Etiket: Çocuklar

  • Şiddet Gösteren Çocuklar İçin Neler Yapabiliriz?

    Şiddet Gösteren Çocuklar İçin Neler Yapabiliriz?

    Çocukların başkalarına karşı şiddet göstermesinin pek çok sebebi olabilir. Kimi çocuklar küçük yaşlardan itibaren şiddet içerikli davranışlar gösterirken, kimileri ergenlikten sonra şiddet içerikli davranışlar göstermeye başlayabilir.

    Çocukların şiddet davranışı göstermesinin sebeplerinden bazıları şunlardır:

    • Öfkesini kontrol etmekte zorlanması,

    • Dürtüsellik,

    • Okulda başarısızlık,

    • Şiddeti destekleyen arkadaş grubuna dâhil olması,

    • Kendisi de şiddete veya zorbalığa maruz kalmış olması,

    • Medya aracılığıyla yüksek düzeyde şiddet uyaranına maruz kalmış olması,

    • Alkol veya uyuşturucu kullanımı,

    • Sert gözükmek gerektiğine ve başkalarının ona saygı duyması için bu şekilde davranması gerektiğine inanması.

    Çocuğunuzla yakın bir ilişki kurun.

    Onunla vakit geçirin ve konuşmak ya da soru sormak istediğinde yanında olun.

    Açık sınırlar ve kurallar belirleyin.

    Ancak kural koymanın sadece cezadan ibaret olmadığını unutmayın. Onu iyi davranışlar gösterdiği zaman takdir etmeyi ihmal etmeyin. Kötü bir şey yaptığında ise farkında olduğunuzu hissettirin.

    Ona başkalarıyla ilgilenmeyi öğretin.

    Farklı özellikteki kişilerle ilgilenerek çocuğunuza da başkalarıyla ilgilenmeyi öğretin. Bu şekilde empati geliştirmesine yardımcı olun.

    Başkalarını anlamasını sağlayın.

    Ona başka din, dil, ırk veya kültürlerden olan insanları kabul etmeyi öğretin.

    Onu takip edin.

    Her zaman çocuğunuzun nerede, kiminle olduğunu ve ne zaman eve döneceğini bilin.

    Ona arkadaş baskısına karşı koyması konusunda destekleyin.

    Arkadaş grupları onu yanlış olduğunu bildiği şeyler yapması için zorladığında verebileceği yanıtları ve nasıl davranabileceğini öğretin.

    Kitle iletişim araçlarını kullanımına sınır getirin.

    Televizyon programları ya da bilgisayar oyunları ile maruz kaldığı şiddet uyaranlarını kısıtlamak için her gün bilgisayar ya da televizyon başında geçirdiği zamanı kısıtlayın.

    Model olun.

    Davranışlarınızla ona model olun. Örnek olun. Çocuklar öncelikle anne ve babalarını örnek alırlar.

    Ona öfkelendiği zaman, önce durup düşünmeyi öğretin.

    Çocuğunuzun önünde sık sık öfkelenip, kendinizi kaybederseniz sizi taklit edecektir. Öfkeyle hareket etmek yerine muhtemel çözümleri ve sonuçlarını düşünerek davranmaları gerektiğini anlatın ve model olun. Siz öfkelendiğinizde çocuğunuzla sorunlarınızı konuşarak çözün. Sizi örnek alsın.

    Zamanını verimli kullanmasına yardımcı olun.

    Çocuklar zaman konusunda esnektir. Planlaması konusunda ona yardımcı olacak görev ve sorumluluklar vererek zaman planlaması yaptırın.

    Çocuğunuzun spor, müzik, resim gibi başarılı olduğu aktivitelere katılmasını sağlayın. Teşvik edin.

    Çocukların günümüzde fiziksel olarak enerjilerini atabilecekleri alanlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu sebeple başarılı olduğu aktiviteler onlar için faydalı olacaktır.

    Çocuklar kendi akranları arasında sosyal ve sportif faaliyetlere katılarak daha hızlı sosyalleşirler.

    Çocuğunuzu sosyalleştirin. Bırakın sizin müdahaleniz olmadan arkadaşlık kursun ve oyunlar oynasın. Neden okullarda sürekli oyun oynamak istiyorlar bir düşünün.

    Okul Başarısını destekleyin.

    Akademik olarak gelişimlerini sürekli kontrolünüzde tutarak başarısı veya başarısızlığında yanında olduğunuzu gösterin.

    Kitap okumasını destekleyin.

    Evde kendinizde kitap okuyarak çocuklarınıza örnek olun. Ona uygun ders çalışma ortamı hazırlayın. Okulu ve öğretmenleri ile sürekli işbirliği içinde olun.

    Son olarak; Sınıfındaki arkadaşlarını ve onların ailelerini mutlaka tanıyınız.

  • Ergen Ebeveyn Çatışmaları

    Ergen Ebeveyn Çatışmaları

    Öyle değilmiş gibi görünseler de ergenlik dönemindeki çocuklar için ebeveyn-çocuk ilişkisi en önemli ilişkilerdendir. Ergenlik dönemindeki sorunların derinine inildiğinde, kökende önemli bir faktör olarak anne-baba ile iletişim kopukluğu ve/veya çatışma olduğu göze çarpmaktadır.

    Ergenlik, bir çocuğun hızlı biçimde fiziksel, zihinsel, ve nörolojik değişimlerden geçtiği ve bu hızlı geçişin, çocuğun psikososyal gelişiminde, karakter oluşumunda ve ilişkilerinde belirgin izler bıraktığı bir dönemdir. Ergenlik dönemi süresince, büyüdüğünü hisseden ve büyükler gibi olmaya çalışan ergen ile ebeveyn arasındaki ilişki hiyerarşik boyutunu kaybederek daha eşitler arası, daha birbirine bağlı ve karşılıklı bir boyut kazanır. Bu değişim elbette ki ergen ile ebeveynleri arasındaki ilişkinin geçici olarak kötüleşmesini ve çatışmaların artmasını getirir. Çünkü ebeveyn kendi konumunu korumaya çalışırken, ergen de fikirlerine önem verilen, özgül bir varlığa sahip olan bir özne olmaya çalışmaktadır. Aileler içinse, özellikle ilk çocuklarında, daha önce hep küçük olarak gördükleri ve onların sözlerinden çıkmayan çocuklarının bu durumlarıyla baş etmek zorlayıcı olabilmektedir.

    Uzmanlara göre, ergenlerdeki ebeveynlerinden bağımsız olmak ve kendi başına bir birey olmak için bu uğraş ergenlik dönemi ile gelen hormonal değişiklikler sonucu ortaya çıkar ve ebeveyn ile çatışmaları doğurur. Beklenti- değer teorisine göre bu çatışmaların kaynağı ergenler ile ebeveynlerinin, otorite, otonomi ve sorumluluk alma anlamında karşılıklı beklentilerinin uyuşmaması; ergenlerde bağımsız olma ihtiyacı ve aile kontrolünden çıkma çabası, sorumluluk alma ve kendilerini düzenleyebilme becerisinden daha hızlı geliştiği için aileler çocuklarına istedikleri otonomiyi vermekte endişe etmektedirler.

