Etiket: Çocuk

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde sınır koyma- disiplin

    Bebeklik dönemi ailenin istenmeyen davranışlar daha başlamadan bunları önlemek, başladığında ise erken ve etkili çözüm getirmek için hazırlanabileceği çok önemli bir dönemdir. Aileler sıklıkla çocuklarını olumlu olarak algılarlar. Ancak çok sevilen, üzerine titrenen çocuğun da aile tarafından olumsuz algılanan davranışları olabilir.

    Aileler çocuğun davranışlarına tepkiyi kişisel, toplumsal beklentilere bazen de o andaki ruh halleri doğrultusunda verirler. Örneğin tüm gün ev işleriyle boğuşmuş bir annenin sabahki sabrı ile akşamki sabrı bir olmayabilir. Çocuğun amacı istenmeyen bir davranışı yapmak olmayabilir. Sıklıkla bebeklik ve erken çocukluk döneminde çocukların amacı merak ettiğini, istediğini elde etmektir, ya da davranışın altında yatan heyecan, öfke gibi bir duygu vardır. Aile ise davranışa odaklandığından bu duygu ve düşünceleri fark etmeyebilir. Kullanılacak yöntem ne olursa olsun ailenin çocuğun duygu ve düşüncelerini daha iyi anlaması gerekir. Çünkü çözüm ancak bu şekilde gelecektir.

    Temel ilkeler;

    1. Çocukla genel anlamda ilişkiyi iletişimi ve olumlu geri bildirimleri arttırmak. Uygulanacak tüm yöntemler bu temel üzerine oturtulmalıdır. Pek çok istenmeyen davranışın altında çocuğun ilişkiye girmek için dikkat çekmek istemesi yatar. Örneğin annesinin dikkatini başka türlü çekemeyen çocuk huzursuzluklar çıkararak bunu yapabilir. Çocuklar için olumsuz ilişki bile ilişki olmamasından daha iyidir. Çocuğun bakış açısını anlamak çok önemli, bunu yapabilmenin en iyi yolu ona daha fazla zaman, dikkat ve şefkat vermek. Sevilen, kişiliğine saygı duyulan çocuk başkalarını sever ve onlara saygı duyar.

    2. Önce istenmeyen davranışın öncesinde ve sonrasında neler olduğunu bulmaya ve sıklığını belirlemeye çalışmalıyız. Bazen çaresizlikle yaptığımız tutarsız davranışlarla, örneğin önce tepinince ona çok ilgi göstermek, eline vermek istemediğimizi sonunda vermek gibi, çocukları şaşırtıyor olabiliriz. Davranışın bir öncesi ve bir sonrası vardır. Öncesi başlamasına sebep olur, sonrasında elde edilen ise tekrarlanıp tekrarlanmayacağını belirler.

    3. Çocuklar en kolay taklit ederek öğrenirler, neyin olumlu neyin olumsuz olmadığını da bilemeyebilirler. Olumlu davranışı siz göstererek ona örnek olun. Çocuklar sıklıkla duyduklarını değil gördüklerini yaşadıklarını öğrenirler. Çocuklar hep öğrenme durumundadır. Onlardan büyük beklentilerin olmaması çok önemli. Kurallarınız az sayıda, mantıklı, kolay olsun onlara siz de uyun ve sık sık tekrarlayın.

    Kaynak: Ertem İÖ, Gelişimsel Pediatri 2005 Çocuk Hastalıkları Araştırma Vakfı

  • İnatçılık ve inatçılığa karşı aile tutumları

    Çocuklar, büyüyünceye kadar bazı gelişim dönemlerinden
    geçerler.İnatçılık ta bu gelişim dönemlerinin bazılarında ortaya çıkan doğal bir özelliktir.
    İnat, bireyin kabul edilebilen, ya da belli bir neden olmadan herhangi bir olayda ve davranışta ısrarcı olmasıdır.

    18 aylıktan başlayıp 4 yaşına kadar geçen bir süreci kapsar.Bu dönemde çocuk ,kendinin farkına varmıştır. Bireyselleşme çabası içindedir. Bu dönem 2 YAŞ SENDROMU adı ile de anılır. Aynı şekilde ergenlik çağında da kendini kanıtlamak çabası içinde olan ergen inatçı davranışlar gösterebilir.

    Bu özel durumda aile dikkatli olmalı ve gelişim süreci içinde bazı hususlara dikkat etmelidir. Dikkat edilmediği durumda aile ve çocuk güçlükler yaşamakta ve aralarındaki ilişkiler bozulmaktadır.

    1-Çocuğun inadına karşı, inatla karşılık verilmemelidir.
    2-18 ay-4 yaş arasındaki süredeki inatçılık, gelişimin doğal bir özelliği olarak benimsenmelidir.
    3-Yetişkin, inatçılığa karşı inatla bir tutum sergilerse, çocukta KİŞİLİK özelliği olarak yerleşmesine sebep olur.
    4-Çocuklardan beklenen davranışlar açıkça ve anlaşılır şekilde anlatılmalıdır.
    5-Çocuklara yapılacak açıklamalar, temel ihtiyaçları doyurulduktan sonra yapılmalıdır. Beslenme, uyku, temizlik gibi.
    6-İnat sırasında çocuğun dikkati başka yöne çekilmelidir.
    7-Çocuktan gelen istekler, inat davranışı süresince değil; normale döndükten sonra belki yerine getirilebilir.
    8-Çocuğun her davranışına kusur bulup müdahele etmemek gerekir.
    9-Bazı olumsuz davranışlar da görmezden gelerek unutturulabilir.
    10-Kardeşler arasında ayrım yapmamak gerekir ki inatçılık davranışının oluşmasına ortam hazırlanmasın.
    11-‘’Falanca gibi inatçı, filanca da böyle inatçıydı’’ gibi etiketlemelerden kaçınmak gerekir.
    12-Bazı çocuklarda, genellikle çalışan annelerin çocuklarında da dikkat çekmeye yönelik inatçılık görülebilir. Mümkün olduğu kadar böyle anneler, özellikle çocuklarıyla başbaşa kalabilecekleri, onunla konuşup, oynayabilecekleri süreler yaratmalıdır.
    13-Yetişkinler, özellikle anne; baba da dahil ten temasına önem vererek, çocuklarını sevdiklerini her fırsatta hissettirmelidirler.
    14-Genellikle alış-veriş esnasında bu tutumlara sık rastlanır. Çocuk, birşey alınması için tutturarak, yetişkini kullanmak ister. Çünkü, ‘’çocuk ağlamasın ne olacak, istediğini alıverin’’ diyen çok olacaktır.
    15-Yukarıdaki nedenden dolayı evden çıkmadan çocuğun temel ihtiyaçları karşılanmalı ve herhangi birşey alınmayacağı kararlı bir şekilde çocuğa söylenmelidir.
    16-Ya da ‘’sana şöyle bir şey almayı düşünüyoruz. Ancak, seçerek, bakarak alacağız, acele etmemelisin’’ gibi ön konuşma mutlaka, vurgulu ve kararlı şekilde yapılmalıdır.
    17-Eğer kararımız kararsa ağlasa da, tepinse de çocuğun dediği o anda yapılmamalıdır.
    18-Çünkü, çocuk, yetişkine karşı nasıl başarılı olacağını öğrenir.
    19-Çocukla konuşurken, isteğimizi belirtirken iyi bir göz kontağı kurulmalı; inat davranışı meydana geldiğinde bakışlarımızla hatırlatıcı olmalıyız.
    20-Tuvalet eğitimi verilirken hassas olunmalı, çocuk ruhen ve kas gelişimini tamamlamadan ısrarla bu eğitim verilmeye çalışılmamalıdır
    21- Çocuktaki gelişim sürecinin özellikleri her zaman için dikkate alınmalıdır.
    22- İnat davranışı karşısında 18 aylık çocuğa ve 4 yaşındaki çocuğun yaş özelliklerine göre davranışlar farklı olacaktır.
    23- Yetişkinler tutumlarında kararlı olmalıdır.
    24- Kararlı tutum beden dili ile mutlaka destekleyici olmalıdır.
    25- Ebeveyn, tutumuna önce kendi inanmalı ki uygulamada sorun yaşanmasın.
    26-Çocuğun makul istekleri yerine getirilmeli, ancak, tüm makul isteklerde bir sınır olmalıdır.
    27-Ergenlik çağında inat ortamı yaratacak pozisyonlardan kaçınılmalıdır.
    28- Anne ve babanın tutumları ortak olmalıdır ki ergen sorun yaşamasın. Ebeveynlerden biri diğerine olumsuz hisler taşıyor ve bunu ergene hissettiriyorsa inatlaşma pozisyonu yaratılmış olur. Çünkü, bir taraf her türlü isteği sınır tanımadan yerine getirmektedir. O kişi sevilir. Diğer taraf sınır koymaya çalıştığı için kötü taraf olur.
    29-Her yaşın kendine özgü özellikleri vardır ve geliştirilecek davranışların süresi, çeşidi, uygulanış biçimi, zamanı, ortamı vb. farklı olacaktır.
    30-Yukarıda hazırlamış olduğum maddeler dikkate alınsada ayrıntılar ve özelliklere uygun davranma becerileri için uzmandan yardım almakta yarar vardır.

