Kardeşin kardeşi kıskanmaması mümkün değildir. Hele yaş farkı ne kadar az ve çocukların yaşları ne kadar küçük olursa sorunlar da o kadar fazla olur. Küçük yaştaki çocuklar duygularını sözel olarak ifade edemedikleri için davranışlarıyla kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Bu da hırçınlık, huysuzluk, yeme sorunları, uyku bozuklukları olarak ortaya çıkar. Bunlar çocuğun hem sıkıntı yaşadığının göstergesidir, hem de ikincil olarak ilgiyi bir şekilde üzerine çekmesine de hizmet eder. Anne babaların en çok yaptığı hata yeni gelen kardeşe ilgilerini azaltıp, diğer çocuğa olan ilgiyi arttırmalarıdır. Bu çocuk tarafından ödül olarak algılanıp olumsuz davranışı sürdürmesini tetikleyebilir. Ayrıca anne- babasının eskiye göre kendisine daha fazla ilgi göstermesi, onlardaki bu davranış değişikliğinden rahatsız olmasına ve bir şeylerin değiştiğinin işareti olduğunu düşünmesine neden olur.
Küçük kardeşi gibi bebeksi davranmalar, tuvalet kontrolünün kazanılmışken kaybedilmesi, eskisine göre daha fazla ağlama gibi yaşına göre gerileme davranışları yine yeni kardeşi olan çocuklarda sıkça görülür. Bu davranışlar çocuğun üzerine fazla gidilirse artış gösterir. Bunun yerine olumlu davranışlarının ön plana çıkartılması daha faydalı olacaktır. Örneğin “Aferin, bak artık kendi yemeğini kendin yemeğe başladın” gibi.
Sonuç olarak çocukları arasında kardeş kıskançlığı yaşanan anne-babaların göstermesi gereken tavır, çocukların her birine ihtiyacı ölçüsünde ilgi göstermek, kesinlikle eskisinden farklı ve abartılı davranmamak, çocuğa anlayacağı basit bir dille neden kardeşiyle daha fazla ilgilenmeleri gerektiğini anlatmaktır. Çocuğa ağabey veya abla olduğunun sürekli hatırlatılması bir süre sonra onda gergilik yaratacak ve buna tepkili davranmasına yol açacaktır.
Çocukların ilk eğitim aldıkları yer ‘aile’dir. Çocuklar erken yaslardan itibaren aile yapısını, aile bireyleri arasındaki iletişimi ‘rol model’ olarak alırlar. Birbirini sevgi dolu, aktif dinleyen bir ailede yetişen çocuk ile birbirini dinlemeyen aile bireylerinin olduğu ortamda büyüyen çocuğun gördükleri ilk rol modeler birbirinden farkı olur ve buna bağlı olarak bu iki çocuğun sosyal ilişkileri farklı gelişir.
Çocuk yetiştirmede, ebeveynlerin kişilik yapılarının etkisi yadsınamaz. Ebeveynlerin, çocuk yetiştirme tutumlarının özünde, ‘temel inançları’ yatmaktadır. Anne-babalar olarak çocuklarımızı daha sağlıklı yetiştirebilmek için önce kendimizde hoşnut olmadığımız davranışları değiştirmeli, olayları esnek bakmaya başlamalıyız.
‘Olumsuz davranışlarımız çocuklarımızı yetiştirmemizi nasıl engelliyor?’ ‘Neleri arzu ettiğimiz gibi değiştirebiliriz?’ ‘Çocuklarımız ile nasıl daha kolay ve etkili iletişim kurabiliriz?’
Ebeveynler olarak, kendinize olan özgüveniniz düşükse, bunu çocuğunuza da yansıtırsınız. Öncelikle ebeveynler olarak özgüveninizi geliştirmelisiniz ki çocuklarınıza değerli olduklarını aktarabilin ve özgüveni yüksek bireyler yetiştirin. Bunun için önce değiştirmek istediğiniz yönlerinizi belirleyin ve eyleme geçin!
Olumsuz tecrübelerinizi, kotu deneyimlerinizi hafızanızdan silin.
Çocuğunuzun hayatına sekil verecek bireyler olarak, kendi problemlerinizden arınmanız için gerekirse bir uzmanda yardım alın ve daha pozitif bir başlangıç yapın.
Kendinizle konusun.
Kendinizi suçlayan, yargılayan içsel konuşmalarınızın farkına varın ve bunları olumlu ifadelerle değiştirin: ‘Ben başarılıyım, ben değerliyim’ gibi. Bu iletişim yapısını çocuklarınıza da uygulayın.
Yapacaklarınızı ertelemeyin.
Yapmak istediğiniz veya yarım bıraktığınız işlerinizi yazın. Otokontrolünüzü sağlayarak bu isleri tamamlayın. Yarım bıraktığınız isler, başarısızlık korkunuzdan kaynaklanıyor olabilir. Bu isleri tamamlamanız kendinize olan güveninizi artıracaktır. Çocuğunuza da islerini yarım bırakmaması için destek olun.
Başarmak istediğiniz şeyi düşünün.
Başarma hissini yasamak sizi olumlu bir ruh hali içine sokacaktır. Çocuklar da bir işi başardıkları zaman daha mutlu olurlar. Çocuklarınızın ve kendinizin başarılarını takdir edin ve başarının tadını paylaşın.
Geçmişte başardığınız isleri düşünün.
Ve bunları yakınlarınıza anlatın. Dostlarınıza sıkıntılarınız kadar başarılarınızı da anlatın. Ayni şekilde çocuklarınızın başarılarını da anlatırken cömert olun.
Sorunlarınızı gözünüzde büyütmeyin.
Sıkıntı yaşadığınız durumları büyüttükçe bu sorunla başa çıkamayacakmış gibi hissedersiniz. Bu da kendinize olan güveninizin azalmasına sebep olur. Daha önce yaşadığınız sorunların üstesinden nasıl geldiğinizi hatırlayın. Çocuğunuz, bir sorunla karşılaştığına da başarılı olduğu anları hatırlatın ve başarılı olduğu anlardaki hisleri aklında canlandırmasına yardımcı olun.
Hareket edin, gezinin.
Bunaldığınızı düşündüğünüzde yürüyün, egzersiz yapın. Spor yapmak seratonin ve endorfin hormonlarınızı artırır. Böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Çocuğunuzla da ortak egzersiz yapabileceğiniz aktiviteler planlayın.
İstediğiniz şeyi gerçekleşmiş gibi hayal edin.
Bilinçaltınız emirleriniz ile eyleme geçer. İmgeleme tekniğiyle hayal kurmanız, bilinçaltınızı harekete geçirir. Çocuklarınızın hayal kurmasına izin verin ve bu hayalleri paylaşın.
‘Hayır’ demeyi öğrenin.
Başka birini mutlu etmek adına, kendinizi üzecek şeyler yapmayın. Aynı zamanda ‘hayır’ dedikten sonra pişmanlık duyup geri dönmeyin. Çocuğunuza da ‘hayır’ dediğinizde bu kararınızda tutarlı olduğunuzu gösterin.
Sizi başarısızlığa iten davranış kalıplarını tespit edin.
Bu kalıpları ortadan kaldırmak için yöntemler geliştirin. Değişim için bir adım atın. Bu kalıpları çocuğunuzda fark ederseniz de, onu geliştirmeye, değiştirmeye yönlendirin.
Olumsuz düşüncelerinizden kurtulun.
Olumsuz düşünceler beyninizde kalıplaşır. Siz bu kalıpları kullandıkça da beslenir ve olumsuzluk olarak size geri döner. Bu kalıpları fark edin ve daha olumlu, gerçekçi düşüncelerle değiştirin.
Hedefinize odaklanın.
Başarıya odaklanan ruh hali size her zaman enerji ve mutluluk verir. Hayatınıza yon verenin siz olduğunu unutmayın. Bu davranışınız, çocuğunuza da ‘basarı’ konusunda rol model olmanızı sağlayacaktır.
Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.
“Hayal gücü bilgiden daha değerlidir.” Albert Einstein
Çocuklar doğumlarından itibaren çeşitli formlarda, çeşitli nesneler oyun kurar, gerçek hayatla ‘oyun’ aracılığıyla iletişim kurarlar. Oyun, çocuğun yaşamının vazgeçilemez bir parçasıdır. Oyun oynamak çocukları bedensel, duygusal, sosyal ve zihinsel olarak geliştirir.
