Etiket: Çocuk

  • Çocuklarda ateş ve tedavisi

    Çocuklarda ateş ve tedavisi

    Çocuk hekimlerine en sık başvuru nedenini ateş oluşturmaktadır. Çocuk muayeneleri ve acil servis başvurularının %10 ile %20 sinde esas yakınma nedeni ateştir.

    Vücut ısısında yükselme olarak tanımlanan ateş beyinde(hipotalamus)ki bir bölge tarafından kontrol edilmektedir.Vücut ısısı gün içerisinde değişim gösterirsede, hipotalamus vücut ısısını oldukça dar bir aralıkta tutmaya çalışmaktadır.Karaciğer ve kaslarda oluşan ısının düzenlenmesi yine aynı bölge tarafından kontrol edilmekte ve vücuttan ısı kaybını sağlayan deri ve akciğerler aynı mekanizma ile düzenlenmektedir.

    Vücut ısısında yükselme olarak tanımlanan ateş 3 değişik mekanizma ile ortaya çıkmaktadır.Enfeksiyon,malignensi ve kollagen vasküler hastalıklarda santral sinir sistemindeki hipotalamik bölgedeki ateş merkezinde ısı yükselmesi olmaktadır.Bu tip ateşlerde ateş düşürücüler ve çevre ısısının düzeltilmesi ile ateş düşürülebilmektedir.İkinci tip ateşte örneğin salisilat zehirlenmesi,hipertroidizm ve çevre ısısının arttığı durumlarda ısı kaybından fazla ısı oluşması söz konuşudur .Üçüncü tip ateş’de ısı kaybında sorun vardır. Bu duruma örnek olarak sıçak çarpması,bazı deri hastalıkları ve zehirlenmeler verilebilir.Ateş düşürücüler ikinci ve üçüncü tip ateşlerde etkili değildir.

    Ateşin ortaya çıkması oldukça karışık bir mekanizma ile oluşmaktadır.Eksojen pirojenler (Bakteri,virüs,mantar enfeksiyonları ve bazı ilaçlar)fagositik hücreleri uyarmakta ve endojen pirojenlerin salınımına yol açmaktadır.Bu maddeler prostaglandin E2 uyarmakta ve prostaglandin E2’nin hipotalamusu uyarması sonucunda ateş ortaya çıkmaktadır. Özette ateş oluşum mekanizması son derecede karışık bir sistemdir.Burada kısaltılarak verilmeye çalışılmıştır ve bazı ayrıntılar atlanmıştır.

    Yukarıda oluşumun özetlemeye çalıştığım ateş klinikte bazı belirtilerle ortaya çıkmaktadır.Vücut ısısı yükselince başlıca dört evreden bahsedilebilir

    1.Evre-Prodromal dönem
    Hasta kendini iyi hissetmez. Vücut ısısı normaldir.

    2.Evre-Titreme dönemi
    Hasta üşür ve kendini soğuk hisseder vücut ısısı yüksektir.

    3.Evre-Kızarma dönemi
    Hasta kendini daha iyi hisseder ,deri sıcak ve kurudur.

    4.Evre-Terleme dönemi
    Bu evrede ise deri ıslak olup,vücut ısısı düşmeye başlamıştır.

    Ateşin tanımı oldukça zordur.Vücudun çeşitli bölgelerinde ölçülen değerler farklı olduğu gibi,gün içindeki değerlerde de farklılıklar vardır.
    Rektal(Anus) 38 ° C

    Ağız 37,5 ° C

    Koltuk Altı 37,2 ° C

    Kulak 38 ° C

    Çocuklardaki ateşin başlıca nedeni enfeksiyonlardır.

    Viral ve bakteriyel enfeksiyonlar

    Üst solunum yolu enfeksiyonları

    Mide-bağırsak enfeksiyonları

    Kulak enfeksiyonu

    Krup,bronşiolit ve diğer alt solunum yolu enfeksiyonları

    İdrar yolu enfeksiyonları başlıca ateş nedenlerini oluşturmaktadır.

    Enfeksiyonların dışında aşı uygulamalarından sonrada ateş görülebilir.Aşılama sonrası gelişen ateş oluşumu ve görülme zamanı aşının tipine göre değişmektedir.

    Fazla giydirilen çocuklarda da ateş yüksek bulunabilir. Çocuğun giysilerinin hafifletilmesi ile ateşin düştüğü görülür.Diş çıkarma döneminde görülen ateş tartışılan bir konudur Genellikle diş çıkarmaya bağlı ateş yüksek bir ateş olmayıp kendiliğinden düzelmektedir.

    Ateşli çocuğun tedavisi konusunda tartışmalar mevcuttur.Ateşin bir savunma mekanizması olduğu görüşü yanısıra ateş tedavisinin önemli olduğunu vurgulayan çalışmalarda vardır. Ateşli çocuklar genellikle başlangıçta aileler tarafından önemsenmez ve evde tedavi edilmek istenirse de ateşli çocuğun değerlendirilmesi ve bu değerlendirmenin hekim tarafından yapılması son derece önemlidir.

    -Eğer bebek üç aydan küçük ve ateşi 38° C ise

    -Üç aydan büyük bir çocukta ateş 38° C veya daha yüksek ve çocuğun görünümü iyi değilse

    -Üç ay-otuz altı ay arasındaki bebek çocuklarda ateş 38,9° C ve üstünde ise

    -Herhangi bir yaştaki çocukta ateş 40° C ve üzeri ise

    -Çocuğun öyküsüne ateşli havale mevcutsa

    -Ateşle birlikte döküntüleri mevcutsa

    -Çocukta kronik hastalıklar örneğin;kalp hastalığı,kanser,lupus ve orak hücreli anemi tanısı ile takip ediliyorsa bu durumda çocuğun mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.

    Ateşli çocukta yapılacak öncelikle yaklaşım ateşin düşürülmesidr.Bu durumda;

    -Çocuğun giysileri çıkarınız veya azaltınız

    -Çocuğun bulunduğu odayı serinletiniz

    -Sıvı almasını artırınız

    -Ilık suyla banyo yapmasını sağlayınız.

    Oda ısısının 22-23 °C ve banyo su ısısının 29.4 °C ve 32.2° C arasında olmasına dikkat ediniz.Ateş yukarda belirttiğim işlemlerde düzelmez ve ateş yükselmeye devam ederse bu durumda Dr ile görüşünüz ve ateş düşürücülere başlayınız.Çocuğunuzun dinlenmesini sağlayınız.

    Ateş düşürücüler(antipiretik)ajanlar ne şekilde etki etmektedir yan etkileri söz konusumudur ve veriliş yolları
    (Tablo 1ve Tablo 2) de özetlenmiştir.

    Tablo1:Ateş düşürücü ajanların etkileri.
    Ateş düşürücü Ağrı kesici Ödem çözücü
    etki etki etki
    (Antipretik) (Analgezik) (Antinflamatuvar)
    üüSalisilatlar : ++ + +

    Parasetomol : + + sınırlı

    İbuprofen : ++ + +

    Ketoprofen : + + +

    Nimesulid : ++ + +

    Tablo2:Ateş düşürücü ajanların toksik etki,yan etki ve veriliş yolları.

    Toksik etki Yan etki Veriliş Yolu

    Salisilatlar : Reye sendromu Mide-barsak kanama Tablet

    Parasetomol : Karaciğer ve böbrek _ Şurup
    Tablet

    İbuprofen : Akut böbrek yetmezliği Az Şurup
    Tablet

    Ketoprofen : Akut böbrek yetmezliği ? veya az Şurup
    Tablet

    Nimesulid : Akut karaciğer ve + Şurup
    böbrek yetmezliği Tablet

    *Aspirin 18 yaşından küçük çocuklarda verilmesi;nadir ve ciddi bir komplikasyon olan Reye sendromu nedeniyle önerilmemektedir.

