Etiket: Çocuk

  • Çocuğunuza nasıl ceza vermelisiniz ?

    CEZA
    Cezanın çocuk psikolojisindeki yeri ve olması gereken biçimi, ebeveynlerce en doğru şekilde anlaşılmalıdır. Çünkü, çocuklarına güzel bir şekilde eğitim vermek, onları hayata iyi bir şekilde hazırlamak bütün anne babaların temel hedeflerindedir.
    Ceza terimi, olumsuz bir itici uyarıcının, bir davranımın yapılmasından sonra ona bağlı olarak uygulanması olayına verilen teknik bir isimdir.
    Ceza, istenmedik davranımları bastırma tekniklerinden biridir.Davranış dağarcığına bir şey katmaz, fakat davranış dağarcığındaki bir davranışın bastırılmasını sağlayabilir.
    Bu anlamıyla ceza, yeni bir davranış öğrenmeyi değil, ,istenmedik bir davranışı yapmamayı öğretir.
    Ceza iki şekilde uygulanır.
    • Davranış itici bir uyarıcı ile sonuçlandırılır.(mesela bir tokat gibi)
    Bu ceza, diğer yöntemler işe yaramadığında en son çare olarak kullanılabilir. Bu yöntem, çocuk diğer çocukları ısırdığında, vurduğunda ya da buna benzer durumlarda kullanılabilir. Çocuk önce bir kez ikaz edilir, eğer aynı davranışı sürdürürse, ona önceden belirlenmiş bir odaya ya da odanın bir köşesine gitmesi, orada bir süre, genellikle de bir sandalyede sessiz bir biçimde beklemesi söylenir. Eğer oraya gitmemekte direnirse, kucaklanarak oraya götürülür ve bir süre orada kalması sağlanır. Bu cezanın neden verildiği birkaç cümle ile ona anlatılmalıdır. Çocuğun bekletildiği oda ya da yer çocuk açısından herhangi bir tehlike içermemelidir.
    Çocuğun orada bekleme süresi kabaca her yaş için 1 dakika olarak belirlenir (Örneğin, 4 yaşında bir çocuk için 4 dakika gibi). Eğer ceza süresi çok uzun tutulursa, çocuk neden oraya konulduğunu bir süre sonra unutacaktır.
    Ceza süresi için saat kurulur, saat çaldığında çocuğa cezasının bittiği söylenir. Çocuk bu süreyi uslu bir biçimde tamamlarsa, sevecen bir biçimde kucaklanır ve “Tatlım, cezalı olduğun için orada kalmak zorundaydın.” gibi sözler söylenir ve olay orada kapanır. Bu durumu çocuk ile tartışmak gerekirse en az birkaç dakika geçmesi beklenmelidir. Eğer ceza süresi içinde çocuk gene bağırır çağırır ve olayı protesto ederse, saat yeniden kurulur ve süre baştan başlatılır. Bu yöntemle, genellikle 2 hafta içinde çocuk uyum sağlamayı öğrenecektir.
    • Davranış ödülün ortamdan kaldırılması ile sonuçlanır.(sokağa çıkma yasağı gibi..)
    Mantıklı bir sonuç çıkarmak her zaman mümkün olmayabilir. Çocuk ebeveyni dinlememekte ısrar ediyorsa, çocuğa çok istediği başka bir şeyin kısıtlanacağı söylenebilir. Ancak bu yöntem uygulanırken bazı noktalara dikkat edilmelidir: Beslenme gibi çocuğun gerçekten gereksinimi olan şeyler kısıtlanmamalıdır. Bu yöntemin etkili olabilmesi için kısıtlanacak şey çocuğun gerçekten çok istediği bir şey olmalıdır.
    Ebeveyn söylediği şeyi gerçekten yapmalıdır. Örneğin, davranışını düzeltmediği sürece çocuğa dondurma yiyemeyeceği söylenmiş, fakat herhangi olumlu bir gelişme olmadığı halde, anne ya da baba onun gönlünü almak için biraz sonra dondurma almışsa, bu yöntem doğaldır ki işlemeyecektir.
    Ancak ceza ile davranışları kontrol etmenin önemli sakıncaları vardır..Şöyle ki;
    • Ceza çoğu kez itici uyarıcının (dayak, hakaret, yasaklama gibi) kullanılmasını gerekli kılabilir.?İtici uyarıcıların kullanılması da birey de saldırganlık, korku, kin, nefret gibi duyguların oluşumuna zemin hazırlar.Ayrıca cezanın etkili olabilmesi için itici uyarıcının şiddeti gün geçtikçe artırılır..
    Örneğin..sıkça yapılan hatalardan biri sudur: çocuğun belirli bir davranışını kontrol etmek isteyen anne veya baba, dövme, bağırma gibi şiddet dolu itici uyarıcılar kullanırsa, bunlar başlangıçta etkili olmuş olsa bile zamanla çocuğun bu uyarıcılara alıştığı görülür. Ve ebeveynler dozu artırmak gibi kısır bir döngü içine girer.
    • Cezalandırılan davranışlar, bireye belirli sonuçlar sağlayan öğrenilmiş davranışlardır.
    • Ceza ile bir davranış bastırılmaya çalışılırken, bir başka istenmedik davranış ortaya çıkabilir.
    Örneğin.. çok sevdiğimiz vazoyu kiran çocuğumuzu cezalandırıyorsak, bu davranışımızla çocuğumuza yalan söyleme davranışı kazandırabiliriz. Çocuk cezadan kaçmak için yalan söyleyecektir.
    • Ceza etkili olduğunda, ceza veren kişinin davranışlarını ödüllenici bir nitelik kazanabilir. Bunun doğal sonucunda, ceza veren kişi, dikkatini, istendik davranışların kazandırılmasına yoğunlaştıracağı yerde, zamanla, yalnızca istenmedik davranışların bastırılmasına yoğunlaştırabilir.
    Örneğin…bir öğretmen cezanın olumsuz yönüne yakalanabilir ve zamanının büyük bir bölümünü öğrencilere istendik davranışları kazandırmak yerine ceza vermek ve uygulamakla geçirebilir.
    BU NEDENLE CEZA, ELDEKİ TÜM OLANAKLAR DENENDİKTEN SONRA ÖNCELİKLE İSTENMEDİK DAVRANIŞLARIN BASTIRILMASININ KAÇINILMAZ OLDUĞU DURUMLARDA KULLANILABİLECEK BİR SİSTEM OLARAK DÜŞÜNÜLMELİDİR.
    Terbiye etmek denilince pek çok kişinin aklına hemen cezalandırma gelir. “Dayak cennetten çıkmadır” ya da ” Kızını dövmeyen dizini döver” gibi atasözleri, ülkemizde cezalandırmanın çocuk eğitiminin bir parçası olarak asırlarca kullanıldığının bir kanıtı olarak dilimizde yer etmiştir. Terbiye etmek ve cezalandırmak birbirinden çok farklı kavramlardır. Terbiye, çocuğa olumlu davranışların, kendini nasıl kontrol etmesi gerektiğinin öğretildiği ve içinde ödüllendirmenin de yer aldığı bir sistemdir. Cezalandırma ise daha negatif bir anlam taşır; çocuğun yaptığı ya da yapmadığı bir davranışın arkasından gelen bir sonuçtur. “Terbiye etmek” bizim geleneklerimizde genellikle cezayı çağrıştırdığından, “eğitmek” kavramının kullanılması daha yerinde olacaktır. Çocuk yalnızca yanlış yaptığı zamanlarda değil, diğer zamanlarda da davranışları konusunda eğitilmelidir. Hatalı davrandıkları zaman çocuklara kızma ve azarlama yerine, olumlu davrandıklarında yüreklendirme ve takdir etme, onların yanlış davranışlarını daha kolay değiştirmelerini sağlayacaktır. Çocuklar kendilerine değer verildiğini gördükçe kendilerini daha iyi hissedecek, çevredekileri daha fazla dinlemeye gayret edecektir

