Etiket: Çocuklar

  • Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Bireylerde gelişimin temelleri çocukluk döneminde atılmaktadır. Özellikle sosyal ve duygusal gelişimin sürdürülebilmesi için 0-6 yaş oldukça önemli bir dönemdir. Sosyal gelişim; bireyin davranışlarını, içinde yaşadığı toplum içerisinde kabul edilebilir bir şekilde sürdürmeyi öğrenmesidir. Yani davranışların toplumsal beklentilere uygun olacak şekilde geliştirilmesidir. Çocuklarda sosyal etkileşim doğumdan sonra ilk olarak anne –  baba ile başlayıp, aile ve çevresinde ilişki kurduğu diğer insanlarla da devam eder. Çocuk; fiziksel, duygusal, zihinsel ve dil yönünden geliştikçe çevresi de genişler. Böylece aile içinde başlayan sosyal etkileşim, arkadaş ilişkileri ve okuldaki yaşantılarla devam eder. Çocuğun sosyal gelişimi, yaşına ve gelişimine uygun olarak sorumluluklarını yerine getirebilmesi, akranlarıyla ve diğerleriyle sağlıklı ilişki kurabilmesi, iyi geçinebilmesi ve uyumlu davranışlar sergilemesi ile ilgilidir.

    İnsanların aile, toplum, okul ve iş yerinde başkalarıyla iyi ilişkiler kurması, toplumsal kurallara uyması, sorumluluklarını yerine getirmesi, toplum ve çevre tarafından kabul edilmesi sosyal gelişimi ile gerçekleşir. Sosyal gelişim süreçlerinde gereksinimlerini yeterince doyuramamış çocuklarda disiplin problemleri, otoriteye karşı gelme, diğerleriyle ilişki başlatma ve sürdürmede zorluk yaşama, davranışlarını toplumun değer yargılarına göre düzenleyememe gibi sosyal uyum sorunları görülebilir. Okula düşük sosyal yeterlilikle giren çocuklarda sıklıkla, akranlar tarafından red edilme, davranış problemleri ve düşük akademik başarı gibi problemlerle karşılaşılmaktadır.

    Duygusal ve sosyal gelişim birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine bağlıdır. Duygu gelişimini en çok etkileyen etmen bireyin diğer bireylerle olan ilişkileri, yani sosyal gelişimidir. Duygular insan olmanın en önemli unsurlarıdır ve sosyal bağların oluşmasında temel rolü üstlenmektedir. Araştırmalara göre duygularını sosyal olarak  uygun şekilde ifade edebilen çocuklar da daha az davranış sorunları gözlenmektedir. Erken çocukluk döneminde başlayan sosyal duygusal gelişimle kazanılan davranışlar, yetişkinlikte bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını biçimlendirmektedir. Bu sebeple bireyin yaşamında sosyal duygusal gelişim, ayrı bir öneme sahiptir. Sosyal duygusal gelişim dönemini sağlıklı geçiren bireylerin toplum içerisinde ki işlevselliği de artar ve kişiler arası ilişkilerinde de olumlu etkileşimler başlatıp  sürdürme becerisine sahip olurlar. Sosyal duygusal gelişim, çocuğun kendini ifade edebilmesi, duygularını kontrol edebilmesi, kendisiyle ve çevresiyle barışık ve uyum içinde olabilmesidir. Erken dönemde sosyal duygusal gelişimin önemli öğelerinden biri de empati gelişimidir. Empati, bir insanın kendini, karşısındaki insanın yerine koyarak, onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak algılamasıdır. Çocukların yaşıtları tarafından kabul edilmelerine katkıda bulunan etkenlerden biri de empatidir. Çocuklar, diğer insanların bakış açısını öğrendikçe empati de gelişir.

    Büyümekte olan çocuğun duygularını ifade edebilmesi ve duygusal davranış biçimlerini kazanması zamanla olur. Bunun sebebi duygusal gelişimin sosyal ve bilişsel gelişime paralel olarak ilerlemesidir. Çocuğun zekası geliştikçe çevresinden gelen uyarıları daha olgun bir şekilde algılamaya başlar.

    Sosyal duygusal becerilerin, çocukların akademik başarılarıyla da bağlantılı olduğu gözlenmektedir. Gündelik yaşamda duygusal sorunlar yaşayan çocuğun okul hayatında da sorunlar yaşadığı görülmektedir.

    Zeka seviyesi ne olursa olsun, sosyal uyum süreçlerinde zorluk yaşayan, bu zorluğu uygun şekilde ifade edip paylaşamayan çocukların görev ve sorumluluklarında, planlama becerilerinde ve konsantrasyon gerektiren işlerde sorunlar ortaya çıkar. Dürtülerinin farkında olmayıp kendini nasıl kontrol edeceğini bilmeyen çocuklar, derste konuşur, hareketler yapar, arkadaşlarına kendini ifade etme konusunda sorunlar yaşar, yanlış anlaşılmaya başlar ve bu olayların sonucunda ortaya çıkan olumsuz duygular çocukların akademik hayatını etkiler. Günlük hayatında ve okulda karşılaştığı problemlerle nasıl başa çıkacağını bilmeyen çocuk, neden-sonuç ilişkisi kurma, empati yapma, esneklik, soyut düşünebilme gibi konularda da zorluklar yaşar. Tüm bu beceriler etkili öğrenme sürecinin bir parçasıdır, insan nasıl duyguları ve zihni ile bir bütünse; öğrenme de sosyal duygusal ve bilişsel bir süreçtir.

  • ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    • Öfke Nedir, Normal midir?

    Her insanın sahip olduğu ve olması gereken tabii bir duygudur. Kişi, engellendiği, isteklerinin karşılanmadığı, hayal kırıklığına uğradığı ve karşısındaki ile çatışma yaşadığı anlarda öfke duygusuna kapılır. Zararlı ve saldırganlık belirten bir durum değil aksine her insanda bulunması gereken, asıl olmazsa sıkıntıların meydana geleceği bir duygu halidir.

    • Çocuklarda Öfke Krizleri Neden Olur ve Kaç Türe Sahiptir?

    Öfkenin kaynağını anlamak için öncelikle beynimizi biraz tanımakta yarar var. Beynimiz, alt ve üst kısımlar olmak üzere iki katlı bir ev gibidir. Alt katında nefes almak, gözümüzü refleks olarak kırpmak, herhangi bir tehlike ile karşılaşıldığında savaşmak ve kaçmak, korku ve öfke duymak gibi hislere bilinçsizce kapılmamıza sebep olan faaliyetler gerçekleşir. Kontrol haricinde ortaya çıkan öfke hali beynimizin tam da bu kısmından kaynaklıdır.