    ÖZNUR SİMAV
    PEDAGOG- AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI

  • Pedagog

    Pedagog;

     Çocuğunuzun zihinsel, Sosyal, Duygusal Gelişim ve Ruh Sağlığı Uzmanıdır! ?İyi anne baba olma sanatını doğuştan öğrenilen bir şey değildir.

    Pedagog; Çocuğunuzun zihinsel, Sosyal, Duygusal Gelişim ve Ruh  Sağlığı Uzmanıdır! “İyi anne baba olma sanatını doğuştan öğrenilen bir şey değildir. İyi anne baba olup çocuğunuzun gelişimini desteklemek, potansiyelini ortaya çıkarmak için Pedagogdan yardım almalısınız. Çünkü bazen onun için en iyi yapıyorum derken çocuğunuzun gelişimi engelliyor ve psikolojisine zarar veriyor olabilirsiniz.”

    Eski yunanca ve Latince de Pedagog: paidagogos’dan gelir. Anlamı çocukları, onlara eğitim vermekle görevli öğretmene götürmekle yükümlü köle. Oysa Pedagogu en iyi tanımlayacak kelime çocuk psikolojisi eğitmeni ya da çocuk psikologu olmalıydı. Çünkü Pedagog ne sadece bir Psikolog, ne sadece bir Eğitimci; buna Eğitim ve Psikolojisi uzmanı diyebiliriz.

    Peki, günümüzde pedagogun görevi nedir, ne zaman, neden pedagoga gidilmelidir? Bu konuda bütün anne babalara faydalı olacağını düşündüğüm bir kaç şeyi burada açıklamak istiyorum.

    Hiç kimse anne-baba olma sanatını doğuştan öğrenmiyor!

    Hiçbirimiz anne-baba okuluna giderek diploma aldıktan sonra çocuk sahibi olmuyoruz. Belki planlı, belki sürpriz bir şekilde; buna psikolojik olarak hazır olarak ya da olmadan anne-baba oluyoruz. Çevremizden gördüklerimizle, annemizin bizi yetiştirmesinden öğrendiklerimizle, doğru yanlış bildiklerimizle çocuklarımızı yetiştirmeye çalışıyoruz. Oysa çocuğunuzu yetiştirirken bir uzmandan destek almanız gerekir. Bu uzman da Pedagogtur.

    Birinci çocuk denek değil!

    Birinci çocukta anne baba olmayı öğreniriz, ikinci çocukta daha tecrübeli oluruz deyip, ilk çocuğun gelişimini ve eğitimini tehlikeye atamayız. İyi anne ve baba olmayı öğrenmek için pedagogdan yardım almalısınız. Pedagog çocuk psikologu ve aile danışmanıdır. Sadece sorunları çözmek değil, sorunların oluşma ihtimalini ortadan kaldırmak için aile ile işbirliğine girerek çocuğunuzun sağlıklı gelişimine katkıda bulunmak için aileyi bilgilendirir. Pedagoga anne babanın çocuk “yetiştirme rehberi” de diyebiliriz.

    Pedagogun görevi; çocuğun ruhsal dünyasında her şey yolunda mı, anne babanın yaklaşımda bir sorun var mı, okulda evde durumlar nasıl? Bunları takip ve kontrol etmektir.

    Bu görev daha siz anne adayıyken başlar. Anne adayının, anneliğe psikolojik olarak hazır hissetmesi ve çocuk sağlığı konusunda bilgi alması için bir uzmanla düzenli görüşmesi; çocuk doğduktan sonra ise annenin psikolojik danışmanlık desteği almaya devam etmesi gerekir. Anne- babanın çocuklarını yetiştirme konusunda her dönemde destek alması çocuğun sağlıklı büyümesinde önemli rol oynuyor.

    Çocuklarınızın yiyecek, içecek, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılarken zihinsel, duygusal, sosyal ve ruhsal ihtiyaçları için ne yapıyorsunuz?

    Anne baba olarak çocuklarımız için her zaman en iyisini yapmak isteriz. Kendimiz yemeyip çocuklarımıza yediririz. Çocuğunuzun fiziksel ihtiyaçlarını karşılarken diğer gelişim alanları için neler yapıyorsunuz? Çocuğunuza bir kaç eğitici oyuncak almak, odasını süslemek yeterli mi, çocuğunuzun zihinsel, duygusal, sosyal gelişimi destekleyici oyunlar oynuyor musunuz? Çocuğunuza karşı yaklaşımınız, iletişiminiz nasıl? Çocuğunuzla fazla ilgili mi, çok mu ilgisizsiniz, bunu nasıl dengeliyorsunuz? Çocuğunuz limitlerini biliyor mu, bunu nasıl öğretiyorsunuz, yoksa çocuğunuz “hayır’ dan anlamıyor mu? Bu soruların cevabını yine Pedagogdan alabilirsiniz.

    Sizin çocuğunuz “ayrı bir dünya” ve bu dünyaya özel bir çocuk yetiştirme reçetesi yok: “Her yaramazlık yaptıktan sonra sabah akşam tok karna şu ilacı verin” gibi.

    Çocuğunuz hasta olunca doktora gidersiniz, doktor reçete yazar ve o ilaçları alarak tedavisini yaparsınız. Çocuğunuzun sağlıklı büyümesi için vitaminli yiyecekleri bilir, onlarla beslersiniz; kaliteli, sağlıklı oyuncakları ve kıyafetleri tercih edersiniz; tüm sevgi ve ilginizi verirsiniz. Tüm bunları tek başınıza yapabilirsiniz. Fakat tek başınıza çocuğunuzun zihinsel, sosyal, duygusal gelişimini destekleyebileceğiniz, “sizin çocuğunuza özel yazılmış” ne bir kitap ne de bir ilaç yok. Mutlaka ki çocuk psikolojisi ve sağlığıyla ilgili kitaplar okumak size destek olacaktır. Fakat bunlar tek başına yeterli olamayacaktır. Hatta siz Pedagog bir anne olsanız bile objektif bir şekilde değerlendirilmeye ihtiyaç duyacaksınız.

    Unutmayın sizin çocuğunuz ayrı bir dünya. Farklı karakterlere sahip anne, baba, çocuğun biyolojik özellikleri, yaşadığınız küçük çevrenin özellikleri, sizin inandıklarınız, yaşadıklarınız, tüm bunlar çocuğunuzun dünyasını oluşturuyor ve bu dünyaya özel bir çocuk yetiştirme reçetesi yok: her yaramazlık yaptıktık tan sonra şu ilacı verin diye bir şey de yok.

    Çocuğunuzun içinde bulunduğu şartlara ve duruma göre çocuğa yaklaşım farklılık gösterecektir. Bu nedenle Pedagog size hangi durumda ne yapmanız gerektiğini, o şartlara göre, çocuğunuzun gelişimsel ve bireysel özelliğini dikkate alarak değerlendirecektir.

    Çocuğunuzun ilgi ve ihtiyaçları her yaşta farklılık gösterir.

    Çocuklar bebeklik döneminde çok hızlı büyür ve haftalar bile önemlidir. Daha sonra gelişimleri yavaşlar ve her yaşta farklı bir psikolojik, biyolojik dönemin içindedir. Bu dönemin özelliklerini bilerek, çocuğunuzun ilgi ve ihtiyaçlarını dikkate alarak Pedagog sizin çocuğunuza özel size “çocuğunuzu yetiştirme kılavuzluğu” yapar. Böylece çocuğunuza karşı tutum ve davranışlarınız doğru mu, değil mi bunu bilirsiniz ve bunun bilincinde kendine güvenen anne babalar olursunuz.

    Pedagoga gitme sıklığı çocuğun yaşına ve yaşadığı problemlerinin türüne göre değişir.

    0-15 yaşa kadar uzman bir Pedagogla senede bir kaç defa görüşmeniz çocuğunuzun en kritik dönemleri en az zararla atlatmasına yardımcı olur. Pedagoga gitme sıklığı çocuğunuzun yaşına, yaşadığı döneme göre değişir. 3-6 yaşta en az üç ayda bir gidebilirsiniz. Eğer çocuk kritik bir dönemdeyse ya da siz kritik bir dönemdeyseniz, o durumun özelliğine göre, o dönemi atlatana kadar daha sık gitmeniz gerekebilir.

    Anaokulu tek başına yeterli değil!

    Çocuğunuzun zihinsel, sosyal-duygusal gelişimi için sadece anaokuluna göndermeniz de yeterli değil. Çünkü anaokulunda neler yaşanıyor, evde neler yaşanıyor ve bu ikisi arasında kalan çocuğun psikolojisi nasıl, her şey evde de okulda da yolunda mı, yoksa size mi her şey yolunda gözüküyor? Yine tüm bu soruların cevabını ancak bir Pedagogdan alabilirsiniz. Pedagog çocuğunuzun bireysel özelliklerini dikkate alarak ne yapmanız hakkında sizi yönlendirir ve bir program uygular.

    Pedagoga sorunu çözmek için değil, öncelikle sorunun ortaya çıkmasını önlemek için düzenli gidilmeli.