Oyun ve zihinsel gelişim
Yapılan araştırmalarda, oyun oynamanın sinir hücrelerinin ve sinaps bağlantılarının gelişmesine katkıda bulunduğu görülmüştür. Ayni zamanda, oyun oynama deneyimi, beyindeki üzüntü, kaygı, öfke gibi olumsuz hisleri ortadan kaldırmaktadır.
Oyun ve sosyal-duygusal gelişim
Çocuklar, oyun yoluyla düşünceler, duygular ve ilişkilerde beceri ve kontrol kazanmayı öğrenirler.
Oyun çocuklara ne kazandırır?
Yaratıcı düşünmeyi
Sorumluluk almayı
İşbirliği kurmayı ve paylaşmayı
Kendini tanımayı
Dikkatini bir noktada yoğunlaştırmayı ve organize olma yetisini
Sosyal roller edinmeyi ve duygularını dışa vurmayı
Problem çözme yetisini
Kendini ifade etmeyi ve sözlü ifadeleri anlamayı
Toplu yasam için gerekli kuralları öğrenir.
Çocuk, oyun suresince seçtiği rollerle secim yapmayı öğrenir ve seçimlerin sorumluluğunu kabul eder. Bu, çocuğun sorumluluk bilincini ve hayat üzerindeki kontrolünü artırır. Ayni zamanda çocuk oyun aracılığıyla deneme-yanılma yoluyla öğrenir.
Çocuk, oyun sayesinde sosyalleşir. Çocuğun diğer çocuklarla oyun aracılığıyla kurduğu iletişim, ileri yaslarda kendi başına karar verme alışkanlığı kazandırır, işbirliği yapma ve yardımlaşma duygularını geliştirir. Oyunun sağladığı özgür ortam, çocuğun duygu ve düşüncelerini, isteklerini rahatlıkla gerçekleştirebileceği bir dünyadır. Bu dünya, çocuğun gerçek hayata ilk adımlarıdır.
Oyun çocuğu hayata hazırlar!
1. Oyun kurallı bir eylemdir ve bu kurallara uygun olarak oynanmak zorundadır. Oyun sırasında çocuklar, kurallar koyarlar ve duygularını oyun içerisinde kurallara uygun olarak açıklar, başkalarının haklarına saygı gösterirler. Bu da çocukları sosyal kurallara uymaları konusunda hayata hazırlar. Ayni zamanda kurallara uyulmadığı takdirde neler olabileceğini yasayarak öğrenirler.
2. Oyunlar oynanıp bitirildikten sonra ayni şekilde yeniden oynanır. Çocuklar ayni oyunu sıkılmadan defalarca oynayabilirler. Bu sayede çocuklar, hayatlarında birçok şeye ayni hevesle başlayabilmeyi öğrenirler (Örneğin; yeni bir is gününe).
3. Çocuklar oyunla ‘mekan’ tercih etmeyi öğrenir. Çocuklar oyunun yapısına göre tercih yaparken, tercihleri konusunda bilgiler edinmeyi, şartları değerlendirmeyi ve yaratıcı fikirler üretmeyi öğrenirler.
4. Oyunda rekabet vardır. Oyunlarda çocuk başarılı olmak için çaba harcar. Başarılı olan sevinci, kaybeden ise üzüntüyü deneyimler. Kaybeden çocuk, bir sonraki sefere kazanmak için kendini motive eder ve bu amaç doğrultusunda caba harcar. Bu rekabet ortamı, onları hayattaki mücadeleleri için hazırlamaktadır.
5. Her oyunda bir ritim ve uyum söz konusudur. Oyun başlar, ve gittikçe hız kazanır. Bu iniş ve çıkışlar oyuna bir ritim katar. Bu ritim sayesinde çocuk, hızlı düşünmeyi, düşüncelerini hareketlerine yansıtmayı öğrenir. Bu, da beden ile zihin arasında bir uyum oluşturur.
Oyun çocuklar için sadece eğlenceli vakit geçirmek değil, ayni zamanda öğrenmek, gelişmek demek! “Oyunlar en neşeli araştırma biçimidir.” Albert Einstein.
Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.
Biz büyükler her zaman çocuğumuzun ölümü anlaması için çok küçük olduğunu düşünürüz. Çocuğumuzu hep ölüm gerçeğine karşı korumaya çalışırız. Aslında çocuklar yetişkinlerde göre ölümün gerçekliğini çok daha iyi bir şekilde anlarlar. Yaş gruplarına göre ölüm ve yaşam hakkında farklı değerlendirmeleri vardır.
Çocuklara bu konuda yardım edebilmek ve onları anlayabilmek için biz yetişkinlerin bu konuyla kendimizin ilgilenmesi ve çocukların her yaş grubunda ölümü değişik algıladıklarını bilmemiz gereklidir.
İlk beş yaş dönemi
Çocukların ölüm ile ilgili düşünceleri çok erken dönemlerde başlar. Bu düşüncelerin çocuğun gelişimine, sosyalleşmesine ve dinsel duyguların gelişimi üzerinde çok büyük etkileri vardır.
İlk yaşlarda çocuk canlı ve cansız kavramları hakkında bilgi sahibidir. Bitkilerin ve canlıların ölümünü gözlemler, bunları uyku, ayrılma, alışılmışın bırakılması ( emzik gibi),ve zorunlu ihtiyaç gibi kavramlarla birleştirmeye çalışır. Ünlü çocuk gelişiminin babası olan Jean Piaget çocukların yaşam kavramları ile bağdaştırdıklarını anlamak için bir dizi araştırmalar yapmıştır. Sonuçları dört evrede incelemiştir. İlk evrede ( 3.yaş -6.yaş arası) tüm canlı olarak değerlendirilen olaylar bir şekilde aktif ve gerekli olan kavramlardır. Örneğin bir mum yandığı zaman ve ışık verdiği zaman canlıdır. İkinci evrede ( 6.yaş-8.yaş) yaşam ve canlılık sadece hareketler üzerinden tanımlanır. Örneğin deniz her zaman dalgalı değildir, bu nedenle her zaman canlı değildir. Üçüncü dönemde (8.yaş-12.yaşarası) çocuk kendiliğinden harekete geçen canlı olarak değerlendirir. Dördüncü dönemde ise çocuk sadece bitkileri, hayvanları ve insanları canlı olarak değerlendirir.
5 yaşın altındaki birçok çocuk için ölüm sonsuzluk anlamına gelmez. Ölümü geri dönülen bir yolculuk veya tekrar kalkılan bir uyku olarak değerlendirirler. Çocuklar için anne veya babanın işe gitmesi de ölüm ile eşdeğer bir durum olabilir. Ölümün ve ayrılığın eşdeğerli olarak görülmesi çoğu zaman dayanılamayacak acı ve üzüntü duygularına yol açar. Küçük çocuklar için ölüm önemli bir kişiden ayrılık olarak duygusal anlamda hissedilir. Ebeveynleri tarafından terk edilmekten aşırı bir korku duyarlar. Bu kaybetme korkusu 1.yaşta başlar ve 8.yaşa kadar devam eder. Aile içinde veya çevredeki bir ölüm olayından sonra anne ve babalarına aşırı düşkünlük gösterirler ve yalnız kalmak istemezler. Ayrı kaldıklarında ailelerine bir şey olmasından korkarlar.
Bu yaş çocuklarda zaman kavramı çok sınırlıdır. Ölümün sonsuz olduğunu kabullenemez ve geçici bir durum olarak kabul eder. Çocuklar dört yaşın başında aşağı yukarı ölümü algılamaya başlarlar.Ölümün farklı bir şey olduğunu çözerler ama duygusal boyutu yoktur.Karınca veya çekirge öldürmek, ölmüş oyunlarını oynamak bu yaş grubunda sık görülür.
5 yaş sonrası dönem
Ölüm hakkında gerçekçi algılama ilkokul çağı ile başlar. Bu gelişme çağında çocuk ölümü duyguları ile bağdaştırmaya çalışır. Yani durumu hissedebilir ve yas duygularını paylaşabilir. Ama buna rağmen kendilerinin bundan etkilenmediklerini düşünür. Ölümün her yaşta olabileceği kavramı henüz gelişmemiştir. Ölümü kişileştirirler. Şeytan, melek figürleri gibi.Sosyal çevre ve dini inanış da bu konuda etkisini gösterir.
5 yaşındaki bir çocuk önceden var olmadığını ve ileride de var olmayacağını kabullenemez. Bu yaş çocuklarında sadece ‘şimdi’ kavramı vardır.