    *Ülkemizde çocuklarda Nimesulid kullanımına 2002 yılından sonra kısıtlama getirilmiştir.

    Çocuklarda ateşin düşürülmesi son derece önemlidir.Ailelerin ateş düşürme konusunda eğitilmelidir. Ateş bir savunma mekanizması olmakla beraber ateşin oluşturduğu yan etkiler önemlidir.

    Ateşin oluşturduğu en önemli yan etki febril konvülziyon diye adlandırdığımız ateşli havalenin oluşumudur.Febril konvülziyon vücut ısısının artması ile ortaya çıkar. Çocuklarda görülme sıklığı %2 ile %5 arasında değişmektedir. En sık görülme aralığı 6 ay -5 yaş olup 18.ayda pik yapmaktadır.Basit,Komplike Epileptik formda febril konvülziyonlar görülebilir.Önemle üzerinde durulması gereken bir nokta febril konvülziyon ile epileptik nöbetlerin karıştırılmamasıdır.

    Febril konvülziyonlu çocuklarda ateş nedenini saptamak ve tedaviyi planlamak esastır. 6ay-5 yaş arasındaki hastaların öykülerinde bir veya birden fazla febril konvülziyon öyküsü mevcut olsa bile,tedavide antikonvülzan ilaçların önerilmesi söz konusu değildir.

    Ateşli çocukta ateşin düşürülmesi son derece önemlidir.Yukarıda belirttiğim ateşin düşürülmesi metodların yanı sıra ateş düşürücüler de bu amaçla kullanılmaktadır.Ateş düşürücü ilaçlar arasında en çok kullanılan parasetamol ve ibuprofendir. Ancak bir çok hastada bu ilaçların tek başlarına kullanılmalarının yeterli olmadığı görülmektedir. Bu durumda ardışık antipiretik tedavi gündeme gelmektedir. Ardışık antipiretik tedavisi konusunda bazı tereddütler olduğu şüphesizdir.Sonuçta oldukça karışık bir mekanizma ile ortaya çıkan ateşte ateşin düşürülmesi ve ateş nedeninin saptanması için hekime müracaatın en doğru yaklaşım olduğu unutulmamalıdır.

  • Çocuklarda ateş nedir ? Nasıl ölçülür ?

    Çocuklarda ateş nedir ? Nasıl ölçülür ?

    Vücut ısısının normal değerlerinin üzerine çıkması ateş olarak tanımlanır.Vücut ısısı gün içerisinde değişim göstermektedir.Normal ısı koltuk altından 36,4°-36,7°C Ağızdan ölçülen ısı ise 36,6°- 37° C dir.

    Ateş ölçümü için farklı vücut bölgeleri kullanılmakta ve ısı ölçerler (termometre)ile ateş ölçümü yapılmak tadır.Ölçümün yapıldığı bölgeye göre değerler değişebil mektedir.Ölçümde ateş olarak değerlendirdiğimiz kriterler aşağıda belirtilmiştir.

    Koltuk altı 37,2°C
    Kulak 37,5°C
    Ağızdan 37,5°C

    Rektal ölçümde 38°C nin üzerindeki ölçümler ateş olarak kabul edilmektedir.

    Koltuk altı (Aksiller) ölçüm: Bu ölçümün güvenilir olması için çocuğun koltuk altının kuru olması gerekir, Ölçüm için gereken süre civalı cam termometre ile 5 dakika olarak belirlenmiştir.

    Kulak (Timpanik) ölçümü: Altı aylıkken küçük bebeklerde kullanımı zordur.Ölçüm yapacak şahsın aleti kulağa yerleştirmeden önce kulak kepçesini geriye doğru çekmesi ve ateş ölçeri daha sonra yerleştirmesi gerekir.Kısa sürede 2 saniyede sonuç alınır uygulanması kolay ve hijyeniktir.Eğer çocuk soğuk bir günde dışardan geliyorsa ölçüm yapmak için 15 dakika beklemek gerekir.Kulak tüpleri ve kulak enfeksiyonları ölçümde hataya neden olmaz.

    Ağız içinden (Oral) ölçüm: Ağız içinden yapılan ölçümün sağlıklı olabilmesi hastanın kooperasyon uyumuna bağlı olduğu için 4 veya 5 yaşından büyük çocuklarda ateşin bu yolla ölçümü önerilmektedir.

    Termometre su ve sabunla yıkandıktan sonra ağızdan ölçüme hazır hale gelmektedir.Ağız içinden yapılan ölçümün sağlıklı olabilmesi için çocuğun en az ölçüm den 30 dakika önce soğuk veya sıcak herhangi bir gıda almaması gerekmektedir. Ölçüm için gerekli süre civalı termometre ile 3 dakika digital termometre için 1 dakikadır.

    Rektal (Anus) ölçüm: Vital bulgular stabil seyreden hastalarda tercih edilmektedir.Digital termometre ile 1 dakika civalı termometre ile 3 dakikada sonuç alınmak tadır.Rektal ölçüm yenidoğan ve süt çocuklarında perforasyon riski taşımaktadır.Gerek komplikasyon gerekse psikososyal nedenlerle son yıllarda az kullanılmaktadır.

    Ateş ölçümü için önerilen en uygun ölçme şekli aşağıda belirtilmiştir.

    Yenidoğan – 3 ay Rektal

    3 ay – 3 yaş Rektal
    Koltuk Altı
    Kulak (6 aydan sonra)

    4 – 5 yaş Rektal, Koltuk altı, Ağız

    5 Y Ağız, Koltuk altı

    En güvenilir ateş ölçüm bölgesi rektal bölgedir.Ağız içinden (oral) yapılan ölçümün güvenilir olduğu bilinmektedir.

    Ateş günlük aktivite ve yaş ile değişiklik gösterir. Gün içinde ateş değişimi vardır.En yüksek ateş öğleden sonra ve akşam ölçülürken,sabah ve gece yarısı ateş ölçümü en düşüktür.Günlük ateşteki değişim sabah akşam 0,5°c olarak değişmektedir.Ateşli bir hastalık geçiren çocuklarda ise sabah akşam değişimi 1°c civarındadır ve bu durum bir süre sonra kendiliğinden düzelir.Genellikle bebeklerde ve erken çocukluk döneminde vücut ısısı büyük çocuk ve erişkinlere kıyasla daha yüksek olabilmektedir.Bu durumun bebek ve çocuklardaki yüksek metabolik aktiviteye bağlı olduğu düşünülmektedir.

    Ateş tek başına bir hastalık değildir.Hastalığın bir işareti veya bulgusudur.Vücudun enfeksiyonlara karşı bir savaş mekanizmasıdır.Ateş savunma mekanizma larını uyararak enfeksiyonlara karşı korunmayı sağlamaktadır.Ateşle birlikte metabolizmada hızlanma başlar,oksijen kullanımı ve karbon dioksit oluşumu artar.Bütün bu değişiklikler sonucunda solunum ve dolaşım sistemi etkilenir.Ateşli çocuklarda solunum sayısı ve kalp atışları hızlanır,çocukların huzursuz olduğu görülür.Ateşin arzu edilmeyen bir diğer yan etkisi de özellikle 6 ay-5 yaş arasındaki çocuklarda görülen ateşli havale (febril konvülziyon) dur.

    Ateş bebek ve çocuklarda acil servise başvurma nedenlerinin başında yer almaktadır.Özellikle 3 yaş altı çocuklarda ateş genellikle ilk belirti olarak ortaya çıkmaktadır.Yaş gruplarına göre değişmekler birlikte çocuklarda sıklıkla solunum yolu enfeksiyonları,idrar yolları ve gastroentestinal enfeksiyonlar ateşe yol açmaktadır.Bakteriyel enfeksiyonların yanı sıra birçok viral ajan ateşe neden olmaktadır.Ateşli hastalarda her zaman ateş nedenini saptamak mümkün olmaz ve çoğunlukla ateş düşürüldükten ve nedene yönelik tedavi planlandıktan sonra klinik tablo düzelmektedir.

