Etiket: Damar

  • Çocuklarda kalp kateterizasyonu

    Kalp kateterizasyonu, genellikle kasık bölgesindeki bir atardamar veya toplardamarın delinerek ince, uzun, esnek bir borunun (kateter) kalbe ve kalp etrafındaki büyük damarlara gönderildiği bir işlemdir.

    Kateter floroskopi (röntgen cihazı) yardımı ile kalbe gönderilir. Genellikle kalp problemlerinin teşhisi için kullanılır.

    Girişimsel kalp kateterizasyonu, özel kateterler kullanılarak asıl tedavilerin yapıldığı bir kalp kateterizasyonu şeklidir.

    Bu özel kateterler arasında, daralmış kapak veya damarları açabilen balon kateterleri ve kalpte belirli delikleri ve fazla damarları kapatmak için kullanılan kateterler yer alır.

    Kalp Kateterizasyonunun Faydaları

    Kalp kateterizasyonu ile kalp fonksiyonları hakkında detaylı bilgi imkanı sağlayan çeşitli kalp boşlukları ve kalp çevresindeki kan damarlarından basınç ölçümleri ve kan örnekleri alınabilir.

    Kalp içi ve etrafındaki yapıların görüntülenmesi amacı ile kateterden kontrast madde de verilebilir.

    Girişimsel kateterizasyon çeşitli kalp problemleri için birçok farklı tedavi seçeneği içerir. Çocuklarda bazı kalp problemlerinin ameliyata gerek kalmaksızın giderilmesinde faydalıdır.

    Bazı girişimler tedavide ilk seçenek olarak uygulanır ve cerrahiye tercih edilir. Bazı girişimler palyatiftir, yani daha kesin tedavi olan cerrahi onarım daha güvenli bir şekilde yapılana kadar kısa süreli çözüm sağlar.

    Uygulanan çeşitli tedavi yöntemleri vardır ve her bir hasta için en uygun yöntem seçilir. Girişimler en yaygın kan akımına engel teşkil eden kapak veya damar daralmaları vakalarında kullanılır.

    Fazladan damar olduğu durumlar veya atrial septal defekti (üst iki kalp boşluğu arasında delik olması) bulunan hastalar gibi belirli kalp defektlerinde de girişimsel kateterizasyon kullanılır.

    İşlem günü

    Çocuğunuz işlemi gerçekleştirecek doktorların bulunduğu çocuk kardiyolojisi bölümüne kabul edilir. İşlemin riskleri ve faydalarını size açıklanacaktır, sizin de işlem için onay vermeniz gerekecektir.

    İşlemden önce akciğer grafisi, EKG ve bazı kan testlerinin yapılması gerekir. Bazı vakalarda, çocuğunuzun muayene edileceği günden önce vital bulgular alınabilir ve bazı testler yapılabilir.

    Kateterizasyon odası kapısına kadar çocuğunuza eşlik edebilirsiniz, buradan sonra da işlem süresince beklemek üzere bekleme alanına yönlendirilirsiniz.

    Kateterizasyondan sonra çocuğunuz birkaç saat gözlem altında tutulmak üzere uyanma odasına alınır.

    Yapılan işlemin türüne ve çocuğunuzun ne kadar iyileştiğine bağlı olarak, daha uzun bir gözlem süresi gerekebilir.

    Soru ve Cevaplar

    İşlemi Kimler Yapabilir?

    Girişimsel kateterizasyon yalnızca çocuk kardiyolojisi uzmanı tarafından dikkatli bir kalp değerlendirmesi sonrası yapılır.

    Daha sonra işlemin uygunluğu değerlendirilir. Ancak o zaman çocuğunuz girişimsel kateterizasyon programında yer alır.

    İşlem anjiyo hemşiresi ve radyoloji teknisyenlerinin yardımı ile çocuk kardiyolojisi uzamnı tarafından gerçekleştirilir.

    Ne Zaman ve Ne Sıklıkla Yapılır?

    İşlemin zamanlaması çocuğunuzda bulunan kalp probleminin türüne bağlıdır. Çoğu kez işlemin bir kez yapılması yeterli olmakla birlikte, bazen çocuğun ileriki yaşamında ikinci bir işlem daha gerekebilir.

    Kalp Kateterizasyonu Ağrılı mıdır?

    Çocuğunuz işlemden önce ilaçlarla uyutulur (sedasyon) ve ağrı kesiciler verilir (sedoanaljezi). Bazı işlemler için genel anestezi önerilebilir.

    Çoğunlukla çocuğun hissettiği tek ağrı, kateterin sokulacağı kasık bölgesinin uyuşturulması için yapılan lokal anestezi (diş hekimlerinin kullandığı novocaine gibi) enjeksiyonu sırasında çok hafif ağrı hissedebilir.

    Çocuğu rahatlatmak için kateterizasyon sırasında ihtiyaç duyulması haline aralıklı olarak sedasyon verilebilir.

    Kasıkta, kateterin giriş bölgesinde morarma ve birkaç gün ağrı olabilir. Genellikle parasetamol ile tedavi edilebilir.

    Kalp Kateterizasyonu Riskli midir?

    Genellikle risk düşüktür. Minör komplikasyon insidansı %5’in altındadır. Girişimsel kateterizasyon işleminin her çeşidinin kendine özgü riskleri ve komplikasyonları vardır, kateterizasyonu gerçekleştiren doktor ile görüşülmelidir.

    Başarı Olasılığı Nedir ?

    İşlemin başarı olasılığı kalp probleminin tipi ve şiddetine bağlıdır.

    Her işlem hastaya göre farklılık gösterir ve işlemin etkinliğini çocuk kardiyoloğunuzla görüşmelisiniz.

  • Çocuk hematolojisi nedir ve hangi hastalıklarla ilgilenir?

    Hematoloji kelimesinin kökeni yunanca olup ‘kan bilimi’ anlamına gelmektedir. Normal ve hastalık durumlarında kan ve kemik iliğinin yapısı ve işlevleri ile ilgilenen bilim dalıdır. Kan, doku ve organlara onlar için yaşamsal öneme sahip gereken her türlü maddeyi ulaştırırken, doku ve organlarda oluşan zararlı atıkları da vücuttan uzaklaştıracak organlara taşır. Bu taşıyıcılık görevinin yanında vücudumuzu mikroplara ve diğer çevresel zararlara karşı koruma gibi çok önemli işlevleri vardır. Kan, plazma denen bir sıvı ve bu sıvı içerisindeki 3 çeşit hücreden oluşmaktadır.

    Kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar-eritrositler)

    Beyaz kan hücreleri (akyuvarlar-lökositler)

    Pıhtılaşma pulcukları (trombositler)

    Bu kan hücreleri kemik iliğindeki kök hücreler tarafından üretilirler ve belli bir sürenin sonunda parçalanırlar. İlik sürekli olarak üretim yaptığı için kan hücrelerinin sayıları belli sınırlar içerisinde sabit kalır. Lenf bezleri, timus bezi ve dalak vücudun mikroplara ve zararlı etkenlere karşı korunmasında kanın beyaz hücreleri ile birlikte işbirliği halinde çalışırlar (bağışıklık sistemi).

    ÇOCUK HEMATOLOJİSİ HANGİ HASTALIKLARLA İLGİLENİR?

    1) Kırmızı kan hücreleri ile ilişkili belirti ve hastalıklar:

    Halsizlik, iştahsızlık, yorgunluk ve çabuk yorulma, sarılık, solukluk, toprak kağıt anormal şeyler yeme, çarpıntı, katılma nöbeti, dalak büyümesi, karaciğer büyümesi, ağızda ve dilde kızarıklık ve yara, tırnaklarda bozukluklar, okul başarısızlığı, unutkanlık, sinirlilik, boy kısalığı, büyüme ve gelişme geriliği, anemi (kansızlık), demir eksikliği, B12 vitamin eksikliği, folik asit eksikliği, çinko eksikliği, hemolitik anemi, talasemi (akdeniz anemisi), orak hücre hastalığı, G6PD eksikliği, herediter sferositoz, fankoni anemisi, aplastik anemi (ilik kuruması), polisitemi (kan fazlalığı) vb..