6 yaşında çocuklar ölümden sonra neler olacağı ile ilgilenmeye başlarlar. Bir yandan ölüm sonrası için kesin düşünceleri vardır ( ölünce tabuta konulacak, ölü nefes alamaz gibi). Ama bu düşüncelerle birlikte fazla duygu bağdaştırması yoktur. Yaşlılık dışında kaza , hastalık gibi diğer ölüm sebeplerinin varlığını kabul ederler ve bilirler. Bu grup çocukta öfke sonucu anne-babaya karşı veya kardeşe karşı ölüm isteklerini dile getirirler.
Yedi yaşından itibaren zaman kavramı zenginleşir ve çeşitlilik gösterir. Olaylar ve olayların zaman ilşkisi daha iyi algılanır. Ölüm ile ilgili kavramlar olan tabut, mezar, cenaze töreni çok fazla ilgi çekmeye başlar. 8 yaşındaki çocuklar artık kendi dahil herkesin birgün öleceğini kabullenir.9 yaştan itibaren ise ölüm doğal bir olay olarak kabullenir. Ölümün her canlı için geçerli olduğunu kabul eder. Nabzın ve kalbin durduğunda ölürsün! gibi saptamalarda bulunurlar.
Sosyoekonomik akımdan orta ve alt tabakaya ait çocuklarda ölüm anlayışı farklıdır.Onlar ölümü şiddetin, kazanın ve intiharın sonucu olarak algılarlar.
Ergenlikte ölüm anlayışı
Duygusal iç ayarlar benlik yapısı ve psikolojik yapı ile her ergende farklılık gösterir.Kendi kimliğini arama çabaları yaşamın anlamı ve sonsuzluk kavramlarını sorgular. Benlik bulma yeni kimlik bulma sorunları çoğu zaman korku ve güvensizlik ile bağlantılıdır.
Bu duygular hormonal –fiziksel gelişim ve artan cinsellik ile birlikte şiddetlenir. Bunun sonucu olarak intihar fantezileri ortaya çıkar.
Ölümcül hastalığı olan çocuklar ve gençlerin sağlıklı olan yaşıtlarına göre daha farklı bir ölüm anlayışı vardır. Ergenler genelde ölüm üzerine konuşmaktan hoşlanmazlar.
Çocuklarda ve ergenlerde yas tutma
Yetişkinler kadar çocuk v e ergenler için ölen kişilerin arkasından yas tutma süreci, ruhsal açıdan en zor işlevdir. Yas tutma doğuştan var olan ve ruh ve bedenin ayrılma ve kayba karşı verdiği bir cevaptır. Yas tutma sadece ölümle ilişkili değildir. Neredeyse her gün bir şeylerle vedalaşmamız gerekir. Örneğin, anne sütü emen bir çocuğun sütten kesilmesi, okulun bitirilmesi, işyerinin değiştirilmesi, taşınma, gençlikten yaşlılığa geçiş veya erişkin çocukların evi terk etmesi gibi. Tüm bu olaylar sindirilmesi ve kabullenilmesi gerekmektedir. Bu da ancak yas tutarak gerçekleşebilmektedir.
Yas tutma şekilleri kişilere göre çeşitlilik gösterir. Bağırma, çağırma, inleme, şiddet ,hırçınlık, suçluluk duyguları, inat ve umutsuzluk şeklinde ortaya çıkar.Burada önemli olan bu duyguları farkında olarak yaşamaktır. Yas döneminde bedenimizde bazı reaksiyonlar gösterir. Vücut ağrıları, baş ağrıları, yorgunluk, iştahsızlık ve uyku bozuklukları bu sürece eşlik edebilir.
Yas sürecinde çocukları daha zor dönemler bekler: Sözel olarak duygularını bildirme ve biliçsel olarak ölümü anlama yetileri azdır. Çocuklar aynı anda hem sevdikleri insanı kaybederler, hemde uzun süreli ailelerinin ilgisinden yoksun kalırlar. Çok az anne ve baba yas döneminde çocuklarının korkularına, sorularına ve suçluluk duygularına karşılık verebilirler. Oysa ki yas döneminde çocuklar çok fazla ilgiye ihtiyaç duyarlar. Böylece yaşamlarının bir döneminde bu yas deneyimini tekrar uygulayabilirler.
Çocuklarla ölen kişinin ölüm nedeni hakkında açıkça konuşmak çok önemlidir. Buyaparken ölüm nedeninin çocuğun davranışalrıyla hiçbir bağlantısı olmadığını her zaman vurgulamak gerekir.
Hangi durumlarda destek alınmalıdır
*Anne veya babasını kaybeden çocuk 4 yaşından küçük ise,
*Taşınma söz konusu ise,
*Maddi sıkıntı var ise,
*Ani ve beklenmeyen ölümlerde ,
*6 aydan uzun süren hastalık dönemi sonrası ölümlerde,
*Doğum esnasında annesini kaybeden veya rahim, meme kanseri sonrası gerçekleşen ölümlerde özellikle kız çocukları,
* Ergenlikte babasını kaybeden erkek çocukları,
Kardeşlerini kaybettiklerinde çocuklar çok etkilenir. Çünkü ebeveynler kendi yas döneminde olduğundan diğer çocuklarına gereken ilgiliyi gösteremezler.
Bir kişi öldüğünde çocuk etrafındakilerle çocuk etrafındakilerle acısını ve yasını paylaşabilmelidir. Bu durumda çocukları izole etmektense onlarla iletişim kurmak gereklidir.Kendilerini daha güvenli hissederler. Bu yas döneminin sonuçları gelecekteki kuracakları ilişkilerde olumlu veya olumsuz olarak ortaya çıkabilmektedir.
Çocukları ve saatleri her zaman kurmamak gerekir.Bazen kendi hallerine bırakmak gerekli diyen şair ve pedagog Jean Paul 200 yıl önce sanki günümüzden haber verir gibiydi.Günümüzdeki çocuklar randevularla ve sorumluluklarla zincirlenmiş şekilde yaşamaktalar.Öğleden sonra okul sonrasında konulan etüt saatleri hafta sonları kurslar hep bir açığı kapatmaya yönelik çocukların zamanlarını büyük ölçüde kapsamakta.Bir çok çocuğun randevu defteri tamamiyle bu tür etkinliklerle doldurulmuş.
Her çocuk fantezileri için oyun için planlanmamış zamana ihtiyaç duyar.Yıllar önce Down Shifting denilen kendine kendine yavaşlatma tamını Amerikalı araştırmacılar yaşama geçirmişlerdi.Onlara göre bir kişiden devamlı beklentiniz olursa her zamankinden daha az başarıya ulaşır çünkü kendi kaynaklarını ve gücünü ekonomik olarak kullanamaz.Günümüzdeki bilinç tamamen değişmiştir.Burn-out sendromları veya strese bağlı mide ağrıları başarının bir parçası olarak görülmemektedir.Günümüzde başarılı insan kendi güçlerine dikkatli kullanma yetisine sahip kişi olarak tanımlanmaktadır.
Erişkinler için geçerli olan çocuklar için de geçerlidir.Bir çok çocuğun migren hastası olması veya mide ağrısı çekmesi nedensiz değildir.Bu tür semptomlar vücudun ve ruhun yardım çağrıları olabilir:Daha fazla sakinliğe ihtiyacım var.Biz ebeveynlere düşen görev çocuklarımıza gerekli sakinliği,huzuru ve rahatlamayı sunabilmektir ve bunu başarmak için hayatta gerekli teknikleri onlara öğretmektir.Gerçekçi yapılan bir zaman yönetimi günlük yaşamda rahatlama ve huzur dönemlerini içerir.
Öncelikler Nerede?
Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da önceliklerin nerede olduğunu bulmak gerekir.Okulun yanı sıra ne önemli? Keman dersi mi ? Ananeyi ziyaret mi? Yoksa futbol mu? Çocuğun yanınıza oturun ve çocuğunuzun zamanını geçirdiği tüm aktiviteleri alt alta yazın daha sonra bunları önemlilik sırasına göre sıralayın.En önemlisi en başa gelir ve önemsizler daha sonra sıralanır.Bu sıralamada sadece sizin değil çocuğunuzun da bakış açısına önem verin.Neyi severek yapar? Ne onun için önemlidir? Bazen fikir ayrılıkları olabilir.
