Etiket: Çocuklar

  • Çocuklar depresyona girermi?

    ÇOCUKLAR DEPRESYONA GİRERMİ

    Çoğu kişi çocukların hiçbir derdi olmayacağını, depresyona girmeyeceğini düşünür. Çocukların günlük yaşadığı sorunları şımarıklığa yaramazlığa verebilir. Çocuk Psikiyatrisine gelen vakaların önemli bir kısmı çocukluk depresyonu yaşayan vakalardır. Çocukluk depresyonu yaşayan çocuklar çocuk psikiyatrisine başvurduklarında erişkin insandan farklı belirtiler gösterirler.

    Erişkin bir kişide, depresyonda genelde içe kapanma, halsizlik, yavaşlama şikayetleri olur. Çocukta ise daha fazla huysuzluk, sinirlilik, o güne kadar göstermediği davranışlar, okulda uyumsuzluk, arkadaş ilişkilerinde bozulma, ders başarısında düşme gibi belirtiler olabilir. Bu belirtiler çocuk psikiyatrisine gelen diğer vakalarda da sıklıkla görüldüğü için çocuk depresyonunu iyi ayırmak gerekir. Örneğin okul başarısızlığı ve derslerle ilgilenmeme dikkat eksikliği bozukluğunda da görülür; ama farkı dikkat eksikliğinde eskiden beri ders dinlememe ve ders çalışmama vardır. Çocukluk depresyonun da ise çocukta depresyonun başladığı dönemden sonra bu belirtiler çıkar. Keza davranım bozukluğu olan çocuklarda arkadaş ve toplumla ilişkileri önceden beri bozuktur.

    Çocukluk depresyonunda nedenler çok çeşitli olabilir.

    Çocuk psikiyatrisine gelen vakalarda çocuk depresyonu yapacak nedenler sıklıkla görülebildiği gibi nedensizde olabilir. Çocuklar erişkinlerin etkilenmeyeceği çoğu şeyden etkilenebilir. Akranlarıyla kavga , darılma, evde anne baba sorunları, boşanmalar gibi. Ufak bir oyuncağını kaybetse bile depresif belirtiler görülebilir. Ayrıca neden yokken de biranda çocukluk depresyonu yaşayabilir. Aileler çocuklarında ki davranış değişikliklerini iyi takip etmeli. Özellikle öfke artışı, önceden zevk aldığı oyunlardan zevk almama, uyku değişiklikleri, her zamankinden fazla mızmızlık, kilo alamama durumlarında çocuk psikiyatristlerini ziyaret etmelidirler. Okulda da öğretmen davranış değişikliklerini gözlemeli, ders başarısı düşmelerini ebeveynlere not etmelidir.

    Çocuk depresyonunda ailelerin davranış sorunlarını sert yöntemlerle düzeltmeye çalışması sorunu derinleştirecektir. Çocukta zaten olan özgüven problemlerini ve sevilmiyor algısını arttırıp depresyon seviyesini yükseltecektir. Ailelerin bu konuda uyanık olması gerekir. Çocukluk depresyonu düşündükleri çocuklarını depresyonları artmadan profesyonellere götürmelidirler. Ayrıca her zamankinden daha fazla sevgilerini göstermelilerdir ki çocuğun buna ihtiyacı vardır.

  • Çocuklarda otizm belirtileri ve tedavisi

    Otizm; çocukta üç yaşında önce başlayan yaygın gelişimsel bozukluktur. Yani çocuğun psikolojik gelişim alanlarının hemen hepsini etkiler. En büyük sorun iletişim ve etkileşim alanlarındadır. Aileler bu konuda çok sıkıntı çekerler. Ailelerin fark etmesi daha çok konuşma dönemine denk gelir. Konuşma başlamayınca aile şüphelenebilir. Bir başka belirtide göz iletişimi kurması zordur yani göz göze bakamaz. Anne arama davranışı çok olmaz; yani annesinin çevrede olmamasına tepki vermez. Bu belirtiler görüldüğünde doktorun görmesi gerekir.

    Gelişim alanlarının tek tek incelenip bu alanları geliştirmek için tedavilere başlanmalıdır. Konuşma, iletişim ve etkileşimin geliştirilmesi gerekir. Bu çocuklar büyüdükçe yaşıtlarıyla iletişim kurmakta zorlanırlar. Sosyal ortamlar oluşturup, buralarda yaşıt çocuklarla iletişim ve etkileşim kurması sağlanmalıdır.

    Bir şeyleri biriktirme, renkli, parlak eşyalara aşırı ilgi toplama gibi. Dönen şeylere ilgi vardır; çamaşır makinesi gibi. Suyla çok oynarlar, oyuncaklarla amacına uygun oynayamaz, mesela arabayı sürmek yerine sadece tekerlerini döndürür. Annesi seslense bile bakmayabilir. Odada ki insanın olup olmaması sanki umurunda değildir. Ona tepki vermez. Konuşma hiç başlamayabilir. Başlasa bile gramer hataları ve tonlama hataları olur. Konuşma çok sığ ve kısa cümlelerden oluşur.

    Sosyal uyumu çok bozan bir hastalıktır. Kendine bakımı öğretmek bile çok sorun olabilir. Tuvalet alışkanlıklarını öğretmek diğer çocuklara göre çok zordur. Kişisel bakımı, temizliği, giyip çıkarması çok zor öğretilir. Diğer çocukların çok kolay öğrendiği şeyleri çok zor öğrenir.

    Bu çocuklara özel bir eğitim uygulanması gerekir. Sabırla özel eğitim teknikleri dediğimiz eğitim yöntemlerini kullanarak, adım adım yeteneklerini geliştirmek gerekir.

    Bu süreç anne-baba, doktor ve eğitimcinin beraber çalışması gereken bir süreçtir. Hep beraber eksiklikleri tespit edip ortak hareket edilmelidir.

    Otistik çocuklar bazen sosyal açıdan çok uyumsuz olabilir. Kreşte, okulda saldırgan davranışları olabilir. Yine otizm yanında, hiperaktivite dediğimiz aşırı hareketlilik, sınıfta oturamama olabilir. Bu durumlarda ilaç tedavileri kullanılabilir. Yaşadığı sorunlar nedeniyle depresyon gelişebilir bu konunun da atlanmaması gerekir.

    Yine otistik çocuklar yeni ortam ve durumlara çok zor alıştıklarını unutmamak gerekir. Bazen evdeki ufak bir eşyanın yerinin değişmesi bile onun için çok zor olabilir ve aşırı tepkiler verebilir. Sınıfının değişmesi, evinin değişmesi onun için hep zor şeylerdir. İnsanlara zor alışır; alıştığı insanların mesela öğretmenin değişmesine bile çok agresif tepkiler verebilir.

    Hastalığın nedenleri çok karmaşıktır. Bu konuda çeşitli görüşler vardır. Beynin nörokimyasal sisteminde bozukluklar vardır. Halen bu konuda araştırmalar devam etmektedir.

    Aileler için çok zor bir durumdur. Otistik çocukla beraber ailenin de eğitilmesi gerekmektedir. Anne babayı da tedavi altına alıp, motivasyonlarını çok yüksek tutmak gerekir. Tedavi çocuk ve ailenin yaşam kalitesini arttıracaktır.

  • Çocuklarda ödev ve ders disiplini nasıl sağlanır?

    Yeni eğitim-öğretim döneminin başlaması ile beraber birçok aileyi düşündüren en önemli şey çocuklarının ders çalışıp çalışmayacağı, çalışırsa yeterli olacağı mı ya da çalışmasının karşılığında istenen başarıyı sağlayıp sağlayamayacağı endişesidir.