    2) Beyaz kan hücreleri ve bağışıklık ile ilgili belirti ve hastalıklar:

    Sık hastalanma, sık ateşlenme ve bağışıklık yetersizliği, tekrarlayan enfeksiyonlar, ağızda pamukçuk, tekrarlayan kulak iltihabı-zatürre-ishal, kilo alamama ve kilo kaybı, ciltte iltihaplanma ve siğiller, lökositoz (beyaz küre fazlalığı), lökopeni (beyaz küre azlığı), nötropeni, konjenital nötropeni, siklik nötropeni, lökosit adezyon eksikliği, kronik granulomatöz hastalık vb..

    3) Kanama ile ilgili hastalıklar:

    Burun kanaması, göbek bağından kanama, vücutta morluklar, uzun süreli adet kanaması, ameliyat öncesi kanama tahlillerinde bozukluk, ameliyat ve sünnet sonrası uzun süreli kanama, mide ve barsak kanaması, idrar yollarından kanama, eklem içine kanama, trombositopeni (trombosit eksikliği), immün trombositopenik purpura (İTP), trombositlerin fonksiyon bozuklukları, hemofililer, von Willebrand hastalığı, Glanzman hastalığı, hemolitik üremik sendrom, vb.

    4) Pıhtılaşma ile ilgili hastalıklar:

    Vücudun herhangi bir yerindeki damar tıkanıklığı, inme (felç), akciğer damarlarında tıkanma (akciğer embolisi), karaciğer damarlarında tıkanma (Budd-Chiari sendromu), böbrek damarlarında tıkanma (renal ven trombozu), tromboflebit, pıhtılaşmaya meyil yapan kalıtsal durumlar, protein C eksikliği, trombosit fazlalığı, vb .

    5. Kanı üreten ilik hücrelerinin ve lenf bezi hücrelerinin hastalıkları:

    Lenf bezelerinde büyüme, kemik ağrısı, eklem ağrısı ve şişliği, karaciğer ve dalak büyümesi, uzun süreli ateşlenme, kilo kaybı, karında şişlik, enfeksiyöz mononükleoz (EBV enfeksiyonu), damar genişlemesi (hemanjiom), kan kanseri (lösemi), lenf kanseri (lenfoma), Hodgkin hastalığı, vb.

    6. Diğer sistemleri ilgilendiren hastalıklarda ve ilaç kullanımlarında meydana gelen kan bozuklukları

    Çocuk Hematoloji bölümü, tüm bu hastalıkların gelişmesinin engellenmesi, hastalık oluştuysa teşhisinin konması, tedavisinin yapılması ve tedavi sonrası takiplerin yapılması ile ilgilidir.

  • Panik Atakta Kalp Krizi Geçirme ve Ölüm Korkusu

    Panik Atakta Kalp Krizi Geçirme ve Ölüm Korkusu

    Panik Bozukluk tanısı almış olan kişiler panik atak geçirmekten son derece korkarlar. Kişi içinde bulunduğu ortam, ortama ait kalabalık, gürültü, koku, sıcaklık gibi çeşitli çevresel faktörler ve fiziksel değişkenlerin, daha önce panik atak geçirdiği koşullarla benzer hale gelmesine karşı son derece duyarlıdır. Bu şartların benzer hale gelmesi kişinin yeniden panik atak geçireceğine dair inancını şiddetle tetikler. Maruz kalınan bu tehdit ve tehlike algısı, kişinin bedenindeki fiziksel belirtilerine odaklanmasına, bu belirtilere sonu felaketle biten senaryolar atfedip, çeşitli anlamlar yüklemesine yol açar. Gerçek dışı felaket senaryoları kişiyi büyük bir kaygı ve dehşete sokar. Böyle bir durumda panik atak yaşayanların gerçek dışı inançları genellikle “kalp krizi geçirerek ölme”, “çıldırarak aklını yitirme”, “bayılarak yardımsız kalma” başlıkları altında gözlemlenebilir.

    Panik atak esnasında kişinin kalp krizi geçirme ihtimaline toplum içinde yaygın şekilde inanılmasına karşın aslında bu ihtimal doğru bir bilgi değildir. Kalp krizi, kalbi besleyen koroner arter damarlarında yaşanılabilecek tıkanıklık, yırtılma gibi bir problem sonucu kalp kasının beslenememesi sebebiyle gerçekleşir. Kalp krizi geçirme korkusu olan kişiler ise genellikle bu konuda bir Kardiyoloğa görünerek muayene olurlar.

    Her hangi bir kalp-damar problemi bulunmamasına karşın, panik atak atak sonucu kalp krizi geçirme korkusu yaşayan kişilerin problemi biyolojik değil tamamıyla psikolojiktir. Bu kişiler genellikle geçmişte bir yakınının kalp krizi geçirmesinden etkilenmiş veya bu durumu kafaya takacak bir olay yaşamış olabilirler. Bu yaşanmışlık onların kalbiyle ilgili bedensel belirtilere daha fazla duyarlı olmalarına neden olmuş olabilir.

    Panik atak esnasında yaşanan bazı fiziksel belirtiler kişinin kalp krizi geçireceğine yönelik inancını pekiştirse de bu bilgiler içinde önemli çarpıtmalar barındırmaktadır. Panik atak yaşayan kişide çarpıntı, tansiyon yükselmesi, göğüste saplanıp geçen, kısa süreli, sınırları belli, lokal ağrı gibi belirtiler bulunurken, çarpıntı ve ağrı dinlenildiğinde artar, bulantı olabilir, kusma olmaz.

    Kalp krizi geçiren kişide ise çarpıntı, kalp ritminde bozukluk, tansiyon düşüklüğü, gittikçe artarak tüm göğse yayılabilen, 15-20 dakika boyunca kesintisiz sürebilen, uzun süreli, şiddetli ağrı görülür. Çarpıntı ve ağrı dinlenildiği taktirde azalırken, hareket ve efor sarf edilmesiyle artış gösterir, bulantı ve kusma görülür.

    Panik atak, kişinin kalp krizi geçirmesine yol açmaz. Benzer olduğu zannedilse de iki durum arasında birbirinden farklı belirtiler görülmektedir. Kalp krizi neticesinde kalp kasının beslemesiyle ilgili damar problemi görülürken, panik atak kalbin daha fazla atmasına neden olan adrenalin hormonunun salgılanmasını ve kalp kasının daha çok çalışmasını sağlar. Panik atak korkusu önemsenmez ve tedavi edilmez ise bu korkunun kattığı günlük stres ve sıkıntı, kaygıya dayalı vücutta kolesterol artışına, koroner damarlarda tıkanmaya yol açabilir. Dolayısıyla damar sağlığının strese dayalı bozulmasıyla birlikte kalp krizi riski meydana gelebilir. Panik bozukluk hastalarında %30-40 oranında yüksek kolesterol görülürken, %20-25 oranında kalp damar hastalıklarına yakalandıkları görülmektedir.

    Panik Bozukluk tanısı almış kişilerin göreceği erken psikolojik tedavi, stres yükünün vücuttaki kalp damar sistemi gibi diğer sistemler üzerinde yapacağı olası deformasyonun azalmasına yol açacağını bilerek hareket etmeleri faydalı olacaktır.