    Üst kata çıkacak olursak, burada işler biraz daha sistemli ilerler. Burası geniş bir kütüphane gibidir. Düşünme, hayal kurma, plan yapma, organize etme gibi eylemlerin kaynağı tam olarak beynin üst katıdır. Çocuklarda görmek istenilen erdemli davranışların yeri de burasıdır.
    Fakat çocuklar şaşırtıcı düzeyde ince zekaları ile beyinlerinin bu kısımlarını da ulaşmak istedikleri hedef uğruna çok güzel kullanabilirler. Anne babanın elini kolunu bağlayan stratejik öfke krizlerinden söz ediyorum. Alışveriş merkezinde istediği alınmadığı anda yaygarayı kopartan ortalığı birbirine katan ve sonunda ebeveynini mağlup eden şu çocuklar, tanıdık geldi değil mi?

    • Öfke Kriziyle Baş Etmek İçin Ne Yapmalı?

    Öncelikle çocuğun öfkesinin alt beyinden mi yoksa üst beyinden mi kaynaklandığını iyi anlamak gerekiyor. Çünkü ikisinin hisleri bambaşkadır ve yaklaşım da buna göre olmalıdır.
    Alt beyinden kaynaklı bir öfke halinde çocuk kendi davranışlarını kontrol edemez, o an ona oturup doğruyu yanlışı anlatmanın hiçbir faydası olmaz çünkü kapatmıştır kendini. Duygusu çok yoğundur ve sakinleştirilmeye ihtiyacı vardır. Bunu kendiniz üzerinden de düşünebilirsiniz, çok öfkelendiğiniz bir durum karşısında birinin size nasihat etmesini nasıl karşılarsınız? Onu dinleyecek durumda mısınızdır? Yoksa sadece biraz anlayış ve sakinleştirilmeye mi ihtiyacınız vardır? İşte çocuklara da bunu düşünerek yaklaşmak gerekiyor.
    Çok sevdiği oyuncağının kardeşi tarafından kırıldığını gören bir çocuğun dünyası başına yıkılabilir ve o an doğruyu yanlışı düşünmeksizin kardeşine vurma eğilimi gösterebilir. Böyle bir durumda yapılması gereken, çocuğun öncelikle duygusunu anlamak olmalı. Sarılın, şefkatle yaklaşın, yumuşak bir ses tonuyla gözlerine bakarak şuan çok kızgınsın biliyorum deyin ve onu ortamdan uzaklaştırarak sakinleştirmeye çalışın. Dikkatini başka yöne çekmek de alt beyinden kaynaklı bir öfke nöbeti için güzel bir yöntemdir.

    Öfke krizi üst beyinden kaynaklıysa ne yapacağız peki? Bunun stratejik bir öfke hali olduğunu bilip ona göre boyun eğmemeyi öğrenecek anne baba. İlk etapta bu zor gelebilir. Çünkü gerçekten sakinleşmesi için sadece, o an isteğinin yerine getirilmesini bekleyen bir çocuk vardır karşımızda. İki keskin seçenek karşısında kalır anne baba, çocuğun istediğini yap veya yapma. Yapmazsa olacağı ortada bununla nasıl baş edecek? Cevap basit; sınır koyarak. Bu sınır koyma işlemiyle karşılaşan çocuklar başta afallayabilir çünkü daha önce görmemişlerdir ve hiç de hoşlarına gitmez ama ebeveynlerin istikrarlı duşu karşısında kabul etmekten başka çareleri olmadığını görürler. Yapılacak olan şey, ilk önce çocuğun duygusunu anlamak. Alışveriş merkezinde satılık olmayan bir eşyayı istediğini düşünelim. Alamayacağımızı söyledik ve yaygara koptu. “Çocuğa eğilip şuan bunu almayı çok istediğini biliyorum ama bu satılık değil bu yüzden alamayız. Evet üzgün ve sinirlisin bunu görüyorum.” Duygusunun anlaşılmasıyla yatışmadığı takdirde sınır giriyor devreye “bu şekilde ağlamaya devam etmeyi seçersen, bugün aldığımız diğer oyuncağını da geri vermeyi seçmiş olursun” veya yine çok sevdiği bir şeyden vazgeçmeyi seçmekle alternatifler üretebilirsiniz. Kabul etmese de o sevdiği şeyden mahrum kaldığını gördüğü zaman bu sınır koymanın ne kadar işlevsel olduğuna şahit olacaksınız. Her şeyden önemlisi bu sınıra çocukların da ihtiyacı var. Zira hayat sınırsız bir yaşam alanı sunmuyor kimseye. Bunu erken yaşta uygun bir seçim yöntemiyle öğrenen çocuk için ilerisi çok daha kolay olacaktır. Kısacası; beynin üst katını çalıştırın ve çocuklara kendi seçimlerinin sorumluluğunu almaya olanak tanıyın.