  • Çalışan anneler dikkat

    Çalışan Anneler

    Çocuklarını çalışarak büyüten anneler bunun yaşamlarındaki en zor şey olduğunu söylerler. Çalışan annelerin bir bölümü ekonomik yetersizlikler nedeniyle çalışmak zorunda oldukları, diğer bir bölümü ise ekonomik bağımsızlıklarını kaybetmemek veya mesleklerinden uzak kalmamak için çalışır. Her iki koşulda da çalışan annelerin en önemli sorunları aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir;

    1. Çocuk bakıcısı arayışı,
    2. Aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk,
    3. Suçluluk duygusu.

    a. ÇOCUK BAKICISI ARAYIŞI

    Çocuğunuza kimin bakacağına doğumdan önce anne ve baba birlikte karar verin.

    Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir akraba ise:

    Bu kişinin çocuğunuza bakmaya gerçekten gönüllü ve uygun olduğundan emin olun,

    Bu kişiden çocuğunuza mümkünse kendi evinizde bakılmasını isteyin,

    Çocuğunuzun geceleri ve hafta sonları sizinle kalmasını sağlayın,

    Bu kişiye çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizi açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bildirin.

    Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir çocuk bakıcısı ise,

    Bu kişinin çocuk bakıcılığı için gerçekten yeterli ve uygun olduğundan emin olun,

    Bu kişiden çocuğunuza kendi evinizde bakılmasını isteyin,

    Evinizde yatılı kalarak çocuğunuza bakmasını talep etmeyin,

    Bakıcının çalışma düzenini ve iş tanımını önceden belirleyin, çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizle birlikte açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bu kişiye bildirin,

    Yeterli bir süre çocuğunuza bu kişiyle birlikte bakın ve çalışmaya başlamadan önce aşamalı olarak günün belirli saatlerinde evden uzaklaşarak çocuğunuzu bu uzun süreli ayrılığa yavaş yavaş alıştırın.

    Çocuğunuza bakıcı ararken şunlara dikkat edin;

    Bakıcıda aradığınız özellikleri önceden sıralayın ve önceliklerinizi belirleyin (tıpatıp beklentilerinize uygun biri karşınıza çıkmayabilir),

    Bakıcıyı mümkünse evinde ziyaret edin, çocuklarıyla ilişkisini gözlemleyin,

    Referanslarıyla ve komşularıyla görüşün, gerekli belgeleri temin edin.

    Çocuğunuza bakıcı ararken şu özelliklere sahip olmasına dikkat edin;

    Temiz, düzenli ve dürüst olmasına,

    Aile yaşantısının düzenli olmasına,

    Dakik ve elinin çabuk olmasına,

    Sevecen ve güleryüzlü olmasına,

    Esnek ve hoşgörülü olmasına, katı-kuralcı olmamasına,

    Yeniliğe ve değişime açık olmasına, sabit fikirli olmamasına,

    Sorumluluk ve insiyatif sahibi olmasına,

    İletişim becerisinin olmasına,

    Yaş ve kişilik olarak bakılacak çocuğun annesine benzemesine,

    Sabırlı olmasına,

    Eğitimli, kendini yetiştirmiş ve bilinçli olmasına,

    Çocuğu ya da işe devamını etkileyecek bir rahatsızlığının olmamasına,

    Sigara içmemesine.

    b. AŞIRI SORUMLULUK YÜKLENME, ZİHİNSEL VE BEDENSEL YORGUNLUK

    Çalışan annenin en önemli sorunu aşırı sorumluluk yüklenmesi ve yorgunluktur; çünkü bu sorun annelere çözümsüz ve başa çıkılamaz gibi görünür. Alışıldık bir düzen vardır; evde ve işte yapılacaklar zaten belirlidir, şimdi hepsine geceyi gündüze katan bir bebek eklenmiştir ve gün 24 saattir, dolayısıyla yorgunluk kaçınılmazdır. Böyle değerlendirince, gerçekten de çalışan anne için yapılacak pek birşey yok gibi görünüyor. Oysa ki, durum hiç de öyle umutsuz değil, çalışan anneler iş listelerini pekala hafifletebilirler;

    Gerek evde gerekse işte, yükünüzün arttığı dönemlerde bir süre yalnızca acil ve önemli olan işlerinizle ilgilenin

    Bazı işleri başkalarına devretmeyi deneyin, işyerinde iş arkadaşlarınızdan; evde ise eşinizden, varsa diğer çocuklarınızdan veya yakınlarınızdan yardım isteyin. Çocuğunuz yokken evinizle, kadın olduğunuz için eşinizden daha çok ilgilenmiş olabilirsiniz, bu aynı düzenin devam edeceği anlamına gelmez.
    Eşiniz yeni doğan bebeğinizi emziremez belki ama, bugüne kadar hep sizin hazırladığınız akşam yemeğini hazırlayabilir. Aile içinde yapılabilecek ufak düzenlemeler size kısacık da olsa rahat bir nefes alma olanağı sağlayacaktır.