  • Ameliyatsız kalp hastalıkları tedavisi

    Eskiden bütün doğuştan kalp hastalıkları açık kalp ameliyatı ile tedavi edilmekteydi. Günümüzde ise birçok kalp hastalığı ameliyata gerek kalmadan girişimsel yöntemlerle (kalp kateterizasyonu sırasında) tedavi edilebilmektedir.

    İşlem Nasıl Yapılmaktadır ?

    Bu işlemde çok ince plastik tüpler (kateterler) genellikle kasık bölgesindeki toplar veya atardamarlardan girilerek kalbe kadar ilerletilir. İşlemin tipine göre değişik kılavuz teller, kateterler ve cihazlar kullanılır. Kalp deliklerine değişik cihazlar yerleştirilerek delikler kapatılır. Damar ve kapak darlıklarını gidermek için ise sıklıkla balon kateterler kullanılır. Bazı vakalarda ise damar darlıklarını genişletmek için stent (çelik kafes) kullanılır.
    İşlem ve hastanın güvenliği için girişimsel kateterizasyon (ameliyatsız tedavi )sırasında hastaların büyük kısmına sakinleştirici veya genel anestezi verilmektedir. Hastalar işlemden sonra birgün hastanede izlenerek ertesi gün taburcu edilmektedir. Taburcu oldukları andan itibaren de normal günlük aktivitelerine geri dönmektedirler.

    Kapalı yöntemle tedavi edilen başlıca delikler
    Hangi Kalp Hastalıkları Kapalı Yöntemle Tedavi Edilmektedir ?
    Kapalı yöntemle tedavi edilen başlıca kalp delikleri:
    ASD (atriyal septal defekt): Kalp kulakçıkları arasındaki delikler
    VSD (ventriküler septal defekt): Kalp karıncıkları arasındaki delikler
    PDA (duktus arteriyozus açıklığı): Akciğer atardamarı (pulmoner arter) ile şah damarı arasındaki delikler
    Kapalı yöntemle tedavi edilen başlıca kapak veya damar darlıkları:
    Aort Darlığı: Şah damarının kapağının darlığı
    Pulmoner Darlık: Akciğer atardamarının (pulmonar arter) kapağının darlığı
    Periferik Pulmoner Arter Darlıkları: Akciğer atardamarının değişik yerlerinde olan darlıklar
    Aort Koarktasyonu: Şah damarının değişik yerlerinde olan darlıklar

  • Çocukluk yaş grubunda hipertansiyon ( tansiyon yuksekliği)

    Hipertansiyon basit olarak yüksek kan basıncı demektir. Kan basıncı, hastaya ait özellikler (yaş, cinsiyet, ırk gibi) ve fiziksel durumdan (istirahat, efor gibi) etkilenen bir parametredir. Bu nedenle de normal kan basıncı değerlerini belirlemek gerçekte oldukça güçtür. Çocuklarda erişkinlerden farklı olarak yaş grublarına göre tansiyonun normal değerleri değişkenlik göstermektedir. Kan basıncı aynı birey içinde ve bireyler arasında farklılık gösterir. Bu nedenle bireyin kan basıncı (kan basıncının sfingomanometre ile ayrı ayrı zamanlarda en az 3 kez ölçülmesi) ortalaması alınarak belirlenmelidir. Hipertansiyon kalp hastalıkları için ana bir risk faktörüdür. Eğer tedavi edilmezse beyin dolaşımı, kalp, damar, göz ve böbrek hastalıkları için ciddi hastalık ve ölüm oranlarında artışa sebep olur. Bir kez teşhis yapılıp tedavi başlanırsa artan kan basıncı düşürülebilir, kalp ve kalp dolaşım sistemindeki hastalık riski azaltılabilir.

    Kan Basıncı Nasıl Oluşur?
    Kan basıncının damar sistemiyle yakından ilişkisi vardır. Kan damarları kalpten çıkıp, tüm organlara ve hücrelere yayılırlar. Elastik bir tüpe benzeyen kan damarları bir ağacın dalları veya karayolları haritasındaki yollar gibi, giderek incelerek, tüm vücuda dağılırlar. En küçük damarlar ancak mikroskop altında görülebilirler. Bu damarlar organlara vücut için gerekli oksijen ve besin maddeleri ile kan hücrelerini taşırlar. İşte bu damarların büzülmesi veya genişlemesi ile kan basıncı yükselir veya düşer. Kan basıncını oluşturan mekanizmalar aşağıda sayılmıştır;

    A. Kan damarlarına giren kanın hızı,
    B. Damarın çapı,
    C. Damar duvarının kayganlığı, sertliği, elastikiyeti,
    D. Kanın yoğunluğu ve miktarı.
    Hipertansiyonun Yaygınlığı Nedir?
    Çocuklarda tansiyon yüksekliği toplumda yaygın bir kanı olan ‘ÇOCUKLARDA TANSİYON OLMAZ’ düşüncesinin tersine sık görülür. Bunu tespit edebilmek için çocuklarda muayenenin bir parçası olarak mutlaka tansiyon her çocuk hastada ölçülmelidir.

    Hipertansiyonu Olan Kişilerde Hangi Yakınmalar Oluşur?
    Kan basıncımız normalin üzerinde seyretmeye başladığında, yani hipertansiyon rahatsızlığı geliştiğinde en sık dile getirilen yakınmalar özellikle ense bölgesinde yoğunlaşan, rahatsızlık verici bir baş ağrısı, kulaklarda çınlama, başta bir dolgunluk hissi, baş dönmesi, ayaklarda ödem, çarpıntı, kalp atışlarının kuvvetli olarak hissedilmesi, görme problemleri, havale geçirme, karın ağrısı gibi yakınmalardır. Ancak bu şikayetler genellikle gözardı edilir ve uzun sürmediklerinden önemsenmezler. Ayrıca yakınmalar kan basıncı yüksekliği ile çok da doğru orantılı değildirler. Çocuklarda tansiyon yüksekliği dikkat edilmez ve tanı ve tedavisinde geçikilirse ileriki yaşlarda göz bulguları, böbrek yetmezliği ve kalpte sorunlarla karşımıza çıkabilir.

    Hipertansiyon Riskleri Nelerdir?
    Hipertansiyon ciddi bir durumdur. Hipertansiyon, kendi başına öldürücü değildir; fakat tedavi edilmediğinde hipertansiyonun sonuçları öldürücü olabilir. Hipertansiyon kalbi zorlayarak kalp yetmezliğine neden olabilir. Üstelik ateroskleroz ve bunun yol açabileceği iskemik kalp hastalığı (belli bir bölgede kan akımının kesilmesi nedeniyle oluşan geçici kansızlık sonucu dokuların hava alamaması) riskini önemli ölçüde arttırır. Buna ek olarak; hipertansiyonlu hastalar kanama ve beyindeki kan damarlarının trombozuna (pıhtıyla tıkanmasına) diğerlerinden daha kolay yakalanırlar. Hipertansiyon ayrıca koroner arter hastalığına da büyük katkıda bulunur ki, bu hastalık sanayileşmiş toplumlarda ölümlerin başlıca nedenlerinden biridir. Bahsettiklerimizin hepsi tedavi edilmeyen hipertansiyonun sonuçları olup hipertansiyona bağlı morbidite (hastalık), mortalite (ölüm) büyük bir bölümünü oluşturur.