    Pedagoga gitmek için çocuğunuzun sizin gözünüzde bir “sorun” yaşamasını, “psikolojisinin” bozulmasını beklemeyin. Çocuğunuzun sağlıklı gelişimi ve eğitimi için, çocuğunuzun gelişimsel ve bireysel özelliklerine uygun en sağlıklı tavsiyeleri alabileceğiniz uzman Pedagogdur. Nasıl ki her alanın bir danışmanı varsa, Pedagog da aile ve çocuk danışmanıdır. Çocuğunuzla ilgili her kararda, bu kararın çocuğunuz üzerinde duygusal, sosyal, ruhsal yönden nasıl bir etki yaratacağını Pedagoga danışmalısınız.

    Her ne kadar çocuklarınız için en iyisini yaptığınızı düşüncenizde, bazen onların adına aldığınız kararlar onların geleceğinde ciddi problemler yaratabiliyor. Örneğin çocuğunuzun yerine meslek seçmeniz: eğer bu çocuğunuzun sevmediği ve yeteneği olmadığı alansa başarısızlığa ve bu başarısızlık hayatının diğer alanlarını da olumuz etkilemesine neden oluyor. Oysa çocuğun kendi istediği, yetenekli olduğu mesleği seçmesine izin verilse; çocuk çok başarılı ve sağlıklı birey olarak toplumda yer alacaktır. Maalesef bu örnekleri günümüzde sık yaşıyoruz. Çocuklarınız adına aldığınız bu kararlar çocuğunuzun ruh sağlığı için tehlikeli boyutlara gelince “eyvah şimdi ne yapacağız” diye Psikiyatrı, Psikologu gezmek yerine, Pedagoga sorunu çözmek için değil, öncelikle sorunun ortaya çıkmasını önlemek için düzenli gitmelisiniz

    Pedagog; çocuğunuzun zihinsel, duygusal, sosyal gelişim ve ruhsal sağlığı doktorudur.

    Şunu aklınızdan çıkarmayın nasıl ki çocuğunuzun ateşi çıkınca çocuk doktoruna götürüyorsanız, çocuğunuzun zihinsel, duygusal, sosyal gelişimi ve sağlığı için de Pedagoga gitmelisiniz. Pedagog çocuğun dünyasında her şeyin yolunda olup olmadığını değerlendirip, bir sorun varsa bunu aşmak için neler yapılabileceğinizi anlatır. Kısaca Pedagog çocuğunuzun sosyal, duygusal, zihinsel gelişim ve ruh sağlığı uzmanıdır ve çocuğunuzun gelişimi desteklemeniz için size yardımcı olur.

    Anne baba olmaya karar verdiğinizde ya da anne baba olacağını öğrendiğinizden itibaren düzenli olarak Pedagogla görüşmeye başlamalısınız.

  • DUYU BÜTÜNLEME TERAPİSİ NEDİR*

    DUYU BÜTÜNLEME TERAPİSİ NEDİR*

    Duyu bütünleme terapisi 1960 lı yıllarda Amerikalı doktor J.Ayres tarafından, University of Southern California ‘da yapılan araştırma ve çalışmaların ardından  uygulamaya konulmuş, devam eden süreçte tün dünyada, çocuklar için, özellikle otizm başta olmak üzere birçok problemin çözümünde oldukça önemli bir terapi yöntemi olarak uygulanmaya başlanmıştır.

    Duyu bütünleme terapisinde çocukların yaşadıkları duyusal tecrübelerin nörofizyolojik adaptasyonu ve çocuğun duruma uygun adaptif cevap açığa çıkarması sağlanır. Bu sayede çocuğun çevresiyle olan sosyal, duygusal ve fiziksel etkileşimine pozitif yansır.

    Kişinin vücudu ve çevresinden aldığı duyu bilgileri beyinde bilginin kavranması, yorumlanması ve bütünleştirilmesi işlemlerinden geçerek, ortaya çıkan duysal bilginin kullanılarak organize bir cevap açığa çıkarılması sağlanır. Böylece çocuk dış dünyadan gelen duyu bilgilerine adapte olur.

    Duyu bütünleme terapisi; direkt olarak çocuğun merkezi sinir sitemine etki ettiği için sinir sisteminin gelişimini sağlar.

    Normal Duyusal Sistemimiz 7 bölümden oluşmaktadır;

    Vestibuler Duyu (denge): İç kulakta yer alır. Yer çekimiyle bağlantılı olarak, vücudumuzun alan içerisinde nerede olduğunu, hızını, yönünü ve hareketini algılamamızı sağlar, bize bununla ilgili bilgi verir. Bu sistem vücudumuzu dengede tutmak ve vücudumuzun postürünü korumak için temeldir.

    Proprioseptif Duyu (vücut farkındalığı): Kaslarda ve eklemlerde yer alır ve vücudumuzun nerede olduğunu söyler. Bununla birlikte vücut parçalarının nerede olduğu ve nasıl hareket ettiklerine ilişkin bilgi verir.

    Tat Duyusu: Dildeki kimyasal alıcılar tarafından işlenir. Tatlı, ekşi, acı ve tuzlu gibi farklı tatları algılamamız sağlar.

    Koku Duyusu: Burundaki kimyasal alıcıların işlemesiyle yakın çevremizdeki kokular hakkında bilgi verir.

    Taktil Duyu (dokunma): Deride bulunur, vücudun en büyük organıdır. Dokunma, basınç ve ağrı seviyesiyle ilişkilidir ve bu suretle ısıyı (sıcak ve soğuğu) ayırt etmemize yardımcı olur. Dokunma sosyal gelişimin önemli bir parçasıdır. İçinde olduğumuz çevreyi ölçüp değerlendirmemize yardımcı olur ve buna uygun tepkiler geliştirmemizi sağlar.

    Görme Duyusu: Gözün retina kısmında yer alır ve ışık ile aktif hale gelir. Görme duyumuz nesneleri, insanları, renkleri, zıtlıkları ve uzamsal sınırları tanımamıza yardımcı olur.

    İşitme Duyusu: Havadaki ses dalgalarının, dış kulak yolu ile toplanarak, iç kulaktaki reseptörleri uyarması sonucu çevremizdeki sesleri algılar ve beyin sapında anlamlandırılır.

    Terapideki hedef çocuğun her zaman mutlu, iletişime açık ve ortamdaki uyaranları rahatlıkla tolere edebilir halde olmasını sağlamaktır. Olumlu tecrübeler öğrenmeyi kolaylaştırır. Seans sırasında mutlu olan çocuk iletişimi sürdürür ve oyun sırasında öğrendiği bilgileri günlük yaşamına çok daha kolay entegre eder. Çocuk ancak dünyayı normale en yakın şekilde algıladığında öğrenmeyi gerçekleştirebilir. Dünyayı en iyi algılama da ancak duyusal bütünlükle sağlanabilir.

    Terapinin temeli duyusal uyaranların, çocuğun ihtiyaçlarına ve sorunlarına göre planlanarak, çeşitli diyetler halinde çocuğa sunulmasıdır. 

    Duyu bütünleme terapisi sırasında her çocuk kendi içinde farklı bir birey olarak kabul edilir çünkü her çocuğun farklı duyusal bozuklukları ve elbette farklı bir kişiliği vardır.

    Terapi seanslarının başında çocuk değerlendirilir ve hangi alanlarda ne şekilde sorun yaşadığı tespit edilir. Çocuğun problem yaşadığı alanlardaki bozukluğun davranışlarına ne şekilde yansıdığı gözlemlenir ve  uygun terapi programı çizilir.

    Terapi sırasında aile sürecin en önemli parçasıdır ve terapistle aile, çocuğun da içinde olduğu bir takım gibi çalışmak zorundadır.

    Terapi süreci içinde standart bir terapinin dışında çocuğun terapi sırasındaki ihtiyaç ve arayışları göz önünde bulundurulur ve aileye de çocuğunun neye ihtiyacı olduğunu anlaması için eğitim verilir. Unutulmaması gereken en önemli nokta terapilere devam eden çocuğun bir birey olduğu ve asla standardize edilemeyeceğidir.

                          Terapiler çocuğun ve ihtiyaçlarının önderliğinde sürdürülür.

    Terapi sırasında seanslar çocuğa, ihtiyacı olduğu düzeydeki duyusal uyaranlarla donatılmış veya uyaranlardan arındırılmış oyunlar şekilde sunulur. Çocuğun seans sırasında terapistle sürekli iletişim halinde olması birinci hedeftir. Çünkü seans sırasında, yapılandırılmış ortamda, iletişim kuran, fikirler üreten, çözümler bulan, hayal eden, sosyalleşerek oyuna katılan çocuk; seanslar dışında da iletişimi sürdürecek ve günlük hayatındaki sosyal, fiziksel ve psikolojik sorunlarını atlatmaya başlayacaktır.

  • Çocuklarda burun karıştırma nedenleri ve çözüm yolları

    Başlığıma yerleştirdiğim ifadeyi belki pek çok kez söylediniz, belki başkalarından duydunuz.

    Burun karıştırma durumu, günlük yaşantımızda, kimsenin görmediği düşünüldüğünde çok sık rastladığımız davranıştır. Özellikle,trafikte bu duruma sıkça rastlarız. Eğer, kişiye bakıyorsak ve O da görmüşse hemen vazgeçecektir.