  • Okul Başarısızlığı

    Okul Başarısızlığı

    Her aile çocuğunun okumasını, başarılı olmasını ve geçerli bir meslek sahibi olmasını istemektedir. Okul başarısızlığı ve zekâ arasında doğru orantılı bir ilişki yoktur. Eğitim sisteminin içinde bulunduğu sorunlar çocukların bazen hiçbir sebebi olmadan da başarısız olmasına neden olmaktadır. Her aile çocuğunu en iyi şartlarda eğitebilmek için yeri geldiğinde maddi olanaklarının üstünde bir çaba sarf etse de sonuç her zaman istendiği gibi olamayabilir. Özellikle ilkokul döneminde sosyal faaliyetlere çok fazla zaman ayrılması gerekirken sistem bunun tam tersine göre organize olmakta ve işlemektedir. Öğrenmenin en temel koşulu çocukların bulundukları yaşa uygun zekâ ve kavrama becerisine sahip olmasıdır. Okul başarısı için zihinsel olgunluğun tek başına yeterli olmadığı aileler tarafından mutlaka bilinmelidir.

    Normal Zekâ Seviyesine Sahip Çocuklarda da Başarısızlık Görülebilir

    Normal zekâ seviyesinde olmasına karşılık derslerinde başarısız olan çocukların sorunları ile ilgili olarak şu tespitler yapılabilir.

    * Dikkat eksikliği,

    * Depresyon,

    * Öğrenme bozukluğu,

    * Okul korkusu ve

    * Motivasyon sorunları çocukları akademik başarısını engelleyen sorunlar arasında sayılabilir.

    Çocuklarda okul başarısızlığının tek nedeni olabileceği gibi iç içe geçmiş farklı sebepleri de olabilir. Öncelikle ‘’ Başarı ‘’ kelimesinin her çocuk için farklı değerlendirilmesi gerektiğinin veli, okul yönetimi ve öğretmenler tarafından bilinmesi gerekmektedir. Başarı anne veya babanın beklentilerine göre planlanamaz. Çocuğunu sadece başarıya odaklamış ve farklı sonuçlara tahammül edemeyen veliler sorunun en baş kaynağı olarak değerlendirilebilir. Yapılan pek çok araştırma zekâ düzeyinin başarı ve başarısızlık üzerinde en temel faktör olmadığı konusunda birleşmektedir.

    Akademik Başarıyı Etkileyecek Faktörler Nelerdir?

    Başarısızlık teşhisinin konabilmesi için en az bir yıl boyunca hemen her dersten beklenen bilgi ve becerinin elde edilememesi ve bu durumun hiçbir aşamada telafi edilememesi anlaşılabilir. Çocuğun zekâsı, ailenin tutumu, eğitimi sistemi ve okul-öğretmen ikilemi çocuğun akademik başarısının ölçülmesi için etkili faktörler arasında yer almaktadır. Çocuğu üzerinde baskı kurmuş aileler kadar okulla hiçbir şekilde ilgilenmeyen aile tutumları da sorunlara neden olabilir. Okula uyum sorunu, okul korkusu, dikkat eksikliği, öğrenim bozukluğu, bedensel hastalıklar ve depresyon okul başarısızlığının nedenleri arasında önemli yer tutulmaktadır.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • Fobiler

    Korku, dışardan gelecek tehlikelere karşı gösterilen doğal bir tepki olarak açıklanabilir. Fobiler ise doğal tepkilerin günlük yaşamın düzenini bozmasına neden olacak aşırılıklardır. Korku özellikle çocukların çok sık yaşadıkları bir duygudur. Çevresini tanımayan, olacaklar hakkında hiçbir fikri olmayan bebeklerin korku yaşaması son derece doğal bir süreçtir. Korkuların yaş ilerledikçe azalması beklenir. Çocukların zihnen gelişmesi ve çevreyi daha fazla tanıyor olması korkulacak nesne ve durumların ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Bu süreç içinde özellikle anne ve babalardan gelen geri bildirimler korkunun öğrenilmesine neden olur. Öğrenilen korku yerini güven duygusuna bırakmakta zorlanacak bir dürtüdür. Özellikle toplumumuzda korkutmak bir eğitim ve disiplin aracı olarak kullanılmaktadır.

    Korkunun Somut Nedeni Bulunmayabilir

    Çocuk korkuyu kendisi de keşfedebilir. Fobi kavramı korkunun sebebine göre çeşitlendirilmiştir. Normalde korkulmayacak bir nesne veya durumdan sürekli olarak korku duyma hissi fobi olarak açıklanabilir. Korkunun anlamsız olduğunu anlayan çocuk bundan kaçıp kurtulmak ister ancak bu aşamada başarılı olamayabilir. Korku temelli yaşanacak sıkıntılar günlük hayatın gidişatını değiştirecek boyutta olduğu zaman tedavi edilme zorluğu da beraberinde gelecektir. Köpek fobisi olan bir çocuk normal hayatta köpekle karşılaşmadığı sürece sorun yaşamamakta ancak köpekle karşılaştığı durumda titremeye, kalp çarpıntısına ve sonu bayılmaya kadar gidecek olumsuzluklar sergilemektedir. Kimi uzmanlara göre fobi iç çatışmalara karşı hayata geçirilen savunma mekanizmasıdır. En sık görülen fobiler arasında,

    * Yükseklik,

    * Karanlık,

    * Kan,

    * Kapalı alan,

    * Gök gürültüsü ve

    * Farklı hayvanlar sayılabilir.

    Çocukların %10’unda ve gençlerin ise en fazla %3’ünde belirgin korku reaksiyonları görülebilir. Fobiler yetişkinlikle beraber ortadan kalkabileceği gibi bir ömür boyu da sürebilir.

    Fobilere Eklenen Panik Bozukluklar

    Fobiye eklenen panik bozukluklarının ilaç ile tedavi edilmesi gerekmektedir. Asıl tedavi biçimi ise davranış terapileri olacaktır. Özellikle çocuk yaşlarda yaşanan korkularda ailenin ‘’ bebek gibi korkma ‘’ söylemi son derece yanlıştır ve olayın farklı boyutlara geçmesine neden olabilir. Bu söz aynı zamanda bir aşağılama da içermektedir. Çocuğun ne hissettiğini tespit ederek onu anlamaya çalışmak olaya en doğru yaklaşım biçiminin sergilenmesi olacaktır. Fobilerden kurtulmanın en temel yöntemi yeni korkular oluşturulmasının önüne geçmektir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • çölyak hastalığı

    çölyak hastalığı

    Ülkemizin Önemli Bir Sorunu: Çölyak Hastalığı

    Çölyak hastalığı (Gluten duyarlı enteropati, çölyak sprue, ÇH), genetik olarak yatkın bireylerde, gluten içeren gıdaların alınması ile ortaya çıkan ince barsağı tutan ve yaşam boyu süren tek gıda alerjisidir. Gluten buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda doğal olarak bulunan, gıda sanayiinde kıvam verici olarak kullanılan bir maddedir. Çölyaklı hastalar gluten içeren yiyecekler yediklerinde, bağışıklık sistemleri bunu ince bağırsaklara zarar vererek yanıtlar. Sonuçta parmak şekline benzeyen villus olarak adlandırılan ince bağırsaktaki emilimi sağlayan yapılar düzleşir ve görevini yapamaz hale gelir.

    ÇH’ nın patogenezinde genetik ile birlikte çevresel faktörler de etkin olduğu için, ülkeler ve ırklar arasında hastalığın görülme sıklığında belirgin farklılıklar vardır. Hastalık kadınlarda erkeklerden daha sık görülür. Ayrıca birinci derece akrabalar arasında prevalans on kat daha yüksektir. Tip I diyabetes mellitus, tiroid hastalıkları, addison, osteopenik kemik hastalıkları, Down Sendromu, selektif immunglobulin A (Ig A) eksikliği gibi bazı hastalıklarda ÇH’ nın görülme sıklığı normal populasyona göre yüksektir.

