Etiket: Çocuk

  • Çocuklarda ve Ergenlerde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Çocuklarda ve Ergenlerde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Halk arasında takıntı hastalığı olarak adlandırılan Obsesif Kompulsif Bozukluk, klinik psikologların oldukça sık karşılaştıkları kaygı bozuklukları kategorisinde sınıflandırılan psikolojik bir rahatsızlıktır. Zaman içerisinde kişinin hayatında ciddi sorunlara yol açabilen OKB yetişkinlikte ortaya çıkabildiği gibi çocukluk çağında da ilk olarak ortaya çıkabilir.

    Takıntılı düşünceleri ve bu düşüncelerin yarattığı sıkıntıyı gidermek amacıyla tekrar eden davranışlar geliştirmiş olan birey, bir psikiyatrist ya da uzman klinik psikolog tarafından değerlendirilmelidir. Sağlıklı bireyler de zaman zaman takıntılı düşünceler ya da davranışlar sergileyebilmektedir ve her obsesyon (takıntılı düşünce) ya da kompulsiyon (takıntılı davranış) varlığı bu hastalık için tanı koymayı gerektirmeyebilir. Bu nedenle internet ya da bu konuyla ilgili broşürlerden edinilen bilgilerle kendi kendine tanı konulması yerine bir uzman ile görüşülmelidir.

    OKB Nedir?

    Obsesyon (Düşünce): kişinin baskılamaya, önlemeye çalıştığı belirgin bir sıkıntıya yol açan tekrarlayıcı, ısrarlı düşünceler ya da imajlardır.

    Kompulsiyon (Davranış): Rahatsız edici düşüncelerin ortaya çıkardığı sıkıntıyı azaltmak amacıyla yapılan, kişinin engelleyemediğini düşündüğü, tekrarlayıcı davranışlar ya da zihinsel eylemlerdir.

    OKB tanı ölçütlerinde çocukların yetişkinlerden farklılaşan durumu, yetişkinin obsesyon ya da kompulsiyonlarının aşırı ya anlamsız olduğunu kabul etmesiyken, değerlendirme sürecinde çocukların bunu kabul etmesi beklenmez.

    OKB’de Sık Görülen Obsesyon Ve Kompulsiyonlar Nelerdir?

    Obsesyonlar

    • Bulaşma (Kir, Mikrop, Hastalık)
    • Kuşku
    • Sevdiği insanların güvenliğine ilişkin kaygılar
    • Cinsel ya da saldırgan bir eyleme yönelik yineleyici düşünceler
    • Başkalarına zarar verme düşüncesi
    • Simetri
    • Dini obsesyonlar

    Kompulsiyonlar

    • El yıkama
    • Yıkanma,
    • Temizleme,
    • Bulaşmış olduğunu düşündüğü nesneden kaçınma
    • Sayma
    • Kontrol etme
    • Düzenleme
    • Biriktirme

    Çocuk Ve Ergenlerde OKB’nin Yaygınlığı

    Çocukluk çağı başlangıçlı olan Obsesif Kompulsif Bozukluk, çocuk ve ergenlerin %1-2 kadarında görülmektedir. Çocukluk çağında görülen OKB’nin başlangıç yaşı 7-12 arasındadır. Çocukluk dönemimde erkeklerde görülme oranı kızlara göre 1,5 kat daha fazla olmasına karşın bu oran ergenlik döneminde eşittir.

    Çocukluk Çağındaki Tekrarlanan Davranışlarla OKB Belirtileri Karıştırılmamalıdır. Çocukluk Dönemi, hayal dünyasının zengin olduğu bir dönemdir ve bu döneme ait çocuğun gelişimine katkı sağlayan bazı davranışlar vardır Bunlar OKB’deki tekrar eden davranışlardan farklıdır. Örneğin; çizgilere basmamaya dikkat etme, şanslı numaraların olması, işleri belirli bir düzende yapma gibi davranışlar çocukların günlük işlevlerinin içinde yer alan, sosyalleşmeyi arttıran ve kaygıyı azaltan normal davranışlardır.

    OKB’deki Davranışlar

    İçerik olarak; temizlik, istifleme, kontrol etme, tekrarlama biçimindedir. Çocuğun/ergenin çok fazla zamanını alarak işlev bozukluğu yaratır. Sosyal izolasyona neden olacak biçimdedir ve çok fazla rahatsızlık arz eder.

    OKB, Çocuklarda Gelişim Dönemlerine Göre Farklılıklar Gösteren bir Sorundur

    Çocukluk döneminde sıklıkla obsesyonların eşlik etmediği kompulsiyonlar görülebilir. Erken yaşlarda OKB tanısı almış çocuklarda motor sistemle ilgili kompulsif belirtiler (parmak yalama, daireler çizerek yürüme) daha sık görülür. Ergenlerde ise bu durum obsesyonların fazlalığı niteliğinde yani çocuklara göre daha çok sıkıntı veren ve daha az kontrol edilebilir niteliktedir.

    Çocuk ve Ergenlerde OKB’nin Nedenleri

    OKB’nin nedeni tam olarak bilinememekle birlikte bu alanda yapılan araştırmalar; genetik faktörler, kaygıya yatkın olmak, beyin yapılarındaki işlev bozuklukları ve çevresel faktörlerin etkilerini araştırmaktadır.

    OKB’de Sık Yapılan Düşünce Hataları

    Abartılı Sorumluluk Algısı: Sadece yaptıklarından değil yapmadıklarından da sorumlu hissederler.

    Düşüncenin Aşırı Önemsenmesi: Düşüncelerine aşırı önem verirler. Akıllarına gelen bir düşünceyi hemen dikkate alır, sorgularlar. Sadece düşünmekle o şeyin gerçekleşebileceğine inanırlar.

    Düşüncenin Kontrolü: bir şeyi düşünmek, düşünülen şeyin olmasını istemek anlamına gelir diye düşünebilirler ya da kişinin kendi düşüncelerini kontrol etmesi gerektiğine inanabilirler.

    Abartılı Tehdit Algısı: Olumsuz olayların olması bu durumu arttırabilir.

    Belirsizlik ve Bilinmezliğe Tahammülsüzlük: belirsizliklere ve bilinmezliklere tahammül edemez, kesin sonuçlar bulmaya çalışırlar. Bu sebeple de karar vermekte güçlük yaşarlar.

    Mükemmeliyetçilik: yapılan şeyin hatasız olması gerektiğine inanırlar. Yeterince iyi olduğundan emin olmak için tekrar tekrar yapabilirler. Ailenin mükemmeliyetçi tavırları çocuğun sıkıntısını arttırır.

    OKB Çocuk/Ergenin Hayatını Nasıl Etkiler?

    OKB çocuk/ergenin okul hayatında yarattığı sıkıntı nedeniyle dikkatte azalmalara yol açar. Çocuk/ergen tekrar eden davranışlarla uğraşmaktan derslere vakit ayıramadığı için ders başarısında düşüş yaşayabilir. Ayrıca takıntılı düşünceler gelmesin diye okula gitmekten kaçınabilir.

    Çocuk/ergenin tekrar eden davranışları arkadaşları arasında da alay konusu olabilir. Bunun yanı sıra çocuk takıntılı düşüncelerin getirdiği sıkıntının etkisiyle arkadaşları ile iletişimi kesebilir.

    OKB sorunu olan çocuklar, sürekli onay alma ihtiyacıyla, tekrar tekrar aynı soruları sorarak aile üyelerinde öfke oluşmasına sebep olabilirler. Tekrarlayan davranışların getirdiği yoğunluktan dolayı evdeki sorumluluklarını yerine getirmeyebilirler. Çocuk/ergenin sürekli takıntılı düşünce ve davranışlar ile uğraş halinde olması aile ile çatışma yaşamasına sebep olabilir.

    Bedensel Şikayetler

    • Kalp çarpıntısı
    • Terleme
    • Sık nefes alma
    • Sık idrara çıkma

    Duygusal Şikayetler

    • Endişe
    • Sıkıntı
    • Sinirlilik
    • Kontrolünü kaybetme korkusu
    • Suçluluk
    • Kolay irkilme

    Ebeveynlere Düşen Görevler

    Bu psikolojik sorunla karşılaşmak çocuğun hatası değildir. Çocuğunuzu yapmak zorunda hissettiği davranışları nedeniyle eleştirmeyin, ona öfkelenmeyin. Onun için yapabileceğiniz en iyi yardım tedaviye devam etmesi için onu motive etmektir. Tedavi sürecinde terapistinizden hastalıkla ilgili sizi bilgilendirmesini isteyin. Çocuğunuz problemlerini paylaştığında yargılamadan, ilgiyle dinleyin. Böylece içine kapanmasını engellemiş, onunla ilişki kurmuş olursunuz. Ancak bunu yaparken onsesyon ve kompulsiyonlarını desteklemeyin. Son olarak hastalığın getirdiği belirtiler çocuğunuzun eğitim hayatında problemlere yol açabilir. Bu durumu öfkeyle karşılamak yerine problemi çözmesine yardım edecek yollar sunmak önemlidir.

  • Ben Nereye, Sen Oraya!: Aşırı Kontrolcü Ebeveyn Tutumları

    Ben Nereye, Sen Oraya!: Aşırı Kontrolcü Ebeveyn Tutumları

    Çoğumuzun ya söylediği, ya ailesinden veya çevresindekilerden işittiği bir söz “Ben nereye, sen oraya!”. Benzeri başka cümleler de var:

    Bensiz hiçbir yere gidemezsin.

    Bana sormadan bir şeye dokunmayacaksın.

    Benden izin almadan kimseye söz vermeyeceksin.

    O kadar çok türetilebilir ki bu cümleler. Sizce de bazen çocuklarımızın hayatına gerektiğinden fazla müdahale etmiyor muyuz? Aşırı serbestlikle aşırı baskıcı davranmanın ortasını bulamıyoruz. Kontrol edeyim, koruyayım derken ipin ucunu fazla kaçırıyoruz. Aslında farkında olmadan yaptığımız çoğu şey ile çocuğumuzun kişilik gelişimini olumsuz etkiliyor, yetişkin olduğunda bazı becerilerden yoksun olmasına sebep oluyoruz.

    Biz aşırı kontrolcü olunca ne oluyor peki?

    Öncelikle her insan farklı olduğu için bunun pek çok sonucu olabilir. Bunlardan biri; ergenlik dönemiyle birlikte çocuğunuz isyankar bir tutum geliştirebilir. Onu çok fazla sınırlandırdığınız için size öfke duyup saldırganlaşmasına ya da sizden uzaklaşmasına sebep olabilirsiniz.

    Bazen de kendilerini değersiz, sevilmeyen, beceriksiz biri olarak görüyorlar. Ailesi kontrolcü olan çocuklarda “Ben yapabilirim, başarabilirim” duygusu gelişmiyor.