    Çocuklarda gördüğümüz buruna parmak sokmak, karıştırmak çeşitli nedenlere dayalı olabilir. Öncelikle 2-3 yaşlarında görüldüğünde kendisini, organlarını ve özelliklerini tanımak amaçlı olduğunu düşündürür. 6-7 aylarda bebeğin ayaklarını ağzına soktuğunu sıkça görmüşüzdür. Dudaklarını, dilini çevreyi ve kendini tanıma organları olarak kullanmaktadır.

    Burun, titrek tüyleriyle dışarıdan gelen havayı akciğerlere en süzülmüş haliyle gönderir. Hava soğuksa ılıtarak; hava sıcaksa nemlendirerek burun görevini yapar.
    Özellikle erken çocukluk döneminde, çocuğun burun karıştırması en çok ebeveynleri rahatsız eder. Çünkü, bu dönemde sıkça yaşanır. Uyarılar, kızmalar durumu değiştirmez. Öncelikle çocuğun üst solunum yollarından bir sorunu olup olmadığı doktor kontrolü ile araştırılır. Burun mukozasının ürettiği salgının kuruyup, rahatsız edip etmediği incelenir, gerekirse deniz suyu gibi spreylerle yumuşatılarak, burun temizlenmeye çalışılır. Çocukta alerjik burun akıntısı olup olmadığına bakılarak rahatsız bir durum varsa saptanır. Gereken tedavi uygulanır.
    Barsak solucanları burunda kaşıntı yaparlar ve çocuğun burnunu karıştırmasına sebep olabilirler. Dışkı kontrolü yapılmalıdır.

    Fizyolojik nedenlerden bir tanesi de gözlemlerime dayanarak, çocukların düşünme faaliyeti içindeyken burunlarını karıştırdığıdır. Karar verdikten sonra durumun devam etmediğidir.

    Ayrıca, can sıkıntısı, meşgul olacak birşeyler bulamamakta nedenlerden birisidir. Özellikle, çocuk bu duruma yakın hale gelirken, ondan’’ şunun kenarından tutup, bana yardım edebilir misin? ‘’gibi ellerini kullanacak faaliyetlere yönlendirmek yardımcı olacaktır. Oyun hamurları, kağıtla, artık malzemelerle çalışmalar, boya çalışmaları, parmak oyunları, elle oynanan top oyunları, ritm araçları ile çalışmalar,parmakla resimleri göstererek birlikte öykü okuma çalışmaları, boz-yaplar, lego türü elleri meşgul eden oyuncaklar, ilgiyi başka yöne çekmeye çalışmak, mümkün olduğunca etkili olacaktır.

    Çocukla, konuşularak toplumda hoş karşılanmayacağı, arkadaşlarının bu durumu sevmeyeceği, tuvalet ihtiyacı nasıl özel bir yerde gideriliyorsa, burun temizliği için lavabonun kullanılması, ya da mendille bir köşede temizlik yapılabileceği açıklanabilir.
    Eğer, çocuğumuz bir eğitim kurumuna devam ediyorsa, öğretmenle işbirliği ile sınıfta drama yapılarak bu durumun giderilmesine çalışılır. Evde ise anne-baba ve diğer yetişkinler MIŞ gibi yaparak durumu oynayabilirler. Burada dikkat edilmesi gereken durum, çocuğa burun karıştırmanın kimsenin hoşlanmayacağını vurgulama olmalı, örnek olay , çocuğun üzerinden oynanmamalıdır. Çocuğun kişiliğine, böyle yaparsa onu sevmeyeceğimize dair bir vurgu yapmaktan sakınılmalıdır. Erken yaşlarda, belki ilgi başka yere çekilerek dikkat bu konu üzerinden uzaklaştırılabilir. Drama ile anlayabilecek yaşta ise de drama yapılır.

    Çocukla iletişimde, ayrıca olumlama yaparak konuşmakta çok önemlidir. ‘yapma’ yı kullanacağımıza, olması gereken yöne ilgi çekilerek ‘şöyle yapalım, böyle yapalım mı ne dersin?’ gibi ifadeler kullanılmalıdır.

    Çocuğa doğru model olmakta önemlidir, çünkü çocuklar öncelikle anne-babalarını örnek alırlar. Biz farkına varmadan bu işi yapıyorsak, çocuktan burnunu karıştırmamasını isteyemeyiz.

    Ayrıca, anaokulu çağlarında sıkça rastlanan bir durum olduğu ve ailelerin, bu durumu hemen çözemeyebileceklerini kabul etmeleri gerektiğini söyleyebiliriz.

  • Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocukların Ölüm Kavramının Farkına Varışı:Çocuklarda kayıpla ilgili olarak uzmanlar iki konuda fikir birliği içindedirler.

    1) Tüm ayrılıklar koparılmak olarak değerlendirilir.

    2) Çocuğun ölen kişiyle geçirdiği süre ne kadar uzunsa, yas şekli yetişkinlerinkine o kadar benzer olur.

    Ölüm ve Dil Gelişimi: Yapılan araştırmalarda çocukların önemli bir kısmının ölüm sözcüğü hakkında düşünceleri olduğu gözlenmiştir. Çocukların hayat ile ilgili düşünceleri ise genelde hareketleri hayat işareti olarak gördükleri hareket etmeyen nesneleri cansız olarak nitelendirdikleri gözlemlenmiştir.

    Çocuğun Gözlemi ve Ölüm: Çocukların ilk yıllarından beri, hayvanlar, bitkiler ve çiçeklerin ölümü ile karşılaştıkları ve bu duruma reaksiyon gösterdikleri görülmüştür.

    ÖLÜME KARŞI TEPKİLER

    Ölüm olayına karşı tepkisini belirleyen şeyler, yaşı, içsel dayanıklılığı, ev ortamının güvenli olup olmadığı, ölen kişinin yakınlık derecesi, yetişkinlerin çocuğa verdikleri teselli şekli ve düzeyi, ve ölüm şeklidir.

    • 2 yaştan önce: çocuklarda nesne sürekliliği olmadığı için, bir şeyin eksikliğini hissederler. Ölüm uzun süreli bir yolculuk olarak algılanır. Çocuğun bu süreçten sonra eksik bir yaşantısı olacağı için çocuk ölen kişinin hayali imgesini yaşatmaya çalışır. Her ne kadar bilinçli bir süreç söz konusu olmasa da bakım veren kişiden ayrılık çocuklarda ayrılık anksiyetesini tetikler.
    • 3-5 yaş arasında: bu yaştaki çocuklar ölüm kavramını yaşamlarında fark ederler. Kuşların, böceklerin, bitkilerin öldüğü bilirler ancak bu ölümün bir geri dönüşü olduğunu zannederler. ^^Annem öldü biliyorum ama telefonda mı açmayacak^^ şeklinde beklentileri olabilir. Bu dönemdeki çocuk ölümü geçici bir durum olarak görür ve ölümle ilgili soyut düşünceleri anlamakta güçlük çeker. Diğer taraftan bu yaş fallik döneme tekabül ettiğinden oidepus ve elektra kompleksi sürecinde farklı sıkıntılar oluşabilir.
    5 ile 10 yaş arasında: Beş-dokuz yaş arasında çocuk, ölümün gerçek olduğunu kavrar ancak kendi başına gelebileceğini düşünmez. On yaşından sonra ölümün kendi başına da gelebileceğini ve evrensel bir olgu olduğunu kavramaya başlar. Tepkilerini daha çok oyunlarda ve arkadaş arasındaki davranışlarda sergilerler
    10-13 yaş arasında: ölümü anlarlar, kabul ederler ancak verdikleri yas tepkileri yetişkinlerinkinden farkıdır. Bitkilerin yada hayvanların ölümlerine tepki verirken, yakınlarının ölümüne tepki vermiyormuş gibi görünebilirler. Bunun nedeni bir hayvanın ölümüyle baş edebilirken, bir insanın ölümüyle yüzleşmek daha tehdit edicidir.
    Ergenler zamanlarının önemli bir bölümünü ölüm hakkında felsefe yaparak, düşünüp, hayal kurarak geçirebilirler. “Hayat nedir ? “ , “Ölüm nedir ? “, “Ben kimim ?” gibi sorulara yanıt ararlar. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilir ve kendi cenaze törenlerini hayal ederek, kimlerin geleceğini, kendilerini ne kadar kötü hissedeceklerini, sağken ölene karşı daha iyi davranmaları gerektiğine ilişkin pişmanlık duyacaklarını düşünebilirler. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilirler.2 yaşında erkek bir çocuğun annesini kaybetmesi durumunda; hayali bir anne imgesi yaratır, annenin yerine geçebilecek etkili birinin olmaması durumunda, sürekli olarak kadın arayan ancak sadık olamayan ve bu yüzden sık partner değiştiren biri olabilir. Yada tam tersi karşı cins ile bağımlı ilişkiler kuran ve genelde kendinden daha büyük kadınlara yönelen biri olabilir.

    3 yaşından ebeveyn kaybı yaşayan bir çocuk sevilmediğini düşünebilir ve ilerleyen yaşamında kişiler arası ilişkilerde sürekli olarak sevgi arayışında bulunabilir. Yada sevilemezlik şeması oluşturarak düşük benlik saygısına sahip biri olabilir.