    Pickhardt (2009) bu süreci üç aşamada tarif ediyor: Ayrılma, Farklılaşma ve Karşıt olma. Ayrılma dönemindeki ergen, yavaşça aileden çekilerek kendi bağımsız sosyal çevresini oluşturma çabasına giriyor. Ailesiyle eskiden olduğu kadar vakit geçirmek yerine arkadaşlarına yöneliyor. Kendi kişiselliğini korumak adına ailesiyle bütün özel bilgilerini paylaşmayı reddediyor. İlk çatışmalar da buradan doğuyor.

    Farklılaşma aşamasında kişi kendisine olmak istediği profili arıyor ve çevresinde ideal olarak gördüğü kişilerin özelliklerini kendi üstüne almaya çalışıyor. Arkadaşları gibi giyinme, onların dinlediği müzikleri dinleme, onlar gibi konuşma, davranma, dolayısıyla hem onlardan biri olma hem de kendisi olmaya çabalıyor. Bu çabadaki ergen, ailenin normlarından biraz daha uzaklaşabiliyor. Örneğin küçükken rengarenk giyinmeyi severken, bu dönemde yalnızca siyah kıyafetler giymeye ve bu yüzden ailesinin tepkisini çekmeye başlayabiliyor. Daha tehlikeli olarak bu dönemde ergenler, grubun dışına itilmemek için, kötü alışkanlıkları denemeye çekilebiliyorlar.

    Son aşama olan karşıt olmada ise ergen, hem aktif hem de pasif yollardan ebeveynin otoritesi ile mücadele içine girer; bu sayede kendi benliğini kararlarını kendi başına verebilen, bağımsız biri olarak kurmuş olacaktır. Bu yüzden de en çok çatışmanın olduğu dönem bu dönem olur, ebeveynin talepleri reddedilir, istekleri ertelenir veya kuralları çiğnenir.

    Bu çatışmalarda, ebeveyn olarak amacınız, çocuğunuz üzerinde kontrol kazanmak ise çoktan kaybettiniz denilebilir. Ergenlik dönemindeki çocuğunuz için karar verme mekanizması tamamen onun kontrolündedir ve bunun üzerine bir savaşa girmek, onu gücün kimde olduğunu göstermeye ve riskli davranışlar sergilemeye itebilir. Güç çatışmasının yanında ebeveynler bu yolla çocuklarını anlama ve birliktelik kurma şansını da kaybedebilirler.

    Bunun yerine çatışma oluşturan konuya onun açısından bakmak ve kendi kaygılarınızı açık ve doğrudan biçimde çocuğunuza açıklamak her iki tarafın da karşıyı daha iyi anlamasını ve daha iyi hissetmesini sağlayacaktır. Dahası, sorunların konuşulabilir olduğunu ve ebeveyninin onu anlamak için çaba gösterdiğini gören ergen, farklı bir sorunu olduğunda çatışmak yerine konuşma yoluna gidecek ve ergen ile ebeveynin ilişkisi karşılıklı güven duygusu ile güçlenecektir. Birey olmaya çalışan ergen için aktif dinleme, empati kurma ve açıklama yoluyla iletişim kurmak kurallar, tehditler ve cezalar ile disipline etmeye çalışmaktan çok daha etkili olacaktır, zira bunlar onun benliğine saygı duyduğunuzu gösterir. Onun davranışını onaylamıyor olsanız dahi, bu rahatsızlığınızı ilk yoldan gösterirseniz, onun kişiliğine zarar vermemiş olmanız bir yana, onun bu davranışı terk etme ihtimali çok daha yüksek olacaktır. Aile ve çift terapisinde de terapistler etkili iletişim yoluyla ebeveynler ile çocukları arasında anlayış kazandırmayı amaçlar.

    Ergenler ile ebeveynleri arasındaki çatışmanın kaynağında, aileler tarafından uygulanan ebeveynlik tipi de önemli rol oynar. Örneğin otoriter ebeveynler, kurallarının sorgulanmadan uygulanmasını talep ederler ve çatışmalarının sonunda amaç kontrolü kazanmak olur. Öte yandan işbirlikçi- demokratik ebeveynler çocuklarına kurallar uygularken sevgi göstermeyi ve çocuklarının duygu ve düşüncelerine saygı göstermeyi de ihmal etmezler. Elbette ki uzmanlar tarafından en çok desteklenen ebeveynlik tipi demokratik olandır.

    Uzmanlar ayrıca ailelere suçlamadan da kaçınmalarını öğütlemektedir. Sorunu çözmemesi bir yana, suçlama, ayrılma eğilimindeki ergenin aileden bütünüyle kopmasını getirebilir. Çatışmanın çözümünde ön koşul bu çatışmanın tek taraflı olarak oluşmadığını kabul etmektir.

    Ergenler ile ebeveynleri arasındaki çatışmaların çözümünde şu yöntemler en etkin olanları gibi görünmekte;

    • Konuya, onun üzerine hakimiyet kurmak üzere değil onu anlamak üzere yaklaşmak,

    • Çatışma oluşturan konuya onun açısından bakıp empati kurarak duygularını önemsediğinizi göstermek,

    • Ona katılmamanızın onu sevmediğiniz anlamına gelmediğini vurgulayarak iki durumu birbirinden ayırmak,

    • Yargılayıcı olmaktan kaçınmak,

    • Kurallar koymak ama kuralların çocuğunuzdan daha önemli olmadığını ona yansıtmak.

    Sonuç olarak, ergenler ile ebeveynlerinin çatışmasında büyük rol, daha olgun konumdaki ailelerine düşmektedir. Ebeveynleri çocuklarını bir birey olarak görmeye ve onları anlamak için uğraş göstermeye başladıkları noktada çatışmaları çok daha çabuk ve sağlıklı yoldan çözülecektir.

  • Çocuğun Cinsel İstismarı

    Çocuğun Cinsel İstismarı

    Son günlerde medyada çıkan haberler nedeniyle çocuğun cinsel istismarı tekrar gündeme geldi. Cinsel istismar; çocuğun kendisinden daha güçlü gördüğü bir yetişkinin ya da yaşıtının çocuğu cinsel doyum sağlamak amacıyla kullanmasıdır.  Çocuk kendisinden güçlü olarak gördüğü bu kişiden korktuğu için onun isteklerine boyun eğer. Cinsel taciz, güçlü olan tacizcinin çocuğu öpmesi, okşaması, cinsel ilişkiye zorlaması  olabildiği gibi tacizcinin vücuduna, cinsel organına çocuğun dokunması için çocuğu zorlaması da olabilir.

    Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çocukların cinsellikle tanışma yaşı çok düştü. Çocuklar internette televizyonda ya da bir oyunda cinsellik içeren bir bilgiyle ya da görselle çok küçük yaşlardan itibaren karşılaşabiliyor. Yirmi yıl önce 12-13 olan ergenlik yaşı da 9’lara kadar indi. Cinsellikle bu kadar erken yaşta karşılaşan çocuklarda erken erotizasyon görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Bu da çocuk tacizlerinin artmasına sebep oluyor.

    Sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olan çocuk cinsel tacize uğradığını hangi yaşta olursa olsun duygusal anlamda fark eder. Cinsellik insan beyninde çok yüksek ateşlenme yaratan bir duygudur, dolayısıyla çocuğun yaşadığı bu duygu diğer hissettiği duygulara benzemediği için çocuk hissettiği bu duygunun farklı bir duygu olduğunu bilir. Çocuğun ayıp kavramını öğrenmesi ise ortalama üç yaş civarında olur. Üç yaşından sonra çocuk cinsel tacize maruz kaldığında bunun yasak, ayıp, yapılmaması gereken bir davranış olduğunun farkındadır.

    NEDENLERİ;

    AİLEDEKİ İŞGAL VE İHMAL CİNSEL TACİZE SEBEP OLABİLİR

    Cinsel tacize uğrayan çocukların çoğunluğu içe kapanık, sessiz, kendi halinde çocuklardır. Bu çocuklar ailede ihmal edilen, yeterince ilgi, sevgi ya da şefkat görmeyen, yalnız büyüyen çocuklardır. Tacizci kendisine kurban seçerken özellikle bu tip çocukları tercih eder. Bu tip çocukları tercih etmesinin sebebi tacizinin ortaya çıkmamasıdır. Tacizci, istismar ettiği çocuğu tacizi hiç kimseye anlatmaması gerektiği konusunda ikna eder, çocuk direnirse tehdit eder. Ama çoğunlukla bu durumdaki bir çocuk direnç göstermez. Yaşadığı duygunun ayıp olduğunu kendisi de hissettiğinden tacizi saklar.

    Tacizci çocuğu tamamen çaresiz olduğuna ve direnmesinin boşuna olduğuna inandırır. Çoğu çocuk tacizcisinin doğaüstü güçleri olduğuna dair bir inanç geliştirir. Tacizci onun düşüncelerini okuyabilir, hayatını tamamıyla kontrol edebilir zanneder. Tacizi saklamasının sebebi de çoğunlukla budur.

    Cinsel tacize maruz kalan çocukların bir diğer özelliği ise ailenin çocukla kurduğu fiziksel temasın azlığıdır. İnsan doğduğu andan itibaren fiziksel temas kuracağı birini arar. Yapılan araştırmalar fiziksel temasla büyüyen çocukların beyin gelişimlerinin yaşıtlarına oranla daha yüksek seviyelerde olduğunu göstermiştir. Dokunulmanın beyinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etkisi vardır, ayrıca bağlanma hormonu dediğimiz oksitosin salgılanmasını da sağlar. Fiziksel temastan yoksun büyüyen çocuklar bu ihtiyaçlarını etraflarındaki kişilerden karşılamaya çalışır. Çocuğun bu ihtiyacını gören tacizci ise çocuğu kendi cinsel duygularını tatmin etmek amacıyla kullanmaya başlayabilir.

    CİNSELLİĞİ SEVGİ ZANNEDEN ÇOCUKLAR

    Çocuk küçük yaşlardan itibaren cinsel duyguyla sevgi almayı öğrenmişse cinsel tacize açık hale gelir. Aile içinde çocuğa sevgi gösterme şekli cinsel organına dokunarak oluyorsa, örneğin aile büyüklerinden biri erkek çocuğun büyüyüp büyümediğini pipisine dokunarak ölçüyorsa, çocuğun altı temizlenirken cinsel organı öpülüyorsa çocuk sevgi alırken cinsel duygular da hisseder. Bazen de bu durum örtük bir şekilde gelişir ve aile bunu bilmez. Çocuğun yanında cinsel ilişkiye girme, evin içinde küfürlü konuşmalar, ailenin çocukla çıplak banyo yapması, ailenin çocuğun yanında soyunması, çocuğun yanında anne babanın birbirine erotik duygular vermesi de çocuğun cinsellik ve sevgi arasında bir bağ kurmasına sebep olur. Dolayısıyla dışarıdan biri çocukla bu şekilde bir ilişki içine girdiğinde çocuk bunu sevgi olarak algılayabilir.

    SONUÇLARI;

    CİNSEL TACİZ KİŞİLİK BOZUKLUKLARINA KAPI ARALIYOR

    Borderline kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerin yüzde ellisinin çocukluk döneminde tacize uğradığını gösteriyor. Çocukluk döneminde yaşanan taciz kimlikte dağılmaya, bölünmeye sebep olur. Çocuk yaşadığı bu duyguyla baş edemeyeceği için bu duyguyu dondurur. Yani tacize uğrayan kişinin benliğinde birbiriyle temas kurmayan ayrı ayrı parçalar vardır. Tacize uğrayan parçası aktifleştiğinde kişi kendisine yabancılaşma, boşluk, anlamsızlık, intihar duygularına kapılabilir.

    Tacize uğrayan çocuk çoğunlukla kendisini suçlar. Bu çocuklar yaşadıkları her şeyin sorumlusu olarak kendilerini gördükleri için bunu bir yetişkinle paylaşmak istemez. Bunu söylediklerinde suçlanacağından, inanılmayacağından korkar.

    Tacize uğrayan çocuk etrafındaki insanlardan uzaklaşmaya başlayabilir. Kendisine bakım veren yetişkinlerin onu korumadığını düşünebilir, ya da tam tersi taciz sonrası bu çocuklar cinsellikle aşırı ilgilenmeye başlayabilir, flörtöz davranışlar sergileyebilir,  cinsel oyunlarında artış olabilir, mastürbasyon yapmaya başlayabilir.

    AİLELERE ÖNERİLERİM

    Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun yanında cinsel ilişkiye girilmemesi gerekir. Çocuğun altını değiştiren yetişkinin mümkünse tek bir kişi olması uygundur. Anne olabilir bu kişi anne müsait olmadığında baba devreye girebilir. İki yaşından sonra çocuğun aileden herhangi biriyle uyuması uygun değildir, özellikle anne babanın arasında yatması uygun değildir. Çocuğa tuvalet eğitimi verilirken çocuğun yanında çocuğa öğretmek amaçlı anne veya babanın tuvaletini yapması uygun değildir. Çocuk mümkünse tuvalette tek başına tuvaletini yapar anne veya baba kapıda bekleyip çocuk ihtiyaç duyduğunda onları çağırabilir.

