Etiket: Çocuk

  • Çocuk Depresyonu ve Kaygı Bozuklukları

    Çocuk Depresyonu ve Kaygı Bozuklukları

    1) Çocukluk Depresyonu:

    En az iki hafta süreyle;

    • Çocuklarda durgunluk ya da aşırı hareketlilik
    • İsteksizlik, enerji düşüklüğü ya da anlamsız bir enerji
    • Eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama
    • Oyun oynamama
    • Okul başarısında düşüş, okula gitmek istememe
    • Uyku bozuklukları
    • Aşırı yeme, ya da yememe gibi belirtiler ile ortaya çıkabileceği gibi;
    • Aşırı hareketlilik, huysuzluk
    • Hırçınlık, davranış bozuklukları ile de gözlemlenebilen çocukluk depresyonu yetişkinlerde
    • olduğu gibi psikosomatik belirtiler ile de haberci olabilir.

    Karın, sırt omuz ağrısı, bulantı, kusma, eklem ağrıları baş ağrısı gibi çeşitli bedensel yakınmalarının
    altında yatan neden depresyon olabilir.

    2) Kaygı bozuklukları

    Kaygı kişiyi gerektiğinde tehlikeden koruyan, uyuma ya da hayatta kalmaya
    yönelik bir sinyal olmasına karşın bir çok farklı ruhsal bozukluk da belirti olarak ortaya çıkan bir
    duygu durumudur.
    Kaygının duyumsanma biçimi, fonksiyonel ve afonksiyonel oluşuna göre kaygıyı
    normal ya da anormal olarak değerlendirebiliriz. Kaygının ortaya çıkış yeri zamanı şekli ve içeriği
    önemli olsa da, çocuğun kaygı karşısında kullandığı savunma düzenekleri ve benlik gücünün
    terapist tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşır.
    Savunmaların yetersiz kaldığı durumlarda ortaya kaygı bozuklukları çıkar. Kaygıya ilişkin linkler çocuk da var olmaya devam eder ve
    çocuk büyüdükçe tamamen gelişip ortadan kalkmazlar, bu linkler stresli bir durumla karşılaştığında
    tekrar tetiklenirler.

    Çocuklarda kaygı problemleri;

    • Anneden ayrılıp okula gidememe, okulda kalamama
    • Sınıfta anneyi isteme
    • Anneyi göremediği zaman yok olduğunu zannetme, sık sık sınıf penceresinden bakma
    • Okulda başına bir şey gelme endişesi, okul çıkışında anneyi kaybetme bulamama endişesi
    • Sokakta başına gelebilecek felaket senaryoları üretme
    • Nefes alma yemek yeme güçlükleri; boğaza takılma korkusu
    • Karanlıktan aşırı korkma
    • Evde yalnız kalamama(9 yaş sonrası)
    • Asansör veya belirli nesnelere karşı özel korku
    • Fobiler şeklinde gözlenebilir.
    • Sosyal fobi(aşırı çekingenlik)
    • Panik Bozukluk ve Panik Atak(Bedensel semptomların eşlik ettiği)
    • Sınav Kaygısı ile Başa Çıkma
    • Seçici Konuşmazlık

    Tüm bu semptomların altında güvende hissetmeme ve ebeveynle ayrışamama problemleri mevcuttur.
    Bu çocuklar her daim bir güvenlikçiye ihtiyaç duyarlar. Anne ya da baba acil güvenlik sağlayıcıdır. Problemle baş etme becerileri gelişmemiştir.