    Oluşabilecek sonuçlardan bir diğeri de sizden kendini ayrıştıramayan yetişkinler olarak hayatlarına devam etmeleridir. O kadar çok sizin görüşleriniz doğrultusunda hareket etmişlerdir ki, çoğu durumda kendi düşünceleri, istekleri, ilgileri veya hayalleri yoktur. Evlendiklerinde de ya yine sizin fikirleriniz doğrultusunda evlilik hayatlarını sürdürecek, ya da bu sefer de eşlerinden kendilerini ayrıştıramaz hale geleceklerdir. Yalnızca evlilik için değil, aynı şeyler çoğu kez iş hayatlarında da karşılarına çıkacaktır. Yeni bir şeyler üretemeyen, denilenin dışına çıkamayan, belki pasif denilebilecek kişiler olacaklardır.

    Ne Yapmalı?

    Çocuğunuzla sağlıklı bir ilişki kurmanın ve onun kişilik gelişiminin olumlu yönde gelişmesi için en önemli şey koşulsuz sevgidir. Bir çocuk ne yaparsa yapsın sevileceğini bilirse hem sizinle daha pozitif bir ilişki kurar hem de kendisi gevşer,  rahatlar.

    Aile tutumlarıyla ilgili kitaplar okuyun. Bu konuyla ilgili yazılmış çok fazla kitap, makale, blog yazısı var. Doğrusu ne öğrenin. Ne aşırı serbest ne aşırı kontrolcü bir tutum sergileyin.

    Çocuk psikolojisi üzerine kitaplar okuyun. Hem çocuğunuzu hem kendinizi anlamak için okuyun. Sizler de bir zamanlar çocuktunuz ve yaşadıklarınızın kişiliğiniz üzerinde nasıl etkileri olduğunu bu sayede kavrayabilirsiniz. Kendiniz üzerindeki etkilerini keşfettiğinizde çocuğunuza karşı da daha dikkatli davranmaya başlarsınız.

    Çocuğunuzun bir birey olduğunu kabul edin. Onların da ilgileri, hayalleri, sevdikleri-sevmedikleri, üzüldükleri, korktukları, kendi düşünceleri ve istekleri var. Sizinle birlikte komşunuza gelmek istemiyorsa bir sebebi vardır. Sebebini öğrenmeden zorlayıcı olmayın. İstek ve kararlarına saygı duyun.

    Duygularını ifade etmesi için teşvik edin. Genelde çatışmalar, taraflar duygularını ifade edemediği için doğar.

    Bir şeye kızdığında, üzüldüğünde bunun ne olduğunu anlamaya çalışın, hemen yargılamayın.

    Duygu ve düşüncelerini küçümsemeyin. 

    Ona fırsatlar verin. Dünyayı, hayatı, insanları hatta hayvanları tanıyabilmesi için… Nelerden zevk aldığını keşfetmesinde, geleceğe dair hayallerini oluşturmasında destekleyin.

    Unutmayın, anne babalar çocuklarını yetiştirerek onları hayata hazırlarlar. Sizler de bu ayrıntılara önem vererek çocuğunuzun size bağımlı olmamasını, kendisiyle ilgili olumsuz düşünceler geliştirmemesini veya size karşı öfke duymamasını sağlayabilirsiniz.

  • Çocuklara Yemek Yedirme Savaşı

    Çocuklara Yemek Yedirme Savaşı

    Uzmanlara göre çocukların yeni bir besini kabul edebilmeleri için aynı besini en az 15-16 defa denemeleri gerektiğini biliyor muydunuz? Yani hemen pes etmemelisiniz. Arka arkaya olmayan denemeler yapmanız faydalı olacaktır. İlk denemeniz ile ikinci denemeniz arasına 10 gün gibi bir zaman koymanız gerekmektedir. Şiddetle reddedilen bir yemek söz konusu ise bu yemeği farklı şekillerde pişirmeyi denemelisiniz. Çünkü tat algısında sadece lezzet değil; koku, görüntü ve ilgili besinle yaşanmış önceki deneyim de son derece etkilidir. Örneğin: Pırasa genellikle zor yenilen bir sebzedir. Kıymalı pırasa ya da zeytinyağlı pırasa yerken zorlanan elbette çok çocuk vardır. Ancak pırasayı az miktarda soğan gibi kullanarak salatanın içine doğradığınızda ya da herhangi bir çorbanın içerisine kattığınızda çocuklar tadını daha rahat kabullenebileceklerdir. Bütün bunları yapmanıza rağmen çocuğunuz ısrarla aynı besini reddediyorsa, o besine muadil olan bir besini kullanmanız da bir çözüm olabilir. Böylelikle çocuk başka bir yemekle aynı besin değerlerini kazanabilir.

    Yemek yemeği reddetme çocuklar için bireyselleşme ve bağımsızlık göstergesi de olabilmektedir. Eğer çocuğunuz yemek yemeği reddediyorsa ya da az yemek yiyorsa bu onun bireyselleşmesi ile bağlantılı olabilir. Yeme davranışı bir anlamda çocuğun bağımsızlığını ele almasının bir göstergesi olabilir. Çocuk yemek yemeyi reddederek kendi seçimlerinin olduğunu göstermek isteyebilir. Eğer ebeveynler çocuğa yeterince ilgi göstermiyorsa çocuk ilgi çekmek için yemek yemeyi reddedebilir. Çocuğun gerçekten yemekle mi bir problemi var yoksa duygusal bir problemi mi var daha iyi gözlemlemek için farklı ortamlardaki yeme davranışları incelenmelidir.

    Çocuğunuz sık ve az yemeye alışmışsa, bu şekilde yenen yemek de ana öğünde yenen kadar besin değeri taşıyabileceği için fazla besin almıyor diye endişelenmenize gerek yok. Ancak uzun süredir iştahsızca ve yetersiz kilo alıyorsa bu sorun bağırsak parazitleri, kabızlık, kansızlık veya idrar yolu enfeksiyonundan kaynaklanabileceği için mutlaka bir doktora başvurun.

    Neler Yapılabilir?

    Sabırlı olun, çocuğunuzu zorlamak bir sonuç vermeyecektir.

    Sevmediği yiyecekleri sevdiği yiyeceklerle verin, örneğin sebzeli hamburger yapın. İlla sebzeyi sebze yemeği olarak vermek zorunda değilsiniz. Değişik tarifler yaratabilirsiniz.

    Çocuklara sabırla sağlıklı beslenmeyi, besinlerin vücutlarına neler yapabileceğini anlatın.

    Çocukların aşırı yorgun ve uykulu oldukları zaman iştahları olmadığı için yemek saatlerini buna göre düzenleyin.

    Sofraya oturmadan önce çocuğunuzla oyun oynayın. Oyun sayesinde neşelenen çocuk yemekten daha fazla keyif almaya başlar.

    Çikolata, şeker ve tatlıyı ödül olarak kullanmayın. Bu sefer sebze yemek çocuk için atlatılması gereken bir süreç gibi gözükür. Bu davranış oturacağı için tatlı için sebze yemeğe başlayacaktır. Çocuğu ödüllendirin ama tatlı ile değil.

    Huzurlu bir aile ve yemek ortamı önemlidir. Eğer çocuk masada huzursuzsa, sohbet edilmeyen bir masada, tartışılan bir masada ise duygusal olarak gerilir , ilgi çekmeye çalışır ya da dikkati yemediği besinlere çekmeye çalışabilir.

    Yemek ortamlarını değiştirebilirsiniz. Çocuğunuzu televizyon seyrederken ya da oyun oynarken değil ama kendisini huzurlu ve mutlu hissettiği ev ortamında yedirebilirsiniz.

    Çocuğunuz yemek zamanında aile sofrasına katılarak yemek yemenin sosyal bir olay olduğunu görerek öğrenmeli. Büyük kardeşlerinin ve aile büyüklerinin sofraya oturmaması, yemek seçmesi ve yemekleri beğenmemeleri çocuğunuzun yeme alışkanlıkları üzerinde olumsuz etki yaratabilir.

    Öğün aralarında abur cubur ve meyve suyu vermeyin. Ayrıca az yemek yediğini düşündüğünüz çocuğunuz belki de aslında o kadar da az yemiyordur. Yeterli kalori ihtiyacını alıp almadığını anlamak için nerede, ne zaman ve ne yediğine dair besin günlüğü tutun.

    Çocuklar 1,5 yaşından sonra çatal kaşık kullanabilirler, dolayısıyla bu yaştan sonra kendi kendine yemesini desteklemek için kaşığı ağzına vermektense eline verip, yemesini bekleyin. Böylece yediği yemekler konusunda karar verme inisiyatifinin kendinde olduğunu düşünecektir.

    Tabağı tepeleme doldurmak görüntü açısından itici gelebileceği için porsiyonları ufak tutun.

    Kolay çiğneyebileceği ve yutabileceği besinleri tercih edin. Zorlamadan değişik yemek çeşitlerine alıştırarak tek bir besin türüne bağımlı kalmasını önleyin. Örneğin çocuğun aşırı miktarda süt tüketimi birçok besini reddetmesine yol açar.

    Çocuğunuz sizin beğendiğiniz yemek düzenini ve çeşidini benimsemek zorunda değil, kendi çeşidini kendisinin bulmasına izin verin.

    Acele yedirmek, yemek yemeğe yeterli zaman tanınmaması ya da tam tersine yemek süresini çok uzatmak (yarım saat normal bir süredir) ve yemeği döktüğünde tepki verilmesi çocuğunuzu olumsuz yönde etkiler. Dolayısıyla bu tür davranışlardan sakının.

    Yemeğin aşırı soğuk ya da sıcak olmamasına dikkat edin. Ayrıca birçok çocuk yemekte birbirine karışmış şeyleri reddeder, çok pişirilmiş ve tadı bozuk yemekleri yemez. Bu noktayı da göz ardı etmeyin.

  • Bebeklerin Gelişim Evreleri

    Bebeklerin Gelişim Evreleri

    Bir insanın kişilik gelişimi, ana rahmine düştüğü andan başlayarak, hayatının sonuna kadar devam eden bir süreçtir. Bireylerin kendilerine özgü psikolojik ve sosyal davranışlarının tamamı, o bireyin kişiliğini yansıtmaktadır. Freud’a göre kişiliği oluşturan üç temel bileşen bulunmaktadır (id-ego-süperego). İd; kişiliğin ilkel yönünü ve dürtülerini temsil etmekteyken, süperego; toplumsal ahlak yapısını temsil etmektedir. Ego ise bu iki farklı öge arasında bir denge sağlamaktadır. Kişilik gelişimi yaşamın farklı zamanlarında farklı özelliklerde gelişimini sürdürmektedir. Freud bu evreleri oral dönem (0-1 yaş), anal dönem (1-3 yaş), fallik dönem (3-6 yaş), latent (gizil dönem 6-11 yaş) ve genital dönem (11 yaş ve sonrası) olmak üzere 5 farklı şekilde incelemiştir.