    Çocukların diyetinde gluten bulunmadığı sürece, ÇH ortaya çıkmaz. Bu yüzden ÇH İngiltere, Avustralya, Avrupa, Kuzey Amerika gibi buğdayın beslenmede önemli yer tuttuğu ülkelerde çok sık görülürken, Çin ve Japonya’da hemen hemen hiç görülmez. Uzun süreli anne sütü ile beslenme ÇH gelişme riskinin azaltmaktadır. Anne sütünün tek başına en az 4-6 ay verilmesi, erken dönemde unlu gıdaların verilmemesi, en önemli koruyucu stratejidir. Viral enfeksiyonlar, sigara gibi çevresel faktörlerin de hastalığın ortaya çıkmasında etkili olabileceği düşünülmektedir.

    Serolojik yöntemlerle sağlıklı toplumda yapılan taramalarla çeşitli Avrupa ülkelerinde prevalans 1/83–1/500 arasında bulunmuştur.

    Ülkemizde sağlıklı çocuklarda ÇH prevalansını araştıran tek çalışma Erzurum merkez 6–17 yaş grubu okul çağı çocuklarında yaptığımız çalışmadır. Bu çalışmada 1263 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda sağlıklı çocuklarda ÇH prevalansı serolojik olarak 1/115 saptanmıştır.

    Çalışmamız ülkemizde sağlıklı çocuklarda ÇH prevalansını gösteren ilk çalışma olması nedeni ile oldukça önemlidir. Akraba evliliklerinin çok sık ve gluten içeren unlu gıdaların çok erken yaşlardan itibaren verilmeye başlandığı, unlu gıdaların temel besin maddesi olarak çok fazla miktarda tüketildiği ülkemizde ÇH nın zannedildiğinden çok daha sık görülen bir hastalık olduğunu saptadık. Ayrıca sağlıklı çocuklarda yapıldığı için ÇH seroprevalansının gerçek verilerini göstermektedir. Bu durum da halk sağlığı açısından son derece önemlidir.

    Çölyak Hastalığının Belirtileri

    ÇH tüm sistemleri tutabilen, çok farklı klinik bulgularla ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Gluten, içeren yiyeceklerin diyete girmesinden sonra kusma, ishal, karın şişkinliği, iştahsızlık, huzursuzluk, kilo alamama, büyümede gerilik ve boy uzamasında yavaşlama gibi tipik belirtilerle ortaya çıkabileceği gibi, karaciğer enzimlerinde yükseklik, kansızlık, tek başına boy kısalığı, kemiklerde kırılma, ağızda iyileşmeyen yaralar, saç dökülmesi, diş çürükleri, infertilite, sık düşük yapma bulguları ile de hastalık karşımıza çıkabilir. Son zamanlarda ise kalp ve böbrek hastalıkları ile birlikteliği de tartışılmaktadır. Ayrıca hiçbir semptomu olmadan sadece taramalar sırasında saptanan olgular da vardır. Hastalık çok farklı klinik bulgular ile ortaya çıktığından hastalar farklı tanılar ile uzun süreli takip edilebilir ve hatta tanı alamadan kaybedilebilir. Diş hekimleri dahil,tüm hekimler özellikle uzun süren, geçmeyen, nedeni bulunamayan ve tedavi edilemeyen bu gibi semptom ve bulgular karşısında ÇH’ nı akılda tutmaları gerekmektedir.

    Çölyak Hastalığında Tanı Yöntemleri

    Tanı konulması en zor olan hastalıklardan biri ÇHdır. Çünkü hastalığın belirtileri diğer hastalıkların belirtileriyle karışmaktadır. Kesin tanı için özel kan tahlilleri ve deneyimli bir çocuk gastroenteroloji uzmanı tarafından ince bağırsak biyopsisi yapılmalıdır. Biyopsi için üniversite hastanelerinin gastroenteroloji kliniklerine başvurmak şarttır. Genetik bir hastalık olduğu için ailesinde çölyak vakası olanların şikâyeti olmasa da mutlaka doktora başvurmalı ve gerekli tetkikleri yaptırmalıdırlar.

    Tedavi

    Günümüzdeki tek tedavi yöntemi ömür boyu glutensiz diyet uygulamaktır. ÇH bu derecede ciddi sağlık sorunlarına yol açmasına rağmen sadece diyetle düzelen tek hastalıktır. Diyet uygulanmaya başladıktan kısa bir süre sonra ince barsaklar düzelmekte ve şikâyetler ortadan kalkmaktadır. Bu nedenle gluten içeren gıdaları kesinlikle tüketilmemelidir. Özellikle ülkemiz şartlarında beslenme alışkanlıklarını göz önüne aldığımızda ekmeksiz bir yaşam sürdürmek gerçekten çok zordur. Çölyak hastası, restoran, pastane ve kafelerde yemek yiyemez. Yediği her gıdayı sorgulamak ve özel yiyeceklerini beraberinde götürmek zorundadır. Buğday, arpa, yulaf ve çavdar yerine pirinç, patates, nohut, mercimek, kestane, soya, fasulye, fındık gibi besinleri ve bu besinlerden elde edilen un ve nişastaları tercih etmeliler. Gluten, gıda sanayinde kıvam verici, koyulaştırıcı ve yapıştırıcı katkı maddesi olarak kullanıldığından, hazır gıdaların çoğunda gluten vardır. Hazır gıdaların etiketinde 'glutensiz' ibaresi aranmalıdır. İçeriğinde gluten olup olmadığı belli olmayan olan tüm gıdalar tüketilmemelidir.

    Sonuç olarak;

    ÇH’ nın ekstra intestinal bulgularının özellikle birinci basamakta görev alan hekimler ve sağlık personeli tarafından bilinmesi ve serolojik testlerle çeşitli risk gruplarının aktif olarak tarama programlarına alınması ile, su altında kalmış buzdağının büyük bir kısmının su yüzüne çıkarılabileceği bir gerçektir.

    Malnütrüsyon ve demir eksikliği anemisinin çok yaygın olduğu bölgelerde ÇH prevalansının bu kadar yaygın olduğunun anlaşılması ile bu hastalar çölyak açısından çok daha dikkatle araştırılmalı, serolojik testlerin pozitifliğinin tanıda tek başına yeterli olmadığı, kesin tanı için ince barsak biyopsisinin gerekli olduğu mutlaka hatırlanmalıdır.

    Uzun süreli anne sütü ile beslenme ÇH gelişme riskini azaltan önemli bir koruyucu mekanizmadır. Bu nedenle süt çocuğu beslenmesinde anne sütünün tek başına en az 4-6 ay verilmesi yaygınlaştırılmalı ve teşvik edilmelidir.

  • Parvovirus b19’un hastalıklardaki rolü.