    Ders çalışmak uygun fiziki şartların ve disiplinin sağlanması ve çocuğun isteği ile zamanında verilecek sorumluluk duygusu ile kazanılabilecek bir alışkanlıktır. Bu alışkanlığın kazanılması ta ki çocuğun kendi ayakları üstünde durmaya başladığı 1-1.5 yaşlarından itibaren verilecek güven duygusu ile birebir ilişkilidir. O dönemdeki çocuklar her şeyi kendileri yapmaya çalışırlar, büyüdüğünü artık başkalarına bağımlı olmaktan kurtulduğunu hem kendine hem de çevresindekilere göstermeye çalışır. Bu güven duygusu çoğunlukla ebeveynler tarafından korumacı içgüdü ile başına bir şey gelir endişesi ile engellenir. Sürekli çocuk uyarılır, ‘‘ yapma cıs, dokunma canın acır, çıkma düşersin, uff olursun’’ tarzında uyarıya maruz kalır. Bu tutum çocuğun azmine o dönemde vurulmuş bir kilit gibidir, okulun başlaması ile artık çocuğun başarması gerektiği sürekli hatırlatılır ancak çocuk bu güveni yapılan engellemeler nedeniyle kendinde göremeyebilir. Bu nedenle çocukların merakı ve başarma azmi hep takdir edilmeli ve desteklenmeli sadece tehlikeli durumlarda açıklamalarla engellenmelidir. Özgüven ve merak, yapılacak takdir ve motivasyon çocuğun derse olan ilgisini oldukça olumlu etkileyecektir.

    Bunların yanında çocuğun kendinden kaynaklanacak bazı durumlar ders çalışmayı ve başarıyı olumsuz etkiler. Bunlar çocuktaki Dikkat Eksikliği, Hiperaktivite Bozukluğu, Zeka Yetersizliği ve Öğrenme Bozukluğudur. Bunların tespit edilip uygun tedavi ve eğitim programlarına alınması gerekir.

    Acaba ders çalışma sevdirilebilir mi?

    Birçok anne babanın biz hekimlere sorusu acaba çocuğum ders çalışmayı niye sevmiyor, her şeyi yapıyoruz, istediğini alıyoruz bir dediğini iki etmiyoruz ama bir türlü sevdiremiyoruz, nasıl ders çalışmayı sevdiririz?

    Ders çalışmak aslında birçok çocuk için gerçekten zevksiz ve zor bir görevdir. Çocuklar bu nedenle zor ve zevksiz olan işten kaçabildikleri kadar kaçmaya çalışırlar. Bunun yanında günümüzdeki teknolojik aletlerin (bilgisayar, cep telefonu, playstation) ve sosyal medyanın etkisi bu zorluğu daha da arttırmaktadır. Çocukların ilgisini çekecek o kadar keyifli uyaran var ki çocuklarda bu uyaranlardan uzak durmakta zorlanmaktadır. Çocukları tamamen bu uyaranlardan uzak tutmak yerine kontrollü ve sınırlı sürelerde vakit geçirmeleri sağlanmalıdır.

    Peki çocukların çalışması için nasıl bir düzen sağlanmalı?

    Hiçbir başarı emek harcamadan gerçekleşmez, tesadüfi değildir, belli bir zaman ve disiplinle ancak başarı sağlanabilir. Bu disiplin sadece çocuktan beklenmemeli, aynı şekilde anne babalarda çalışmaya ortak olmalı en azından çocukların çalıştıkları saatlerde kendileri de gazete, kitap, dergi gibi bir şeyler okuyarak onları motive etmeliler.

    Okula sabah giden öğrenciler için okul dönüşü en az 1-1.5 saat kadar dinlenmeye zaman ayrılmalı, bu saatleri çocuğun kendi istediği şekilde geçirmesi sağlanmalı.Öğleden sonra giden öğrenciler için ise ders çalışma programları daha çok sabah saatlerine ayarlanmalıdır. Çalışma mekanı sürekli aynı ortam olmalı, masası dikkatini dağıtacak pencere kenarı gibi yerlerde olmamalı, masasında ders için gerekli araç gereç dışında başka şeyler bulunmamalıdır.

    Çocuğa gerçekçi, yapabileceği programlar oluşturulmalı, bu programlar belli dönemlerde (haftalık, aylık) gözden geçirilmeli, gerçekleşme oranına göre yeni hedefler oluşturulmalıdır. Ders çalışma programı önceden ayarlanmalı; belli bir saat çalışma, belli bir konunun bitirilmesi ya da sorunun çözümü hedefi konmalıdır.

    Hedefler gerçekleştiğinde çocuk maddi olarak ciddi düzeylerde olmayan ancak hoşuna giden ödüllerle motive edilmeli (istediği bir filme gitme, tv yada bilgisayarda geçirdiği sürelerde belli dönemler için arttırıma gitme, istediği kıyafet yada ayakkabıyı alma v.b ).

    Çocuğun gün içerisinde programına uyması durumunda daha fazla çalışması için uyarılarda bulunmaktan kaçınılmalı, eğer daha fazla çalışmasının mümkün olduğu kanaati ediniliyorsa bir sonraki gözden geçirme dönemine kadar beklenmelidir.

    Çalışmanın yeterli olmadığı ya da programların aksatılması durumunda ise caydırıcı cezalar uygulanabilir. Bu cezalar çocukların çok sevdiği şeylerden alıkonulması (bilgisayarın sınırlandırılması, oyunların belli dönem için oynatılmaması, TV süresinin kısaltılması v.b), harçlığından kesilmesi ya da çok sevdiği bir oyuncağın, elbisenin, spor ayakkabının alınmaması gibi cezalar uygulanabilir.

    Son tahlilde her ne olursa olsun karşımızdakinin çocuk olduğunu unutmadan, onu aşağılamadan başkaları ile kıyaslamadan, sürekli benzer ifadelerle uyarmadan; kararlı olarak ondan net ifadelerle ne istediğimizi konuşarak, onunda fikrini alarak planlama yapmalıyız.

    Geleceğimiz olan çocuklarımızın mutlu, özgüvenli ve başarılı olması dileğiyle….

  • Çocuğunuza ölümü anlatmak

    Eğer çocuğunuzla ölümü nasıl konuşacağınız konusunda tereddütteyseniz yalnız değilsiniz. Birçoğumuz ölümden konuşmaya korkarız özellikle de çocuklarla. Ancak ölüm hayatın vazgeçilmez bir parçası ve onlara yardım etmek istiyorsak bunu da onlarla konuşabilmeliyiz. Konuşmak her şeyi çözmese bile, konuşmadığımızda onlara sınırlı yardım etmiş oluruz.

    Çocuklarla ölüm hakkında konuşmak yaşlarına ve yaşadıkları tecrübelere göre değişir. Bu ayrıca bizim tecrübelerimize, inanç, duygularımıza ve kendimizi nasıl bir pozisyonda bulduğumuza bağlı olarak da değişmekte.