    1) Oral Dönem
    Oral dönemde olan çocuk, anne ile iç içedir. Anneyi kendisinin bir parçası olarak algılar. Anne tarafından açlık ve susuzluk gibi fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasını beklerken; sevgi ve ilgi görme ihtiyaçlarının da karşılanmasını beklemektedir. Bebeğin bu dönemde doyum noktası ağızdır. Bir annenin oral dönemdeki çocuğuna yetersiz bakması veya gereğinden fazla aşırı ilgi göstermesi, bebeğin ilerideki hayatında bu döneme bir yönelik saplantı yaşamasına sebebiyet vermektedir. Oral döneme saplantısı olan kişilerde sigara içme, tırnak yeme veya oburluk gibi bir takım problemler görülebilmektedir.

    2) Anal Dönem
    Anne ve baba tarafından çocuğa ahlak yapısının öğretilmesi ile süperegonun gelişmeye başladığı evredir. Çocuk bu evrede tuvalet eğitimini alır. Çocuğun haz ve doyum noktası anüstür. Çocuk tuvalet ihtiyacını kendi kararı ile yapıp yapmamayı öğrenerek haz almaya başlamaktadır. Bu döneme saplantı yaşayan bireylerde ise ileride aşırı düzen ve bağımlı kişilik yapısı gibi problemler görülebilmektedir.

    3) Fallik Dönem
    Çocuklukların cinsel farklılıkları algılamaya başladığı evredir. Çocuğun kendisinin ve karşı cinsindeki bireylerin cinsel organlarına ilgisi artmaktadır. Bu dönemde ödipus karmaşası devreye girmektedir. Ödipus karmaşasında, fallik evreye gelmiş kız çocukların babalarına, erkek çocukların ise annelerine karşı ilgileri artmaktadır. Bu yüzden bilinçdışı olarak erkek çocukları babalarını, kız çocukları ise annelerini kendilerine karşı bir rakip olarak görürler.

    4) Latent (Gizil) Dönem
    Çocukların bilişsel gelişimlerinin iyice hızlandığı evredir. Fallik dönemde karşı cinsine ilgi duyan çocuk, latent döneme gelince bu ilgisini kendi hemcinslerine yönelterek, kendine bir arkadaş ortamı oluşturmakla meşgul olmaktadır.

    5) Genital Dönem
    Çocuğun ergenlik dönemine yaklaşması sebebiyle bir takım dalgalanmalar meydana geldiği evredir. Bu dönemde karşılaşılan zorluklar ve engeller, çözümlenemediği taktirde ilerideki yaşantıda büyük problemlere ve kişilik bozukluklarına yol açabilmektedir.

  • Aile Boşanma ve Çocuk

    Aile Boşanma ve Çocuk

    Aile; toplumda en küçük sosyal yapı birimi olarak kabul edilir ve içerisinde iki kişinin hukuksal, dini veya kültürel olarak bir araya gelmesi ile oluşur. Çocuk için aile, etkileşime geçtiği ilk çevreyi oluşturur. Aile içerisinde ki sağlıklı ya da sağlıksız ortam koşulları, doğumdan itibaren bir çocuğun toplumsal geleceğine ve gelecekte ki duygu, düşünce ve davranış modellerine temel oluşturur.

    Aile yapısı içerisinde iyi-kötü ya da olumlu ve olumsuz çok fazla olgu taşır. Bu olgular ışığında çocuk, gelecek duygusal ve davranışsal yapısını oluştururken, aile bir çocuğun ilk sosyalleştiği ve çevreyi tanımaya başladığı yapı olarak ta kabul edilebilir. Bir çocuğun sağlıklı bir birey olabilmesi için ebeveynlerinin anne ve baba olarak üzerlerine düşen görevi yerine getirmesi, yani bağımsız birey olma yolunda sevgi ve güven ortamını aile içerisinde sağlamaları gerekir. Sağlıklı aile ortamı, aşırı serbest ya da aşırı otoriter olmayan, esnek aile yapısından geçer. Ebeveynler, çocuklarını bir birey olarak kabul ederek, ihtiyaçları doğrultusunda onları dinler ve şartsız sevgi, şartsız saygı gösterdiği takdirde sağlıklı aile olmak adına önemli bir rol oynamış olurlar.

    Aile kendi içerisinde birçok olguyu beraberinde taşır. Aile olmaya karar veren çiftler zamanla ekonomik, sosyal, psikolojik gibi faktörler sebebiyle, kurdukları bu yapıya son vermek isteyebilirler. Bu hukuksal veya dini aile olma durumunu sonlandırmaya boşanma denir. Boşanma oranları günümüz toplumlarında giderek artsa ve kolay gibi algılansa dahi, kişiler için bıraktığı psikolojik hasarlar inkâr edilemez. Boşanma olayı aile olmayı sonlandırma işlemi olarak kabul edilse dahi, boşanma eşler arasında gerçekleşir ve eğer çiftlerin bu evlilikten çocukları varsa anne ve baba olmak adına bir boşanma veya sona ermeden söz edilemez. Eşler hukuki olarak eş olma durumlarını sonlandırsalar da, anne ve babalık ömür boyu sürecek olan bir durumdur (Öngören, 2017).

    Boşanma olayının toplumsal sonuçları olduğu da düşünülmesi gereken bir durumdur. Bunun başlıca sebebi boşanma hadisesinin çocukları derinden etkilediğidir. Boşanma oranlarının yüksek bir hızla arttığı gerçeğini düşünecek olursak, aynı oranda boşanmış anne ve babanın çocuklarının toplumda ki oranı da artmaktadır. Birçok araştırmacıya göre bu durum toplumların temellerinin sarsılmasına sebep olabilecek bir olgudur (Akyüz, 1978). Boşanma olayının çocuklar üzerindeki etkisi, çocuğun yaşına, çocuğun yaşam standartlarındaki değişimlere, bu dönem ve öncesinde anne ve babanın tutumuna, boşanma kararının çocuğa söyleniş biçimine, bu dönemde eğer varsa çocuğun aldığı psikolojik desteğe göre farklılıklar gösterdiği düşünülebilir. Çocukların yaş dönemlerine göre ebeveynlerinin boşanma olayına verdikleri tepkileri genelleyecek olursak, okul öncesi çocuklarda uyku bozukluğu, alt ıslatma, korkma, inatçılık, öfke ve sebepsiz ağlama sayılabilir. Okul çağı çocukları anne ve babalarından en çok etkilenen yaş dönemi olarak düşünülebilir. Bunun sebebi çocuğun okul öncesi döneme nazaran algılarının daha açık olmasıdır. Çocuk bu dönemde, evde ki çatışmayı, huzursuzluğu, anne ve baba arasında eğer varsa öfke davranışlarını algılar ve içselleştirebilir. Bu yaş döneminde ki çocuk boşanmaya karşı, akademik başarısızlık, anne veya babaya karşı güvensizlik, yalan söyleme, korkma ve öfke duygu ve davranışlarını geliştirebilir. Ergenlik çağında ise çocuğun çok daha fazla etkilenebileceği düşüncesinin aksine, bu dönemde ki bireyin daha objektif yaklaşımla daha az etkileneceği düşüncesi de ileri sürülmektedir. Anne ve babasının boşanma durumuna karşı farklı davranış bozukluklarının gelişebileceği bu dönemde ergenlerde en yaygın görülebilen davranış öfkedir (Akyüz, 1978).

    Öfke, beklenmedik ya da istenmedik durum ve sonuçlar karşısında verilen duygusal tepkilerdir. Öfkeyi tetikleyen birçok farklı faktör olabilir. Bu durum kişiye ve kişinin durumlar karşısında ki duygu, düşünce ve davranışlarına göre değişkenlik gösterir. Öfke, bugün yaşamakta olduğumuz dünyanın zorlu koşulları düşünüldüğünde toplumlar için artarak devam eden bir olgudur. Öfke ile sinirli olma hali ya da kızgınlık hali birbirlerinden farklı olmasına rağmen, çoğu zaman karıştırılır ve birbirleri yerine kullanılır (Bilge,1996).

    Öfke kontrolü ya da bir başka değişle öfke yönetimi, öfke davranışının kişinin kendisine veya çevresine zarar vermeden engellenmesi, bastırılması halidir. Öfke her ne kadar insani bir duygu ve davranış olsa da, öfke kontrol edilemediği zaman yıkıcı ve geri dönülemez cezai şartlara sebep olabilir (Çiğdem, 2011).

    Bu çalışmada amaç, boşanmış ailelerin çocuklarındaki öfke davranışının ve kontrolünün, yaş dönemlerine göre üç ayrı kategoride incelenmesidir. Okul öncesi dönem, okul çağı ve ergenlik dönemi çocuklarında, aile içerisinde yaşanmış veya yaşanmak üzere olunan boşanma olayının, çocuklardaki öfke davranışına olan etkisi ve bu konu üzerine yapılmış çalışmaların derlemesi amaçlanmaktadır.

     

    Boşanmanın Okul Öncesi Çocuklar Üzerinde ki Etkileri.

    Okul öncesi çocuklarda (0-6 yaş) anneye ve babaya yani aileye olan ihtiyaç çok fazladır. Bu yaş döneminde ki çocuklar, ebeveynleri ayrıldıklarında derin bir kaygı ve yoksunluk yaşarlar. Boşanmaya karar veren çiftler eğer ki çocuk sahibi ise, bu ayrılıktan en çok zararı çocuklar görür (Kasım ve Nuri, 2016).    Okul öncesi döneminde çocuklar, gözleme ve bu gözlemlerini gelecek yaşlarında ki davranışlarına aktarmaya çok açık olurlar. Çocukların karakter ve mizacının şekil almaya başladığı bu yaşlar gelecek dönemler için bir temeldir (Sefa, 2012). Anne ve babası boşanmış olan çocukların, ayrılmış olmalarına rağmen çatışmalı bir ilişki sürdüren ebeveynlerinin çocuklarında stres ve kaygı düzeyi daha yüksek gözlenebilmektedir. Kaygının ve öfkenin bulaşıcı bir hastalık gibi bireyden bireye geçebildiği düşünülecek olursa, kaygılı veya öfkeli anne ve babaların çocuklarına da bunu aşılamış oldukları düşünülebilir (Alisinanoğlu, 2000).

    Araştırmacılar tam ailede büyümenin önemini vurgularken, tam ailenin sağlıklı çocuk geliştirmek adına karşılıklı sevgi, karşılıklı saygı, karşılıklı dayanışma içerisinde tam anlamı ile tam aile olunacağına vurgu yapmaktadırlar. Aile içerisinde uyum ve güven, sevgi ve saygıyı besler ve sağlıklı bireyler yetiştirmek adına önemli bir ortam sağlar. Anne ve babanın ayrı ayrı çocuğun psikolojik gelişiminde önemleri olsa dahi, özellikle okul öncesi dönemin ilk iki yılında anneye olan ihtiyaç çok daha fazladır. Bu dönemde anne çocuğu için en önemli sosyal çevreyi oluşturur (Akyüz, 1978).