    Çocuklarda kaygı bozuklukları çoğunlukla ebeveynlerin Dünya’yı tehditkar olarak algılamalarının bir sonucu olabildiği gibi fazla fedakar olan ebeveynlerin çocuklara yüklediği tam olamama, hata yapma korkusu, gözden düşme ve suçluluk duyguları ile de ilişkili olabilmektedir.
    Annenin kendi duygularını yatıştıramadığı, yoğun duygu dalgalanmaları yaşadığı durumlarda da ,çocuğun kendini güvende hissetmemesi mümkündür.
    Aile dinamikleri, çocuğun aile içindeki konumu, anne- babanın ruhsal durumu; mevcut aile ilişkileri içerisinde kaygı düzeyi değerlendirilmelidir.
    Kaygının çocuğun hangi ihtiyacını giderdiği saptanmalıdır.
    Çocuk ve aile dinamikleri analiz edildikten sonra çocuk ile yapılandırılmış oyun terapi seansları ve aile psikoeğitimleri ile ciddi gelişmeler sağlanabilmektedir.
    Aynı zamanda çocuğun okul ve öğretmenleri ile de iletişim kurulmalı, temel yaşam alanlarına ilişkin güvende hissetmesi sağlanılmalıdır.
    Bu dönemde çocuğun geliştireceği sağlıklı savunmalar ve olumlu benlik algısı, işlevsel olmayan kaygının üstesinden gelmeyi sağlar.

  • Çocuklarda tüberküloz

    Çocuklarda Tüberküloz

    Tüberküloz nasıl bir hastalıktır ? Sıklığı nedir?

    Tüm dünya da her yıl yaklaşık 8,4 milyon kişi tüberküloz hastalığına yakalanmakta ve 2 milyon insan ne yazık ki bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Ülkemizde tüberküloz Afrika ya da Asya kıtasındaki kadar yaygın olmamak ile birlikte halen ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Tüberküloz, en çok akciğerlerde olmak üzere bütün organlarda hastalık yapabilir. Hastalık yayılır ise diğer organlara da zarar verebilir. Bununla birlikte birçok hastalıkta olduğu gibi erken ve uygun tedavi edilirse hastalar iyileşir

    Tüberküloz nasıl bulaşır ?
    Tüberküloz hastalığı, solunum yoluyla bulaşır. Hasta kişilerin öksürmesi, hapşırması, konuşması ile solunum yolu salgıları damlacık şeklinde havaya atılır. İçinde tüberküloz mikrobunun bulunduğu bu damlacıkların solunması ile sağlıklı bireyler tüberküloz mikrobu ile tanışır biz buna enfeksiyon diyoruz. İyi haber mikropla tanışan her çocukta hastalık gelişmez.

    Veremli bir hasta ile sokakta, dolmuşta, lokantada kısa süreli bir karşılaşma ile çocukların mikrobu alma olasılığı çok düşüktür. Hastalığın bulaşması için genellikle verem hastası kişi ile uzun süre bir arada bulunmak gerekir. En çok hastanın aile bireyleri ve yakın çalışma arkadaşlarına bulaşma olur. Hasta olan kişi tedavi almaya başladıktan yaklaşık üç hafta sonra özel durumlar dışında bulaştırıcılık özelliği ortadan kalkar.

    Çocuklar özellikle ufak bebekler her konuda olduğu gibi bu konuda da biraz daha hassas. Mesela evde Tüberküloz hastası olan bir kişi var ise o evdeki herkes hastalanabilir ama özellikle 5 yaş altındaki çocuklarda hastalık geliştirme riski erişkinlere göre çok daha yüksektir. Bir erişkinin mikrop ile temas ettiğinde hastalık geliştirme riski % 10 iken bir yaşın altındaki bir çocukta bu oran % 50 civarındadır.

    Tüberküloz hastasının yakın çevresindekiler ne yapmalıdır?
    Tüberküloz hastası ile temas halinde olan kişiler özellikle 15 yaşın altındaki çocuklar mutlaka Çocuk Göğüs Hastalıkları Doktoru ya da en Verem Savaş Dispanseri tarafından kontrol edilmelidir. Eğer yapılan testler ile çocuğun hasta olduğu anlaşılır ise genellikle 6, bazen 9 ay 3 ya da 4 ilaç ile tedavi edilmesi gerekir. Eğer hastalık yok ama sadece evdeki tüberkülozlu kişi ile temas söz konusu ise o zamanda çocuğun tüberküloz geliştirmesini engelleyebilmek için 6 ay süre koruyucu tedavi verilir.

