Etiket: Çocuklar

  • ÇOCUKLARDA SOSYAL ANKSİYETE

    ÇOCUKLARDA SOSYAL ANKSİYETE

    Sosyal anksiyete ; sosyal ortamlarda, özellikle performans gerektiren

    durumlarda kişinin aşağılanıp utandırılacağı korkusunu duyması durumu olarak

    tanımlanmaktadır. Sosyal anksiyete sosyal fobi olarak da bilinir. Sosyal

    anksiyetesi olan çocuklar toplum içerisindeyken yaptıkları her harekette ''

    Acaba insanlar benim için ne düşünüyor?'' düşüncesiyle yaşarlar . Bu sebepten

    dolayı sosyal anksiyetesi olan çocuklar grup aktiviteleri, toplum içinde

    konuşmak, toplum içinde yemek yemek, öğretmenine soru sormak,

    arkadaşlarıyla oyun oynamak gibi durumlardan kaçınırlar.

    Sosyal anksiyetesi olan çocuk bu davranışları sergilerken ebeveynler bu

    durumlardan rahatsızlık duymayabilir aksine çocuklarının uslu ve sakin birer

    birey olduğunu düşünebilirler. Sosyal anksiyetesi olan çocuklar bu davranışları

    sergilerken ''Ben onlar gibi değilim'', ''Arkadaşlarımın oynadıkları oyunlardan

    keyif almıyorum'' gibi cümleler sarf edebilirler. Bu cümleler onların savunma

    mekanizmalarıdır. Halbuki gerçek sebep çocuğun gülünç duruma düşmekten

    korkmasıdır. Böyle bir durumla karşılaşıldığında dikkatli olunmalı ve sosyal

    ankisyete ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

    Sosyal anksiyetenin oluşmasının birçok sebebi vardır. Anne veya baba kaçıngan

    çekingen tipte kişiler ise genetik olabilir veya bu durum sonradan öğrenilebilir.

    Anne ve babanın çekingen davranışları sosyal anksiyeteyi destekler. Aşırı kaygılı

    ebeveyn olma durumu da çocukta sosyal anksiyeteyi oluşturur, aile sosyal

    kaygıya izin verirse çocuk bu fobiyi daha fazla büyütebilir.

    Sosyal anksiyeteye müdahale edilmediği taktirde ilerde kişinin yaşamında

    birçok olumsuz duruma yol açabilir. Bunlar;

    -okulda başarısızlık

    -arkadaşlık kuramama

    -iş hayatında kısıtlılık

    -karşı cinsten biriyle birlikte olamama

    -depresyon

    – madde kullanımı

    gibi durumlardır.

    Çocuklarda sosyal anksiyete tedavisinde ilk adım ebeveynleri bilgilendirmektir.

    Ebeveynler böyle bir durumda çocuklarını eleştirmek yerine destek veren

    davranışlarda bulunmalı, çocukta kaygı yaratan durumlar üzerine sohbet

    etmelidirler.Çocuklarının sosyalleşmeleri adına çocuğun zevk aldığını

    düşündüğü grup halinde yapılan sporlara yönlendirebilirler. Böyle bir durumla

    karşı karşıya kaldığını düşünen aileler mutlaka bir uzmandan yardım

    almalıdırlar.

  • ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARI ANLAMAK

    ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARI ANLAMAK

    Ergenlik dönemi, insanların yetişkinlikdönemine hazırladığı bir süreçtir.Çocuklar ergenlik dönemi içerisinde psikolojik ve fizyolojik değişimler yaşamaktadırlar.Bu değişimler çocukları için bazen başaçıkması zor bir sürece götürebilmektedir. Ergenlik dönemi yaklaşık 12 ile 20’li yaşlar arasını kapsamaktadır. Bazı çocuklar ergenlik dönemini erken başlayıp ya da geç bitirebilmektedir.Bunun nedeninin incelenmesi ve takip edilmesi gerkemektedir.
    Ergenlik döneminde var olan değişimlerin yoğunluğundan dolayı çocuklar bunları çözümlemekte zorlanmaktadırlar. Değişimlerin ilk sırasında fiziksel değişimler yer almaktadır. Çocuklar alışık oldukları bedenlerinin sürekli değişim içerisinde oldukları için bu değişimleri anlamakta ve vücut koordinasyonlarını kontrol etmekte zorlanırlar.

    Ergenlik Döneminde olan çocukların ortak özellikleri bakıcak olursak; ebeveynlerinin düşüncelerine karşı çıkmaları, kendi iç dünyasına çekilmeleri, akranları ile kendisini kıyaslamaları, dış görüşünü ile ilgili sorun arama ve kendini beğenmemesi, duygularının sürekli değişmesi, büyümeye ve geleceği dönük düşünceleri, riskli davranışların sergilenmesi, karşı cins tarafından beğenilme isteği, kendi düşüncelerinin kabul görme isteğidir.

    Ergenlik Döneminin Evreleri

    1. Erken Ergenlik Dönemi 

    Fizyolojik değişimlerin yoğun yaşandığı bir dönemdir. Çocukların boyları, kiloları ve ses tonlamalarında değişimler oluşmaya başlar. Cinsellik konusunda da farkındalıklarının arttığı ve belirtilerin değişimlerin gözlemlendiği bir dönemdir.

     2. Orta Ergenlik Dönemi 

    Çocukların fizyolojik gelişiminin büyük bir kısmının tamamlanmıştır. Psikolojik süreçlerinin değiştiği bir dönemdir. Çocuklar daha önceden anne ve babalararının düşünceleri önem taşımaktayken artık ergenlik döneminde kendi düşünceleri ön plandadır. Kendi duygu ve düşüncelerini hayatına uygulamaya çaşışırlar.Bazen kendi düşünceleriylede baş etmekte de zorlanabilirler. Önemli olan ergenlerin duygularını ve düşüncelerini fark etmenizdir. Bunun sonucunda ergenler kendi varlığının hissetmeye ve değer gördüklerini farkederler. Kendi benliklerinin önemli olduğu bir dönemde bulundukları için düşüncelerine zıt olan her düşünceyi reddederler. 
    Ergenlerin duygulanımları sürekli değişmektedir. Bir olaya önce gülerken bir saat sonra sinirlenebilmektedirler. Ani duygu iniş ve çıkışlar bulunmaktadır. Yapılması gerek ergenlerin ne hissettiklerini anladığınızı ve koşulsuz yanında olacağınızı fark ettirmektir. Çocuğunuz bu dönemde sizinle çatışma yaşayabilir. Bu noktada sizin bu çatışmaya karşılık vermek yerine ona karşı empati duymanız sağlamanız ve var olan çatışmayı engellemek için etkili ve sağlıklı bir iletişime geçmeniz gerekmektedir.Siz çocuğunuzu empai kurdukça çocuğunuzda zaman içerisinde empati kurmayı öğrenip sosyal ileşkilerini daha sağlıklı kurmaya başarabilecektir.
    Ergenler genellikler yaşamlarındaki sorunları çözümlemekte zorlanabilirler. Var olan sorunları dürtüsel veya aşırı duygusal yaklaşabilirler. Bu bağlamda  ergenlere çözüm yolları geliştirmek ve ona bu çözüm yollarını sunarak kendisinin uygulamasına bırakılmalıdır.