    Aslında çocuklar ölümü günlük hayatlarında farketmiştir. Yolun bir köşesinde ölmüş kuş, böcek veya diğer hayvanları görmüştür. Televizyonda veya bilgisayar oyunlarında günde en az bir kere ölüm haberi duyarlar, masallarda dinler, oyunlarında canlandırırlar. Ölüm, günlük hayatın bir parçasıdır ve bir dereceye kadar çocuklar da bunun farkındadır. Eğer çocukların bizimle ölüm hakkında konuşmalarına izin verirsek, onlara gerekli bilgileri verebilir ve üzgün olduklarında onlara yardım edebiliriz. Söylediklerine dikkat gösterir ve saygı gösterirsek iletişimleri artar. Eğer biz de ölümle ilgili kendi duygularımızdan memnun, dürüst ve açık isek çocukların da bu konuyla ilgili konuşmalarını artırırız. O zaman iletişiminizi kısıtlayan engelleri gözden geçirmek faydalı olabilir:

    İletişim Engelleri

    Kaçınma, Yüzleşme

    Genel olarak bizi üzen şeylerden bahsetmekten kaçınırız. Ölümle ilgili konuşmaktansa hiç bahsetmemenin daha iyi olduğunu düşünürüz. Ancak konuşmamamız iletişimde olmadığımız anlamına gelmez. Çocuklar harika birer gözlemcidir. Yüzümüzü okur, vücut dilimizi anlarlar. Üzücü bir olayla ilgili konuşmaktan kaçındığımızda çocuklar bu konuyu gündeme getirmek veya bu konuyla ilgili soru sormakta tereddüt duyarlar. Konuşmaktan kaçınmak çocuk için şöyle anlamlara gelir: ‘Eğer annem ve babam bu konuda konuşmuyorlarsa bu gerçekten kötü bir şey ve ben de bu konuyla ilgili konuşmasam daha iyi’ gibi. Aslında ebeveynler ölümle ilgili konuşmaktan kaçınırken, çocukların bu konuyla ilgili daha fazla kaygı duymalarına ve duygularını saklamalarına neden olurlar. Bilinmeyen hakkındaki kaygı gerçekle yüzleşmekten daha sıkıntılıdır. Çocuk kendi içi dünyasında farklı şeyler hayal edebilir ve zihninde en kötü veya gerçek olmayan senaryolar çizebilir.

    Birbaşka sorun ise, çocukları anlamadıkları veya bilmek istemedikleri bilgilerle direk yüzleştirmekten doğar. Hassas konularla ilgili konuşmak için çocuğu iletişime açık hale getirmek gerekir. Yani sakınmak ile yüzleştirme arasında bir denge kurularak iletişim sağlanabiilir. Bu dengeyi kurmak için yapılabilecekler:

    -Çocuklarla iletişim kurmak için uygun zaman kollayın.

    -Çocuğun iletişim kurmasını sağlamak için dürüst olun. Yaşına uygun olarak sorduğu sorulara basit bir dille cevap verin. Sorularına cevap verirken özetle, yaşına uygun cevaplarla net konuşun, uzun cümlelerle gevelemeyin.

    -Çocuğu dinleyerek duygularını kabul edin.

    -Gerçekten üzgün olduğunda ondan dürüst açıklama yapmasını önerin.

    Belki de en zoru ölümle ilgili kendi duygu ve düşüncelerimizi anladıktan sonra uygun koşullar geliştiğinde çocuklarla bu konuyu daha rahat konuşabiliriz.

    Bütün Cevapları Bilmemek

    Çocuklarla konuşurken özellikle cevapları bilmiyorsak çok da rahat hissetmeyiz. Özellikle daha küçük yaş grubu çocuklar annebabasının herşeyi bildiklerini düşünürler. Ancak ölüm hayatın en bilinmeyen parçasıdır. Bu konuyla ilgili konuşurken kendimizi korkulu ve tereddütlü hissederiz. Bu durumda olan anne baba da çocuğa bu durumu açıklamak ve konuşmak istediğinde ne yapacağını bilemeyebilir. Tüm cevaplar rahatlatıcı olmadığı gibi, gerçekten inandığımız şekilde onlara anlatabiliriz. “Bu konuyla ilgili tam bir cevap bulamıyorum” şeklinde dürüstçe açıklama yapılabilir. Bu, inanmadığımız bir açıklamayı ona aktarmaktan daha iyidir. Ne kadar iyi kurgulanırsa kurgulansın beyaz yalanlar güveni ve inandırıcılığı sarsar. Sakince, savunucu tutumda olmadan herşeyi bilmediğimizi söylemek, onların bu durumu kabullenmesini, ileriki zamanlarda kendi inancına uygun düşüncelerinin gelişmesini destekler.

    Tabuların Üstesinden Gelmek

    Ölüm hakkında konuşmak kaçınılan bir tabudur ancak ölüm hayatın ayrılmayan bir parçasıdır. Tıbbın ve teknolojinin daha geride olduğu önceki yüzyılda insanlar evlerinde vefat eder, sevdikleri etrafına toplanarak çocuk ve erişkinler ölümü birlikte yaşayarak birbirlerine destek olurlardı. Ancak günümüzde ölüm daha yalnız yaşanmakta. Çoğu insan hastanede hemşireler etrafında iken ölmekte. Sevenleri ölen kişiyle daha az vakit geçirmekte, son zamanlarını birlikte geçirememekte. Böylece ölüm yaşamdan gittikçe izole hale gelmekte. Sonuç olarak ölümün gizemi artmakta, bazılarının korkuları belirgin hale gelmektedir.

    Aslında ölümün her canlının doğal sonucu olduğunu farkedilmelidir. Ölüm sonrası üzüntü ancak birlikte vakit geçirip birbirine destek olarak veya sadece orda olmakla en iyi aşılabilir.

    Gelişim Basamakları

    Çalışmalar çocukların ölümü gelişim basamaklarına göre anladıklarını göstermiştir. Örneğin okul öncesi çocuklar ölümü geçici, geri dönebilen somut bir durum olarak görürler. 5-9 yaşları arasında, ölümün hayatın sonu anlamına geldiğini, tüm canlıların sonunda öleceğini farketmeye başlarlar. Ancak bunun kişisel olduğunu anlamazlar. Ölümü canlandırmaya çalışırlar. Ölümü bir iskeletle veya ölüm meleği ile ilişkilendirerek, bu hayallerle ilgili kabus görebilirler.

    9-1o yaşlarından ergenliğe doğru çocuklar ölümün geridönüşümsüz olduğunu, kendileri de dahil olmak üzere herkesin birgün öleceğini kavrarlar. Bazıları yaşam ve ölümle ilgili filozofik yaklaşımlar üzerine kafa yorarlar. Ergenler kendi kafalarında hayatın anlamını sorgulayıp dururlar.

    Çocukların dönemlerine özgü ölümü anlamaları ancak ailenin çocuğun dönem özelliklerini bilen ebeveynlerinin sayesinde olmaktadır. Örneğin ergenle ölüm konusunda tartışmak veya zıtlaşmak kendi düşüncelerine tehdit olarak algılanabileceği için ölüm olayını kabul etmemesine veya farklı reaksiyonlar geliştirmesine neden olabilir.

    Kişisel Deneyimler

    Tüm çocukların hayat deneyimleri kendine özgüdür ve duygularını ele alma ve gösterme şekilleri farklıdır. Bazı çocuklar 3 yaşında ölümle ilgili soru sormaya başlar. Bazı çocuklar ölümden hiç bahsetmez ancak oyunlarında işlerler. Ölümle ilgili duygularını nasıl ifade ederse etsinler, erişkinler tarafından sempatik ve yargısız cevaplara ihtiyaç duyarlar. Dikkatli dinleme ve gözlemle, çocuğun ihtiyaçlarına göre uygun yaklaşımla ilgili önemli ipuçları elde edilebilir. Okul öncesi ve genç okul yaş dönemi çocuklarında basit ve kısa açıklamalar yerinde olur. Sorularına uzun nasihat ve karmaşık cevaplar vermek onları sıkar ve kafalarını karıştırır. Somut ve birbirine benzer örnekler vererek konuşabilirsiniz. Ölümü çocuklara şöyle açıklayabiliriz; ‘Bir kişi öldüğünde nefes almaz, yemez, konuşmaz, düşünmez. Bir köpek öldüğünde havlamaz ve koşmaz. Bir bitki öldüğünde artık büyümez ve çiçek vermez’ gibi.