    Verem aşısı yapılan bir çocuk verem olur mu?

    Verem aşısı (BCG aşısı) doğumdan sonra 2. ayda 1 kez uygulanır. Eskiden 3-4 doz verem aşısı uygulanırdı. Ülkemizde şu anda uygulanan Ulusal aşı programına göre verem aşısı sadece bir kez uygulanması öneriliyor tekrar edilmesine gerek yok. Ama ne yazık ki %100 koruyucu bir aşı değil BCG…

    Verem aşısı (BCG) tüberkülozun hayatı tehdit eden menenjit ( beyin zarı iltihabı) ya da kan ile yayılan ağır formlarına karşı % 90 ‘ a yakın bir koruma sağlar. Fakat. akciğer tüberkülozuna karşı koruyuculuğu sadece % 50'dir.

    Çocuklarda Tüberküloz hastalığının belirtileri nelerdir?

    Tüberkülozlu çocuklarda akşama doğru yükselen ateş, gece terlemesi, kilo kaybı, iştahsızlık ve halsizlik olabilir. İki haftadan uzun süren öksürük, balgam çıkarma, kan tükürme, göğüste ağrı ve nefes darlığı da rastlanan bulgulardır.

    Tüberküloz hastalığında yakınmalar genellikle hafif başlar, yavaş ilerler bu neden ile doktora başvuru gecikebilir. Bu durum hastalığın daha çok yayılmasına neden olabilir.

    Çocukluk çağında tüberküloz tanısı nasıl konur ve tedavisi nasıldır?

    Çocuklarda tüberküloz tanısını koymak kolay değildir. Çocuklar erişkinler kadar kolay balgam çıkaramadıkları için genellikle hastanın, hikayesi, akciğer filmi ve tüberküloz cilt testi, bazı kan testleri , mide suyunun incelenmesi gibi laboratuar testlerinin sonuçları bir araya getirilerek tanı kesinleştirilmeye çalışılır.

    Hikayede çocuğun tüberkülozlu bir erişkinle teması olması da önemlidir. Bu neden ile Tüberküloz düşünülen çocukta mutlaka aile taraması yapılmalıdır. Bazen çocuk bir hastada veremden şüphelenip araştırmaya başladığımızda aynı evde yaşayan bir erişkinin anne, baba, büyükanne ya da bakıcının tüberküloz hastası olduğu ortaya çıkıyor.

    Tüberküloz hastası hastanede yatarak mı tedavi edilmelidir?
    Her hastanın mutlaka yatırılması gerekmez. Ancak genel durumu bozuk, yaygın hastalığı olan, aşırı kan tükürmesi olan, başka sağlık sorunları olan, tedaviye uyumsuz olan hastaların hastaneye yatırılarak tedavi edilmesi gerekir.

    Tüberküloz hastalığı iyileşir mi?
    Tüberküloz kesinlikle iyileşebilen bir hastalıktır. İlaçlarını önerilen şekilde aksatmadan, yeterli süre içen hastaların hemen hepsi başarıyla tedavi edilir. Bununla birlikte ilaçlarını düzenli kullanmayan hastalarda iyileşme olmaz

  • Çocuklarda astım tedavisinde en sık yapılan yanlışlıklar

    ASTIM TEDAVİSİNDE EN SIK YAPILAN YANLIŞLIKLAR?

    TEDAVİ SÜRESİ İLE İLGİLİ YANLIŞLIKLAR

    ‘ Bu ilaçları ne kadar süre kullanacak?! ‘ Çocuk iyileşti ben de ilaçları hemen kestim' İşte bunlar bizim en çok duyduğumuz cümleler. Çocukluk çağı astımının tedavi süresi hastanın şikayetlerinin sıklığına ve şiddetine bağlıdır. Yılda bir kez şikayeti olan onun dışında hiç bir şikayeti olmayan bir çocuğun her gün ilaç kullanmasına gerek olmayabilir.

