Günümüzde her 5 çocuktan birisi alerjik ve her 10 çocuktan birisi astım tanısı almış durumdadır. Bütün Dünya’da büyük bir hızla artış gösteren astım bronşit hastalığı çocuklarda öksürük, hırıltılı solunum ve zor nefes alma şeklinde şikayetlerle kendini gösteriyor. Özellikle gece sabaha karşı kriz şeklinde gelen ve çocuğun uykusunu bozan öksürük krizleri ve hareketle terleyince artan öksürükler çocuklarda astımın habercisi kabul ediliyor.
Çocuklarda astım bronşitin % 90 nedeni alerjik olsa da hastalığın alevlenmesine yol açan birçok alerji dışı etken de vardır. Reflü de bunlardan bir tanesidir. Çocuklarda ilk bir yaşta mide içeriğinin beslenme sonrası ağza gelmesi normal vücut işleyişinin bir parçası kabul edilir. Bir yaşından sonra mideyi tutan kaslar kuvvetlenerek bu kaçışı engeller. Bu yaştan sonra mide içeriğinin yutma borusundan yukarı kaçması normal kabul edilmez ve reflü olarak tanımlanır.
Normal popülasyonda %10-20 oranında saptanan reflü hastalığı astımlı çocuklarda % 80 gözlenir ve çocukların % 60’ında bu durum sessiz reflü şeklindedir yani çocuk bunun farkında değildir. Astımlı çocuklarda reflünün normalden daha sık gözlenmesinin bir nedeni astımın mide başını saran kasları gevşetmesidir. Reflü gelişmesi halinde midedeki asitli içerik yutma borusundan yukarı kaçarken soluk borusuna da kaçar. Akciğerlerde asit içeriğin bulunması havayollarında spazm gelişmesine yol açar ve astım atakları artar. Sonuçta astım reflüyü; reflü ise astımı tetikler ve bu bir kısır döngü halini alır.
Çocuklarda psikolojik stresin mide asit salgısını artırdığı bilinmektedir. Özellikle ülke çapında sınavlara hazırlığın yaşandığı şu günlerde orta okul ve lise son sınıftaki birçok çocuk ve genç sınav stresine bağlı karın ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık, geğirme ve boğaza ekşi su gelmesi gibi mide sorunları yaşamaktadır. Strese bağlı çikolata, çay, kahve gibi kafein içeren uyarıcıları çok miktarda almaya eğilimli bu gençlerde reflü ve reflünün yol açtığı astım atakları her zamankinden daha sık görülmeye başlar. Hastalıktaki bu alevlenmeler ve sınav sırasında da rahatsızlanacağı korkusu çocukta daha da fazla strese yol açar.
Sonuçta; astım ve stres reflüyü; reflü ise astımı kötüleştirir ve bu üçlü kısır döngü tedavi edilmedikçe sürer gider. Bu kısır döngünün kırılması için öncelikle reflünün tedavi edilmesi ve psikolojik destek alınması gerekir. Bu dönem geçene kadar astım ilaçlarının yeniden düzenlenmesi de çocukta hem bedensel hem de ruhsal rahatlama sağlayacaktır.
Çocukta, astım belirtilerinin egzersizle ve terlemeyle tetiklendiğini gören anneler, çocuklarının koşup oynamasını kısıtlıyor. Hareketsiz hayat çocuklarda aşırı şişmanlığa yol açıyor ve şişman olmak astım görülme sıklığını 2 kat arttırıyor.
Astım hastalığı, akciğere hava götüren borucukların daralmasıyla birlikte öksürük, hırıltı ve nefes darlığı belirtilerinin tekrarlanmasıyla oluşuyor. Egzersiz sırasında öksürük ve nefes darlığı yaşanması astımlı çocukların hayat kalitesini bozan en önemli sorun olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla; egzersiz ve spor sonucu astım ataklarının oluşması hareketsiz bir yaşama, hareketsiz bir yaşamda astımın ağırlaşmasına yol açıyor. Bu bir kısır döngü oluşturuyor. Çocukların astım alevlenmesine yol açmadan spor yapmasını sağlamak bu kısır döngüyü ortadan kaldırıyor.
Astımlı çocukların, egzersize bağlı ataklar yaşamadan spor yapması sağlanabilir. Uygun ilaç tedavisi ile bun mümkündür ve tedavi ile birlikte öksürük ve nefes darlığı şikâyeti yaşamadan çocuklar, rahatça spor yapabilirler.
Spor ve egzersizin mutluluk hormonu diye adlandırılan endorfin salgısının oluşmasındaki önemi büyüktür. Çocuk alerjik astım hastası, stres ile birlikte astım alevlenmesi yaşamaktadır ve kaygıyı ve stresi uzaklaştıran endorfinin, alerjik hastalarda psikosomatik yapıyı dengeleyici etkisi olduğunu biliyoruz. Stres, reflü üzerinden astım alevlenmesine yol açmakta olup, sporun salgılattığı endorfin hormonu psikolojik stres ve kaygıyı ortadan kaldırırı ve bu reflü oluşumunu engeller. Astım; reflüye bağlı alevlenmeleri de azattır.
Hangi Sporlar Yapılabilir Hangi Sporlar Yapılamaz
Aerobik sporları; koşarak yapılan voleybol, basketbol, futbol, tenis gibi kara sporları; soluma kapasitesini artırıcı ve bronş çapını genişletici etkileri vardır. Aerobik ve yoga gibi yüksek volümlü nefes alıp verme en iyi bronş genişleticidir.
Yüzme : astıma iyi geldiği bilinen bir spordur; ancak kapalı yüzme havuzlarında yüzmek, bu alanlarda var olma olasılığı yüksek küf mantarlarına maruz kalınmasına neden olur. Küf mantarlarının, çocuklarda astım ataklarını tetikleyici etkisi olduğundan kapalı alanlarda yüzmek astım hastalarına önerilmez. Ayrıca havuz suyu temizliğinde kullanılan klorun da astımı alevlendirici etkisi vardır. Bu nedenle, deniz dışında yüzmek astımlı çocuklara bir spor aktivitesi olarak önerilmez.
Çocuk astım hastalarının spora yönlendirilmesi ve spor yaparken sıkışmalarının engellenmesi için uygun ilaç tedavisinin düzenlenmesi çok önemlidir. Sporun iyileştirici etkileri ile çocukların bir süre sonra ilaç ihtiyacı olmadan da spor yapabilmeleri mümkün olacaktır.