    Yükünüzün çok arttığını hissettiğiniz yerde bazı alışkanlıklarınızdan tamamen vazgeçin, bunun için kendinize önceden “vazgeçilebilirler listesi” bile hazırlayabilirsiniz. Örneğin, ev işleri için düzenli bir yardımcı alamıyorsunuz ve iki haftada bir mutlaka mutfağın dolaplarının temizlenmesini gerekli buluyorsunuz ve artık buna ayıracak zamanınız yok. Eşiniz hayatta yapmaz böyle bir işi, anneniz çok yaşlı, akadaşınıza böyle bir şeyi teklif etmeyi düşünemezsiniz bile… O zaman bu alışkanlığınızdan vazgeçin ya da bu düşüncenizi terkedin; iki haftada bir mutlaka mutfağının dolaplarının silinmesini gerekli bulan bir kadın değilsiniz artık. Mutfak dolapları bekleyebilir, arkadaşlarınız bekleyebilir, müşteriler ve hatta müdürünüz bile bekleyebilir, ama çocuğunuz bekleyemez. İnsan yaşamında pek çok şeyden istifa edebilir herhalde, ancak annelikten istifa edemez.

    c. SUÇLULUK DUYGUSU

    Dozu değişmekle birlikte hemen her çalışan annenin yaşadığı bir duygudur suçluluk. Bu duyguyu hafifletmek için şöyle düşünebilirsiniz;

    – çalışmak zorundayım (çocuğum için para kazanmam gerekiyor)

    – çalışmayı seviyorum (çocuğum mutlu bir anneyi hakediyor)

    Çalışan annelerin çoğu (ekonomik zorunluluklar nedeniyle doğumdan sonra işe başlayanlar dışında) çocuk sahibi olmadan önce de, çalışan kadınlardır. Önceden çalışma hayatı olan, üretken bir kadının uzun süre evde oturması, mesleki kaygılar, sosyal ve duygusal tatminsizlikler doğurur. Oysa her çocuk mutlu, üretken, kendisiyle barışık bir anneyi, kendisi için işini terketmiş, saçını süpürge etmiş bir anneye tercih eder. Unutmayın ki çocuğunuz sizin aynanızdır; siz mutluysanız o da mutlu olur, siz kaygılıysanız o da kaygılıdır, siz hayatla hep kavga ederseniz o da kavga eder.

    İşlerinizi planlı yaparak, hiçbir şey için çocuğunuza ayırdığınız zamandan çalmayarak ve bu zamanı en verimli şekilde değerlendirerek suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışın. Hafta sonu onunla baş başa yapacağınız bir doğa gezisi, haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar onunla birlikte olup hiçbir şey paylaşmamaktan çok daha iyidir. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz süre değil, bu süreyi nasıl değerlendirdiğiniz önemlidir. Bu sürenin azlığına ya da çokluğuna değil, çocuğunuzla kurduğunuz ilişkinin kalitesine ve bunu geliştirmeye odaklanmaya çalışın.

    Suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırken pratikte sizi zorlayan durumlarla karşılaşırsınız, bunların üzerinde çok fazla durmamaya gayret edin. Örneğin; çocuğunuzu kreşe veya bakıcı annesine bırakıp işe giderken ilk zamanlar arkanızdan bir süre ağlayacaktır, bu çok doğaldır.*Çocuğunuz bazen size bir yabancı gibi davranacaktır, babaannesine daha düşkün olacaktır veya bakıcı annesine “anne” diyecektir. Bunlar kuşkusuz her anneyi üzer ve suçluluk duygusunu artırır. Bu gibi durumları çocuğunuza bakan kişiye atfetmemeye çalışın, hatta çocuğunuz kendisine bakan kişiyi bu kadar sevdiği için sevinin. Bu durumları çocuğunuzun size verdiği bir mesaj olarak da algılayabilirsiniz; onunla daha çok birlikte olun ve oynayın.*2

    Unutmayın,
    çalışan bir annenin çocuğu olmak hayatta insana kaybettirdiklerinden çok daha fazla şey kazandırır.


    *Haftalarca süren ağlamalar ve bunlara eşlik eden başka sorunlar varsa, mutlaka bir uzmana başvurun.

    *2Annenin herhangi bir sebeple çocuğuna karşı ilgisiz olduğu durumlar burada söz edilenin dışındadır ve bunlar ayrıca ele alınmalıdır.

  • Yatan hasta psikolojisi

    Hastaneye yatma çocuk ve aile için travmatik bir olaydır. Travma karşı konulması güç, bunaltıcı, olağan deneyimlerin dışında kalan ve yaşamı tehdit eden unsur olarak değerlendirilmektedir.

    Hastanede kısa süreli kalış bile korkutucu olabilir çünkü ayrılık, çaresizlik ve acı içerir. Hastanede tedavi gören çocuklarda kısa vadede uyuma güçlüğü, tıbbi tedaviden korkma, anne-babayı isteklerinin yapılması için zorlama, günlük etkinlik düzenin değişmesi gibi tepkilerin yaygın olarak gözlemlendiği görülmektedir.

    Kronik hastalık nedeniyle hastanede tedavi gören çocukların benlik kavramlarının olumsuz olarak etkilendiği saptanmıştır.

    Bazı araştırmacılar hastanede kalış süresinin okul başarısını olumsuz olarak etkilediğini belirtmişlerdir. Kronik hastalığı olan çocuk ve gençlerin hastaneye yatışlar nedeniyle psikososyal bazı sorunlar yaşadıkları belirlenmiştir. Sıklıkla görülen psikososyal problemler; tıbbi bağımlılık, diğer aile üyelerini de etkileyen psikolojik ve tıbbi sıkıntılar olarak saptanmıştır.

    Hastaneye yatmadan önce çocuğun bu olaya yetişkinlerin yardımıyla hazırlanması çok önemlidir çünkü bu durum uzun süreli olumsuz duygusal ve davranışsal sorunların azalmasını sağlar. Hastaneye yatış için hazırlanmayan çocukların ameliyat ve yatarak tedaviye endişe, panik, öfke, uyku ve beslenme bozuklukları ile tepki verdikleri saptanmıştır.

    Aşağıda belirtilen ipuçları çocuğun hastanede kalışı korkutucu bir deneyim değil, öğrenme ve gelişme süreci olarak değerlendirmesine neden olabilir:

    Çocuk ve ailenin hastane ortamına alışması için eğer mümkünse tüm aile bireyleri hastane turuna katılmalı, kalacakları servis veya ameliyathanenin uygun bölümlerini gezip görevlilerle tanışmalıdır.

    Yetişkinler çocuğu hazırlayabilmek ve sorularını yanıtlayabilmek için bilgi edinmelidirler. Tıbbi süreçleri açıklarken kullanılan dil çocuğun gelişim düzeyine uygun olmalıdır. Hastanede kalırken neler göreceği, işiteceği, koklayacağı, hissedeceği kendisine açıklanmalıdır. Özel cihazlara ilişkin bilgi önceden verilmelidir.

    Anne-baba öncelikle çocuğun neler hissettiğini ve düşündüğünü anlamalıdır. Çocuğun duygularını irdelemek için aile oyun, resim, kitap gibi malzemelerden yararlanabilir. Hastanede tedavi olan çocuğu konu alan öykülerin aile bireyleri tarafından birlikte okunması duyguların dışa yansıtılmasını ve aile içindeki dayanışmanın güçlenmesini sağlar. Okunacak kitaplar çocuğun gelişim düzeyine uygun olmalıdır.

    Hastane ortamında çocuğun rahatsızlığına ve yaşayacağı tıbbi işlemlere ilişkin video varsa çocuk ve ailesi birlikte izleyebilirler.