    Ama şikayetleri bir sezonda üçten fazla tekrarlayan, günlük aktivite ile solunum şikayetleri olan, şiddetli atakları olan hastaların şikayetler kontrol altına alınıncaya kadar düzenli tedavi kullanması gerekir.

    UYUM ÖNEMLİ BİR SORUN:HASTALAR VE AİLELERİ UZUN SÜRELİ TEDAVİLERİ DÜZENLİ KULLANMIYORLAR

    Aslında uzun süreli tedavileri kullanmak hiç kolay bir iş değil. Bu konu ile ilgili çok sayıda çalışma yapılmış. Hastaların tedaviye uyumunun incelendiği çalışmalarda bile tedaviye başlandıktan bir süre sonra hastaların nerede ise % 50 sinin ilaçlarını kullanması gerektiği gibi kullanmadığı gösterilmiş. Uyumu arttırabilmek için mutlaka aile ve çocuk ile bu konuyu konuşmak , uyumu arttırabilecek yöntemleri bulmak gerekir.

    İLAÇLARIN YANLIŞ KULLANIMI

    Astım tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu direkt nefes yoluna verilen ve çok az (mikrogram dozunda) etken madde içeren ilaçlardır, bunun da ancak % 10 kadarı akciğerlere ulaşır. Eğer bu ilaçlar ile kullanılan ara cihazlar ya da nefes tekniği ile ilgili sorun var ise çocuklar yeterli miktarda ilaç alamaz ve bir türlü iyileşmez. Bazen bana gelen hastalarda tek yaptığım şey hastanın ilacı doğru kullanmasını sağlamak oluyor.

    İLAÇLARIN YAN ETKİLERİNDEN OLAN KORKULAR….

    İşte bu korkular nedeni ile çoğu kez hastalar ilaçlarını almaları gerektiği gibi almıyor.

    İşte korktuğunuz sorular ve bilimsel cevapları.

    Astımlı çocuklar yaşıtlarından daha mı kısa olur?

    Öncelikle şunu unutmamak gerekir. İyi kontrol edimeyen uzun süreli bir hastalık çocuğunuzun büyümesini gelişmesini olumsuz etkiler. Ülkemizdeki astımlı hastaların çoğu hafif orta ağırlıktaki hastalar bu nedenle çok yüksek dozda ilaçlar ya da ağızdan kortizon kullanması gerekecek hastalar nerede ise yok denecek kadar az. Astımlı çocuklar genellikle ergenliğe yaşıtlarından biraz daha geç girerler ama erişkin boylarında anlamlı bir azalma olmaz. Özetle şunu söyleyebiliriz, boy kısalığından korkmayın ve bu neden ile çocuğunuza eziyet çektirmeyin

    Astım tedavisinde kullanılan ilaçların kemikler üzerine olumsuz etkileri var mıdır?

    Çocuklarda kalsiyum ve D vitamin içeren gıdalardan zengin beslenmenin öneminden hep bahsediyorum. Astım tedavisinde kullanılan ilaçları uzun dönem kullanan çocuklarda kemik yoğunluğu ya da kemik kırıkları üzerine olumsuz bir etki saptanmamıştır.Bu ilaçlar çok düşük dozlarda ve direkt olarak hava yollarına verildikleri için oradan emilip tüm vücut ile ilgili olarak kortizon içeren ilçalar ile ilgili duyduğunuz korkutucu yan etkilere yol açması mümkün değil.

    ‘Bu ilaçları kullanmaya başladık çocuk kilo aldı' Bu tedavinin yan etkisi midir?