    Bazı çocuk hemen soru sorarken, bazısı sessiz kalır ve bir zaman sonra yanınıza gelerek soru sorar. Her soru basit ve doğru şekilde cevaplanmalıdır. Çocuğun söylenenlerden ne anladığı önemlidir. Bazen çocuklar ancak tekrar tekrar sorup aynı cevapları duymak isterler. Zamanla çocuklar yeni deneyimler yaşayarak, daha ayrıntılı açıklamalar ile duygu ve düşüncelerini paylaşırlar.

    -Çocuklara birinin ölüm haberini verirken; ‘o artık gitti, bizi terk etti’, uykuda, uzun dinleniyor gibi cümlelerle açıklamak onların kaygılarını daha da artırır ve kafalarını karıştırır.

    -Ölümün nedeninin hastalık olduğunun söylenmesi, çocuğun ilerde hastalık deneyiminde sonucun ölüm olacağını düşünmesiyle kaygılandırır. Bu yüzden ölümün nedeni olarak hastalık açıklanırken, sadece ciddi hastalıkların ölümle sonuçlandığını yoksa çoğu hastalığın iyileştiğini belirtmek gerekir.

    -Ölümle ilgili yapılan başka bir genelleme de hastalığın nedeni olarak yaşlılığın söylenmesidir. Bu açıklama çocuğun genç yaşta birinin ölümünü gördüğünde inandırıcılığını yitirecektir.

    -Günlük hayatta daha az duygulandıran fırsatlardan yararlanarak zaman zaman ölümden bahsedilebilir.Bir çiçek, böcek, kuş gibi canlıların ölümünden konuşmak daha kolaydır. Çocuklar daha da meraklanabilir, soru sormaya devam edebilir. Çocukların merakı sakince karşılanarak, kendilerini suçlu hissetmeden basitçe cevaplanmalıdır.

    Çocukların Ölüme Tepkileri

    Çocuklar etraflarında ölüm olayını tecrübe ettiklerinde, bazı farklı reaksiyonlar geliştirebilirler. Bunlar:

    Suçluluk

    Yapılan bazı çalışmalarda, kardeş, ebeveyn gibi evde yakın akrabalardan birinin ölümünü yaşayan çocuklar çoğunlukla kendilerini suçlu hissederler. Çocuklar bu olayın neden sonuç ilişkisini kurmakta zorlanırlar ve ölüme kendilerinin neden olduklarını düşünürler. Ölümün kendi yaptıklarının cezası olduğunu söyleyebilirler: “Annem öldü ve beni terk etti çünkü ben yaramazdım” gibi.

    Bu gibi durumlarda öncelikle çocuğun duygu ve düşüncelerini konuşmaları ve sizinle paylaşmaları için destekleyin. Daha sonra onların suçluluk duyguları ile ilgili; sevildiklerini ve onu desteklediğinizi hissettirin. Onlara nasıl hissedeceklerini söylemeyin. Maalesef ülkemizde çocuklarına bu konuda destek olmaya çalışan ailelerin söylemleri yönlendirici olmakta “Üzülme. Suçlu hissetme.” Gibi söylemler çocuğun duygularını hem yok saymakta hem de kendi yapamadıklarını gerçekle bağdaşmayan duygular çocuktan istenmektedir.

    Öfke

    Yakın birinin kayıbı hem erişkin hem de çocuğun öfkelenmesine neden olur. Erişkinler doktor ve hemşirelere veya ölümü durduramadıkları için kendilerine öfkelenirler. Çocuklar özellikle kendilerine bakan kişilerin ölümünün ardından öfkelerini açıkça belli ederler. Bazen ölen kişiye öfkelenirler. Duyguları öfke veya korku ne olursa olsun bakımlarının devam edeceği onlara hissettirilmelidir.

    Regresyon

    Çocuklar yakın birinin kaybıyla geçmiş dönem özelliklerine gerileyebilirler; alt ıslatma, parmak emme, kekeleme, korkular ve çocuksu davranışlar gösterme gibi. Bu davranışların geçici olduğu bilinmeli ve bu dönemde çocuklar desteklenmeye devam edilmelidir.

    Depresyon ve diğer davranış problemleri

    Bazı çocuklar öfkelerini içe aktarırlar, tedirginlik, içine kapanma, agresif davranışlar gibi şikayetleri başlayabilir. Ölümden 6 ay sonra bu şikayetler devam eder ve uyku, iştah problemleri, devam eden korkular, okul başarısında düşme, arkadaş ilişkilerinde bozulma gibi çocuğun hayatını etkilerse, bir çocuk psikiyatristi uzman yardımı gerekmektedir.

    Ülkemizde ölüm ve ölene değer verme geleneksel davranışları çocuğu ve ölen kişinin ailesini destekleyicidir. Ölü evi yalnız bırakılmaz, ağlayan olursa dinlenilir, desteklenir, konuşmasına izin verilir. Komşular ve akrabalar ölen kişinin evine yemek götürür, yakınları maddi ve manevi olarak destekler ve acılarını paylaşırlar. Yakınını kaybeden çocuklarla birebir daha fazla vakit geçirilir, bakımları desteklenir. Bu gibi geleneksel davranışların devam etmesi ölümün daha kolay aşılmasını sağlar. Çocuklar yaşlarına ve duruma göre hazırlanarak ölen kişinin mevlidine, mezarına gitmesi sağlanabilir. Bunlar çocukların da ölümü anlamalarını, kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini kolaylaştırır.

    Dr. Selcen ESENYEL

    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Travmatik Olaylar Çocukları Nasıl Etkiliyor?

    Travmatik Olaylar Çocukları Nasıl Etkiliyor?

    Günümüzde artan şiddet olaylarına baktığımızda birçok insanın her gün çeşitli travmatik olaya maruz kaldığını söyleyebiliriz. Yaşanan terör olayları, savaş, kazalar gibi birçok etken çocuklarımızın psikolojik olarak etkilenmesine sebep oluyor. Bu tip travmalarda, toplumsal olaylarda yetişkinlerin verdiği tepki çocuklara örnek oluyor! Bu yüzden dikkat…

    Okan Üniversitesi Hastanesi’nden Psikolog Emel Güler, İnsanlarda travma yaratan etkenlerin 3 grupta yer aldığını belirtiyor.