    3. Geç Ergenlik Dönemi

    Benliğin oluştuğu ve ergenlikten çıkıp yetişkinlik dönemine geçildiği bir dönemdir.Bu dönemde ergenler kendi yaşamlarına dönük kaygılar yoğunlaşır. Kaygıları, karşı cinsle olan duygusal yakınlaşması, mesleki seçimleri, yaşamını planlama ve şekillendirmesi, sosyal yaşamında varlığını, biricikliğini hissetmeye yöneliktir. Ebeveynleri ile yaşadıkları çatışmalar diğer evlere oranla daha azdır. Geç ergenlik evresinde kendini yetişkinlik dönemine hazırlar ve ergenlik dönemini sonlandırır.
    Ergenlik Döenimindeki Çocuklarla İletişim Kurulurken Dikkat Edilmesi Gerekenler
    Ergenlik dönemindeki çocuklarla baş edebilmek ve bu dönemi ergenlerin sağlıklı geçirebilmesi adına ebeveynlerin rolü oldukça önemlidir. Ebeveynler, çocuklarının yaşadıkları çatışmaları fark edip aslında neye ihtiyacı olduğunu anlaması gerekmektedir. Çocuğunuz her bir çatışmada size bir şey söylemeye çalıştığını unutmayınız. Onlarla kaliteli bir iletişimi oluşturmanız gerekmektedir. Kaliteli iletişimi sağladığınızda çocuğunuz sizin tarafınızdan anlaşıldığını hisseder ve sizden uzaklaşmak yerine size yakınlaşmaya başlayacaktır. Ergenler için anlaşıldığını hissetmek oldukça önem taşımaktadır. Onları yargılamadan dinlemek, anlattığı konuyu önemsemek ve ilginizin davranmak, dinlemeden yorum veya fikirlerinizi söylememek, etiketlemelerden uzak durmak, düşündüklerinin veya duygularının yanlış olduğunu dile getirmemek gerekmektedir.
    Çocuklarınıza bu dönemde yaşadığı sorunları sizinle rahatlıkla paylaşabilmesi için sağlıklı bir ilişki ve iletişim olması gerekmektedir. Sağlıklı bir iletişimin oluşması için ise iletişim engellerinin ortadan kaldırılmalıdır. Bu iletişim engelleri, yargılama, öğüt verme, akıl okuma, yatıştırma ve konuyu değiştirme olmak üzere toplam 5 taneden oluşmaktadır. Bu engellerin olmadığı bir iletişim sonucunda çocuğunuz dinlendiğini hissettirecektir.
    Ergenlik dönemindeki çocuklar kendilerini yetişkinlik dönemine hazırlamaktadır. Bu dönemin sağlıklı geçmesi çocuklarınızın yetişkinlik ve sonrasındaki dönemlerini nasıl geçireceğinin sinyallerini vermektedir.

  • ÇOCUKLARLA  ETKİLİ İLETİŞİM

    ÇOCUKLARLA ETKİLİ İLETİŞİM

        Çocukların psiko-sosyal gelişimleri ailesi ve çevresi ile şekillendiğinden çocukların yaşamına yön vermede anne ve babalarının rolü önmli bir yerde durmaktadır.Ebeveynlerin çocuklarına karşı iletişimleri ve tutumları oldukça önemlidir. Anne ve babalar bu noktada bilinçli davrandıkları zaman çocuklar sağlıklı bir sosyal çevre edinir ve sağlıklı bir hayat sürdürebilirler. Bu süreçte ebeveynlerin kendi ruh sağlığı da oldukça önem yeri bulunmaktadır.Sağlıklı bir toplum oluşumu için en önemli etken sağlıklı ailenin varolmasıdır. Sağlıklı aile, çiftler arasındaki ilişki ve ebeveyn ile çocuklar arasındaki ilişki ile sağlanmaktadır.İlişkiler bireylerin ruhsal ve fizyolojik sağlığını, sosyal yaşantısını önemli düzeyde etkilemektedir.
        İletişimin temelleri çocukların ilk yaşlarında başlamaktadır. Çocukların ilk yıllarında sosyal çevresi ailesi olmasından dolayı anne ve babaları ile kurduğu iletişimlerde dikkat edilmesi gerkemektedir.Bu dönemlerdiki iletişim gelecekteki sosyal çevresi ile kurulacak iletişimin habercisi olabilmektedir.Çocuklar çevresindeki bireylere karşı davranışlarını, iletişimlerini ebeveynlerinden ve öğretmenlerinden öğrendikleri deneyimler doğrultusunda şekillendirmektedir. Ebeveynlerinin kendi ruhsal süreçleri çocukları ile iletişimini yüksek düzeyde etkilemektedir. Çocuklar ile sağlıklı iletişimin oluşması için aile içerisindeki bireylerin birbirlerine karşı kararlarına , düşüncelerine saygı duyup değer vermesi ve bunu çocuklarına hissetirmesi gerekmektedir. Unutmayalım ki çocuklar da bir bireydir ve onlarda ailenin içerisinde var olmalıdır. Aile içerisinde bir karar alınırken ebeveynler,çocuklarının da fikirlerini almalıdır. Böylece çocuklar aile içerisindeki konumunu ve yerini zaman içerisinde oluşturmaya başlayacak, yetişkinlik dönemlerinde de aile içerisindeki konumunu, sürdürdüğü iletişimini sosyal çevresindeki konumu ile özdeşleştirip kendini toplum içerisinde de var etmeye çalışacaktır. Bu nedenle aile içerisinde çocuğunuzun konumunu oluşturmak için çocuğunuzla iletişim kurup dahil etmeniz gerekmektedir.
    İletişim Araçları ile Çocuklar
        Teknolojinin gelişimi ile birlikte paralel gelişmekte olan iletişim araçlarının kullanımı çocukların yaşamını son zamanlarda önemli düzeyde etkilemektedir.Çocukların iletişim araçlarını yanlış kullanması, o iletişim araçlarına yönelik zihinsel anlamlarının yanlış oluşmasından ve ebeveynlerin sınır koymamalarından kaynaklıdır.İletişim araçları çocukların yaşamlarını güçlendirici ve geliştirici etkiye sahipken çocukları gerileyici ve engelleyici, hazır bilginin saplanması sonucunda zihin tembelliği etkiside bulunmaktadır. Bu noktada ebeveynlerin tutum ve davranışları oldukça önemlidir. Çocuklarınıza sınırlar koyarak onların iletişim araçlarını nasıl kullanması gerektiğine karar verebilirsiniz.