    Çocuğunuzun kilo almasının nedeni muhtemelen artık öksürüğünün balgamının olmaması ve yaptığınız güzel börekler,pilavlardır. Çocuklar çoğu kez balgamlarını çıkaramadıkları için yutarlar , ve öksürükle birlikte kusarak bu balgamları çıkarırlar. Midesi balgamla dolu bir çocuğun iştahının çok iyi olmaması , bütün bu sıkıntılardan kurtulunca da kilo alması normaldir.

    Bu ilaçların çocuğumun gözlerine bir zararı olur mu?

    Bu sorunun cevabı da hayır. Yapılan çalışmalar inhaler ya da nebül ilaçların göz ile ilgili önemli bir yan etkiye yol açmadığını göstermiş. Ama ilçları uygular iken maskenin iyi oturması hem ilacın iyi alınması hem de ve gözün rahatsız olmaması için önemli.

    Bizim çocuk bu ilaçları aldıktan sonra çok huysuz oldu? Bu da mı tedavinin yan etkisi acaba?

    Benzer gözlemler nedeni ile uzun dönemde bu etkileri takip eden çalışmalar inhaler steroid dediğimiz astım tedavisinde en yaygın kullanılan ilaçlar ile hiperaktif davranış, saldırganlık, uykusuzluk, kon- santrasyon bozukluğu arasında bir ilişki olmadığını göstermişlerdir.

    Nefes yolundan kullanılan bu ialçalar ağızda mantar yapar mı?

    Bu nadir rastalanan bir sorundur. Genellikle ilacın uygun bir ara parça ile kullanmayan direkt ağıza sıkan ya da beraberinde antibiyotik kullanan hastalarda rastlanır. İlacın uygun kullanılması, ilaç kullanımı sonrası ağzın çalkalanması daha da iyisi dişlerin fırçalanması önemli. Eğer mantar oluşumu söz konusu ile aynı bebeklerde olduğu gibi bikarbonatlı sui le ağız temizliği öneriyoruz hastalarımıza.

    Nefes yolundan kullanılan ilaçlar diş çürüklerini arttırıyormuş doğru mu?

    Bu konu ile ilgili olarak Marmara Üniversitesinde Diş Hekimliği Fakültesi ile birlikte yaptığımız bir çalışma en önemli uluslararası tedavi rehberlerinde referans olarak kullanılan az sayıda çalışmadan biri. Bu ilaçlar ağız pH'ında azalmaya yol açabilir. Bu yemek sonrası dişleriniz fırçalamadan yatmak gibi bir şey. Bu neden ile mümkünse ilaçları kullandıktan sonra sabah ve akşam dişlerin fırçalamalarını öneriyoruz hastalarımıza.

    Acaba Çocuğa aşı tedavisi mi yaptırsak?

    Ne demiştik, uluslararası tedavi rehberleri, bakın rehberler ne diyor bu konuda: Beş yaşın altındaki çocuklarda astım tedavisinde immunoterapi ile ilgili yapılmış çalışma yoktur. Özellikle beş yaşın altındaki çocuklarda İmmunoterapi astım tedavisinde TAVSİYE EDİLMEZ.

    ASTIMLI HASTALARDA YAYGIN OLARAK KULLANILAN ALTERNATİF TEDAVİLER…

    Astımlı çocuklarda hem ülkemizde hem de dünyada başta bitkisel bazı ilaçlar olmak üzere çok sayıda alternatif tedavi yöntemi yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Astım tedavisinde kullanılan bir çok alternatif tedavi yöntemi mevcut: Bitkisel tedaviler, homeopati, yoga ve nefes teknikleri, akupunktur, vitaminler ya da diğer besin desteklerinin kullanımı. Bu tedavilerin etkinliğini araştıran çalışmaların bir çoğu bilimsel olarak yeterince güvenilir değildir ve genellikle az sayıda hastayı içerir. Bu neden ile de astım tedavisinde tek seçenek olarak ya da diğer ilaçlara ek olarak kullanılmasını destekleyecek yeterli veri yoktur.