    PARVOVİRUS B19’UN HASTALIKLARDAKİ ROLÜ
    İlk kez 1975 yılında tanımlanan bu virüs her yaş grubunu etkilemekte ve farklı klinik tablolara yol açmaktadır. Parvovirus B19 enfeksiyonu özellikle çocuklarda Eritema enfeksiyozuma (5.Hastalık) neden olur.Kronik hemolitik anemisi olan hastalarda aplastik krize yol açar.Çocuk ve erişkinlerde akut artrit tablosu gelişebilmekte gebelerde ise bu enfeksiyon geçirildiği zaman düşük ve ölü doğuma neden olabilmektedir. Parvovirus enfeksiyonu geçiren çocuk veya erişkinlerde bulgular her zaman belirgin değildir.Çoğu zaman enfeksiyon belirtisiz enfeksiyon (asemptomatik) şeklinde seyreder Bu vakalarda döküntü olmayabilir ve başka bir klinik tablo ile karışabilir.Günümüzde parvovirus B19 enfeksiyonunun yol açtığı kritik tabloların tam olarak tanımlanamadığı düşünülmektedir.Bu enfeksiyon en sık okul çocuklarında görülmektedir.Erişkin yaş grubuna hastalık geçirme oranı %60’a yükselmekte yaşlılarda ise bu oran %90’a ulaşmaktadır.
    Parvovirus B19 enfeksiyonu esas olarak;
    – Solunum yolu salgıları, damlacık enfeksiyonu ile
    – Kan ve kan ürünlerinin veya bu ürünlerin deriye teması
    – Anneden bebeğe direk geçiş şeklinde bulaşmaktadır. Aile içi bulaşımda önemlidir.
    Parvovirus B19 enfeksiyonu ile ilgili klinik tablolar;
    – Eritem Enfeksiyozum (5.Hastalık)
    – Geçici aplastik kriz
    – Artrit
    – İntrauterine enfeksiyonlar
    5. HASTALIK (ERİTEMA ENFEKSİYOZUM)
    Çocuklar Parvovirus B19 enfeksiyonunu en sık olarak 5. hastalık şeklinde geçirmektedir.
    Başlangıç semptomları belirgin değildir.Kuluçka dönemi 14 gündür.Bu süre 4-21 gün arasında değişebilir.
    Ateş, boğaz ağrısı
    Baş ağrısı,Halsizlik,Kas ağrıları
    Mide,Bağırsak şikayetleri olabilir.
    Bu süreçte hastalık sıklıkla tanımlanamaz.Bu tabloyu takiben yüzde tokat atılmış surat görünümü veren döküntüler ortaya çıkar.Yüzde kırmızılık ve ağız etrafında solukluk vardır.Gövdede simetrik makulopapüler dantel görünümündeki döküntüler kollara,kalça ve uyluğa yayılır ve kaşıntılıdır. Döküntü yoğunluğu dalgalanma gösterir ve güneş ışığına maruz kalan bölgelerde belirginleşmektedir.Bazen eklem bulguları bu tabloya eşlik edebilir.
    Hastalık başlangıçta bulaşıcı olup, döküntü ve diğer belirtiler ortaya çıktıktan sonra bulaşıcılık azalmaktadır.Bu dönemde çocuklar normal okul aktivitelerine dönebilirler.
    Hastalığın tanısı klinik olarak konmaktadır.Tam serolojik olarak kolaylıkla teyit edilmektedir.
    Hastalığa özgü bir tedavi yöntemi yoktur.
    APLASTİK KRİZ
    Parvovirus B19 kemik iligindeki kırmızı kan hücrelerinin öncülerini enfekte etmektedir. Kemik iliğindeki kırmızı kan hücrelerin oluşumu enfeksiyondan dolayı geçici olarak durmaktadır ve aplastik kriz ortaya çıkmaktadır.
    Parvovirus B19’un yol açtığı aplastik kriz sağlıklı bireylerde geçici olmakta ve kendiliğinden düzelmektedir.Buna karşın kronik hemolitik anemi ve kemik iliğinde değişikliğin olduğu hastalarda ise aplastik kriz tablosu ortaya çıkmaktadır.Orak hücreli anemi,demir eksikliği anemisi ve akut kanamanın olduğu hastalarda da aynı risk söz konusudur. Bu hastalarda viral enfeksiyona ait belirtilerden sonra kan hemoglobin ve retikulosit düzeyde düşme görülmektedir.Genellikle klinik tablo bir süre sonra kendiliğinden düzelmektedir.Ciddi seyreden vakalarda ise kalp yetmezliği gelişebilmektedir.

    Bir kez aplastik kriz geçiren hastalarda aynı tablonun tekrar ortaya çıkma olasılığı yoktur.Bağışıklık sistemi bozulmuş hastalarda ise kemik iliğinin kronik Parvovirus B19 enfeksiyonu görülmektedir.Malignensi,organ transplantı ve HIV virusu taşıyan çocuk ve erişkin hastalar kronik Parvovirus B19 enfeksiyonu açısından risk grubunu oluşturmaktadır.

    ARTRİT

    Parvovirus B19 çocuklarda ve erişkinlerde artrit ve artralgi’ye neden olmaktadır.Artrit özellikle 16 ile 59 yaştaki kadınlarda görülmekte ve periferik eklemleri simetrik olarak tutmaktadır.Omuz,boyun ve lumbosakral vertebralarda tutulum az görülmektedir.

    Erişkinin aksine çocuklardaki artrit’de büyük eklemler tutulmakta ve asimetri göstermektedir.Genellikle çocuklarda artrit kendiliğinden iyileşme göstermektedir. Parvovirus B19 bağlı artrit bu vakalarında eklemlerde ciddi değişiklikler görülmez. Parvovirus B19 bağlı artritlerin ile romotoid artritle arasında bir bağlantı mevcut değildir.

    İNTRAUTERİNE ENFEKSİYONLAR

    Gebelik sırasında ortaya çıkan Parvovirus B19 enfeksiyonu fetal enfeksiyonlara, nonimmun hidrops fetalis ve düşüklere neden olabilir.

    Gebelik yaşındaki annelerin %50 ‘ si bu enfeksiyonu daha önceden geçirmiş bulunmaktadır.Özellikle okul çağında çocukları olan enfeksiyonu geçirmemiş olan gebelerde bu enfeksiyona yakalanma riski yüksek olup,oran %30 ile %50 arasında değişmektedir.
    Enfeksiyonu daha önce geçirmemiş gebelerde Parvovirus B19 enfeksiyonu çoğunlukla asemptomatik seyretmektedir ve bu durumdan dolayı geçirilen enfeksiyon kolaylıkla gözden kaçabilmektedir.Enfeksiyonu geçirmemiş anneler bu konuda uyarılmalıdır.Enfeksiyonu geçirip geçirmediğini tanımlamak için serolojik testlere başvurmak en akılcı yaklaşımdır.
    Gebelikle geçirilen Parvovirus B19 enfeksiyonu fetus’u her zaman enfekte etmez.Özellikle gebeliğin ilk yarısında bu enfeksiyon geçirildiği zaman fetal risk artmakta ve oran %2-6 arasında değişmektedir.
    Parvovirus B19’un döküntü,anemi,hepotomegali ve kardiomegali tablosu ile kendini gösteren bir konjenital enfeksiyon sendromuna yol açabilmektedir.
    Parvovirus B19 enfeksiyonun spesifik bir tedavisi yoktur.Özellikle hemolitik anemisi olan hastalar için düşünülen Parvovirus B19 aşısı virüs üretimindeki zorluklar nedeniyle başarılamamıştır.Bağışıklık sistemi bozuk olan hastalarda destekleyici olarak immunoglobunler uygulanabilir.Antiviral tedavi önerilmemektedir.

  • AİLE VE ERGEN

    AİLE VE ERGEN

    Aile tüm insanların hayatında önemli olan bir kurumdur. Varlığın devamı insanın içine doğduğu ya

    da büyüdüğü aile ile şekillenir. İnsan toplulukları açısından aile sürekliliği olan ancak,

    gerçekleştirdiği değişimlerle de kendini geleceğe taşıyan, güncelleyen bir kurumdur.