    Çocuklar ile Etkili İletişim Nasıl Olmalıdır ?
        Çocuklar ile etkili iletişim sağlamanın belirli yolları bulunmaktadır.Bunlardan en önemlileri; çocuğunuzla EMPATİ kurabilmeli, onun varşığına saygı duymalı ve çocuğunuzu koşuılsuz kabul ettiğinizi hissetmesini sağlamaktır. Bu davranışları yapablen anne ve babalar çocukları ile sağlıklı iletişim kurabildiğini göstrmektedir. Sağlıklı iletişim kurabilen çocuklar anne ve babaları ile birlikte paylaşımlarda bulunurlar. En önemlisi bu noktada çocuklar kendini gerçekleştirmeyi ve kendi biricikliğini hissetmesini başlarlar. Öğrendiği bu iletişimi ise çocuk  model alıp sosyal çevresine hayatı boyunca uygulamaktadır..
              Çocuklarınızla iletişim kurarken onların bireysel özelliklerine, cinsiyetlerine, gelişimsel düzeyine göz önünde bulundurmalısınız.Onların anlayabileceği şekilde iletişim kurmak hem onların hemde sizin yaşamınızı kolaylaştıracaktır.
          Etkili iletişim için en önemli faktörlerden bir diğeri GÖZ TEMASI kurabilmektir.Çocuğunuz ile iletişim anında göz teması kurulması ile birlikte kendisinin anlaşıldığını hisseder ve sağlıklı iletişim kurulmasını sağlar.
         Çocuğunuzla iletişim anında konuşurken sözünün bitmesini beklemelisiniz.Böylece hem onun sözüne saygı duyulduğunu hisseder hemde insanlarla toplum içerisinde konuşurken, çocuğunuzda diğer kişilere saygı duymayı öğrenir.Unutmamalısınız ki çocuğunuz iletişimi ilk ebeveynleri ile kurar ve öğrenir.Siz çocuğunuzun sözünü dinlemeyi sağlamanız doğrultusunda çocuğunuzda çevresindeki insanları dinlemeyi öğrenecektir.
          İletişim kurulan ortam ve çevresindeki koşulların değişmesi iletişimin etkisinde önemli yeri bulunmaktadir.Çocuğunuz kendisini iletişim halindeyken rahat hissetmeli ve iyi ifade edebilmelidir.Konuşulan ortamın değişmesi çocuklarınızın kendisini ifade etmesini engelleye bilir.
             Çocuğunuzla iletişim esnasın konuşma hızınıza, beden dilinize, ses tonunuza, mimiklerinize ve duygularınıza dikkat etmelisiniz.Çocuklarınız bu faktörlerden etkilenip sizinle olan iletişiminde engellere yol açabilir.
    Yapılan İletişim Engelleri
          Çocuklar problem getirdiklerinde ebeveynleri doğrudan o probleme odaklanıp müdahale ederek çözüm yolları aramaktadır.Bu durum çocuk üzerinde bazı iletişim engellerinin oluşmasına neden olabilmektedir.Yetişkinlerin çocukları ile yaşadıkları bazı iletişim engelleri bulunmaktadır.Ebeveynler bunları bazı zamanlarda fark etmeden yaparlar ve çocukların bazen davranışlarının nedenlerini bulamazlar.Aslında fark etmeden yanlış mesajlarla çocukları ile iletişimlerinde engeller koymuşlardır.Bu engellerin bazıları şunlardan oluşmaktadır;
    Emir kipli cümlelerin kullanımı
    Var olan probleme yönelik çözümler bulma
    Konuya ilişkin ilgisizlik ve ciddiye almamak
    Göz temasında bulunmamak 
    İletişim alanında mesafeli durmak
    Jest ve mimiklerle imalarda bulunmak
    Vücut dilinin kullanımı(baş hareketleri, ayakların sallanması vb.)
    Ebeveynlerin kendileri ile yada çocuklarını sevdiği birşey ile tehdit etmek
    Analiz etmek ve sorgulamak
    Çocukların davranışlarını eleştirmek
       Ebevynleri tarafından dinlenmediğini veya anlaşılmadığını hisseden bir çocuk, çevresindeki insanlarla iletişime girmekte zorlanır,kaçınır veya kendini iletişime kapatmaktadır.En önemlisi çocuklarla sağlıklı iletişimi uygulayabilmek ve onlara bu iletişimi sağlamalarında yardımcı olabilmektir.Çocuklar bilgiye ve öğrenmeye açık olmalarından dolayı sadece anne ve babalarının bu konuda desteklerine ihtiyaçları vardır.Sağlıklı iletişime sahip çocuklar kendisinin ve karşısındaki insanın duygusuna, kararlarına saygı duyup iletişim esnasında kendinden emin ve kendini ifade etme noktasında sorun yaşamazlar.Bu durumun sağlanması sonucunda çocukların kendilerine olan güvenleri ve yaşamlarına duydukları saygının artmasına etkisi bulunmaktadır.
        

  • Respiratuar sinsityal virus enfeksiyonu:

    Klinik Bulgular ve Tanı

    Respiratuar sinsityal virus (RSV) her yaş grubunda akut solunum sistemi enfeksiyonuna neden olmaktadır. İki yaşına kadar hemen hemen bütün çocuklar RSV ile enfekte olmaktadır. Bu virus bebek ve küçük çocuklarda bronşit ve pnömoninin en önemli nedenidir. Çocukluk döneminde en sık rastlanan virus enfeksiyonu biri olup, ülkemizde kış aylarında salgınlara neden olur.

    Bir RNA virusu olan RSV’nun A ve B olmak üzere iki alt tipi ve çok sayıda suşları vardır. Enfeksiyon her yaş grubunda görülebilir. İnsanlar yaşam boyu bir çok kez hastalanabilirler. Erişkinlerde ise hastalık üst solunum yolu enfeksiyonu bulgularını gösterir.

    RSV enfeksiyonu çok bulaşıcı olup insandan insana temas veya kontamine eşyalarla bulaşmaktadır. Damlacık yoluyla, öksürük, hapşırık veya enfekte mendillerle bulaşım önemlidir. RSV ellerde ve atıklarda saatlerce kalabilir. Enfeksiyondan korunmada el yıkama önemlidir.

    Genellikle 3 yaşına kadar çocukların tamamı RSV ile enfekte olmaktadır.

    – Bir mevsimde RSV virusu ile hastalığı geçirmiş olsa bile tekrar enfekte olabilir. Bu çocuklarda hastalık tablosu önceki enfeksiyona kıyasla daha hafif geçmektedir.

    – Anneden plasenta yoluyla geçen RSV antikorları bebeği enfeksiyondan korumamakta, anneden geçen antikor düzeyi yüksek olduğu takdirde bebekteki enfeksiyonun daha hafif geçtiği görülmektedir.

    – Kuluçka süresi 4-6 gündür.

    Klinik bulgular hastanın yaşı ve enfeksiyonun primer veya segonder olup olmasına göre değişmektedir. Enfeksiyon bebek ve çocuklarda bronşiolit veya pnömoni şeklinde seyreder. Bebeklerde bronşioller daha küçük olduğundan küçük havayolu tıkanıklığına daha yatkınlardır. Bu hastalarda solunum sıkıntısı süratle gelişebilir. Büyük çocuk ve erişkinlerde ise RSV üst solunum yolu enfeksiyonu veya trakeobronşit tablosu ile seyreder.

    Bebeklerde RSV enfeksiyonu apneye yol açar. Hastaneye başvuran RSV’li hastaların %20 sinde apne görülmektedir ve bu tablonun ani bebek ölümü ile bağlantısı düşünülmektedir. Apne RSV enfeksiyonunu geçiren her bebekte oluşmaz. Apne prematüre bebekler, yaşamın ilk aylarındaki bebekler ve şiddetli hipoksemisi olan bebeklerde belirgindir.

    RSV çocuklarda ciddi alt solunum yolu enfeksiyonlarına yol açar. Bronşiolitis, bronkospazm, pnömoni ve akut solunum yetmezliği tablosu gelişebilir. RSV ile ilk karşılaşmada gelişen alt solunum yolu enfeksiyonu tablosu ciddi seyrederken, tekrarlayan RSV enfeksiyonlarında bu tablo daha hafif seyretmektedir.