    En önemlisi çocuğun kendi ruhsal ve bedensel bütünlüğü kavramasıdır. Bu da ruhsal olarak çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşimle mümkün olur. Anne ve babanın çocuğun ruhsal ve bedensel olarak kendilerinden ayrı bir insan olduğunu görmesi çok önemlidir. Çocukla çocuğun ihtiyacı olduğu zamanlarda fiziksel temas kurmak da değerlidir.

    İstismara uğrayan çocukların mutlaka ruhsal bir destek alması gerekir. Çocuklarda oyun terapisi çocuğun yaşadığı travmatik anının duygusu boşaltmasını sağlar. Çocuklarla yapılan oyun terapisinde anne babanın katkısı da çok önemlidir. Aile çocuğa bu konuda ne kadar destek olursa çocuğun iyileşmesi de o oranda hızlı olur.

  • Fast food cafelere yaklaştıkça sağlıklı kemiklerden uzaklaşıyoruz!

    Fast food cafelere yaklaştıkça sağlıklı kemiklerden uzaklaşıyoruz!

    Son yıllarda özellikle çocuklar tarafından tüketiminin oldukça yaygınlaştığı fast-food ürünleriyle ilgili birçok çalışma yapılmakta ve yayımlanmaktadır. Hatta yemek yeme performansından memnun olunmayan zayıf çocuklar, kimi zaman masumane bir istekle iştahlarının açılması için fast-food cafelere alıştırılmaktadır. Vücudumuz için gerekli olan vitamin ve mineraller açısından oldukça fakir olan fast-food ürünlerinin fazla kiloyu ve obeziteyi tetiklediği herkes tarafından bilinmektedir. Bu tür sağlıksız beslenme modelleriyle; kalp damar hastalıkları, kanser, diyabet gibi birçok hastalığın görülme sıklığı da artmaktadır. Bu yazımıza konu olan çalışma ise fast-food gıda tüketmenin farklı bir zararına dikkat çekmektedir; osteoporoz (kemik erimesi)!

    Beslenme alışkanlıklarının kilo kontrolü ve kalp fonksiyonları üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar göstermiştir ki; sağlıklı beslenme alışkanlıkları (sebze, meyve, protein, D vitamini ve kalsiyumca zengin diyet) biraz önce saydığımız hastalıklar üzerinde iyileştirici etki yapmaktadırlar. Bugünkü konumuzla alakalı olan osteoporozu ayrıca ele alacak olursak; D vitamini ve kalsiyumun kemik üzerindeki etkisinden kısaca bahsetmemiz gerekir. (bu konuyu “D vitamini Hakkında Ne Bilmeliyim?” ” adlı yazımızda geniş çerçevede ele almıştık.) D vitamini, bağırsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimini artırarak kemikteki mineralleşmeyi, kemiğin güçlenmesini ve büyümesini sağlamasıyla özellikle çocukların gelişiminde anahtar rol oynamaktadır.

    Ekim 2015’te yayımlanan, 1107 çocuğun değerlendirildiği bir çalışmada; fast-food cafelerin, süpermarketlerin ya da kasap, manav gibi sağlıklı gıdaların satıldığı dükkanların yaşanılan bölgeye yakınlıklarının; çocukların kemik kütlesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırmacılar, çocukların; doğum, 4 yaş ve 6 yaşlarındaki kemik mineral yoğunluklarını ve kemik mineral çeşitliliklerini karşılaştırmış ve sonuçta; Fast Food ürünlerine yakın bölgelerde yaşayan annelerin bebeklerinde kemik mineral yoğunluğu ve çeşitliliğinin düşük, sağlıklı gıdalara yakın bölgede yaşayan çocuklarda ise yüksek olduğunu belirlemiştir.

    Sonuç olarak; fast-food ürünlerinin kolay ulaşılabilir noktalarda bulunması tüketimine yatkınlığı artırmakta ve özellikle erken çocukluk döneminde kemik gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yaşlarda kemik kütlesinin istenen düzeyde olmaması ilerleyen yıllarda osteoporoz gibi hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Bu konu üzerine İngiltere’de alınan önlemlerden bir tanesi; okullara yakın mesafelerde fast-food dükkânlarının açılmasına izin verilmemesidir. Bu ve benzeri önlemler alınarak özellikle çocukların ve annelerin sağlıklı beslenmeye yönlendirilmesi gerekmektedir.

  • Uv ışınları ile kanser ilişkisi

    Cilt kanseri, en sık görülen kanser türüdür. Melanom ve melanom olmayan cilt kanserleri olarak 2 başlıkta incelenir. Melanom, cilt kanserinin seyrek görülen (yaklaşık %5) bir türü olmakla birlikte en agresif hastalık seyrine sahip kanser türlerinden biridir ve özellikle son yıllarda melanom görülme oranı giderek artmaktadır.

    İyi haber ise, bu kanser türünden korunmak için alınabilecek önlemlerin olması veya erken evrede teşhis edilerek etkin tedavi uygulanabilmesidir. Cilt kanserlerinin çoğu, fazla oranda UV ışınlarına maruz kalınması sonucu oluşur. Bu UV ışınlarının çoğu güneşten gelmektedir. Ancak, bazen insan yapımı solaryum gibi UV ışını olan kaynaklarda cilt kanserine sebep olabilmektedir. Güneşi tamamen engellemeniz gerekmez. Kapalı alanlarda kalarak hareketsiz bir yaşam sürmek pek de akıllıca olmayacaktır. Çünkü günlük yapılacak fiziksel aktivite sağlıklı yaşam için önemlidir. Ancak, fazla güneş ışığı zararlı olabilir. Bazı adımlar atarak UV ışınlarının etkisini sınırlayabilirsiniz.

    Gölgede kalarak UV etkisini sınırlayabilirsiniz. Bunun yanında mümkün olduğu kadar kapalı giyinmeniz UV ışınlarına fazla maruz kalmanızı engeller. Güneş ışınlarının daha dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arası dışarı çıkmanız gerekiyorsa, şapka ve UV ışınlarından koruyan güneş gözlüğü takmanız gereklidir. Bu sayede, baş ve göz çevresindeki hassas bölgeyi korumuş olursunuz. Mevsim ne olursa olsun, güneşli havalarda açıkta kalan bölgelere (yüz, kol, bacak vs.) +30 UV koruma faktörlü güneş kremi sürmeniz cilt kanserinden korunmanıza yardımcı olacak bir başka önlemdir.

    Birçok kişi solaryumun oluşturduğu UV ışınlarının zararsız olduğuna inanır. Bu doğru değildir. Ultraviyole lambalar, UVA ve UVB ışınları yayarlar. Hem UVA hem de UVB ışınları ciltte uzun süreli zarara yol açar ve cilt kanserinin gelişimine katkı sağlar. Özellikle 30 yaş öncesi solaryum kullanımına başlamanın, melanom riskinin artması ile bağlantısı vardır. Dermatologların ve sağlık örgütlerinin çoğu solaryum ve ultraviyole lamba kullanımını tavsiye etmemektedir. Bronz tenli görünmek isterseniz, bronzlaştırıcı losyon kullanarak tehlikesiz bir yöntemle bronz görünmeniz mümkündür.