    Hipertansiyon Gelişiminde Tuzun Ve Böbreklerin Önemi

    Hipertansiyon gelişiminde, tuzun çok büyük önemi vardır. Bazı insanlarda, böbreğin tuz (NaCl) atma kapasitesi sınırlı olabilir ve gereğinden fazla tuz alınması, hipertansiyonun ortaya çıkmasına veya hipertansiyonun tedavisinde başarısızlığa yol açabilir. Gerek hayvan deneyleri gerekse insanlar üzerinde yapılan çalışmalar, hipertansiyon gelişiminde, tuzun rolünün olduğunu ispatlamıştır.Böbreklerin hipertansiyon gelişimindeki rolü çok önemlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada olasılıkla bir böbrek hastalığı vardır. Bu nedenle, tüm hipertansif hastalar böbrek hastalıkları yönünden incelenmelidir. Bu amaçla, basit bir idrar incelemesi bile çoğu zaman yeterlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada, böbrek hastalığının saptanması, böbrek hastalığının erken tanısına ve tedavisine de olanak sağlar. Zaten böbrek hastalığına bağlı bir hipertansiyon söz konusu ise, böbrek hastalığı tedavi edilmeden hipertansiyonun kontrol altına alınması çok zordur. Bazı durumlarda, hipertansiyon da böbrek hastalığına yol açabilir; “hipertansiyon mu önce olmuştur böbrek hastalığı mı önce olmuştur” bunu ayırmak zor olabilir. Bu durum, aynen “tavuk mu önce olmuştur yumurta mı önce olmuştur” ayırımı gibi karmaşık bir hal alabilir.

    Hipertansiyonun Vücuda Verdiği Zararlar
    İnsan vücudunda, tüm organ ve dokuları besleyen damarlar bulunur. Hipertansiyon, kan damarlarında basıncın artması durumudur. Evimizdeki musluklara suyu taşıyan su borularındaki gibi bir basınç, tüm damarlarda mevcuttur. Nasıl su borularında basınç artışı, tıkanma ve patlamalara yol açarsa, hipertansiyon da damarlarda patlamalara ve tıkanmalara yol açar. Tüm organ ve dokularda damar olduğu için hipertansiyon tüm vücudu etkileyebilir. Hipertansiyondan en çok etkilenen organlar; kalp, beyin, böbrekler, büyük atardamarlar ve gözlerdir. Hipertansiyon bu organları etkileyerek kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açabilir.
    Hipertansiyonun vücuda verdiği başlıca zararlar, aşağıda özetlenmiştir:
    1. Kalp yetmezliği, kalp büyümesi, kalbi besleyen damarlarda daralma (koroner arter darlığı), kalbi besleyen damarlarda tıkanma (kalp krizi)
    2. Beyin kanaması, felç, beyin damarlarında daralma ve tıkanma
    3. Böbrek yetmezliği, böbrek fonksiyonlarında bozulma
    4. Görme azalması ve körlük
    5. Büyük atardamarlarda genişleme, bu genişlemelerin yırtılması, bu damarlarda tıkanma. Bunların sonucu, kangren veya ani kanamalara bağlı ölüm gelişir.
    Hipertansiyon tedavi edilebilir bir hastalıktır ve yeterli tedavi ile bu zararlar minimuma indirilebilir. Bu zararları minimuma indirebilmek için hastalarımızın Sık Yapılan Hatalar bölümünü mutlaka okumaları gereklidir. Hipertansiyon zamanında teşhis edilip, uygun şekilde tedavi edilirse, yukarıda sayılan hastalıklar ve bunlara bağlı ölümler önlenebilir.

    Kan Basıncı Nasıl Ölçülür?
    Kan basıncı cıvalı, aneroid ve elektronik cihazlar olmak üzere üç çeşit cihaz yardımıyla ölçülür. Klasik yöntem, cıvalı ve aneroid dediğimiz havayla ölçülen cihazlardır. Klasik yöntem ile ölçüm kısaca şu şekilde yapılır. Kol giysisi omuza kadar sıvanır, üst kol tansiyonun aletinin manşon diye tabir edilen, içinde şişen lastik olan kısmıyla sarılır. Bu kısım lastik bir tüp ile asıl cihazın manometre denilen kısmına bağlıdır. Bu kısımdan hava verilerek koldaki manşonun içindeki lastik kısım şışırilir. Steteskobun diyaframı hiç zaman kolluğun altına yerleştirilmemelidir.Bu şışırme işlemi, tansiyon aleti nabız kaybolduktan sonra 30-40 mmHg daha şişirilir. Bu seviye genelde kol atardamarı içindeki kanın aşağı akmasını engelleyen seviyedir. Bu sırada dinleme aletinin uç kısmı hemen dirseğin üzerinde bulunan atardamarın üzerine yerleştirilmiş olmalıdır. Daha sonra manometrenin yanındaki düğme yavaş yavaş gevşetilerek, havanın yavaşça boşaltılması sağlanır. Damarın üzerindeki basınç azalmaya başlar. Kanın damar içinde akmasını sağlayan seviyeye gelindiği zaman kalp atımları gibi ses duyulmaya başlanır. İşte ilk duyulan ses sistolik, yani büyük tansiyonu gösteren seviyedir ve manometrenin üzerindeki kadrandan okunur. Havanın indirilmesi işlemine devam edilir. Bir süre sonra ses duyulmaz olur. Kaybolduğu nokta ise küçük tansiyon yani diyastolik tansiyondur. Kadrandan okunarak kaydedilir.
    Tansiyon ölçümü için genel kurallar
    • Tansiyon, ideal olarak sakin ve sessiz bir ortamda, dinlenmiş ve sakin iken ölçülmelidir. Son 15 dakika içinde sigara, çay gibi kan basıncını etkileyebilecek şeyler almamanızda yarar vardır,
    • Kan basıncı ölçülecek kolunuz çıplak olmalı, kolunuzu sıkan giysiler giymemelisiniz,
    • Manşon kalp hizasında olmalı, gerekirse kol alttan yastık gibi bir cisimle desteklenmelidir,

    Hipertansiyon Hastası Nasıl Beslenmeli?

    Hipertansiyon hastalarında tuz kısıtlaması ile tansiyon hastalarının yaklaşık üçte birinde kan basıncı değerlerinde düzelme sağlanabilir. Bu yüzden diyette tuz kısıtlaması önem taşır. Kişinin kilo fazlalığı varsa ideal kilosuna erişip o kiloda kalacak şekilde diyet yapması, eşlik eden kan yağlarında ya da şekerde yükseklik mevcutsa o zaman ilgili rahatsızlıklara yönelik diyet uygulaması gerekmektedir.

    Tedavi
    Hipertansiyon tedavisinde temel amaç, hedef organ hasarını önleyerek sakatlık ve ölümleri azaltmaktır. Öncelikle mevcut olan diğer kardiyovasküler risk faktörleri ve hedef organ hasarları tedavi edilmelidir. Sekonder hipertansiyon olan hastalarda yani hipertansiyonu başka bir hastalığa bağlı olan hastalarda hipertansiyona yol açan hastalık tedavi edilmelidir.Hipertansiyonun nedeni saptanamaz ise kan basıncı, hastaların yaşam düzeni değiştirilerek veya ilaçla düşürülmelidir. Hastalarda yaşam düzeninin değiştirilmesi (ilaçsız tedavi) kesinlikle ihmal edilmemelidir. Tansiyon yüksekliği saptanan çocuk hastalar mutlaka çocuk nefroloji merkezine başvurmalı, düzenli kontrollere gitmelidir

  • Prematüre bebekler

    Prematüre bebekler

    • Prematüre bebek kimdir ?

    Son adet tarihinin ilk gününden itibaren sayılmak üzere 37. gebelik haftasından önce doğan bebeklere prematüre denir

    Prematüre bebekler doğum haftasına göre: sınırda prematüre ( 34-37 hft), orta derecede prematüre ( 32-34 fht) ve ileri derecede prematüre ( 24-31 hft) olarak sınıflandırılır.

    • Prematüre bebekler hastane sürecinde ne gibi sorunlarla karşılaşır?