    İlk bir yılda RSV enfeksiyonu geçiren bebeklerin %20’sinde RSV bağlı hışıltı tablosu gelişir ve bu bebeklerin %2-3’nün hastanede takip edilmesi gerekmektedir. Hastaneye yatan bebekler virusu hastaneye yattıktan sonra 5-12 gün boyunca salgılayabilir ki bu durumda hastane enfeksiyonları sık olarak görülebilir.

    Tekrarlayan RSV enfeksiyonu geçiren çocuk ve erişkinlerde üst solunum yolu bulguları vardır. Öksürük, burun akıntısı ve konjoktivit görülür. RSV enfeksiyonlarında diğer solunum yolunun viral enfeksiyonlarından farklı olarak kulak iltihabı ve sinüzit tablosunun çıkması dikkat çekicidir. Bazen klinik tabloya bakteriyel enfeksiyonların eşlik ettiği ve tablonun ağırlaştığı bildirilmektedir. Ateş RSV enfeksiyonlarının seyrinde görülmeyebilir. RSV bazı risk gruplarında ciddi alt solunum yolu enfeksiyonuna yol açar. Konjenital kalbi olan çocuklar, kronik akciğer hastalığı olan bebekler, bağışıklık sistemi bozulmuş ve astımı olan hastalarda RSV enfeksiyonu ciddi alt solunum yolu enfeksiyonu şeklinde seyreder.

    Genellikle RSV enfeksiyonu solunum yollarında ciddi bir sekel bırakmaksızın düzelir. Bazı hastalarda ise RSV enfeksiyonu tekrarlayan hışıltı tablosuna yol açabilmektedir.

    RSV enfeksiyonu tanısı klinik olarak konulmaktadır. Salgın olduğu mevsimler ve kış aylarında, alt solunum yolu enfeksiyonu ve özellikle bronşioliti olan bir yaşından küçük çocuklarda RSV enfeksiyonu düşünülmelidir. Laboratuar tanısı, solunum yolu sekresyonlarında RSV virus analizi ile konulmaktadır. Bu amaçla;

    – Hücre kültürü

    – RSV PCR yöntemi kullanılmaktadır.

    Serolojik testlerin enfeksiyonu kanıtlama oranı düşük olduğu için kullanılmaz.

    RSV enfeksiyonu her yaş grubunda görülebilir. Nedeni saptanamayan apnesi olan bebeklerde RSV enfeksiyonu düşünülmelidir.Risk gruplarında, RSV yol açtığı alt solunum yolu enfeksiyonlarının ciddi seyredeceği unutulmamalıdır.

  • Çocuk ve kemik sağlığı

    ÇOCUKLARDA SAĞLIKLI KEMİK GELİŞİMİ

    Hayatımız boyunca vücudumuzun yükünü taşıyan kemiklerimiz aslında temel olarak çocukken gelişir.Kemiklerin ana yapısı protein ve minerallerden oluşur.Minerallerin de büyük kısmı kalsiyum ve fosfordan meydana gelir. Bunlar vücutta üretilmediklerinden gıdalarla belli oranlarda ve düzenli olarak alınması gerekir.
    Çocuklardaki Kalsiyum kaynağının çoğu süt ve süt ürünlerinden; bir kısmı ise kuru baklagiller, kuru yemişler, tahıllar ,et , bazı sebze ve meyvelerden alınır.Günlük kalsiyum ihtiyacı çocukluk çağında 800 mg’dır.

    Süt ürünlerindeki kalsiyum ve protein miktarları:

    100gr besinde Kalori Protein Ca (Kalsiyum)
    Süt 61 3,3 120
    Yoğurt 63 5,3 120
    Beyaz peynir 289 22 162
    Kaşar peyniri 404 27 700

    Vücuda alınan kalsiyum, D Vitamini olmadan yeterince emilip depolanamaz. Çocuklar için günlük D Vitamini ihtiyacı 5 mcg’dır, ana kaynağı güneş ışınları, balık, balık yağıdır.Günümüzde süt ve süt ürünleri D Vitamini ile zenginleştirilmektedir.
    Kemik sağlığında egzersizin de yeri çok önemlidir. Fiziksel aktivitenin oldukça azaldığı günümüz şartlarında çocuklar egzersiz yapmaya özendirilmelidir. Okula gidip gelirken servis araçlarını kullanan, evde genelde televizyon ve bilgisayar başında zaman geçiren yeni nesil için günlük 20-30 dk.lık yürüyüş, ip atlama, basket ve yüzme gibi sporlar tavsiye edilir.
    Güneş ışığından yüz ve eller açık kalmak kaydıyla günde 15-20 dk. faydalanma yeterli olacaktır.
    Beslenme, egzersiz, güneşten faydalanma gibi pozitif katkıların yanında, kemikler ile ilgili çoğu özelliğimizi ailemizden genetik yolla miras alırız. Kemikleri kolay kırılan, mide barsak sisteminde Ca ve D Vit. emiliminde bozukluk olan ya da kemik metabolizması ile ilgili hormonlarda eksiklik bulunan ailelerde doğuştan şanssız çocuklar vardır. Genetik olarak riskli çocuklar normal yaşıtlarına göre; boy, baş çevresi, diş sağlığı yönünden daha yakından takip edilir ve tedavi dozlarında mineral-vitamin desteği yapılır.
    Çocuklar her konuda ebeveynlerini taklit ettikleri için evde yoğurt, peynir, tereyağı, ayran, sütlü tatlı gibi ürünler tüketilmezse onlardan bu gıdaları yemeleri beklenemez.Hiç spor yapılmayan ailede büyüyen çocuklardan düzenli egzersiz yapması istenemez.

    Dr.Gülperi Pınarcık
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Aşırı Kontrolcü Ebeveyn