    Doğumdan itibaren ilk altı yıl çocuk ile ailenin etkileşimi, çocuğun psikolojik gelişimi açısından büyük önem taşıdığı gibi, anne ve babanın arasında ki ilişki ve etkileşim de çocuğun psikolojik gelişimi için çok önemlidir. Alanında uzman birçok araştırmacının okul öncesi çocuk ve ebeveyn ilişkileri kuramları üzerine çalışmaları mevcuttur. Anne ve babanın çocuğun gelişiminde ve eğitiminde farklı tutumlar içerisinde bulunması ve ebeveynlerin bu sebeple çatışmaları çocukların düşünce ve davranışlarına olumsuz yansıdığı düşünülmektedir. Bu tutarsızlık ve çatışma durumunun boşanma hallerinde daha sık rastlana bilineceği düşünülürse, boşanmanın dolaylı yoldan çocuk üzerinde ki etkisinin olumsuz olacağını söyleyebiliriz. Bunun en önemli sebebi, evliliğinde sorunlar yaşayan ve çatışan anne ve babaların çocukları ile olan ilişkisi de bu yönde olumsuz etkilenmektedir.  Bu konu üzerine yapılmış olan araştırmalar incelendiğinde, karı-koca ilişkileri ile anne-baba olma işlevlerinin çocuğun davranışlarına doğrudan etki ettiği gözlenmiştir (Öngider, 2013).

    Boşanma kararının çocuğa kim tarafından, ne zaman ve ne şekilde söylendiği çocuğun durumu algılaması, geliştirebileceği duygu-düşünce ve davranışlar açısından önemlidir. Çocuk kaç yaşında olursa olsun durumun çocuğa söylenmesi anne ve baba tarafından beraberce yapılmalıdır. Eğer birden fazla çocuk var ise bu konuşma her bir çocukla ayrı ayrı da tekrarlanmalıdır. Bu açıklama sakin bir zamanda, sakin bir şekilde mümkünse ev ortamında sağlanmalıdır. Bu açıklama konuşması, bazı ebeveynler için okul öncesi çocuklarda gereksiz görülebilmekte ve atlanabilmektedir. Fakat çocuk yaş gözetmeksizin bu durumdan etkileneceği ve kafa karışıklığı içerisine girebileceği düşünülmeli ve ona göre yaklaşım sağlanmalıdır. Çocuğun hayatında olacak ya da olabilecek değişimler açıkça konuşulmalı ve çocuğa gerekli güven ortamı yaratılmalıdır. Aksi takdirde evden giden ebeveyn çocukta kafa karışıklığı yaratacak ve bu durum kaygı düzeyinin artmasına sebep olacaktır (Erdim ve Ergün, 2016).

    Okul öncesi çocuklarda boşanmanın olumsuz etkileri gözlemlendiğinde, sıklıkla terkedilme, yalnız kalma korkuları oluşmaktadır. Bunun yanı sıra sebepsiz ağlama krizleri, öfke davranışları, tuvalet eğitiminde zorlanma ya da gerileme ve regresif davranışlar boşanmış ebeveynlerin okul öncesi döneminde ki çocuklarında sıklıkla görünen olumsuz etkilerdir (Erdim ve Ergün, 2016).   

    Bakırcıoğlu (2011), çocuğun yaşı ne kadar küçükse, boşanma olayından etkilenme durumunun ve sonraki davranışlarına yön vermesi açısından öneminin arttığı kanısına varmıştır. Anne ve babası 3 ila 5 yaşındayken boşanmış erkek çocukların, ergenlik çağına geldiğinde öfke, saldırganlık ve tahammülsüzlük davranışlarının ortaya çıktığı gözlemlenmiştir. Aynı yaş grubunda ki kız çocuklarında ise öfke davranışının yanı sıra okul başarılarında da düşüş ortaya çıkmaktadır. Yapılmış olan çalışmalardan, 3-5 yaşında parçalanmış aileye sahip erkek çocuklarında, ergenliğe geldiklerinde okulu reddetme durumu da gözlenmiştir (Bakırcıoğlu, 2011).

    Boşanmanın Okul Çağı Çocuklar Üzerinde ki Etkileri.

    Okul çağı çocuğu dediğimizde, ilkokul ve ortaokula gidilen yaş dönemlerini kapsayan 6-12 yaş aralığı dikkate alınır. Doğumdan sonra ki bebeklik, oyun çağı çocukluğu ve ergenlik dönemi arasında ki bu döneme psikoloji alanında “gizil dönem” olarak ta isim verilebilmektedir. Okul öncesi çocukluktan farklı olarak, çocuktan belli bazı beceriler, akademik öğrenmeler ve bilgiyi biriktirmesi beklenir. Ayrıca bu dönem çocuğun çevresini genişlettiği, sosyalleştiği, hayatına okul, ders, öğretmen, arkadaşlar gibi yeni kavramları soktuğu ve içselleştirdiği dönemdir. Her ne kadar çocuk bu dönemde yeni kavramlar, yeni çevreler edinmeye başlasa, sosyalleşse dahi çocuk için halen en önemli çevre ailedir (Youell, 2015).

    İlkokul çağına gelen çocuk soyut kavramları anlamaya, genellemeler yapmaya, yeteneklerinin ve sınırlılıklarının farkına varmaya başlar. Bu değişim ve gelişimin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi, büyük ölçüde çocuğa hazırlanan aile içi koşullara, çocuğa tanınan fırsatlara, benlik değeri adına atılan olumlu adımlara, evde ve okulda sunulan sağlıklı ve doğru etkileşim ortamına bağlıdır (Yavuzer, 2000).

    Ebeveynleri boşanan ya da boşanmaya karar vermiş okul çağı çocuklarında görünen en yaygın duygulardan biri de suçluluk duygusudur. Çocuk, anne ve babasının kendisi sebebiyle boşandıklarına dair bir düşünce geliştirebilir. Bu duygu ve düşünce bağlamında, “ben olmasaydım ayrılmazlardı” gibi kendini suçlayıcı bir tavır gelişebilir. Eğer aile çocuk ile sağlıklı iletişim kurmaz, çocuğun bu ve buna benzer duygu ve düşüncelerini değiştirmez ise, ileride çocuk farklı duygusal problemlerde yaşayabilir. Bu durumun önüne geçebilmek adına, anne ve baba çocuklarıyla doğrudan iletişim kurmalıdırlar. Boşanmaya sebep onun olmadığı, onların halen onu sevdiği ve anne babası olarak her zaman yanında olacakları vurgulanmalıdır. Bu çocukta ki kendini suçlama eğilimini kıracağı gibi, çocukta ki güveni arttıracak ve kaygı düzeyini azaltacaktır (Öngören, 2017).

    Okul çağına gelen birçok çocuk ailesinden ayrılarak yeni bir ortama uyum sağlamak için kendini zorlu bir yarışın içinde bulur. Alıştığı ortamdan ayrılmak ve anne ya da babadan uzak kalmak çocuğu strese sokar ve kaygı düzeyini artırır. Bu dönemde öğrenmekte olduğu okuma-yazma, sosyal bilgiler, matematik gibi temel bilgiler gelecek eğitimi açısından önemli alt yapı oluşturur. Bu dönemde çocuğun yaşayacağı problemler gelecekte ki eğitim yaşantısına da büyük ölçüde yansıyabilir. Yapılan araştırmalara göre, ebeveynleri boşanmış çocuklarda okul başarısının düşme olasılığı artmaktadır (Ünal, 2006). Karakuş (2003), parçalanmış ve tam aile çocuklarının okul başarı puanları arasında yapmış olduğu araştırmada, anne ve babası boşanmamış çocukların başarısının daha yüksek olduğunu saptamıştır. Boşanmanın çocukların akademik başarısı üzerine yapılmış olan bir başka çalışmada ise, boşanmış ailelerin kız çocuklarının iler ki yaşlarında matematik becerilerinde olumsuz yönde etkiler olduğu sonucuna varılmıştır (Öngören,2017).

    İlkokul çağında anne ve babası boşanmış çocuklar üzerinde yapılmış bir dizi araştırmaya göre, çocuğun cinsiyeti, kardeş sayısı ve sırası boşanma durumuna uyum sağlamak açısından direk olarak bir etki göstermemektedir. Yine aynı araştırmaya göre çocuğun boşanma halini kimden öğrendiği, ebeveynlerin eğitim durumu ve mesleki çalışma durumu, çocuğun boşanma hadisesine uyumuna etki etmediği ifade edilebilmektedir (Aydın ve Baran, 2012).

    Boşanmanın Ergenlik Dönemi Çocuklar Üzerinde ki Etkileri.

    İnsan, doğumundan itibaren yaşlanıncaya ve ölünceye kadar birçok gelişim dönemlerinden geçer. Bu dönemlerin her biri kendi içerisinde farklı fizyolojik ve psikolojik olgular taşır. Bu gelişim dönemlerinden bir tanesi de ergenlik dönemidir. Her dönem için belli yaş aralıkları olduğu kabul edilse dahi, bu yaş aralıkları kesin sınırlar değildir. Bu yaş aralıkları kişiden kişiye değişkenlik gösterir ama bilimin ışığında yakın yaş sınırlandırmaları yapılmaktadır. Buna göre ergenlik dönemi genel olarak 13-22 yaş aralığında kabul edilmektedir (Koç, 2004).

    Ergenlik, çocukluktan yetişkinliğe geçiş evresi olarak kabul edilir. Latince “adolescere” kelimesinden dilimize ergenlik olarak uyarlanan bu dönem, kişinin büyümesi, olgunlaşması veya yetişkinliğe erişmesi anlamlarını taşır (Fiyakalı,2008). Çocukluk çağının bitmesiyle beraber, kızlarda adet görme ve göğüslerin belirginleşmesi, erkeklerde sakalların çıkmaya başlaması ve sesin kalınlaşması gibi belirgin özelliklerle ergenlik dönemi kendini fizyolojik olarak belli eder. Duygusal dalgalanmalar, tutarsız davranışlar ergenlik döneminin belirgin noktalarındandır. Ergenlikte kişi bağımsızlığını ararken bir yandan sosyal çevrede kimlik arayışı ve kendini kabul ettirme eğiliminde hareket eder. Bu bağlamda yapılan araştırmalara göre, ergenlik döneminde ki gençlerin duygusal sorunlarının, ergenin yaşına, bireysel zekâsına, okula gidip gitmediğine, bireysel olarak kabul görüp görmediğine, aile bütünlüğü ve en önemlisi anne babanın ergene yaklaşımına göre farklılık göstermektedir. Yine bu dönem ile ilgili olarak yapılmış olan araştırmalara göre, ergenlik döneminde ki gençlerin en fazla gelecek ile ilgili anksiyete geliştirdiği saptanmıştır. Ergenlerde ki gelecek kaygısı, ileride seçecekleri meslek, okul, eş ve aile üzerine yoğunlaşmaktadır (Koç, 2004).