Özgüven, özellikle çocukluk döneminde ailenin tutum ve davranışları ile büyük ölçüde şekillenir. Ailenin genel tavrı, çocuklarına gösterdikleri güven, sağladıkları fırsatlar, almalarını sağladıkları sorumluluklar, başarıyı onaylama yöntemleri ile çocuğun birey olma yolunda kişiliğinin gelişmesine olanak sağlar. Bu sürecin sağlıklı geçirilememesi durumunda ise kişinin gerek çocukluk döneminde gerekse ilerleyen yaşlarında kendini kabul edemeyen, güvenemeyen, utanan, çekinen bir birey olmasına neden olur.
Çocuklarda özgüven gelişimini sağlamak adına anne ve babalara bazı görevler düşmektedir.
– Çocuktan beklentiler gerçekçi olmalıdır. Henüz motor becerileri yeteri kadar gelişmemişken onu bir çok sanatsal ve sportif faaliyete sokmak ve başarızlığına göz yummak çocukta özgüven kaybına neden olacaktır. Aynı sebeple tuvalet eğitimi de yaşından önce verilmemelidir. Henüz kas yapısı tuvaletini tutmaya müsait değilken verilen eğitim hem aileler için hüsranla sonuçlanmaktadır hem de çocukta başarısızlık hissiyatı oluşturacaktır.
– Akademik başarısı değerlendirilirken aldığı nottan ziyade derse olan ilgisi, alakası ve sosyal becerileri değerlendirilmelidir. Her çocuğun her dersten yüksek not almasını beklemek hem sizi hayal kırıklığına uğratacaktır hem de çocukta başa çıkamayacağı bir baskı oluşturacaktır. Bu baskı hem okula olan sevgisini negatif etkileyecek hem de kendisini yetersiz hissetmesine neden olacaktır.
– Kıyaslamalardan mutlak suretle kaçının. Filancanın oğlu sizin oğlunuzdan daha akıcı konuşuyor olabilir, filancanın kızı sizin kızınızdan daha çok şarkı sözü biliyor olabilir. Bu, sizin çocuğunuzu yetersiz ya da başarısız yapmaz. Sadece sizin çocuğunuzun o kıyasladığınız çocuktan daha farklı ilgi alanları olduğunu gösterir.
– Okul yaşantısında ya da gittiği kurslarda başarılarından çok çabasını değerlendirin. En nihayetinde onun bir çocuk olduğunu ve bir yetişkin kadar hırs, konsantrasyon ve istek gösteremeyeceğini aklınızda bulundurun.
– Çocuğunuzun özbakımını yaşına uygun bir şekilde yapmasına olanak tanıyın. Yaşlara göre özbakım becerileri değişmektedir. Bu konuda bilgi sahibi olup ona göre beklentilerinizi şekillendirmeniz sağlıklı olacaktır.
– Çocuklarınız bir problemle karşılaştığı zaman o problemi çözmek yerine çocuğunuza o problemi nasıl çözeceğini öğretmeniz gerekmektedir. Hazıra alışan ve sorumluluk almaktan yoksun büyüyen çocuklar kendilerini değerlendirebilme fırsatı bulamadıkları için özgüven konusunda da sorun yaşarlar. Bir şeyleri kendi kendine hallettiğini gördükçe de kendilerine inanmaya başlarlar.
– Sıkıntılarını dinleyin ve kendisini ifade etmesine izin verin. Konuşma hakkı tanınmayan çocuklar ileride de söylemek istediklerini söylemeye çekinen bireylere dönüşeceklerdir.
– Yarım kalan işlerini tamamlaması için motive edin. Bir şeyden sıkıldığı zaman önüne hemen başka bir şey koyuyor olmak ileriki yaşantısında da sorun çözmekten ziyade sorundan kaçan bir birey olmasına neden olacaktır. Sorun çözemeyen birisi de ister istemez özgüven problemleri yaşayacaktır.
– Özellikle 3-6 yaş dönemi içerisinde çocuklar ebeveynlerini çok fazla izliyor ve davranışlarını takip ediyor olurlar. Sizler anne baba olarak kendinden emin, rahat ve çözüm odaklı tavırlar sergilemezseniz, söylediklerinizin çok bir anlamı olmayacaktır. Çocuklar sözlerden çok davranışlara önem verir. Bir çocuğa sigaranın zararını anlattıktan yarım saat sonra karşısında sigara içiyorsanız o çocuk asla sigaranın zararlı olduğunu kabul edemeyecektir. Özgüven konusunda da bu aynı şekildedir. Eğer göstermesini beklediğiniz bir davranış varsa siz de onunla birlikte o şekilde davranmalısınız.
– Çocuklar gelişim süreçleri içerisinde sürekli olarak sınırlarını belirlemeye çalışırlar. Bu sınırlar net bir şekilde belirlenemezse çocuk, kendi öz kontrolünü geliştirmekte problem yaşar. Bu da akademik ve sosyal yaşantısında zorluk yaşamasına, bu sebeple de kendine olan inancını kaybetmesine neden olur. Belli bir disiplin evin içerisinde muhakkak olmalıdır ve bu sınırlar anne, baba ve evde yaşayan başka akrabalar ya da bakıcılar tarafından benimsenmeli, herkes tarafından uygulanmalıdır.
– Başarılı olabileceği ortamlar yaratmaya çalışın. Bir oyun oynarken kasten yenilmek çocuğa özgüven kazandırmaz, bu maalesef yanlış bilinen bir doğrudur. Aksine sizin samimiyetinizi sorgular. 4 yaşınızdaki oğlunuzla teke tek maç yapıyorken maçı kaybetmeniz gerçekçi değildir. Maçı kazanırken onun da bazı başarılar kazanmasına fırsat vermek önemlidir. Maçın galibi siz olsanız da maç bitiminde konuşulan konu onun attığı golün güzelliği ve kazanma çabası olmalıdır.
– Çocuğunuz size bir şey anlatırken sadece dinlemeniz yeterli değildir. Ona değer verdiğinizi vücut diinizle de göstermelisiniz. Başka bir şeylerle uğraşarak yüzüne bile bakmadan diyalog kurmaktansa gözlerine bakarak, mümkün olduğunca onun hizasına gelerek anlattıklarını kulak vermek, çocuğun önemsendiğini hissetmesini sağlayacaktır.
– Kendi işleriniz ile alakalı olarak da yaşına uygun bir şekilde kendisinden yardım isteğinde bulunun ve bu yardımı takdir edin. Bunlar ve bu paralelde davranışlar çocuğunuzun kendini değerlendimesine olanak tanıyacak, yaptığından emin, çözüm odaklı, başarılı, istekli ve özgüveni yüksek bir birey olmasını sağlayacaktır. Bu tip durumlarda bir uzmanla birlikte çalışıyor olmak, davranışları birlikte gözden geçirmek çok daha faydalı olacaktır.