    3-5 yaşındaki bir kız çocuk babasını kaybederse ilerleyen yaşantısında sürekli olarak özdeşleşebileceği güçlü bir baba modeline benzeyen erkekler arayan biri olabilir. Yada saldırgan ve gergin davranışlar sergileyen, rekabetten kaçınan biri olabilir

    ÇOCUKLARDA SIK GÖRÜLEN YAS TEPKİLERİ

    Kaygı: Sevilen birinin kaybı ile çocuklarda temel güven duygusu sarsılır, kendilerinin ve diğer sevdiklerinin başına bir şey gelebileceği düşüncesi ile kaygılanabilirler. Korku ve kaygı düşünceleri; okula gitmek istememe, evde tek başına olmak istememe, karanlıktan korkmak, isteğini diretmek vb. şekilde ortaya çıkabilir.

    Uykuya dalmada güçlük: Eğer ölümle ilgili güçlü anılar varsa, bunlar düşünmeye daha müsait akşam saatlerinde çocuğun aklına gelir. Bu durum çocuğun uykuya dalmasını geciktirebilir.

    Üzüntü ve Özlem: Yaşadığı travmatik olaydan sonra çocuk daha çok içine kapanabilir, çevresindekileri üzmemek için üzüntüsünü dışarı göstermeyebilir.

    Öfke ve Dışa Vurma: Çocuklar üzüntülerinin sonucunda, tekme atarak ya da çevrelerine zarar vererek tepki gösterebilirler. Sevdiği kişiyi aldığı için Tanrı’ya ya da ölüme kızabilir, kendilerini terk ettiği için ölen kişiye kızabilirler

    Suçluluk, kendini kınama ve utanç: Suçluluk tepkileri genellikle ölüm olayından önce yaptıkları ve düşündükleri ile ilgilidir.ÇOCUKLARIN YAS KONUSUNDA EĞİTİMİGenelde aileler çocuklarının ölümle ilgili eğitimlerini derece derece yükseltmeye çalışırlar; inkar, cennet hikayeleri ya da ölünün geri gelişi ve çocukların ölmeyeceği hayatın erken dönemlerinde çocukların yaşamlarına yerleştirilir. Kübler Roos cennet, Tanrı ve meleklerle ilgili peri masallarının çocukların kafasına sokulmasını kesinlikle reddeder. Ancak ölüm konusunda endişelenen çocuklarla yaptığı çalışmalarda o da inkara dayalı çalışmalar yapmıştır. Çocuklara “insanın ölüm anında “bir kelebek gibi” dönüşüm geçirerek ya da özgür hale gelerek” rahatlatıcı ve insanı çağırmakta olan bir geleceğe doğru yola çıktığını söylemektedir. Sandor Ferenchzi; “gerçeğin gücünün azaltılmasının, gerçeğe aldırmamayla kabul etmek arasında geçiş aşaması olduğunu söylemiştir”. Jerome Bruner “her konu, herhangi bir gelişim aşamasındaki her çocuğa entelektüel dürüstlükle etkin bir şekilde öğretilebilir” görüşünü kabul etmekte ve çocuğun ölüm kavramını gerçekçi bir şekilde derece derece anlayışına yardımcı olmaya çalışmıştır.

    • Çocuğa ölüm haberi sakin bir ortamda ve sevdiği yetişkinler tarafından verilmelidir.
    Çocuğun sorduğu sorulara mümkün olduğunda yaşına uygun kısa ve açık cevaplar verilmelidir. Ölmüş bir hayvan yada bitkiden yola çıkarak ölüm olgusu anlatılabilir.
    Uyku, yolculuk tanrı, cennet, melekler gibi kavramlar kullanılmamalıdır.
    Çocuğun yas tepkilerine saygı duyulmalı, cenaze törene vb ritüellerde çocuk da bulundurulmalı, örneğin tabuna dokunmasına yada ölüye bir hediye verilmesine izin verilmelidir.
    Çocuğun yaşamına dair kaygıları giderilmeli, başka insanların ölmeyeceği, ilerleyen süreçte yemek, harçlık, okul, ev yaşantısı gibi konuların aynen devam edeceği, nerde yaşamaya devam edeceği anlatılmalıdır.
    Duygularının farkına vardırılarak aynalama yapılmalıdır. Kendi başınızdan geçmiş ölüm olaylarında neleri merak ettiğinizi; ailedeki bu kayıpla ilgili olarak yaşadığınız duyguları paylaşın. Ama asla, “Metin olmalısın, ağlamamalısın, sen ağlarsan o da üzülür gibi” sözlerle, neler hissetmesi, neler hissetmemesi gerektiğini söylemeyin.
    Çocukta görülebilecek olası regresif yada saldırgan davranışların geçici olduğu göz önünde bulundurularak, anlayışlı davranılmalıdır. Ortalama yas sürecinin 6 ay kadar süreceği unutulmamalıdır.
    Ölen kişi ile ilgili olan eşyalar fotoğraflar vb ortada kalmaya devam etmelidir. Ancak gerekirse sayısı azaltılmalıdır.
    Çocuğu yasını resim, oyun vb etkinliklerle ifade edilmesine olanak sağlanmalıdır.
    Mümkün olduğunca hem çocuk hem de geri kalan bireyler normal gündelik yaşama devam etmelidir. Okul sosyal aktiviteler vb ne bir an önce dönülmeli hayatın devam ettiği hissettirilmelidir.
    Evden çok uzun süreliğine uzaklaşılmamalı, evde yaşamaya devam edilmelidir.
    Özellikle okul öncesi dönemde ki çocuklarda ölen kişiye karşı yapılmış bir davranışın yada bu kişiye dair düşünülmüş bir şeyin ölüme yol açtığı düşüncesi oluşabileceğinden ölüm durumunun kendisiyle ilgili bir şey olmadığı vurgulanmalı.
    Kimsenin kendisini bırakmayacağına, onu sevip bakacağına inanabilmesi için, şefkat ve ilginizi sık sık, çok açık bir biçimde gösterin.
    Sorularına yanıt vermiş olsanız bile o size tekrar tekrar sorabilir. Sabırlı davranın ve sorularını tekrar tekrar yanıtlayın. Bazen çocuğun sorularının cevaplanması kadar sormaya cesaret edemediği ancak sizin sezdiğiniz ihtiyaçları da önemli olabilir. Bunların hepsi için çocuğu tatmin edecek şekilde açıklama yapmaya dikkat edin.

    ÇOCUKLALA YAS SÜRECİNDE İLGİLENME

    Anne ve babalar için danışmanlık: Ebeveynlerin olayla yüzleşme aşamasını geçirebilmeleri ve çocukların gösterebileceği yas tepkileri hakkında bilgi edinmeleri, onların sorunlarına hazırlıklı olabilmeleri ve çocuklarla en iyi şekilde nasıl iletişim kuracakları yönünde yardım almaları gerekir.

    • Çocuklara ölüm haberinin verilmesi: Çocuğa ölüm haberinin anne-babasının ya da duygusal olarak yakın olan birinin vermesi gerekebilir. Çocuğa bu tür bir haber uygun bir zaman da verilmelidir. Çocuğun düşünmesi için zaman verilmeli ve soru bonbardımanına tutulmamalıdır.
    Çocukların törene katılması: Aileler genelde bu gibi durumlarda çocukları kendi dünyalarından uzak tutma eğilimindedirler. Ancak çocuklarda yas duygularını, hayaller yerine somut temellere dayandırmak ve törene katılmak isteyebilirler, onların ölümü inkar etmelerinin pekiştirilmemesi için, cenaze törenlerine katılmalarına izin verilmelidir ancak kesinlikle zorlanmamalıdırlar.

    • Uygun bir biçimde hazırlama: Eğer çocuk ölüyü görmek isterse, çocuk içeri alınmadan önce bir yetişkinin önce içeri girerek ölen kişinin her zamankinden nasıl farklı göründüğünü çocuğa anlatmak gerekmektedir.

    • Güvenilir bir yetişkin arkadaşlığı: Tören sırasında çocuğa güvendiği bir yetişkin arkadaşı eşlik etmelidir.

    • Yasın somut ifadesi: Çocuklar yaslarını somut olarak ifade etmeye ihtiyaç duyar. Bu tür bir istekleri olduğu fark edildiğinde, tabutun üstüne bir şey (mektup, resim, çiçek vb.) bırakması konusunda teşvik onları rahatlatabilir.

    Gerek yetişkinlerin gerekse de çocuğun bu süreci en az örselenmeyle ve sağlıklı bir şekilde geçirmesi için psikologlardan destek alın.

  • Çocukların ev ödevlerini başkalarının yapmasının sakıncaları

    Anne- babalar, çocuklarının her türlü sorunununu çözmek için kendilerini sorumlu hissederler. Burada problemin ne olduğu ve ne şekilde yardımcı olunması gerektiğinin bilinmesi önem kazanmaktadır. Tüm sorunları anne-baba çözerse, gelecekte nasıl bir durum onları beklemektedir? Bu sorunun yanıtı, çocuk ve aile açısından mutlaka değerlendirilmelidir. Çocuklar, sorunlarını çözerek büyürler, bu fırsat onlara tanınmalıdır. Hatta, özel olarak çözülmesi gereken ortamlar bile yaratılabilir. Örneğin, yeni yürümeye başlayan bir çocuğun düştükten sonra yerden kalkması, onun için problemdir. Bebeğin, uzaktaki bir objeyi almak için uzanması ve başarması; onun için sorunun çözümüdür.
    Problem çözme davranışı desteklenmesi gerekirken; anne-baba çocuklarının ödevlerini kendileri yaparsa çocuklarını bu süreçten yoksun bırakırlar.