    Aşırı Kontrolcü Ebeveyn

    HER ŞEYİ BİLEN EBEVEYN?
    “Biz o yollardan geçtik.Biliriz!”
    Bu ayki yazımda konuyu seçmekte,belirlemekte zorlanıyordum ancak konu geldi beni buldu. Tabi uzun zamandır üzerinde düşündüğüm, sıklıkla duyduğum ve bence bulaşıcı bir hastalık gibi nesilden nesile aktardığımız bazı cümleleri tartışma kararı aldım bu yazımda. Bahsi geçen cümleler başlıktan da anlayacağınız üzere  yalnızca benim maruz kalmadığım,  çoğumuzun sıklıkla işittiği hatta bunları yaşamının ilerleyen dönemlerinde farkında olmadan kendinin sarfettiği cümlelerdir. Bir kısır döngüdür aslında. Her ne kadar şikayet etse de birey bir bakmış kendi de aynılarını söylemekte çocuklarına. Bu herkeste böyledir diyerek genelleme yapmak yanlış olacaktır. Ancak ülkemizde böyle bir aktarımın varlığınıda yadsıyamayız.
    Lafı çok uzatmadan nedir konu edilen söylemler ve kişiler arası ilişkileri özellikle ebeveyn-çocuk ilişkisini nasıl etkilemektedir. İncelemeye başlayalım…
    “Ben neler gördüm neler yaşadım.”
    “Senin yaşadığının aynılarını yaşadım.”
    “Ben insan sarrafıyım kimin ne olduğunu anlarım.”
    “Şimdi şöyle hissediyosun, böyle düşünüyosun.”
    “Dediğimi yapsaydın böyle olmayacaktı.”
    “Beni dinlesen hatasız yaşarsın.”
    “Anne Babalar her şeyi bilir. Dediğimizi yap!”
    Bu liste böyle uzar gider. Eminim sizler de okurken eklemeler yapacaksınız bu listeye. Hepsinin teması aslen “Biz o yollardan geçtik. Biliriz! Dediğimizi Yap” olarak çıkmaktadır. Değerli dostlar yaşamı eğer yol metaforu üzerinden değerlendirirsek, hepimiz doğumdan itibaren yola koyulmaktayız. Biraz felsefesine inecek olursak zaten yola koyulmaktan başka bir çaremiz de yoktur. Bir bilinmezliktir yol sonunun nereye çıktığını bilmediğimiz. Hatta başlangıçta yola da niye,kim tarafından çıktığımızı bilemediğimiz. Bildiğimiz salt gerçek o yola bizlerden önce çıkan bir kadın ile bir erkeğin cinsel birleşme sonucu bizi de yola çıkartabilmesidir. Tabi birçok farklı inanış biçimi bunu kendi düsturuna göre açıklamaktadır. Bireyler eğer herhangi bir inanış biçimini benimserse kısmen sorularına cevap bulabilir.Bu kısa felsefik bakış açısından sonra söylemlerimize dönecek olursak herkes bazı yollardan geçer. Kimi zaman benzer olsa da bu yollar, bireyin “biricikliğinden” dolayı farklı yaşanır hayatlar. 
    Ebeveynler tarafından düşülen genel yanılgı aşırı kontrolcü bir tutum sergileyerek, kendi yaptıkları hataları çocuklarının yapmamaları için öğütler vermektir. Tabi ki burada çoğu anne-baba tamamen içgüdüsel olarak çocuklarına zarar gelmesini veya üzülmesini engellemek için bu yola başvurmaktadır. Ancak söz konusu yaklaşım tarzı çocuklar tarafından “Öf anne! öf baba! yine mi sizi dinleyeceğim.” şeklinde tepkiler doğurmaktadır. Neden acaba diye durup düşünmek gereken nokta tam olarak budur. Çünkü yaklaşım bazı temel eksiklikler, yanlışlıklar içermektedir.
    Birinci problem çocuğunuzun “anlaşılma ihtiyacını” gideremezsiniz. Kendi deneyimlerinizden yola çıkmak zaman ve kişilik farklılıklarından dolayı karşı tarafa sadece didaktik yaklaşım olarak geçer. Oysa ki yalnızca dinlenmek ve anlaşılmak ister insanoğlu. Bu noktada tavsiyem çocuğumuzu anlamaya çalışmak ve öznel deneyimlerimizi kendimize saklayıp, gerektiği zamanlarda karşı taraf talep ettiğinde kullanmaktır. Herkesin deneyimi kendince önemli,anlamlı,değerlidir. Kısacası herkesin deneyimi kendinedir.
    İkincisi kişiye deneyimleme alanı bırakmazsınız ki bu da doğrudan kişinin gelişimini ketlemek, öğrenmesine engel olmak demektir. Aynı zamanda kişinin yaratıcılığına ve spontanlığına da zincir vurmaktır. Benim her zaman savunduğum ebeveynlerin yapması gereken en önemli şey; çocuklarını yetişkin, bağımsız ve sorumluluk sahibi birer birey olarak yaşama hazırlamaları gerekliliğidir.
    Toparlayacak olursak bahsettiğim söylemlerde kişinin söylediği anda kendini tatmin etme yoluna gittiği ancak karşı tarafa olumlu anlamda etki edemediğini söyleyebiliriz. Herkes yaşadığı hayatın değerli olduğunu,başkaları tarafından değerli bulunduğunu hissetmek ister. Bu sözlerin sarfedilme nedeni çoğu zaman kişinin kendini değerli hissetme ihtiyacından ve yukarıda bahsettiğimiz gibi koruma içgüdüsünden kaynaklanmaktadır. Kimseye “şunu söyleyin, şunu söylemeyin” dememekle birlikte söylediklerinizi neden söylediğinize ve karşı tarafa ne şekilde etki ettiğine dikkat edebilirsiniz diyerek yazımı noktalıyorum.
    Sevgilerimle…

     Uzm. Psk. Kaan Yavuz

  • Otistik çocukların bir zeka teorisi var mıdır?

    Otistik çocukların bir zeka teorisi var mıdır?

    Otizm günümüz dünyasında en çok görülen gelişimsel bozukluklardan biridir.

    Otizmin nedeni tam kanıtlanamamış olsa bile psikolojik nedenlerden ziyade fizyolojik

    nedenli olduğu düşünülmektedir. Bu bozukluk toplum tarafından sanılanın aksine IQ

    sorunundan bağımsız olarak sosyal çevreyi anlama ve sosyal çevreye uyum gösterememe

    sorunudur.Otizmli bireyler sosyal iletişim geliştirmeden yoksundur. Otistik çocukların sosyal

    çevreden soyutlanmış ve sosyal çevreden kopuk davranışları onların bir zeka teorileri olup

    olamayacağını sorgulama ihtiyacı doğurmuştur.

    Zeka teorisi; Diğer insanlarında bir şeylerin farkında olduğunu, bildiğini, istediğini,

    inandığını bilme yetisidir. Bu teorinin otistik çocuklar üzerindeki geçerliliği makalede geçen

    Sally and Anne deneyi ile test edilmiştir. Bu deneye normal ve otistik bireylerin dışında zeka

    düzeyinin etkisini de değerlendirebilmek üzere Down sendromlu çocuklar da dahil edilmiştir.

    Çünkü otistik çocukların bir çoğunda zeka geriliği olsa da ve ya bazı otistik belirtiler bu zeka

    geriliği ile ilişkilendirilse de bu zeka gerilik tek başına sosyal bozukluğu açıklamak için yeterli

    bulunmaz. Deney sonucunda ortaya çarpıcı sonuçlar çıkmıştır; zeka geriligi olan çocuklar

    cevap veremeyecekleri düşünülen soruya normal çocuklarla beraber dogru cevabı

    vermişler,(inanç sorusu) otizimli çocuklar ise bu soruya yanlış cevap vererek deneyi dogru

    tamamlama haklarını baştan kaybetmişlerdir. Öte yandan, otizm ve zeka teorisine tek bir

    deney ile bağdaştırmak ve açıklamaya çalışmak yeterli değildir. Üstelik bu deneyde deneyin

    arka planı da atlanmıştır. Örneğin, Sally ve Anne’in daha önce misketin olası yerleri hakkında

    konuşup konuşmadıkları söylenmemektedir.Yinede bu deney otistik çocukların deneydeki

    olay hakkında akıl yürütememelerine bağlı olarak zeka teorisinden mahrum olduklarını

    yetersizde olsa göstermiştir.

    3-) Öte yandan bu teori bağlamında otistik çocuklarla ilgili yapılan başka çalışmalarda

    mevcuttur. Zihin kuramının incelendiği birçok araştırmada, otistik çocukların zeka teorisinde

    yanlış inanç işlemlerindeki performansları dilin formal değerlendirmeleriyle ilişkili çıkmıştır.