  • Obezite (kilo fazlalığı/şişmanlık)

    Kilo fazlalığı ve obez (şişman) insan sayısı her geçen gün artmaktadır. Giderek artan şehirleşme, hareket azlığı, çocuk ve gençlerin televizyon ve bilgisayar başında geçirdikleri sürenin kontrol edilemez düzeyde artması, neredeyse bebeklik döneminden itibaren televizyon, bilgisayar ve elektronik oyuncaklar çok daha az hareket eden bir kuşak ortaya çıkartmıştır. Buna “beslenme alışkanlıklarındaki” değişiklikler de eklenince obezite zengin fakir ayrımı yapmadan küresel bir sorun haline gelmiş, Dünya'nın hem zengin hem de fakir ülkelerinde artmaya başlamıştır. Çünkü gıdaların enerji içeriği konusunda bilgisizlik, özensizlik, çocuğuna yeterince zaman ayıramayan anne baba ve daha birçok faktör sonucunda çocuk ve gençlerde kilo fazlalığı ve şişmanlık artmaktadır. Kilo fazlalığı ve şişmanlık sadece estetik bir sorun değildir. Çocuklarda erişkin dönemdeki bir çok önemli sağlık sorununun temelleri böylece atılmaktadır. Bu açıdan kilo fazlalığı ve şişmanlığın ÖNLENMESİ, TEDAVİSİ, BİRLİKTE GÖRÜLEN HASTALIKLARIN GETİRDİĞİ EKSTRA RİSKLERİN kontrol edilmesi açısından “HEKİM, ANNE-BABA; ÇOCUK-ERGEN, DİĞER AİLE BiREYLERİ” arasında iyi bir iletişim ile iyi yönetilmesi gereken bir sağlık durumudur obezite.

    KİLO FAZLALIĞI VE OBEZİTE İÇİN TEMEL BİLGİLER

    Dünya'da obez sayısı artıyor mu?

    1980'lerden sonra Dünya'da obez insan sayısı iki kat artmıştır. 2008 yılında Dünya'da 20 yaşın üzerinde 1.4 milyar kilo fazlası insan olduğu hesaplanmıştır. 200 milyon erkek ve 300 milyon kadın obez (şişman) tanımı içine girmektedir. 2010 yılında ise Dünya'da 5 yaşın altında 40 milyon'dan fazla kilo fazlası olan çocuk bulunmaktadır.

    Obezite'nin getirdiği riskler nelerdir?

    Kilo fazlalığı ve obezite Dünya'da 5. en sık ölüm nedenidir. Her yıl 2.8 milyon erişkin kilo fazlalığı ve obezite ile ilişkili hastalıklardan ölmektedir. Diyabet, iskemik kalp hastalıkları, kanser'de ilişkili hastalıklar arasındadır.

    Hastalıkların kilo fazlalığı ve obezite ile ilişkisi
    • Diyabetlerin %44'ü,
    • İskemik kalp hastallıklarının %23'ü,
    • Kanserlerin %7-41'i

    Obezite neden olur?

    • Alınan ve harcanan kalori miktarının dengesizliği
    • Enerji yoğun yiyeceklerin (yağ, şeker, tuz) fazla tüketilip, vitamin, mineral ve diğer mikrobesinlerin az tüketilmesi
    • Fiziksel aktivitenin şehirleşme, ulaşım kullanımındaki ve iş yaşantısındaki değişiklikler nedeni ile giderek azalması

    Kilo fazlalığı ve obezitenin yol açtığı hastalıkları

    • Kalp hastalıkları ve kalp krizi
    • Diabet
    • Kas iskelet sistemi hastalıkları (özellikle osteoartrtit)
    • Baz kanserler (endometrium, meme, kalın barsak) kanserleri

    Çocuklarda obezite'nin birlikte olduğu hastalıklar

    • İleride obez bir erişkin olması riski
    • Erişkin yaşamda erken engelli durumlar ve erken ölümler
    • Solunum problemleri
    • Daha fazla kırık görülmesi
    • Hipertansiyon
    • İnsülin dirençliliği
    • Kalp damar hastalıklarının erken belirtileri
    • Erişkin yaşama dair sağlık risklerinin artması

    Kilo fazlası ya da obez olunup olunmadığı nasıl anlaşılır
    Vücut ağırlığının değerlendirilmesi için yapılan ölçüm Vücut kitle indeksidir (BMI, Body Mass index).