    Preamatüre bebeklerin sorunları doğum haftasının küçük olmasıyla doğru orantılıdır. Özellikle 34 gebelik haftasından küçük doğacak bebeklere doğar doğmaz acil müdahale gerekeceğinden yenidoğan konusunda deneyimli bir ekip karşılamalıdır. Bu bebekler doğrudan Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesine alınırlar. Burada aşağıdaki durumlar göz önünde bulundurulur ve gereği yapılır.

    Vücut ısısının korunması: Prematüre bebeklerin derisi incedir. Ayrıca cilt altı yağ dokusu azdır. Ağırlıklarına kıyasla vücut yüzeyleri fazladır. Bu nedenle prematüre bebekleri hem ısılarını korumaları zordur hem de ısı kayıpları fazladır. Prematüre bebeklerin kuvöz denilen, ortam ısısını veya bebeğin ısısını istenen uygun düzeylerde tutabilen özel ısıtıcılı yataklara gereksinimleri vardır.

    Prematürenin solunum sıkıntısı :Prematüre bebekler erken doğduklarında dolayı anne karnında gelişimini hala devam ettiren akciğerler olgunlaşmamıştır. Akciğerlerde surfaktan denilen bir madde yapılır. Bu madde akciğerlerdeki alveol denilen hava odacıklarının soluk verme sonrasında kapanmasını engeller. Surfaktan denilen bu maddenin yapımı 34. gebelik haftasına doğru tamamlanır. Dolayısı ile gebelik haftası 34 haftadan daha küçük bebeklerde Respiratuar Distres Sendromu (RDS) denilen durum görülmektedir. Gebelik haftası ne kadar düşükse RDS riski de o kadarartmaktadır.

    Respiratuvar distres sendromu olan bebeklerde doğum sonrasında inleme, solunum sayısında artış ve morarma görülebilir. Tedavide oksijen verilir. Hastanın solunum sıkıntısı artarsa solunum cihazına (ventilatör) bağlanır ve hastanın klinik durumuna ve akciğer bulgularına göre surfaktan denilen ilaç bebeğe uygulanır.

    Apne:Solunumun 20 saniyeden daha uzun süre durmasına denir. Altta yatan başka nedenler de (kan şekeri düşüklüğü, kansızlık, beyin kanaması, enfeksiyon gibi) olabilmesine rağmenprematüre bebekte en sık neden bebeğin solunum merkezinin henüz gelişimini tamamlayamamasıdır. Bebeğe oksijen verilir, gerekirse ilaç başlanır ve solunum cihazına bağlanabilir.

    Enfeksiyon: Gebeliğin son üç ayında anneden bebeğe geçen ve bebeği enfeksiyonlardan koruyan ,vücudun mikroplarla savaşında önemli rol oynayan antikor denilen maddeler salgılanır. Prematüre bir bebek gebeliğin son dönemini anne karnında geçirmediği için bebeğe geçen antikor miktarı azdır; bu nedenle bebek mikroplara karşı daha savunmasızdır. Ayrıca bu bebekler birçok antibiyotiğe karşı dirençli olan hastane ortamında izlendiklerinden enfeksiyon kapma olasılıkları artmıştır.

    Beslenememe:Emme ve yutma fonksiyonu gebelik yaşı 34 haftalık iken normaldir. Eğer bebek daha erken doğmuşsa emme ve yutma fonksiyonu tam olamayabilir. Bu nedenle erken doğan bebekleri sonda ile beslemek gerekebilir. Eğer bebek beslenebilecek ancak ememeyecek durumdaysa ağzından midesine indirilen bir beslenme sondası ile aralıklı olarak beslenir. En önemli besin kaynağı kendi annesinin veya başka bir annenin sütüdür. Eğer anne sütü yoksa ikinci tercih edilecek besin prematüre mamalarıdır. Eğer bebek beslenemeyecek durumdaysa o zaman bebek damardan verilen serumlarla beslenir. Sonda ile beslenen bir bebek doğum ağırlığı 1500-1800 gr’ı aşınca ve emme ve yutma fonksiyonu iyileşince annesinden süt emdirmeye başlanır.

    Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü):Prematüre bebeklerin karaciğer şeker depoları ve yağ depoları azdır. Metabolizmaları hızlıdır. Ayrıca beslenmeleri geciktiği için kan şekeri düşme riski fazladır. Bu nedenle kan şekeri düzeyleri yakından takip edilerek damar yolu ve beslenmesi düzenlenir.

    Hiperbilirubinemi (sarılık):Prematüre bebeklerde sarılık riski fazladır.Erken doğan bebeklerde kan hücrelerinin yıkımı sonrasında oluşan bilirubin ( sarılık maddesi) , karaciğerin olgun olmayışından dolayı vücuttan atılamaz ve birikir.Yüksek bilirubin değerleri bebeğe zarar verebilir bu nedenle bilirubin düzeyleri dikkatle takip edilir. Tedavi gerektirecek düzeye geldiğinde ise fototerapi (ışık tedavisi) uygulanır. Bu ışık ciltteki bilirubinin atılmasına yardımcı olur. Fototerapiye rağmen sarılık düzeyi tehlikeli sınıra ulaşırsa bebekteki yüksek miktardaki bilirubin, uzaklaştırmak için kan değişimi uygulanır.

    Beyin kanaması:Gebelik yaşı ilerledikçe bebeklerin beyindeki damar yumağı giderek küçülür ve sağlamlaşır. Bir bebek ne kadar erken doğarsa beyindeki damar ağı da o kadar geniş ve zayıftır. Prematüre bebeklerde stres anında (solunum cihazındayken, aspirasyon yapılırken, damar yolu açma gibi girişimsel işlemler yapılırken) bu damarlar kanayabilir. Kanamanın derecesine göre kanama giderek azalıp eriyebileceği gibi; kanama fazla olduğu takdirde beyindeki su dolu odacıklarda (ventriküllerde) tıkanıklık olabilir ve beyinde su birikimi (hidrosefali), baş çevresinde artış (makrosefali) ve beyin dokusunda azalma görülebilir. Hidrosefali varsa ameliyat ile beyin ve karın boşluğu arasına şant denilen ve beyindeki sıvıyı karın içine boşaltmayı sağlayan bir cihaztakılır. Beyin kanaması olan bebeklerde ileride zeka geriliği olabilir. Bu bebeklerin bu açıdan takip edilmesi gerekir.

    Patent duktus arteriyozus:Sağ kalpten çıkan ve akciğere giden damar ile sol kalpten çıkan aort damarı arasındaki köprü damarın açık kalmasıdır. Anne karnında açık olan ve doğumdan sonraki ilk üç gün içinde bebeklerin birçoğunda kapanan bu damar kapanmazsa kalpten akciğerlere giden kan miktarı artar. Kalbe gelen kan miktarı da artacağı için bebeklerde kalp yetmezliği ve solunum sıkıntısı gelişebilir. Bu damarın açık kalma olasılığı prematüre bebeklerde daha fazladır. Damarın açık kaldığından bebeğin muayenesi sırasında kalpte üfürüm duyulması ile şüphelenilir ve ekokardiyografi yapılarak kesin tanı konulur. Bu damarı kapatmak için ilaç tedavisi uygulanır.

    Kansızlık ( anemi ):Prematüre bebeklerde kansızlığın pek çok nedeni olmaktadır. Bu bebekler hastanede izlendikleri süre içinde zorunlu olarak pek çok kan tetkiki yapılmaktadır, bu tetkikler için kan alınmaktadır. Prematüre bebekler bu kanı üretmekte yetersiz kalırlar. Ayrıca alyuvarların ömrü zamanında doğan bebeklere göre daha kısadır. Anneden bebeğe demir geçişi son aylarda daha fazla olduğunda dolayı prematüre bebekler demir depolarından mahrumdur. Bu nedenle demir takviyesi erken başlanmaktadır.