    Küçük çocuklar kendilerine özgü şekilde düşünür ve oynarlar. Yetişkinler onlarla oynamalı ve mümkün olduğu ölçüde açık olmalıdırlar. Kelimelerin yanı sıra oyun malzemeleri kullanılmalı ve canlandırma yapılmalıdır. Doktor oyun seti, hastane görevlilerinin giysilerine benzeyen kıyafetlerle oynanan oyunlar çocuğun zihninde yaşayacağı deneyime ilişkin somut resimlerin oluşmasını sağlar.

    Küçük çocuklar anne—babadan ayrıldıkları zaman endişelenirler veya yanlış davrandıkları için cezalandırıldıklarını düşünebilirler. Çocuğun hastalığa neden olmadığı konusunda ikna edilmesi gerekir. Ona kendisi gibi pek çok çocuk ve yetişkinin hastalandığı ve iyileşmek için hastanede tedavi gördüğü anlatılmalıdır.

    Yetişkinler tıbbi işlemler sırasında çocuğun yanında olmalı, hastanede kalmalıdırlar. Doktorlar onayladıktan sonra birlikte eve dönüleceği çocuğa iletilmelidir. Bazı çocuklar anne—babalarının kendilerini hastanede yalnız bırakıp gideceklerinden korkarlar. Gidecekleri zaman çocuğa haber vermeleri ve ne zaman döneceklerini bildirmeleri önemlidir.

    Anne-baba hastaneye çocukla birlikte gideceğini, daha sonra onu eve götüreceğini ve onu her zaman seveceğini söylemelidir.

    Evden çocuğun en çok sevdiği oyuncak ile battaniye, aile resimleri gibi eşyalar getirilebilir.

    Aile çocuğun anlayacağı sözcüklerle doğru bilgi vermelidir. Güven ilişkisinin kurulması için dürüstlük önemlidir. Çocukların tedavi veya ameliyat öncesi dönemde bilgilendirilmemesi farklı sorunlar yaratabilir. Sorunu saklamak, açıklamaktan kaçınmak, sorularını geçiştirmek çocuğun yetişkinlere duyduğu güveni sarsar. Hastane görevlilerine ve yapılacak işlemlere aşırı tepki verebilir. Bu durum onun gelecekte yaşayabileceği hastane deneyimlerine karşı olumsuz tutum geliştirmesine de yol açabilir.

    Tüm ayrıntılar çocukla paylaşılırken dikkatli olunmalıdır çünkü bazen çok fazla bilgi vermek ürkütücü olabilir. Yetişkinler yapılacak tıbbi işlemler konusunda emin değillerse, doğru olmayan bilgiyi aktarmak yerine, “Bilmiyorum” yanıtını vermelidirler.

    Çocuk yaşadığı korku ve acı nedeniyle ağlayabilir, ona bunun doğal bir tepki olduğu söylenmeli ve sakinleştirilmelidir. “Korkma acımayacak” demek yerine ”acıyabilir ama iyileşebilmen için bu işlemin yapılması gerekiyor” şeklinde bir açıklama yapmak daha uygundur.

    Hastanede kalış sürecinde çocuk sessiz veya öfkeli davranabilir. Bunlar strese karşı doğal tepkilerdir. Çocuk duygularını, korkularını ifade etmesi konusunda yönlendirilmelidir. Ağlamanın doğal olduğu, öfke, korku ve acıdan arınmanın sağlıklı bir yolu olduğu kendisine iletilmelidir.

    Gerileme davranışı hastanede tedaviye sıklıkla gösterilen bir tepkidir. Bu süreçte önceki gelişim aşamalarında gözlemlenen bazı davranışların çocuk tarafından yeniden sergilenmesi olağan karşılanmalıdır.

    Hastanede kalış süresince olağan etkinliklerin devam etmesi için çocuk desteklenmelidir. Evden getirilecek oyunlar, okulla ilgili ödevler, arkadaş ziyaretleri günlük hayatın süreklilik göstermesinde önemlidir.

    Diğer kardeşlerin ziyaret ve konuşmalara katılmaları sağlanmalıdır. Onların da bazı endişeleri vardır ve hastanede kalacak çocuğun davranışlarını etkileyebilirler.

    Çocuk tekrar eve döndüğünde özel bir kutlama yapılabilir. Bu özel kutlamaya ilişkin planlar önceden çocuğa aktarılırsa hastaneden çıkacağı konusunda emin olur.

  • Kardeş kıskançlığı

    Her doğumda anne, baba ve çocuk arasında özel bir bağ kurulur. Aile bireylerinin ilişkisi yeni bir boyut kazanır. Yeni bebek hastaneden gelir gelmez kardeşler arası rekabet ortaya çıkar ve bazen uzun yıllar süregelir. Kıskançlık doğaldır ve çok acı verir. Ancak dinamiktir ve çocuğun geleceğe doğru ilerlemesini sağlar. Kardeşler arası rekabet gerçek yaşamın bir yansımasıdır. Kıskançlığın yıkıcı hale dönüşüp, çocuğun hayatını engellememesi için yeni bebeğin aileye katılımıyla ilgili doğum öncesi ve sonrası döneme ilişkin bazı öneriler şunlardır:

    Bebeğin ve diğer kardeşin yatak odaları mümkünse ayrılmalı, mekanın düzenlenmesinde çocuğun tercihlerine de önem verilmelidir.

    Yeni bebeğe takılacak isim konusunda diğer kardeşlere fırsat tanınmalıdır.

    Kardeş ultrasonografi muayenesinde bulunabilir ya da elde edilen görüntüler ona da gösterilebilir.

    Bazı çocuklar doğum sırasında annenin zarar göreceği endişesini taşırlar. Bebeğin oluşumu ve dünyaya gelmesine ilişkin yaşına uygun, kısa ve doğru bilgi anne-baba tarafından çocuğa verilmelidir.

    Aileye yeni bir bebeğin katılmasını konu alan hikâyeleri ebeveynler çocuklarıyla birlikte okuyarak tartışabilirler.

    Okul öncesi çağ çocuğu anne—babanın da katılımıyla oyuncak bebekle oynayarak, onu yıkayıp giydirerek dünyaya gelecek bebeğin günlük yaşamlarını nasıl değiştireceği konusunda deneyim kazanabilir.

    Yakın aile ve arkadaş çevresinde yeni doğan bebek varsa ziyaret edilmesi, anne-babanın bebeği kucaklayarak sevmeleri çocuğu kardeşinin doğumuna hazırlar.

    Doğumun ne zaman olacağı hakkında çocuğun bilgilendirilmesi, yapılan hazırlıklarda çocuktan yaşına uygun yardım istenmesi ve doğum sonrasında çocuğun annesini ve bebeği hastanede ziyaret etmesi önerilmektedir.

    Anne-babanın çocuğa kendisini sevdikleri gibi, bebeği de seveceklerini açıklamaları önemlidir.

    Bebeğin bakımında çocuğa yaşına uygun sorumluluk verilmelidir. Örneğin okul öncesi çağ çocuğundan kardeşinin bezini getirmesi, ilkokul dönemindeki büyük kardeşten bebeğin mamasını hazırlaması istenebilir.