Ölüm yetişkinler için dahi karmaşık ve kabullenmesi güç bir durum iken, çocukların bu acı durumu kavrayabilmesi, o kişinin yokluğuna alışabilmesi çok daha zordur. Çocukların ölüm kavramına bakışları yaşlara göre çok değişkenlik göstermektedir. Çocuğa ölüm haberi verilirken yaşına uygun bir şekilde izah edebilmek çok önemlidir. 3 yaştan önceki dönemlerde çocuklar ölüm kavramını hiç anlayamazlar. 3-6 yaş aralığında ölümü anlarlar fakat geri dönüşü olabilecek bir durum gibi değerlendirirler. 6 yaştan itibaren yavaş yavaş anlamaya, durumu geri dönülmez bir şey olarak kavramaya başlasalar dahi 10-12 yaş civarında gerçek ölüm algısı oturmaya başlar. Çocuğa ölüm haberini verirken her zaman dürüst olmak gerekmektedir. Hiç bir şey yokmuş gibi davranmak, ölen kişinin bir yere gittiğini geri geleceği söylemek geniş zamanda çocuğa çok daha büyük zarar vermektedir. Her gün kaybettiği yakının geleceği döneceği ile yaşayan çocuk, her gün tekrardan hayal kırıklığı yaşıyor ve ölen kişiye karşı öfke hissetmeye başlıyor. Kendisini terkedip gittiğini, onu sevmediği için geri dönmediği düşünmeye başlıyor. Ölüm beklenmeyen, ani bir ölüm ise bunu alıştırarak söylemek faydalı olacaktır. Öncelikle hastalandığı ve durumunun kötü olduğu söylenerek çocuk bu duruma hazırlanabilir. Fakat bu süreç çok uzatılmamalıdır çünkü bu süreç içerisinde çocuk hiç beklemediği bir anda bu ölüm haberini başka bir kaynaktan duyabilir bu da hem kendisi için bir şok olur hem de size olan güveninin zedelenmesine yol açabilir. Çocuğa ölüm haberini, çocuğun kendisine yakın hissettiği, sevdiği ve sevildiği birisi tarafından verilmesi gerekmektedir. Güvenmediği ya da yeteri kadar tanımadığı, sevmediği birisinden bu haberi alması durumu kabullenmesini zorlaştıracaktır. Kültürmüzde sıklıkla rastlanılan bir diğer sakıncalı durum ise ölümü bir ödül, bir güzellik olarak gösterme kaygısıdır. Ölen kişinin arkasından “Allah onu çok sevdiği için ya da çok iyi bir insan olduğu için yanına aldı gibi söylemler çocukta farklı kaygılara yol açabiliyor. Böyle bir durumla karşılaşan çocuk, iyiliğin göstergesi olarak ölümü kabulleniyor ve kendisinin ve diğer yakınlarının da ölmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bu ölüm gerçekleşmediği vakit de kendisinin ve diğer yakınlarının aslında iyi insanlar olmadıklarını ya da Allah’ın onları sevmediğini düşünebiliyor. Aynı şekilde ölüm bir ceza olarak da gösterilmemelidir. Hayatın doğal bir parçası olduğu, tüm canlıların bu süreci er ya da geç yaşayacakları yaşına uygun bir dil ile aktarılmalıdır. Çocuğun yas sürecini yaşamasına müsade ederken, cenaze, defin ve diğer kültürel anma törenlerinden mümkün olduğunca uzak tutmak faydalı olacaktır. Diğer yakınlarını çok kötü durumda görmek yaşı gereği kaldıramayacağı bir durum olabilir. Ölüm haberini alan çocuğun tepkisini doğal bir biçimde yaşamasına müsade etmek gerekir. Ağlamasına engel olunmalalı, duygularını boşaltmasına olanak sağlanmalıdır. Yaşını da göz önünde bulundurarak ondan çok olgun bir davranış sergilemesini beklemek çocuğa kaldıramayacağı bir sorumluluk yüklenmesine neden olur. Konuşmaya zorlanmamalı ancak konuşmak istediğinde de kendisi ile konuşulmalıdır. Ölüm çocuğa ne kadar doğru ve sağlıklı bir biçimde anlatılırsa anlatılsın, yaşına da bağlı olarak çocuk ölüm olayını çok rahat kabullenemeyecektir. Özellikle kaybedilen kişi ebeveynlerinden biri ise bu süreç çocuk için çok daha zor olacaktır. Bu duruma maruz kalan çocuğun genel davranışlarını gözlemlemekte ve bir uzmandan genel bir destek almakta çok fayda bulunmaktadır.
Uzm. Dr. Sibel Spınu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı
Obezite hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde erişkinleri olduğu kadar, giderek çocukları da etkileyen kronik bir hastalıktır. Obezitenin saptanmasında en geçerli yöntem Beden Kitle İndeksinin (BKİ=vücut ağırlığının, boyun karesine bölünmesi) hesaplanmasıdır. Çocuklarda BKİ'nin %85'in üzerinde olması obezite olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde obezitenin görülme sıklığı her yaş grubunda artmaktadır. Bunun nedeni modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlıklarında yağların ve karbonhidratların fazla miktarda tüketilmesi ve çocukların fiziksel aktiviteden uzaklaşarak televizyon ve bilgisayar oyunlarına yönelmeleridir.
Bir çocuğun fiziksel, bilişsel, duygusal olarak büyüme ve gelişmesinde, yenen besinlerin içerdiği besin gruplarının ne olduğu ve miktarı önem taşımaktadır.
Obezite, enerji alımının enerji tüketiminden daha fazla olduğu durumlarda yağ dokusunun artmasıyla ortaya çıkar. Ülkemizde özellikle şehir çocuklarında önemli bir sağlık sorunudur ve görülme oranı yaklaşık olarak % 6-7 kadardır. İstanbul ilinde yapılan bir çalışmada kilolu olma sıklığının kızlarda 12-13 yaşlarında %21, erkeklerde 11-12 yaşlarında %27 ile en yüksek düzeye çıktığı görülmüştür. Son on yıla göre sanayi bölgelerindeki çocukluk dönemi obezitesinin artışında ilerleme görülmüştür.