    Uzman Klinik Psikolog
    Zeynep Görenoğlu

  • Bağlanma ve Öfke

    Bağlanma ve Öfke

    Öfke ve bağlanma ile ilgili yapılan araştırmalarda çocuğun ebeveyn ayrılması veya ayrılma tehdidinin varlığı karşısından gösterdiği öfke üzerinde durulmuştur. Heinecke ve Westheimer (1966) tarafından gerçekleştirirken popüler deneyde; 13-32 aylık olan bir kısım bebek iki haftadan az olmayan bir süre için bakım gurubuna alınmış ve davranışları gözlemlenmiştir. Buna paralel olarak da bazı çocuklar kontrol grubu olarak aileleri yanında gözlemlenmiştir. Gözlem sonucunda ortaya çıkan sonuç; ailelerinden alınan çocukların aşırı agresifliğidir. Devam niteliği taşıyan bir diğer çalışmada denek ve kontrol grubunda bulunan çocuklara bir süreliğine aynı oyuncak ile oynamaları imkânı tanınmış ve sonuç olarak; bakım grubundaki çocuklarda 4 kat daha fazla öfke gözlemlenmiştir. Deney grubundaki çocuklar evlerine döndükten sonra oyuncak testi 10 hafta sonra tekrar gerçekleştirilmiş ve iki grup arasında saldırgan tavırlar açısından bir fark görülmemiştir. Birleşmeden altı hafta ve sonra çocuklar agresif tavırlarını bırakmaktadırlar. Çocukların eve dönüşünü takip eden aylarda anneye karşı düşmanca tavırlar sergiledikleri ve annelerine karşı duygu ikilemi yaşadıkları, gözlemci anne raporları ile kayda geçmiştir. Main ve arkadaşlarının yaptığı başka bir çalışmada (1995) üç türlü bağlanma stillerindeki kişiliklerini ifade ederken, bağımsız bireyler geçmişteki bağlanma yaşantılarına ve onların şimdiki kişilikleri üzerindeki etkisine değer veren geçmişteki ilişkileri olumlu olsun ya da olmasın betimlemelerinde genel olarak tutarlı ve açık olduklarını gözlemlemiştir. Saplantılı bağlanma stillerine sahip bireylerin geçmiş yaşantılarıyla çok meşgul olan ve bunları takınaklı bir şekilde anlatan ancak anlatımlarında tutarlılık ve açıklık gözlenmeyen ve ebeveynleriyle geçmişteki yaşantılarını tasvir ederken kızgınlık duygusunu gösteren kişiler olduklarını gözlemlemişlerdir. Kayıtsız bireyler ise özgürlüklerine aşırı derecede önem veren çocukluğuna dair anılarını hatırlamada güçlük çeken ve betimlemelerinde tutarlılık göstermeyen, ebeveynlerini idealleştiren ve geçmişteki olumsuz yaşantılarının kişilik üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığını vurgulayanlardır.Bebeklik döneminden gelen aksaklıklar veya duyguların yeterince verilmemesi kişilerde patolojileri ortaya çıkarmaktadır. Söz konusu saplantılı bağlanma stilindeki kişiler sahte ve savunmacı bir kendilik yapısında olurken kendisi kötü, değersiz bir kişi olarak gördüğü durumlarda canı yandığını hissederek öfkesini ifade etme yönünde kullandığı gözlenebilmektedir. Burada hissettiği duygu bireyin karakteristik olarak kendisi için önemli birincil başkasının verdiği ilgi ve hizmet olmaksızın yaşamını idame ettirmekte zorlanacağını hissetmeleridir. Bireyin ayrılma-bireyselleşme çabası terk edilme depresyonuna yol açar ki burada savunmacı harekete geçmesine neden olmaktadır. Savunmaya geçen bireyler öfkesini ifade ederken farklı ifade biçimlerini(öfkesini içe atma, kontrol etme veya dışa yöneltme gibi eğilimlerde)kullanmaktadırlar ve bireyden bireye değişkenlik göstermektedir. Güvenli bağlanma stiline sahip kişiler partnerlerine yaklaşma konusunda kolaylıkla yaklaşabilir ve bağlı olmaktan mutlu olabilmektedirler. Terk edilme ve kişilerin onların istediğinden fazla yaklaşmaları yönünde kaygılar barındırmamaktadırlar. Uzun süreli ilişkiler kurmakta ve bu ilişkilerdeki partnerlerle cinsellik yaşamaktan hoşnut kalabilmekte, hem kendilerine hem de insanlara duydukları saygı ve güven unsurları yüksektir, dışarıdan gelen stres faktörlerine karşı destek alabilmekte ve kendilerini açmaktan (self-disclosure) ve karşı taraftaki inşaların kendilerini açmalarından hoşnut kalmaktadırlar, kişilerarası ilişkilerinde pozitif, iyimser/yapıcı bir tutum sergilemekte ve diğer bağlanma stilindeki kişilere oranla daha az fiziksel belirtiler ve ölüm kaygısı yaşamaktadırlar.

  • Boşanma ve Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Boşanma ve Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Evlilik bir seçim olduğuna göre evliliği sonlandırmak da bir seçimdir. Eşler birbirleri ile iletişim kurmakta zorlandıklarında, paylaşım azaldığında, başka biri ile birlikteliğe karar verdiklerinde ya da farklı nedenlerden dolayı boşanmayı isteyebilir. Boşanma olayı, buna karar veren erişkinlerde bile psikolojik sorunlara yol açmakla beraber bu durum çocuklarda daha da karmaşık bir hale dönüşebilir.

    Pek çok kişinin evliliğini çocuklarını düşündüğü için sonlandırmak istemediğini biliyoruz. Bana göre; sürekli kavga gürültünün olduğu bir aile ortamında yaşamak çocukların gelişimlerini ve ruhsal durumunu daha da olumsuz etkileyebilir. Tabii ki her çatışmada ve olumsuz durumda boşanma olsun demek istemiyorum, ama hiçbir çıkar yol yoksa boşanmak kaçınılmazdır. Ancak bu olayı dramatize edip, işin içinden çıkılamaz bir hale dönüştürmemek gerekir.

    Eşler boşanma kararı aldıktan sonra bu durumu birlikte çocukları ile paylaşmalı. Zor olsa bile çocukların önünde sakin görünmeye ve kontrolü kaybetmemeye çalışmalıdır. Eğer eşler kendilerinden emin görünür ve tutarlı konuşurlarsa, çocuklar üzülseler bile durumu daha kolay kabul edeceklerdir.

    Şunu unutmamak gerek; eşler birbirinden boşanabilir, ancak çocuklarından boşanamazlar.

    Boşanmış anne babalara sahip olmak ya da boşanmış bir ailenin üyesi olmak kendi başına zararlı değildir. Önemli olan, aile üyeleri arasındaki ilişkilerin ve aile hayatının kalitesidir. Çocukların ayrılma ve boşanmaya gösterdikleri tepki büyük ölçüde eşlerin birbirlerine tepkilerine bağlıdır. Çocuğun en az zararla bu olayı atlatmasını sağlamak gerekir.

    Boşanma kararı alındıysa bu durumu çocuklardan saklamamak en doğru yoldur. Eşlerden biri hiçbir açıklama yapmadan evden ayrılırsa çocuk reddedildiğini ve istenmediğini düşünebilir ve her şeyin sorumlusu olarak kendini görebilir. Onlarla konuşurken eşinizle aranızdaki sorunlardan ve ayrılma kararınızdan onların sorumlu olmadıklarını belirtin. Çocukların önünde mutsuz görünmemeye ve kontrolünüzü kaybetmemeye çalışın. Sorulara açık ve net cevaplar vermeye ve birbirinizi suçlamamaya çalışın. Ayrıca istediği zaman evden ayrılan ebeveyni görebileceği belirtilmeli.

    Çocukların ruhsal olarak sağlıklı gelişebilmeleri ve insanlarla kalıcı ve sevgi dolu ilişkiler kurabilmeleri onların hayatlarındaki en önemli kişilere anne babalarına yakın olmalarına bağlıdır. Eşler boşanma döneminde öfke, kırgınlık, küçümsenme ve suçluluk duygularını bir arada yaşarlar, ancak çocukları bunlardan uzak tutmak gerekir.