    Yeni doğanın resimlerinin yanı sıra kardeşin de bebeklik fotoğrafları ev ortamında sergilenmelidir. Varsa video çekimleri çocuğa gösterilerek, onun da bebekken annenin yoğun bakımına gereksinim duyduğu somut örnekler üzerinden anlatılmalıdır.

    Anne—babanın çocuğa, yeni doğanla birlikte aile içinde sahip olduğu yeri kaybetmeyeceğini, yeni haklar elde edeceğini hissettirmeleri önemlidir. Örneğin “Kardeşin küçük olduğu için evde kalacak ama sen bizimle birlikte sinemaya gelebilirsin.”

    Kardeşler arasındaki kıskançlığı körükleyen en yaygın anne—baba tutumları; ailede bir gözbebeği belirleme, çocukları birbirleriyle kıyaslama, cinsiyet ayrımı yaparak taraf tutmadır.

  • Çocuklarda saldırganlık

    Çocuklarda saldırganlık

    Saldırganlığı, kişisel bir yaralanmanın bir başka şekilde sonuçlanması olarak tanımlayabiliriz. Bu yaralanma sonucunda çocuğun akranlarına vurması, ısırması, eşyaları fırlatması, tekmelemesi, tükürmesi ve zarar vermeyi amaçlayan tehditler şeklinde sözel saldırılarda bulunmasıdır.

    Sürekli ve aşırı biçimde saldırgan olan çocuk sinirli, anlaşılmaz, eyleme hazır ve aşırı geçimsizdir. İlişkileri gergin ve sürtüşmelidir. Hemen parlar ve kavgaya hazırdır. Durmadan kuralları çiğner ve ceza görür. Bu çocuklar cezadan etkilenmez ya da kısa süreli etkilenmiş gibi görünürler. Olağan anlaşmazlıkları bile bilek gücüyle çözmeye çalışırlar. Tepkileri ölçüsüz ve durumla orantısızdır. Öfkesini yenemez ve hep kendini haklı çıkarmaya çalışır. Bu çocuklar evde, okulda sürekli sorun yaratırlar ve yetişkinlerle sürekli çatışma içindedirler. Genellikle erkek çocuklar daha saldırgandırlar.

    SALDIRGANLIĞIN NEDENLERİ

    1- Saldırgan davranışların ebeveynler tarafından ödüllendirilmesi. Geleneksel kültürün erkek çocuğun saldırganlığını onaylaması(Ör: Parkta iki çocuk kavga eder. Biri daha çok dayak yerse; annesinin, çocuğunun kendisini savunamadığı düşüncesiyle üzülmesi)

    2- Çocuğun yetişkinlerden katı ceza, anlayışsızlık ve yetersiz sevgi görmesi.

    3- Babanın uzun süreli yokluğunda, annenin sürekli çocuğun etrafında olmasıyla ortaya çıkan feministik ortam.

    4- TV ve kitle iletişim araçlarının olumsuz etkisi.

    5- Anne-baba tutumlarının olumsuzluğu, çocukla aralarındaki iletişimin iyi olmaması.

    6- Çocuğun anne-babasından dayak yemesi.

    7- Beyin zarı iltihabı, beyin zedelenmesi gibi fizyolojik sorunlar.

    SALDIRGAN DAVRANIŞLARI NASIL ÖNLEYEBILIRIZ?

    1- Her şeyden önce anne-baba çocuğa saldırganlık modeli olmamalıdır. Evde dayak yiyen bir çocuk varsa kardeşini dövüyor. Kardeşi yoksa okulda en ufak bir sorunda arkadaşına vuruyor ya da hayvanlara eziyet ediyor. Çünkü dayak, herkes için olumsuz duygular yaratır.

    2- Çok fazla saldırgan davranışlara tolerans gösterilmemelidir. Çocuğun istekleri bu tip davranışlar yapınca yerine getiriliyorsa, çocuk isteklerini yaptırmada şiddeti bir araç olarak görmeye başlar. Bu yolla istekleri yerine getirilmemelidir. Saldırgan davranışlar ödüllendirilmemeli ve onun bu davranışının istenmeyen bir davranış olduğu hemen gösterilmelidir.

    3- Saldırgan davranışlar kesinlikle dayakla cezalandırılmamalıdır. Anne-babanın ilgisi sevgisi azaldığında ve fiziksel cezalar uzun süre devam ettiğinde; çocukta saldırgan, asi, sorumsuz davranışlar gelişir. Saldırgan davranışlar ortaya çıktığında, yetişkinler sakin davranmalı, anormal duygusal tepkiler yerine, “ben dili”ni kullanmalıdır. Dayak, saldırgan davranışın hemen bitiminde uygulandığı zaman, onun hemen kesilmesini sağlayabilir; ancak, çocukta düşmanca duygular geliştirir.

  • Kardeş  kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı

    Kıskançlık, sevilen birinin başkası ile paylaşılmasına katlanamamaktır. Kıskançlığın içgüdüsel yani doğuştan getirdiğimiz genlerimize şifrelenmiş olduğu ileri sürülmektedir. Yaşamın her döneminde görülebilir ancak çocuklukta biraz daha yoğun yaşanabilir. Bu duyguyla ilk tanışma iki yaş civarındadır. Doğal, evrensel ve insanı oldukça mutsuz eden bir duygudur. Önemli olan ne boyutta yaşandığıdır. Çocuk, herkesin kendisinden daha iyi olduğunu ve kendisinin herkesten daha az sevildiğini düşünmeye başlar. Özellikle küçük çocuklarda yeni doğan kardeşi kıskanma kimi zaman yaşamı etkileyecek ve dav

    ranış bozukluğuna neden olacak derecede yoğun yaşanabilen bir duygu olabilmekte ve yardım gerektiren bir hal alabilmektedir.

    NEDENLERİ

    • Doğal bir duygu olan kıskançlık sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanır. O ana kadar kendine yöneltilen ilgi ve dikkatin kardeşine yöneltilmesinden doğan rahatsızlık en temel nedendir. Kardeşin doğmasıyla birlikte ona ayrılan zamanın azalması; çocukta, bebeğe karşı gibi görünen ama aslında anne-babaya karşı olan kızgınlık, kırgınlık gibi duyguların gelişmesine neden olabilir. Çocuk kendini terk edilmiş, güvensiz ve desteksiz hissetmeye başlar.
    • Kardeşler arası kıskançlığın derecesi, yeni bir çocuğun doğumuyla anne-babanın tutumunda olan değişikliklere, büyük çocukla ebeveyn arasında yerleşmiş olan ilişkiye ve çocuğun bebeğe olumsuz bir etkide bulunmasına göz yumma hoşgörüsüne bağlıdır.
      Kıskançlık derecesinde rol oynayan bir başka etken de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerde kıskançlığın görülme sıklığı, yaş farkı fazla olanlara oranla biraz daha yüksektir.
    • Dışarıdan insanlarla akrabalarda bazı olumsuz düşüncelerin doğmasına neden olabilirler. Kendisinden büyük bir kız kardeşi olan çocuğa saçlarının neden ablası gibi kıvırcık olmadığını sormak, ablaya da kardeşinin boyunun onu yakaladığını ve yakında onu geçebileceğini söylemek (sanki bunlar kötü bir şeymiş gibi) hem gereksiz hem de olumsuz etkileri olan yaklaşımlardır. Çocukların birbirleriyle rekabete girmelerini, kızgınlık duymalarını sağlayabilir.