Şişman yetişkinlerin önemli bir oranında şişmanlığın çocukluk hatta süt çocukluğu devresinden itibaren başladığı ileri sürülmektedir. Ailenin obez olma durumu, sosyo-ekonomik durumu, ailenin eğitim seviyesi ve aile tipi çocukluk obezitesini artıran nedenlerdir. Ayrıca televizyon önünde geçen zaman da ve o an da yenen yiyeceklerde bu konuda obez olmayı etkiler. Küçük çocuklarda düzenli yeme alışkanlığı aileler ve bakıcılar tarafından üstlenildiği için çocuğun beslenmesinde önemli bir rol oynarlar. Çocukların yiyecek tercihleri, ailelerinin yeme davranışlarından ve yiyecek seçim tercihleri ile şekillenir. Anne-babanın beslenme tarzı, öğün sayısı, günlük aktivite şekli etkili olurken, okul çağı ve ergenlik dönemde bireyin gününün büyük bir kısmını geçirdiği eğitim merkezindeki kantin ve yemekhanelerde sunulan besinlerin içerikleri ile eğitim programları, önerilen fizik aktivitenin yeri obezitenin oluşmasında etkili olmaktadır.
İlkokul çağında ve ergenlik dönemlerinde kızlar arasında erkeklere kıyasla daha yüksek oranda şişmanlık olgusuna rastlanmaktadır. Günümüzde obezitenin, genetik yatkınlığı olan kişilerde çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Şişmanların fazla yeme isteğinin ve beslenme biçiminin aile çevresinden edinilen bir alışkanlık olduğu ileri sürülmektedir.
Obezitede en önemli faktörlerden biri de hızlı ve fazla yeme davranışıdır. Bugün, toplumların beslenmesinde yağdan, şekerden, tuzdan zengin, posadan fakir bir diyetin yer aldığı görülmekte, işlem görmemiş gıdaların tüketimi giderek azalmaktadır. Esas problemin, diyetin yağ ve karbonhidrat kısmındaki dengesizlikten kaynaklandığı ve beslenme bilgisi ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Aşırı kilolu çocukların diyetlerinde fazla enerjiyi yağdan aldıkları belirtilmektedir. Modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlığında kalori ve yağ yoğunluğunun fazla oluşu (fast food tarzı beslenme) obezite sıklığının artışında bir risk faktörüdür. Günde üç ya da daha fazla beslenen ve öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir ya da iki kez düzensiz beslenen kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır.
Bebeklik dönemindeki beslenme şekli çocuğun ileri yıllardaki beslenme alışkanlığını belirler. Anne sütü ile beslenmenin obezite oluşumunu önleyici etkisi iyi bilinmektedir. Çocuk her ağladığında biberon ile süt vermek, muhallebi gibi kaloriden zengin besinlere erken başlamak ve bunları fazla miktarda vermek çocuklarda şişmanlığa yol açan yanlış uygulamalardır.
Hareketsiz yaşam biçimininde bir uzantısı obezitedir. Televizyon seyretmek ile vücut yağ dağılımı ve total vücut yağı arasında bir ilişki olduğu da saptanmıştır. Televizyon reklamları, kişinin tükettiği gıdanın nitelik ve niceliklerini etkilemekte, obeziteye yol açan kötü diyet alışkanlıklarına yol açmaktadır. Televizyon seyretme süresi boyunca kişilerin ana öğünlerine ilaveten ara öğün yaptıkları sıkça görülmüştür. Televizyon seyretme süresi fazlalaştıkça kişinin oturma süresi artmakta, bu da Vücut Kitle İndeksi'nde (BKİ) artışa yol açmaktadır. Obezite sıklığı, 4 saatten daha fazla televizyon izleyen veya bilgisayar başında vakit geçiren çocuklarda, 1 ya da 1 saatten daha az zaman geçirenlerle kıyaslandığında daha yüksek saptanmıştır.Yapılan çalışmalar, televizyon izleyen çocukların hiç reklâm izlemeyenlerden daha fazla şekerli gıda tüketmeyi tercih ettiklerini gözlemiştir. Ayrıca, bu tarz reklâmlara maruz kalma, çocuğun enerji yoğunluğu ve besin değeri az olan yiyecekleri tercihini artırmaktadır.
Bazı çocuklarda psikolojik sorunlara tepki olarak aşırı iştahsızlık görülebileceği gibi, bazılarında bu tepki fazla yeme şeklinde ortaya çıkar. Anne baba ve çocuk arasındaki ilişkiler, ev ortamındaki problemler, arkadaş grupları tarafından kabul edilmeme, derslerdeki başarısızlıklar çocuğun ruhsal yapısını etkileyerek beslenme bozukluklarına neden olmaktadır.
Obez çocuklarda özellikle ergenlik döneminde arkadaş edinememe, grup faaliyetlerine katılmama gibi ortaya çıkan psikolojik bozukluklar çocuğun obezite derecesini arttırmaktadır. Obez çocuklar büyüdükçe şişmanlık, diyabet, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları gibi kronik hastalıklara neden olmaktadır. Bu yüzden önceden önlemimizi almak hayati önem taşır.
Çocukluk dönemi obezitesi tedavisi zordur, hem fiziksel hem duygusal bir durumdur. Tedavi yaklaşımında öncelikle ailenin eğitilmesi önemlidir. Genellikle aileler bu durumu bir sorun olarak görmemektedir. Obez ailelerin suçluluk hissi, savunmacı bir tutum sergilemelerine neden olmaktadır. Tedavinin başarısı için ailenin olaya katılması ve amacın ne olduğunu bilmesi gerekir. Tüm dünyada obez çocukların tedavisinde model olarak multidisipliner bir yaklaşım kullanılmaktadır. Tedavi ekibi doktor, çocuk hemşiresi, diyetisyen, psikolog, fizyoterapist ve çocuğun annesinden oluşmalıdır.
Bu tarz aile içinde yetişen çocuklarda özgüven eksikliği ve anne-babaya bağımlılık gösterirler
MÜKEMMELLİYETÇİ ANNE-BABA TUTUMU
* Sıkı disiplin
* Aşırı sevgi
* Aşırı koruyucu ve kollayıcı tutum
* Çocuktan yaşının üzerinden bir davranış beklemek
Bu tutumdaki anne-babalar her alanda çocuğun kapasitesini zorlayıp, yanlış yapmasını kabul edemezler. Yanlış yapmaktan korkan, kendine güveni olmayan bireyler yetiştirirler.
OTORİTER VE REDDEDİCİ ANNE-BABA TUTUMU
* Sevgi, şefkat yok
* Sıkı disiplin
* Çocuk hata yaptığında şiddet ve dayakla cezalandırılır
Korkuya dayalı bir ilişki söz konusudur. Bu tutumda büyüyen çocuk güvensiz, saldırgan ve tutarsız yetişir.