    Boşanmalar o kadar yaygınlaştı ki, mutlu bir aile yaşamı olan çocuklar bile en yakın arkadaşlarının anne babası gibi, kendi anne babalarının da boşanacağı endişesini taşımaktadır.

    Çocuğunuza yardımcı olmak istiyorsanız, çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini paylaşmaya ve onu dinlemeye ve anlamaya çalışın. Ayrıca boşanma süreci başladığında onları mahkeme ortamından uzak tutmalı ve taraf tutmak zorunda bırakmamalısınız. Eşler çocukları ile ilgili kararlarda bir araya gelebilmeli. Çocuğunuzu eski eşinizi cezalandırmak için kullanmamalısınız.

    Çocuklarınıza davranışlarınızla ve sözel olarak onları çok sevdiğinizi belirtin.

  • Aile İçi İletişimin Çocukluktan Yetişkinliğe Yansıması

    Aile İçi İletişimin Çocukluktan Yetişkinliğe Yansıması

    Aile, bireylerin temel davranışlarını öğrendiği ve kişilerin birbirleriyle iletişim kurmayı öğrendiği yerdir. İlk sosyal deneyimimizi aile içinde yaşarız. İlk iletişim bebeğin anne rahmine düştüğü anda başlar. Bireye bakım veren kişi tarafından sevilme, okşanma, temas, beslenme ve barınma ihtiyaçları tam karşılandığında “temel güven duygusu” oluşur. Tam tersi bir durum sergilendiğinde bakım veren kişi tarafından sevgi aşılanmadıysa, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını yerinde ve zamanında almadıysa. Gerektiğinde oyun oynanmadıysa, ağladığında olumsuz bir tepki ya da tepkisiz kalındıysa, “temel güvensizlik duygusu” oluşur ve bireyin ileriki yaşantısında ikili ilişkilerinde de sorunlara sebep olabilir.

    Çocuklar oldukça duygularını açma ve ifade etme konusunda şeffaftırlar.  Ancak ebeveynleri tarafından bastırılan söyledikleri ifadelerden dolayı susturulan çocuklarda duygularını açmakta ve gerçekleri söylemenin onlar için zararlı olacağı bir algısı oluşur ve gizlemeye başlarlar. Çocuklarını davranışlarından dolayı azarlayan, eleştiren, onların duygu ve düşüncelerini önemsemeyen, kendi istedikleri düşünce ve davranışlarında olmalarını isteyen ve baskılayan ebeveynlerin çocuklarının kendine güvenmeyen, değersiz, tedirgin birey olarak yetişirler. Ebeveynleri tarafından desteklenen, duygu ve düşüncelerine önem verilen ve ifade etmesi için ortam sağlanan çocuklarda kendine güvenen, girişken ve insan ilişkilerinde başarılı bireyler olarak yetişir.

    Kişilik yaşamın bütünüyle şekillenir ve oluşur. Kişiliğimizle de insan ilişkilerimizde kurduğumuz iletişim şekillenir. Davranışlar insanın kurduğu iletişim sonucunda gelişir. Davranışlar iki yönlüdür; olumlu ve yapıcı yönde “sevgiye” dayalı ya da olumsuz yıkıcı “öfke” ve “nefrete” dayalı tutum olarak biçimlenir.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanılan olumsuz deneyimler, sevilmeyen değer görmeyen mesajı iletir.  Sevilen bir insan kendini olumlu değerlerle algılayacağı için, olumlu bir benlik geliştirecektir. Kendini seven, kendinden hoşnut insan başkalarını da sevecek, kendine ve başkalarına hoşgörü gösterebilecek, yıkıcı ve zarar verici eylemleri onaylamayacak ve benimsemeyecektir. Gerçek sevgi kişilerin davranışlarında ölçülü ve sorumlu olmayı beraberinde getireceği için, aşırılık ve uygunsuzluk görülmeyecektir.

    Sağlıklı bir aile iletişim, üyelerinin birbirlerini anlamalarından oluşur ve aralarında kuvvetli bir bağ oluşturur. Ayrıca çocuklara doğru bir iletişim öğretilmiş olur. Aile içinde sağlıklı iletişimin varlığı ailenin diğer kişilerle iletişimi de olumlu yönde etkiler. Bireycilik, bencillik, paylaşamama, öfke, yargılama, kötümserlik, yalnızlık duygusu azalır. Böyle bir ailede karşısındakini anlamaya çalışma, birlikte karar verme, hatalara karşı tolerans ve sevgi hakimdir. Sağlıklı iletişimin var olduğu ilişkilerde tek bir otoriter güç olmaz. Bu güç uygun yer ve zamanda üyelerce paylaşılır. Sağlıklı iletişim kurabilen ailelerde kriz ve stres ile baş etmede kolaylaşır.

    Aile üyelerinin birbirinin hakkına saygı göstermediği baskı uyguladığı, tehlikeye maruz bıraktığı ihmal ettiği sevgi göstermediği durumlarda istismar ve şiddet ortaya çıkmaktadır. Bu durum aile içi  etkileşimi olumsuz yönde etkiler. Aile içinde olumlu etkileşim sağlanmazsa aile dağılır, varlığını sürdüremez. Anne ve baba yaşı, evlilik ve ebeveynliğe hazır oluşluk, anne ve babanın sağlık düzeyleri, birbirlerine olan saygı ve güvenleri, yetiştirilme biçimleri, ekonomik ve sosyal güvenceleri, çocuğun istenip ya da istenmemesi, sağlık düzeyi, cinsiyeti, aile üyelerinin beraber geçirdiği zaman, kullandığı mekan, aileyi örseleyen ölüm, iflas gibi stres yaratan olaylar, aile içi etkileşimi etkileyen başlıca etkileyen faktörlerdir.

  • Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruruz?

    Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruruz?

    Yapılan araştırmalarda dünyada her 100 çocuktan 20’si istismara uğramaktadır. Ülkemiz gibi ‘gelişmekte olan’ toplumlarda maalesef ki uluslararası literatürde daha fazla istismar olayı yaşandığı bilinmektedir.  Hiç şüphesiz, cinsel istismar çocuklarımızın başına asla gelmemesini umduğumuz bir olaydır. Öte yandan, bu konuyu uygun zamanda çocuklarımızla konuşmuş olmak, oldukça önemlidir. Çünkü çocuklarımızı cinsel istismardan korumanın en iyi yolu budur. Cinsel istismar konusunda bilgilendirilmiş çocuklar, bu talihsiz deneyimi engellemek ve yaşadıkları istismarı güvendikleri bir yetişkin ile paylaşmak konusunda daha hazırlıklı olurlar. Cinsel istismar çoğunlukla çocuğun yakın çevresindeki biri tarafından gerçekleşmektedir.