    Vücut Kitle İndeksi şöyle hesaplanır;
    BMI (Vücut kitle indeksi, Body mass index) = Vücut ağırlığı/Boy2 (kg/m2)

    Vücut kitle indeksi nasıl yorumlanır?
    Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) kilo fazlalığı ve obeziteyi şöyle tanımlamaktadır.
    Kilo fazlalığı: BMI ≥ 25
    Obezite: BMI ≥ 30

  • MUTLU ANNE MUTLU ÇOCUK

    MUTLU ANNE MUTLU ÇOCUK

    Anne-Çocuk İlişkisi Nasıl Başlar?

    Anne ve çocuk arasındaki ilişki doğum anından itibaren güven duygusu ve sevgiyle başlamaktadır.Güven duygusunun özünü anne-çocuk arasındaki tutarlılık ve süreklilik meydana getirmektedir.Güven duygusu, çocuğun gelecekte diğer bireylerle kuracağı ilişkiyi de şekillendirmektedir.Çocukla oluşturulan güven ilişkisinde sevgi ihtiyacının karşılanması önemli bir rol oynamaktadır.Yaşamın ilk yıllarından itibaren çocukla kurulan duygusal iletişim çocukta güven ya da güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur.

    Çocuğun doğduğu günden itibaren tüm dünyası annesidir.Annenin çocuğuna gülümsemesi, bakım vermesi, ve sevgisini hissettirmesiyle birlikte anne-çocuk arasında karşılıklı sıcak bir ilişki başlar.Aralarındaki bu olumlu ilişki güvenin temelini oluşturur.Böylece anne bebek arasında mutlu bir ilişki başlamış olur.

    /p>

    Mutlu Anne-Mutlu Çocuk İlişkisi Nasıl Olur?

    Mutlu anne, çocuğunun duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını doğru anlayıp, güven verici, sakinleştirici bir tavırla ihtiyaçlarını karşılayabilen kişidir.

    Mutlu anne- çocuk ilişkisinde önemli bir adım annenin çocuğuna sınırlar çizmesi yani gerektiğinde ona ‘hayır’ diyebilmesidir.Sınırlar çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlar.Sınırları olmayan bir çocuk kendisini boşlukta hisseder.Çocuğa sınır koymanın amacı, kuralları olan güvenli bir hayat hissinin oluşturulabilmesidir.2 yaşından itibaren çocuklar sınırları zorlamaya, ebeveynlerini denemeye başlar ve 6 yaşına kadar bu durum devam eder.Kuralları olan, güvenli bir hayat hissini oluşturmuş çocuk mutlu bir çocuktur.

    Annenin çocukla kaliteli zaman geçirmesi yani onunla oyunlar oynaması, sosyal etkinliklere katılması, çocuğunu dinlemeye ve anlamaya çalışması çocuk ve anne arasındaki mutluluğu arttırmaktadır.

    Mutlu çocuklar, ebeveynlerinden gördükleri sevgiyi ve ilgiyi aynı şekilde geri yansıtırlar.Annesi tarafından kabul görmüş, onaylanmış, ihtiyaçları karşılanmış bir çocuk çevresiyle olan ilişkilerinde de son derece uyumlu, insancıl ve pozitif olacaktır.

    Ebeveynleri tarafından ayrı bir birey olarak kabul edilen çocuklar yaşamlarında daha mutlu ve sağlıklı ilişkiler kurabilirler.Annesi tarafından yaşına özgü sorumluluklar almış ve bunları yerine getirmeye çalışan bir çocuk yaşıtlarından daha aktif, başarılı ve yetenekli olacaktır.Üzerine almış ve yerine getirmiş olduğu bu sorumluluklar çocuğun kendisine olan özgüvenini arttıracak ve ileriki hayatında daha mutlu olmasını sağlayacaktır.