    Ergenlik döneminde ki bireyler ailesinden uzaklaşarak özgürlüğünü ve bağımsızlığını ispat etmek isterler. Bu durum ergen bireyin ailesine olan bağlılığı ya da ihtiyacı gerçeğini değiştirmez. Bireyin kişilik ve davranışlarının gelişiminde, aile kurumu en önemli olgudur. Bireye en yakın sosyal çevre ailedir ve bu bağlamda aile kişilik gelişiminde ki en önemli faktördür. Ergenlik dönemine gelinceye kadar ki gelişim süreçlerini sağlıklı bir şekilde geçirmiş aileler bu dönemi de daha sakin ve sağlıklı geçirecekleri düşünülebilir. Her gelişim döneminin kendi içerisinde farklı gereksinimleri vardır. Ergenlik dönemi için de bu böyledir.  Ergen birey için,

    • Değerli olma duygusu,

    • Güven duygusu,

    • Dayanışma duygusu,

    • Sorumluluk duygusu,

    • Kendini ifade etme ve gerçekleştirme ortamı,

    temel gereksinimleri olarak sayılabilir (Smith, Perou, ve Lesesne, 2002).

    Anne ve babası boşanma kararı almış olan ergen bireyler, diğer gelişim çağında ki çocuklarla aynı tepki, düşünce ve davranışları gösterebildikleri gibi, farklı yaklaşımlarda gösterebilirler. Bunun başlıca sebebi, ergenlerin çocukluktan sonra yetişkinliğe geçiş evresi olduğu kabul edilse bile bireyin halen tam bir yetişkin bilişselinde olmamasıdır. Buna göre ebeveynleri boşanan ergen bireyler, evlerinden ayrılmanın kaygısı içerisine girebilirler. Alıştıkları ortam, oda, çevre gibi faktörlerin değişme fikri ya da olasılığı ergeni kaygılı olmaya itebilir. Diğer çocukluk çağlarında olabildiği gibi ergenlik çağında da birey boşanmaya sebep kendini görebilir ve suçlayabilir. Evden ayrılmakta olan anne veya babanın artık onu sevmeyecek olma düşüncesi de ergenlik çağında ki bireylerde sıklıkla deneyimlenir. Anne ve babasının ayrılması bir eksiklik veya utanç sebebi olarak algılanabilir. Bütün bu sebeplerle ergenlik döneminde birey, ebeveynleri hayatı karmaşıklaştırdığı düşüncesi ile öfke duygu ve davranışlarına yönelebilir  (Butler ve Scanlan, 2003).

    Boşanma olayının gerçekleştiği ailelerde ki ergen çocuklar diğer çağlarda ki çocuklara nazaran psikolojik açıdan daha tepkili olabilmektedirler. Ergen bireyin farkındalıkları, okul öncesi ve okul çağı çocuklarına nazaran daha fazla olarak kabul edilebilir. Buna dayanarak ergen çocuklarda, boşanmış ebeveyn tepkilerine benzer davranışlar gözlenebilir. Öfke davranışı, stres, depresyon, durumu inkâr etme, tekrar bir araya gelmek için çaba bu tepki ve davranışlara örnek olarak verilebilir (Fiyakalı, 2008).  

    Çocuklarda Öfke ve Öfke Kontrolü.

    Öfke sosyal hayatımızın içerisinde sıklıkla karşılaştığımız bir duygudur. Bu duygu hayatımızda önemli bir yer tutmaktadır. Bunun başlıca sebebi öfke duygusunun kendi yaşam kalitemize etki ettiği kadar, kurmuş olduğumuz sosyal ilişkilere de etki etmesidir.  Öfke için birçok bilim insanı ve araştırmacı farklı tanımlar geliştirmiş farklı bakış açıları sağlamıştır. Öfkenin tanımı Biagio (1989) için, var olan ya da olduğu düşünülen bir uyarana karşı duyulan, ortadan kaldırmaya yönelik güçlü ve yüksek bir duygudur. Törestad (1990) ise öfkeyi önceden hesaplanamayan, aniden duyulan, küçümsenme, yok sayılma ve engellenme durumları karşısında ortaya çıkan bir duygu olarak tanımlamaktadır. Spielberger ve arkadaşları (1991) öfkenin sinirli ve kızgın olma durumundan şiddetli bir hiddet haline basamak basamak geçilen güçlü duygu durumu olarak tanımlamaktadır. Robins ve Novaco (1999), öfke için bilişsel davranışçı terapi modeli ışığında, bilişsel olarak öfke olarak algılanan durumlara düşmanca ve saldırgan bilişlerin eşlik ettiği, yüksek fizyolojik uyarılma hali demektedir (Balkaya ve Şahin, 2003). Öfke duygusu psikolojik olduğu kadar fizyolojik olarak ayrıca ele alınmalıdır. Öfke, kaslarda spazm, dişlerde sıkmaya bağlı gıcırdatma ve mine kaybı, nefes alıp vermede sıklaşma, kalp atışı ve kan basıncında artış, terleme gibi fizyolojik belirtiler gösterir (Tavris, 1989). Uzun vadede kontrol altına alınmayan ve sürekli öfke duygusu hali ciddi sağlık problemlerine sebep olabilmektedir. Bunlardan başlıca olanları,

    • Sinir sistemi rahatsızlıkları

    • Sindirim sistemi rahatsızlıkları

    • Kalp ve dolaşım sistemi rahatsızlıkları

    • Psikolojik rahatsızlıklara dayalı intihar riski

    • Mide rahatsızlıkları

    • Cilt rahatsızlıkları

    • Solunum rahatsızlıkları

    Öfke kontrolü, öfke duygusunu bastırarak ve yükselmesini baskılayarak doğru şekilde ifade etmeye ve sağlıklı bir şekilde yansıtmaya denir. Öfkeyi kontrol altında tutabilmek bir beceri gerektirir. Bu beceri öfkeyi kişinin kendisine ve çevresindekilere duygusal veya fiziki zarar vermeden yansıtması şeklidir. Öfke kontrolü becerisini elde etmek adına birçok yöntem vardır. Bu yöntemlerden doğru olanı kişi, kişilik özelliklerine, davranış modellerine ve mizacına uygun bir şekilde kendisi seçmelidir. Bu yöntemi seçerken de uzman görüş ve yardımı almak daha sağlıklı karar vermek adına önemlidir (Kökdemir, 2004).

    Çocuklarda öfke duygu ve davranışını bastırmak, yönetmek ve kontrol altına almak, yetişkin bireylere göre daha zor hatta imkânsıza yakındır. Bunun sebebi ise çocukların bu dürtüyü uygun yolla nasıl yöneteceğini bilememesidir. Çocuklar içgüdüsel olarak öfke halini daha yıkıcı, daha saldırgan bir şekilde ifade edebilmektedir. Şiddet ve yıkıcı davranışlar içeren davranışlar, öfkeyi doğuran sebeplerle açıklanıp, davranışın sağlıksız ve yanlış olduğu vurgulanmaz ise çocuk bu yaklaşımı kabul edilebilir bir davranış olarak sosyal ilişkilerinde kalıplaştırabilir. Dolayısıyla çocuk içerisinde bulunduğu kültürün, ailenin ve çevrenin öfke duygusu dâhilinde saldırgan davranışlarına verdiği tepkilere göre davranışı sürekli hale getirebilir ya da ortadan kaldırabilir (Şahin, 2006).

  • Ruhsal İhtiyaçlar Nasıl Çözümlenir?

    Ruhsal İhtiyaçlar Nasıl Çözümlenir?

    Her insanın doğuştan getirdiği dürtü ve ihtiyaçları vardır. Bu dürtü ve ihtiyaçlar dünyaya gelen tüm insanda değişmez bir kaide olup, yaradılışımızın bir parçasıdır. Bir bebek, bedenin büyümesi için ihtiyaç duyduğu anne sütünü emme dürtüsü ile alırken, öte yandan ruhunun gelişimi için de beslenmeye ihtiyacı vardır. İnsanoğlu ruhsal anlamda adeta, temel ihtiyaçlar paketi ile doğar. Bu ihtiyaç paketinin içinde dört temel öge vardır. Bunlar; sevilmek, değer görmek, onaylanmak ve takdir edilmektir. Ruhumuzun bu ihtiyaçları, dünyaya geldiğimiz andan itibaren, tıpkı yaşamak için beslenme mecburiyetimiz kadar gereklidir. Çocukken sağlıklı ve iyi beslenmek nasıl beden sağlığının temellerini atıyorsa, ruhumuzun ihtiyaçlarının giderilmesi de ruh sağlığımızın nasıl olacağını ve yetişkin yaşamımızda kuracağımız ilişkileri, seçimlerimizi ve nasıl bir hayatın bizi beklediğini belirleyen en önemli unsurlardır.

    Peki, bu temel ruhsal ihtiyaçları kim karşılayacak? Elbette, bu görev bizi dünyaya getiren ebeveynlerimize ait ancak, ebeveynleri tarafından bir çocuğun beden sağlığı kadar ruh sağlığı da önemseniyor mu? Ya da bu ihtiyaçlar farkına varılıyor mu? diye sorarsanız ; maalesef bu sorunun cevabına, her zaman evet demek mümkün olmuyor. Eğer, ebeveynlerimizin de çocukken temel ruhsal ihtiyaçları karşılanmamış ise, onlar da kendi çocuklarının bu ihtiyaçlarını fark etme ve karşılama konusunda yetersiz kalabiliyorlar.

    Peki, ruhun temel ihtiyaçları karşılanmazsa ne olur derseniz, o zaman da bedeniniz büyüyüp bir yetişkin olsa bile, ne yazık ki, ruhunuz, bedeninizle uyumlu bir gelişim gösteremiyor ve ihtiyaçlarının giderilmesini bekleyen çocuk haliyle kalarak bu beklentisini, yaşamınız boyunca sürdürüyor. Elbette ruh sağlığı beden sağlığı gibi somut bir kavram değil. Yani, ruhumuzu bedenimiz gibi elimizle tutup, gözümüzle göremiyoruz. Bununla birlikte ruhumuz varlığını ve sağlık durumunu hissettirmek için çeşitli aracı yollar kullanıyor ve kendisini duygu, düşünce, davranış ve beden yoluyla ifade ediyor. Tanısı bir türlü konulamayan beden sağlığı problemleriniz varsa, bu durumda ruhunuz, bedeniniz yoluyla size ihtiyaçlarını anlatmaya çalışıyor, anlamına gelmektedir. Özel ilişkilerinizde partnerinizden, eşinizden ya da çocuklarınızdan değer görme, sevilme, onaylanma, takdir edilme konularında sürekli bir beklenti içindeyseniz ve yeterince karşılık göremediğiniz için yakınıyorsanız; bu çocukken ruhunuzun karşılanmamış temel ihtiyaçlarını, yetişkin yaşamınızdaki ilişkiler içinde karşılamaya çalıştığınız anlamına gelir.  Muhtemelen de partnerinizi, eşinizi ya da çocuklarınızı bilinçdışı olarak, ebeveynlerinizin yerine koyuyorsunuzdur. Ebeveynlerinizin gideremediği ihtiyaçları, siz yetişkin olsanız dahi, çocuk kalmış ruhunuz hala talep etmektedir ve bu durumu çözmediğiniz sürece arayışınız ömür boyu sürecektir. Hemen her zaman, bu beklentileriniz ikili ilişkilerinizi sıkıntıya sokar. Ruhunuz istediği ihtiyaçları alamadığı gibi, karşı tarafta, size bir türlü mutlu edemediğinden yakınır. Böyle durumlarda düşüncelerinizde sıklıkla, kendinizi değersiz, sevilmeyen, tercih edilmeyen biri olarak görürsünüz. Bu düşünceler sizi üzgün ve mutsuz bir duygu durumuna sokarken, yaşam aktivitelerinizi de olumsuz yönde etkiler, yaşamdan aldığınız keyfi azaltır.