    Bu anlamda ebeveynlere düşen ilk ve en önemli görev, çocuklarını cinsellik ile ilgili bilgilendirmeye başladıkları okul öncesi dönemde, tam adıyla kullanılmasa da “cinsel istismar” konusuna değinmektir. Çocuğunuzun cinsel anlamda kendini korumasını sağlamak için bilgilendirici bir konuşmaya “Bedenimiz özeldir, oyun oynamak için kullanmayız ve başkalarının da bedenimizle oyun oynamasına izin vermemeliyiz” gibi bir ifadeyle başlayabilirsiniz. Çocuğunuza “iyi dokunuş” ve “kötü dokunuş”tan bahsedip, başkasına dokunmanın veya başkası tarafından dokunulmanın bir sevgi işareti olduğunu ve birine sarılmayı veya birinin ona sarılmasını, sevmesini istediğinde bunu söyleyebilmeyi öğretmelisiniz.

    Bununla birlikte ona, her dokunuştan hoşlanmayabileceğini; bu yüzden de karşısındaki kendisine hoşlanmadığı bir şekilde dokunuyorsa bunu da ifade edebilmesi, engelleyemediği takdirde de bir büyüğüne söylemesi gerektiğini öğütlemek çok önemlidir. Ona istemediği şekilde dokunan kişi ısrar etse bile kesinlikle bunu “sır” olarak saklamaması gerektiğini ve ancak gerçeği söylerse onu koruyabileceğinizi vurgulamak önem taşır. Anne-babalar iyi ve kötü dokunuşları anlatırken çocuklarını korkutup kaygılandırmadan, sakin ve yumuşak bir ifadeyle açıklama yapmaya özen göstermeliler. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise anne-babaların bu tarz konuşmalarda, “kötü dokunuş” lara çok fazla vurgu yapmamalarıdır. Çünkü olumsuz cinsel deneyimlere fazla dikkat çekmek çocuğun kaygılanıp en yakınlarından gelen sevgi ve şefkat içeren ‘iyi dokunuşların’ da yanlış algılamasına neden olabilir. Bu konu, çocuğunuzun yaşı ilerledikçe farklı bağlamlarda ele alınabilir.

    Bizler neler yapabiliriz;

    • Çocuklar bizleri dinlemezler, İZLERLER.

    • Çocuğunuzu tanımak ve onunla konuşmak aranızda ki güvenli bağı kuvvetlendirecektir.

    • Çocuğunuzun kimlerle birlikte zaman geçirdiğini bilmek sizin ve çocuğunuzun güvenliği açısından önemlidir.

    • Çevrenize yeni taşınan birisi varsa ve çocuğunuzla çok ilgilendiğini düşünüyorsanız, hakkında biraz bilgi toplayabilirsiniz.

    • Teknolojiyi yakından takip etmek önemli. Çocuğun ulaşabileceği her türlü internet iletişim hattını, kontrol etmeyi unutmayın. Ancak bu kontrol durumu baskıcı bir tutumda değil, çocuğunuz ile anlaşarak olmalıdır.

    • Çocuğunuzun arkadaşları ile iletişim içinde olun. Onları eve davet edip, arkadaşları ile tanışmayı ihmal etmeyin.

    • Çocuğunuzun son zamanlarda değişik davranışları olup-olmadığını gözlemleyebilirsiniz.

    • Çocuğunuzun yakınındaki kişilere karşı dikkatli olun, ancak denetlemeyi abartmayın. DENGE ÖNEMLİDİR.

    • Çocuğunuzla iletişiminiz bozuksa profesyonel destekle (çocuk psikiyatristi ya da psikoloğuna başvurun) iletişiminizi geliştirin.

    • Çocuklarınızın davranışlarını gözlemleyin. Değişiklikleri izleyin, nedenlerini bulun. Nedenini bulamadığınız durumlarda şüpheci olabilirsiniz.

    • Cinsel istismardan şüphe ederseniz çocuğunuzla onun anlayabileceği kelimelerle, doğru şekilde, panik yapmadan konuşmaya çalışın. Asla suçlayıcı ya da korkutucu olmayın.

    • Denetleme yaparken güvenini kaybetmeyin, gerekirse onunla konuşun ve anlaşın.

    • İnsanlara karşı güvenlerini sarsmadan bilgilendirme yapın. Örneğin; Saçını okşayan bir büyüğüne karşı sinirli bir tepki vermemelidir

    • Ona vücudun özel bölümlerini (Göğüs, bacak arası ve popo bölgesi) anlatın, gösterin, öğretin. Buralara kimsenin dokunamayacağını, ona özel olduğunu bilmesini, anlamasını sağlayabilirsiniz.

    • Doktorun sadece anne-baba yanındaysa bu özel bölgelere dokunabileceğini anlatmayı unutmayın.

    • Sır saklamamak gerektiğini anlatın. ASLA “bu aramızda sır” demeyin!

    • “Hayır” demeyi öğretin.

    • Cinsel istismar durumunda ne yapması gerektiğini anlatın. Biri onun özel bölgelerine dokunulduğunda “Hayır, dokunmanı istemiyorum” demesini öğretin. Buna rağmen dokunuyorsa; kaçması, çığlık atması, olayı anne ve babasına anlatmasını öğretin.

    • Şüphelendiğiniz durumlarda, cinsel istismarcı her kim olursa olsun olaya asla sessiz kalmayın, korkmayın, utanmayın ilgili kurumlara başvurun. Kurumların gizlilik ve uzman ekipler tarafından hassasiyetle çalıştığını bilin.

    Cinsel istismara uğrayan çocukta görülebilecek tepkiler;

    • Korku,

    • İçe kapanma, hayattan zevk alamama,

    • İkinci defa idrar-kaka kaçırmaya başlama,

    • Davranış problemleri,

    • Okul problemleri,

    • Cinsel problemler,

    • Yaşına uygun olmayan cinsel oyunlar

    • Yabancılardan korkma,

    • Nedensiz ve bedensel olmayan bulantı, kusma, karın ağrıları, baş ağrıları gibi sorunlar,

    • Öfke tepkileri, agresif davranışlar ya da öfkeyle baş edememe (Cinsel istismara uğrayan erkek çocuklarında en sık görülen bulgulardandır.)

    • Aşağılık duygusu, kendine zarar verme isteği. (Cinsel istismara uğrayan kız çocuklarında en sık görülen bulgudur)

    • Sürekli “karşı olma, karşı gelme” davranışları görülebilir.