  • İşlevsel anne & baba tutumu

    İşlevsel anne & baba tutumu

    Tutarlılık, disiplin için en önemli ilkelerden biridir. Anne-baba çocuğun uygun olmayan bir isteğine birkaç kez “Hayır” dedikten sonra sonunda “Evet” diyorsa, çocuk ısrar etmesinin işe yaradığını öğrenecektir.

    Anne-babanın sözbirliği ve işbirliği yapması disiplin için gereklidir. Anne, çocuğa “Dışarı çıkmadan önce oyuncaklarını topla.” dediğinde; baba, “Bırak gitsin, arkadaşları bekliyor.” diyorsa; çocuk, işine gelen kuralları dinleyecektir.

    Anne-baba, davranışlarıyla çocuğa örnek olduğunu unutmamalıdır. Anne-babanın, öğrettikleri kuralları kendilerinin de sergiliyor olması gerekir. Kardeşine vurduğu için çocuğunu döven bir baba, “Kimsenin kimseye vurmaması gerekir.” kuralını önce kendisi çiğnemiş olur.

    Çocuklar, anne-babaların birbirilerine nasıl davrandıklarını gözlemlerler. Eşini sürekli eleştiren ya da ona alaycı bir şekilde yaklaşan bir babanın yanında, çocuğun kardeşine olumlu ve saygılı davranması beklenemez.

    Anne-babaların çocuklarına karşı tutumlarını etkileyen başlıca faktörler şöyle sıralanabilir:

    Anne ve babanın zihinlerinde nasıl bir çocuk istedikleri konusunda, daha doğumdan önce hayali bir çocuk kavramı oluşur.

    Dünyaya gelen çocuk, anne ve babanın beklentilerine uygun olmadığı takdirde, oluşan kırıklık sonucu, anne-babada reddetme tavrı gelişir.

  • Çocuk Merkezli Aileler

    Çocuk Merkezli Aileler

    Çevremizde görüştüğümüz pek çok ailenin yaşadığı sorunlardan biri çocuğa söz dinletememektir. Oysa anne ya da baba birbirine sözünü dinletebilir, çok saygılı davranmaya özen gösterdikleri büyükanne ya da büyükbabalara da tatlılıkla söz dinletebilir, fakat küçük yumurcağa gelince bu konuda başarılı olamadıkları görülür. Bu konu, zamanla, onları hem sıkıntıya hem de türlü kaygılara sürükler. Çünkü evde bir tek onun istekleri geçerlidir. Anne – Baba çocuğun türlü sorunları dile getirilir, çözüm arayışları içinde ne yaparlarsa yapsınlar, bir türlü söz dinletemediklerinden söz edilir. Ayrıca, bir sözü de söylemeden edemedikleri görülür, “asıl hata bizde, biz de çok hatalıyız ama ne yapabiliriz?”. Bu söylediklerine hak vermemek mümkün müdür? Evet söylenenler doğrudur. Çünkü çevremizdekilere sözümüzü dinletirken ne yapacağımızı bilip tepkilerimizi ona göre sıraladığımız halde, çocuğumuza gelince bunu başaramayız. Bebek doğmadan öncesinden başlamak üzere bizler çevreden gelen uyarıları dinliyor ya da izliyoruz. Bir anne-babanın kucağındaki ya da elinden tuttuğu çocuğa hayran hayran bakıyoruz. Oysa biz ne kadar imrenirsek imrenelim, genel olarak çok beğendiğimiz çocuğun da yaşattığı türlü sıkıntılar olabileceği kesindir.

    Örneğin; yemek yememe, başkaları ile iyi geçinememe, kendi sorumlulukları olan şeyleri başkalarından bekleme, istediğini elde etmek için türlü yöntemlere başvurma, ilgi çekebilmek için yaratılan istenmeyen davranışlar gibi… Peki tüm bu istenmeyenleri çocuk kendiliğinden mi icat etmektedir? Asla! Her çocuk çekirdek aile ortamında gözünü açar, anne-babasını ve daha sonra çevresindekileri örnek alır. Çocukların büyük bir saflık içinde dünyaya geldikleri yadsınamaz. Bu saflık onun hiçbir şey bilmediğindendir. Ona her şeyi öğretecek olan en güçlü etken anne-babasıdır, fakat öğrenme sürecinde tek şey bütün doğruların önünü keser; Duygusallığımız… Bebek artık bazı şeyleri yapabilecek duruma geldiği halde, duygusallığımızın tutsağı olarak hemen atılıp bizler yapmaya kalkışırız. Çünkü onun büyümekte olduğunu ve neyi ne zaman yapması gerektiğini bir türlü düşünemeyiz. Bize göre o hep bebektir. Üzülmesin, zorlanmasın diye bebekken yaptığımız gibi yiyecekleri ezerek vermeyi sürdürürüz. Gittiğimiz evdeki çocuk onu üzüyor diye ev ziyaretlerini azaltırız. Bir şey istediğinde, elde edebilmek için, hele hele ağlıyorsa adeta dünyamız yıkılır, ağlamaması için, gerekmeyenleri de gerçekleştiririz. Çünkü o emretmektedir, biz de yerine getirmekteyiz. Bu sayılanların hepsini belki yapmayabiliriz ama, ona hitap şeklimiz bile “bebeğim” değil midir? Aslında ona sorulduğunda bebekliği asla kabul etmediği halde, her nedense, ona “bebeğim” deriz. İstediklerimizi yaptırabilmek ya da bu konuda başarılı olabilmek içinneler yapabiliriz, bu konuda neler düşünebiliriz?

    Gerek çocuk uzmanı doktorları, gerekse biz pedagog ve psikologların uyarıları,anne-babalara yol göstermektedir. Örneğin; bebek beslenmesinde, zamanı geldiğinde, yavaş yavaş katı gıdalara geçilmesi gerektiği belirtilince bazı ailelerin bunlara kulak asmadığı, anne-baba duygusallığı ve evdeki deneyimli diğer büyüklerin etkisiyle çocuğa pütürsüz ve de yalnızca istediği şeylerden başkasını yedirmediği, evde bolca oyuncak varken yenilerinin sık sık alınmaması konusunda yapılan uyarıların tutulmadığı, anne ve babanın çocuğa yaptığı uyarıları diğerinin bozmaması konusunda öğütlenenlerin tersinin uygulandığı zaman çocuğun ev içi hakimliğini daha da pekiştirmiş oluruz. Bu gibi durumlarda çocuğun ikilemde kalması ile belirgin bir kalıp oluşturarak kendini kabullendirdiğinde, artık yapılacak şeyin, uzmandan tekrar yardım almaktan başka yolu kalmaz. Uzmanın öğütlerinin bir kısmı, işimize öyle geldiği için tutulmayınca yumurcak ev içinde tek sözü geçen birey olur.. Peki ev içinde neler yapılmalıdır?