    Ev ödevleri, dersin bireysel kısmıdır, öğrenilenleri pekiştirmek ve eksikleri tamamlamak amaçlı verilir. Farklı malzemeler, değişik, boyutlu uygulamalara yer verilir. Çocuk, öğrenmenin bu boyutundan eksik kalmamalıdır. Belki, yetişkinler için karton, boya, artık malzemeler ile çalışmalar çocuğun altından kalkamayacağı şeklinde algılanıp, kendileri tarafından yapılmaya çalışılsa da; bu çalışmalar öğrenci için önemlidir.

    Dikkat edilecek husus; sınıfça ORTAK karar alınıp; yetişkinlerin YAPMADIĞI ödevlerin sınıfa getirilmesidir. Okullarda sanki anne-babaların ödevleri yarışmaktadır. En güzel ödevi yapma ve nota dayalı sistem olduğu için yetişkinler, ellerinden geleni yapmaktadır!!! Bu şekilde ödevler asıl amacına hizmet etmemektedir. Yetişkinler, ancak malzemeleri sağlamalı ve rehberlik yapmalıdır.

    Ödev yapmak, bir sorumluluktur. Çocukta sorumluluk duygularının gelişmesine destektir. Anne-babanın görevi; çocuğa, ödevlerini sağlıklı bir şekilde yapabileceği ortam hazırlamaktır.

    Ödevleri anne-babanın yapması, ya da başkasının yapması çocuğa ödevle ilgili olarak, hiçbir şey kazandırmayacaktır. Çocuğa, rehberlik yapılabilir; ödev yapmak asla!
    Çocuğun özgüvenini zedeler, ileriki hayatı için çok önemli olan bu kazanımı elde edememiş olur. Yapabilme, başarabilme duygusunu yaşamasına engeldir. Çocuk zorlanıyorsa öğretmen ile iletişim kurulmalı, ödevlerde belki yeniden yapılanma sağlanmalıdır. Öğretmen de çocukların gelişim ve yaşlarına özen göstererek, çocuğun gözünü korkutmayacak ödevler vermeli ve çocukların hevesle yapmalarını sağlamalıdır.
    Çocuk, motivasyon konusunda desteklenmelidir. Çocukla birlikte, ödev yapmanın gerekliliği ile ilgili anlaşma sağlanmalıdır. Aslında ödevler, her çocuğun gelişim düzeyine ve psikolojik yönüne uygun olarak caydırıcı olmayıp, çocuk, başardıkça artırılarak düzenlenmelidir. Bu noktada aile, okul ve belki uzmanlar işbirliği içinde olmalıdır.
    Aynı yılın çocukları sınıfta farklılık yaratmakta; yılın başında ve sonundaki aylarda doğan çocuklar birarada bulunmaktadır. Buna ayrıca değişik gelişim düzeylerini, algılama biçimlerindeki farklılıkları, duyusal (işitsel, dokunsal, görsel vb.) zeka türlerini de eklersek; ödev yapma ile ilgili bireyselliğin önemli olduğu ortaya çıkacaktır. Tüm, bu saptamalardan sonra verilen ödevleri çocukların kendilerinin yapmaları başarı yönünde etkili olacaktır; ödevden beklentileri karşılayacaktır.

    Ödev bilinci kazandırmak bu konuda önemlidir. Çocuk, kendisine eziyet olsun diye ödev yaptığı fikrine sahip olmamalıdır. Ödev yapmaya neden ihtiyaç olduğu çocuklara kavratılmalıdır. Öğrenilen bilgilerin kalıcı olması ve unutulmaması için ödevlerin beyin çalışmasını desteklediği anlatılmalıdır.Ödevlerinde zamanında yapılmasının önemi üzerinde durulmalıdır.

    Ödevleri, çocuğunuzun yapması dileğiyle…

    ÖZNUR SİMAV
    PEDAGOG-AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI

  • Otizm

    Otizm

    Otizm, yaşamın ilk 3 yılında ortaya çıkan şiddetli ve yoğun farklılık gösteren bir gelişim bozukluğudur. Bu nörolojik bozukluğun etkilediği alanlar, normal gelişmekte olan sosyal etkileşim ve iletişim becerileridir. Otizmi olan çocuk ve yetişkinler, sözlü ve sözsüz iletişimde, sosyal etkileşimde ve oyun aktivitelerinde zorluk çekerler
    Otizm, Yaygın Gelişim Bozukluğu’ nun altındaki 5 bozukluktan biridir. Diğerlerini saymak gerekirse; Asperger Bozukluğu, Rett Bozukluğu, Çocukluk Dezintegratif Bozukluk (CDD), Belirlenmişin Dışındaki Yaygın Gelişm Bozuklukları (PDD-NOS) . Bu bozuklukların hepsi APA’nın DSM-IV-TR tanımlarıyla bulunmaktadır. 
    Otizmin Sebepleri
    Otizmin, tek bir sebebe bağlı olmasa da beyin yapısındaki anormal yapıdan ve işleyişten kaynaklandığı kabul edilmektedir. Beyin taramaları, normal ve otistik çocuk beyinleri arasındaki yapı farklılığını açıkça gözler önüne sermektedir. Birçok değişik teorinin araştırmacıları, bu farklılığın sebebinin kalıtımla, genetikle veya medikal problemlerle ilişkili olup olmadığını araştırmaktadır. Çoğu ailede, otizmin yarattığı birtakım yetersizliklerin değişik şekillerde görülmesi, bu bozukluğun genetik etkilerinin olması ihtimalini güçlendirmektedir. Tek bir genin otizme sebep olduğu belirlenememişse de, gen kodlama birleşenlerindeki düzensizliğin kalıtımsal olup olmadığı hala araştırılmaktadır. Bazı çocukların otizime yatkın olarak doğduğu ispatlanmış olsa da, araştırmacılar hala tek bir tetikleyici faktörün otizme sebep olabileceği konusunda hemfikir olamamışlardır. 
    Otizme sebep olan genetik faktörleri araştıranların yanısıra, diğer araştırmacılar da hamilelik problemleri, çevresel faktörleri örneğin virüsel enfeksiyonları, metobolik dengesizlikleri veya çevredeki zararlı kimyasalları da incelemektedir.
    Otizme, bazı medikal durumları olan insanlarda daha sık rastlanmaktadır. Örneğin, Fragil x (kırılgan x) sendromu, , tüberoz skleroz*, konjenital rubella-doğumsal kızamık ve PKU bunlardandır. Bazı zararlı maddeler, hamilelik esnasında alındığında otizm riskini arttırabilmektedir. 2002 yılında yapılan Toksik Atıklar ve Kayıtlı olan Hastalıklar (ATSDR) adlı konferansta zararlı kimyasal atıkların, otizmle tam anlamıyla bağlantısı olmadığına dair kanıtlar sunulmuştur. Ancak, bu konudaki araştırmalar oldukça kısıtlıdır ve daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. Bir diğer soru olan MMR aşısı ve otizm arasındaki ilişki hala tartışılmaktadır. 2001 deki, İlaç Ensitüsü tarafından yapılan araştırmanın sonucunda, bu bağ reddedilse de, bu konuda da daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. 
    Sebebi her ne olursa olsun, açıkça görünen şu ki çocuklar otizm ve PDD ile veya bu hastalıkları geliştirme riski ile doğuyorlar. Bunların sebebi kötü annne-babalık ile bağlanamaz. Otizm bir ruhsal hastalık da değildir. Otizmli çocuklar , böyle davranmayı seçmemiş, ele avuca sığmaz çocuklardır. Bunun yanısıra, bugün hala otizme sebep olabilecek psikolojik faktörler bilinmemektedir.
    *İyi huylu urlar, gelişme geriliği, nöbetler, görme kusurları ve zeka geriliği ile tanımlanan otozomal baskın kalıtsal bir hastalık.
    Otizmin Görülme Sıklığı
    Otizm en sık görünen Yaygın Gelişim Bozukluğudur. Yaklaşık olarak 1,000 kişide 2 ile 6 kişiyi etkilemektedir (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi,2001). Bu rakamların giderek artış gösterdiği saptanmıştır.
    Bütün dünyada tutarlıklık gösteren sonuçlara göre otizm, erkeklerde kızlara göre 4 kat daha yaygın görülmektedir. Ayrıca, ırk, köken, sosyal sınırlar, ailenin geliri, yaşam tarzı ve eğitim derecesi otizmin oluşmasında etkili faktörler değildir.
    Otizm Öndeğerlendirme Ölçeği 1) Çocuğunuz gözünüze 1-2 saniyeden fazla süre bakar mı?
    Evet/Hayır

    2) Çocuğunuz istediği bir şeyi göstermek için işaret parmağını kullanır mı? 
    Evet/Hayır

    3) Çocuğunuz size göstermek, paylaşmak üzere nesneleri size getirir mi?
    Evet/Hayır

    4) Çocuğunuz isteklerini sözlü olarak anlatabilir mi?
    Evet/Hayır

    5) Çocuğunuz çevresindeki kişilerin ona ne demek istediğini anlayabiliyor mu?
    Evet/Hayır

    6) Çocuğunuzun konuşması (eğer varsa) yaşıtlarınınki gibi midir?
    Evet/Hayır

    7) Çocuğunuz gördüğü ya da sizin istediğiniz hareketleri taklit edebilir mi?
    Evet/Hayır

    8) Çocuğunuz evcilik türü oyunlar oynar mı?
    Evet/Hayır

    9) Çocuğunuz diğer çocuklarla ilgilenir, onlarla birlikte olmak ister mi?
    Evet/Hayır

    10) Çocuğunuzun “tanıdığı kişi”, “yabancı kişi” ayırımı yapar mı? 
    Evet/Hayır

    11) Çocuğunuz yeni durumlarla ilgilenir, merak eder mi?
    Evet/Hayır 

    12) Çocuğunuzun davranışlarının anlamını çözmek çoğunlukla mümkün müdür?
    Evet/Hayır

    * Soruların çoğuna “hayır” yanıtını verdiyseniz bir uzmanla görüşmenizde yarar olabilir. 