    Her ne kadar genel dilin (alıcı sözcük dağarcığı ve tümce yapısı) zeka teorisi işlemlerindeki

    performansla ilişkili olduğu bulunmuş olsa da regresyon analizi sonuçları karmaşık tümce

    yapısı ile ilgili performansın zeka teorisi işlemlerinde gözlenen performansı yordayan tek

    değişken olduğu bulunmuştur. Dahası, yapılan araştırmalarda zeka teorisi ile sözcük dagarcıgı

    arasında bir ilişki bulunmuştur.Happe’nin 1995 yılında yaptıgı çalışmada diger gruplardan

    farklı olarak otizimde dil ile zihin kuramı arasında güçlü bir ilişki oldugu, otizmde zeka

    teorisinin bir başarısı varsa bunun sadece dile dayandırılabilecegini savunmuştur. Yani diğer

    çocuklar dilbilimsel olmayan bilişsel mekanizmalarını kullanırken otizmi olan çocuklar yanlış

    inanç işlemlerine çözüm üretmede sözel becerilerini kullanıyor olabilirler. Tager-Flusberg ve

    Sullivan’ın 1994 yılında yaptıkları bir deneyde otizmi olan çocuklarda alıcı sözcük

    dağarcığının yanlış inanç performansı ile ilişkili olduğunu bulmakla

    beraber sözdiziminin de yanlış inanç performansı ile güçlü ilişkisi olduğunu belirtmişlerdir. İki

    çalışma gerçekleştiren araştırmacılar, birinci çalışmalarında 3-4 yaşlarında normal gelişimli,

    ikinci çalışmalarında da 6-22 yaşlarında otizmi olan, 7-20 yaşlarında zihinsel yetersizliği olan

    ve 7-20 yaşlarında normal gelişimli bireyin, yanlış inanç ve karakterin eylemlerini açıklama

    performanslarını incelemişlerdir. Araştırma sonuçları otizmi olan çocukların yanlış inanç ve

    karakterin eylemlerini açıklama performanslarının, sözcük dağarcığı puanlarıyla ve dil testinin

    sözdizimi alt testi puanlarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Tager-Flusberg ve Anderson

    (1991), yaş ve dile göre eşleştirilen otistik bozukluğu olan ve down sendromuna sahip

    çocukların sohbet becerilerini karşılaştırmışlardır. Her bir çocuktan bir yıl içinde dört kez dil

    örneği alınmıştır.Otistik bozukluğu olan çocuklar, ilk değerlendirmede down sendromu olan

    çocuklara göre sohbet becerilerinde gelişimsel olarak farklılık göstermezken dil geliştikçe

    otistik bozukluk gösteren çocuklar, içerik ve iletişim stilleri açısından down sendromlu

    çocuklardan daha fazla farklılık göstermişlerdir.

    Sonuç olarak, yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular ışığında otistik çocukların

    zeka teorilerinin belli bir eğitimden sonra fark edilecek seviyeye getirilebileceğini

    göstermektedir. Bu kazanım ise dil becerilerinin yeniden yapılandırılmasıyla ya da

    geliştirilmesiyle elde edilebilir. Buna baglı olarak dilin gelişim üzerindeki etkisi yadsınamaz.

    Otizmin doğum itibariyle ilk iki sene içinde gözlemlenildiği bilindiğine göre, bu bireylerin

    normal gelişimli çocuklara göre iki yaşına kadar herhangi bir zihin teorisine sahip oldukları

    düşünülemez. Fakat zaman içerisinde onlara dil gelişimi alanında yapılacak olan yardımlar ve

    verilecek eğitimler ışığında onlarında zaman içerisinde zihin teorisi sahibi olabilecekleri

    düşünülebilir.

  • Çocuklarda İştahsızlık

    Çocuklarda İştahsızlık

    Ailelerin büyük sorunu: İştahsız Çocuk!

    Günümüzde anne-babalar için derin bir endişe kaynağı olan çocuklarının iştahsızlığı,

    poliklinik başvurularının önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

    Akıllarda çoğunlukla “Acaba çocuğum yeterli düzeyde besleniyor mu?”, “Büyüme gelişme

    potansiyeline ulaşabilecek mi?” soruları yer tutmaktadır.

    Bu sorun aile içi huzursuzluklara dahi yol açabildiği için topluma ait bir problem olarak

    kabul edilmelidir.

    Öncelikle izlenecek yol sorunun gerçek olup olmadığının saptanmasıdır. Ne var ki çocuklar

    yaşına ve ihtiyacına göre tam olarak beslenseler dahi aileleri bu miktarlar tatmin

    edemeyebilmektedir. Bu durumda çocuğun muayenesinde boy ve ağırlık ölçümlerinin yaşa

    göre değerlendirmeleri ile günlük beslenmesinin ayrıntılı olarak anlaşılması önem

    tutmaktadır. Ailelerin miktar-ölçü belirterek tuttukları en az bir haftalık liste sürece

    yön vermek adına oldukça faydalıdır.

    Çocukların mide kapasitelerinin düşük olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla faydasız ya da

    düşük faydalı gıdalarla midelerin doldurulmaması çok önemlidir. İştahı kapatan en önemli

    sebeplerin başında; şeker ya da tuz miktarı yüksek, doygunluk hissi yaratan çöp-gıda

    anlamına gelen junk-meal ile sık beslenmek yer almaktadır. Bunlar genel olarak “bakkal

    gıdası” olarak nitelendirdiğimiz paketin içine girmiş her türlü cips, kek, bisküvi,

    şekerleme ve çikolataları içermektedir. Fiyatlarının uygun olması, çocukların mutlu

    edildiğinin düşünülmesi ve bir de “bari bunu yesin” düşüncesi aileleri bu gıdaları satın

    almaya itmektedir. Anne-babalar almamaya kararlı olsa dahi Türk aile yapısı gereği büyük

    akrabaların işin içine girerek istikrarlı davranışı bozmaları işleri zorlaştırmaktadır.

    İştahsız çocuk beslenmesinde yapılan yanlışlar sorunun çözümünü daha da

    zorlaştırmaktadır. Bu hatalara örnek verilecek olursa evde çocuğun yediği gıdaların

    pişmesine özen gösterilmesi söylenebilir. Sadece makarna, pilav, patates kızartması ve

    ekmek arası ile beslenen bu çocukların oranı oldukça yüksektir. Diğer farkında olunmayan

    bir hata da sıvı beslenmenin fazla oluşudur. Gün içerisinde fazla miktarda süt ya da

    meyve suyu ile beslenen çocukların midelerinin bu hacimlerle dolduğu düşünülürse

    doygunluk hislerine şaşırmamak gerekir. Aşırı inek sütü tüketiminin aynı zamanda

    barsaklardan kanamalara yol açarak demir eksikliğine sebep olması; sonrasında gelişen bu

    kansızlığın da yine başlıca iştahsızlık sebebi olduğu bilinmelidir. Çocuklarımızın günlük süt

    tüketiminin en fazla 500 ml olması gerektiği unutulmamalıdır.

