Etiket: Çocukları

  • Sorumlu Çocuklar Mı, Sorunlu Çocuklar Mı?

    Sorumlu Çocuklar Mı, Sorunlu Çocuklar Mı?

    Çocuklarda sorumluluk duygusunu geliştirmek her anne-babanın arzuladığı ve gerçekleştirmek istediği bir hedef. Peki bu hedefe ulaşmak için doğru adımları atıyor muyuz?

    Anne babalar sorumluluk duygusu geliştirmenin ilk adımı olarak çocukları gündelik işlere yardımcı olmaya alıştırmak olduğunu düşünürler. Sofrayı kurmaya yardım etme, çöp kutusunu boşaltma, bulaşıkları dizmeye yardım etme önemlidir fakat sorumluluk duygusunu geliştirmede olumlu bir etkisi olmayabilir.

    Dikkate alınması gereken en önemli şey, sorumluluğun yalnızca içerden gelişebileceği, ısrar ve kurallarla içselleştiremeyeceğidir.

    Bunu gerçekleştirmek için ise sorumluluk kavramına daha geniş bir çerçeve içinde bakmak gerekir.

    Sorumlu çocuk denilince aklınıza ilk gelen, odasını toplamış, ödevlerini zamanında bitirmiş bir çocuk olabilir. Fakat bu yapılanlar bir kural ve alışkanlık dahilinde olup içselleştirilmediğinde çocuğunuz hala “sorumsuz” kararlar alabilir.

    Peki ne yapmak gerekir?

    İlk adım her zaman anlaşılmaktan, duyguları kabul etmekten geçer. Sorumluluk duygusunda da bu başlık en önemlisidir. Duyguları kabul edilen, söyledikleri ebeveyne saçma gelse de eleştirmeden anlamaya çalışılan ve gerçek anlamda dinlenilen çocuklar, sorumluluk duygusu için gerekli ilk adımı atmış olurlar.

    Yaşadıkları olumsuz bir durumda veya sizin beklentinizi karşılamadığında eleştirmek yerine ‘danışmanı’ olmaya çalışmak bir sonraki adımdır. Örneğin; çocuklarınıza sürpriz yapmak için bir pasta yaptınız ve en büyük çocuğunuz pastayı bölmek yerine kendine çok büyük bir dilim alıp kardeşlerine minik parçalar bıraktı. Vereceğiniz ilk tepki ‘ ne kadar bencilsin’ yerine, ‘bu pastayı 3 eşit parçaya bölmelisin’ olmalıdır.

    Sonrasında dikkat edilmesi gereken, çocuklarla bir güç savaşı içine girmemektir. Çocuklarımıza istediğimiz bir şeyi yaptırırken harcadığımız enerji ve zaman çok daha kıymetlidir. Kaldı ki istediğimiz gerçekleşmiş olsa bile, çocuklarımız karşılık vermek ve bir sonraki sefer dediğini yaptırmak için daha hırslı ve asi olabilir.

    Çocuğun sorumluluk alanında kalan durumlarda “seçme hakkına” müdahale edilmemelidir. Bu noktada ebeveynlerim ve çocukların sorumluluk alanları karıştırılmamalıdır. Aksi takdirde çocukların yönettiği ve anne babanın tamamen kukla olarak kaldığı bir tabloyla karşılaşabilirsiniz. Unutulmamalıdır ki anne babanın sorumluluk alanında kalan durumlarda, çocuğun seçme hakkı olmasa da fikirlerini ifade etme hakkı her zaman vardır.

    Yapılabilecek pratik önerilerin bazıları şunlardır:

    • Yiyeceklerinde karar vermesi için ona sorun. Sabah haşlanmış yumurta mı yemek istersin, yağda kızarmış yumurta mı? Burada ebeveyn olarak sınırları siz belirleyip kararı çocuğa bırakmayı ihmal etmeyin.

    • Kafe, park, restaurant gibi yerlerde çocuğunuzun kendi fikrini söylemesine ve ne istediğini ifade etmesine izin verin.

    • Mağazada seçtiğiniz örnekler arasında kıyafet seçimini çocuğunuza sorun.

    • Ebeveynler; birinci sınıftan itibaren ödev konusunun, sadece çocuk ve öğretmen arasında olduğunu ifade etmelidir. Anne baba ödev sorumluluğunu üzerine alır, çocuğun isteği dışında kontrol eder, ısrar eder ve başında durursa ödev, okul ile ebeveyn arasına bir süreç olarak devam eder.

    En önemlisi ise çocuklarımızın söylediklerimizi değil yaptıklarımızı taklit ettiklerini unutmamaktır. Kitap oku diyerek yaptığınız sayısız hatırlatma yerine, elimize kitap alıp, televizyon ve diğer sosyal medya araçlarından uzaklaşmak ve ‘kitap okuma vakti’ demek yeterlidir. Tarafsız olmak, eleştirmemek, örnek olmak ve koşulsuz kabul etmek her şeyin en başta mutlu çocukların anahtarıdır…

  • Çocuğun Özgüven Gelişimi

    Çocuğun Özgüven Gelişimi

    Özgüven, insanın kendisiyle ve çevresiyle barışık olması, olumlu ve olumsuz yönlerinin farkında olması demektir. Büyükleri tarafından sevgi gören, gereksinim duyduğunda beklediği yakınlık ve ilgiyi bulan, fikirlerine değer verilen ve önemsenen, güven duyulan ve sorumluluklar verilen, iyi yaptığı şeyler için övülen, gurur duyulan, yaptıklarında hataya yer verilen ve olduğu gibi kabul edilen çocuğun kendine özgüveni olur.

    ÖZGÜVEN YETERSİZLİĞİNDE AİLENİN ETKİSİ

    Çocuklarda özgüvenin yetersiz gelişmesinin nedenlerinden biri, aşırı korumacı davranan ailelerdir. Çocuklarını sevgi ve şefkate boğan bu anneler, çocukları hiçbir zorlukla karşılaşmasın diye her türlü işi kendi üzerlerine alırlar. Bu tip ailelerde anne çocuğun yapması gereken şeyleri yapar, çocuk adına düşünür, ona fazla yük vermez. Aslında bu iyi niyetle yapılan bir eğitim hatasıdır. Çocuğun bütün sorumluluklarını üstlenmek çok büyük bir risktir; çünkü çocuk kendi sorununu kendi çözme becerisi kazanamaz. Bu tür bir davranışa maruz kalan çocukta “Ben yapamam” duygusu oluşur. Bu, özgüveni azaltan bir duygudur; çocuk kendisini yetersiz, güvensiz hisseder ve annesine sormadan hiçbir şey yapamaz hâle gelir.

    Çocuğun ilerleyebilmesi ve hayata atılabilmesi için riske girmesi, kendi kararlarını kendisinin vermesi, sorunlarını kendisinin çözmesi gereklidir. Çocuk bunları yapamazsa kendi kimliğini geliştiremez ve hayattan korkan, kaçan, her şeyi başkasına havale eden bir insan olur.