İLGİSİZ VE KAYITSIZ ANNE-BABA TUTUMU
* Başı boş çocuk
* Kural yok
Çocuk duygusal ve fiziksel yalnızlık içindedir ve anne-baba-çocuk arasında iletişim kopukluğu vardır. Genellikle pasif ve donuk oldukları görülür. Aile içinde ilgi görmeyen çocuk, dikkat çekmek için zararlı alışkanlıklar edinmeye meyillidir. Sözlü iletişimin yetersizliğinden dolayı dil gelişiminde gecikme ya da konuşma bozuklukları ortaya çıkabilir
TUTARSIZ ANNE-BABA TUTUMU
Bu tarz ailelerde genellikle anne-babanın o anki psikolojik durumu ile ilintili olarak çocuğa karşı sergilenen tutum değişkenlik gösterir.
Anne babalar kimi zaman bir davranışı olumlu karşılarken, kimi zaman cezalandırabilirler. Dolayısıyla ne zaman nerede ne yapacaklarını bilemezler
Tutarsız tutum sergilenen çocuklar çevrelerine karşı güvensiz, şüpheci ve karasız bir kişilik yapısı geliştirirler.
OLUMLU VE SAĞLIKLI ANNE-BABA TUTUMU
* Sevgi ve disiplini dengeli bir şekilde barındırır
* Tutarlı, esnek, ceza ile ödül barındıran disiplinle, çocuğa istenilen davranış ve alışkanlıkları öğretir
* Disiplin yeteri kadar ve çocuğun yaşına uygun olmalıdır
* Bu çocuklar, yapıcı, yaratıcı, özgüveni yüksek, sosyal ilişkilerinde başarılı ve davranışlarının sorumluluğunu alabilen bir kişilik geliştirirler
İshal normalden sık (genellikle 3kez/günden sık), miktarca fazla, sulu ve şekilsiz kaka yapmaktır. Genellikle kusma ile birlikte seyreder. Gıda alerjileri, virüsler, bakteriler, parazitler, gıda zehirlenmeleri gibi birçok neden ishal oluşturabilir.
Ülkemizde bundan 5-10 yıl önce 5 yaş altı çocuk ölümlerinde ilk sırada akciğer hastalıkları varken günümüzde Pnömokok ve Hemofilus aşılarının kullanma girmesiyle birinciliğe ishal –kusma ve buna bağlı sıvı kayıpları yerleşmiştir.
İshalin öldürücü olabilmesinin nedeni vücuttan çok fazla tuz ve su kaybettirmesidir. Örneğin kolera hastalığı dünya çapında ciddi salgınlar yapmış ve birçok can kaybına sebebiyet vermiştir. Bu nedenle ishalde esas dikkat edilmesi gereken ve aciliyet gerektiren konu ishalin nedenini saptamaktan önce vücutta su ve tuz kaybı oluşup oluşmadığını hızlıca değerlendirmektir. Ağız kuruluğu önemli bir bulgudur. Dil dudaklardan daha önemlidir. Vücut ishalle veya varsa kusma ile olan sıvı kayıplarını tolore etmek için diğer sıvı kayıplarını azaltmaya çalışır. Yani tükürük azalır. Sıvı kaybı sürerse yavaş yavaş idrar miktarı da azalmaya başlar. Süt çocuklarında bıngıldak içe çöker, gözler çukura kayar. Çocuk belirgin halsiz ve huzursuzdur. Bu bulgular acil sıvı tedavisi başlanması gerektiğini gösteren bulgulardır.
İshalde değerlendirilmesi gereken ikinci konu ateştir. Koltukaltı 38,5-39 derece ve üzeri ateş doktora başvurmayı gerektirir. Ateşin yanı sıra mukus ve kan içeren kakalar “dizanteri” dediğimiz bakteri kökenli ishalleri düşündürür. Bu durumda da doktora başvurmak ve uygun tetkiklerle ishalin sebebini araştırmak uygun olur.
Tablo ilk başlangıçta çok ağır değilse bile 2 saatten sık aralıklarla kaka yapmak, ağızdan besin almayı reddetmek, her aldığını kusmak hastanede değerlendirmeyi ve gerekirse damardan sıvı tedavisi yapılmasını gerektirebilecek risklerdir.
Biz çocuk doktorları; çocuğun genel durumu bozuk değilse, sıvı kaybı bulguları gelişmemişse, ağızdan beslenebiliyorsa kakada mukus görsülse dahi antibiotik kullanımından kaçınmaya çalışırız. Çünkü özellikle Salmonella grubu bakterilerin varlığında antibiotik kullanmak bakterinin safra kesesinde aylarca taşıyıcı olarak kalmasına neden olabilir. İshalde antibiotik kullanımı doktorunuzun vermesi gereken bir karardır.
İshal kesiciler bağırsak hareketlerini azaltıp kakanın bağırsak içinde göllenmesine neden olurlar. Bu nedenle çocuk ishallerinde ishal kesicilerin hemen hiç yeri yoktur. İshalin en önemli tedavisi kaka ve varsa kusma ile kaybedilen su ve tuzun yerine konmasıdır. Bebek anne sütü alıyorsa emzirmeye devam edilmelidir. Elma, havuç, şeftali, muz, yoğurt, ayran , makarna , pilav gibi kakayı katılaştıracak besinler seçilmelidir. Kusma eşlik ediyorsa sıvı gıdaları az miktarlarda ,sık aralıklarla vermek daha uygun olur.
Bağırsaklarımızda bulunan bize faydalı mikroorganizmalar ishal süresinin kısaltılmasında bize yardımcı olabilirler. Probiyotik olarak adlandırılan bu dost mikroorganizmaları içeren saşe, çiğneme tableti ya da kapsül formundaki preparatlar ishal sırasında sıvı besin desteklemesine ek olarak verilebilir. İshalin en sık nedenleri rotavirüs, adenovirüs gibi virüslerdir. İshal etkenlerinin önemli bir kısmı ince bağırsağın iç yüzeyinde bulunan ve sindirim enzimlerini de taşıyan epitelyum tabakasını da bozduğundan ishal sonrası bu doku kendini onarıncaya dek bulgular sürebilir. Bağırsak epitelinin kendini onarma süresi yaklaşık 2 haftadır.