    Bebeklik çağında katı gıdalara geç başlamak, uzun süre besinleri makinadan geçirerek

    püre kıvamına getirerek yedirmek, iştahsız geçecek bir çocukluk dönemine davetiye

    çıkarmaktır.

    Aile içi huzursuzluklar da çocuklarda iştahsızlığa yol açabilmektedir. Anne-baba ya da

    ebeveyn-çocuk arasındaki çekişmeler çocukların kendini ifade etme şekli olarak

    iştahsızlığı ortaya çıkarabilmektedir. Bunların önlenmesi amacıyla çocukların eşler arası

    huzursuzluklardan uzak tutulmasının yanında ev içi küçük sorumluluklar verilmesi, yemek

    hazırlanırken yapabilecekleri ölçüde çocukların da bu sürece katkıda bulunmalarının

    sağlanması özgüveni artıracak ve negatif ifade ihtiyacını azaltacaktır. Yemek yemenin

    sofrada gerçekleşmesi gerektiği, bunun hayatın doğal bir süreci olduğu ve sadece kendisi

    için yediği çocuğa hissettirilmeye çalışılmalı, sofranın bir mücadele, adeta savaş ortamı

    olmasından kaçınılmalıdır. Öğün saatlerinde mümkünse ailecek sofraya oturulmalı, pozitif

    bir ortam yaratılmaya çalışılarak, bir süre sonra ; örneğin 30 dk; sofradan kalkılmalıdır.

    Bu sürenin sonunda çocuğun yemeği bitirip bitirmediğine bakılmamaya çalışılmalıdır.

    Çocuğun yemeğini yememesinden duyulan kaygı mümkün mertebe çocuğa

    yansıtılmamalıdır.

    Bunun yanında mide haznesi kısıtlı olan çocuğumuza bir öğünde ihtiyacı olan faydalı

    besinlerden bir arada verilmeye çalışılmalıdır. Makarna seven çocuğumuza biz bu

    makarnayı kıymalı ya da peynirli bir tabakta sunabilirsek, kısa süreli enerji ihtiyacını

    karşılayacak karbonhidratın yanında büyüme gelişmesini sağlayacak proteini de yedirmiş

    oluruz. Ya da et sevmeyen çocuğumuza kıymalı börek, değişik şekilli köfteler, ev

    hamburgeri yedirebiliriz. Sebze sevmeyen çocuğumuza ıspanaklı püre, lahana çorbası

    pişirebiliriz. Her gün en az bir yumurta, bir kase yoğurt; haftada en az üç köfte kadar

    kırmızı et, en az iki tabak sebze; ayda bir kez bir porsiyon kuzu karaciğeri; gece

    yatarken de bir bardak ballı süt içirebilirsek büyüme gelişmeleri için ihtiyaçları olan

    besinleri yedikleri anlamında içimiz rahat olabilir. Özellikle bulunduğumuz çevrenin en

    büyük nimetlerinden biri olan tarhana çorbasının, hele de içine kıyma kavurularak

    pişirilirse, ek gıdaya başlayan bebeklerden tutun da büyüme çağında ki çocuklara kadar

    harika bir besin kaynağı olduğunun gözardı edilmemesi gerekir.

    İştahsızlığa yol açabilecek organik nedenler dışlanmalı, var olan kabızlık tedavi edilmeli,

    hormonal sorunların olup olmadığı ortaya konmalıdır. Bu nedenle; iştahsız olduğu

    düşünülen çocukların Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzman Hekimlerince mutlaka

    değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

    Uz. Dr. Görkem ASTARCIOĞLU

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Çocuklarda erken dönemde başlayan fiziksel aktivite

    Çocuklarda erken dönemde başlayan fiziksel aktivite

    Çocuklarda Erken Dönemde başlayan fiziksel aktivite Geç Dönemde kemik sağlığında belirgin fark yaratmaktadır.

    Uzun zamandır muayenehaneme gelen bebeklerden çok hareketli olanların anne babalarının, bebeklerinin bu hareketliliğinden sıkıntı yaşadıklarını gözlüyorum. Oysa yıllar içinde yaşadığım tecrübeler gösterdi ki bu çocukların çoğu kez motor gelişimleri daha iyi oluyor, parkta bahçede diğerlerinden daha iyi bir koşucu ve daha iyi bir tırmanıcı oluyorlardı…

    Bu tür egzersizleri yoğun olarak yapan çocukların kemiklerinin de diğerlerinden daha sağlam olduğunu biliyoruz. Çünkü vücut ağırlığı ve yerçekimiyle sürekli baskı altında olması sayesinde kemiklerin süngersi yapıları giderek sertleşiyor ve sıkılaşıyor. Bu konuda ilginç bir çalışma da şöyle: Uzun süre yerçekimsiz ortamda kalan mesela MIR uzay üssünde aylarca çalışan astronotların kemik yapılarındaki süngersi dokunun çok gevşediği ve kemiklerinin zayıfladığı gösterilmiş.

    Burada bu konuda gözlemlerimin doğruluğunu teyit eden bir literatürden özet vereceğim:

    Araştırmacılar çocukların fiziksel aktivitelerini bilimsel metotlarla gözlemlemişler; 333 çocuğun erken dönemde (5 yaş civarı) fiziksel egzersiz yapanlarıyla yapmayanları arasındaki kemik yoğunluğu farkını izlemişler. Bu çocuklar 9 ile 11 yaşa geldiklerinde egzersiz yapanlarla yapmayanlar arasındaki kemik yoğunluğu ölçümlerini karşılaştırdıklarında bir de ne görsünler? Düzenli egzersiz yapanların kemik yoğunluğu daha fazla çıkmış. Üstelik yapılan spor ne olursa olsun tüm kemiklerde (omur, kalça, bacak, kol vs) kemik yoğunluğunun daha yüksek olduğu saptanmış. 5 yaş civarında egzersiz başlatılmasının amacı ise “fırsat penceresi” denen bu yaşı kaçırmamak. Daha geç egzersiz başlananlarda o kadar etkili olmadığı gösterilmiş.

    Hayatın erken dönemlerinde kemik yoğunluğu yüksek olup bunu da erken erişkinlikte sürdürebilen kişilerin uzun zamanda kemik erimesi sorununun çok daha az olduğu biliniyor.

    Burada önemli olan ne? Ne ders çıkaracağız?

    Çocuklarımızı 5 yaş civarında spora alıştırmaya çalışalım. Jimnastik, bale, yüzme, tenis, okulda koşu takımına girmesi, top ile oynanan oyunlar (mahallede futbol maçı bile olsa, kabulümdür ama sık sık oynasın, sadece cumartesi akşamları değil) vs vs… Alternatif çok, yeter ki bunu isteyelim, istesinler.

    Bu sayede annelerimiz anneannelerimiz gibi kemik ağrısı çekmez, kemik erimesinden dolayı merdiven çıkarken kendiliğinden olan kırıklar gibi sorunlardan uzak olurlar.

    Dikkat ederseniz burada gene koruyucu hekimlik gündeme geldi. 70 yaşında kemikleriniz kırılmasın diye 7 yaşında spor yapmalısınız…

    Yazarları: Kathleen F. Janz; Elena M. Letuchy, Julie M. Eichenberger Gilmore, Trudy L Burns, James C Torner, Marcia C. Willing, Steven M Levy

    Kaynak: Medicine and Science in Sports and Egzercise . 2010;42(6):1072-1078.