    Cilt kanseri, çocuklarda dikkat edilmesi gereken bir başka kanser türüdür. Cilt kanseri gelişiminin %90’ında etken rol oynayan güneşin zararlı ultraviyole ışınlarından çocuklarımızı korumak için basit önlemler almanız yeterli olacaktır. Çocuklar özel ilgi ister. Deniz kenarında veya dışarıda oynayarak fazla vakit geçiren çocukların güneşte yanma olasılığı daha yüksektir ve yaklaşan tehlikeden haberdar değillerdir. Anne-babalar ve bakıcılar, çocukları güneşin zararlı ışınlarından korumak için dışarı çıkarken çocuğunuzu mümkün olduğu kadar kapalı giydirin, şapka takın ve güneş kremi sürmeyi bir alışkanlık haline getirin. Biraz daha büyüdüklerinde çocuklarınıza güneşin zararlı ışınları hakkında bilgi verin. Eğer çocuğunuz güneşte kolay yanıyorsa, daha da dikkatli olmanız, kapalı giydirmeniz, en az +30 koruma faktörlü güneş kremi sürmeniz ve güneşte fazla kalmamasına (özellikle güneş ışınlarının dik olarak geldiği 10:00-16:00 saatleri arası) özen göstermeniz gerekir. Ayrıca, çocuğunuzun UV ışınlarından koruyan bir güneş gözlüğü takması, hem gözleri hem de göz çevresindeki hassas deriyi koruyacaktır. Bunun yanında, 6 aydan küçük bebekler, direk güneş ışığına maruz bırakılmamalıdır ve koruyucu şapka ve giysi giydirilmeli, bebeğin güneş gören bölgelerine güneş kremi sürülmelidir.

  • Disleksi

    Disleksi

    Yeni eğitim- öğretim yılına başladığımız bu günlerde birinci sınıfa başlayan çocukların anne, babaları ve öğretmenleri ” Disleksi” diğer adıyla öğrenme bozukluğu olan gelişimsel bir farklılığa dikkat etmeleri gerekir.

    Disleksi; dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ve matematik becerilerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüler gösteren bir öğrenme bozukluğudur. Bu bir zihinsel gerilik değildir. Aksine Dislektik çocuklar normal ve üstü zekaya sahiptir. En önemli ayırıcı tanısı da budur. Bazı Dislektik çocuklarda özel yetenekler bile görülebilmektedir. Dislektik çocuklarda, çoğunlukla dikkat bozukluğu da beraberinde görülür.

    Bu çocuklarda en belirgin özellikler şöyle sıralanabilir; harfleri ya da rakamları ters algılayabilirler. Örneğin, 6 yerine 9, 9 yerine 6 diyebilirler. Okurken cümle içerisinde kelime atlamaları görülür ya da farklı satırlardan okumayı sürdürebilirler. Yön tayininde güçlükler yaşayabilir, sağını solunu öğrenmekte zorlanabilirler. Uzaklık ve derinlik algılamasında sorunlar yaşayabilirler. Bu nedenle bir tepsiyi taşırken devirebilir, ya da elindekileri daha sık yere düşürebilir, bazen de eşyalara çarpabilirler. Benzer sesleri (d-t, f-v, b-p, k-g, c-ç gibi harfleri) birbirine karıştırabilirler. Hece içindeki harfleri yerlerini değiştirerek farklı okuyabilirler. Örneğin, at yerine ta ya da ve yerine ev diyebilirler. Haftanın günlerini ardı ardına saymakta zorlanırlar. Tahtadan yazıları defterlerine geçirmekte güçlük çekerler. Ödevlerini yapmayı unuturlar. Anne-babaların sık sık bu konularda uyardıkları ve bazen de çocukları yalancılıkla suçladıkları görülmektedir. Dün-bugün ve yarın gibi zaman kavramlarını sıralamada güçlük çekerler. Arkadaşları ile ilişkileri genellikle sorunludur.

    Bu çocuklar aileleri ve toplum tarafından en sık suçlanan, eleştirilen ve yargılanan çocuklardır. Okul başarısızlığı nedeniyle tembel, harfleri karıştırması nedeniyle dikkatsiz, ödevlerini unuttu diye sorumsuz, dağınıklığı nedeniyle savruk, sağını solunu karıştırdı diye aptal, daha sık düşmesi ve eşyalara çarpması nedeniyle sakar gibi bir çok yargı bombardımanına maruz kalırlar. Çocuk kendisi de bunu anlamlandıramamaktadır. Elinden gelenin bu olmasına rağmen çevresindeki insanların bu şekilde ona yüklenmeleri onda özgüven eksikliğine ve benlik saygısını yitirmesine neden olur. Böyle bir durumda çocuk okul hayatından daha fazla uzaklaşmaya, ders çalışma konusunda motivasyonunu kaybetmeye ve kabul görmediği için çatışmalı ilişkiler içerisine girebilmektir.

    Disleksi toplum tarafından çok bilinmese de yaygın bir sorundur. % 8- 10 oranında gözükmektedir. Erkeklerde kızlara oranla 3- 4 kat daha fazla görülmektedir. Zamanla geçen bir sorun değildir. Ömür boyu devam etmektedir. Ancak bireysel eğitim planı ve özel eğitim desteği ile okulda yaşayacağı problemler en aza indirilebilmektedir. Çünkü bu çocukların normal okul müfredatında öğrenmeleri zordur ve mutlaka özel eğitim desteği almaları gerekir.

    Ailleler çocuklarının okulda yaşadığı başarısızlık ya da öğrenme sorunlarıyla ilgili çocuğu tembellikle suçlamadan önce, RAM ( Rehberlik ve Araştırma merkezi ) , ya da psikolog, pedagog, psikiyatrist gibi konusunda uzman meslek uzmanlarına başvurulmaları gerekir. Erken tanı ve müdahale çocuğun okul yaşantısını pozitif yönde etkileyecektir.

  • Okul Öncesi Dönem ve Anaokulu Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Önemli Noktalar

    Okul Öncesi Dönem ve Anaokulu Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Önemli Noktalar

    Okul öncesi dönemde sağlanan eğitim çocuğun sosyal, fiziksel, bilişsel gelişiminin en hızlı temellerinin atıldığı bir süreçtir. Bu süreç çocukların sosyalleşmelerini sağlayan, paylaşmayı, dayanışmayı ve birlikte alışmayı yeni yeni öğrendikleri bir dönemdir. Erken çocukluk dönemini kapsayan 2-6 yaş arası dönem çocuğun en hızlı gelişim gösterdiği süreçtir. Bu süreçte çocuğun yaşadığı deneyimler sonraki yaşamanın temellerini oluşturur.