    Nekrotizan enterokolit (bağırsak nekrozu, gangreni):Prematüre bebeklerin sindirim sistemi iyi gelişmediğinden, bu bebeklerde enfeksiyon riski, oksijensiz kalma, tansiyon düşüklüğü riski daha fazla olduğundan bağırsak nekrozu gibi sorunlar daha sık görülür. Nekrotizan enterokolitli bebeklerde karın şişliği, safralı kusma, aldıkları sütü sindirememe gibi bulgular vardır. Tıbbi tedavi ile iyileşebilirler. Ancak bağırsaklarda delinme (perforasyon), gangren varsa cerrahi tedavi yapılır ve gangren olmuş bağırsak kısmı kesilip çıkarılır.

    Prematüre retinopatisi (ROP):Özellikle uzun süre ve yüksek konsantrasyonda oksijen almak zorunda kalmış doğum ağırlığı 1000 gr’ın altındaki bebeklerde sık görülür. Retinadaki damarlanma artışına bağlı olarak bebekte değişik derecelerde görme bozukluğu ve körlük gelişebilir. Gebelik yaşı azaldıkça ROP riski artmaktadır. Prematüre bebeklere belirli aralıklarla (genellikle gebelik yaşı 32 hafta olunca; örneğin 28 haftalık doğan bir bebek doğumundan dört hafta sonra kontrol edilmelidir) göz muayenesi yapılarak ROP olup olmadıkları incelenmelidir.

    İşitme problemleri : Erken doğan bebekler işitme kaybı açısından yüksek risk taşırlar ve bu bebeklere ilk üç ay içinde işitme tersti (ARB ) yapılması gereklidir. İşitme kaybı olan bebekler yakın takibe alınırlar ve kalıcı bozukluk saptanırsa konuşmayı öğrenmeleri için tedavi planlanır.

    • Bu anlattığınız durumların hangisi normal, hangisi normal değildir?

    Sıralanan durumlar, prematüre bebeklerin bedenlerinin olgunlaşmadan doğmalarından dolayı beklenen durumlardır. Dolayısıyla bu durumları normaldir denilebilir ancak belli kiloya gelmeden desteksiz yaşamaları bu şekilde mümkün olmadığından bir süre gerekli destek sağlanarak takip edilmeleri zorunludur.

    • Hastaneden çıkınca nelere dikkat edilmelidir ?

    Prematüre bebekler enfeksyonlara karşı hala savunmasız oldukları için bu bebeklere dokunurken el temizliği birincil önem taşımaktadır.

    Bu bebekleri çok kalabalık ortamlara sokmamak gerekir. Bu arada bebeği korurken aşırıya da kaçmamak gerekir. Bebeği sürekli evde kapalı tutmayı da önermiyoruz. Özellikle ılıman havada temiz havaya çıkarılmaları ve güneş almaları çok önemlidir. Prematüre bebeklerde solunum merkezi 40–45 haftaya kadar henüz gelişimini tamamlayamadığı için apne dediğimiz solunum durmaları olabilir. Bu nedenle riskli bebeklere evde apne yatakları önerilir. Bebekler genellikle ortalama 6–7 aylıktan itibaren kendi savunma faktörlerini oluşturmaya başlarlar. Enfeksiyonlar açısından ilk 6–7 ay hatta ilk 1 yıl özel dikkat gerektirir.

    Prematüre bebeklerin taburcu olduktan sonra erken ve doğru beslenme desteği alması, uzun dönem normal büyüme ve gelişmelerinde belirleyici olur. En ideal besin anne sütüdür. Anne sütü yeterli miktarda ise bu bebeklerin anne sütü ile beslenmelerini tercih ediliyor. Ancak prematüre bebeklerin besin gereksinimleri daha fazla olduğundan bebeğin tartı alım izlemine göre gerekli durumlarda anne sütü güçlendiricileri ile anne sütü destekleniyor. Anne sütü yeterli miktarda değilse prematüre bebekler için özel formül mamalar kullanılıyor.

  • Beyin kanaması nedir ve kimlerde görülür?

    Beyin kanamaları çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu sebepler arasında travma olabilir. Başa alınan darbe kafa tasında ve damarlarda kanamaya neden olabilmektedir. Travmaların yanı sıra tansiyon hastaları ciddi risk grubundadır. Yüksek tansiyon ile beraber oluşan basınç kılcal damarlarda çatlamaya ve kanamaya yol açar. Şeker hastaları, alkol bağımlıları, sigara tüketenler risk grubuna dahildir.

    Bunun dışında bir başka kanama nedeni anevrizmadır. Beyin anevrizması damar duvarlarındaki zayıf bir noktada oluşan balonlaşmadır. Damarın zayıf noktasında oluşan bu balonlaşma basınçla beraber patlayabilir kanın beyin içerisine akmasına sebep olur. Bu tip kanamalar ciddi kanamalardır, kişide kalıcı hasarlara sebep olabilir ve hatta ölümle sonuçlanabilir. Dolayısıyla şüpheli durumlarda hastanın acile götürülmesi zorunludur.

    BEYİN KANAMASI TEDAVİSİ

    Beyin kanaması tedavisi için öncelikle MR yardımı ile kanamanın olduğu bölge tespit edilmelidir. Tespitin ardından anjıo ile anevrizmatik bir kanama mı değil mi ona bakılır. Anevrizma ise tedavisi Endovasküler yani kapalı yöntem ile gerçekleştirilir. Bu yöntem de kafatası açılmadan damara müdahale uygulanır. Kapalı yöntemin yetersiz kaldığı noktada açık cerrahi müdahale ile kanama tedavisi yapılır. Tansiyona bağlı beyin dokusu içine bir kanamaysa, kanama büyük ve beyne baskı yapıyorsa cerrahi yolla tedavi edilir. Travmatik olan yaralanmalarda kanama genellikle yüzeyeldir ve cerrahi yolla tedavi kolay olur.

    BEYİN KANAMASI ve BEYİN CERRAHİSİ

    Beyin kanaması beyin damarlarındaki zayıflık ve aşırı basınç yüzünden ulaşan bir sorundur. Dolayısıyla bu rahatsızlık ilgilenecek tıbbi alan beyin cerrahisidir. Uzman beyin cerrahları gerek açık gerekse kapalı yöntemler ile tedaviyi gerçekleştirir.

  • Tıkayıcı damar hastalıkları hakkında

    Tıkayıcı damar hastalıkları hakkında

    Tıkayıcı beyin damar hastalıklar veya yol açtığı sonuç olarak strok, beyin dolaşımındaki herhangi bir patoloji sonucu sinir sistemi fonksiyonlarındaki anormallik olarak tanımlanabilir. Ölüme neden olan hastalıklar arasında 3. hatta bazı yazarlara göre 2. sırada yer alan, en sık uzun dönem sakatlığa yol açan bir hastalık grubudur. Strok veya daha geniş tanımlamayla serebrovasküler olay, beyin veya beyine giden kan damarlarını etkileyen herhangi bir olay nedeniyle genellikle akut ve fokal nörolojik rahatsızlıklara yol açan olayı tanımlar. Strok iskemik ve kanamalı olarak iki sınıfa ayrılır. İskemik strok bu hastalığın %80’ini oluşturur. İskemik strok, beyin damarı veya beyine giden bir damarın tıkanmasıyla beslediği beyin bölgesinde gerekli oksijen ve şekerin azalmasına ve fonksiyonlarının kaybına yol açar. Kanamalı strok ise beyin dokusu içi veya subaraknoid denilen beynin araknoid adı verilen zarlarının arasına olan kanama şeklindeki olayla, benzer hasara yol açar. Bu hastalığın bir çok nedeni vardır. Bunlar;

    Büyük damar aterotrombotik tıkanma : Beyni besleyen büyük veya orta boy damarlardaki tıkanmadır. Bu tür tıkanma, karotis denilen beyne giden en büyük boyun damarlarında ateroskleroz denilen plağın büyümesi, damar duvarını daraltması, yerinden kopup beyne daha yakın veya beyin içerisindeki damarlarda bir tıkanma oluşturması gibi safhalardan oluşur. Hastaların yaklaşık %20’sinde bu neden bulunur.