    1. İNSAN ELİYLE İSTEMLİ OLUŞTURULAN TRAVMALAR (İşkence,tecavüz, şiddet, terör)

    2. İNSAN ELİYLE İSTEMSİZ OLUŞTURULAN TRAVMALAR (Araç kazaları, iş kazaları)

    3. DOĞAL AFETLER (Deprem, yangın, sel, kasırga)

    Ancak insan için en acı verici olanın tecavüz, terör, şiddet olayları gibi insan eliyle istemli gerçekleştirilen olayların olduğunu söyleyen Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloğu Emel Güler, “bu travmatik olaylar kendimiz ve çevremizle ilgili dünya algımızı değiştirerek ‘dünyanın güvenli bir yer’ olduğu inancımızı sarsabilir. Ancak olumsuz yaşam olayları her zaman travmatik etki yaratmaz. Travma ‘Bireyin fiziksel bütünlüğünü tehdit eden, dehşete düşüren, çaresiz bırakan, herkes için sıkıntı kaynağı olan, olağan ya da olağandışı yaşantılar olarak tanımlanmaktadır. Travma sonrasında olayı tekrar yaşantılama belirtileri, travmayı hatırlatan uyaranlardan kaçınma ve devamlı bir uyarılmışlık hali olursa Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak değerlendirilmektedir” açıklamasını yaptı.

    Çocuklar Travma Olaylarında Yetişkin Tepkilerini Örnek Alıyor!

    Psikolog Emel Güler’e göre travmatik olaylardan sonra çocuklarda tekrarlayıcı anılar olur. Travmatik anıların canlanması tekrarlayan rüyalarla ya da tekrarlayan oyun temalarıyla görülmektedir. Çocuklar aynı travmatiklaya farklı tepkiler verebilir. Çocuğun gelişim sürecinin hangi aşamasında olduğu, çevresel desteğine, ebeveynlerle kurduğu ilişkiye, psikolojik dayanıklılık düzeyine ve birçok faktöre bağlı olarak değişebilir. Çocuklar travmatik olayla karşı karşıya kaldıklarında bunu nasıl anlamlandıracaklarını bilemezler. Dolayısıyla bağlı oldukları yetişkinlerin olaya verdikleri tepkiyi gözlemleyerek onları model alırlar. Bazen de tam tersi davranışlarda bulunabilirler. Olay öncesinde olduğundan çok farklı tepkiler geliştirebilirler.

    Çocuklar Travmatik Olayın Ardından Hangi Belirtileri Gösterebilir?  

    Öncelikle çocuklar kendisi için travma etkisi yaratacak olay sonrasında uyum problemleri gösterirler. Okulla ilgili sorunlar, uyku ile ilgili sorunlar, dikkat problemleri, aşırı hareketlenme, bedensel yakınmalar, sebepsiz ağlamalar, parmak emme alt ıslatma gibi gerileme davranışları, korku öfke, kaygı ve saldırganlık, irkilme tepkileri görülebilir. Ancak tüm bu belirtilerin travma sonrası stres bozukluğu belirtisi olup olmadığı mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.

    Çocuklar, Yaşadıkları Travmatik Deneyimi Yetişkinler Gibi Hızla Anlamlandırıp Normal Hayatlarına Geri Dönmekte Zorlanabilir

    Yetişkinler, çocukların kendilerini model aldıklarını unutmamalı ve çocukların yaşadıkları olayı anlamlandırma süreçlerinde aktif rol almalıdırlar diyen Psikolog Emel Güler’ göre temel olarak bu dönemde yetişkinler tarafından yapılması gerekenler şu şekilde belirtilebilir: Çocuklara, yaşanan olayların gerçekleşmesinin mümkün olduğu ve dünyanın her yerinde yaşanabileceğinin açıklanması önemlidir. Çocukların yaşadıkları duruma verdikleri tepkilerin,  normal olduğu aktarılmalı ve onlara birlikte güvenli bir ortamda oldukları söylenmelidir. Mümkün olduğunca hızlı bir şekilde yaşanılan olumsuz olay öncesindeki hayatlarına dönebilmeleri sağlanmalıdır. Bir yakının kaybı söz konusu olduğunda da, çocukların yas sürecini birlikte yaşamasına izin verilmeli ve onlarla duygu paylaşımında bulunmaktan kaçınılmamalıdır. Travmatik olayların ardından, çocukların dinlenilmeye olduğu gibi, duygu ve düşünce ifade edilmesine de ihtiyaçları vardır. Bu ifade genellikle oynadıkları oyun temalarında da gözlemlenebilir. Tekrarlayan oyun temaları aslında çocuğun içsel dünyasının aktarımına destek olur. Dolayısıyla onların yanında olunmalı,  son derece dikkatli ve özenli bir biçimde destek verilmelidir.

  • Doya Doya Tatil

    Doya Doya Tatil

    Milyonlarca öğrencinin heyecanla beklediği karne günü geliyor…Uzun ve

    zorlu bir eğitim öğretim döneminin ardından çocuklar karneleriyle birlikte yaz tatiline

    girecek. Çocukların karne notuna ve başarılarına gösterdikleri tepkiler çocuktan

    çocuğa farklılaşıyor. Kimi çocuk neşeli, mutlu, heyecanlı, coşkulu, sevinçli

    karşılarken karnesini kimi çocuk ise üzgün, hayal kırıklığına uğramış, korkulu,

    kaygılı, öfkeli, çaresiz hissedebiliyor. Bu farklılaşmaya neden olan etkenler başarılı

    ya da başarısız olma durumu olduğu gibi karne notunun çocuğun beklentisine uygun

    olması ya da olmaması olabilir. Ancak en önemlisi karnenin taşıdığı anlam, yani

    karnenin çocuk için ne ifade ettiğidir.

    Karne ne ifade ediyor?

    Karne; okul yönetimince öğrencilere dönem sonlarında verilen ve öğrencinin

    her dersten aldığı notlarla okula devam durumunu vb. gösteren belgedir. Aslında

    karne nelere daha iyi çalışmak gerektiğini çocuğa, ailesine ve öğretmene hatırlatır.

    Asıl işlevinin dışında karneye yüklenen anlam;

    çalışkan olduğunu gösteren belge,

    zeki olduğunu kanıtlayan belge,

    yetenekli olduğunu gösteren belge,

    hayat başarısını belirleyen belge,

    yeterli olduğunu gösteren belge,

    Örnek çocuk olduğunu gösteren belge,

    Uslu çocuk olduğunu gösteren belge,

    Geleceği belirleyen belge…..vs,

    gibi anlamlar içeriyorsa bu durum çocuk için sorun olabilmektedir. Beklentiler yada

    yüklenen anlam karşılanmadığında hayal kırıklıkları, üzüntü, kaygı, öfke, özgüven

    düşüklüğü, içe kapanma vb. Olumsuz duyguların yaşandığı görülmektedir.

    Olumsuz duygu ve düşüncelerin gelişiminde ebeveyn tutumu, ailelerin,

    çocuğun notlarına ve performansına gösterdikleri tepkiler önemlidir. Beklenmeyen

    karne notları karşısında gösterilen aşırı tepkiler, çocuklar için kaygı, endişe, korku ve

    suçluluğa sebep olabilir. Çocuğun karne notu üzerinden değerlendirilmesi kendilik

    algısı üzerinde olumsuz etkiler yaratarak özgüvenini zedeleyebilir. Karneden beklenti

    ne kadar yüksekse, karneye yüklenen anlam ne derece büyükse karşılanmadığı

    durumlardaki hayalkırıklığı da o derece büyüktür.

    Aile Yaklaşımı Nasıl Olmalıdır?

    Ailelerin çocuktan beklentileri, çocuğun yaşına, gelişim düzeyine, ilgi ve

    yeteneklerine, sorumluluklarına ve olanaklarına uygun olmalıdır. Çocuğu suçlamak,

    eleştirmek, kıyaslamak kendisini daha da kötü hissetmesine sebep olacağı için

    öncelikle çocuğun olumlu yönleri ön plana çıkarılmalıdır.