Bağırsak epitelindeki hasardan en çabuk ve en çok etkilenen enzim, süt şekerini(laktozu) sindiren LAKTAZ enzimidir. İshal sırasında ve hemen sonrasında şekerli gıda alımının ; laktoz sindirimini yapan bu enzimin eksikliği nedeniyle ishali arttırabileceği unutulmamalıdır. Tam sindirilememiş karbonhidrat(şeker) içeren kaka ciltle temas ettiğinde ciddi pişikler oluşturur. Bu nedenle bez kullanan bebeklerde kakanın ciltle temasını kesmek için kalın tabaka halinde bariyer kremleri sürmek ; kaka sonrası popoyu ılık su altında yıkayıp iyi kurulamak ve biraz havalandırmak yardımcı olur.
Hastalık bulaşmasını azaltmak için pek çok hastalıkta olduğu gibi ishalde de en önemli önlemlerden biri el temizliğidir. Çocuklarımızı tuvalet sonrası ve beslenme öncesi ellerini yıkamaya mutlaka alıştırmalıyız. Yine el yıkamaya yakın önemi olan ikinci bir önlem de yediklerimizin ve içtiklerimizin temizliğidir. Açıkta satılan gıdalardan uzak durmak gerektiği konusunda çocuklarımızı bilinçlendirmeliyiz.
Okullar kapandı ve nihayet yaz tatiline girdik. Tatilin zevkini çıkarırken iyi bakım yapılmamış havuzların da ishal, konjonktivit ve cilt yaraları gibi birçok sağlık sorununa yol açabileceğini hatırda tutalım. Sıcak hava nedeniyle zaten terle normalden fazla su ve tuz kaybediyoruz. Vücut yüzeyleri kilolarına göre bizlerden fazla olan çocuklarımızı sıvı alımı konusunda uyaralım. Sizlere ve çocuklarımıza tatil süresince hastalıksız ve mutlu günler dilerim.
Çocuklarda zehirlenmeler ilk 5 yaş ve ergenlikte sık görülür. İlk 5 yaştaki zehirlenmeler daha çok kaza ile ve erkek çocuklarda sıkken, ergenlik çağı zehirlenmeleri kızlarda ve istemli olabilmektedir.
Zehirlenmelerin %90′ından fazlası evlerde tedavi edilmektedir. Bu nedenle her anne-babanın zehirlenme konusunda bilgi sahibi olmasında yarar vardır.
En sık temizlik maddeleri, kozmetik maddeler, ilaçlar ile zehirlenme görmekteyiz. Zehirlenmeler çocuk ölüm nedenleri arasında 4. sıradadır. Zararlı maddeler %75 ağız yoluyla alınır. Solunum, deri vb yollarla da zehirlenme oluşabileceği akılda tutulmalıdır.
Belirtiler alınan maddeye göre değişkenlik göstermekle birlikte daha önce yakınması olmayan bir çocukta ani başlayan kusma, karın ağrısı, baş dönmesi, bilinç kaybı, nöbet geçirme gibi belirtiler ortaya çıkar ya da çocuğun yanında ilaç artığı veya boş ilaç kabı bulunursa zehirlenmeden şüphelenilmelidir.
Şüphe durumunda çocuğun yuttuğunu düşündüğünüz madde hala elinde veya etrafındaysa maddeyi uzaklaştırın. Etrafta bulunan madde kalıntılarını ve ambalajları yanınıza alın ki alınan zehirli madde daha kolay tanınabilsin. Dudak ve ağızda yanma, boğazda şiddetli ağrı ve yanma, nefes alma güçlüğü, uykuya eğilim ve bilinç kaybı varsa tam teşekküllü bir hastanenin acil servisine en hızlı şekilde başvurun.
Solunum ortamında zehirli gaz şüphesi varsa çocuğu ortamdan temiz havaya çıkarın. Zehirli madde ile cilt teması varsa çocuğunuzun giysilerini çıkarın ve zehirli madde ile temas eden cilt bölgesini, eldiven giyerek ve akan su ile temizleyin. Zehirli madde çocuğunuzun gözüne sıçramışsa gözü öncelikle serum fizyolojikle , yoksa ılık su ile yıkayın. Göz en az 15-230 dakika yıkanmalıdır. Suyu direkt göze tutmak yerine burun kemiğinin göz kenarına akıtırsanız çocuğunuz daha az huzursuz olur.
Bazı maddelerin kusturulması yemek borusu ve ağızda ikincil temas nedeniyle ciddi yanıklara ve zehrin akciğere kaçması gibi hayati sorunlara neden olabileceğindendoktorunuza veya zehir danışma merkezlerine danışmadan çocuğunuzu kesinlikle kusturmayın!!!
Kusturulmaması gereken maddelere örnek olarak benzin, gazyağı, mobilya cilaları, kuvveti aitler, böcek ilaçları, çamaşır suyu, deterjanlar örnek olarak verilebilir.
En kıymetli varlığımız olan çocuklarımızı tehlikeden uzak tutmak için ev içi temizlik maddeleri, ilaçlar, böcek öldürücüler gibi olası zehirli maddeler ulaşılamayacak yerlerde ve mümkünse kilit altında tutulmalıdır. Gıda maddeleri ve temizlik maddeleri aynı dolaplarda saklanmamalıdır. İlaç ve kimyasal maddeler orijinal kaplarında saklanmalı, asla meyve-sebze kaplarına konmamalıdır.
Çocuklar taklit etmeye eğilimli oldukları için ilaçlarınızı mümkünse onların yanında almayın ve hasta çocuğunuza ilaç verirken ilaca şeker, tatlı vb isimler takmayın. İlaç alırken etiketinin okunur olmasına dikkat edin. Doktorun, polisin, itfaiyenin ve acil yardım ekibinin telefon numaralarını elinizin altında bir yerlerde bulundurun.
Zehirlenme durumunda aşağıdaki telefonlardan birisine başvurmak hayat kurtarıcı olabilir:
► T.C. Sağlık Bakanlığı Ulusal Zehir Merkezi : 114 ► Sıhhi Danışma : 128 ►Hızır Ambulans : 112
Zehir Danışma Merkezleri arandığında arayan kişinin adı, işi, telefonu ve adresi yanı sıra hastanın yaşı, cinsi, kilosu; zehirli maddenin mümkünse tanımlanması,(kabın, kutunun veya etkenin kendisinin yanınızda bulundurularak telefon açılması önerilir); alınan miktar, cilde temas olmuşsa temasın süresi, olayın meydana geldiği yer ve zaman, gözlenen belirtiler; belirtilerin ne zaman başladığı; hastanın –biliniyorsa- alerjisinin olup olmadığı; merkeze telefon açılana dek yapılanlar aktarılmalıdır.
Kusturma, yoğurt yedirme, soğan koklatma vb halk arasında yaygın kullanılan uygulamaların etkili olamayacağı gibi bazen ciddi zararlar doğurabileceği de göz önünde tutulmalıdır.