    Çocuğun kendine güvenini azaltan bir etken de mükemmeliyetçi anne babaların eleştirinin dozunu kaçırmasıdır. Sürekli eleştirilen çocuk kendisini aptal, yetersiz, beceriksiz hisseder. Diyelim ki çocuk kötü bir karne getirdi, notlarının çoğu zayıf, birkaç tane de iyi var. Aileler genellikle karneye bakar, “Şu niye zayıf, bu niye zayıf?” diyerek çocuktan hesap sorarlar. Bu arada çocuğun kişiliğini eleştirmeyi de ihmal etmezler. Hâlbuki doğru olan “Bak aferin, şundan beş almışsın, bundan dört almışsın. Şu zayıfları nasıl düzelteceksin?” gibi bir cümle kurup çocuğu başarıya motive etmektir. O zaman çocuk kendisine değer verildiğini ve sorumluluk aldığını hisseder.

    ÇOCUKLARIN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN

    1- Var olmalarının sizin için ne kadar önemli olduğunu onlara hissettirin. Onlara olan sevginizin başarı ya da başarısızlıklarına bağlı olmadığını, var olmalarının sizin için ne kadar önemli olduğunu ve ne olursa olsun onları daima seveceğinizi söyleyin.

    2- Çocuğunuzun kendisine has yeteneklerini ortaya çıkarmasında yardımcı olun. Her çocuğun farklı özellikleri ve yetenekleri vardır. Çocuklarınıza kendi ilgi alanları ve yetenekleri doğrultusunda faaliyetlere katılma imkânı sağlayarak onları araştırmaları ve yeni şeyler keşfetmeleri için destekleyin.

    3- Yaptıkları ve ilgilendikleri şeylerin sizin için önemli ve değerli olduğunu gösterin. Katıldıkları faaliyetleri ve ilgilendikleri şeyleri sorun, okulda katıldıkları gösterilere gidin. İlgilendiği şeylerle ilgili okuduğunuz bir yazı ya da resmi onunla paylaşın.

    4- Evinizde herkesin birbirine güveneceği bir ortam oluşturun. Duygularını, düşüncelerini, sevgisini, başarı ya da başarısızlıklarını, hayal kırıklıklarını aile fertleriyle rahatça paylaşabilen çocuklar özgüvenli olurlar. “Söylediğin kadar da kötü değilmiş” ya da “Geçer canım merak etme” şeklinde cevap vermek yerine, onların duygu ve düşüncelerini ciddiye alın.

    5- Beklentileriniz çoğunuzun seviyesinde olsun, onu aşacak beklentilerden kaçının. Her çocuğun farklı yapabilme kapasitesi ve seviyesi vardır. Çocuğunuzun bir şeyi yapamayacağını bildiğiniz halde bunu ondan bekleyip sonunda hayal kırıklığı yaratmayın. Ulaşabilecekleri hedefler amaçlayıp başarılı olmalarını sağlayın.

    6- Çocuklarınıza sorumluluklar verin. Kendisine güvenilip sorumluluk verilen çocuklar kendilerini yararlı ve önemli hissederler.

    7- Ne yaparlarsa yapsınlar onlara sevgi ile emniyette olduklarını hissettirin. Çocuklarınızı disipline edin ama bunu hiç bir zaman sinirle ve katı kurallarla yapmayın. Onları disipline etmeniz katı kurallarla katı cezalar verme şeklinde olmasın. Çocuklar adaletsiz davrandığınızda bunu çok iyi bilirler. Onların güvenini sarsmayın.

    8- Birlikte vakit geçirin. Ortak yapacağınız faaliyetler bulup birlikte zaman geçirin.

    9- Onların özgüvenlerini sağlayacak sözlerde bulunun. “Yardımların çok işime yaradı, teşekkür ederim” ya da “Bak bu aklıma gelmemişti bu konudaki fikrini çok beğendim” gibi sözlerle onların katkılarına değer verdiğinizi gösterin.

    10- Çocuğunuzla ilgili problemleri onu suçlamadan ya da onun karakterini eleştirmeden tartışın. Çocuklar kendileri ile ilgili problemlerde kendilerine saldırılıp eleştirilmeden konuşulduğunda bu problemi çözmek için çaba sarf ederler. Onun karakterine değil, yaptığı şeye hitap ederek konuşun. Örneğin; 4 yaşındaki çocuğunuz oyuncağını yatmakta olan kardeşinin yatağına fırlattığı için sinirlisiniz. “Sen kötü bir çocuksun!” ya da “Yapma!” yerine, “Sen oyuncaklarını attığında kendimi sinirli hissediyorum. Ona gerçekten zarar verebilirdin” diyebilirsiniz. Buradaki mesaj, duygularınızın onun çocuk dünyasına değil onun belirli davranışlarına yönelik olduğudur.

  • CAS (Cognitive Assessment System) Testi

    CAS (Cognitive Assessment System) Testi

    CAS Testi, 5-17 yaş grubu çocukları bilişsel açıdan değerlendiren bir zeka ve yetenek testidir.

    İstanbul Üniversitesi Öğretim üyelerinin öncülüğünde Türkiye Standardizasyonu yapılmıştır ve Türkçe olarak Bilişsel Değerlendirme Sistemi anlamına gelmektedir.

    CAS son zamanlarda ortaya atılmış olan; “Zeka bilişsel işlemlere dayanır” beynin holistik yani bütüncül çalışır görüşünü esas alan güncel bir testtir.

    CAS Testi 5-17 yaşları arasındaki okul çağı çocuklarının Planlama, Dikkat, Eşzamanlılık ve Ardıl Bilişsel işlemlerini değerlendirmek için geliştirilmiştir. Testin uygulama süresi 1 saatten iki saate kadar sürebilmektedir.

    Peki CAS testi hangi durumlarda kullanılır dersek;

    Öğrenme Güçlüğü başta olmak üzere birçok akademik sorunun eğitsel, psikolojik ve nörolojik tanılamasında güçlü veriler sunabilen bir testtir. Organizasyon, dürtü kontrolü, dikkat, problem çözme ve planlama gibi çok çeşitli bilişsel işlemlerin ölçümüne olanak sağlar.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların bilişsel işlem özelliklerinin değerlendirilmesi için uygun bir araçtır. Üstün olan çocukları belirlemede kullanılabilir.

    CAS bilişsel işlemlerin geniş kapsamlı bir şekilde ölçümüne olanak sağlar ve geleneksel zeka testleriyle ölçülemeyen bilişsel alanlarda üstün olan bireyleri belirleyebilir. Ölçülen fonksiyonların daha geniş kapsamlı olması nedeniyle geleneksel testlerle belirlenenlere göre daha çeşitli alanlarda üstün olan çocukları belirleyebilir.

    Zihinsel geriliği olan çocukların belirlenmesinde de kullanabiliriz. CAS testi çocuğun eğitim yoluyla sonradan öğrendiği bilgilere çok az ihtiyaç duyan bir değerlendirme sağlar. Böylece çocuk bilgi eksikliği nedeniyle testlerde başarısız olmayacak ve doğal performansı puanlara tam olarak yansıyacaktır. Birçok farklı bilişsel işlemin değerlendirilebilmesine olanak sağladığı için ayırıcı tanıya yardımcı olabilecektir.