    Bilinen en yaygın tanımıyla aile, biyolojik ilişkiler sonucu türünün devamını sağlayan, paylaşımın,

    toplumsallaşmanın olduğu, karşılıklı ilişkilerin kurallara bağlandığı, toplumsal değerlerin sonraki

    kuşaklara aktarıldığı biyolojik, psikolojik, sosyo-ekonomik ve hukuki yapısı olan bir gruptur. Aile

    tanımları genellikle kanbağı üzerinden yapılmış olsa da, bireylerin evlat edinme yoluyla da ana-
    baba ve çocuklardan oluşturdukları aileleri de aynı kapsamda değerlendirmek yarar sağlar

    Bu nitelikleriyle aile; sevgi, mutluluk, bağlanma, ait olma ve paylaşma gibi duyguların yaşandığı,

    yaşanan bu duyguların oluşturduğu sıcaklıktan beslenen ve devam etmesini mümkün kılan bir

    bütündür. Çocuk, içine doğduğu ailede ihtiyaçlarının karşılanması sonucunda varlığını devam

    ettirebilmeyi başarır. Bu ihtiyaçların başında, korunma, sosyalleşme, biyolojik ihtiyaçlar, duygusal

    destek, eğitim, din ve ekonomik destek gibi unsurların karşılanması gelir. Bu güvenlik unsurlarıyla

    büyüyen çocuk yaşam içindeki duruşunu da bütün bu önemli noktalarla ortaya koyar. İnsan

    hayatında, çocukluk döneminin ilk beş yılı büyük önem taşır. Yetişkin dönemde kullanacağı

    kişilik örüntüleri işte bu yıllarda oluşan temellerle şekillenir. Elbette, yaşamdaki her noktayı kontrol

    edebilmek mümkün değildir. Ancak, kontrol dışı gelişen olumsuzlukların en az hasarla

    atlatılabilmesini sağlayabilmek becerilerinin var olması, kullanılabilmelerini sağlayabilmek önemli

    bir noktadır.

    Ergenlik dönemi ise çocukluğun ikinci önemli dönemdir. Bu dönem, çocukluk aşamasında

    meydana gelmiş olumsuzlukların giderilerek yerine yeni olumlu özelliklerin geliştirilebileceği

    yeniden yapılanma ve telafi dönemidir. Bu süreç ailelerin çocuklarıyla iletişimlerinde zorlandıkları

    fırtınalı bir evredir. Hızlı büyüme temposunda olan ergenin kendisi dahi bu hıza uyum sağlamakta

    zorlanır. Değişim sık sık, ani, beklenmedik yer ve zamanda ortaya çıkabilir. Ergen bu

    değişimlerde çoğunlukla kendisine uyum sağlanmasını bekler. Ancak bugün ihtiyacı olan durum,

    yarın farklı bir ihtiyaca dönüşmüş de olabilir. Saç modeli her gün değişir, ayna karşısında geçen

    süre uzar, kendini bazen en güzel-en yakışıklı görürken bazen de en çirkin olarak algılayabilir. Bu

    dönemde bireyin kurallarla arası hiç de iyi değildir. Kendi kural koyucu olmak ister. Var olan

    kurallara karşı çıkar. Her şeyin en doğrusunu bildigini ve en doğru kararları verebildigini düşünür.

    Bu dönemde kendi cinsel kimliğini belirginleştirirken, karşı cinsi fark ederek daha fazla ilgilenme

    eğilimi başlar. Bunların yani sıra, akran ilişkilerinde sorunların yaşandığı yoğun bir dönem kendini

    hissettirir.

    Tam da bu dönem ergen ve aile çatışmalarının yaşandığı bir durumu tanımlar. Aile daha önce

    sözünden dışarı çıkmayan, uyumlu, munis, dersini çalışan, kurallara uyan çocuğunu kaybettiğini

    düşünerek korkar ve paniğe kapılır. Oysa aynı çocuk hep oradadır ve sadece ihtiyaçları

    değişmiştir.

    Aile bu dönemde çoğunlukla kendini çaresiz, yetersiz, ne yapacağını bilemez ve “Nasıl davranırsa

    en doğrusu olur?” sorusunu cevabını arar. Oysa ergenin en temel ihtiyacı, varlığının kabul

    edilmesidir. Ayrışma-bireyselleşme ihtiyacında olan ergen, onay almak, kabul görmek ister.

    Ebeveyin bu zamanda dinleme becerisini kullanabildiği oranda ilişkilerde tutarlılık kendini gösterir.

    Ergenle ilişkide, ergenin akranlarından örnek vermeden, yargılamadan, eleştirmeden kabul

    edilmesi aile bağlarının güçlenmesinde ve ilişkilerin sağlıklın devam etmesinde rol oynar. Aile

    yaşamında, her bireyin rollerinin belirgin olması, hiyerarşik yapıda anne-babanın ortak tutum

    sergiliyor olması, dengenin ve uyumun oluşmasında önem taşır. Anne-baba ergenin yaşıyla

    uyumlu kurallar belirleyerek ve bu kuralları zaman içinde ihtiyaçlara göre değiştirerek uyumlu ve

    dengeli bir aile iletişiminin devamını sağlar. Ergen kurallara uymak istemez, onun için kurallar

    gereksiz ve can sıkıcıdır. Ancak kurallar konusunda açık iletişimin olması, kurallara neden

    gereksinim duyulduğunun paylaşılması ergen tutumlarının esnekleşmesini sağlar. Ergen bu

    dönemde cesurdur, denemekten korkmaz.

    Ebeveynin bilglendirici yaklaşımı bireyin özgüvenini geliştirmesine katkı sağlar. Ergenin küçük

    hatalar yapmasına kontrollü olarak hoşgörü ile yaklaşılması, kendi doğrularını oluşturması

    açısından önem taşır. Unutulmamalıdır ki, başkalarının deneyimleri ile kendi doğrularımızı

    oluşturamayız. Bu dönemde acımasız eleştiriler ilişkilerin zarar görmesine sebep olurken, olumlu

    yönlerin görülerek ödüllendirilmesi ebeveyn-ergen ilişkilerini güçlendirir; ergenin sağlıklı

    gelişmesine katkı sağlar.

    Ergen çocuğu olan aileler, sık sık geriye bakarak, çocuklarının birer birey olduğunu kabul ederek

    empati kurmalarının kendi geçmiş duygularını anımsadıklarında, kuracakları köprüleri daha

    sağlıklı ve sağlam inşa edecekleri unutulmamalıdır.

  • Çocuklarda alt solunum yolu enfeksiyonları, çocuklarda pnömoni (zatürre)

    Çocuklarda alt solunum yolu enfeksiyonları, çocuklarda pnömoni (zatürre)

    Tüm dünyada olduğu gibi, çocuk hastalıkları ülkemizdeki en önemli sağlık sorunlarından biridir.Alt solunum yolu enfeksiyonları her yaş grubunda görülürse de , çocuklarda hem sık görülmekte, hemde ağır seyretmesi bakımından önemlidir.

    Dünya sağlık teşkilatı verilerine göre her yıl 5 yaşın altında 2-5 milyon çocuk alt solunum yolu enfeksiyonları nedeni ile kaybedilmektedir.Gelişmekte olan diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye de alt solunum yolu enfeksiyonları çocukluk dönemi enfeksiyon hastalıklarının başında yer almaktadır.

    Alt solunum yolu enfeksiyonları , pnömoni,bronşit,bronşiolit veya her üçte birinin kombinasyonunu içermekte,birbirinin yerine kullanılabilmektedir.

    Enfeksiyon damlacık yoluyla bulaşmaktadır. Yaşamın ilk 5 yılında sık rastlanılan bu enfeksiyon,bu yaş gurubunda erkek çocuklarda daha sık görülmektedir.Düşük doğum ağırlığı,prematürelik, anne sütü ile beslenememe,kalabalık yaşam koşulları , sigara içimi,beslenmenin yetersiz olması,kış mevsimi, yetersiz aşılama,altta yatan bir hastalığın olması başlıca risk faktörlerini oluşturmaktadır

    Çocuklarda pnömoni nedenleri yaş gruplarına göre değişmektedir.4 ay – 5 yaş arasındaki çocuklarda viral etkenler en sık pnömoni nedeni olurken, 5 yaş ve üzerindeki çocuklarda pnömokok,mikoplazma ve tüberküloz en sık rastlanılan nedenlerdir. (TABLO 1 )

    TABLO 1. ÇOCUKLARDA PNÖMONİ NEDENLERİ

    Doğum -3 hafta Grup B beta hemolitik streptokok
    Koliform
    Listeria monositogez
    S.pnemonia.