    • Parmak emme, tırnak yeme görülebilir.

    • Her türlü davranışta abartılı olma,

    • Uyku bozuklukları,

    • Başka bir çocuğa aşırı ilgi duyma,

    • Kız çocuklarında erkek çocukların yanında güvensizlik ve strese girme,

    • Suçluluk hissi ve depresyon görülebilir,

    • Suça eğilim,

    • Panik ataklar (özellikle hemcinsinden saldırı yaşayan erkek çocuklarda izlenir) – Kirli ve değersiz olma hissi,

    • Kontrolsüz mastürbasyon,

    Yukarıda sayılan maddeler ve bunların dışında çocuğunuzda anlam veremediğiniz HER farklılıkta CİNSEL İSTİSMAR aklınızın bir köşesinde bulunmalıdır.

  • ÇOCUKLARDA ÖFKE PROBLEMİ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE PROBLEMİ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE PROBLEMİ

    Çocuklarda öfke gündelik hayat akışındaki bazı olaylar nedeniyle son derece normal ve sağlıklı olabilir. Öfke kontrolden çıktığında ve başkalarına duygusal ya da fiziksel zarar verdiği zaman çocuklar için bir problemdir.

    Çocukların kendilerini yanlış anlaşılmış, haksızlığa uğramış, yok yere suçlanmış ya da güvensiz hissettiği durumlarla öfke bağlantılıdır.

    Çocukların öfke problemi yaşamalarının sebepleri nelerdir?

    Sevilen bir kişinin kaybı, kardeş doğumu, anne- baba boşanması gibi yaşanan hayat olayları.

    Çocuğun çok baskıcı ya da serbest ebeveyn tutumları ile yetiştirilmesi çocuklardabrlitli bir zaman ardından öfke patlamalarına neden olur.

    Çocuklar küçük yaştan itibaren ailelerini gözlemler ve onları model alırlar. Ebeveynlerinin öfkelendiklerinde sergiledikleri davranışları öğrenebilirler.

    Çocukların istediklerinin yapılmaması karşısında bazı çocuklara göre bunu tolere etmelerinin zayıf olması.

    Çocuğu öfke problemi yaşayan ebeveynler için öneriler:

    • Çocuğunuza bu problemi çözerken bir ekip gibi hareket edin. Yaşı küçük olan çocuklarda öfkeye bir isim verin ve çocuktan bu öfkeyi resmetmesini isteyin.
    • Çocuğunuzun, çevresindekilerin öfkeyi yaşayabildiğini ama bunu sağlıklı ve uygun bir yolla ifade edilebildiğini görmesi iyi bir modelleme olacaktır.
    • Çocuğunuz öfkesini uygun yollarla ifade ettiğinde onu takdir edin.
    • Çocuğunuz istediği bir şeyin olması veya satın alınması için öfke nöbeti geçirdiğinde istediğini yapmak bu davranışı tekrarlamasına neden olur
    • Kolay öfekelenen çocukların enerjilerini boşaltmaları için spor gibi fiziksel etkinliklere yönlendirilmesi yapılmalı.
    • Çocuğunuz çok öfkelendiğinde dokunma, elini kavrama gibi fiziksel temasta bulunulması öfkenin şiddetinin azalmasına yol açmaktadır.
    • Çocuğunuza bazı durumlar karşısında öfke yaşamasının doğal olduğunu , öfkesini sağlıklı ifade etmesi için alternatif yöntemleri birlikte bulabiliceğinizi gösterin.
    • Çocuğunuzun öfkelendiğinde bağırmak, bir şeylere zarar vermek yerine “Ben şu anda… hissediyorum” gibi cümlelerle öfkesini dile getirmesini sağlayın.
    • Çocuğunuz saldırgan bir davranış sergilediğinde o anda ona kızıp bir ceza vermek yerine, daha öncesinde bu tür bir davranışın sonucunun neler olabileceğini konuşun.
  • Çocuklara Kaybı Nasıl Anlatırız?

    Çocuklara Kaybı Nasıl Anlatırız?

    Kayıplar ve ölüm her yaştan insan için anlaşılması zor bir süreç olabilir. Herkes için çok farklı ilerleyen bu süreç özellikle çocuklar açısından gelişim dönemleri, zihinsel ve ruhsal süreçleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

    0-2 yaş grubu çocuklar; ölümle ilgili kavramları anlayamazlar. Sürekli çevrelerinde olan yakınlarının artık olmadığını fark ederler ama çevrelerindeki insanların temsillerini henüz iç dünyalarında oturtamadıklarından ölüm ve ayrılığı ayırt edemezler. Yani çocuk ayrılığı hisseder ama ölümün kalıcılığını anlamaz. Ölen kişinin kokusuna, sesine özlem duyabilirler ama onlar için ölen kişinin geri gelmeyeceğini anlamlandırmak olanaklı değildir. Bu yaşlarda verilen tepkiler insanın psikolojik gelişimi içerisinde ilk olarak ayrılığı anlamlandırdığını gösterir.

    2-6 yaş grubu çocuklar; ölüme ilişkin sınırlı ve belirsiz anlayışa sahiptir. Hala ölümün kalıcı bir durum olduğunu anlamayabilirler. Örneğin; yakınının ölümüne tepkisiz kalan çocuk bahçesinde ölü bir kuş gördüğünde “Ölü dediğiniz şey bu mu ?” diye sorabilir. Ve kuşu tekrar tekrar ağaca koyma isteği duyabilir. Bunun en önemli nedeni, büyüsel inançlara sahip olmalarıdır. Yani yeterince dua ederlerse ve dilek dilerlerse birçok şeyi yapabileceklerini düşünmeleridir. Ölmüş bir kişiyi de canlandırabileceklerini düşünürler.

    6-9 yaş grubu çocuklar; belirgin bir ölüm algısı geliştirmeye başlarlar. Bu dönemde zaman kavramı öğrenilir ve bu çocuğun ölümü anlamasında önemli bir faktördür. Ölen kişinin artık gelmeyeceğini bilirler fakat ölümü kendileriyle ilişkilendirmezler. Kendilerinin ölümlü olduğunu düşünmezler. Çocuk bu dönemde ölüm temaları içeren rüyalar görebilir. Bir yakını öldüğünde yetişkin gibi kedere kapılabilir. Uyku ve yemek yeme alışkanlıklarında değişiklikler , alt ıslatma problemleri görülebilir. Fakat yaşamın ilk yıllarında ruhsal yönden desteklenmiş, güven ortamında büyümüş çocuklar bu dönemleri daha rahat atlatırlar.