    Peki, bu durumu nasıl aşabiliriz? Kendimizle ilgili her sorunun cevabı yine kendi iç dünyamızda mevcuttur. Bununla birlikte, içinde bulunduğumuz durumun kendi iç dünyamızdaki anlamını, nedenlerini ve çözüm yollarını hemen bulup çıkartmamız mümkün değildir. Bu süreç; iç dünyamıza bir yolculuk yapmamızı, ruhumuzun ihtiyaçlarını belirlememizi ve bu ihtiyaçların karşılanması için bir yol haritası oluşturmamızı gerektirir.

    Ancak ruhsal yolculuklar tıpkı, açık denizlerde tekne kullanmak gibidir. Denizin ne zaman patlayacağını bilemezsiniz. Aniden fırtına çıkıp, dev dalgalarla boğuşmak zorunda kalabilir ve zarar görebilirsiniz. Zorlu deniz yolculuklarında kaptanların yanlarına, yolu iyi bilen, bir kılavuz kaptan aldıkları gibi, siz de ruhunuzun ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağınızı, kendi yaşam öykünüzde ve iç dünyanızda arayıp bulmak için, yapacağınız içsel yolculukta psikoterapistten yardım alabilirsiniz.

  • Kaliteli Vakit Geçirmek

    Kaliteli Vakit Geçirmek

    Son zamanlarda tüm anne ve babaların sıkça maruz kaldığı söyle “Çocuğunuz ile kaliteli vakit geçirin!”… Peki, bu kaliteli vakit geçirmek ne demek ve kaliteli vakit nasıl geçirilir?

    İlk olarak bu söylemin neden önemli olduğundan bahsedelim… Çok önemli bir nokta var ki; anneler ve babalar, ilk duyduğunuzda kulağınıza çok basit gelen “Kaliteli vakit geçirme” söylemi aslında çok dikkatle ele alınması gereken, önemsenmesi gereken çocuk eğitiminin başlıcalarındandır. Çünkü, anne ve babanın ile çocuğu ile arasındaki duygusal paylaşım bireyin hayatında oldukça önemli bir yer işgal etmektedir. Sağlıklı bir aidiyet ve özgüven duygusunun gelişimi için doyurucu ve besleyici bir anne-baba ilişkisi çok ama çok önem arz etmektedir. Çocukların sosyal olarak yeterli seviyeye ulaşabilmesi için aileler çocuklarının duygularına karşı hassas ve özenli davranmalıdır. Ev içinde çocuklarıyla karşılıklı ve sıcak bir iletişim kurabilen ailelerin çocukları, karşılık beklemeden yardım edebilen ve güçlü konsantrasyon yeteneklerine sahip olan çocuklar olmaktadır. Anne-baba ve çocuk arasında kurulacak olan iletişimin gücü ailelerin çocuklarına yeterli ve kaliteli zaman ayırıp ayıramadığına bağlıdır.

    Kaliteli vakit geçirmek deyince; anne ve babaların günlük işleri ve sorumluluklarından kalan bütün boş zamanlarını çocuklarına adamalarının kaliteli zaman geçirmek anlamına gelmediğini vurgulamak isterim. Bu bağlamda hangi durumların kaliteli zaman geçirmek kavramına uyduğuna bir göz atmak gerekir. Kaliteli zaman geçirmek kavramıyla vurgulanmak istenen şey “sadece” çocuğunuz için ayırdığınız vakittir. Ancak, sizler evdeki diğer sorumluluklarınızı yerine getirirken çocuklarınızında etrafınızda bir yerlerde olması onunla kaliteli vakit geçirdiğiniz izlenimi oluşturmasın. Çocuğunuzla göz teması kurarak, gerçek bir paylaşım yaparak, iki tarafında hoşlandığı bir aktivite içinde olarak, duygu ve düşünce paylaşımlarında bulunarak zaman geçirdiğimiz zaman buna kaliteli vakit geçirme eylemi diyebiliriz. Ne yazık ki annelerin ve babaların daha yoğun tempoda çalışıyor olmaları çocuklarıyla geçireceği kaliteli vakti hem kısıtlamakta, hemde tüm günün yorgunluğunu yaşayan annelere ve babalara ciddi anlamda bir zorluk çıkarmaktadır. Ancak, burada çocuğunuzun duygusal ve bilişsel anlamda daha sağlıklı bireyler olarak yetişmelerini, mutlu olmalarını ve başarılı olmalarını bekliyor iseniz bu konuda biraz daha özverili bulunmanız gerekmektedir. Her gün geçireceğiniz bireysel 15-20 dakikanın çocuklarınızın için ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar çocuklarınızı tamamladığını gözlemledikçe daha fazla hassasiyet göstereceğinize eminim…    

    Genel olarak bu vakitlerde neler yapabileceğinize birkaç tavsiye örneği vermek gerekirse;

    • Çocuğunuzla beraber gününüzün nasıl geçtiğini karşılıklı olarak anlatarak anlatımda bulunarak paylaşımda bulunabilirsiniz.

    • Çocuğunuzla beraber boyama, bulmaca çözme, akıl oyunları oynama gibi fazla akademik olmayan faaliyetler yapabilirsiniz.

    • Çocuğunuzla beraber market alışverişi yapabilirsiniz.

    • Çocuğunuzla beraber kuaföre veya berbere gidebilirsiniz.

    • Beraber takip ettiğiniz ve üzerine yorumlar yaptığınız dergileri, kitapları okuyabilirsiniz.

    • Beraber daha önceden belirlediğiniz veya seçtiğiniz çocuğunuzun yaşına uygun programları, filmleri izleyebilirsiniz.

    • Çocuğunuzun hoşuna giden ve yetişkinlerin sorumluluğunda olan işleri yapabilirsiniz. Örneğin; kurabiye yapmak, bahçedeki düzenlemeyi yapmak, araba yıkamak vb…

    • Çocuğunuzla beraber müze gezileri yapabilirsiniz.

    • Çocuğunuzla birlikte evin dışında fiziksel aktiviteler yapabilirsiniz.

    • Geliştirdiği veya becerisini sunmak istedi¤i alanlarda ortak çalışmalar yapabilirsiniz. Bunlar ve bunlar gibi birçok etkinliği çocuğunuzla beraber yapıp ona sizin için ne kadar değerli olduklarını kolaylıkla hissettirebilirsiniz.

    • Annelerin ve babaların imkanları, yaratıcılıkları ve çocuklarının keyif aldıkları etkinliklere göre planlanan ve çaba sarf edilen paylaşımlar çocuklarınızda sevilme duygusunu, değerlilik hissini artırarak, gelecekte sosyal, uyumlu, özgüvenli bir birey olmalarını sağlayacaktır.

  • Çocukları Sevgi ve Disiplinle Yetiştirebilmek

    Çocukları Sevgi ve Disiplinle Yetiştirebilmek

    Sevgi ve disiplin birbirine aykırı görünmelerine karşın aslında çocuk yetiştirmede birbirlerini tamamlayan iki unsurdur. Önemli olan her ikisini de uygularken çocuğun yaşına ve ihtiyaçlarına uygun şekilde uygulayabilmektir.

    Çocuk gelişiminde sevgi kadar disiplinin de önemi vardır. Sevgi ve hoşgörümüz, çocuğun temel güven duygularını pekiştirir, daha özgüvenli ilişkiler kurmasına, çevresini daha cesaretle keşfetmesine vb… sağlar. Disiplin ise çocuk açısından tamamlayıcı bir unsurdur. Burada bahsedeceğimiz disiplin çocuğu hizaya sokacak, yaramazlıkları önleyecek bir anlayıştan farklıdır. Çocuğun disiplin yoluyla sorumluluklarını kavrayabilmesi, sınırlarının farkına varıp buna göre daha doğru ilişkiler kurabilmesi, seçimlerini daha rahat yapabilmesi ve problemlerini daha başarılı çözebilmesi amacıyla uygulanmalıdır. Çocuklar büyüdükçe bu iki kavramın doğru ve tutarlı uygulanabilmesinden son derece fayda göreceklerdir.

    Öncelikli olarak sevgiden bahsedecek olursak düşünmemiz gereken çocuklarımızın tamamıyla bize bağımlı ve muhtaç bir yaşam sürüyor olduklarıdır. Bizler çocuklarımızı severken çok fazla düşünmediğimiz kendi olumlu duygularımızla mı, yoksa kırık dökük hayatımızda bir teselli bulabilmek için mi onlara sarılıyoruz. Bu anne babalar açısından büyük bir handikaptır. Çünkü bize ağır gelen sorunlarımızdan uzaklaşabilmek için çocuklarımıza sarılmamız aslında onların gerçek anlamda ihtiyaç duygukları sevgiyi verebilmemizden bizleri uzaklaştırır. Unutmayalım ki yetişkinler olarak çözemediğimiz sorunlarımız için derman bulabileceğimiz en son kişiler çocuklarımızdır. Bu açıdan düşünürsek yetişkinler olarak yaşadığımız bütün sorunların çocuğun dünyasına ait olmadığını anlarız. Çocuğumuzla kuracağımız ilişki, onun dünyasına ait merakları, sorunları, sorumlulukları vs.. içermelidir. Kendi kişisel kaygılarımızı çocukla kuracağımız ilişkinin içinde yaşarsak herşeyi hem çocuk hem de kendimiz açısından anlaşılmaz ve işin içinden çıkalamaz bir hale getiririz.

    Bütün bunları göz önünde bulundurarak düşünürsek çocuğumuza koyacağımız sınırlar ve kurallar, çocuk için anlaşılır olmalıdır. Aile olarak kendi içimizde tutarlı ve ortak şeyler söylemeliyiz. Birimizin yasakladığı bir şeye diğerimiz izin veriyorsa bu yasak çocuk açısından anlamsızlaşır. Çocuk her zaman faydacı davranacaktır. Anneden koparabileceği izni anneden, babadan koparabileceği izni babadan istemeye başlar, yada birisi izin vermezse diğerinden izin ister. Bu durum çocuklarımız açısından tutarsız bir ilişki ağı olup bir türlü sınırlarını bilememesine ve her fırsatta aynı konuları dayatmasına neden olur. Ebeveynlerin özellikle göz önünde bulundurması gereken şey budur. Çocuğu kimin daha fazla sevindirdiği değildir. Zaten bu tip bir çelişki ileride çocuğumuzun sosyal yaşamda pek çok yaşamasına neden olacaktır. Evde aile büyükleriyle yaşıyorsak (büyükanneler, büyükbabalar) bu konuda özellikle onları da bilinçlendirmeliyiz. Torunlarına karşı çok daha yumuşak yüzlü olabilirler. Böyle bir durumda annen baban izin veriyorsa diye teyit almaları gerekir.