    – Aileler karne ve karne notuyla ilgili duygu ve düşüncelerini çocuklarıyla

    paylaşmalı ve çocuğun da duygu ve düşüncelerini ifade etmesi için onu

    desteklemeli

    – Düşük notlar hakkında karşılıklı konuşularak nedeni tespit edilmeye

    çalışılmalı, amaç çocukta farkındalık yaratmaya çalışmak olmalı.

    – Olumlu yönleri mutlaka övülmeli ve desteklenmelidir.

    – İşbirliği içerisinde düşük notların nasıl telafi edileceği konuşulmalı, etkili

    çözüm yöntemleri gözden geçirilmeli

    – Çocuklar kendilerini güvende hissedecekleri sınırlara ihtiyaç duyarlar.

    Ebeveynlerin aşırı müdahale etmeden, sınırlar çerçevesinde çalışma planı

    oluşturmaları çocuğun kendi sorumluluklarını almalarına yardımcı olur.

    – Çocuğun aldığı not üzerinden değerlendirme yapmak yerine dönem boyunca

    gösterdiği çabası vurgulanmalıdır.

    – Dışarıdan sürekli müdahale etmek yerine, çocuğun zorlandığı alanlarda içsel

    motivasyonunu harekete geçirmesine yönelik yaklaşımlarda bulunmak

    önemlidir.

    – Çocuk başka çocuklarla kıyaslanmamalıdır. Her çocuk biriciktir.

    - Çocukla ilişki sadece okul, ders ve karne başarısı üzerinden olmamalı, her

    koşulda sevildiğini çocuğa hissettirmek özgüven gelişimi açısından oldukça

    önemlidir.

    Unutulmamalıdır ki, alınan karne tüm akademik hayatı belirleyen tek gösterge

    değildir. Eğitim ve öğretim bir süreçtir ve bu süreçte zaman zaman dalgalanmalar da

    olabilir. Alınan karne çocukların hayatları boyunca alacakları ne ilk ne de son karne

    olacaktır. Bu nedenle çocuğun karnedeki notlarına değil, dönem boyunca gösterdiği

    performansına itibar edilmelidir.

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocuklar duygu ve düşüncelerini ifade etmekte yetişkinler kadar iyi değildir. Çoğu zaman duygu ve düşüncelerinin farkında olmayabilirler, anlamlandıramayabilirler, bu nedenle ifade etmeleri de güçtür. Yetişkinler için konuşma ne ise, çocuklar için de oyun aynı şeydir. Oyun çocuk için, duyguları ifade etme ve keşfetme, ilişkileri keşfetme, yaşantılarını aktarma, isteklerini ifade etme ve kendilerini tatmin (doyum) etme yeridir. Oyuncaklar çocukların kelimeleri, oyunu ise ne anlatmak istediğidir. Aynı zamanda çocuklar, oyun sayesinde kendileri için daha az riskli ortamlarda öğrenme olanağı bulurlar.

    Oyun terapisi; çocuklarda görülen ruhsal problemlerin, davranış sorunlarının bu alanda eğitim alan uzman kişi tarafından oyun ve oyuncaklar aracılığıyla tedavi edilmesi, iyileştirilmesidir. Oyun terapisi çocukların duygularını ve yaşadıkları sorunları dışavurmalarına, çocuğun kendisini etkileyen durumlarla ilgili farkındalığının artmasına yardımcı olur.

    Oyun terapisinde çocuğun içsel dünyasında yaşadığı (korku, öfke, kıskançlık, hayal kırıklığı vs.) yoğun duyguların, çatışmaların oyuncaklara ve oyuna aktarımı gerçekleşir. Çocuğun iç dünyasını rahatlıkla açabilmesi için kendisi için güvenli bir yerde olduğuna inanması gerekir. Burada oyun terapistinin en önemli işlevi; çocuğun koşulsuz, olduğu gibi kabul edilerek, büyümesi ve gelişmesi için gerekli ortamı sağlamaktır. Oyun terapisinde çocukla kurulan terapötik ilişkinin niteliği, iyileşmeyi sağlamada önemli bir etkendir.

    Oyun terapisi çocukla terapist arasında kurulan aynı zamanda çocuğun oynayarak kendi iç dünyasını keşfettiği, bir ilişki süreci olarak yorumlanabilir. Bu süreç aynı zamanda terapiste çocuğun iç dünyasını, yaşantılarını ve duygularını anlama fırsatı vermektedir.

    Terapist, çocuğun kendi sürecini tamamlaması için büyümesine ve gelişmesine olanak sağlamalıdır. Kullanılan oyun terapisi teknikleriyle bu süreç çocuğa yansıtılır ve duygu ve düşüncelerinin farkındalığı sağlanır. Oyun terapisinin yapıldığı ortamda güven sağlamak için; tutarlı olmak, gerekli durumlarda sınır koymak ve seçenek sunmak gerekmektedir. Sınır ve seçenek sayesinde öz farkındalık ve öz kontrol gelişir ve bu da oyun terapisinin çocuk üzerinde yarattığı en önemli kazanımdır.

    Oyun Terapisine Ne Zaman Başvurulur?

    2-12 yaş arasındaki çocuklarda görülen pek çok farklı psikolojik sorunda ‘Oyun Terapisi’ uygulanmaktadır. Çocuklarda, depresyon, yas, anne baba kaybı, takıntılar, kaygı bozuklukları, travma, istismar ve taciz, boşanma, alt ıslatma, kaka kaçırma, kardeş kıskançlığı, duygusal problemler, uyum problemleri, okul problemleri, davranış problemleri, uyku, yeme problemleri, özgüven sorunları, sosyal beceri sorunları ve kronik hastalığı olan çocuklarda hastalığa uyum

    aşamasında oyun terapisinin etkili ve iyileştirici sonuçlarının olduğu yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur.

    Oyun Terapisi Günlük Oyundan Farklı Mıdır?

    Oyunun ortaya çıkışı, belki de insanlık tarihi ile başlarken, oyunun terapi olarak kullanılması 1900’lü yıllardan itibaren başlamıştır. Çocuklar için oyun otomatik, eğlenceli, dış ödüllere bağlı olmayan gönüllülük esasına dayanan bir eylemdir. Oyun terapisi; oyun terapisti, oyun terapi odası ve oyun terapisine özgü oyuncaklar ile sağlanır. Çocuğun oyunu, her zaman aynıdır ancak oyun terapisinde, uzman terapistçe anlamlandırılır, iyileştirici özelliği vurgulanır ve ortaya çıkarılır. Çocuğun oyunda oluşturduğu sembolik anlatımlar oyun terapisti tarafından anlaşılır. Oyun terapisti, çocuğun kurduğu oyundan yola çıkarak çocuğun iç dünyasını ifade etmesine olanak sağlar. Çocukların günlük oynadıkları oyunlar, oyun terapi seansında oynadıkları oyundan içerik olarak farklı olmasalar bile işlevsel olarak farklıdır. Dolayısıyla oyun terapisi, günlük oynanan oyundan farklıdır.

    Oyun Terapisinde Farklı Yaklaşımlar Var mı?

    Evet, şimdiye kadar kullanılmış ve halen kullanılmakta olan pek çok farklı oyun terapisi yaklaşımı mevcut. Temel olarak yönlendirilmiş ve yönlendirilmemiş oyun terapi yöntemleri olarak ikiye ayrılabilir. Yönlendirilmiş oyun terapisinde çocuğa direktif verilerek oyun oynaması sağlanır. Yönlendirilmemiş oyun terapisinde ise, oyun çocuğun kontrolündedir. Terapist çocuğu olduğu gibi kabul eder. Çocuğu kontrol etmek ya da değiştirmek için çaba göstermez ve çocuğun davranışlarının, kendini keşfetme dürtüsünün tamamlanmasına yönelik bir adım olduğu teorisine dayanır.

    Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikolojisi bölümünde de uygulanmakta olan Çocuk Merkezli Oyun Terapisi, yönlendirilmemiş oyun terapileri arasında yer alır. Bu yaklaşımda, çocuk için veya çocuğa birşey yapılmasından ziyade çocukla birlikte olma tutumu vardır. Çocuk merkezli oyun terapisinde, çocuğun kendine olan inancını ve kendi içindeki duygusal gelişimini kolaylaştıran bir ilişki kurulur. Terapinin amacı, çocuğun kendisinin farkında olmasını ve kendisini yönetmesini sağlamaktır. Aile ile işbirliği içerisinde, çocuğa sınırlarının olduğu öğretilir. Aynı zamanda, bu süreç, seçim yapma özgürlüğü ve bu seçimlerden sorumlu olma kapasitesini geliştirir. Böylece çocuk, davranışlarının sorumluluğunu alma ile ilgili farkındalık kazanır.

    Neden Oyun Terapisi?

    Yetişkinler nasıl psikoterapi sürecinde duygu ve düşüncelerini ifade edebilme imkanı buluyorsa, çocuklar için de duygu ve ihtiyaçların ifade edilmesi oyun aracılığıyla olmaktadır. Oyun terapisi, çocukların bazı duygu ve deneyimleri yaşamasına fırsat sağlar. Bu süreçte terapist çocuğun iç dünyasını, yaşantılarını ve duygularını anlama imkanı bulur. Örneğin çocuk terapiste karşı saldırgan davranışlar sergileyebilir, bir silahla onu öldürmek isteyebilir, oyun terapisi süreci çocuğa öncelikle birinci elden bu saldırgan duygularını yaşama ve boşalma şansı verir. Çocuk için bu duyguların kontrolünü sağlama, aynı zamanda uygun terapötik sınırların konmasıyla, kendini kontrol etme becerisi de geliştirmektedir.

    Terapist, çocuğun en iyi şekilde büyümesi ve gelişmesi için gerekli oyun materyallerini kullanır. Oyun boyunca kendisini tümüyle ifade edip, kişiliğini (duygu, düşünce, davranış, deneyim) keşfedebileceği güvenli bir ilişki ortamının ve çocuğun doğal iletişim çevresinin kurulmasını sağlar.

    -Özellikle küçük çocuklarda gelişimsel olarak sözcük dağarcığı yeterli değildir.

    -Doğaları gereği çocuklar hareketlidir. Bu nedenle 45 dakikalık bir seans süresi boyunca hareketsiz kalmakta zorlanırlar. Oyun terapi yaklaşımları çocukların hareket etme özgürlüklerini kısıtlamaz

    -Çocuklar, onlar için eğlenceli olmayan etkinliklerden kolayca sıkılabilirler, eğlendikleri etkinlikleri ise sürdürmek isterler. Oyun terapisi çocukların eğlendiği etkinlikleri barındırır. Terapinin devamlılığı açısından da oyun terapisi çocuklar için uygundur.

    Oyun Terapisi Çocuğa Neler Kazandırır?

    Oyun terapisi çocukların;

    Duygularını daha iyi tanımalarını ve anlamalarını,

    İhtiyaçlarının karşılanması için, duygularını uygun yollarla ifade edebilmeyi,

    Problem çözme becerilerinin gelişmesini,

    Problemli davranışlarının azalmasını,

    İçsel çatışmalarını çözmeleri,

    Kendilerini ifade etmelerini ve seslerini duyurmaları,

    Özgüvenlerinin artması,

    Öz kontrollerinin gelişmesini,

    Davranışlarının sorumluluğunu almalarını

    sağlar…

    Oyun Terapisi İçin Gerekenler Nelerdir?

    Oyun terapisi için içerisinde oyun terapisine özgü oyuncakların ve malzemelerin bulunduğu, çocuğun kendisini huzurlu ve güvende hissedeceği, ferah ve kullanışlı oyun odası olmalıdır. Oyun terapisinde kullanılan oyuncaklar çocuğun ilgisini çekmeli ve gerçekliğe izin vermelidir. Oyun terapisinde kullanılan oyuncaklar gerçek yaşamı yansıtan oyuncaklardan oluşmaktadır.

    Oyuncak Kategorileri 1) Gerçek hayattan oyuncaklar: Bebekler, kuklalar, hayvanlar, taşıtlar gibi gerçek hayatta olan

    herşey olabilir. 2) Agresyonu çıkarmaya yardımcı olan oyuncaklar: Askerler, tabanca, dart oyunu, bobo, kelepçe

    vb 3) Yaratıcı ve duygusal salınım için gerekli oyuncaklar: Su, kum, plastik bloklar, oyun hamuru,

    boyalar, kağıt, el kuklaları vb.

  • Konuşma gecikmesi ve otizm

    Konuşma gecikmesi çocukların yaşından beklenen sözel ifade becerisini gösterememesi olarak tanımlanabilir. Hiç konuşamama, yaşından beklenenden az sayıda kelime kullanma veya cümle kuramama şeklinde görülebilir. Konuşma gecikmesini fark edebilmek için çocuklardaki konuşma gelişim basamaklarını bilmek gereklidir.

    Normal konuşma gelişimi çocuklar arasında farklılıklar gösterse de belli bir sırayı izler. Bebeklerde 2. aydan sonra başlayan agulama, 4-6. aylar arası “ba”ba” gibi hecelerden oluşan babıldama ile devam eder. Anlamlı olarak söylenen ilk kelimler genellikle 1. yaşta başlar ve 18 aya kadar kelime sayısı giderek artış gösterir. Çocuklar 2 yaşında basit iki kelimelik cümleler kurmaya başlar ve 50 kelime kullanabilir. 2-2,5 yaşları arasında iki üç kelimelik cümleler kurabilir. 3 yaşına geldiğinde üç beş kelimelik cümleler kurabilir ve konuşması büyük oranda başkaları tarafından anlaşılır.

    Konuşma gecikmesi ile ilgili “4 yaşa kadar beklenmesi gerektiği”, “erkek çocuklarında normal olduğu” gibi yanlış inanışlar söz konusudur. Bu inanışlar nedeniyle uzmanlara başvuru yapılmamakta ve önemli bazı bozuklukların anlaşılması gecikebilmektedir. Bilinenlerin aksine konuşma gecikmesi mutlaka uzman tarafından değerlendirilmesi gereken önemli bir durumdur.

    Konuşma gecikmesinin çok farklı nedenleri olabilir. En sık görülen neden gelişimsel konuşma gecikmesidir. Ancak konuşma gecikmesi olan çocuklarda dikkat edilmesi gereken durumlardan biri “Otizm” belirtilerinin olup olmadığıdır. Otizm konuşma gecikmesinin önemli nedenlerinden biridir.