Yukarda ki listede yer alan aktiviteler çocuğunuzun günlük yaşantısında önemli yer tutar.Bu nedenle bu aktiviteler için bir zaman ayarlamanız gerekmektedir.En sona sıralanan aktiviteler ve dikkat etmek gerekir.Bunlardan hangileri azaltılabilir,hangileri iptal etmemiz gerekli? Cesaretli olun ve listeden gereksiz her şeyi silin.Tabi burada çocuğunuzun yapısı çok önemli kıpır kıpır yerinde duramayan hareketli bir çocuk mu? Dışarıdan uyarımlara fazla ihtiyacı olan bir çocuk mu? Yoksa sakin,içine kapanık bir çocuk mu? Eğer hareketli,meraklı bir çocuk ise daha çok sakin aktivitelere ihtiyacı vardır.Siz çocuğunuzu en iyi tanıyan kişisiniz ve neye ihtiyacı olduğunu,neyin ona zarar verebileceğini bilebilirsiniz.
Çocuğunuzun randevu defterinde boşluklar keşfedebildiniz mi? Harika! Böylece çocuğunuza çok önemli bir hediye verdiniz:Kendisi için zaman.
Günlük Yaşantının İdaresi
Çocuğunuz hayaller dünyasında yaşayan yavaş bir çocuk mu? Bu tür çocuklar anne babalarını çok sinirlendirebilirler çünkü verilen ödevleri hemen başaramazlar.Bir işe başlarlar sonra biraz hayal dünyasına dalarlar ve daha sonra yeniden başka bir şeye başlarlar.Ana okulunda şapkalarını,eldivenlerini,terliklerini kaybederler ve saatlerce onları ararlar.Diğer çocuklar çantaları ellerinde anne babalarını beklerlerken siz o çocukları kıskanırsınız.Kendi çocuğunuz dışarı fırlar ve kaybettiklerini bulmaya çalışır.Ana okulunda dağınık profesör olarak yaşayan çocuğunuz beklide herkesin sevdiği bir bireydir.Belki ana okulunda çok fazla ciddiye alınmayan bu durum okulda sorun haline gelebilir.
Okul Çocuğu İçin Zaman Yönetimi
Yukarıda anlatılan tipteki çocuklar zaman kavramı ile gerçekçi bir şekilde başa çıkamazlar.Ev ödevleri saatlerce sürer çünkü arada ya karınları acıkır ya da tuvalete gitmeleri gerekir.Kalemin ucunu açmak gereklidir sonra telefon çalar tabi ki tüm dikkat dağılır.Yazı yazmak yerine lego evleri yapmak veya bir kitabın sayfalarını çevirmek daha ilginçtir.İki saat sonunda ev ödevleri hala bitmemiştir ve çocuk doğal olarak sıkıntıya girer çünkü daha yapması gereken çok fazla ödev vardır.Oyun için gerekli olan boş zaman yan etkinliklerle harcanmıştır.Böyle bir çocuğun ebeveyninin yardımına ihtiyacı vardır.
Çocuğunuzun ev ödevlerini ciddiye alın.Ona önemli bir şey yaptığı ve ona güvendiğiniz hissini verin.Eğer ev ödevlerini sıkıcı,gereksiz etkinlikler olduğu hissini verirsek çocuk nasıl ciddiye alabilir.Kendi işinde önemli olduğunu hisseden kişi ancak güçlerini o iş için kullanır.Çocuklarda durum erişkinlerdekiyle aynıdır. Önceden ev ödevleri için hazırlık yapın defterler hazır masada olmalı,kalemlerin uçları açık olmalı ve ödeve başlamadan önce çocuk ne yapması gerektiğini bilmelidir.Ödevini anlamayan bir çocuk devamlı anne veya babasına koşup soru sorar bu da çocuğun ve ailenin hem zamanını hem de gücünü çalar. Çocuğunuza dikkatini toplayabilmesi için yardımcı olun.Çocuğun ders çalıştığı çalışma atmosferi az uyaranın olduğu huzurlu bir ortam olmalıdır.Çocuğunuz sabahtan akşama kadar dışarıda bir çok uyaranın etkisi altındadır.Bu yüzden ders çalışırken sakinlik önemli bir dinlendirici unsurdur.Küçük kardeşler ödev zamanlarında abilerin,ablaların odasına giremezler ve diğer kişiler ders çalışan çocukla değil sadece anne ile konuşabilirler.Televizyon kapalı olmalıdır ve telefon görüşmeleri daha ileriki bir zamana aktarılmalıdır.Eğer çocuk dış ilişkilerin ileriki zamana ötelendiğini fark ederse her şeyi kaçırıyorum hissine kapılmazlar. İlk zamanlarda gerekirse ödevler bitene kadar çocuğunuzun yanında kalın,sosyal denetim mekanizması bazen harikalar yaratabilir.Sadece odada bulunup örgü örseniz veya bir makale okusanız bile çocuğunuzun dikkatini toplamasına yardımcı olursunuz.Bu arada çocuğun dikkati dağıtma isteklerini kulak asamamanız gerekmektedir.”Anne şimdi televizyonda çok güzel bir film var.” Hiç cevap vermeyin ödevler bittikten sonra televizyon programı tekrar tartışılabilir.Çocuğunuzun belirli bir çalışma disiplinini benimsediğine inandığınız zaman kendinizi bu işlevden ayırabilirsiniz. Çocuğunuzu belirli bir düzende olması için destekleyin.Bir çok kullanılmış kağıt,kitaplar,defterler,kalemler ver arasında da ezik bir muz…Hiçbir çocuk düzen hayranı olarak dünyaya gelmez ve çoğu zaman gereklilikler karşısında zorlanır.Akşamları her zaman belirli saatte beraber odasını toplayın çünkü çocuklar alışkanlıklar sayesinde bazı şeyleri öğrenirler.Yarın derste ne lazım,ne evde kalabilir,ne çöpe atılabilir?Ertesi gün hakkında fikir yürüten çocuk gereksiz zaman harcamaz. Çocuğunuzun odasında sadeliğe özen gösterin.Kesin dış sınırlar insan kişiliğine yön verir.Eğer çocuğunuz nerede,hangi, oyunu ve hangi kitabı bulacağını bilirse çok fazla aramak zorunda kalmaz.Çocuğunuzla birlikte oyun şeklinde başarı baskısı yapmadan odasını toplayın.Akşamları bebekler yataklarına yataklar arabalar garaja girer ve kitaplar raflara kaldırılır. Sabahları belirli alışkanlıklara alışmasını sağlayın.Her gün aynı şekilde okula hazırlanan bir çocuk birkaç zaman sonra önemli rutinleri oluşturur:Uyanmak,banyoya gitmek,kahvaltı etmek sonra okula gitmek.Çocuklar kesin alışkanlılara ihtiyaç duyarlar.
Çocuklar İçin “Boş Zaman” Ne Demektir?
En aktif çocuk bile kendisi için boş zamana ihtiyaç duyar.Örneğin;odasında oturup çizgi roman okumak veya bir kitap karıştırmak için veya televizyonda bir çizgi film seyretmek için.Gerçek yaratıcılık devamlı uyarılmakla değil yaşanılanı işlemekle gelişir.Çok ufak bir çocuk bu işlemin nasıl gerçekleştiğini bize çok güzel gösterir bir şey yaşar öğrenir öğrendiğini yapana kadar uygulamaya çalışır.Örneğin;her seferinde ayaklarının üzerinde durmaya çalışır belki on defa yere düşer ama yeniden kalkar çünkü doğa ona yapabilene kadar deneme özelliğini vermiştir.Bu durum büyük çocuklarda neden farklı olsun? Yalnızca yeterli zamanı olan çocuklar yaşamdan aldıkları etkileşimleri benimserler,kesinleştirirler ve bunları öğrenirler.Çocuklar ihtiyaç duydukları yetileri kendileri geliştirirler ve en yoğun kendi ilgilerini çeken olaylarla zamanlarını geçirirler ve öğrenirler.Bunun için tamamen doldurulmuş bir randevu defteri yerine etkili zamana ihtiyaçları vardır.Bu zaman süreci onar dakikalık randevuların arasına sıkıştırılmış bir zaman olmamalıdır.Çocuklarımızın plansız ve kontrolsüz zamanı olan ihtiyaçlarını ciddiye alın.Bu zaman kaybedilmiş bir zaman değiş gerekli boş zamandır.
“Anne Canım Çok Sıkılıyor”
Eğer çocuğunuz boş zamanını kendisi geçiremiyorsa? Hep bir plana göre hareket etmeyi ve dışarıdan uyarılmayı bekliyorsa böyle bir durumda anne hemen kalkar bir aktivite önerisinde bulunur,kalemleri,kitapları getirir veya çocuğun arkadaşlarını arar.Böyle bir durumda yaşayan bir çocuk kendi başına kendi zamanını planlamasını nasıl öğrenir?