    Çocukların gelecek dönemlerdeki başarılarında ve yetişmelerinde bu kadar önemli bir yer tutan okul öncesi eğitime çocuklar ne zaman başlamalı? Okul öncesi dönem çocuğun bebeklikten çıkmaya başladığı 3 yaş itibariyle başlayabilir, fakat bu yaş dönemi çocuklar tüm gün eğitime henüz hazır değildir, başlangıç sürecinde ve minimum 6 ay 3 yaş grubu çocukları yarım gün okula devam ederek okul hayatlarına sağlıklı bir şekilde başlayabilirler. 0-3 yaş bebeklik süreci çocuğun annesi ile kurduğu ilişki, paylaşımlar, etkileşimler, yaşadığı deneyimler, duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması, güvenli bağlanma ilişkisinin kurulduğu ve çocuğun sağlıklı gelişimi için ilk adımların atıldığı bir süreçtir.

    2 yaş civarı çocuklar zihinsel, duygusal ve fiziksel alanlarda gelişim göstererek, kaba motor becerilerinin gelişmesiyle hareketlilik kazanır. Bu yaş civarı çocuklar çevreleriyle ilgilenerek, tepkiler vermeye başlarlar. 2 yaştan itibaren çocuklar anneli oyun gruplarına katılarak yaşıtlarıyla da sosyalleşme imkânı bulur. 3 yaş sonrası artık çocuklar sosyalleşebilecekleri ve aynı zamanda ince ve kaba motor becerilerinin kazanılmasında destek olan, bilgi ve beceri kazanabilecekleri okul öncesi döneme başlangıç yaparak anaokulu deneyimi yaşayabilirler. Her çocuğun biricik olduğunun farkına varılarak gelişim özelliklerini, yetenek ve becerileri ve bireysel farklılıkları göz önünde bulundurulması bu süreçte oldukça önemlidir.

    Aileler okul öncesi kurumları seçerken öncelikle çocuklarını iyi tanıyarak, onların ilgi alanlarının bilincinde olarak anaokulu seçimi yapmaları çocuk açısından çok önemli. Okul öncesi kurumlar çocuğunuzun büyürken daha keyifli vakit geçirmesi, oyunla öğrenmeye başladığı ve diğer çocuklarla iletişim kurarak çocuğun sosyalleşmesine destek olan ortamlardır.

    Bir anaokulunun öncelikle akademik olarak çocukları zorlayıcı yaklaşımlardan kaçınmalıdır. 0-6 yaş grubu çocuklar somut, aktif keşfe ve denemeye dayalı bir öğrenme sistemiyle öğrenebilir. Çocuklara günlük işleyişte bireyselliklerini ön plana çıkarabilecek ortamlar sağlanmalıdır. Unutmayalım ki her çocuk biriciktir ve her çocuğun dünyası farklıdır.     Bir anaokulunda dikkat edilmesi gereken en önemli unsurların başında öğretmen gelir. Öğretmenlerin akademik bilgileri, çocuk gelişimi ve pedagoji eğitimleri ve meslekte minimum 3 yıl çalışarak çocuklar hakkında deneyimi fazla olması önemlidir. Bir anaokulunun öncelikle personellerinin eğitimli ve deneyimli olması, çocukla ilgili yeterli donanıma sahip olunması açısından gereklidir. Öğretmenler çocuk gelişimiyle ilgili yeniliklerden haberdar mı problem çözümlemede aileye ve çocuğa yaklaşımı nasıl bu gibi durumlar göz önünde bulundurulmalı. Kayıt yaptırmadan çocuğunuzun öğretmeniyle mutlaka tanışın vakit geçirin, yardımcı öğretmenler hakkında bilgiler alın. Öğretmenlerin çocuklarla iletişimi ve ilgisi çok çok önemli.

    Okul öncesi kurumlarda dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi, anaokulunda bir psikolog görev alıyor mu? Çocukların gelişimlerinin doğru takip edilmesi, yaşanan olumsuz durumlarda hem aileye hem çocuğa destek verilmesi açısından anaokulunda bir psikoloğun görev alması dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan.

    Okulun branş derslerine yer vermesi, spor ve sanatsal aktiviteler için yeteri kadar materyalleri aktivite saatleri var mı, sanat dallarına dair dersler, etkinlikler bulunuyor mu? Tüm bu sorular okul seçiminde önemli. Okul öncesi kurumlar sadece zihinsel ve motor becerileri geliştirmeye yönelik olmamalı. Birçok farklı alanı içinde kapsayan detaylı bir programa sahip olan, seçenekler sunan anaokulları tercih edilmeli.

        Anaokulları için yukarıda bahsettiğimiz tüm özelliklerin yanısıra okulun fiziksel özellikleri de çok önemli. Anaokulunun çevresi güvenli mi, bulunduğu ortam nasıl, bahçesi var mı, çocuklar rahat hareket edebiliyor mu, sınıflar yeterince rahat ve güneş alıyor mu; tüm bu detaylarda çocuklar için dikkat edilmesi gereken önemli kriterler arasında. Ayrıca okul içerisinde ve çevresinde çocuklar için alınmış güvenlik önlemleri yeterli mi, okulun temizliği, hijyeni çocuklar açısından sağlıklı düzeyde mi gibi sorular anne babalar için dikkat edilmesi gereken detaylar arasında.

        Yazımızı sonlandırırken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalara değinecek olursak, anaokullarının temizliğine çocukların sağlıklı gelişim süreçleri açısından dikkat etmeleri gerektiği, okuldaki oyuncakların sıklıkla yıkanması, mutfak ve tuvalet hijyeni çok çok önemli. Okulda çocuklar rahatça hareket edebilmeli, çocuklara dokunarak hissederek ve deneyimleyerek öğrenebileceği bir okul ortamı sağlanmalıdır. Çocukların akademik açıdan desteklenmeleri için eğitim materyallerinin zengin olması oldukça önemli, etkinlik çeşitliliğiyle çocuklar farklı şeyleri deneyimleyerek öğrenmelidir.

  • Öğrenme Bozukluklarında Aile Tutumları

    Öğrenme Bozukluklarında Aile Tutumları

    Öğrenme kişiler için yalnızca belirli bir alanda kazanılan becerileri veya edinilen akademik bilgileri içermez, hayat boyu devam eden bir süreci ifade eder.

    Çocuklar doğdukları andan itibaren etraflarındaki uyaranlar aracılığıyla öğrenme süreçlerini otomatik olarak başlatmış olurlar. Bazı çocuklar okuma – yazma veya öğrenmeyle ilişkili diğer becerilerle ilgili sıkıntılar yaşayabilirler, bu onlarda öğrenme güçlüğünün işareti olabilir. Öğrenme güçlüğü, çocuğun öğrenme ile ilgili bir ya da birkaç alanda zorluk yaşaması olarak tanımlanabilir. Zeka geriliği, tembellik veya motivasyon düşüklüğünün belirtisi değildir.