Anne-baba olmanın hayattaki hem en zevkli hem de en zor iş olduğunu hepimiz biliyoruz. Hem kendimizi hem de çocuklarımızı korumak için ev ve iş ortamında yeterli önlemleri alalım ki telafi edilemeyecek zararlarla karşılaşmayalım.
Bademciklerin iltihabına tonsilit, geniz eti iltahabına adenoiditis ismi verilmektedir. Gerek bademcik ve gerekse geniz eti herkeste var olan bir lenf dokusudur. Waldeyer halkasında yer alan bu dokular mikropların vücuda girdiklerinde ilk karşılaştığı bariyerlerden birisidir. Bu dokular sekretuvar immuniteyi uyarmak ve sekretuvar immunoglobulin üretimini sağlayarak enfeksiyonlara karşı vücudun savunma sistemini oluşturmaktadır.Sadece immunoglobulin salınması değil birçok immunolojik işlevide yerine getirdikleri bilinmektedir.
Çocuğun büyümesi ile birlikte oluşan bu dokular 4- 10 yaşlarında gerek immunolojik ve gerekse büyüklük açısından en aktif döneme ulaşmakta , bu aktivite ve büyüme ergenlik döneminde azalmakta bademcik ve geniz etinde ufalma olmaktadır.
Bu dokular sadece immunoglobulin salgılamamakta , aynı zamanda birçok immunolojik işlevide başarmaktadır.Puberte ile birlikte büyüklerin kaybolduğu bu dokularda bir kısım işlevsel immunolojik fonksiyonların devam ettiği bilinmektedir.
Vücudumuzun korunmasında rol alan bu dokuların cerrahi olarak çıkarılması bazı sorunları gündeme getirmektedir.Geniz eti ve bademciği büyük her çocuk ameliyat edilmelimidir? Vücudun savunma sisteminde rol olan bu dokuların kaybı savunma sisteminin zayıflamasına rol açar mı? Ergenlik çağına geldiği zaman küçülme şansı olan geniz eti ve bademciklerin operasyonu gereklimidir soruları bu konudaki endişelerin başlıcalarını oluşturmaktadır.
Günümüzde özellikle çocuk hekimlerinin operasyon işlemlerine karşı çıkması ve kulak burun boğaz hekimlerinin(KBB) bu konudaki destekleri ile bademcik ve veya geniz etinin cerrahi olarak çıkarılmasında belirgin bir azalmanın olduğu görülmektedir.
Diğer taraftan tekrarlayan boğaz enfeksiyonu olan çocukların ebeveynleri sıkça çocuk hekimlerine bademciklerin alınmasının uygun olup olmadığı sorusunu yöneltmektedir. Sık boğaz enfeksiyonları sık antibiotik kullanımı aile ve çocukta anksiyete yaratmakta ve cerrahi uygulama ile bu sorunun tamamen çözülebileceğini düşünmektedir.
BADEMCİKLERİN KESİN OLARAK ALINMASINI GEREKTİREN DURUMLAR
Bademcik geniz eti veya her ikisinin birden solunum güçlüğüne neden olarak solunum yollarını tıkaması
Bademciklerin yutma güçlüğüne neden olması
Kontrol edilemeyen bademcik kanamaları
Bademcik tümörleri
Bademciklerin kesin olarak ameliyat edilmesi gerektiren durumlardır.
Tekrarlayan boğaz enfeksiyonlarında da bademciklerin alınması düşünülebilir. Tekrarlayan boğaz enfeksiyonu kriteri nedir sorusu henüz tam olarak yanıtlanmamıştır. En yaygın olarak kullanılan kriter Pittsburgh çocuk hastanesine ait olup bir yılda antibiotiklerle tedavi edilen yedi veya daha fazla boğaz enfeksiyonu geçirmesi, son iki yılda beş veya daha fazla boğaz enfeksiyonu geçirmesi veya son üç yılın her birinde üç veya daha fazla boğaz enfeksiyonu geçirmiş olması tekrarlayan boğaz enfeksiyonu kriteri olarak kabul edilmiştir. Çocuk hekimlerinin kabul ettiği bu kriterlere karşın KBB hekimlerinde bu kriter çocuğun her yıl üç veya daha fazla enfeksiyon geçirmesi olarak kabul etmektedir. İki disiplin arasında kriter farklılığı bazı sorunlar oluşturmaktadır.
Diğer taraftan kronik bademcik iltihabı durumlarında da ameliyat endikasyonu düşünülmelidir.
– PFAPA sendromu (Periodik ateş, aftöz stomatit, farenjit ve boyun lenf bezlerinde büyüme )
– Tonsil üzerinde ağız kokusuna neden olabilecek birikimlerin varlığı (halitozis)
– Peritonsiller apse
– Grup A beta – hemolitik streptokok taşıyıcılığı durumlarda ameliyat endikasyonu düşünülebilir.
Bununla birlikte klinik tablonun ciddi olmadığı tekrarlayan enfeksiyonu olan çocuklarda ameliyat endikasyonu tartışmalıdır. Bu konudaki çalışmalarda ameliyat edilen vakalarda ,ameliyat edilmeyen vakalar arasında ciddi bir farkın olmadığı görülmüştür.Bu çocukları izlemenin daha doğru bir yaklaşım olduğu vurgulanmaktadır.
Gereksiz ameliyat yaklaşımlarından kaçınmanın önemli olduğu gözden kaçmamalıdır.
GENİZ ETİ ALINMA ENDİKASYONLARI
Geniz etinin büyüyerek ciddi burun tıkanıklığına neden olduğu durumlarda geniz eti ameliyat endikasyonu mevcuttur. Horlayan ve geceleri ağzı açık uyuyan çocuklarda geniz eti varlığı düşünülmelidir. Bu çocuklarda uyku sırasında birkaç saniye süreyle nefesini tutma (uyku apnesi) görülebilir. Bu durumda geniz eti operasyonu değerlendirilmelidir. Tıbbi tedaviye yanıt vermeyen kronik sinüzit vakaları , tekrarlayan orta kulak iltihabı olan ve tüp uygulanmasına rağmen tedaviye yanıt vermeyen çocuklarda geniz eti ameliyatı yönünden takip edilmelidir.
Son zamanlarda burun tıkanıklığı belirtilerinin orta derecede olduğu vakalarda ise bir süre antibiotik ve glukokortikoid ihtiva eden nasal spreylerin uygulanmasının uygun olduğu görüşü önem kazanmakta ve bu vakaların bir süre izlenmesinin önemi üzerine durulmaktadır.