    Koyduğumuz kuralların, verdiğimiz cezaların çocuk açısından anlaşılır ve akla yakın olması gerekir. Aksi taktirde çocuklar için için kırgınlıklar yaşarlar, anlaşılmadıkları ve sevilmedikleri duygusuna kapılırlar. Çocuk, sevgiyi aldığı zamandaki gibi disipline edilirken de sevinç ve mutluluk yaşamaktan hoşlanır. İşte bu yüzden çocuk disiplininde ödül her zaman cezadan daha fazla işe yaramaktadır. Çocuklarımızın günlük düzenini (bilgisayar, sokak, ders, yemek gibi), her zaman yapmaktan hoşlanmadığı yada zorlandığı faaliyeti, zevk aldığı uğraşın yapılması için gerekli bir iş olarak sunmalıyız. Bu şekilde zevk aldığı işler otomatik olarak sorumluluklarını gerçekleştirmenin ödülü biçiminde sunulacaktır. Tabi bunu yaparken sınırsız olmamalıyız, eğlenceli faaliyetinde sınırları olmalıdır, bunu nasıl kullanacağına da çocuk karar vermelidir. Çocuğun güvenliği ve sağlıklı gelişimi açısından ondan sorumlu olan ailelerdir. Bu yüzden sınırlar koyarken otorite biz olmalıyız. Aşırı otoriter olmak kadar otorite koyamamakta sakıncalıdır. Bu konuda özellikle yapamayacağımız şeylerle tehdit etmemeliyiz (bacaklarını kırarım, pipini keserim vs..). Bu şekilde bir davranış hem otorite koyamamamıza hem de çocuğumuzun ruhsal yönden sıkıntılı bir gelişim izlemesine neden olacaktır. Aynı şekilde çocuğun istediği herhangi bir şey içinde tutamayacağımız sözler vermemiz son derece sakıncalıdır. Buna örnek olarak çok pahalı olan, alamayacağımız şeyleri bir gün alacağımız hayalleri kurdurmamızı söyleyebiliriz. Bu, o anda çocuğun bunu ertelemesine yarasa bile ileriki hayatında çocukluğunda hayalini kurupta ulaşamadığı şeylerin gelecekte ki birer yansımaları olacaktır. Muhtemelen kişinin normalde elde edebilmesinin zor olduğu şeyleri elde edebilmek için sınır tanımaz bir hırsla çabalamasına neden olacaktır.     

    Çocuğumuz yolda, alışveriş merkezinde bizden bir şey istiyor ve bizde alamıyor isek ve çocuk inatla ağlıyor ve diretiyor ise yapılacak en mantıklı şey sabırlı olmaktır, dövmek ve çekiştirmek değil. İstediği ağlasın, kendini yerlere atsın, sabırlı olmalıyız. Eve döndüğünde unutur, ve bu tecrübesinden ağlayarak isteklerini gerçekleştiremeyeceğini öğrenmiş olur. Tekrar etmemeye başlar. Özellikle dayaktan kaçınmalıyız çünkü bu çocuk açısından ders verici değil gurur kırıcıdır. Çocuk cezalandırılırken mutlaka bunu niçin yaşadığını bilmek ve anlamak zorundadır. Yoksa olumlu davranışları pekiştirmek, olumsuz davranışları azaltmak hedefinden uzaklaşmış oluruz. Dövmek, çocuğun sorunlu olduğunu değil, bizim zorluklar karşısında zayıf ve tahammülsüz olduğumuzun göstergesidir. Çocuğa verilecek en iyi ceza onun zevk aldığı faaliyetleri kısıtlamaktır, doğru olan davranışları da sevgi ile ödüllendirmektir. Bazen sıcak bir sarılış, onlara alınacak pahalı bir hediyeden çok daha değerli olabilir. Onları maddi şeylerden daha fazla sevgimizle ödüllendirmemiz, çocukların benlik değerlerinin daha sağlam olmasını sağlar.

    Bazen disiplin açısından eğlence ve oyuncak çok iyi fırsatlar sağlayabilir. Öncelikle çok fazla oyuncak almanın zararlı olduğunun bilinmesi lazım. Bu, çocuklara oyuncakları daha değersiz ve her istediğinde ulaşılan nesneler haline getirir. Halbuki gelecek hayatlarında istedikleri bir kaç seçenek arasında seçim yapmak zorunda kalacaklardır. Elde ettikleri şeylere daha az değer verecek ve buna dair sorunlar yaşayacaklardır. Çoğu aile kendi çocukluklarında yaşayamadığı yada çok yoğun olup çocuklarıyla yeterince ilgilenemediği için duydukları bu  sıkıntıyı onların her istediğini alarak gidermeye çalışır. Bu çok yanlış bir davranıştır. Kesinlikle elde ettiğine değer verebilmesi için ona vakit tanımalıyız. Yaklaşık üç dört haftada bir oyuncak alınmalıdır. Birden fazla beğendiği oyuncak varsa aralarından birini seçmek ve diğerlerini gelecek sefere ertelemek için onları teşvik etmeliyiz. Eğer pahalı ama alabileceğimiz bir şeyi istiyorlarsa onlara bu oyuncağın parasının küçük bir kısmını biriktirmesini üstünü bizim tamamlayacağımızı söyleyerek yönlendirebiliriz. Bu özellikle çocuklara arzu ettikleri şeylere ulaşabilmek için emek vermeyi ve çaba sarfetmeyi öğretir.

    Eğer kardeşi varsa her iki çocuğa da kendi aralarında paylaşmayı özendirmeliyiz. İleride sosyal hayatlarında paylaşmak istemiyor olmaları, onların yalnız ve mutsuz bireyler olmalarına yol açacaktır. Bunun için çocukları birbirleriyle kıyaslamamalıyız.

    Bizlere hoşlanmadığımız davranışlarda bulunuyorlarsa anneye-babaya böyle davranılmaz dememeliyiz, bu çocuk açısından anlaşılmaz bir kuraldır. Bunun yerine özdeşim yaptırıp sen böyle yaptığın zaman çok üzülüyorum, çok kırılıyorum gibi açıklamalar yapmamız daha çok işe yarar. Buna rağmen kırıcı yada inatlaşıcı davranışlarda bulunmaya devam ediyorlarsa, muhtemelen bizlere kırgın, kızgın olduğu konular vardır. Davranışları, bu duyguların dışa vurumudur. Sorunun ne olduğunu araştırmalıyız. Çocuğun sorunları hakkında asla onun yanında konuşmamalıyız. Bu çocuğa fayda değil zarar verir.

    Unutmayalım ki sevgi, anlayış, hoşgörü ve sabırla yetiştireceğimiz çocuk sağlıklı bir yetişkin olacaktır. Kişisel endişelerimizin, hayallerimizin, yaşamdaki stres ve sorunlarımızın hepsi biz yetişkinlerin kişisel olarak çözmesi gereken sorunlardır. Çocuğumuzla kuracağımız ilişki ile karıştırılmamalıdır. Doğada her canlının çocuk yetişitirirken amacı çocuğun güvenliğini ve ileride kendi kişisel hayatında ayakta durabilmesini sağlamaktır, karşılaştığı sorunları çözebilmesi ve yetişkin bir birey olarak kendi amaçlarını, hedeflerini kendisi için doğru şekilde ortaya koyabilmesini öğretmektir.

    Bizim istediğimiz kimliğini kazanmış olan bizimle, kendisiyle ve çevresiyle olumlu ilişkiler geliştirebilen, yaşadığı sorunları biz başında olmasak bile çözebilen, zorluklar karşısında direnebilen, ne istediğini bilen ve enerjisini doğru şekilde kullanabilen bir çocuk yetiştirebilmektir. Bunun için çocuklarımızı yeteri kadar dinlemeli ve onların fikirlerine değer verdiğimizi gösterebilmeliyiz.      

  • Çocuklara Doğum Nasıl Anlatılır?

    Çocuklara Doğum Nasıl Anlatılır?

    Geleneksel Türk ailesinde cinsellik içeren konular aile içinde konuşulmaz, ayıp sayılır, çocukların merak ettikleri sorular apar topar kapatılır yada en hızlı şekilde konuyu kapatacak cevaplar verilerek konuşmaktan kaçınılır. Çocuğun nasıl doğduğuna dair en yaygın verilen cevap ise seni leylekler getirdi olur. Bu cevap çocuk dünyasında bir süreliğine merakı giderse dahi çocuğumuz eninde sonunda bir çocuğun nasıl doğduğunu öğrenecektir. Kafasında konuya dair pek çok çelişki, kabullenememe, hayal kırıklıkları gibi cinselliğin doğası ve onu yönlendirdiğimiz cinsel anlayış arasında çelişkili duygular yaşayacaktır. Bu da çocuklarımızın gelecek hayatlarında pek çok çelişki ve sorun yaşayabilmelerine neden olur. Bu yüzden çocuklara gerek cinsiyet gerek kendi varoluşlarıyla ilgili açıklamalar yaparken her zaman gerçek ya da gerçeğe en yakın açıklamayı yapmalıyız.

    Çocuk dünyasıyla alakalı bizlerin anlayamadığı şudur: Biz yetişkinlerin kafasındaki cinsellik çocukların zaten kavrayamayacakları bir konudur. Çocuğa açıklama yaparken her zaman çocuğun yaşı, anlayabileceği düzey ve kavrayabileceği kelimeler göz önünde bulundurularak anlatılmalıdır. Aksi taktirde çocuğun sorduğu soruya cevap vermekten ziyade kafasını daha fazla karıştırmış oluruz.

    Çocuğun merak ettiği konu ne olursa olsun tatmin edeceği cevabı ailesinden almazsa mutlaka bu cevabı dışarıda arayacaktır. Bu da hem bir şeyleri yanlış, yarım yamalak öğrenmesine neden olur, hem de aldığı cevaplar ailesinin aktardıklarından büyük farklılıklar gösteriyor ise çocuğun iç dünyasında konuya ilişkin çelişkiler yaşanmasına neden olacaktır.

    Çocukların doğumla ilgili soruları iki ana gruba ayırabiliriz. Bunlar, bebeğin nasıl oluştuğu ve çocuğun nasıl doğduğudur. Aileler doğumdan çok bebeğin ilk nasıl oluştuğu konusunu açıklamakta daha fazla zorlanmaktadırlar. Çocuklar sık sık ben yada kardeşim senin karnına nasıl girdik, bebek nasıl yapılır, benim de bebeğim olur mu gibi sorular sorarlar. Buna vereceğimiz cevap şöyle olmalıdır; bebek sahibi olmak için çocukların büyümesi lazım. Büyüyünce tabii ki senin de çocuğun olacak diyebiliriz.