Çocukların canı sıkılmalıdır ama her çocuk kendi kendine zaman geçirecek yetidedir. Bu can sıkıntısından yeni fikirler ortaya çıkar ve çocuk zamanı ve mekanı unutabilir.Böyle bir durumda çocuk planlanmamış zamanında huzur ve mutluluk getirebileceğini öğrenebilir.
Küçük kızın babası özgürlüklerin kısıtlı olduğu bir ülkede en ağır siyasi cezaların verildiği bir hapishane de mahkumdu. Her hafta sonu annesiyle birlikte babasını ziyaret için hapishaneye giderdi.
Bir ziyaretinde babasına vermek için özenerek bir resim yaptı ve yanında götürdü.Fakat kontrol esnasında yaptığı resim hapishane kurallarına göre uygun bulunmadı. Çünkü resimde çizdiği kuşların özgürlüğü temsil ettiğini düşünüyorlardı. Hapishanede özgürlükgibi düşüncelere yer yoktu. Bunun üzerine küçük kızın resmini oracıkta yırtmışlardı. Çok üzgün bir şekilde görüşmede babasına resim yaptığını ama izin vermediklerini söyledi. Babası da;
– Üzülme kızım, başka bir resim yaparsın. Bu sefer resminde çizdiklerine dikkat edersin, olur mu?
Küçük kız bir sonraki ziyaretinde babasına yeni bir resim yapıp götürdü. Bu sefer resimde kuşlar yoktu. Bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Bu sefer izin vermişlerdi. Babası resme keyifle baktı ve sordu:
– Hmmm! Ne güzel bir ağaç çizmişsin! Ağacın üzerindeki beneklerne? Elma mı bunlar?
Küçük kız babasına eğilerek, sessizce:
– Hşşşşt! O benekler elma değil, ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!..
Bazen bir yazı ya da bir resim tek bir şey anlatmaz, onlarca anlamı vardır bir satırın bir çizginin tıpkı bu güzel hikayede olduğu gibi. Hepimiz o bir satırda farklı anlamlar buluruz çünkü her birimizin geçmişten bugüne getirdiği yaşantılar birbirinden farklıdır. Her birimiz farklı yaşantılar yaşamış olmamıza rağmen çocukluktan çıkıp yetişkinliğe adım attığımızda olaylar karşısında verdiğimiz tepkilerin, duygularımızı ifade ederkenki söylemlerimizin hatta hayallerimizin bile birbirine ne kadar benzediğini fark ediyor musunuz? Oysa çocuklar böyle mi?Her biri gerçekten özgür bir kuş, hayal dünyalarında sınır yok , her biri çok lezzetli kurabiyeler olamaya hazır kıvamında birer hamur…
işte bu dünyaların hayal güçleri anne ve bebeğin ilk dönem ilişkisinden ortaya çıkmakta anne ve bebek arasındaki sağlıklı bağlanma yaratıcılığı desteklemekte. Bebeklerin duyuları sayesinde çevrelerine karşı farkındalıkları gelişmekte. İlk dönemlerde eline geçen her nesneyi ağzına götürerek etrafı keşfetmeye çalışan çocuk kas becerilerinin gelişimiyle etrafı dokunarak fark etmeye başlar. Yaşı büyüdükçe taklit yeteneği gelişen çocuk etrafında olup biteni taklit etmeye bir taraftan da kendi dünyasını oluşturmaya başlar. Hayal gücü hızla gelişir. Hayal gücü geniş olan çocuk çevresine karşı daha duyarlıdır, meraklıdır. Merakın olduğu her yerde yaratıcılık vardır çünkü merak öğrenmeyi, öğrenmesi ise yeni keşiflerin yapılmasını sağlar. Oyunları ve yaptığı etkinlikler sırasında ebeveynleri tarafından sık sık engellenen çocukların iç dünyasının zenginleşmesi beklenemez.
Yaratıcılığın gelişmesi için çocukların fikirlerini ifade edebilmelerine ve keşfetmelerine izin vermek gerekir. Bizlerde geçtiğimiz haftalarda onların hayal güçlerini geliştirmek için gözlerimiz kapalı birbirimizi tanıdık farklı nesneleri dokunarak koklayarak bulmaya çalıştık bu hafta ise onların hayal güçlerini görmek için resim kağıtlarımızın ortasına küçük bir yatay çizgi attık ve her birimiz o çizgiden farklı bir dünya yarattı.
Çocuklarıma ve sizlere teşekkür ederken evde sizlerin de birlikte yapabileceği küçük öneriler;
Resimli masal kitapları okuduğunuzda, resimlere bakarak hayal güçlerine göre kendi hikayelerini yaratmasına fırsat verebilirsiniz.
Kendi hikayenizi kendiniz oluşturun. Hikayenin başını söyleyin devamını çocuğunuz getirmesi için onu destekleyebilirsiniz.
Resim yapmak da bu yaş çocuklarının hayal güçlerinin zenginleşmesine yardımcı olmaktadır. Çocuklar resim yaparken ebeveyn olarak ona sınırlamalar koymamanız, sürekli nasıl yapması gerektiğini söylememeniz, yaratıcılıklarının gelişmesi için oldukça önemlidir. Farklı renkler ve boyama şekilleri kullanmak da çocuğun yaratıcılığını destekler.Çocuğunuz resim yaparken yalnızca kağıdın bir kısmını kullanmak istiyorsa nasıl yapması gerektiği konusunda müdahale etmeyiniz. Yalnızca bu kadarını yapıyor olmasının onun için özel bir anlamı olabilir. Çocuğun kararına ve kendini ifade ediş biçimine saygı duymalısınız.
Özellikle 3-4 yaş çocuklarında hamurla oynamak ve böylece hayalindeki nesneleri oluşturmak(kalıplarla çalışmaktan bahsetmiyorum) çocuğun eğlenirken yaratıcı beceriler kazanmasında da etkili olacaktır.
Yaşına uygun müzik eğitimi alan çocukların yaratıcılıkları da olumlu yönde etkilenmektedir.
Bu dönemde çocuklara hazır oyuncaklar yerine yaratıcılıklarını harekete geçirebilecek, bloklar, legolar, yapboz gibi oyunlar sunulmalıdır. Çamur, boya tebeşir ve oyun hamurları, değişik boyut ve renkteki küplerle, su, kum ve boyalar yaratıcı oyun etkinliği oluşturmaktadır.
Çocuğunuzun karşısında aşması gereken bir sorun olduğunda bir sorunun birden fazla çözümü olabileceğini göstererek yaratıcılığının gelişmesini destekleyin.Olması gerektiği gibi olmasa da yaptığı etkinlikler ve bunlar sonucunda ortaya çıkardıkları karşısında eleştirel olmayın, yaptıklarına saygı duyun.
Bir şeyi değiştirmek istiyorsak eğer o şeyin ne olduğunun farkında olmalıyız, bu nedenle öncelikle müdahale programına çocuğun yaptığı sorun olan davranışının analizi ile başlarız. Bu analizin içinde çocuğun sorun olan davranışı nerede, kimlerle iken ortaya çıkmakta, sorun olan davranıştan hemen önce ne oldu, sorun olan davranışla ilişkili diğer faktörler neler(ilaç saati, dozu), davranışın amacı nedir, sorun olan davranış karşısında öğretmen ne yaptı, davranışın sürekliliği nedir, sorunlu davranışlar için daha öncesinde nasıl yollar denendi, davranışın oluşmasını engelleyecek pekiştireçler neler olabilir bu sorulara cevap verebildiğimizde o davranışın analizini sağlamışız demektir.
Tüm bu davranış analizlerini yapan ekip, okul yönetiminin bilgisinde okul danışmanı, sınıf öğretmeni ve veliden oluşmaktadır. Görevi öğrencileri takip etmek, aileyi sağlıklı şekilde bilgilendirmek ve ihtiyaç dahilinde uzmana yönlendirmektir. Okul içerisinde ya da dışarıda karşılaşılan problemler arasında istismar gelmekte ve ebeveynler öğretmenler ve çocuklar bu konuda belli periyotlarda bilgilendirilmektedir.
Çocuğumu istismardan nasıl koruyabilirim?