    Test sonrasında çocuğun ihtiyacı olan bilişsel becerilerini geliştirmek için kişiye özel müdahale programları, egzersizler hazırlanabilir.

  • Duyguların Zekası Olur mu?

    Duyguların Zekası Olur mu?

    Duygusal zekâyı; Peter Saovey ve John Mayer, Dr. Reuven Bar-On;Daniel Goleman gibi bir çok isim tanımlamış ve önemi üzerinde durmuştur.

    EQ Kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi” olarak belirtilmiştir. Buradan anlaşıldığı gibi duygusal zeka insan ilişkilerimizi kolaylaştıran, sosyalleşmemizi hızlandıran önemli bir faktördür.

    Goleman a göre EQ insanların huzurlu, mutlu iletişimi güçlü bir yaşam sürdürebilmesini sağladığı için IQ dan daha önemlidir. Ona göre; insanların duygularını doğru yerde doğru bir şekilde kullanması yaşamlarını olumlu yönde geliştirmektedir.

    -Duygusal zeka, bireylerin yüreklerini ve zihinlerini işbirliği içinde kullanabilmeleri yetisidir.

    -Duygusal zeka kişinin ne hissettiğini bilmesi güçlü ve zayıf noktaları konusunda fikirler yürütebilmesi,yaşadığı duyguları etkili biçimde yöneterek kendi yaşamı ve diğer insanlarla ilişkileri adına doğru, etkili, akıllıca kararlar alabilme becerisidir.

    Kabul etmeliyiz ki artan nüfus, zorlaşan yaşam şartları insanları giderek daha da tahammülsüzleştirmekte… Bugünün bireyleri önceki dönemlere göre duygusal problemlerle daha fazla başa çıkmak zorunda kalıyorlar. Ne yazık ki bugünün çocukları daha yalnız ve depresif, daha kızgın, kuralsız, tutarsız, sinirli, hassas saldırgan ve üzülmeye eğilimli büyüyorlar.

    Eğitim “sistemsizliğimiz” ise anne ve babaları her geçen gün çocukları adına akademik olarak daha çok yükleme yapmaya sürüklüyor. Çocuklar o sınavdan bu sınava adeta bir yarış atı edasında koşturuluyor. Çünkü çoğu anne baba, çocuklarının bir üniversite diplomasına sahip olmalarının, onların gelecekleri için olmazsa olmazı olduğunu düşünüyor. Oysaki çocukların duygusal zekâları yeterince gelişmemişse diplomanın onlar adına kazançlı bir yaşam armağanına dönüşmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onların zihinsel becerilerini artırmak için gayret ederken, ruhsal gelişimlerini ihmal edersek kuşkusuz gelecekte yaşamla baş edemeyen bireylerin yetişmesine neden oluruz.

    Çocukluk yıllarında oluşan duygusal zekâyı şekillendiren en büyük faktör anne baba tutumlarıdır. Doğru duygusal davranışların sergilendiği ortamlarda yetişen çocukların kazandıkları duygusal beceriler onların yaşamlarını kolay ve mutlu geçirmelerini sağlayacaktır. Anne-babaların çocuklarını dinlemeleri, önemli olduklarını hissettirmeleri ve birey olduklarını unutmadan onları yönlendirmeleri çocukların duygusal bilinci kazanmalarındaki önemli tutumlardan bazılarıdır.

    Her anne baba çocuk yetiştirme tutumlarını gözden geçirmeli, bu konuda çok fazla bilimsel dayanaklı kitap makale vs. okumalı ve anne baba olmadan mutlaka bir uzmandan danışmalık hizmeti almalıdır.

    Teknolojinin hızla hayatımızı kontrol altına aldığı, insan ilişkilerinin giderek azaldığı günümüzde duygusal zekası gelişmiş bir birey yetiştirmek çocuğumuza vereceğimiz en büyük miras olacaktır.Kendi ile barışık ne istediğini bilen, sosyal açıdan gelişmiş çocuklar yetiştirmek dileğiyle…

  • Çocuklarda kanserden korunma yolları

    Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kanser Daire Başkanlığı 2009 yılı kanser istatistiklerine göre, ülkemizde en sık görülen çocukluk çağı kanseri akut lenfositik lösemidir. Daha sonra sıklık sırasına göre beyin tümörleri, nöroblastom, Non-Hodgkin lenfoma, Wilms tümörü, akut myeloid lösemi, kemik tümörleri, Hodgkin lenfoma, rabdomyosarkom ve retinoblastom gelmektedir.

    Gelin diğer yazıları inceleyerek çocukları kanserden nasıl koruyabileceğimizi öğrenelim.

    Doğru ve düzenli beslenme alışkanlığı ve sağlıklı bir yaşam şekline sahip olan ebeveynlerin çocukları da tıpkı aileleri gibi sağlıklı bir yaşam sürdürecek ve obeziteden uzak kalacaktır.

    -Mümkün olduğu kadar birlikte ailece yemek yiyin.

    -Davranışlarınızla çocuğunuza örnek olun. Çocuklar konuşmadan çok hareketleri örnek alırlar.

    -TV izleme saatlerini kısıtlayın. Günde en fazla 2 saat TV seyretmesine izin verin.

    -Çocuğunuzun günde en az 1 saat fiziksel aktivite yapmasını sağlayın.

    -Çocuğunuzu her sabah kahvaltı etmeyi alışkanlık haline getirmesini sağlayın. Kahvaltı günün en önemli öğünüdür ve beyin gücünü olumlu yönde etkiler.

    -Çocuğunuzun şekerli içecekler tüketmesini yasaklayın (soda, yapay meyve suları ve kola vs.) Doğal meyve suları ve bol su içmelerini sağlayın.

    -Evinizde daha çok doğal yiyecek ve içecekleri bulundurmaya dikkat edin. Çocuğunuza günlük olarak bol taze meyve-sebze ve tam tahıllı ürünler tüketmesini aşılayın.

    -Çocuğunuza fast food, abur cubur ve şekerli yiyecek ve içeceklerin tüketimini kısıtlayın.

    -Çocuğunuzun çok tuzlu ve çok tatlı yiyecek ve içecekleri tüketmesini engelleyin. Tuz sağlıklı hücrelere zarar verirken, şekerin kanser hücrelerini beslediğini unutmayın.

    -Çocuğunuzu en az 6 ay emzirin.

    -Çocuklarımızı düzenli olarak sebze-meyve, beyaz-kırmızı et ve taze balık yedirerek kanserden koruyabiliriz.

    Çocuğunuzun beslenmesini işlenmiş et (sucuk, sosis, salam vs.) ve hazır gıdalar yerine doğal sebze-meyve, beyaz-kırmızı et ve taze balık tüketmesini sağlayacak şekilde düzenleyin. Çocuğunuzun beslenmesini işlenmiş et (sucuk, sosis, salam vs.) ve hazır gıdalar yerine doğal sebze-meyve, beyaz-kırmızı et ve taze balık tüketmesini sağlayacak şekilde düzenleyin. Lahana, kara lahana, semiz otu, ıspanak, brokoli, tere, karnabahar gibi taze sebzeler tüketmesini sağlayın. Bu sebzelerin kimyasal ilaçlar içermeyen organik olarak yetiştirilmiş olmasına dikkat edin. Organik sebze bol vitamin, bol mineral ve omega 3 demektir.

