunun yerine özdeşim yaptırıp sen böyle yaptığın zaman çok üzülüyorum, çok kırılıyorum gibi açıklamalar yapmamız daha çok işe yarar. Buna rağmen kırıcı yada inatlaşıcı davranışlarda bulunmaya devam ediyorlarsa, muhtemelen bizlere kırgın, kızgın olduğu konular vardır. Davranışları, bu duyguların dışa vurumudur. Sorunun ne olduğunu araştırmalıyız. Çocuğun sorunları hakkında asla onun yanında konuşmamalıyız. Bu çocuğa fayda değil zarar verir.

    Unutmayalım ki sevgi, anlayış, hoşgörü ve sabırla yetiştireceğimiz çocuk sağlıklı bir yetişkin olacaktır. Kişisel endişelerimizin, hayallerimizin, yaşamdaki stres ve sorunlarımızın hepsi biz yetişkinlerin kişisel olarak çözmesi gereken sorunlardır. Çocuğumuzla kuracağımız ilişki ile karıştırılmamalıdır. Doğada her canlının çocuk yetişitirirken amacı çocuğun güvenliğini ve ileride kendi kişisel hayatında ayakta durabilmesini sağlamaktır, karşılaştığı sorunları çözebilmesi ve yetişkin bir birey olarak kendi amaçlarını, hedeflerini kendisi için doğru şekilde ortaya koyabilmesini öğretmektir.

    Bizim istediğimiz kimliğini kazanmış olan bizimle, kendisiyle ve çevresiyle olumlu ilişkiler geliştirebilen, yaşadığı sorunları biz başında olmasak bile çözebilen, zorluklar karşısında direnebilen, ne istediğini bilen ve enerjisini doğru şekilde kullanabilen bir çocuk yetiştirebilmektir. Bunun için çocuklarımızı yeteri kadar dinlemeli ve onların fikirlerine değer verdiğimizi gösterebilmeliyiz.      

  • Akran Zorbalığı

    Akran Zorbalığı

    • Akran zorbalığı; çocuk veya ergenle aynı yaş grubundaki kişilerin birbirlerine veya tek bir kişiye karşı geliştirdikleri sözel, davranışsal veya fiziksel olarak zarar verici, örseleyici davranışlarda bulunmalarıdır.

    • Akran zorbalığının içerisinde yaş düzeyi olarak aynı grupta olan çocuk veya ergenlerin diğer akranlarına karşı uyguladıkları orantısız güç kullanımı da mevcuttur. Akran grubu içerisinde gerçekleşen negatif bir tutum veya eylemden sonra en sık yapılan açıklama ‘’şaka yaptık’’ ifadesidir. Ancak akran zorbalığını ayırt edebilmek için dikkat edilmesi gereken nokta negatif davranış veya tutumların aynı kişi veya kişiler tarafından tekrarlayıcı bir şekilde devam edip etmediğidir.

    • Akranları tarafından zorbalık deneyimine maruz kalan çocuğun bu durumu anlaması veya güvendiği bir yetişkin ile paylaşması zaman alabilmektedir. Çünkü çocuğun duymuş olduğu korkunun temelinde ‘’Öğretmenim-ailem bana inanmayacak’’ ‘’Duyarlarsa benimle dalga geçmeye devam edecekler’’ ‘’Beni daha fazla üzecekler’’ gibi düşünceler vardır. Bu nedenle akran zorbalığından şüphelenilen durumlarda okul, okul psikoloğu ve ailenin üçlü diyalog, gözlem ve iletişimi oldukça önemlidir.

    Akran Zorbalığı Konusunda Ailelere Öneriler

    • Çocuğu akran zorbalığına maruz kalmış bir ailenin öncelikle yargısız bir şekilde çocuğunu bölmeden ve sakin bir şekilde dinlemesi lazımdır. Ardından konu ile ilgili okul yetkilileri ile iletişim kurması gerekmektedir.

    • Ebeveynlerin çocukları ile kaliteli zaman geçirmeleri oldukça önemli bir diğer noktadır. Ebeveynler çocuklarının sadece fiziksel ihtiyaçlarını değil duygusal ihtiyaçlarını da karşılamalıdırlar.

    • Ailelerin çocuklarını yetiştirirken sadece kendi duygu ve düşüncelerine değil akranlarının da duygu ve düşüncelerine saygı duymasını aşılamalı ve her daim olaylar karşısında çocuğunun yaş seviyesine uygun bir dille empati kazandırmalıdırlar.

    Akran Zorbalığı Yapan Çocukların Ailelerine Öneriler

    • Ailelerin çocuğun ev ve çevre yaşantısını dikkatle incelemesi gerekmektedir. Bu sorunu yaşayan çocuklar için yapılacaklar mutlaka aile ve okulun iş birliğini gerektirmektedir. Ebeveynler çocuklarının olumsuz davranışlarına göz yummamalı ve çocuklarına onaylanmayan davranışlarına yönelik geri bildirim vermeli, aynı zamanda doğru rol model olmalıdırlar. Örneğin akran zorbalığının yanlışlığını anlatan bir ebeveynin o anda çocuğuna bağırması, agresif ve çok sert bir tutum sergilemesi elbette ki doğru bir modelleme olmayacaktır.

    • Olumlu bir pekiştirme, olumsuz bir cezadan çok daha işlevsel bir yöntemdir. Ebeveynler çocuklarını dikkatle gözlemlemeli ve çocuklarını iyi hallerde ve davranışlarda bulunduklarında ödüllendirmelidirler.

    • Ebeveynlerin çocuklarına yetişme sürelerince ‘’öfkeyle başa çıkmak, arkadaş ilişkileri, sınırlarımızı bilmek’’ gibi konular ile ilgili ev ortamında oyunlar geliştirmeleri oldukça önemlidir.