    Küçük damar laküner tıkanma : Hastaların %40’ı bu gruptandır. Beyin içerisindeki küçük damarlardaki tıkanmayla oluşur. Beyinde önemli yapılar olan, bazal ganglionlar, internal kapsül ve beyin sapı gibi derin yapılarda küçük enfarkt alanları oluşturur. Enfarkt sonrası oluşan alana da “lakün” adı verilir.

    Kardiyoembolik tıkanma : Serebrovasküler tıkanmalar içinde %20’lik bir orandan sorumlu olan patolojidir. Daha çok orta boy beyin damarlarını ve beynin arka kısmını besleyen vertebrobaziler sistem denilen orta boy damarları tıkar. Yarısından fazlası atrial fibrilasyon denilen bir kalp hastalığı sonrası oluşur.

    Diğer sebeplere bağlı tıkanma : %20’lik kısmı oluşturur. Damar disseksiyonu, Fibromusküler displazi, Moya Moya gibi hastalıklar sayılabilir.

    Kan akımı sinir hücreleri için gereken kritik seviye altına inince, zincirleme bir biyokimyasal süreç başlar ve belli bir bölgedeki hücre ölümüyle sonuçlanır. Sonucunda klinik bulgular iskemi derecesine, etkilenen bölgenin hacmine, bu bölgenin fonksiyonel özelliklerine ve etkilenim süresine bağlı olarak değişebilir. Ancak başağrısı, hastaların %25’inde görülür ve en yaygın ortak bulgudur. Beyinin çok büyük bir bölgesini ilgilendiren bir iskemi (oksijensiz bölge) oluşursa yaygın iskemi, küçük bir alanda oluşursa fokal iskemiden söz edilir. Tıkayıcı damar hastalıkları nedeniyle sıklıkla karşılaşılan 4 ana klinik tablo oluşur;

    1- Transient (geçici) iskemik atak (TİA) : 24 saatten az süren geçici nörolojik bozukluklar söz konusudur. Çoğunluğu 10-15 dakika sürer, bu nedenle tanı sadece hikayeye dayalı kalabilir. Baş dönmesi, yürüme bozukluğu, konuşma bozukluğu, tek taraflı görme bozukluğu ve bazen tek taraflı kuvvet kayıpları en çok oluşan bulgulardır. Birkaç defadan fazla olan TİA ilerdeki tam bir strokun (%20-80 arası oranlar bildirilmiştir) habercisi olabilir.

    2- Geri dönüşlü iskemik nörolojik defisit : 24 saatten fazla sürüp, 3 haftadan önce bulguları tamamen düzelen klinik durumlar için kullanılır. Çoğunlukla kardiyolojik kaynaklı emboli suçlanmaktadır. İleride tam strok olma riski vardır.

    3- İlerleyici strok : Fokal iskemik bulguların dakikalar veya saatler içinde kötüleşmesi durumu için kullanılan terimdir. Başlangıçta etkilenen alanın genişlemesiyle oluşur. Bu durum genellikle 48 saat içinde tamamlanır. Beynin arka kısmını besleyen sistemde daha uzun sürebilir.

    4- Tamamlanmış strok : Stabilleşmiş iskemik nörolojik defisitler vardır. Embolik stroklar ani başlar, maksimum nörolojik bozukluk erken oluşup tamamlanır ve iyileşme saatler, günler veya aylar sürebilir. Bu tip hastalar çoğunlukla tamamlanmış strok ve defisitli bir şekilde uykudan uyanırlar.

    5- Genç erişkinde strok : Diyabetik veya hipertansif olmayan 40 yaş altı bir insanda stroke ihtimali çok azdır. Bu yaş grubu strokta en sık sebep kalbe ait embolidir. Ancak kokain başta olmak üzere uyuşturucu kullanımı, arterial disseksiyon, fibromusküler displazi ve koagülasyon bozuklukları akla nadir de olsa gelmelidir.

    Erken tanı konulması çok önemlidir. Bu hastalıkla karışacak diğer hastalıkların ekarte edilmesi gerekir. Bunlar, beyin tümörleri, abse-ensefalit gibi beyin enfeksiyonları, nöbet sonrası durum (postiktal durum), travma, subdural hematom, histeri, kontüzyon, şeker yüksekliği, şeker düşüklüğü, kalple ilgili fonksiyon bozuklukları gibi hastalıklardır. Tanı koymak için çeşitli kan tahlilleri, beyin tomografisi, beyin MRI’ı, doppler USG’ler, MRI anjiografi, gibi tetkikler yapılır.

    Tedavi için ilk başta, akut strokun acil tedavisi gerekir,uzun dönemde ise, şeker hastalığı, hipertansiyon, atrial fibrilasyon, kolesterol yüksekliği, sigara-alkol aşırı tüketimi ve fiziksel inaktivite gibi faktörlerin elimine edilmesi önerilmektedir. Bunun dışında altta yatan sebeplerin tedavisi, önleyici tedavi, cerrahi ve endovasküler cerrahi tedaviler uygulanabilir. Herhangi bir kolda veya bacakta felç gibi nörolojik bozukluklar oluşmuş ise fizik tedavi ve rehabilitasyon tedavileri de uygulanabilir.

  • Beyin anevrizmaları ve subaraknoid kanamalar

    Beyin anevrizmaları ve subaraknoid kanamalar

    Beyini besleyen damarlar, beyinin tabanında birleşerek Willis poligonu denilen bir damar şebekesi oluştururlar. Beyin anevrizmaları bu şebekeyi oluşturan damarların herhangi birinin anormal genişlemesi sonucu ortaya çıkar. Genişleyen bu damarların duvarı zayıf ve ince olduğu için günün birinde kendiliğinden veya efor sonrası yırtılıp beyin kanamasına yol açabilirler.

    Beyin, beyincik ve omurilik etrafını saran zarların arasında seyreden beyin damarlarının değişik nedenlerle kanamasıyla subaraknoid kanama (SAK) tablosu oluşur.

    Genel Bilgiler

    *Ne yazık ki hastaların önemli bir kısmı (%10) ağır klinik tablo nedeniyle hastaneye yetiştirilemeden veya yanlış tıbbi değerlendirme sonucu erken dönemde kaybedilmektedir.

    *İlk 30 gün içindeki ölüm oranı ise yaklaşık %50’dir.

    *Ortalama görülme yaşı 55-60 civarındadır ve kadınlarda erkeklere oranla (3/2) kısmen daha fazladır.

    *Yine ilkbahar ve sonbahar aylarında kanama sıklığı daha yüksektir.

    *Uykuda ortaya çıkabilme ihtimali (%30) önemli bir tehlikedir.

    *Sağkalım yaklaşık %50’dir ve bunların sadece %33’ü eski hayatlarına geri dönebilmektedir.

    *Kurtulabilen hastaların %30’u yatağa bağımlı hayat sürmek zorunda kalırlar.

    Anevrizma Neden Oluşur?

    • Damar duvarının ince ve zayıf oluşu(Doğumsal)

    • Damar duvarındaki arteriosklerotik değişiklikler

    • Travma

    • İnfeksiyon

    • Hipertansiyon

    • Sigara, alkol, bağımlılık yapan madde kullanımı

    • Doğum kontrol ilaçları

    • Aile fertlerinin birinde hastalığın görülmesi sayılabilir.