    Çocuklarımızda K vitamini eksikliği olduğunu gösteren son yapılan araştırmaları da göz önüne alacak olursak, organik ve doğal olarak yetişmiş sebzeleri tüketen çocuklarımız, yeterli vitamin ve minerale sahip olacaktır.

    Yapılan birçok araştırma hiç meyve tüketmeyen çocukların yaşamlarının ileriki dönemlerinde kansere yakalanma riskinin arttığını göstermiştir. Meyvelerin kimyasal ilaçlar kullanılmadan organik olarak yetiştirilmiş olmasına dikkat edin. Organik olarak yetiştirilen meyvelerin bol vitamin, bol mineral ve omega 3 anlamına geldiğini unutmayın.

    Balık içerdiği yağı ve proteini ile çocuklarınızın IQ seviyesini yükseltir ve çocuklarınıza mükemmel bir beslenme sağlar. Balık içeriğindeki yağı ile insan sağlığına büyük faydaları olan bir gıdadır.

    Çocuklarımızın süt ve süt ürünlerini dengeli tüketmelerini sağlamalıyız.

    Yapılan bazı araştırmalar, süt ürünleri (süt, yumurta, peynir vs.) ile kanser riski arasında bağlantıya rastlamıştır. Ancak bu bilgilerden yola çıkarak çocukları süt ve süt ürünlerinden uzak tutmak doğru değildir. Ancak her gıdada olduğu gibi süt ve süt ürünlerinin faydalı olacağı düşüncesi ile abartılması doğru değildir. Ayrıca, süt iştahı kapattığı için çocuğunuzun başka gıdalarla beslenmesini zorlaştırabilir. Bu nedenle tüm gıdalara bakış açımızda olduğu gibi dengeli tüketim en kıymetli yaklaşımdır.

    Tütünün ve pasif içiciliğin çocuk kanserleri üzerindeki etkisi

    Çocuklar, anne ve babalarına bakarak onları taklit ederler. Ailenizde kimsenin sigara içmesine izin vermeyin ve evinizde sigara içirmeyin. 2010 yılında elde edilen verilere göre çocuklar ve gençler arasında sigara kullanımı azalmaktadır. Son 10 yıldır tütün ürünlerinin kullanımının yol açtığı sonuçlar konusunda blinçlendirme çalışmaları, hız kesmeden devam etmektedir. Ancak, bu konuda ailelerin devamlı tetikte olması gerekir. Yapılan araştırmalar, 12 yaş ve üzeri çocukların %25’den fazlasının düzenli olarak sigara kullandığını göstermiştir ki bu hiçte azımsanacak bir rakam değildir.

    Akciğer kanseri halen en sık rastlanan ve görülen vakaların yaklaşık %85’inde yaşam kaybına sebep olan bir kanser türü olarak baş sırada yer almaktadır. Sigara kullanan kişilerin yaklaşık %80’inin 18 yaşından erken sigara içmeye başladığı gözönüne alınacak olursa, ailelerin çocuklarına sigaranın zararlarından bahsetmeleri ve sigarasız bir yaşam sürmenin insan sağlığına faydalarını anlatmaları gereklidir. Sigara kullanan ebeveynlerin örnek olmak adına sigarayı bırakması hem akciğer, ağız, özofagus, mesane, böbrek ve pankreas kanserleri ve kalp hastalıklarına yakalanma riskini azaltacak hem de çocuklarında olumlu etki yaratacaktır.

    Rahim ağzı kanseri aşısı (HPV aşısı) ile kanserden korıunma

    Ülkemizde 12-15 yaşlarından itibaren kız çocuklarına uygulanan insan papillom virüs aşısı (HPV) aşısı, yüksek risk taşıyan iki tür HPV enfeksiyonundan koruyarak rahim ağzı kanserinde yeni bir çığır açmıştır. Rahim kanserlerinin %70’ine sebep olan HPV 16 ve 18’den korunmak için kullanılan aşılar, Gardasil® ve Cervarix®’dir. Gardasil, genital siğillere yol açan HPV 6 ve 11’den de korur. HPV aşısı, rahim kanseri ve serviks kanseri riskini ortadan kaldırma potansiyeline sahiptir. Bu aşıların, HPV enfeksiyonunu önlemek için kullanıldığını, rahim ağzı kanserini veya enfeksiyonu tedavi amacı taşımadığını bilmek önemlidir. HPV enfeksiyonu, genellikle kişi aktif cinsel yaşamına başladığında ortaya çıktığına göre öncesinde yani kişi gençken yapılan aşı ile bu virüsten korunmak mümkün olacaktır. İleri yaşlarda yapılan aşının koruyuculuğunun da azalmakta olduğu unutulmamalıdır. Çocuğunuzu aşılatma kararını bireysel olarak almamalı kar ve zararı mutlaka hekiminizle konuşmalısınız.

    Güneşin zararlı UV Işınlarının kanser üzerindeki etkisi;

    Çocuklar dikkat edilmesi gereken bir başka kanser türü cilt kanseridir. Cilt kanseri gelişiminin %90’ında etken rol oynayan güneşin zararlı ultraviyole ışınlarından çocuklarımızı korumak için basit önlemler almanız yeterli olacaktır. Çocuklar özel ilgi ister. Deniz kenarında veya dışarıda oynayarak fazla vakit geçiren çocukların güneşte yanma olasılığı daha yüksektir ve yaklaşan tehlikeden haberdar değillerdir. Anne-babalar ve bakıcılar, çocukları güneşin zararlı ışınlarından korumak için dışarı çıkarken çocuğunuzu mümkün olduğu kadar kapalı giydirin, şapka takın ve güneş kremi sürmeyi bir alışkanlık haline getirin. Biraz daha büyüdüklerinde çocuklarınıza güneşin zararlı ışınları hakkında bilgi verin. Eğer çocuğunuz güneşte kolay yanıyorsa, daha da dikkatli olmanız, kapalı giydirmeniz, en az +30 koruma faktörlü güneş kremi sürmeniz ve güneşte fazla kalmamasına (özellikle güneş ışınlarının dik olarak geldiği 10:00-16:00 saatleri arası) özen göstermeniz gerekir. Ayrıca, çocuğunuzun UV ışınlarından koruyan bir güneş gözlüğü takması, hem gözleri hem de göz çevresindeki hassas deriyi koruyacaktır. Bunun yanında, 6 aydan küçük bebekler, direk güneş ışığına maruz bırakılmamalıdır ve koruyucu şapka ve giysi giydirilmeli, bebeğin güneş gören bölgelerine güneş kremi sürülmelidir.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Ana babaların bütün çocuklarını eşit derecede sevdikleri iddiası şüphesiz doğrudur. Ne var ki, hepsine eşit davrandıkları kesinlikle doğru değildir. Çoğu kez en büyük çocuklarına, ondan daha “akıllı” olmasını, büyüklük göstermesini, küçük kardeşlerine karşı sorumluluk almasını ve kendisine yetmesini bekleyerek fazla yüklenirler. En küçük çocukları söz konusu olduğundaysa, sıklıkla şu bahaneye başvururlar: “O daha küçük, henüz anlamıyor”. Bu, büyük olasılıkla ilk doğan çocukları aynı yaştayken kullanmayacakları bir bahanedir, zira o, kardeş(ler) gelince “büyük” rolünü üstlenmek zorunda kalmıştır.