    Bebeklikten başlamak üzere, çocukların istedikleri, belki de tek şey, ilgi çekme isteğidir. Bu isteği benimsetebilmek için çocuk yavaş yavaş türlü yollar dener. Öyle bir zaman gelir ki, artık çocuğun isteyip de yaptıramayacağı pek bir şey kalmaz. İşte problem çocuk denen ve de bizlerin yarattığı bu yapıt karşısında ne yapacağımızı şaşırırız. Oysa bu durum belirmeden önce; isteklerin de bir sınırı olduğu ve bazıları yapıldığı gibi, bazılarının asla yapılamayacağını çocuğun kabullenmesi sağlanmalıdır. İstediğini elde edebilmek için ağlıyorsa, kendini yere atıyorsa, bağırıp çağırıyorsa, hatta vurmaya başvuruyorsa, tükürüyor ya da kötü söz söylüyorsa, istenmeyen davranışlarını yinelemekle bizi tehdit ediyorsa, yapılacak şey, ortaya koymaya çalıştığı eylemi ile yalnız başına kalmasını sağlayabilmektir. Bunu yaparken, o anda yapmakta olduğumuz işimize devam edip, onunla asla ilgilenmemeliyiz.

    Çocuklar genel olarak engel olmak istediğimiz şeyleri yapmaktan çok hoşlanırlar. Yani “yapma!” dedikçe yaparlar. Ve küçük olmalarına karşın, bu durumda bizi çileden çıkarabilmenin yollarını ararlar ve sonunda da başarılı olurlar. İstediği bir şeyin alınıp alınmayacağına karar verenin ancak bizler olması gerektiğini kabul etmelidirler. Fakat bu konuda verdiğimiz kararlar kesin olmalıdır, verilen karardan asla dönülmemelidir.Çocuk bizlerin tutumuna alışmışken bir zaman sonrasında, elde etmenin yollarını bulmak için yine kendi yöntemlerini uygulamaya kalkışabilirse de, bizler ona karşı kesin tavırlarımızı sergileyip, ilgi çekme isteğini kırmak için uğraştığımız işi sürdürmeliyiz. Şimdi burada diyeceksiniz ki; çocuk sevilmediği duygusunu yaşamaz mı?

    Çocuklar çok, hem de çok sevilmeye muhtaçtırlar. Onları sevmenin tek yolu kucağımıza alıp öpmekten başka şeyler de olabilir. Gözümüzün içi gülercesine bir bakış, yaptığı ya da başardığı bir şeyi takdir edici sözümüz, yapmaya başladığı bir işi becerebilmesi için onu yüreklendirici sözler, çok sık olmamak koşuluyla verilen bir armağan, elinden tutup alış-verişe, gezintiye götürmek, son olarak da gerek anne, gerekse babanın (iş dönüşü ya da çocuğun yuvadan gelişi sırasında) evde onunla ilk karşılaştığında, ilk iş olarak, beraberce oyuncakları ile oyun oynanması çocuğun sevgiye olan gereksinimini karşılamaya yetecektir. İşte bu durumda bencilliği yani eve hakimiyeti öne çıkmadan bir şeyleri çevresindekilerle paylaşmanın mutluluğunu yaşayacaktır. Ve de “ille de benim istediğim olacak” fikrinden sıyrılmanın rahatlığını duyacaktır. Ev ise çocuk merkezlilikten, eşit paylaşımın rahatlığına erecektir.

    Çocuklar, bizler gibi değil; gerektiği oranda, duygusallığımızın ağır basmayacağı, çok kararlı davranışlarımızı örnek alacağı, disiplin sınırlarını benimseyeceği, sorumluluklarını üstleneceği, karşısındakinin fikirlerine saygı duyacağı ortamlarda olgunlaşabilirler. Böyle yetişmiş bir çocuğun bulunduğu ortamda sıkıntılı bir durumdan söz etmek mümkün olur mu?..Yetiştirme kurallarına bizler uyduğumuz zaman, çocuk çok iyi yetişmiş olacaktır.

  • Kasık fıtığı ve boğulmuş fıtık

    Kızlarda ve erkeklerde kasıkta ya da erkeklerde torbada, kızlarda ise labium majus bölgesinde zaman zaman ortaya çıkan şişlik şeklinde görünen bir durumdur. Bu şişlik öksürük,ağlama, ıkınma gibi karın içi basıncını artıran durumlarda ortaya çıkar ya da belirginleşir, yatmakla ya da itmekle kaybolur.

    Prosessus vajinalis adı verilen karın zarı(periton)uzantısının açık kalması ile gelişir.

    Zamanında düzeltilmediğinde ölüme kadar götürebilen bebeklerdeki kasık fıtıkları, doğru tanı ve onarımla bertaraf edilebilmektedir.

    prematüre bebeklerde daha sık görülmektedir.

    Fıtık, karın içindeki bağırsaklar ve önun ekleri ile yumurtalıklar ve tüpler hatta uterus gibi yapıların, karın duvarındaki bir gedikten karın boşluğu dışına çıkmasıdır. Fıtığın bulunduğu yerde cilt altında genelde yumuşak bir kitle ele gelir. Kasık bölgesinde ortaya çıkan fıtığa kasık fıtığı, göbekte ortaya çıkana göbek fıtığı,göbek üstünde orta hatta ortaya çıkan fıtığa epigastrik fıtık denir. Fetal dönemde bebeklerin yumurtalıkları (erkekte testis, kızda over) karın içinde böbreklere bitişik olarak hemen altında yerleşmektedir. Bebek gelişimiyle birlikte yumurtalıklar kasık bölgesine doğru pelvis içine kadar iner. Testisler skrotuma inerken beraberinde periton denilen karın içini kaplayan zarı kasık kanalına doğru sürükler ve prosesus vajinalis denilen bir kesenin oluşmasına yol açar . Kanal bu şekilde kapanamaz ve içinde bulunan bu kese eğer inişin tamamlanmasından sonra kapanmaz ise fıtık hidrosel ve kordon kisti oluşumuna yol açar. Kızlarda ise aynı kanaldan uterusu sabitleyen ligamentum rotundum diye adlandırılan rahim bağları geçer. Benzer mekanizmayla kasık kanalında zardan bir kese oluşur.Kese kapanmadığında fıtık yada Nuck kisti diye adlandırılan anomaliler oluşur. Doğumda var olan bu kese içine yeterince geniş ise bağırsaklar gibi bir organ girdiğinde fıtık oluşur ve aile yada doktor tarafından farkedilir. Bazen bu kese içine eğer açıklığı ince ise barsaklara kayganlık veren peritoneal sıvı girer de geri dönmesini engeliyen yapılardan dolayı birikip sıvı keseleri oluşabilir. Bu sıvı testisi örten periton yaprakları arasına kadar gelirse hidrosel, kanalda arada kalırsa kordon kist diye adlandırılır. Özel mekanizmalarla bir hastada yukarda fıtık onun altında kordon kisti onun altında da hidrosel olmak üzere üçü de oluşabilir.