Okul öncesi dönemde ebeveynler, çocukların cinsellikle ilgili sorularına nasıl cevap vereceklerini bilemeyebiliyor. Üç yaş civarında merak duygusunun artmasıyla birlikte çocuğun soruları da artış gösterir. Bu soruları bazı anne babalar duymazdan gelirken bazıları da çocuğun aklını karıştıracak cevaplar verebilmektedir. Anne baba “bu sorunun cevabını bende bilmiyorum ama eğer istersen birlikte araştırabiliriz.” diyemiyor çünkü bu söylem zorlayıcı, güçsüzlük belirtisi olarak adlandırıyor oysa zaman zaman anne babanın da bilemeyeceği şeyler olabilir. Yanlış bilgi verip çocuğun aklını karıştırmak yerine “bunun cevabını bende bilmiyorum birlikte bulalım” demek daha sağlıklı olacaktır.
Bu sorulara cevap verirken anne baba olarak onlara öğretmemiz gereken şey;
kendi bedenini tanıtmak,
sınırları tanıtmak,
iyi ve kötü dokunuşu ayırt etmeyi öğretmek olmalıdır.
Çocuğun sorduğu sorular çocuğun bedenini tanımasıyla başlar. Bir yaşına kadar cinsel organla ilgilenmez ancak tuvalet eğitimi döneminde artık cinsel organının farkındadır. Ona takma isim takabilir. Anne baba da cinselliği konuşmaktan utanç duyduğu için isim takmak anne babanın da işini kolaylaştırabilir. Ancak çocuğun gerçek isimleri de öğrenmeye ihtiyacı vardır. Penis ve vajina olarak öğretilmelidir. Doğru kelimeyi bilmemek utandırıcı olabileceği gibi takma isimler karıştırıcı ve kişiden kişiye değişik anlamlar taşıyabilir. Okul öncesi dönemde çocuk soyut algılamadığı için somut şeyler duyup merakını gidermek isteyecektir. Ben nasıl dünyaya geldim sorusuna “anne ve babalar birbirlerini çok sevdiklerinde bir bebekleri olur” diyebilirsiniz. Okul öncesi dönemdeki bir çocuğa daha detaylı bilgi vererek kafasının karıştırılması yanlıştır. Sevişmek, öpüşmek, rahim vs gibi bilmediği terimler onun daha fazla soru sormasına sebep olacaktır.
Onun kafasını karıştırmadan açıklamaları nasıl yaparım?
Bu sorunun cevabı kimin, nerede ve ne zaman açıklama yapacağıyla da ilgilidir. Bir çocuğa konuşma yapmak için ondan gelecek bir soru yada davranış başlangıç noktası olabilir. Bu konuşmayı çocuğa güven duyduğu bir yetişkinin ya da yetişkinlerin yapması sağlıklı olacaktır. Çocuk bir misafirlikte bile aklına takılan soruyu size yöneltebilir. “ Sevişmek ne demek?”Çünkü sorusunun içeriğinin farkında değildir. Anne baba ise kızarır. Her zamanki ses tonu ve mimiklerinizle utandırmadan ayıp demeden evde konuşabileceğinizi anlatabilirsiniz.
Çocuklara cinsel eğitimden bahsetmek yeterli değildir model alarak öğrenen okul öncesi çocuğu davranışlarda da sözlerde ki istikrarı görmek isteyecektir. Göz temasınızın olmasına, ses tonunuz her zamanki tonda olmasına dikkat ederek (ne utanmış ne sert) “anlıyorum ki bazı şeyleri oldukça merak ediyorsun insanların bazıları kız bazıları erkektir. Kızları ve erkekleri bazı şeylerle ayırt edebiliriz. Kızlar daha çok etek giyer erkeklerse pantolon giyer. Erkeklerde öne doğru penis vardır, kızlarda ise içe doğru vajina vardır. Ve çiş yapmamızı sağlar.” Bu kadar açıklama, çocuk soru sormuyorsa yeterlidir.
Peki üst üste gelen çocuk kayıpları ve tacizlerine karşı çocuklarımızı nasıl koruyacağız?
Yapılan araştırmalar çocukların en çok 4-11 yaş arası tacize uğradığını göstermektedir. Bu bilinçlendirmenin yapılacağı en başarılı yaş grubu ise 4-7 yaş arasıdır. Çocukları istismardan korumak için konuşmak yeterli değildir, davranışlarla da bunu öğretmek gerekmektedir. Tehlikeli kişilerden uzak durmasını öğütlemek sosyal gelişim ve güven duygusunu da zedeleyebilir. Eğer ki içe dönük ya da sosyal fobik bir çocuk varsa karşımızda bu açıklamaları yapmak onun kaygısını artırıp iletişim kurmasını engelleyebilir, etrafını tehlike olarak algılamasına sebep olabilir. Bu nedenle her çocuğun gelişiminin farklı olduğu ve mizacının farklı olduğu göz önüne alınarak çocuğunuz açıklamaya ihtiyaç duyacağınız soru ve davranışlar sergiliyorsa açıklama yapmanız önerilir.
Çocuklara nasıl bir bilinç kazandırılmalı?
‘Bedenim bana özeldir’ bilincini kazandırmak Kendi bedeninin kendisine ait olduğu hissini kazanamayan ve kendi bedeni üzerinde başkalarının bir şeyler yapabileceğini düşünen çocuk rahatlıkla taciz tuzağına düşebilir. 4 yaşından itibaren çocuğa bu bilinç verilmeli. Örneğin, terlemiş bir çocuğun atleti izin alınmadan aniden çıkartılmamalı. Çocuk zamanla kendisinden izin alınmadan bedenine yapılacak müdahaleleri hisseder ve rahatsız olur.
‘İzin verirsem dokunabilirsin’ bilincini kazandırmak Çocuk, kendi bedenine olan hakimiyetini öğrenmekle birlikte, hakim olduğu bu beden üzerinde kendisinin söz hakkı olduğunu bilmeli. Ebeveynlerin 4-5 yaşından sonra çocuklarını öperken bazen ‘Seni öpebilir miyim?’ diye müsaade istemesi bu bilincin oluşmasında etkilidir.
‘Dokunulması yasak olan yerlerim’ bilincini kazandırmak Çocuklar 4 yaşından itibaren vücutlarının belli bölgelerine dokunulmasından rahatsız olmaya başlamalı. Çocuk eş, dost ve akrabalar tarafından cinsel organlarına dokunularak, öperek, vurarak sevilmemeli.
‘Fiziksel baskıya direnme’ refleksi kazandırmak Taciz yaşamış çocukların birçoğu çırpınmanın ve kaçmanın çözüm olmadığını düşünüp kaçmayı denememişlerdir. Çocuklara olan sevgi gösterileri sırasında kendi güçsüzlüğünü hissettirecek kadar orantısız güç gösterisinden sakınmalı.
‘Vücudum görünmemeli’ hissi kazandırmak Çocuk, çıplak olarak ortada bırakılmamalı. Kendisini başkalarının yanında çıplak görmeye alışkın olmazsa elbisesinin birileri tarafından çıkartılmasından ciddi rahatsızlık duyar.
‘Banyoda çıplak olunmaması’ bilinci kazandırmak 4 yaşından sonra anne baba çıplak olarak çocukla aynı banyoda bulunmamalı. 7 yaşından sonra çocuğun genital bölgelerinin başkasınca görünmesine izin verilmemeli.
Tuvalette benden başkası olmamalı bilinci kazandırmak 4 yaşına girmiş bir çocuğa tuvaletin özel bir mekan olduğu ve tuvalet ihtiyacını gideren birinin başkaları tarafından görülmesinin doğru olmayacağı öğretilmeli.
‘Soyunma ve giyinmede yalnızlık’ ilkesi kazandırmak Çocuğun bedenine yönelmiş bakışlardan rahatsız olacak refleksi kazanması için 4 yaşından itibaren ortalık yerde çıplak dolaşmamayı öğrenmesi gerekir.
‘İzin verirsem kabul edilirsin’ ilkesi kazandırmak 7 yaşından sonra çocuğun odasına girerken anne baba bile izin almalı. Giyinip soyunurken izin alarak yardım edilmeli
Çocuklar ile doğru iletişim kurmanın sırlarını aslında çok uzaklarda aramamalıyız. İçimizdeki çocuğun sesini duyabilirsek eğer bize nerede doğru nerede yanlış yaptığımızı söyleyecektir. Tabi bunun dışında mutlaka emin olamadığımız, belki doğru yaptığımızı düşündüğümüz ama sonuçlarını düşünemediğimiz ya da bize geçmişte davranıldığı gibi otomatik davranışlar ya da söylemler geliştirdiğimiz olabiliyor. Belki de bu noktalara değinip ebevenler olarak bizlerin biraz daha farkındalık sağlaması , çocuklarımızla daha yakın ve samimi ilişkiler kurmamızı sağlayacaktır.