    Kısacası her çocuğa, kardeş konumundan bağımsız olarak, içinde bulunduğu yaşa ve gelişimsel dönemine göre davranmak gerekir. Çocuklar, kardeşlerinin yaşından ötürü ayrıcalık elde ettiği izlenimini edinirlerse onu taklit etmeye başlarlar. Ailenin büyük çocuğu birden küçük bir çocuk gibi davranmaya başlar, en küçük çocuk da “büyüğü” taklit eder. Bunu yapmaları yasaklanırsa ya da bu konuda onlara kızılırsa, çoğu kez hayal kırıklıklarını hırçınlık yaparak kardeşlerinden çıkarırlar.

    En büyük çocuğunuzdan bir konuda özveride bulunmasını ya da başkalarını da düşünmesini istemek zorundaysanız, “daha büyük olduğun için” gerekçesini kullanmaktan kaçının. Bu gerekçe çocuk için mantıklı değildir. Yalnızca kendini ihmal edilmiş hisseder ve başkalarını düşünmenin gerçek anlamını kavrayamaz. Onun yerine aile birliği içinde karşılıklı yardım üzerinde durun.

    Kardeşler arasındaki kıskançlık ve kavgaları azaltabilir ama engelleyemezsiniz. Rekabet ve güç karşılaştırılmaları bir dereceye kadar normaldir. Kardeşler arasındaki kavgaya karışmayın. Kesinlikle yargıç rolü üstlenmeyin. Yalnızca bir çocuk ya da bir eşya tehlikedeyse araya girin. Herhangi bir yargıya varmaksızın, “Çok kızgınsın.” ya da “Canın sıkıldı.” Diyerek kavgacıların duygularına seslenin. Sonra da çocukları ayırarak başka şeylere yönlendirmeye çalışın.

    Ne var ki çocuklarınız ortalamanın üstünde bir sıklıkla kavga ediyorlarsa, her birine diğerinde kendisini neyin rahatsız ettiğini ve neyin hoşuna gittiğini sorun. Birlikte etkili önlemler belirleyin.

    Kavga kopmak üzereyken, örneğin çocukların daha önce belirledikleri komik bir işaretin yardımıyla, onlara nasıl davranmaları gerektiğini hatırlatacak hoş bir uyarıya başvurabilirsiniz. Ekleme: Bunu şu şekillerde yapabilirsiniz: Kısa süre içinde kavgaya son vermeyi ya da en azından hafifletmeyi başarırlarsa, bir oyun ya da öykü seçmelerine izin verebilirsiniz. Uyarı işaretine kayıtsız kalırlarsa, kendi kendinize konuşarak, oyuncak bebeğe ya da ayıya kavga bittiğinde ne güzel olacağını, onlarla neler oynayabileceğinizi anlatın. Böylece, kavgaya doğrudan müdahale etmeksizin onları yavaşça istenen davranışa yönlendirirsiniz. Ancak ondan sonra kavgadan söz edilebilir ve programı yeniden ele alabilirsiniz.

    Kavga sıklığı azalınca programa yavaş yavaş son verilir.

    Bu önerilere ek olarak;

    • Taraf tutmayın. Bu çekişme gereğine olan inançlarını dürtükleyecektir.

    • “Kavga etmeyi bırakmaya hazır olana kadar ikiniz de ayrı odalara gidebilirsiniz,” deyin onlara. Bu kavga edemeyecekleri için sakinleştirici bir süreç işlevi görecektir. Onlara hazır olduklarında gelip tekrar deneyebileceklerini söyleyin.

    • Her ikisine de bir seçenek sunun. “Ya kavga etmeyi bırakırsınız ya da dışarı kavga edersiniz. Kavga etmeyi seçiyorsanız, tek kelimesini bile duymak istemiyorum.”

    • Bir bebek söz konusu ise önce bebeği kucağınıza alın ve ona, çocukların önünde “kavgayı bırakmaya hazır olana kadar odana gitmek zorundasın,” deyin. Sonra büyük çocuğun elinden tutup aynı şeyi ona da tekrarlayın. Masum bir bebeği kavga ettiği için odasına kapatmak komik görünebilir. Fakat çocuklarınıza aynı şekilde davranmanız önemlidir, böylece birine kurban diğerine de zorba olduğunu öğretmemiş olursunuz..

    • Çocuklar bir oyuncak üzerine kavga ediyorlarsa, oyuncağı kaldırın ve onlara kavga etmek yerine oyuncakla oynamaya hazır olduklarında onu geri alabileceklerini söyleyin.

    • Çocukların kavgaları bazen bir çeşit birbirleriyle oynama yoludur. Onları küçük, sevimli ayı yavruları olarak düşünün.

    • Bütün kavgacıları bir kanepeye oturtun ve onlara birbirlerine kanepeden kalkıp tekrar denemek için rıza gösterene kadar orada kalmak zorunda olduklarını söyleyin. Bu onları kavga etmektense birlik içinde hareket etmeye yöneltecektir.

    • Bir çözüm bulur bulmaz dışarı çıkabileceklerini söyleyerek kavgacıları odalarına gönderin.

    • Odayı terk edin. İster inanın ister inanmayın, çocukların kavga etmelerinin ana sebeplerinden biri sizin de olaya karışmanızı istemeleridir. Çocuklar diğerini suçlayıp cezalandırarak onların tarafınızı tutmanızı isterler. Bu şekilde önemli olduklarını hissedeceklerdir.

    • Çocukların kavga ettiği durumlar, sevilen bir etkinlik öncesine denk geldiğinde; örneğin arabayla oraya gidildiği esnada, siz çocuğa, “siz kavganızı bitirdiğinize gideceğiz” deyip arabayı bir köşeye çekip durdurabilirsiniz. Bu durum evden çıkmadan az önce yaşanıyorsa, hazırlıklar yarıda kesilip evden çıkmadan kavgayı bitirmeleri bekleyin. Bu tavrınız, çocukta, kavgayı kesmezse sevdiği etkinliği kaçıracağı izlenimini verir.

    • Unutmayın; kardeşlik ilişkileri mutlak mükemmellik içinde yürüyemez. Kardeşler yabancılara karşı birbirlerini kolluyorlarsa, birinin yokluğunda diğeri onu özlüyorsa, kardeşliğin de temeli sağlam demektir.

  • Çocuklarda Negatif Duygular

    Çocuklarda Negatif Duygular

    Hiç çocuğunuzun mutsuzluk veren duygularını yok etmeye çalıştıkça işlerin daha da zorlaştığını hissettiğiniz oldu mu?