Yukarıda belirttiğim şikayetleri olan çocuklara yaklaşım nasıl olmalıdır. Ameliyat yaklaşımı her vakada gerekli midir? Bu işlemlerle vücudun savunma sisteminde yetersizlik söz konusu olacak mıdır? Ameliyat sonucunda üst solunum yollarındaki koruyucu bariyerlerin ortadan kalkması ile enfeksiyonların sık ve yaygın olması söz konusu olabilir mi? Bütün bu soruların yanıtları bilinmemektedir.
Gerek bademcik, gerekse geniz eti ameliyatlarında aile ve hekimin birlikte karar vermesi ve yapılacak işlemlerin faydalı ve riskli olduğu yönler belirtilerek uygulamanın yapılması en akılcı yaklaşım olarak görülmektedir.
Unutulmamalıdır ki her bademcik ve veya geniz eti büyüklüğü ameliyat için bir endikasyon değildir.
Bebeklerini büyütürken, aileleri en fazla sıkıntıya sokan konuların başında “düzenli uyku alışkanlığının oturtulamaması” yer alır. Dilimize yerleşen “Bebekler gibi uyumak” deyimine karşın, bebeklerin derin ve kesintisiz bir gece uykusu yaşamaları anne babalar için çoğu zaman hayalden öteye geçmez.
Saat 22.00’de en derin uykusunda olmalı!
Çocukların uykuya olan ihtiyaçları ve uyku süreleri büyüme dönemlerine göre değişir. Yenidoğan, en fazla uyku ihtiyacı olan dönemdir. Yenidoğanın uykusu 18-20 saate kadar ulaşabilir. Büyüdükçe algısı açılan çocuğun, uyku süresi de kısalacaktır. Büyüme hormonu saat 22.00 civarında, derin uykuda iken en yüksek düzeylere ulaşır. Bu nedenle çocuk hangi yaşta olursa olsun, bu saatlerde derin uykuda olmalıdır.
Çocuklar düzeni sever
Çocukta düzenli uyku, düzenli beslenmeyle doğrudan ilişkilidir. Günlük düzeninin oluşturulduğu bebeklerin uyku saatleri de öyle olacaktır. Bu düzeni sağlamak ise, anne babaların elindedir. Bebeğin veya küçük yaştaki çocuğun düzene alıştırılma evresinde, ailelerin otoriter ve tutarlı davranmaları bu süreci kolaylaştıracaktır. Sağlıklı bir çocuğun akşamları en geç 20.00 ya da 20.30’da yatakta olması gerekir. Her ne kadar aileler, çocuğun uykusu geldiğinde kendiliğinden yatacağını düşünse de, gerçek bunun tam tersini göstermektedir. Uykusu gelen çocuk daha da hareketlenir, bu şekilde kendi uykusunu kaçırır. Bu kısır döngü çocukta huzursuzluğa neden olur. Oysaki belli bir beslenme ve uyku düzenine sahip olan çocuk huzurlu ve mutludur. Bu nedenle, ailelerin kendi özel yaşamlarından fedakârlıklarda bulunup, çocuk için uygun beslenme ve uyku düzenine göre hareket etmeleri doğru olacaktır.
Kendi kendine uykuya dalmasına izin verin!
Çocuklar uyurken değil, henüz uyumak üzereyken yatağa yatırılmalıdır. Çocuğu yatağına yatıran anne, çocuğunu kendi haline bırakmalı, kendi kendine uykuya dalmasına izin vermelidir. Yapılan birçok bilimsel çalışma, “çocuğa kendi kendine uyumayı öğretmek” gerektiğini savunur. Öte yandan, uykusu gelen çocuk, tıpkı yetişkinlerin kendileri için sağladıkları koşullar gibi (Işığı kapamak, yatağa yatmak, yorganı örtmek) uyumak için belli şartların sağlanmasına ihtiyaç duyar. Eğer çocuk sallanarak, emzirilerek, biberonla mama verilerek uyumaya alıştırılırsa, gece uykusu bölündüğünde, yeniden aynı koşulların sağlanmasını istemesi doğaldır. Ancak, kendi halinde yatağında uyumaya alıştırılan çocuk, gece uyandığında, her hangi bir müdahale olmaksızın, kendi kendine yeniden uykuya dalabilecektir. Dolayısıyla, eğer çocuğun bir sağlık sorunu yok ise, yatağına yatırıldığında ağlasa bile kucağa alınmamalı veya sakinleştirilip yeniden uyuması için yatağa bırakılmalıdır.
Uyku rutini çok önemli
Çocuk ilk aylardan itibaren, kendisine uykuyu anımsatacak belli ritüellerin uygulanmasına alıştırılmalıdır (sıcak bir banyo, pijamalarının giydirilmesi, sadece yatakta duran bir oyuncağının kucağına verilmesi, loş ışıkta aynı ninninin söylenmesi). Her akşam bu ritüelin tekrarlanması çocuğun vücuduna uyku saatinin geldiğini anlatır.
Uykuya 1 saat kala beslenme kesilmeli
Özellikle mama ile beslenen bebeklerde, yaklaşık 10. aydan sonra gece beslenmesi önerilmemektedir. Anne sütü ile beslenen bebekler, gece aşırı olmamak şartıyla beslenebilir. Aksi halde, gece beslenmeleri, çocuklarda sık uyanmanın ötesinde, reflü, üst solunum yolları veya orta kulak enfeksiyonları gibi sorunlara neden olmakta ve sabah kahvaltılarında iştahı azaltmaktadır. 1 yaşını geçen çocuklarda, uyku saatine 1 saat kala, beslenme kesilmelidir. Verilecek bu son öğün için ise tahıllı mamaların tercih edilmesi çocuğun gece boyu tok kalmasını sağlayacak,sindirim sisteminin çalışmasını kolaylaştıracak ve rahat bir uyku için metabolizmasına yardımcı olacaktır.
Her şeye rağmen uyumuyorsa…
Sağlıklı bebekler ve çocuklarda, uyku düzenini sağlamak ailenin elindedir. Aile, çocuğa düzenli uyku için düzenli bir hayat imkânı sağlar ve bilinçli uyku alışkanlıkları kazandırırsa, en yaramaz ve söz dinlemeyen çocuk bile bir süre direnip, sonrasında bu düzene alışacaktır. Eğer çocuk her şeye rağmen uyumuyor ve şiddetli şekilde ağlıyorsa, bu durum bir hastalığın belirtisi olabilir. Çocuğun bir sağlık sorunu olup olmadığından emin olmak için uzman yardımı almak faydalı olacaktır.