İletişimde sadece ne söylediğimiz değil nasıl söylediğimiz de bir o kadar önemlidir. Çocuk ile sağlıklı bir iletişim kurmanın anahtarlarından biri de budur. Onunla kurduğumuz göz teması, dokunsal iletişimimiz, yüzümüzün ifadesi, kullandığımız jest ve mimikler, ses tonumuz, onunla nereden konuştuğumuz veya onunla hangi amaçla konuştuğumuz da çok önemlidir. Nitekim çocuklar bunları hemen fark ederler ve ona göre davranırlar.
Çocuğumuzla kuracağımız iletişim daha anne karnındayken başlar ve devam eder. Nitekim bu dönemde atılan temellerin ileriki dönemlere de yansıması ve olumlu bir şekilde ilerleyerek gelişmesi ve büyümesini amaçlamaktayız.
Öncelikle ve öncelikle çocukları koşulsuz olarak sevdiğimizi ve kabul ettiğimizi onlara hissettirmeliyiz. Çocuklar ancak bunu hissettiklerinde bir çiçek gibi büyüyüp gelişebiliyor ve kendi benlikleri ile ilgili olumlu algılar edinebiliyorlar. “Ben bu dünyada iyi ki varım. Ben sevilen ve değer verilen bir canlıyım. Ne olursa olsun beni seven yanımda olan bana rehberlik eden ve onlara güvenebileceğim ebeveynlerim var.” mesajını onlara taşımalıyız. Kendilerini ve hayattı olumlu anlamlandırabilmeleri için bu mesaj çok önemli. Bu mesajı vermeye nasıl ve ne zaman vereceğimizin sorusunun cevabı ise bebeğimizin taa anne karnındaki dönemine dayanıyor. Bebeğimiz daha henüz dünya gözlerini açmadan, minicikken hissetmeli güvenli bir yerde olduğunu ve sevildiğini. Bunu da onunla konuşarak, dokunarak, onunla eğlenceli vakit geçirerek yapabiliriz. Nasıl mı eğlenceli vakit geçireceğiz? Tabi ki bebeğimizin anne karnında iken ve hatta doğduktan bir süre sonraya kadar kendi benlik algısı gelişmemiştir. Kendisini anneden farklı bir canlı olarak algılayamaz. Bu zaman içerisinde oluşacaktır. Bu nedenle kendisini annesinin bir uzluvu ya da bir organı yani ona ait bir şeymiş gibi düşünür. Anne ile bütünleşmiştir. Bu nedenle annenin bu süreç içerisinde yediği, içtiği dışında hissettiği her şeyi de onunla paylaşır. Bu nedenle hamilelik döneminin rahat ve çok fazla strese maruz kalmadan geçirilmesi çok önemlidir. Annenin sağlıksız beslenmesi veya sağlıksız alışkanlıklarının olması nasıl bebeğin fiziksel gelişimini olumsuz etkileyebiliyorsa; aynı şekilde mutsuz olması, yoğun strese maruz bırakılması da bebeğin duygusal gelişimini olumsuz etkileyecektir. Bu önemli noktayı hem annelerin hem babaların ve yakın çevredekilerin unutmaması gerekir.
Anne karnında olan bebeğimizle güzel ve eğlenceli vakit geçirmek için ise sık sık onunla konuşmalıyız. Bizim sesimizi duymalı ve tanımaya başlamalı. Onunla konuşan sadece biz olmamalıyız tabi ki.. Babalar, anneanne ve babaanneler, dedeler, dayılar, halalar…Çevremizde yakın hissettiğimiz kişilerin de onunla iletişime geçmesine izin vermeliyiz ve sık sık okşayarak onunla dokusal iletişime geçmeye çalışmalı, burada ve yanında olduğumuzu ona hissettirmeliyiz. Bol bol gülmek, sevdiğimiz aktiviteleri yapmak da bizi mutlu edeceği için bebeğimizin de bu mutluluğu paylaşmasını sağlayacaktır. Eğer seviyorsak, komedi filmi izlemek, müzik dinlemek, yüzmek, hamilelerin yapabileceği tarzda yoga çalışmaları, sevdiğimiz insanlarla görüşmek ve sohbet etmek, açık havada yürüyüş yapmak, pikniğe gitmek, güzel ve sevebileceğimiz bir kitabı okumak, dinlenmek onunla daha karnımızdayken güzel zaman geçirmemizi sağlayacaktır. Bunun dışında bedenimizde oluşan değişimleri de olumlu bir şekilde kabullenmemiz, onun gelişimi ve hayatımızda yapacağı değişimleri şimdiden kabulleneceğimizin bir göstergesi olabilir. Nitekim bebeğimiz doğduktan sonra zaten hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Anne-baba olma yolunda ne kadar bilinçli hareket etmeye çalışsak da ya da bu konuyla ilgili ne kadar kitap okuyup ne kadar eğitme gitsek de bazı şeyler eksik kalacaktır ve bebeğimizi elimize aldığımızda bütün bildiklerimizi unutabilir ya da hepsini birbirine karıştırabiliriz. Böyle zamanlarda panik yapmayın, sakin olun. Çünkü bu hepimizin başına geliyor ve bebeğimiz zaten bize yolu göstermek için buradadır. Anne-baba olmayı zaman zaman bize onlar öğreteceklerdir. Çaresiz hissetmektense bu deneyimi doya doya tadını çıkara çıkara yaşayın.
Bebeğimizle anne karnındayken temelini attığımız doğru iletişim yöntemleri bebeğimiz doğduktan sonra da biraz farklılaşarak devam eder. Bu dönemde bebeğimizle kuracağımız iletişim onun ihtiyaçlarının tatminiyle ilişkilendirilmiştir.
Okula başlama süreci kreş, anaokulu ve ilkokul dönemindeki çocuklarımız için oldukça önemli bir süreçtir ve daha fazla desteğe ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle okula başlamadan önce kısa bir oryantasyon dönemi geçirmeleri bahsettiğim dönemdeki çocuklar için oldukça faydalı olan ve ihmal edilmemesi gereken bir süreçtir. Bu dönem 1-2 hafta sürebilir. Çocuğumuzun gideceği kreşe, anaokuluna ya da ilkokula karar verdikten sonra mümkünse onu da okula götürmeli ve gezdirmeliyiz. Hatta daha öncesinde okula ait çekebileceğimiz fotoğraflar varsa ya da broşür bunları yanımızda götürüp, gösterip onun ilgisini çekip merak uyandırabiliriz. “ Aaa bak bu okulda böyle bir bahçe varmış. Çocuklar orada çok eğlenceli oyunlar oynuyormuş. Hadi gel seninle oraya gidip bakalım gezelim. Ne dersin ? “ gibi heyecan ve merak uyandıran ifadeler çocuğumuzun ilgisini çekip isteklilik sağlayabilir. Uygun bir zaman diliminde de belirlediğimiz okul mümkünse anne-baba ile birlikte gidilip gezilirse, bahçesinde veya içeride birlikte oyun oynanırsa okulun güvenli ve eğlenceli bir yer olduğu imajı desteklenecektir. Kreş ve anaokulları için okul başlamadan önceki oryantasyon sürecinin bir bölümünde sık sık ve kısa aralıklarla okulda kalmak, mesela sadece oyun saatine katılmak gibi faydalı olacaktır. Oryantasyon dönemindeki okulda kalma süresi de aşamalı olarak arttırılmalıdır ve ne kadar süre okulda kalacağı, anne-babanın onu ne zaman almaya geleceği konusunda çocuğumuzu bilgilendirmek çocuk açısından rahatlatıcı olacaktır. Bu süreç içerisinde küçük yaş gruplarında ağlama, okula gitmek istememe, yemeği reddetme, altını ıslatma gibi problemlerle karşılaşabilirsiniz. Bu tarz durumlarda çocuğumuzla onun kaygılı olduğu durumu paylaşıp sabırlı davranarak desteklememiz çok önemlidir. Onun kaygılı bu durumuna biz de daha kaygılı yaklaşırsak, onun kaygısını arttırmış oluruz. Onun bu kaygısını anlamalı ve baş edebilmesini sağlayacak şekilde desteklemeliyiz. Kendi yaşadığımız deneyimleri de onun anlayabileceği şekilde onunla paylaşmamız rahatlatıcı olacaktır. Mesela . “Ben de ilk okula başlarken çok heyecanlanmıştım. Birkaç gün alışamadım ama daha sonra okulun eğlenceli bir yer olduğu keşfettim.” gibi kendi deneyimlerimizi içeren ve olumlayan cümlelerimiz , onunla kendi duygularımızı paylaşmamız onu cesaretlendirebilir . Eğer yine de bunlarla baş etmekte zorlanıyorsak uzman desteği almak faydalı olacaktır. Çünkü unutmamalıyız ki anne-baba olarak bizler çocuğumuzun her şeyi olamayız.