    Ebeveynler çocukları mutsuz, çaresiz ya da umutsuz olduğunda bir çok yola başvururlar. Öğüt vermek, onlara anlık çözümler sunmak, durumdan uzaklaştırmak, önemsememek,inkar etmek, dikkatini dağıtmak gibi. Ve hiçbiri işe yaramadığında ise konu muhtemelen tartışma ve ebeveyn-çocuk arasındaki gerginlik ile sonlanır.

    Olumlu duyguları anlamak, olumlu duygular üzerinden empati yapmak her zaman daha kolaydır. Bunu temel sebebinin aslında ebeveynlerin de birçoğunun küçükken negatif duygularının inkar edilerek büyümesi olduğunu düşünüyorum.

    Diğer bir yandan da çocukların kendi sorunlarıyla mücadele etme konusunda deneyim edinmesi ve duruma uygun çözüm bulma becerilerinin gelişmesini de bekleriz.

    Aslına baktığımızda çok içsel olarak çocuk da bunu yapmak ister. O yüzden öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı aslında tüm duygularda çocukların öğüt almaya, sorular sorularak anlaşılmaya ihtiyacı yoktur. Öğüt vermek, soru sormak biz yetişkinlere özgü iletişim kurma şekillerinden bazıları.

    Ancak bir yetişkin olarak dahi üzgün ya da sinirliyken duymak isteyeceğimiz son şey nasihat olur. Sorulan sorular savunmaya geçmemize, geçiştirmeler ya da duygularımızın basite indirgenmesi anlaşılmamış hissetmemize sebep olur. Aslında basitçe beklediğimiz tek şey bir paylaşım yapmak ve anlaşılmış hissetmektir.

    Çocukların gözünden baktığımızda da benzer aslında, anlaşılmamış hissetmeleri ebeveynlerine öfkelenmelerine sebep olur. Çocuklar da hissettikleri duygular karşısında onları anlayan ve duygularını kabullenen yetişkinlere ihtiyaç duyarlar.

    Siz onların negatif duygularını ne kadar kabul ederseniz, çocukların da bu duyguları anlamlandırmaları ve bu duygularla başa çıkmaları o kadar kolay olur.

    Sadece anlamaya çalışarak ve bunu hissettirerek, nasihat vermeden çocukların kendi yaşadıkları sorunlar ile ilgili kendi çözümlerini nasıl bulduklarına ve nasıl sizinle iş birliğine girmek istediklerine şaşıracaksınız.

  • Nasıl Bir Anne Babasınız?

    Nasıl Bir Anne Babasınız?

    Toplumsal alışkanlıklarımız gereği, çocuklarımız genelde koruyucu aile yapıları içinde büyütülür. Anneler çocukları için her şeyi yapar, her hatalarını telafi eder, her başı sıkıştığında bir çözüm yolu bulur. Yeter ki çocukları ders çalışsın, başka hiçbir şeyle ilgilenerek yorulmasın. Koruyucu aile yapısı, çocuğuna herhangi bir sorumluluk yüklemeye kıyamayacaktır. Zaten ebeveynlerde çocuklarının her türlü ihtiyacı ile ilgilenerek çözüm olmayı kendilerine görev atfetmişlerdir.

    Çocukların görevi ya da sorumluluğu ise ders çalışmaktır. Ama onu da çocuk bütün bunlardan sonra ya sahiplenir ya da sahiplenmez. Çünkü onda da zaten anneler çocukların yerine ödevleri varsa telaşlanır, sınavları varsa kaygılanırlar. Eh çocuğa da yapacak çok fazla bir şey kalmaz. Birisi varken bir diğer kişinin daha çabalamasına gerek yoktur. Bir kişi yetiyordur da artıyordur bile ve böylelikle çocuklar tam olarak hiçbir sorumluluk almadan büyümüş olurlar.

    Hatta sorumluluk almadıkları gibi birde yaptıkları hataların suçunu da üstlerine almamak gibi bir alışkanlıkları vardır. Bu da yine çocukluktan beri verilen bir şeydir ve sonra çocuk büyür. Böylece suçu kendinde aramayan, suça sebep olan etkenleri dışarıda arayan, hep karşı tarafa yüklemeler yapan, düşünmeden hareket eden, yaptığı davranışların sonucunu görmeyen, her zaman payına düşen sorumluluktan kaçan, sanki olanlar onun problemi ya da sorumluluğunda değilmiş gibi davranan kişiler çıkar ortaya.

    Bu durum ergenlik dönemi ile beraber daha da netleşir ve bir problem olarak artık karşımıza çıkmaya başlar. Ergenlik döneminde ben merkezcilik ön plandadır. Ergen kendini tüm olayların merkezinde görür. Ergenlikte hep “BEN” vardır. Düşünmeden hareket eder. Zaten kafası karışık olan ergen olayların sonuçlarını önceden kestiremeyebilir. Tabii işte bu noktada nasıl yetiştirildiği de önem kazanır. Evde sürekli pohpohlanarak, el üstünde tutularak, hiçbir sorumluluk verilmeden, her istediği yapılarak büyüyen çocuk ergenlik döneminin de doğal özellikleri ile tüm dış dünyayı kendine karşıymış gibi görmeye başlar. Arkadaşları ile sürekli sorun yaşar. Öğretmenleri ile sürekli arası açıktır. Kendi hatalarını asla görmez, sürekli karşı tarafı suçlar. Kural tanımaz. Hep onun istediği yapılsın ister. Hep kendi söylediklerinin doğruluğuna inanır.

    Tabii bu durumda aile de objektif olamıyorsa ve hala koruyucu aile tutumunda ise çocuklarının her söylediklerini kesinkes doğru olarak kabul eder, o da göremez aynı aile tutumuyla yetişmiştir ve çoğu zaman kendine eleştirel bakmayı beceremez. Olayları araştırma gereği duymaz.

    Çoğu zaman oluyor bunlara benzer olaylar. Çocuk evde o kadar şımartılmış her istediği yapılmıştır ki; dışarıda çok kolay hayal kırıklığına uğrar. Çünkü evdeki gibi dışarıda herkes onu mutlu etmek için çabalamaz ve hatalarını hoş görmez. Ama çocuk evde buna o kadar alışmıştır ki normalin bu olduğunu sanır, ya hayal kırıklığı ile içine kapanır ya da oda karşı tarafa zıt gitmeye başlar.

    Böyle davranarak çocuklarımız yerine onların problemlerini çözmüş onlara kendilerini geliştirme fırsatı vermemiş oluyoruz. Biz onların yerine problemlerini hem çözeriz ve hem de şikâyet ederiz. Hiçbir problemini çözemiyor, sonuçları göremiyor diye. Fırsat vermeyiz ki çocukluktan beri. Okulda ister arkadaşları ile ister öğretmenleri ile olsun karşılaştıkları problemde hemen okula koşarız. Onun yerine problemi halletmeye uğraşırız. Sonra da niye bu çocuk karşılaştığı problemleri çözemiyor kendi başına karar veremiyor deriz.