    9-12 yaş grubu çocuklar; ruhsal ve zihinsel anlamda hayli ilerlemişlerdir. Ölüm ve ayrılığın ayrımı bu yaşlarda tam bir netlik kazanır. Bu yaşlarda ölüme ilişkin teorik ilgi ve merak başlar. Çocuk olan biteni anlamaya çalışır. Yaşayan her canlının başına gelebilecek bir şey olduğuna ikna olur. Fakat bu dönemin en zor kısmı anne-baba ya da sevdikleri bir kişinin ölebileceği ihtimaliyle yüzleşmektir. Bu ihtimal çocukları huzursuz eder. Kabuslara ve korkular geliştirmeye yol açabilir.

    13- 18 yaş grubu çocuklar; ergenlik döneminin getirdiği zihinsel, bedensel, cinsel gelişmeyle ölüme ilişkin tepkileri de yetişkin gibi vermeye başlar. Bu dönemde ergenler kendi varoluşları ve hayatla ilgili bir tür sorgulama içine girerler. Ölümle ilgili daha felsefi sorgulamalar yapmaya başlarlar. Bu soruları yetişkinlere yöneltirler. Ebeveynler çocuklarının sorularına ilgiyle ve içtenlikle cevap vermelidir. Ölüm üzerine kafa yormak ölüm korkusunu da artırabilir. Ergenlik dönemi çocukluk yaşantılarının tekrar gözden geçirildiği bir dönemdir. Çocukluk çağında yaşanan kayıpların acısı tekrar hissedilebilir. Bu dönemde zorlanan ebeveynlerin bir uzmandan yardım almaları faydalı olur.

    Anlaşılacağı üzere her yaşın ölüm bilgisi farklıdır. Çocukların ölüme ilişkin sorularını cevaplarken ya da ölüm haberi çocuğa verilirken gelişim özellikleri dikkate alınmalıdır. Çocuğa ölüm haberi verilirken dikkat edilmesi gereken genel ilkeler şöyle sıralanabilir;

    1. Uygunsuz bir zamanda değil çocuğun hazır olduğu ve sakin bir zamanda olmalıdır.

    2. Çocuğun iletişim girişimleri engellenmemeli ve soruları yanıtsız bırakılmamalıdır.

    3. Açıklamalar dürüstçe yapılmalı ve net olmalıdır. “artık bizimle değil” “gitti” gibi karmaşık ifadeler çocuğun kafasını daha da karıştıracaktır.

    4.  Özellikle uykuya ilişkin açıklamalardan kaçınmak gerekir. ” uyudu ve artık uyanmayacak”, “uzun bir uykuya yattı” gibi ifadeler çocuklarda uyku bozukluklarına sebep olabilir.

    5. Hastalık sürecinden sonra bir aile üyesi ya da bir yakınınızı kaybettiyseniz ” mikrop kaptı, hasta oldu” gibi ifadeler kullanmak çocuklarda temizlik takıntısı geliştirebilir.

    5. Yaşantının tekrar düzene gireceğine ilişkin çocuklarınıza güven vermeniz önemlidir.

    Unutmayın; insanlar çocuk da olsalar, bilmedikleri şeyden daha çok korkarlar. Çocuğunuzu korumak adına zihnindeki belirsizliği pekiştirirseniz daha derin korkulara sebep olabilirsiniz. Çocuğu korumanın en ideal yolu ona yaşına uygun açıklamalar yapmak ve belirsizliği ortadan kaldırmaktır. Yas süreçleri ebeveynler ve yetişkinler  için de zor bir süreçtir. Daha kolay üstesinden gelmek için profesyonel yardım almanız aileniz için faydalı olacaktır.

  • Çocuk Merkezli Oyun Terapisi

    Çocuk Merkezli Oyun Terapisi

    Çocuklar oyun aracılığıyla öğrenir ve büyürler. Yetişkinler yaşadıkları sorunları kelimelere dökerek ifade edebilirken çocukların dili ise oyundur. Oyun ile çocuk ifade edemediği bilinçli ve bilinçdışı yaşantılarını ortaya çıkarır. Çocuklar çözülmemiş duygularını ve yaşantılarını semptom ile dışa vurmak yerine oyun terapisi ile yaşadığı sorunları oyun içerisinde ifade etme imkanı bulur. Bu terapilerde çocuğun duyguları ve davranışları terapist tarafından koşulsuz bir şekilde kabul edilir. Çocuk koşulsuz kabul edildiğini hissettikçe, iç dünyasını açığa çıkaracak ve problemleri üzerinde güvenli bir ortamda çalışma imkanı bulacaktır.

    Oyun, çocukların beraber oyun oynadığı kişilerle bağ kurmasını sağlar. Güvenli bağlanmalar işlevsel ve sağlıklı ilişki kurabilmeye olanak tanır. Çocuk merkezli oyun terapisinin içerisinde çocuklar, oyun ile kendilerini ifade etmeden önce terapiste güvenme ihtiyacı duyarlar. Güvenli ortam sağlandıktan sonra çocuklar duygularını ve davranışlarını bu ortam içerisinde keşfederler. Çocuklar terapist tarafından güven veren, koşulsuz kabul edici bir ortamda oyun oynadıklarında, terapistin de kendilerine duydukları güvenini hissederler. Bu da beraberinde çocukların kendilerine güvenmelerini, kendi duygu ve davranışlarını kabul etmelerini ve bu duygu ve davranışlarından sorumlu olmalarını sağlar.

    Çocuk merkezli oyun terapisinde terapist, çocuğu ve çocuğun oyunun koşulsuz kabul eder, hoşgörülüdür ve empatik bir tutum içerisindedir. Ebeveynler veya yetişkinler ile evlerde, okullarda sınırlandırılmış oyunların oynanması, çocuğun hayal dünyasının oyuna yansıtılmasına imkan tanıyan oyunların azalması olumsuz etkilere sebep olabilmektedir. Çocuk merkezli oyun terapisinde ise terapist çocuğun kendisini keşfetmesini ve kendi duygu ve davranışlarının sorumluluğunu almasına olanak tanıyarak çocuğun benliğinin kabul edildiğini hissettirmiş olur. Böylelikle çocuklar kendi düşünce, duygu, davranışları üzerinde yeterlilik kazanırlar.