Kreş ve anaokulu dönemine yeni başlayan çocuklarımız için evde kendisiyle oynayabileceğimiz kısa sürekli bir okul oyunu da alışma süreci içerisinde fayda sağlayabilir. Evde bir masa, sandalye ve oyuncakları kullanarak oluşturabileceğimiz bu oyun okulda neler yapıldığı ile alıştırma yapmak ve okul kurallarını benimsemesi açısından faydalı olabilir. Ancak küçük yaş gruplarının kurallı oyunlardan daha çok yönlendirilmemiş oyunlar kurmaya ve kendi duygularını ifade edebilmeye ihtiyaçları olduğu unutulmamalı ve aşırı, gereksiz kurallardan kaçınılarak, kurallı oyun süresi daha kısa tutulmalıdır. Daha çok kendisini ifade edebilmesi desteklenmelidir.
İlkokul başlayan çocuklarımız için de gideceği okulun önceden gezilmesi ve bahçesinde oyun oynanması faydalı olacaktır. Okulda neler yapacağı ile ilgili bilgi vermek ve kendi okul deneyimlerimizi zaman zaman paylaşmak yararlı olabilir. Yine okulun ilk günü onu bahçede bekleyeceğimizi ama bunun sadece bu günlük olduğunu söyleyebiliriz.
Çocuklarımızı okuldan aldıktan sonra mutlaka okulda neler olduğunu merak ettiğimizi belirtmeli ve onun okulda neler yaptığını, neler yaşadığını ve neler hissettiğini anlatmasına teşvik edici yaratıcı sorular sorabilmeliyiz. “ Bugün okul nasıl geçti?” sorusunun cevabı sadece iyi veya kötü olabileceği gibi daha fazla konuşmaya olanak sağlamayabilir. Bu nedenle daha yaratıcı sorularla ilgi ve alakamızı belli etmeliyiz. Bunun yanı sıra soru sormaya onun duygularından başlamak aslında en çok onun duygularını önemsediğimiz mesajını verebilir. Muhakkak okulda ne gibi aktiviteler yaptığını merak ediyoruz ama asıl olarak onun mutlu olduğu, kızdığı, üzüldüğü şeyleri ifade etmesine olanak sağlamak onun bizimle paylaşımlarını da arttıracaktır. Mesela bugün okulda seni en mutlu eden şey ne oldu? Ya da bu gün seni kızdıran bir olay oldu mu? Gibi öncelikle onun duyguları ifade etmesine teşvik eden daha sonra neler yaşadığı ve yaptıklarını anlatabileceği konuşmayı devam ettiren sorular daha faydalı olacaktır. Tabi bunun yanı sıra çocuğu okuldan alıralmaz soru bombardımanına tutmak da rahatsız edici olabilir ve çocuğun üff yeter demesine neden olabilir. Bu konuşmanın soru cevap şeklinde geçmesindense muhabbete dönüşmesi daha eğlenceli olacaktır. Bunun için biz de ona günümüzün nasıl geçirdiğini anlatmalı ve onun da bizi soru sormasına izin vermeliyiz. “Ben de bugün kendimi çok mutlu hissettim. “ Şöyle bir şey yaşadım gibi ya da yaşadığımız komik ya da yorucu anlardan örnekler de verebiliriz. Stresli bir durumla nasıl baş ettiğimizi ifade ederek ona model olabiliriz. Tabi bu stresli durumlarla baş etme şeklimize zaman zaman çocukların bizzat şahit olabildiğini de unutmayarak. Çünkü biz ne söylersek söyleyelim onun kendi gözlemlerinin apayrı bir değeri ve önemi vardır.
Akut bronşiolit; çoğunlukla hayatın ilk iki yılında ortaya çıkan ve alt solunum yollarını etkileyen bir sağlık sorunudur. Bebeğin sigara dumanına maruz kalması, kalabalık bir ortamda büyümesi, anne sütü ile yeterince beslenememesi ile görülme sıklığı artan akut bronşiolit genellikle sonbahar ve kış aylarında etkisini arttırır. Çocuklarda huzursuzluğa, uyuyamamaya, öksürük nöbetlerine, nefes düzensizliklerine ve nefes sırasında hırıltılara yol açabilen akut bronşiolit hakkındaki bu yazımızda merak ettiğiniz soruların yanıtlarına ulaşabilirsiniz.
Akut Bronşiolit Hastalığı Nedir?
Öksürmeye, huzursuzluğa, nefes problemlerine yol açabilen; genellikle 2 – 6 aylık bebekleri etkileyen ve alt solunum yollarının akut enfeksiyöz hastalığıdır. Bronşiollerin viral enfeksiyonlar kapması ve buna bağlı olarak küçük hava yollarının daralıp tıkanmasına yol açan akut bronşiolit; birçok virüs türü nedeniyle oluşabilir. Genellikle hafif ve orta şiddetli seyreden akut bronşiolit hastalığı kendiliğinden geçme eğilimindedir. Belirtilerinin şiddetlenmesi ve çocuğun huzursuzluğunun artması durumunda tıbbi destek alınması ihmal edilmemelidir.
Akut Bronşiolit Neden Olur?
Akut bronşiolit birden fazla faktör nedeniyle oluşabilir:
Respiratuvar Sinsitiyal Virüsü (RSV): Bu virüs akut bronşiolit hastalığının en yaygın sebebidir. Genellikle 1 yaş altındaki bebekleri etkiler. Hava yolları ve mukus tabakası bu virüs nedeniyle iltihaplanır.
İnsan Metapnömovirus
Adenovirüs
Parainfluenza virüs: Akciğerlerde, burunda ve boğazda iltihaplanmaya neden olur. Hem yetişkinleri hem de çocukları etkiler. Bebeklerin bağışıklık sistemi göreceli olarak zayıf olduğu için bebeklerde daha tehlikeli semptomlara yol açabilir.
Akut Bronşiolit Oluşum Riskini Arttıran Faktörler
Akut bronşiolit oluşma riskini arttıran temel unsur bebeğin veya çocuğun yaşadığı ortamın kalabalık olmasıdır. Kalabalık evlerde yaşayan, kreşe giden, anne sütü ile yeterince beslenmeyen ve sigara dumanına maruz kalan çocuklarda bu hastalık daha sık gözlemlenir. Aynı şekilde prematüre doğan, düşük kilo ile dünyaya gelen, kronik akciğer hastalıkları olan, diyabeti bulunan, konjenital (doğumsal) solunum yolları anomalilerine sahip olan ve kalp rahatsızlıkları bulunan çocuklarda da akut bronşiolit oluşumunun daha fazla gözlemlendiği bilinmektedir.
Akut Bronşiolit Belirtileri Nelerdir?
Viral nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan ve çocukların hayat kalitesini azaltan bu sorun öksürük, burun tıkanıklığı, nefes almada zorlanma, hırıltılı soluma ve huzursuzluk gibi belirtilere sahiptir. Bu süreçte çocukların beslenmesine dikkat edilmeli ve hastalığa bağlı semptomlar yakından izlenmelidir. Bronşiolit kendiliğinden geçebileceği gibi uzun süre direnç de gösterebilir. Özellikle alerjik bünyesi olan çocuklarda nefes alma zorlukları şiddetlenebileceği için uzmanlara başvurulması gerekebilir. Aynı zamanda farklı sağlık sorunları olanlar için de tıbbi destek alınmalıdır.
Akut Bronşiolit Önlenebilir mi?
Akut bronşiolit viral bir hastalık olduğu için gerekli önlemler alındığı takdirde bulaşma riski azaltılabilir. Ortam hijyeninin sağlanması, çocukların aşırı kalabalık ortamlardan uzak tutulması, ev ortamının sık sık havalandırılması, sigara içilmemesi, hasta çocuklar okula gidiyorsa bir süre dinlenmelerinin sağlanması ile bu hastalığın bulaşması önlenebilir. Ebeveynlerin akut bronşiolit hastalığının bulaşıcı olduğunu bilmeleri oldukça önemlidir. Hem kendi çocuklarının hem de diğer kişilerin sağlığının korunması adına üzerlerine düşen koruyucu önemleri almaları gereklidir.