    Sonuç olarak birilerini suçlamak, eleştirmek çok kolaydır. Zor olan ise kendimizi eleştirebilmektir. Hatalarımızı görebilmektir. Her olayda üstümüze düşen payı kabullenebilmemizdir. İşte budur insanı olgunlaştıran. Eğer bunu yapabilirsek sağlıklı bir kişi oluruz ve çevremizle uyum içinde yaşarız. İşte budur bize çok şey kazandıran; bizi geliştiren.Çocuklarımızın da böyle olmasını istiyorsak değişime kendimizden başlamalıyız.Eğer biz olgun davranırsak onlara iyi birer model olabiliriz.

  • Çok Değil Kaliteli Zaman

    Çok Değil Kaliteli Zaman

    Ebeveynlerin birçoğu çocukları yanlarındayken ‘onlara zaten vakit ayırıyoruz’ gibi düşünebilirler. Elbette çocuğunuzun yanınızda bulunması, sürekli yalnız olmasından çok daha iyidir. Günlük hayat içersin de, hepimizin yapması gereken bazı rutinlerimiz vardır. Örneğin işten, eve geldikten sonra, yemek hazırlamak, sofrayı toplamak, belki birazda evi toparladıktan sonra, uzanıp dinlenmek bizim günlük rutinimizin küçük bir parçası olabilir. Fakat kaliteli vakit çocuğunuzla birebir geçirdiğiniz, onu mutlu edecek zaman anlamına gelmektedir. Ailecek oturup televizyon izlemek yerine, hep birlikte oturup film izlemek, daha sonra izlediğiniz film hakkında yorum yapmak, sohbet etmek hem aile içerisinde ki iletişimi kuvvetlendirecek hem de çocuğunuzun yorum yapma yeteneğini de arttırmış olacaktır. Bunun yanında çocuğunuzla oyun oynamak, resim yapmak, kitap okumak, ödevlerinde yardımcı olmak ona değerli olduğunu hissettirecektir. Bazen de birlikte geçirilen etkin vakitler aşırıya kaçabilmekte ve çocuğun kendi kendine oynaması da engellenmektedir. Bu durumda, çocuğunuza ihtiyacından daha fazla ilgi göstermiş olursunuz. Bu aşırı ilgi durumunu çocuğunuz, kendi istekleri için kullanacaktır. Çocuğunuza ayırdığınız her an ona değer verdiğinizi göstermektedir. Bilinçdışına ‘sana değer veriyorum, benim için değerlisin’ mesajını vermiş oluruz. Günümüzde yoğun iş temposundan dolayı, çalışan ebeveynlerin en önemli sorunlarından biri zamanın kısıtlı olmasıdır. Bunun sonucunda ortaya çıkan durum çocuğun, ebeveynlerine karşı gelmeyi öğrenmesi olacaktır. Ebeveynler tarafından gerçekleştirilen aşırı müdahaleler, çocuğun yaş dönemlerinde beklenen özelliklerin gelişimini geciktirecektir. Çocukların kendi başlarına geçirdikleri zaman dilimleri de, gelişimlerine katkı sağlamaktadır. Ancak buradaki en önemli nokta, çocuğunuz ile geçirdiğiniz zamanın ne kadar uzun olduğu değil, ne kadar etkin olduğudur. Burada yapmanız gereken çocuğunuz ile geçirdiğiniz zamanın kalitesini artırmak ve onun ihtiyacı olan ilgiyi karşılamaktır. Yaşam koşullarının zorlaşması ve gelişen teknoloji ile birlikte, bizlerin bireysel meşguliyetleri artmakta ve bize ihtiyacı olan çocuklarımızın duygusal ihtiyaçlarını karşılayamamaktayız. Unutmayalım ki sağlıklı bir nesil için çocuklara ayrılan kaliteli zamanın önemi büyüktür. Çocuğumuza ayırdığımız her an, onun mutlu olmasını sağlayacaktır. Yapılan incelemeler sonucunda anne ve babasından sevgiyi ve güveni alan çocukların hayatta karşılaştıkları problemlerle daha kolay baş edebildikleri, çevresine daha az zarar verici oldukları, arkadaşları ile daha uyumlu oldukları ve hayata karşı daha mutlu bakabildikleri görülmüştür. Etkin vakit geçirilen çocukların, duygusal süreçlerinde, merkezi sinir sisteminin gelişiminde, özgüven gelişiminde ve stresle baş etme durumlarında daha başarılı oldukları görülmüştür. Çocukların kişilik gelişimini etkileyen en önemli duygulardan biri, değerli olma duygusudur. Yapılan araştırmalarda, çocukların gelişimindeki ilk beş yılda ebeveynlerin veya bakım veren kişinin çocukla, birebir vakit geçirmesi çocuğun değerli olma duygusunu arttırmaktadır.

  • Çalışan Anne Olmak

    Çalışan Anne Olmak

    Günümüzde hayat şartlarının giderek zorlaşması, maddi sıkıntılar sadece babanın çalıştığı eski aile yapılarında değişikliğe yol açmıştır. Artık özellikle de şehir hayatında ailenin geçimini sağlamak için her iki ebeveyn de çalışmakta ve çalışan annelerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Sadece maddi sıkıntılar değil, kadınların eğitim seviyelerinin artması da çalışmak istemelerine sebep olmuştur. Peki, annenin çalışması çocukları nasıl etkilemektedir? Annenin çalışmasının aile yaşamına katkıları olduğu gibi zorlukları da vardır. Bu durumun çocuk üzerinde yaratacağı etkiler değişir. Annenin yaptığı iş, çalışma koşulları, anne-çocuk iletişimi, aile içi ilişkiler, annenin yokluğunda çocuğa bakan kişinin özellikleri ve sağladığı bakımın uygun ve devamlı olması, çocuğun hangi gelişim basamağında bulunduğu ve çocuğun yaşı çocuğun annenin çalışmasından nasıl etkileneceğini belirler. Yaş, üzerinde önemle durulması gereken faktörlerden biridir. Çünkü yaş ne kadar küçük olursa anneye duyulan ihtiyaç o kadar artar.

    Çalışan anneler konusunda ülkemizde yapılan araştırmalar, tutarlı sonuçlara ulaşamamışlardır. Gerek uygulanan yöntem, gerekse uygulamanın yapıldığı grubun sayısal büyüklüğü ve temsil gücü açısından elde edilen sonuçları genellemek güçtür. Bu konuda yapılan bazı araştırma bulguları, çalışan annelerin çocuklarında, annesi çalışmayan çocuklara göre bazı davranış sorunlarının daha fazla olduğunu gösterirken, bazıları ise tersine; annesi çalışan çocukların psiko-sosyal gelişimlerinin annesi çalışmayan çocuklara kıyasla çok daha üstün olduğunu ortaya koymuştur. Araştırmalar çocuğun kişilik gelişimi üzerinde annenin çalışıp çalışmamasının değil, ancak anne babanın çocuk yetiştirme tutumlarının etkili olduğunu ortaya koymaktadır.