    Öğrenme güçlüğünün bazı semptomları şunlardır:

    • Yön algısında (sağ-sol) bozukluk

    • Harfleri, kelimeleri veya numaraları ters çevirmek

    • Sesleri karıştırmak

    • Bazı nesneleri veya modelleri tanımlamada, boyut ve şekil bakımından sıralamada güçlük

    • Verilen yönergeleri anlamada, takip etmede ve organize olmakta zorluk

    • Yeni söylenmiş veya yeni okunmuş olan kelimeleri hatırlamada güçlük

    • Hareket ederken yaşanan koordinasyon eksikliği

    • Yazmak, kesmek, boyamak gibi el becerilerinde zorluk

    • Dil gelişiminde sorunlar

    • Zaman kavramını algılamada güçlük

    Öğrenme bozukluklarına disleksi (okuma güçlüğü), diskalkuli (matematik öğrenme güçlüğü), disgrafi (yazma güçlüğü) ve dispraksi (motor koordinasyon bozukluğu) örnek verilebilir.

    Öğrenme bozukluğu tanısı için yukarıda yer alan semptomların hepsinin görülmesi gerekmez, erken teşhis koymak önemlidir. Tanı aşamasında akademik performans değerlendirmesi yapılır, zeka testleri ve geliştirilen diğer testler uygulanır.

    Öğrenme güçlüklerine çoğunlukla dikkat eksikliği ve hiperaktivite eşlik etmekle beraber depresyon, kaygı bozuklukları da beraberinde görülebilir. Tedavisi için uzmanlar tarafından hazırlanan eğitimler uygulanmalıdır, eşlik eden sorunlar varsa bir doktor veya terapiste başvurulmalıdır.

    Öğrenme bozukluklarının tedavi sürecinde aile tutumları önemli rol oynamaktadır. Çocuğun okulda, rehabilitasyon merkezinde veya özel eğitim kurumunda gördüğü eğitimin ailede de paralel olarak devam ettirilmesi gerekmektedir. Çocuğun ailesi ile öğretmeni ve psikoloğu arasında tutarlılık ve iş birliği olmalıdır.

    Öğrenme bozukluğu yaşayan çocukların aileleri aşağıdaki tutumları sergilemelidir:

    • Çocuğunuzda öğrenim güçlüğü belirtileri seziyorsanız erken müdahale yapılabilmesi için erken tanı konulmasını sağlayınız. Bunun için çocuğunuzda ne tip bir öğrenme bozukluğu olduğunun tanımlanabilmesi adına bir uzmandan destek alınız.

    • Öğrenme bozukluklarının zeka ile ilgisi olmadığını unutmayınız.

    • Çocuğunuza okulda ve sosyal hayatında yaşadığı zorluklara karşı onun yanında olduğunuzu, onu anladığınızı, değerli olduğunu hissettiriniz ve şefkatli bir tutumla yaklaşınız. Onunla sözel ve duygusal iletişim kurunuz.

    • Çocuğunuzun zayıflıklarını yermek yerine güçlü yönlerini keşfediniz. Daha iyi yaptığı şeylere odaklanıp o yönlerini takdir etmeniz çocuğunuzun kendini daha iyi hissetmesini sağlayacak, onu olumsuz benlik algısından uzaklaştıracaktır.

    • Çocuğunuzdan onun kapasitesini aşan aktiviteleri yapmasını beklemeyiniz, yapabileceğinin en iyisini yapması için onu destekleyiniz.

    • Bir görevi verirken ilk önce o görevin en basit formunu yapmasını isteyiniz ve sizin yardımlarınız eşliğinde adım adım zorlaştırarak ilerlemesini sağlayınız.

    • Çocuk bu becerileri kendi başına yapmayı öğrendiğinde yardımı dereceli bir şekilde azaltınız ve onun bağımsızlığını destekleyiniz

    • Çocuklarınızın entelektüel meraklarını soru sormalarına izin vererek, onları dinleyerek, açıklamalar yaparak destekleyiniz.

    • Her çocuk tek ve özeldir, onun kendine güvenini sarsmamak için onu diğer çocuklarla kıyaslamayınız.

    • Çocuğunuzun istenilen düzeydeki gelişimi için zaman gerekmekte olduğunu unutmayınız ve sabırlı olunuz.

    Özel gereksinimleri olan çocuklar sıklıkla özel becerilere de sahiptir – azim, duyarlılık, direnç, sabır gibi. Bu beceriler alfabeyi kusursuz ezberlemekten veya harfleri kopya etmekten çok daha önemlidir. Bütün çocuklar ilerleme gösterir, fakat bu gelişimin sıklığı ve büyüklüğü kişiden kişiye göre değişir. Çocuğun özgüven algısının inşa edilmesi için onun güçlü yönleri desteklenmelidir.

  • ”Daha Ne İstiyor?”

    ”Daha Ne İstiyor?”

    Çocuklar bazen bir ihtiyaçtan bazen gerçekten meraktan düşüncelerimizi ve fikirlerimizi sorarlar. Fakat verdiğimiz cevaplar acaba onlara nasıl hissettiriyor?

    Geçen bir danışanım çocuğunun sürekli onay alma ihtiyacından, kendi kararlarını vermekte zorlandığından, ve çoğu konuda daha pasif durumda kaldığından bahsetti.

    Çoğu zaman çocuklarımızı övmenin, onların gelişimi için faydalı olduğunu düşünürüz, ebeveyn olarak da bundan tatmin duyabiliriz. Oysa bu bir süre sonra çocuğun bir çok şeyi ebeveynini memnun etmek için yapmasına sebep olabilir. Çocuklar o an çok mutlu olabilirler ama bir süre sonra olumlu verilen her geri bildirim zamanla gerçekçiliğini yitirir. Ya da “Sadece güzel şeyler yaptığımda kabul görürüm ve sevilirim” inancı yerleşebilir.

    Çünkü gerçekten de çocuklarımıza kağıda bir çizik atsalar dahi bebekliklerinden beri “aaa çok güzel olmuş” “ayy ne güzel yapmışsın” demiyor muyuz?

    Çocukların resimlerine yorum yapmak, övmek yerine resmi tasvir etmek daha etkilidir. Hem “kendisi için yapmış” olma duygusu, hem de resmine gerçekten ilgi duyduğunuzu hisseder. Her seferinde “çok güzel olmuş” yerine..

    “Bu yaptığın resmi çok beğendin.”

    “Bu resim çok hoşuna gitti.”

    “Benim fikrimi çok merak ettin.”

    Hala ısrarla sorarsa;

    “Buraya masmavi bir deniz çizmişsin, kocaman da bir ağaç var. Pembe de bir ev var. Ne kadar çok renk var! Gerçekten emek harcamışsın.” gibi betimleme yapabilirsiniz.