    Çocuk ile terapist oyun terapisinde terapötik ilişki kurarlar. Bu ilişki ile beraber çocuklar yaşadıkları problemleri sevildiklerini, koşulsuz kabul edildiklerini hissederek çözebilirler. Çocuk merkezli oyun terapisi çocuklara kendileri gibi olabildikleri, kendi doğalarını, özlerini sergileyebilecekleri güvenli bir ortam sağlar. Bu ortam içerisinde çocuk gerçek hayatında yaşadığı sorunları ve problemleri oyununa aktarır. Oyun içerisinde yaşadığı sorunuyla karşı karşıya gelir, dürtülerini, kaygılarını, arzularını ifade etme imkanı bulur ve bu esnada terapist çocuğun duygularını koşulsuz kabul eder ve yansıtır. Bu süreç problemlerin çözülmesine olanak tanır ve terapist ile çocuk arasında kurulan terapötik ilişki çocuğu iyileştirir.

    Ebeveynler çocukların problemlerini çözme sorumluluğunu aldıklarında, farkında olmadan çocuğa bağımlılık ve çocuğun kendi duygusuyla baş edemediği, baş edemeyeceği yönünde örtük mesajlar gönderirler ve bu sebeple çocuğun benlik saygısı, kendine duyduğu güven azalır. Çocuk merkezli oyun terapisinde ise terapist yargıda bulunmaz, yönerge vermez, yönlendirmez, tavsiyede bulunmaz, eleştirmez, soru sormaz. Terapist çocuğun kendi problemlerini çözebileceğine, bu becerilerine saygı duyar ve böylelikle çocukların süreç içerisinde sorumluluk duyguları gelişir, kendi problemlerini kendi de çözebileceklerini öğrenirler.

    Oyun terapisi 3-12 yaş arası çocuklar için uygundur. Seansların süresi 30 ile 45 dakika arasında değişir. Oyun terapisi ile çalışılabilecek konular:

    • Kaygı bozuklukları

    • Korkular

    • Tırnak yeme, Parmak emme

    • Ayrılık Kaygısı

    • Depresyon

    • Yeme, Uyku, Tuvalet Problemleri

    • Kardeş Kıskançlığı

    • Arkadaşlık ilişkileri

    • Sosyal Beceri sorunları

    • Uyum sorunları

    • Davranış bozuklukları

    • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    • Sınır Problemleri

    • Öfke kontrolü

    • Boşanma süreci

    • Kayıp, Yas

    • Travma

    Çocuğunuz bu tür problemler yaşıyor ise uzman desteği eşliğinde oyun terapisi seansları ve ebeveynin de sürece katılımıyla çocuğun yaşadığı sorunları aşabilmeleri hedeflenmektedir.

  • Çocuğunuzla Nasıl Etkili İletişim Kurabilirsiniz

    Çocuğunuzla Nasıl Etkili İletişim Kurabilirsiniz

    Şu unutulmamalıdır ki, bir öğrencinin başarılı olabilmesi için öncelikli olarak ruhsal açıdan sağlıklı olması gerekir. Ayrıca dikkat ve konsantrasyon sorunu yaşamamaları gerekmektedir.

    Sebepleri sıralamak gerekirse;

    a)Dikkat Eksikliği: aşırı kaygı sonucu oluşabileceği gibi, bazen de başlı başına bir bozukluk olarak karşımıza çıkabilir. Bu çocuklar aşırı kaygıları olmadığı halde konsantre olmakta, dikkatini bir konuya odaklamakta güçlük çekebilir. Aslında küçüklük yaşlardan itibaren var olsa da sınav dönemleri gibi yoğun çalışma dönemlerde daha belirgin olarak kendini gösterebilir. Bu durumda beynin dikkatle ilgili bölümlerinde işlevsel bir sorun vardır. Tıbbi olarak tedavisi mümkündür.

    b)Depresyon: mutsuzluk, karamsarlık, çabuk ağlama, uyku düzensizlikleri, iştahsızlık, sinirlilik, kendine güvensizlik olarak kendini gösterir. Çocuğun eski neşesinin kalmadığı göze çarpar. Çocuğun akademik başarısı ve motivasyonu giderek düşer. Bu tip çocukların gözden kaçırılmaması ve tedavi alması çok önemlidir.

    c)Özgül Öğrenme Güçlüğü: Bazı çocukların zekâsı çok iyi bile olsa belli alanlarda (okuma, yazma, matematik vs.) beklendiği düzeyde başarı gösterememektedir. Bu gibi durumlarda “özgül öğrenme güçlüğü” olabileceğinden şüphelenilip çocuğun belli testlerden geçirilip tanı konulması önemlidir. Sıklıkla dikkat eksikliği eşlik eder.

    Çocuklarda görülen yaygın gelişimsel bozukluklar:

    a)Asperger Sendromu: Çocuklarda sosyal ilişki ve iletişim bozuklukları dikkat çeker. Bu çocuklar genelde dar bir ilgi alanına sahip olurlar yani, çok sınırlı bir konuda çok derin bilgileri olabilmektedir. Otistik çocuklardan farklı olarak bu çocuklar normal zamanında konuşmaya başlarlar. Aşırı bilgiç bir tavırları olabilmektedir. Özellikle ince motor becerileri gerektiren el faaliyetlerinde zorluklar yaşayabilmektedirler. El-kol hareketlerini, mimiklerini ve vücut dillerini kullanmakta sorun yaşarlar. Bu çocuklar normal ya da üstün zekâya sahiptir. Mekanik oyuncaklara düşkün olurlar. Davranış sorunları yaşamaları olasıdır.

    b)Çocukluğun Dezingratif (dil, sosyal işlev, motor becerileri gelişimi) Bozukluğu: Bu çocuklar doğumdan sonra en az iki yıl normal bir gelişim gösterirler. Bozukluk sıklıkla 3-4 yaşları arasında ortaya çıkar. Bu tanının konabilmesi için belirtilerin 10 yaşından önce gelişmiş olması gerekir. Belirtileri ilk olarak, hareketlilikte artış, huzursuzluk, kaygı ve daha önce kazanılmış olan (konuşma vb.) becerilerinin kaybı sayılabilir.

    c)Rett (beyinsel gelişim bozukluğu)Sendromu: yalnızca kız çocuklarında görüldüğü düşünülmektedir. Çocuk normal doğar ve ilk beş ay normal bir gelişim gösterir ancak daha sonra bebeğin başının büyümesi giderek durur ve kafa çapında küçülme görülür. Rett sendromu olan çocuklar, ellerini belli bir amaca yönelik olarak kullanamazlar, tersine ellerde stereotipik (kaşıma-döndürme vb.) hareketler hâkimdir. İlk bir yıl içinde sosyal iletişimleri bozulur, yürümeyi öğrenseler de, ileriki yaşlarda bu beceriyi de kaybederler. Konuşma ise; gelişmez ya da gecikir.