    Otizm Tanısı
    Otizmin tıbbi bir testi bulunmamaktadır. Tam olarak teşhisi kişilerin iletişimlerinin gözlemlenmesine dayanmalıdır. Bunun yanısıra, otizmin birçok belirtisinin diğer hastalıklarla da benzeşmesinden dolayı, kesin bir tanı için bazı tıbbi testlere de gereksinim duyulmaktadır.Tek ve kısa bir gözlem de kişinin kabiliyetleri ve davranışları hakkında doğru bir resim çizmeyecektir. Ailesel veya kişi ile ilgilenen kişilerin vereceği bilgiler ve gelişimsel geçmişi, kesin bir tanımlamayı oluşturmadaki önemli parçalardır. İlk bakışta, bazı otizmli kişiler zeka geriliğine, davranış bozukluklarına, duyma problemlerine ve alışılmadık davranışlara sahipmiş gibi görünebilirler. Bu tip durumlar otizmle birlikte görülse de diğer durumlardan ayırımı yapmak ve erken teşhiste bulunup gerekli eğitim ve tedavi yöntemlerinin uygulanması gerekir. Erken Tanı
    Araştırmalar, erken tanının otizmi olan kişilerde belirgin iyiye gidişlere neden olduğunu göstermiştir. Erken teşhis edilmiş çocuk, özel hazırlanmış programlardan daha erken yararlanmaya başlayacağından daha etkili sonuçlar alacaktır.
    Tanı Yöntemleri
    Otizmin karekteristik özellikleri bebeklikte (18-24 aylık) bazen belli olsa da, genellikle erken çocuklukta (24 aydan 6 yaşına kadar) kendini gösterir. Doktora kontrole gittiğinizde, bebeğinizin gelişimini anlamak için, ‘gelişim taraması’ yapabilir. Amerika’daki Milli Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Ensitüsü (NICHD) tarafından yapılan listeye göre, çocuğun 5 ana davranışında otizm araştırması yapılmaktaktadır:
    – 12 aylıkken heceleme yoktur
    – 12 aylıkken hiç mimik yoktur
    – 16 aylıkken tekli kelimeler söylememiştir
    – 24 aylıkken kendi başına ikili kelime grubu oluşturmamıştır
    – Herhangi bir yaşta dilsel veya sosyal becerilerde kayıp yaşanmıştır
    Bu beş maddeden herhangi birine sahip olması çocuğunuzun otistik olması demek değildir. Bu bozukluk çok çeşitli özelliklere sahip olabilir; bu sebeple değerlendirmenin çeşitli alanlardan, örneğin nörolog, psikolog, gelişim pediyatristi, konuşma/dil terapisti ve ile uzmanlık alanı otizm olan ilgili profesyoneller tarafından ele alınması gerekmektedir.
    Otizm tanısını koyabilmek için tek bir davranış veya iletişim testi yoktur. Tanı koymada birçok değişik tarama yöntemlerinden yararlanılır.
    1. CARS DERECELENDİRME SİSTEMİ (Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği): 1970’de geliştirilen sistem, davranışların gözlemlenmesine dayanır. Çocukların, diğer insanlarla ilişkileri, vücütlarını kullanmaları, değişikliğe adaptasyonları, cevapları dinlemeleri, sözlü iletişimleri profesyoneller tarafından 15- puanlı ölçek ile değerlendirilir. 
    2. CHAT ( Küçük Çocuklar için Otizm Tarama Listesi): Simon Baron- Cohen tarafından geliştirilen bu soru listesi, 18 aylık kadar küçük çocukları incelemede kullanılır. İki kısımdan oluşan soru formu içerir. Bir tanesi anne-baba, diğeri de çocuğun doktoru içindir.
    3. OTİZM TARAMA TESTİ: 40 maddeden oluşan testte, 4 yaş ve daha üzeri çocukların iletişim becerileri ve sosyal yapıları değerlendirilir.
    4. İKİ YAŞ İÇİN TARAMA TESTİ: Üç ana alana, oyun, motor hareketleri, taklit etme ve dikkat toplama alanlarına bakılarak, iki yaş altındaki çocuklarda otizm verileri olup olmadığı anlaşılır. 
    Uzmanlarla Konsültasyon
    Siz veya çocuğununuzun doktoru otizimden şüphelenirseniz, çocuğu bu konuda uzmanlaşmış birinin görmesi gerekir. Bu gelişim uzmanı, psikolog veya psikiyatrist olabilir. Bu profesyoneller, çocuğunuzu belirlenmiş alanlarda teste ve gözleme tabi tutacaklardır. Değişik alanlarda uzmanlaşmış olan bu kişiler, bir değerlendirme takımı halinde tedavi programı hazırlayacaktır.
    Bu konuda aile ve uzmanların iş birliği içinde çalışması çok önemlidir. Çünkü, uzmanlar, çocuğun eğitim seçenekleri için tavsiyeler vermede kendi deneyim ve bilgilerinden yararlanırken, siz de çocuğun yapabilecekleri ve ihtiyaçlarını hakkındaki bilginizden yararlanacaksınız. Tedavi programlarında aile ile uzmanlar arasındaki iletişim, çocuğun gelişimini izlemede çok önemli bir yer tutar. Uzmanlarla çalışmada birkaç önemli noktayı vurgulayacak olursak:
    Bilgilenin: Bakımında aktif rol oynayacağınız için, çocuğunuzun yetersizlileri hakkında öğrenebildiğiniz kadar çok şey öğrenmeye çalışın. Uzmanlar anlamadığınız terimler kullandığında, onlardan bunları açıklamalarını isteyin.
    Hazırlıklı olun: Doktorla, terapistle ve okul personeliyle görüşmeye giderken hazırlıklı olun. Merak ettiklerinizi ve sorularınızı yazın, cevapları not alın.
    Organize olun: Birçok aile, çocuklarının tanı ve tedavisi hakkındaki detayları düzenli bir şekilde not eder.
    İletişim: İyi veya kötü, ama uzmanlarla mutlaka açık iletişimi sağlayın. Eğer uzmanla, onun verdiği tavsiye hakkında hemfikir değilseniz, özellikle nedenini sorun.
    Tanı Konulduktan Sonra
    Genellikle, tanının konulmasının hemen sonrasında , aile için karmaşıklık, kızgınlık ve hayalkırıklığı gibi hisler zorluklara sebep olabilir. Bunlar normal duygulardır. Fakat yaşam otizm tanısından sonra da devam ediyor. Hayat otistik bir çocuk için ve onu tanıma ayrıcalığına sahip olan kişiler için denemeye değer olabilir. Bunu kabul etmek her zaman çok kolay olmasa da, çocuğunuza yaşadığı dünyayı ilginç bulmayı ve oranın sevilebilir bir yer olduğunu öğretebilirsiniz.

  • Teknoloji bağımlılığının yol açtığı : hikikomori hastalığı

    DİKKAT !!! HİKİKOMORİ GELİYOR…

    Hikikomori, Japonca da “elini, ayağını çekmek” anlamına geliyor. Bu terim teknolojinin merkezi diyebileceğimiz Japonya dan yayılmış ve 21. Yüzyılın hastalığı olarak tanımlanıyor. Japonlar, geleneksel yaklaşımlarından dolayı, özellikle erkek çocuklarının her türlü hizmetini ayağına kadar getirdikleri için bu hastalık yaygınlaşmış durumda. Dünyada ve Türkiye de de tehlikeli bir seyir izliyor. Erken teşhis edilmeli, en güzeli de Hikikomori ye neden olabilecek durumlar kontrol altına alınmalıdır.

    Bu hastalık, her ne kadar teknolojinin yarattığı bir hastalık olarak görülse de temelde başka nedenlere dayanıyor. Kişi, teknoloji ile ilgilenerek kendisini sosyal çevreye kapatıyor. Bilgisayar ekranı ile sanal alemde iletişim kuruyor. Bu iletişim, öyle boyutlara geliyor ki artık kişi tüm temel ihtiyaçlarını odasında karşılıyor. Yemeğini ailesi ile yemiyor, odasında yemek, uyumak dahil tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Hatta, o kadar büyük boyutlara kadar gelebiliyor ki tuvalet ihtiyacını bile odasında giderenler olabiliyor.
    Hikikomori hastalığı, büyük oranda erkeklerde ve 15 yaşlarında görülüyor. Bu kişiler, sanal bir dünyada olmanın rahatlığını yaşıyorlar, herşeyi kendi istedikleri şekilde yönetebiliyorlar, karşı çıkan olmuyor. Kişi kendi kendisine yaşıyor, aileden kişilerle bile iletişim kurmak istemiyor. Belki, ayda bir, yakın bir yere,birşey almaya gidiyor. Asosyal olma durumu pek farkedilmiyor. Kişinin kendi tercihi olarak düşünülüyor. Günümüzde, çocuk odalarının içe dönük kullanılması, sadece çocuğa özel olarak düşünülmesi, evlerde ısıtma alanının ve kullanım alanının geniş olması bireyler arasındaki iletişimi ister istemez azaltıyor.