    Aşağıda çalışan annelere verilebilecek önerileri bulabilirsiniz:

    ● Çalışan anneler genellikle çocukları ile “yeterince vakit geçiremediklerinden yakınırlar. Oysa bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki, anne babası çalışan çocukların %85-90’ı böyle bir durumdan şikâyetçi değildir. Diğer bir ifade ile çalışan anne babaya sahip çocukları sadece %10-15’i anne babaları ile daha fazla vakit geçirmek istediğini söylemektedir. Ayrıca unutmamamız gerekir ki, çocuğunuzla geçirdiğiniz sürenin uzunluğu değil, kalitesi önemlidir. Annenin çocuğuyla birebir ilgileneceği bir zaman diliminin belirlenmesi, yapacaklarını onunla planlaması ve onun isteği doğrultusunda oyun oynaması çocuğuyla kaliteli zaman geçirmesini sağlamaktadır.

    ● Annenin çocuk ile birlikte geçirdiği süre arttıkça birlikteliklerinin kalitesinin azalma olasılığı vardır. Yani, çalışan annelerin düşündüğü gibi, çalışmayan anneler zamanlarının çoğunu çocuklarıyla verimli bir şekilde geçirmeyebilirler. Bunun en önemli sebeplerinden biri bütün gününü çocuğu ile geçiren annelerin çocukların enerjilerine yetişemeyip bir süre sonra yorgun düşmeleri ve bunalmaları olabilir. Ya da anneler; yemek yapma, ev işleri, alışveriş, temizlik ve ütü gibi sorumlulukları tek başına üstlendikleri için çocukları ile gün içinde çok vakit geçiremeyebilirler.

    ● Çalışan bir anne olarak akşam işten eve geldiğinizde yemek hazırlamak, sofra kurmak, çamaşır yıkamak vb. gibi bir sürü ev işi yapmakla çocuğunuzla vakit geçirmek arasında kalıyorsanız, bu ikilemi çözmenin en uygun yollarından biri ev işlerini çocuğunuzla birlikte yapmaktır. Ona da sorumluluk verirseniz, bu durum hem onun hoşuna gidebilir, hem de günlük işlerinizi yaparken onunla ilgilenmeye devam etmiş olursunuz. Çocuğunuz ev işlerinde size yardımcı olmak istemeyebilir. Bu tür durumlarda onu teşvik edin; ama çatışmaya girmeyin.

    ● Bazı anneler oyun oynamaktan keyif almazlar. Hem sizin hem de çocuğunuzun birlikte yapmaktan keyif alacağı etkinlikler bulmaya çalışın.

    ● Fazla mesailerinizden dolayı eve geç gelen bir anneyseniz çocuğunuzun uyku saatini de buna göre ayarlamanız önerilir. Her çocuğun kısa bir süre de olsa her akşam annesini görmesi önemlidir.

    ● Çalışan annelerde en çok gözlenen davranışlar, çocuklarıyla yeteri kadar vakit geçiremediklerini düşündükleri için suçluluk duymaları ve onlara karşı aşırı hoşgörülü davranmalarıdır. Fakat unutulmaması gerekir ki çocuklar öyle görünmese de sınırlara ihtiyaç duyarlar ve ancak kuralların olduğu ortamlarda kendilerini güvende hissederler.

    ● Çalışan annelerde bir diğer görülen davranış ise neredeyse her akşam eve gelirken çocuklarına bir şeyler almalarıdır. Bu durum çocukta her akşam bir beklenti yaratmaktadır. Çocuklar annelerinin eve gelişini kendisine oyuncak ya da çikolata vb. gibi yiyecekler getireceği için değil, onlarla birlikte zaman geçirmek için beklerlerse anne ve çocuklar arasındaki ilişki daha sağlıklı olur.

    ● Bazı çalışan annelerin yaşadığı en büyük sıkıntı ise eve iş getirmek zorunda olmalarıdır. Bu durum kurumsal şirkette çalışanlarda gözlenebileceği gibi, annenin akademisyen ya da öğretmen olduğu durumlarda da görülebilir. İşten yorgun eve gelen anne hem yemek yapmak, sofra kurmak, toplamak vb gibi ev işleriyle uğraşırken hem de yarına yetiştirmesi gereken işleri düşünür. Bu tür durumlarda babaların annelerle işleri paylaşması annelerin stresini azaltabilir.

    ● Çalışan bir anne olarak eve iş getirdiyseniz, işinizi çocuğunuz uyuduktan sonra yapmanız çocuğunuzla çatışma yaşama olasılığınızı düşürecektir. O gün eve getirdiğiniz işiniz fazlaysa ve çocuğunuz uyumadan önce de çalışmanız gerekiyorsa bunun çocuğunuza açıklayın.

    ● Çalışan annelerin yaşadığı en büyük sorunlardan biri de çocuklarına kimin bakacağıdır. Genelde bir büyükanne -anneanne veya babaanne- ya da bir bakıcı çocuğun sorumluluğunu anne ile birlikte üstlenir. Bu durum ise çocuğa karşı farklı tutumların gösterilmesine yol açabilir. Hâlbuki bir çocuğun doğru yanlış kavramları edinmesinde en önemli unsur ona bakan kişilerin ortak bir tutum içinde olmalarıdır. Çocuğa büyükanne bakarsa onun doğruları ile anne babanın doğrularının çatışma olasılığı vardır. Örneğin, büyükanne ve dedeler torunlarına aşırı düşkün oldukları için gevşek bir tutum benimseyebilirler. Bu yüzden anne babasının onaylamadığı şekilde yemek yemesine- TV karşısında yemek yemek vb gibi- ya da uzun süre çizgi film izlemesine izin verebilirler. Benzer bir sorun çocuğa bakıcı baktığında da görülebilir. İş kaybetme korkusu ile çocukla çatışma yaşamamak için onun her istediğini yapan bakıcılar, anne babanın çocuğa kural koymasını zorlaştırabilir. Çocuğa bakan her kim ise; büyükanne ya da bakıcı, anne baba ile ortak bir tutum içinde olmalı ve anne evde yokken de onun istediği düzenin devam etmesini sağlamalıdır.

    ● Çocuğunuzla hafta içi yeterince vakit geçiremediğinizi düşünüyorsanız hafta sonu ve resmi tatillerde birlikte vakit geçirmenin keyfini çıkarın. Sadece onun istediği şeyleri yaparak değil, ikinizin de istediği şeyleri birlikte yaparsanız, hem siz hafta sonunda dinlenmiş hem de birlikte iyi vakit geçirmiş olursunuz. Bütün bunlar göz önüne alındığında çalışan bir annenin durumunun oldukça zor olduğu düşünülebilir. Fakat çalışmak kişiyi zihnen ve bedenen yorsa da, çalışmak manevi tatmin sağladığı için çalışan anneler bu zorlukların üstesinden daha kolay gelmektedirler. Burada unutulmaması gereken bir nokta ise evdeki tüm sorumlulukların anne ve baba arasında paylaşılmasının önemidir. Ancak böyle bir paylaşım sonucunda çalışan anneler çocuklarıyla düzenli ve iyi vakit geçirebilirler.