    Erkek Çocuklarda Daha Sık Görülür

    Her 100 çocuktan ortalama ikisinde kasık fıtığı görünmektedir. Kasık fıtığına %80-90 gibi bir oranda erkek çocuklarında rastlanır. Kasık fıtığı sağ ya da sol tarafta olabileceği gibi %10 gibi bir oranda her iki tarafta da saptanabilmektedir. Prematüre bebeklerde görülme sıklığı normal kilolu bebeklere göre üç kat daha fazladır. Bu rahatsızlıkların üçte birinin tanısı ilk 6 ay içerisinde konulmaktadır. Ancak tanının sonraki yaşlarda da konulması mümkündür.

    Çocuklarda görülen kasık fıtığının erişkinlerdeki gibi kendini zorlamayla ilgisi yoktur, genetik faktörler rol oynamaktadır. Kasık fıtığı, kasıkta ya da torbada çocuk ağlayıp kendini zorladığı sırada bir şışlık şeklinde kendini gösterir. Çocuklar sırt üstü yattığında bazen fıtık kesesi küçülüp kaybolur ve görünmez. Fakat aslında fıtık kesesi yine vardır. Ancak gözle tanı konulması mümkün değildir. Fıtık zaman zaman çocukta sıkışmaya bağlı ağrı yapabilmektedir.

    Boğulmuş Fıtık

    Yumuşak bir baskıyla karın içine gönderilemeyen fıtığa boğulmuş fıtık denir. Bu durumda çocukta huzursuzluk, ağrı ve kusma ortaya çıkabilir. Bu haliyle devam ederse iştah kaybı, dışkı yapamama ve karın şişliği ortaya çıkabilir. Uzun süren fıtık boğulması nedeniyle bağırsakları besleyen damarlar sıkışıp bağırsak çürümesi (strangülasyon) denilen ve acil cerrahi gerektiren hayatı tehdit eden durumlar ortaya çıkabilir.

    Ameliyat En Kısa Sürede yapılmalıdır

    Kasık fıtığı, karın içi organlarının sıkışarak boğulması riskini engellemek için, mümkün olan en kısa sürede ameliyat ile onarılmalıdır. Prematüre bebeklerde anestezinin risk taşıma olasılığı nedeniyle bir iki ay beklenebilir. Ameliyat genel anestezi altında yapılır. Kasık bölgesinde çok küçük bir kesi yapılır, fıtık kesesi onarıldıktan sonra cilt kesisi eriyen dikişlerle kapatılır. Kesinin üstü küçük bir pansumanla kapatılır. İşlem sırasında ameliyat bölgesine uzun etkili uyuşturucular kullanıldığı için ameliyat sonrası ağrı kontrol altındadır.

    Ameliyattan Sonra İzlem Gerekli

    Prematüre ve yenidoğan bebekler dışında ameliyattan kısa süre sonra çocuklara sulu gıda başlanır ve evlerine gönderilir. Genellikle aktivite kısıtlamasına gerek yoktur. Daha büyük çocuklarda ağır spor aktivitelerinden kaçınma önerilir. Ameliyat bölgesinde ve torbada işleme bağlı şişlikler olabilir, normalde bu şişlikler 1-2 ay içinde yavaşça kaybolur. Uzun süreli takipte fıtığın tekrarlaması çok nadirdir. Ancak bazı bağ dokusu gibi hastalık gruplarında ve prematürelerde tekrarlama görülebilir. Tek taraflı kasık fıtığında karşı tarafta sonradan fıtık çıkabilir. Özellikle sol tarafta kasık fıtığı varsa sağ tarafta çok yüksek oranda fıtık ortaya çıkabilir. Bu durumda yeniden ameliyat zorunludur. Uzun süre izlemde hem görsel hem de işlevsel olarak herhangi bir sorun ortaya çıkmamaktadır.

  • Etik bursa da sünnet

    Sünnet Nedir?

    Sünnet, penisin uç kısmını örten derinin cerrahi bir işlemle çıkarılmasıdır. Sünnet dünyadaki en eski ve en sık uygulanan cerrahi girişimlerden biridir.

    Sünnet Hangi Yaşta Yapılmalıdır ?

    Sünnet yaşı olarak herhangi bir fikir birliği yoktur. Sünnete seçmeli bir cerrahi işlem gözüyle bakıldığında çocuğun geçirmek zorunda olduğu Endişe verici ve ne olursa olsun canının yanmasına yol açacak bu işlemin Onun en az sıkıntı çekeceği ve anılarında yer almayacağı bir yaşta yapılması önemlidir.

    Sünnet yaşı belirlenirken 2 konu çok önemli hale gelmektedir. Bunlardan birincisi çocuğun yaşına uygun anestezi seçeneğidir. 2. Önemli konu ise yine sünnet uygulanacak çocuğun yaşına uygun bir ortamı olmasıdır.

    Etik Bursa Sünnet ve Çocuk Cerrahisi Kliniği tarafından sünnetler hem lokal anesteziyle hemde genel anesteziyle yapılabilmektedir. Aileler daha çok lokal anestezi ile sünneti tercih etseler de biz 1 ve 5 yaşları arasında genel anestezi ile sünnet yapıyoruz. 1 yaş altı bebeklerin başka sorunu yoksa çoğunlukla lokal anesteziyle sünnet yapıyoruz. 5 yaş üzeri çocuklarda çocuk ve ebeveynlerle birlikte karar veriyoruz.

    Sünnette karar verilirken sünnetin hangi ortamda yapılacağı da önemlidir. Hastanelerde çok önemli ve büyük ameliyatlar başarı ile yapılabilmekte iken çoğunlukla hasta olmayan bir sünnet çocuğuna göre tasarlanmış bir ortam bulunamamakta yada oluşturulmamaktadır. Maalesef bir çok hastanede büyük hastalar ve çocuklar aynı katta yatırılmakta, randevu durumuna göre bazen çok yataklı odalar kullanılmakta hatta bazen hasta çocuklarla küçük bebekler yan yana aynı odada yatırılmaktadır. Bu durum hasta olmayan ancak zaten stresli sünnet çocuğunu ve aileyi daha da endişelendirmektedir. Bu nedenle aileler sünnet kararı verilirken çocuğun yaşına uygun ortamın sağlanıp sağlanamayacağını araştırmalıdır.

    Sünnet öncesi, sünneti yapacak hekim tarafından çocuk muayene ile değerlendirilmeli. En uygun anestestezi ve ortam belirlenmelidir.