    Resimler her zaman anlaşılır olmayabilir. Sorgulamak yerine “buraya bir şey çizmişsin” diyebilirsiniz. Çizdiği şeyi tam anlamadan yargıda bulunmak yerine hayal dünyasına saygı duymuş olmamız iyi hissettirir.

    Bazı danışanlarım, evde her şeyin çocuğun istediği gibi olduğundan ama yine de ‘buna rağmen’ çocukların mutlu olmadıklarından, ebeveynleri ile iş birliğine girmediklerinden bahsediyorlar. Bu ebeveynler için de en içinden çıkılması zor hallerden biri gerçekten. “Bir çocuk daha ne ister ?”

    Evdeki hiyerarşinin kayması, her şeyin çocuğun istediği gibi olması aslında çocuğun yarattığı ve memnuniyet duyduğu bir şey gibi görünse de aslında güvensiz hissettiren kontrolden çıkaran bir şeydir. Çünkü çocuklar güvende hissetmeyi, gerektiğinde kontrol altında olmayı, korunmayı kollanmayı, bir yetişkin tarafından süpervize ediliyor olmayı severler ve güvenli bulurlar.

    Biz ebeveynler olarak aslında çatışmaya girmemek için zaman zaman sınırları korumaktan kaçınıyoruz. Ve üstüne bir de her şey üst üste geldiğinde, çocukların doyumsuz olduğunu düşünmemizle birlikte duygular öfkeye ve ilişkilerin bozulmasına kadar gidebiliyor.

    Çocuğun en temel ihtiyacı her istediğinin yapılması ve hep mutlu olması için uğraşılması değil, bazen negatif duygular ile de başa çıkabilmesi için bu durumlar ile yüzleşmesine fırsat vermek ve gerektiğinde ise çocuğu, başkasını ya da ebeveyni korumak için sınırlar koymaktır.

    Hem büyüyen çocuğunuz sadece aile içinde kalmayacak aynı zamanda kreşin, yuvanın, okulun, toplumun bir parçası.

    Çocuklar, yetişkinlerle ilişkilerinde ne kadar güç sahibi olduklarını ve bu ilişkiyi ne kadar kontrol edebildiklerini, gün içerisinde başlarına gelen olaylar sonucu deneyimleyerek keşfederler. Bu denemelerin büyük bir çoğunluğu evde yapılır. Evde öğrendikleri sınırlar, çocuklar tarafından dış dünyada onaylanan davranışlar için bir referans olarak alınacaktır. Çocuklar güç, kontrol ve otorite konusunda bir çok beceriyi ve kendi farkındalıklarını bu şekilde kazanırlar.Evde belirlenen uygun sınırlar çocukların sonraki yaşamlarında ev ve dış dünya arasındaki kural farklılıklarını tanımlayabilmesi ve uyum sağlayabilmesini kolaylaştırır.

    Çocuğunuza sınır koymakta zorlandığınız durumlarda bu konuda olan kitaplardan destek almayı deneyebilir, başa çıkmakta zorlanırsanız bir uzman desteği alabilirsiniz.

    Aklıma gelen kitap önerileri:

    Gerçekten Beni Duyuyor Musun?

    Pozitif Disiplin

    El Ele Ebeveynlik

    Koşulsuz Ebeveynlik

  • Duygulara Yönelik Beceriler

    Duygulara Yönelik Beceriler

    Duyguları tanımak, farklı duyguların bizim için bütünüyle ne ifade ettiğini bilmektir. Mutluluk, kızgınlık, korku, üzüntü ve utanma gibi temel duyguların dışında farklı duygular vardır.Başkalarının duygularını anlamakta zorlanan kişi öncelikle kendi duygusunu fark etmekte zorlanmaktadır. İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri anlaşılmaktır. İletişimin temelinde başkalarının duygularını anlayabilmek ve anladığını ifade edebilme becerileri vardır. Çevremizdekilere uygun tepkiler vermek daha anlamlı ve derin ilişkiler kurmamızı sağlar.

    Çocuklar da tüm duyguları yaşar ancak yetişkinler gibi ifade edemez. Duygular hakkında konuşmak, çocukları dinlemek, duygularını kabullendiğinizi “anlıyorum, hımm, öyle mi” gibi ifadelerle göstermek, duygularını adlandırmak çocukların hem kendi duygularını hem de başkalarının duygularını anlamasına ve böylece sosyal yaşamlarını kolaylaştırmasına yardımcı olur.

    Nasıl davranacağımızı belirleyen şey düşüncelerimiz, duygularımız ve beden duyumumuzdur.Eğer duygularımızı anlayabilir ve adlandırabilirsek davranışlarımızı istediğimiz gibi yönetebiliriz. Duygusal gelişimde öğrenmenin etkisi büyüktür. Deneyimlerle, çevreyi gözlemleyerek ve model alarak hangi olayın nasıl duygu/duygular yaratacağını öğreniriz.

    Duyguları ifade etmek, olumlu ya da olumsuz tüm duyguları sözel ya da sözsüz anlatabilme becerisidir ve her yaşta öğrenilebilir. Çocukların duygularını ifade etmelerini ve model almalarını sağlayacak ortamı hazırlamak gerekmektedir. Örneğin; “Öğretmen bahçede bana bağırdı ve herkes güldü” diyen çocuğunuza, “Ne yaptın da öğretmen sana bağırdı” gibi suçlayıcı ya da “öğretmenin kızacağı şeyleri yaparsan bağırır” gibi nasihat verici ifadeler yerine “çok utanmış gibisin”, “utanmışsın sanırım” gibi sadece duygularını kabul ettiğinizi göstererek, ifade etmesini de destekleyecek bir ortam hazırlamış olursunuz.

    Çocuklara olumsuz duyguların da var olduğunu göstermek önemlidir. Çocukların olumsuz duygularını ifade edebilmeleri için, yetişkinlerin olumsuz duyguları uygun şekilde ifade ederek model olmaları gerekmektedir. İfade edilemeyen duygular olumsuz davranış olarak ortaya çıkabilir. Öfke duygusunu yönetmek için, bağırmadan, sakin bir şekilde sadece olaya odaklanıp duyguyu tanımlayabilirsiniz. Olumsuz duygunun ifade edilmesini onaylamak olumsuz davranışı onaylamak değildir. Tüm duygular kabul edilebilir ama davranışlar için sınırlar olmalıdır. Örneğin; Çok kızdığı için arkadaşına vuran çocuğunuza, “ Arkadaşına çok kızdığının farkındayım ama kızgınlığını ona vurarak değil konuşarak anlatmalısın” diyebilirsiniz.

    Duyguların doğrusu yanlışı yoktur, yaşadığınız ve çocukların yaşadığı duygulardan korkmayın, kabul edin, ifade edin ve ifade edilmesini sağlayın.