    Otizm sosyal etkileşimde kısıtlılık, iletişim becerilerinde yetersizlik ve tekrarlayıcı hareketlerle kendisini gösteren bir bozukluktur. Konuşma gecikmesi olan çocuklarda aşağıda sıralanan belirtiler varsa otizmden şüphelenmeli ve hemen bir çocuk psikiyatrisi uzmanına başvurmalısınız;

    Göz teması yoksa veya kısıtlıysa

    Çocuğunuz gülümsemeye yanıt vermiyorsa

    Onunla konuştuğunuzda yüzünüze bakmıyorsa veya bunu nadiren yapıyorsa

    Adını çağırdığınızda adına bakmıyorsa

    Çocuğunuz işaret ettiğiniz yere bakmıyorsa

    İlgilendiği şeyi işaret ederek veya size göstererek paylaşmıyorsa

    Sizinle veya diğer çocuklarla oynamak yerine kendi başına zaman geçirmeyi tercih ediyorsa

    Sizin davranışlarınızı taklit etmiyorsa

    İşaret ettiğiniz nesnelere bakmıyorsa

    Sallanma, kendi etrafında dönme şeklinde hareketleri varsa

    Otizmin erken fark edilmesi ve tedaviye erken başlanması tedavi şansını arttırmaktadır. Konuşma gecikmesi olan çocuklar için “Büyüyünce konuşur” dememeli ve mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır.

    Dr.Mehmet Çolak

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı

    Eskişehir

  • Okula Yeni Başlayacak Öğrenciler İçin Öneriler!

    Okula Yeni Başlayacak Öğrenciler İçin Öneriler!

    Okula yeni başlayacak çocuklar için öncelikli hedef akademik başarıdan çok çocuğun okula uyumu olmalıdır! Okul başlangıcı çocuğun hayatında önemli bir adım olduğu için okula olumlu bir başlangıç yapmak okul hakkındaki olumlu düşüncelerin gelişimine katkı sağlar.

    Çocuklar alışkın olmadıkları ortamlara girmekte, tanımadıkları kişilerle ilişki kurmakta çekimser kalabilirler, tanıdık yüz ve alıştıkları ortamda ise güvende hissederler. Bu nedenle özellikle anaokulu ve ilkokula yeni başlayacak öğrenciler için uyum süreci daha da hassas olabilir. Önceden okul hakkında konuşmak, çocuğun okulla ilgili duygu ve düşüncelerini paylaşmalarına olanak sağlamak, okulla ilgili bilgi aktarımı, gerekirse gideceği okulun önceden birlikte görülmesi çocuğun kaygısının azalmasına yardımcı olur.

    Aile içinde okul hakkındaki konuşmalar ve aile bireylerinin okul deneyimleri çocuğun zihninde okulun nasıl bir yer olduğuna dair fikir oluşturur. Okul korkulacak bir yer mi?, yoksa sevilebilir mi?, öğretmenler kızar mı?, yalnız kalır mıyım?, ihtiyacım olduğunda yardım alabilir miyim? gibi sorular ve belirsizlikler vardır. Bu nedenle aileler okul hakkında konuşurken çocuğun kaygı, korku ve endişelenmesine sebep olacak konuşmalardan kaçınmalıdır. Okul hakkındaki gerçekçi bilgiler paylaşılmalı, çok olumsuz deneyimler yeni başlayacak çocukların yanında paylaşılmamalıdır.

    Okula yeni başlayacak çocuklar için okul hazırlığı önemsenmeli ve hazırlık için özel vakit ayırılmalıdır. Çocuğun sürece dahil edilmesi, çocuğun okula gitme motivasyonunu artıracağı için hazırlık yapılırken çocuğun tercihleri öncelikli olmalıdır. Defter, kalem, renkli boyalar gibi araçlar ve kırtasiye ürünleri çocuğun zevkine göre seçilmelidir. Hazırlık aşaması, olumlu duyguların eşlik ettiği ve eğlenceli bir etkinlik olduğunda çocuğun okulu benimsemesi ve okulla ilgili kaygılarının azalmasına da katkı sağlanmış olur.

    Anneden ayrılma sorunları, okula yeni başlayan çocuklarda sıklıkla görülen kaygı göstergeleridir. Öncesinde kreş yuva gibi okul öncesi eğitim kurumuna gitmeyen çocuklarda anneden ayrılmak daha da zor olabilir. Çocuğun anneden ilk ayrı kalma deneyimi okul başlangıcı olacaksa okula uyum süreci sıkıntılı ve uzun sürebilir. Bu nedenle, okula başlamadan önce küçük çocukların anneden kısa süreli ayrılıklar yaşamasına fırsat verilmesi okula alışma sürecine katkı sağlayacaktır.

    Okula başlamadan önce çocuğun hayatını etkileyen, önemli yaşam olayları (taşınma, anne babanın vefatı, hastalık, anne baba ayrılığı, kayıplar vb.) veya duygusal sorunlar olmuşsa, bunlarla ilgili gerekli destek ve yardım çocuğa sağlanmış olmalıdır. Okul başlangıcında çocuğun içinde bulunduğu duygusal ve diğer problemlerin varlığı okula uyumu ve süreci olumsuz etkiler.

  • Çocuklar da depresyonda!!!

    Çocuklar da depresyonda!!!

    ÇOCUKLAR DA DEPRESYONDA !!!

    Günümüzde teknolojinin gelişimi,modern yaşam, bu yaşantının getirmiş olduğu olumsuzluklar yetişkinlerin ruh sağlığını etkilediği gibi çocukları da etkisi altına alıyor.
    Son yıllarda yapılan araştırmalar çocukluk çağı depresyonlarının son derece arttığını ortaya koyuyor. Çocuklarda okul öncesi dönemde %1, okul döneminde %2 depresyon görülürken ergenlik döneminde bu oran %10-14’e kadar çıkıyor. Çocukluk depresyonu anlaşılmayıp tedavi edilmediğinde kronik bir hal alıyor ve sonuçları intihara kadar gidebiliyor.

    Çocuklarda depresyondan ne zaman şüphelenmeliyiz?
    Bazen çok açık belirtiler görülmesine rağmen bazen belirtiler sinsi seyredebilir. Çocuklarda ders başarısında azalma, konsantre olamama, öğrenme zorluğu, sevilmediği düşüncesi, kendine güvende azalma, alınganlık, çabuk ağlama, hırçınlık, uyku ve iştah değişiklikleri, sinirlilik, kendine kızma, korkular, konuşmada azalma,alt ıslatma, kaka kaçırma, bağışıklık sisteminin etkilenip sık hastalanmanın ortaya çıkması gibi çok çeşitli belirtiler görülebilir.
    Bazen baş ağrısı ,karın ağrısı ,mide bulantısı gibi fiziksel yakınmalar da depresyonun habercisi olabilir.

    Depresyonu başlatan nedenler :
    -Sevilen bir kişinin özellikle ebeveynlerden birinin kaybı
    -Anne babanın boşanması
    -kronik bir hastalığın varlığı
    -aile içi çatışmalar ,sorunlar çocuğun duygusal ihmali
    -fiziksel istismar
    -ailenin uygunsuz yaklaşım tarzı (çok beklentiye girme,aşırı eleştiri ve kuralcılık, aşırı kollayıcı tutum vs. )
    -Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu , Öğrenme güçlüğü, konuşma bozuklukları gibi psikiyatrik rahatsızlıkları bulunan çocuklar
    -Ebeveynlerinden birinin özellikle annenin depresyonda olması

    Tüm bu belirtileri fark eden anne baba ve öğretmenlerin bu konuda hassas olmaları ve çocukta baş gösteren olumsuzlukları fark ettikleri anda bir uzman desteğine başvurmaları gerekmektedir. Depresyonun çocuklukta fark edilip tedavi edilmesinin tüm yaşam kalitesini etkileyeceği ve tedavinin erişkin yaşamdaki ruh sağlığına önemli bir yatırım olduğu unutulmamalıdır.