    Hastalığın Belirti ve Bulguları Nelerdir?

    Anevrizmalar yırtılıp kanadıkları zaman hastaneye getirilen hastalar genellikle kusmanın ve bazen geçici bilinç kaybının eşlik ettiği, ani ve şiddetli baş ağrısından yakınırlar. Hastalar hayatlarında yaşadıkları en şiddetli baş ağrısı olarak tanımlarlar. Hastaların çoğunda birkaç ay öncesinde daha hafif şiddette, 1 gün içinde iyileşen uyarıcı başağrısı hikayesi vardır. Yırtılmamış ve kanamamış anevrizması olan hastalar ise; baş ağrısı, koku alma bozukluğu, çift görme, göz bebeğinde büyüme, görme keskinliğinde azalma gibi şikayetlerle başvururlar ve yapılan tetkiklerinde tesadüfen kanamamış baloncuk tespit edilir.

    Anevrizma Nasıl Tespit Edilir?

    • Herhangi bir nedenle yaptırılan Beyin Tomografisi ve MR’da tesadüfen tespit edilebilir

    • Kafa sinirlerine bası belirtileri varsa (Örneğin; koku alma bozukluğu, çift görme, görme bozukluğu…)

    • Anevrizma kanamış ise ileri tetkiklerle tespit edilebilir.

    Teşhis ve Tedavi Yöntemleri:

    Hastalar beyin cerrahi, nöroloji ve girişimsel nöroradyoloji uzmanlarının oluşturduğu ekip tarafından değerlendirilir. Subaraknoid kanamalarda ilaçsız olarak çekilen ilk beyin tomografisi kanama olup olmadığı konusunda yeterli bilgiyi verir. İkinci aşamada kateter anjiografi mutlaka yapılmalıdır. Tetkikler tamamlandıktan sonra yine aynı ekip hasta için uygun tedavi seçeneğini belirler. Anevrizmalardaki başlıca tedavi seçenekleri; CERRAHİ TEDAVİ ve endovasküler tedavi denilen kasık atardamarından girilen bir kateter yardımıyla yırtılmış baloncuğun kapatılarak devre dışı bırakılması esasına dayanır(Coil embolizyon yöntemi).

    Cerrahi tedavinin amacı; anevrizmanın kapatılarak yeniden kanama riskini ortadan kaldırmak, beyindeki mevcut hasarın etkilerini azaltmak ve geç dönemde ortaya çıkabilecek beyin kanaması sekellerini önlemektir.

  • Baş ağrısına dikkat !

    Baş ağrısına dikkat !

    Kusma İle Kendisini Gösteren Şiddetli Baş Ağrısı, Ani Ölüm Getirebilir

    Şiddeti giderek artan, ilaçla geçmeyen, şiddetli kusma, görmede bozulma ve bayılma ile kendini gösteren baş ağrısı, beyin damarlarına bağlı sağlık sorunlarının habercisi olabilir.
    Beyin içi tümörleri, beyin içi damar bozuklukları, beyin içi baloncuklaşmalar ve beyin içi sıvı tankların genişlemesi ciddi baş ağrısına yol açar.

    Şiddeti giderek artan, daha önce hissedilen ağrıya benzemeyen, ilaçla geçmeyen ve şiddetli kusma, çift görme ya da görme alanının daralması gibi görmede bozulma ve bayılma ile kendini gösterebilen şuurda dalgalanma ile ortaya çıkan ağrı, ani ölüme yol açabilir.

    Beyin tümörleri, beyin damar bozuklukları, beyin damarı baloncuklaşmaları ve beyin içi sıvı tankların genişlemesi ciddi baş ağrısına neden olabilir ve bu hastaların % 50’si hastaneye yetişemeden beyin kanamasından yaşamını yitiriyor.

    İnsanı rahatsız eden her duyumsama ”ağrı” olarak tanımlanabilir.

    Ağrı, insanı hastalıklardaki tehlikeden koruyan ”kırmızı alarm” durumu olarak kabul edilebilir ve bir yerde ağrınız varsa ‘bir sıkıntı var’ demektir. Ağrı, oluşabilecek sorunlar için önceden haber vericidir. Bu durumu çok iyi anlatan ”İnsanın ağrısı neredeyse canı oradadır” atasözü önemli bir toplumsal bilgidir. Ağrı; kısa, uzun yada daha uzun olan kronik ağrılar şeklinde olabilir.

    12-13 yaşından itibaren yüz sinüsleri gelişimi tamamlanmış her kişinin (Kadınlarda biraz daha yüksek olmak kaydıyla) hayatının bir döneminde rahatsız edici baş ağrısından şikayet etmektedir.

    Baş ağrısının bir kısmı çok rahatsız edici olmazken, bir kısmı sürekli ilaç kullanımı, ciddi tedavi protokolü veya ameliyat gerektirebilir. Baş ağrısının yaklaşık 80 tane sebebi bulunabilir ve ”benim hep başım ağrıyor” şeklinde şikayet edenlerin sorunu büyük ölçüde migren türü kas veya beyin içi damar bozukluklarından kaynaklanmaktadır.

    Günlük hayatta gerginlik ve stres ciddi bir baş ağrısı nedenidir. Gün içinde kafa ve yüz bölgesindeki kaslar gerilip, gevşemekte ve zamanla yorulmaktadır. Sonuç olarak bu kas gruplarından salınan kimyasal maddeler baş ağrısına sebeb olmaktadır. Buna ‘gerginlik ağrısı’ denmekte ve yoğun çalışan kişiler arasında sıkça karşılaşılmaktadır.

    Baş ağrısının sebebleri arasında yüksek tansiyon gibi kronik hastalıklara bağlı baş ağrısı da sayılabilir. Bunların yanında beyin tümörleri, beyin içi damar bozuklukları(kireçlenmeler-tıkanmalar), beyin içi baloncuklaşmalar (anevrizma) ve yumaklaşmalar (AVM), beyin içi sıvı tankların genişlemesi (Hidrosefali) de ciddi baş ağrısı sebeblerindendir.

    Kafa travmasına bağlı baş ağrısının dışında, menenjit gibi enfeksiyon hastalığı, yüz sinüslerindeki bozukluklar, diş ve göz ile ilgili hastalıklarda da baş ağrısı görülebilir. Tüm bunlar genel baş ağrısı nedenleridir, ancak şiddeti giderek artan, daha önce hissedilen ağrıya benzemeyen, ilaçla geçmeyen ve şiddetli kusma, çift görme ve bayılma gibi şuurda dalgalanma ile ortaya çıkan ağrının çok ciddiye alınması gerekmektedir.

    Tüm bunların yanı sıra hafıza kaybının da eşlik ettiği baş ağrıları beyin damarlarındaki sorunlardan kaynaklanabilir. Bu gibi durumlarda damar baloncuklaşması, damar yumağı, hızlı gelişen bir tümör varlığı sorumlu olabilir. Bu nedenle hemen hekime başvurulmalıdır. Damar balonuna (Anevrizma) bağlı bir baş ağrısı söz konusu ise ani ölüm görülebilir. Anevrizma kanaması oluşan hastaların, yüzde 50’si hastaneye yetişemeden beyin kanamasından yaşamını yitirmektedir.

    Bu tip hastalıkta ortaya çıkan baş ağrısı “şiddetli ve genellikle beynin ön iç kısmında, daha once hiç yaşanmamış bir ağrı” şeklinde hissedilir ve şuur kaybı gibi çok önemli bulgular da oluşabilir.

    Bu gibi şiddetli ağrı durumunda sıcak duş alınmaması, hemen tansiyonun ölçülerek vakit kaybetmeden hastaneye gidilmesi gerekmektedir. Öncelikle acile yapılacak başvurunun ardından beyin cerrahisine muayene olunması gerekmektedir.