    3hafta- 4 ay Clamydia trochomatis
    Respiratuvar sinsityal virüs
    Parainfluenza, S.aereus
    S.pneumoni.

    4 ay – 5 yaş Respiratuvar sinsityal virüs
    Parainfluenza, Adenovirüs
    İnfluenza A ve B
    S.pneumoni , S.aereus

    5yaş – 15 yaş Mycoplasma pneumoni
    S.pneumoni
    H.influenza
    Mycobakterium tuberculosis

    -Doğum – 3 ay arasındaki bebeklerde viral nedenler nadirdir.

    -4 ay – 5 yaş Mycoplasma pneumoni nadiren pnömoniye yol açar.

    -İki yaşın altındaki viral etkenler önemlidir.

    -Vakaların % 30’unda bakteri + viral pnömoni birlikte olabilir.

    Pnömoni’ye özgü bir belirti veya bulgu yoktur.

    -Ateş

    -Öksürük

    -Hızlı solunumu olan çocuklarda pnömoni düşünülmelidir.

    Büyük çocuk ve adölesanda ateş,baş ağrısı, öksürük,solunum sıkıntısı,karın ağrısı ve kusma görülebilir.Yaş küçüldükçe semptomlar genel enfeksiyonun bulgularını gösterir.Daha sonra hastalık için tipik olan bulgular ortaya çıkmaktadır.

    Öksürük, solunum güçlüğü, solunum sayısının yüksekliği ve kaburgalar arası, altı ve göğüs kemiği üstü çekilmeler pnömoniye özgü belirtilerdir.İlerleyen vakalarda zorlu solunum ve siyanoz ortaya çıkmaktadır.

    Solunum yolu enfeksiyonları bakımından en önemli sorun etkenin saptanmasındaki güçlüklerdir.Bugün birçok çocuk solunum yolu enfeksiyonlarından kaybedilmekte ve çoğunda etken saptanamamaktadır.

    Hastalığın tanısını koyduracak kesin bir tanı yöntemi yoktur.

    Tam kan sayımı, Akut faz reaktanları,kültür,balgam incelenmesi,serolojik ve radyolojik incelemeleri sıklıkla yararlanılan tanı yöntemleridir.

    Lökosit sayısının artması, sedimentasyon, CRP gibi akut faz reaktanlarının yüksekliği bakteriyel pnömoniyi destekler.Akciğer grafisi viral ve bakteriyel pnömoni ayrımını kesin olarak yapamazsa da ampiyem , lober pnömoni,akciğer apsesi tanımlandığında, klinik tablo bakteriyel pnömoni lehine kabul edilmelidir.

    Viral pnömoni düşünülüyorsa, antibiyotik tedavisinin yeri yoktur.Ancak hekim pnömoni tanısına karar verirken çok titiz davranmalı ve hastayı yakından takip edebilmelidir.Viral-bakteriyel pnömoninin birlikte düşünüldüğü vakalarda ampirik antibiyotik tedavisine başlanmalıdır.

    Korunmada aşılar önemlidir.

    -Kızamık

    -H.Influenza tip B

    -Influenza aşıları planlanmalıdır.

    -RSv aşısı ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır.

    RSV enfeksiyonuna yakalanma riski olan çocuklara korunmada monoklonal antikor içeren preparatlar önerilmektedir.Bu enfeksiyona yakalanma riski yüksek olan

    -prematüre bebekler

    -kronik akciğer hastalığı olan çocuklar

    -doğumsal kalp problemi olan çocuklara

    kış aylarında (kasım-mart) toplam 5 kez uygulanması önemle vurgulanmaktadır.

    Çocukluk çağındaki pnömoniler günümüzde önemli bir sağlık sorunudur.Erken tanı ve tedavinin planlanması son derece önemlidir.

    -ÖKSÜRÜK ANTİBİYOTİK KULLANMA ENDİKASYONU DEĞİLDİR.

    -ÖKSÜREN VE SOLUNUM SAYISI HIZLI OLAN BİR ÇOCUĞA AİLE TARAFINDAN GELİŞİ GÜZEL ANTİBİYOTİK VERİLMEMELİDİR.

    -ANTİBİYOTİK TEDAVİSİ HEKİM DENETİMİNDE OLMADAN BAŞLANMAMALIDIR.

    -ANTİBİYOTİKLERİN YAYGIN KULLANIMLARININ YOL AÇTIĞI DİĞER BİR SORUN DİRENÇLİ SUŞLARIN GELİŞMESİDİR.

    -UNUTULMAMALIDIR Kİ HER 7 SANİYEDE BİR ÇOCUK PNÖMONİDEN KAYBEDİLMEKTEDİR.

  • Kawasaki hastalığı

    Kawasaki hastalığı

    İlk kez 1967 yılında Kawasaki Sendromu olarak tanımlanmış ve 2000 yılından itibaren Sendrom olmadığı anlaşılarak Kawasaki Hastalığı tanımı kabul edilmiştir.

    Kawasaki;

    Ateş

    Döküntü

    Vaskülit ile seyreden bir hastalık tablosudur.

    Çocukluk yaş grubunda görülmektedir. Erişkinlerde az görülür.En sık görüldüğü yaş 6 ay 5 yıl olup, 6 aydan küçük çocuklarda nadir görülür.Görülme sıklığı ülkelere göre değişmektedir. A.B.D de yılda 4000 ile 5500 yeni vakanın olduğu bildirilmektedir. Ülkemizde ise,verilerin yetersiz olduğu görülmektedir.Tek veri 2009 yılına ait olup, yılda 30 yeni vakanın tanımlanmış olduğu bildirilmiş ise de, Kawasaki hastalığının daha fazla olduğunu düşünülmektedir.İnatçı ateşle gelen çocuk hastalarda,tanının başlangıçta düşünülmemesi ve laboratuvar testlerinin özgül olmayışı nedeni ile tablo çoğu kez atlanmakta ve bir kısım hastalar,gelişen komplikasyonlarla doktor’a başvurmaktadır.

    Kuluçka süresi bilinmemektedir.

    Etken virüs veya geçirilmiş bakteriyel enfeksiyona bağlı toksinlerdir. Hastalık belirli mevsimde kış ve ilkbahar aylarında görülmektedir. Salgınlar şeklinde seyredebilir.Hasta çocukların kardeşlerinde, hastalık görülme sıklığı fazladır.Bütün bu veriler hastalığın bir enfeksiyon hastalığı olduğunu ,bazı vakalarda da genetik yatkınlığın olabileceğini düşündürmektedir.Günümüzde Kawasaki hastalığı çocukluk yaş grubunun hastalığı olarak tanımlanırsa da , erişkin yaş grubunda görüldüğü bilinmektedir.

    Kawasaki hastalığında tanı koymak güçtür. Nedeni belirlenemeyen bu hastalıkta tanı öykü ve hastanın kliniği ile konulmaktadır. Kawasaki hastalığında laboratuvar bulgularının belirgin olmayışı tanının gözden kaçırılmasına neden olmakta ve maalesef hastalar komplikasyonlarla müracaat etmektedir.

    Kawasaki hastalığının klinik bulguları nelerdir?

    Ateş

    İltihaplı olmayan konjuktival kanama,

    Dudak ve ağız mukozasındaki kızarıklık,

    Boynundaki lenf bezlerinde büyüme,

    Döküntü,

    El ve ayaklarda şişme ve kızarılıklar.

    Esas bulgu, ateştir. Ateşle birlikte, yukarıda belirttiğim 5 bulgudan 4’ünün olması halinde Kawasaki düşülmelidir.