    Beş yaşın altı çocuklara bebeğin bir tohumdan geldiğini anne karnında özel bir bölmede (cep gibi, kese gibi) korunduğunu, ilk başlarda mercimek kadar küçük olduğunu anne karnındaki özel yerde dokuz ay boyunca büyümeye devam ettiğini, bebek annenin karnında büyüdükçe annenin karnının da büyüdüğünü belli bir boya ve ağırlığa gelince anne karnının alt kısmında doğum yapmak için bir delik açılacağını bebeğinde doktor yada ebe tarafından buradan çıkarılarak anneye verildiğini anlatabilirsiniz. Bu genelde beş yaş ve altı çocuklar için tatmin edici bir cevap olacaktır. Altı yaş ve sonrası için verdiğimiz bu cevap yeterli olmayabilir. Çünkü bu yaşlarda çocuklar daha araştırıcı ve meraklı olacaklardır. Önceden anlattığımız her şeyi tekrar anlatabiliriz. Bunu dışında daha fazla yanıt verebilmek için resimli bir kitaptan yada kalemle çizerek fetüsün ne olduğunu, anne karnında nasıl durduğunu, büyüme aşamalarını anlatabiliriz. Anne ile bebeğin aralarındaki göbek bağını bu yolla bebeğin nasıl beslendiğini anlatabilirsiniz. Abi yada abla olmuş çocuklar bu tip açıklamaları daha rahat anlayacaklardır. Çünkü annelerinin hamileliklerinin ilk dönemlerine tanıklık etmişlerdir. Eğer çevremizde hamile bir yakınımız varsa bu iyi bir fırsat olacaktır. Çocuğa bu kişiyi gösterebiliriz, elini karnına koydurup fetüsün hareketlerini izletebiliriz. Yeni doğmuş bir bebeği göstererek ne kadar küçük olduğunu yada çocuğunu emziren bir anneyi izleterek bebeğin ilk doğduğunda nasıl beslendiğini öğretebiliriz. Bütün bunlar oldukça faydalı olacaklardır.

    Eğer çocuk babanın doğumdaki rolünü merak ediyorsa ona bebeğin oluşumunda tohumlardan birinin anneden diğerinin babadan geldiğini ve bu iki tohumun birleşince bebeğin oluştuğunu söyleyebiliriz. Eğer bu cevap yeterli olmuyorsa anne ve baba çocuk yapmayı çok istiyorlarsa ve buna karar verdilerse o zaman çocuk sahibi olduklarını söyleyebiliriz.

    Dokuz, on yaşlarından itibaren ise bu açıklamalar çocukların meraklarını gidermekte yeterli olmayacaktır. Bu yaşlarda artık çocuğa spermi ve yumurtayı anlatmakta hiçbir sakınca yoktur. Merakları giderilmiş olan çocuk ilgisini farklı konulara yönlendirecektir.

    Bu tip konularda yapacağımız açıklamalar ne olursa olsun hep dikkat etmemiz gereken şey yaptığımız açıklamanın gerçeğe yakın olması, çocuğun dünyasında anlaşılabilinir ve tatmin edici olmasıdır.

  • Ergenlik Dönemi ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Ergenlik Dönemi ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Ergenlik bir geçiş dönemdir. Biz yetişkinlerin de bir dönem yaşadığı. Bir aile olarak çocuğumuzun iyi bir eğitim almasını, güzel davranışlar kazanmasını ve iyi bir geleceğinin olmasını isteriz.

    Peki onlar biz yetişkinlerden neler ister. Kendilerine nasıl davranılmasını ister. Hiç düşündünüz mü?

    Takdir edin

    Ergen çocuğunuzun yaptıklarına ilgi gösterin. Onu gerçekten takdir edebileceğiniz fırsatları da görmeye çalışın. Her çocuk farklı bir bireydir ve kendi özelliklerinden dolayı takdir görmelidir.

    Mukayese etmeyin

    Kardeşleri, akrabaları ile asla mukayese etmeyin. Her çocuk farklı bir bireydir ve kendi özelliklerinden dolayı takdir görmelidir.

    Sürekli söylenmeyin

    Sürekli nutuk çekip, söylenmeyin. “Ben senin yaşındayken.” ile başlayan akıl vermelerden kaçının. Büyük olasılıkla onun yaşındayken onunla ortak yönünüz düşündüğünüzden çok daha fazlaydı!

    Davranışlarınıza dikkat edin

    Özellikle aile dışında bireyler yanında ergen çocuğunuzu küçük düşürmeyin, hakaret etmeyin. Tehditlerde bulunmayın. Sabırlı davranın.

    Eleştirilmeye hazırlıklı olun

    Eleştirilerin hedefi olmaya, yani yaşadığı tüm sorunların, zorlukların nedeni olduğunuz, büyümesine ve eğlenmesine izin vermediğiniz gibi eleştiriler yöneltmesine hazırlıklı olun.

    Çocuğunuzdan vazgeçmeyin

    Bu eleştirilerin çoğu yüreğinize işlemesin. Ve çocuğunuzdan vazgeçmeyin. Ergenler aslında düşündüğünüzden çok daha fazlasını izler, dinler ve öğrenirler. Sizin için önemli olduğunu bilmesini sağlayın.

    Ruh durumu sürekli değişebilir

    Bu yaşlarda, kısmen hormonal değişimlerden dolayı, kısmen de bu dönemde çok sık yaşanan kaygılara bir tepki olarak ruh durumunda hızlı ve bazen aşırı değişimler olması son derece normaldir. Bunları anlayışla karşılamaya çalışın.

    Davranış ile çocuğu birbirinden ayırın

    Sizi rahatsız eden şey ile onu yapan kişiyi birbirine karıştırmayın. Ergen çocuğunuzun davranışlarından dolayı öfkelendiğiniz veya üzüldüğünüz zamanlar olacaktır. Ancak bu sevginizin bittiği anlamına gelmez. Hatta büyük olasılıkla tam tersi bir anlam taşır: Ona önem veriyor olmanız. Öfkenizi çocuğunuzun tüm kişi olarak varlığına değil davranışları üzerinde odaklamaya gayret edin.

    Zaman geçirin

    Birlikte zaman geçirmeye özen gösterin. Zamanınızın olmadığını düşünüyorsanız herhangi bir konuda kısa sohbetlerde bulunun. Birlikte çocuğunuzun sevdiği bir şeyi yapmak için zaman ayırın. Ailesi ile zaman geçiren ergenler ailelerine daha çok bağlanır ve güvenirler. Aileleri ile zaman geçirmeyi seven çocuklar herhangi bir sorunları ilk olarak her zaman ailelerine anlatırlar.

    Onu dinleyin

    Size bir şey söylemek istediğinde önemsizde olsa dikkatlice dinleyin. Babana anlat, annene anlat gibi ifadelerle eşlerin birbirine yönlendirmesi ergenin moralini bozacağı gibi bir daha bir sorununu anlatmamasına neden olabilir. Konuşmak için zaman ayırın. Çocuğunuza, gün içinde istediğinde size erişebileceği bir saat belirtin.

    Çocuğunuz size bir şey söylemeye çalışırken veya sorduğunuz bir soruyu yanıtlarken, yargılayıcı, savunmacı veya olumsuz davranmamaya gayret edin. Sözünü kesmeyin, cümlesini düzeltmeyin ve o anda başka bir iş daha yapmaya çalışmayın. Tüm bunlar Aslında gerçekten ilgilenmediğiniz sinyalini verir. Birbirinize güvenin ve saygı gösterin. Tüm aile bireylerinin birbirine saygı göstermesini teşvik edin.

    Şefkat gösterin

    Ergen çocuğunuzun kendisine sarılmanızı istemediğini varsaymayın. Kendini ne şekilde rahat hissettiğini sorun ve sözleriniz, ses tonunuz ve beden dilinizle onu sevmeye devam ettiğinizi gösterin. Çocuklarınızın onları ne kadar sevdiğinizi bildiklerini varsaymayın, bunu onlara söyleyin.

    Bencil Davranmayın

    Çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun, en önemli göreviniz sıcak, cömert ve başkalarının duygularını anlayan ve buna önem veren bir ebeveyn olmaktır. Bencil davranmayan ve cömert bir aile içinde yaşayan çocuklarda dünyanın temel olarak güvenli bir yer olduğu hissi gelişir. Bu çocuklar tehdit görmez. İlgi, şefkat ve özen dolu bir ortam sağlarsanız, bencil olmayan kişilik yapısı da doğal bir şekilde gelişir.

    Örnek olun

    Davranışlarınızla örnek olmalısınız. Çocuğunuza karşı her zaman tutarlı olun. Çocuklarınızın yanında eşler olarak tartışmayın. Birbirinizi kötülemeyin. Öfkeli davranmayın.

    Arkadaşlarını tanıyın

    Anne baba olarak en temel görevlerimizden birisi çocuğumuzun kimlerle arkadaşlık ettiğini bilmektir. Zaman zaman okuluna gidin ve öğretmenleri ile görüşün. Arkadaşlarını ve onların ailelerini tanımaya çalışın. Gerekirse aileler olarak tanışın, birbiriniz tanıyın.

    Umutsuzluğa kapılmayın

    Elinizden geleni gösterdiğinizi düşündüğünüz halde yeteri kadar iletişim kuramıyorum diye umutsuzluğa kapılmayın. Bazen davranışlar hemen değişmez, zaman alır.

    Disiplin

    Disiplin uygulamak kesinlikle çocuğun cezalandırılması anlamına gelmez. Cezalandırmak, ergenlik dönemindeki çocuğun gelecekte ne yapması gerektiği konusunda değil, o anda yaptığı yanlış üzerinde odaklanır.

    Disiplin ise gelecekte ne yapması gerektiği üzerinde odaklanır. Cezalandırmak, sıklıkla hatalı davranışla hiçbir bağlantısı olmayan cezaları veya kısıtlamaları içerir.

    Disiplin ise yanlış davranışla bağlantılıdır ve ergene davranışı veya eylemleri konusunda daha sorumlu olmayı öğretir. Cezalandırmak, yanlış davranmanın sorumluluğunu ergenden ziyade anne-babaya yükler. Disiplin ergenin kendi kurallarını geliştirmesine ve özellikle de anne-babanın olmadığı zamanlarda daha sorumlu davranmayı öğrenmesine yardımcı olur.

    Cezalandırma ergene, yaptığı yanlışın “bedelini ödetmekle” ilgilidir. Disiplin ise ergene yanlış davranışının doğal veya mantıksal sonuçlarını kabul etmeyi öğretmekle ilgilidir. Sınırlarınızı, kurallarınızı ve beklentilerinizi anlatın. Bunların net olmasına özen gösterin. Zaman zaman ergen çocuğunuza kuralı hatırlatmanız gerekebilir.