    Yayın tarihi:2010

  • AİLE TOPLANTISI

    AİLE TOPLANTISI

    Aile, toplumların temel yapılarıdır. Aile toplumların gelişmesini, geleceğini belirlerler. Sevgi, saygı, hoşgörü, birlik beraberlik, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık gibi olgular insanlık için çok önemlidir. Bütün insanlar bu olgulara sahip olmayı ve diğer insanlarda da bu olguların olmasını isterler. Bu olguların oluşması ailede olmaktadır. Bu nedenle bireylerin kişilik yapılarının oluşmasın da aile çok etkilidir. 
    Ailede demokratik ortamların oluşmasının bir yolu da aile toplantılarıdır. Aile toplantısı, aile üyelerinin karar verme işleminde eşit haklara sahip olması, aile içinde demokratik ilişkilerin gelişmesini sağlar. Aile toplantıları bütün aile üyelerini kapsayan düzenli bir toplantısıdır. 
    Aile toplantısında amaç: 
    işitilmek, 
    birbiri hakkında olumlu duyguları ifade etmek,
    birbirlerini teşvik etmek,
    yapılması gereken işleri planlamak,
    kaygıları, duyguları, şikayetleri ifade etmek, 
    çatışmaları çözümlemek,
    aile eğlencelerini planlamaktır. 
    Aile toplantılarına ne zaman başlanmalıdır?

    Aile toplantılarının başlanması için kesin bir tarih vermek mümkün değildir, bu aileye bağlıdır. Anne baba aile toplantılarının amacını kendi aralarında açıklığa kavuşturmuşlarsa, birbirleriyle ve çocuklarıyla eşit koşullar içinde davranmaya hazırsa toplantılara başlanabilir. 
    Çocukların da toplantıya alınma zamanı vardır. Çocuklar, kendilerini ifade etmeye başladıklarında toplantıya alınabilirler. 
    Sadece bir ebeveynle toplantı yapmak  İdeal olan aile toplantısı muhakkak ki herkesin katıldığı toplantıdır. Ama yine de ebeveynlerden birisi toplantıya katılmak istemeyebilir, bu toplantının yapılmasına engel değildir. Aile toplantısının amacı anlatılır, isteyen katılır. 
    Tek ebeveynli aile toplantılarında, var olan ebeveynle çocuklarla ortak konular görüşülür. Eğer çocukların öbür ebeveynle sorunları varsa bunlar başka bir zaman halledilir. 
    Eğer eşlerden birisi ayrı ise bu durumda ayrı eşle ilgili sorunlar görüşülmemelidir, çünkü aile toplantıları beraber olan aile üyelerini ilgilendiren konuların görüşüldüğü yerdir. 
    Küçük çocuklarla aile toplantısı yapmak; Çocukların bulunduğu aile toplantıları çok uzun olmamalıdır. Çocukların katıldığı toplantılar kısa ve basit konuların görüşüldüğü yer olmalıdır. Böyle olmazsa çocuklar toplantılardan sıkılabilirler. Çocukların yaşları büyüdükçe toplantılar uzun tutulabilir. 
    Aile toplantısını başlatmak; Aile toplantılarını başlatmanın çeşitli yolları vardır. Ailenin yapısına göre bir yöntem seçilmelidir. Bu yöntemlerden birisi resmi toplantı başlangıcıdır. Bazı çocukları resmi olaylar daha çok etkilemektedir. Toplantıya resmi olarak başlamak toplantının önemini arttırmaktadır. Toplantıya resmi bir başlangıçta toplantının amacı ve yöntemi anlatılarak başlanmalıdır. 

    Resmi bir toplantıda gündem oluşturulur ve gündemde: 
    Bir önceki toplantı tutanaklarının incelenmesi,
    Daha önce alınmış kararların değerlendirilmesi ve halledilememiş konuların görüşülmesi,
    Yeni konular, sorunlar, şikâyetler,
    Aile eğlencelerinin planlanması,
    Toplantının özetlenmesi, 
    Kararların uygulanması için herkesten söz alınması bulunmalıdır. 
    Eğer toplantıya resmi bir başlangıç mümkün değilse; Bu durumda, toplantıya ilgi çekici bir olayı görüşmek için başlanmalıdır. Örneğin hafta sonu ne yapılacağını görüşmek için aile üyeleri toplanabilir. Böyle bir olay aile üyelerinin ilgisini çektiği için toplantıya katılmalarını sağlayacaktır. Böyle bir toplantıda örneğin piknik yapma sonucu çıktıysa piknik için görev dağılımı yapılmalıdır. Böylelikle çocuklara sorumluluk verilerek kendine güvenleri geliştirilmiş olur. 
    Aile toplantıları için kılavuz ,
    1-Önceden belirlenmiş zamanda düzenli olarak toplanmalıdır. 
    2- Toplantı başkanı dönüşümlü olmalıdır. 
    3-Aile toplantılarında tutanak tutulmalıdır. 
    4-Toplantı zamanı planlanmalıdır. 
    5- Herkes tartışmaya katılmalıdır. 
    6-Yakınmalar sınırlandırılmalıdır. 
    7-Ev işlerinin dağıtılmasında işbirliği yapılmalıdır.
    8-Anlaşmalara sadık kalınmalıdır. 
    9-Toplantıların güvenilir olması sağlanmalıdır. 
    10-Her üyenin sorunlarına yer verilmelidir.
    11-Eğlenceye zaman ayrılmalıdır. 
    Aile toplantılarında liderlik becerileri ; Aile toplantılarının başkanı etkili bir lider olmalıdır. Toplantı başkanını tutumu toplantının verimli olmasında son derece önemlidir. Etkili bir toplantı yönetebilmek için bazı özelliklerin bulunması gerekmektedir. Bunlar: 
    Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Aile toplantılarında sorunların ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için etkili dinlemek gerekmektedir. 
    Ben mesajları kullanılmalıdır: Ben mesajları kullanılmalıdır: toplantının sağlıklı olması için ben mesajları kullanılmalıdır. İletişim çatışmalarına yer verilmemelidir. 
    Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Toplantıdan sonuç alabilmek için gerçek sorunlara eğilmek gerekmektedir. Sorunlar dışındaki ayrıntılar sorundan uzaklaşmaya ve toplantının uzamasına neden olur. 
    Beyin fırtınası yapılmalıdır: Beyin fırtınası yapılmalıdır: Tartışmaya açılan sorunların çözümü için beyin fırtınası yapılmalıdır. Beyin fırtınası yapılırken de görüşleri hemen reddetmemek gerekmektedir. Çünkü bu durumda üyeler görüşlerini söylemekten çekinirler. Üyeleri tüm görüşleri alındıktan sonra hep beraber görüşlerin kabul veya reddine karar verilmelidir. 
    Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantının sonunda alınan kararların neler olduğu özetlenmelidir. Ayrıca alınan kararların uygulanması için de üyelerden söz alınmalıdır. 
    Değerlendirme yapılmalıdır: Değerlendirme yapılmalıdır: Toplantılarda daha önce alınan kararların değerlendirilmesi yapılmalıdır, yanlışlıklar düzeltilmelidir. 
    Unutmayın! Görüşme, toplantı, hepsinden önemlisi İLETİŞİM sorunların çözümü adına en önemli adımdır.