    Hikikomori hastalığı, başlangıçta bilgisayar, internet düşkünlüğü ya da bağımlılığı olarak tanımlanıyor. Aileler, önceleri, çocuklarının dışarıda kendilerinin bilmediği bir yerde zaman geçireceğine, evde olmalarını tercih ediyorlar. Ancak, durum bakıyorlar ki hikikomori haline gelmiş. Hikikomori, bu tür kişileri tanımlamak anlamında da kullanılıyor, isim olarak ta kullanılıyor.

    13-14 yaşlarında başlayan hikikomoride önergenlikte olan erkek çocuklar, odalarında ders çalışıyor diye düşünülmemeli, teknolojik araçların kontrol altında kullanılmasına izin verilmelidir. Bunun yanında çocukların derslerde aşırıya kaçmamaları, günün planlı kullanımı da önemlidir. Kız çocuklar da dikkatle izlenmeli, iletişim sağlıklı şekilde devam etmelidir.

    Bilgisayarlar, ortak kullanım alanında, örneğin, salonda kullanılmalı, aileler kendilerini teknolojik alanda geliştirmeye önem vermeli ki takip edebilsinler; çocuklar, odalarında ders çalışırken, tamamen kontrolsüz bırakılmamalı, mümkünse oda kapısı kapatılmamalı, çocuğun odasına zaman zaman girerek, aileden kopuk bir durum yaratılmamalıdır.

    Altta yatan nedenin iyi gitmeyen gönül ilişkileri de olabileceği düşünülerek, çocuk ve gençler aile desteğinden yoksun bırakılıp, kendi içlerine kapanmalarına neden olabilecek durumlar yaratılmaktan kaçınılmalıdır. Gence kendini iyi ifade edebilecek ortam evde her zaman için sağlanmış olmalıdır. Çocuk ve gençler, sosyal ilişkilere yönlendirilmeli, açık hava oyunlarına ve arkadaşlık ilişkilerine ortam hazırlanmalıdır. Bilgisayar ve internet, oyun ağırlıklı değil; gerçek ihtiyaca yönelik olarak kullanılmalıdır. Burada anne- babanın örnek olduğunu da belirtmeden geçemeyiz.

    Kaybedilmiş kuşaklar yaratmak istemiyorsak elimizde ve evimizdeki tehlikenin farkına varmalı, geç kalmadan önlemlerimizi almalı, gerekirse uzmanlardan yardım alabilmeliyiz.
    Aileler, olabildiğince sabah kahvaltılarında ve akşam yemeklerinde bir arada olmalı, aile bireyleri günü, konuşarak değerlendirebilmelidir. Herkes günü nasıl geçirdiğini anlatabilmelidir. Çocuk ve gençler, daha çok dinlenmeli, etkin dinleme yapılmalıdır.
    Çocukların eğitiminde, otokontrol sahibi olabilmeleri amaçlanmalıdır. Teknolojik araçların en verimli şekilde nasıl kullanılabileceği, zamanın ne kadar önemli olduğu üzerinde durularak, bilgiler tartışılmalıdır. Aile ile çocuk-genç arasındaki bağlar kuvvetlendirilmeli, ortak paylaşımlar çoğaltılmalıdır.

    ÖZNUR SİMAV
    AİLE DANIŞMANI-KURUCU-PEDAGOG

  • Aşk ve Evlilik Üzerine

    Aşk ve Evlilik Üzerine

    “Eşimle 6 yıllık evliyiz, her şey evlenmeden önceki gibi olsun istiyorum ama ne yaparsam yapayım hiç bir şey eskisi gibi olmuyor, çok çaresizim.”

    “Eşim bana eskisi gibi ilgi göstermiyor.”

    “Eşimle eskiden çok güzel vakit geçirirdik, çocuklar doğduğundan beri sadece aynı evi paylaşan iki yabancı gibiyiz.”

    “Eşim çocuklar doğduktan sonra beni tamamen unuttu, tüm odak noktası çocuklar oldu.”

    “Eşimden görmediğim ilgiyi dışarıda bulmaktan ve buna engel olamamaktan çok korkuyorum.”

    Evlilikte ilişki problemlerine baktığımız zaman kadın olsun erkek olsun temel problemlerin yukarıda bahsedilen problemler olduğu görülmektedir. Eğer sizde evliliğinizde bu tarz problemler yaşıyorsanız bu yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum.

    İlişki kavramı, aşk ve sevgi kavramları üzerine kuruludur. Karşı cinsi önce fiziksel olarak beğeniriz, sonra onu tanıdıkça aşık olmaya başlarız. Aşık olduğumuz bir kişiye ise saygısızlık yapmamız hemen hemen imkansızdır çünkü onu kırmak, üzmek, incitmek istemeyiz. Günümüzde yapılan en büyük hatalardan biri aşk ve sevgi kavramlarını birbirine karıştırmaktır. Biz her şeyi, herkesi sevebiliriz; annemizi, babamızı, arkadaşımızı, kedimizi, köpeğimizi… hatta o kadar çok severiz ki bir çoğumuz “canımdan bile çok seviyorum” cümlesini hayatımızda mutlaka birkaç kez kullanmışızdır. Ama aşk çok daha farklı bir duygudur. Aşık olduğumuz kişiyi sürekli düşünürüz, hep onunla beraber olmak isteriz, olamadığımız zaman kendimizi dünyanın en mutsuz insanı hissederiz, öyle güçlü bir duygudur ki, yeri geldiğinde çok seviyoruz dediğimiz insanları bile gözümüz görmez olur. Bir bakıma hep söylenildiği gibi kör oluruz, gözümüz dünyayı görmez. Mutluluğu da, mutsuzluğu da hep en üst seviyede yaşarız. Ama yeri geldiğinde mutsuzluktan bile mutlu olunabilecek kadar karmaşık bir duygudur aşk. Eğer aşkın karmaşıklığı ile baş edebilirse sonunda evlilik kararı alınır ve evlenilir. Artık dünyanın en mutlu insanı bizizdir çünkü aşık olduğumuz insan artık hep yanımızda olacaktır. Onunla beraber hayatı doya doya, özgürce yaşamaya başlamışızdır ama zaman geçtikçe artık onunla olmaya alışmışızdır. İnsanlar sürekli güzel bir şeye maruz kalınca, onun güzelliğine alışır ve artık güzelliğin farkına varmamaya başlar. Bu noktadan sonra kusurları fark etmeye başlarız. Kusurları fark etmeye başladıktan sonra ise artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görürüz. Artık daha az konuşuyoruzdur hatta belki o ayrı bir oda da televizyon izlerken biz kendimizi başka bir oda da kitap okurken buluveririz. Çıkar yol ararken aklımıza çocuk fikri geliverir. Çocuğun her şeyi eskisi gibi yapacağını düşünürüz. Eskisi gibi aşk duygusunu tetikleyeceğini düşünürüz. İşte en büyük hatalardan biri bozulan ilişkimizi çocukla düzeltmeye çalışmaktır. Çünkü zaten odak noktamız birbirimizden farklılaşmışken, çocukla birlikte tamamen koparmaktayız. Bu nedenle kötüye giden ilişkimizi asla çocukla düzeltmeye çalışmamalıyız.

    Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, bugün boşanmaların bu kadar artmasındaki etkenlerin en önemlisi çiftlerin çocuk doğduktan sonra birbirlerinden tamamen uzaklaşmalarıdır. Bu nedenle önce ilişkimizi gözden geçirmeli, çift taraflı olarak problemlerimizi aşabiliyorsak o aşamadan sonra çocuk yapmaya karar vermeliyiz. Unutulmamalıdır ki çocuk sahibi olmak ilişkiyi kurtarmanın aksine ilişkilerinde problem yaşayan kişilerin ilişkilerini daha çok çıkmaza sürüklemektedir.

    Bir diğer unutulmaması gereken nokta da aşk duygusunun geçici ama sevgi duygusunun kalıcı olduğudur. Eşimizi çok sevebiliriz, çok değer verebiliriz, çok eğlenceli ve kaliteli zaman geçirebiliriz ama ilk zamanlarda ki aşk duygusunu, heyecanı yaşamayı düşünürsek ve bunun arayışına girersek hayal kırıklığı yaşama olasılığımız çok yükselir. İlişkiyi canlı tutmanın en önemli özelliğinin davranışlarımızı aşk duygusunu yaşarken ki gibi farklı ve heyecanlı tutabilmekten geçtiğini unutmamalıyız.

    Eğer bu makalede yazan sorunları yaşıyorsanız ve sizde ilişkinizi kurtarmak istiyorsanız vakit kaybetmeden bir uzmana başvurarak yardım almalısınız.