    Bulguların hepsi aynı anda bulunmayabilir ve hastaların takiplerinde ortaya çıkabilirler. Ateşi devam eden bir hastanın, dikkatli izlenmesi ve gelişen bulguların değerlendirilmesi önemlidir.

    Bu bulgular dışında;

    Üretrit

    Üveit

    Artrit

    BCG aşı bölgesinin belirginleşmesi

    Karaciğer fonksıyon testlerinde bozulma görülebilir.

    Tedavi edilmeyen vakalarda Kawasaki hastalığı 3 klinik fazının olduğu görülür.

    Akut dönem olarak tanımladığımız ilk 10 gün içinde klinik bulgular belirgindir. Eritrosit sedimentasyon hızı, C reaktif protein gibi özgül olmayan akut faz reaktanlarında yükseklik vardır.Trombosit sayısı yüksektir.Steril piyüri saptanabilir.Bu dönem de tanı konulması ve tedaviye başlanması önemlidir.

    Subakut dönemde ateş ve diğer klinik bulgular azalır.Trombositoz belirginleşir,perianal bölgede soyulmalar önemlidir.Bu dönem genellikle dört hafta sürer.Koroner anevrizma ve ani ölüm riskinin olduğu dönemdir.

    Klinik bulguların kaybolduğu iyileşme dönemi hastalık başlangıçından sonraki 6-8 haftalık süredir. Bu safhada eritrosit sedimentasyon hızı normale dönmüştür.

    Koroner arter bozuklukları çok önemlidir.Tedavi edilmeyen vakaların %20 sinde koroner damarlarda anevrizma gelişmektedir.Kawasaki geçiren hastalarda arterio sklerotik kalp hastalığı riski yüksektir.Çocuklukta bu hastalığı geçiren erişkinler erken yaşta enfarktüs geçirebilmektedir.Tedavi edilen vakalarda bu risk söz konusu mudur? Bu sorunun yanıtını vermekte güçtür. Tedavi edilen vakalarda komplikasyonların az olduğu vurgulanmaktadır.Kawasaki hastalığı tanısı olan bir çocuğun 6 ayda bir EKO kontrollerinin yapılması gerekir.Komplikasyon gelişen vakalarda uygun tedavi yaklaşımı planlanmalıdır.

    Kawasaki hastalığında tedavi süratle başlanmalıdır.Tedavide yüksek doz aspirin 4 doz (80-100 mg/kg/gün) , İntravenöz immunglobulin (İVIG 2gm/kg) uygulanabilmektedir..

    Yüksek doz aspirin ilk 10 gün verilir ve hastanın 48 saatlik ateşsiz döneminden sonra aspirin 3-5 mg/kg/gün tek doz olarak devam edilir..Bu dozda aspirin 6-8 hafta verilmekte bu süre sonunda EKO bulguları normalse aspirin tedavisi sonlandırlmaktadır.

    Koroner arterlerde değişikliğin olduğu vakalarda aspirin ve diğer antikoagulan ajanlar kulanılmaktadır.

    IVIG tedavisine yanıt vermeyen vakalarda ise İ.V, metilprednisolon,cyclophosphamid ve plazmaferez uygulanmaktadır.

    IVIG ve kortikosteroid tedavisine yanıt vermeyen vakalarda ise infliximab önerilmektedir.

    Kawasaki geçiren çocukların aşılanmasıda önemlidir.

    Aspirin tedavisi devam eden hastalarda yıllık grip aşısı yapılmalıdır. IVIG tedavisi alan kawasakili çocuklarda suçiçeği ve kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşılarında ise özel durumun olduğu hatırlanmalıdır.

    Kawasaki hastalığı yaygın enfeksiyöz bir vaskülittir. Esas bulgusu ateştir.Bu tabloya mukoza ve deri bulguları eklenir.Kawasakili hastalarda tanı çoğu kez konulmamaktadır.Klinik tablonun çeşitliliği ve laboratuvar bulgularının özgül olamayışı tanının gözden kaçmasına neden olmaktadır.Hastalık kendiliğinden iyileşme gösterirse de komplikasyonlar ağır seyretmekte ve ölümcül olabilmektedir.Kawasaki hastalığın %1-3 oranında tekrarlama riski olabilir.Hastalıktan sonraki ilk iki yıl içinde tekrarlama riski yüksektir.

    Yüksek ateş ve inatçı ateşle gelen çocuk hastalarda neden saptanmıyorsa klinik bulguların değerlendirilmesi titizlikle yapılmalı ve kawasaki hastalığı tanısı düşünülmelidir.

    Prof.Dr. Nuran Gürses

    Çocuk ve Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

  • Ateşli havale

    Ateşli havale

    Ateşli havale nedir kimlerde görülür?

    Havale bilinç ve davranış değişikliği olup; enfeksiyon sırasında ateşli dönemlerde görülürse buna ateşli havale denir. Ateş havaleden önce mevcut olabildiği gibi havale sırasında ya da havaleden sonra görülebilir. Genellikle süt çocukluğu ve oyun çocukluğu döneminde başka bir deyişle 5ay-5yaş arasında görülür

    Ateşli havale hangi enfeksiyonlarda görülür?

    Ateşli havale ya da nöbetler daha çok üst solunum yolu enfeksiyonlarında örneğin boğaz ve kulak enfeksiyonlarında görülür. Daha az sıklıkla idrar yolu ve barsak enfeksiyonlarında izlenir.

    Havaleler enfeksiyonun hangi döneminde görülür?

    Ateşli havalelerin büyük bir kısmı yaklaşık %90-95’i enfeksiyonun ilk 24 saatinde görülür. Dolayısıyla çocuk 5-10 gün ateşli olabilir ancak havale riski 1-2 gündür.

    Ateşli havaleler hep aynı mı olur?

    İki şekilde görülebir. En sık olanı basit havalelerdir. Bu tipte tüm vücutta kasılma ve gevşemeler olur. 15 dakikadan kısa sürer. Çocuğun zihinsel ve motor gelişimi normaldir. Daha az sıklıkta olanı karmaşık ya da başka bir deyişle kompleks tipidir. Bu tipte nöbetlerde çocuğun vücudunun bir kısmında kasılma ve gevşemeler olur. 15 dakikadan uzun sürer. Çocuğun zihinsel ve motor gelişimi geri olabilir.

    Ateşli havale genetik geçişli midir?

    Ateşli havalelerin beşte biri genetik geçişlidir. Bu çocukların yakın akrabalarında ateşli havale öyküsü alınabilir.
    Ateşli havale geçiren çocuklar ileride sara hastası olabilirler mi?

    Bu çocukların bazı risk faktörlerine sahip olmaları durumunda yıllar içinde ateşsiz nöbetler başlayabilir. Bu risk faktörleri şunlardır: çocuğun nöbetlerinin karmaşık tipte olması, ailede epilepsi varlığı, beyin elektrosunun anormal olması, çocuğun zihinsel ve motor gelişiminin geri olması

    Ateşli havale geçiren çocuklarda mutlaka beyin elektrosu (EEG) çekilmesi gerekir mi?

    Eğer çocuğun nöbet tipi karmaşık ise çekilmesi uygundur. Basit tipinde şart değildir.

    Ateşli havale sonrası çocuğun zekasında gerileme olur mu?

    Sayısı kaç olursa olsun ateşli havaleler sonrasında çocuğun zekasında herhangi bir gerileme olmaz. Beyinde hücrelerin ölümüne sebep olmaz.

    Ateşli havale nasıl tedavi edilir?

    Devamlı ve aralıklı tedavi seçenekleri vardır. Devamlı tedavide her gün sabah akşam ilaç kullanılır. Aralıklı tedavide ise çocuğun ateşli dönemlerinde iki gün süre ile havale önleyici ilaç verilir. Bu amaçla diazepam, valproat ve fenobarbital kullanılabilir. Tedavi beş yaşını bitirinceye kadar devam edilir.