    Annenin olumlu davranışları çocukla olan ilişkisini de olumlu şekilde etkilemekte böylece hem çocuk hem de anne bu ilişkide mutlu olmaktadır.Kısacası annenin çocuğun ihtiyaçlarını farkedebilmesi, gelişimine uygun şekilde ona destek olması, koşulsuz sevgi ve kabul göstermesi, onu birey olarak kabul etmesi mutlu anne çocuk ilişkisinin anahtarıdır.

  • Nörogelişimsel gerilik riski olan sütçocuklarının

    Gelişme geriliği riski olan sütçocuklarının erken tanınması uygun rehabilitasyonun zamanında başlanması açısından büyük önem taşır. Bu sadece çocuk için değil aile için de yararlıdır. Gelişme geriliği açısından risk taşıyan sütçocuklarının erken dönemde ayırt edilmesi çocuk hastalar ile ilgilenen tüm klinisyenleri, özellikle çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlarını ilgilendirmektedir. Gelişme geriliği riskini erken belirleyebilmek için çocuğun doğum öncesi, doğum esnasındaki ve doğumdan sonraki öyküsü, genel fizik ve nörolojik bakısı ve gelişimsel düzeyi ile ilgili ayrıntılı bilgi sahibi olunmalıdır. Spesifik gelişimsel tarama testleri tanıda objektif veri sağlayan diğer yöntemlerdir. Sonuç olarak, gelişimsel desteğe ihtiyacı olan çocukların özellikle yaşamın ilk yılında yakalanmaları erken tanı ve rehabilitasyona gecikmeden başlanması açısından büyük önem taşır. Çocuk sağlığı ve hastalıkları ile ilgilenen klinisyenlerin çocuğun gelişimini değerlendirme konusunda bilgili ve uyanık olmaları gerekmektedir.

  • KARI KOCALIKTAN ANNE-BABALIĞA GEÇİŞ

    KARI KOCALIKTAN ANNE-BABALIĞA GEÇİŞ

    Sonunda beklediğiniz o güzel haberi aldınız; anne-baba oluyorsunuz…Bebeğinizin doğumuna kadar

    geçecek olan sürede çocuğunuzun sağlıklı olmasına ilişkin olumlu beklentilerinizin yanında; adının ne

    olacağı, odasının nasıl ve nerede olacağı, kapı süsü, bebek şekeri, fotoğrafçı gibi konular doğuma

    kadar sizi muhtemelen meşgul edecek konular. İyi ihtimalle, bunlara ek olarak uykusuz geceler, gaz

    problemi olan bir bebek, sosyal yaşamın kısıtlanma durumu, fiziksel yorgunluk, maddi zorluklar gibi

    yaşamınızda karşılacağınız zorluklar da eşinizle birlikte gündeminize aldığınız ve üzerinde

    konuştuğunuz diğer konular olacaktır.

    Eşlerin bu beklentileri oluştururken üzerinde durmadıkları, gündeme getirmedikleri önemli bir konu

    da karı koca olarak ilişkilerinin güncellenmesi ve beklentilerinin bu yönde yeniden oluşturulması

    gerektiği gerçeğidir.

    Çocuğun doğumuyla birlikte aile sisteminin içinde bulunduğu evre değişmekte ve sistem “yeni evli

    çift” ya da “çocuksuz aile” evresinden “çocuklu aile” evresine dramatik bir geçiş yapmaktadır. Bu

    evrelerin her biri geçici olmakla birlikte asıl problemlerin ve zorlukların evre geçişlerinde yaşandığını

    söylemek gerekir. Aileye yeni bir üyenin katılmasıyla eşlerin kendini “çocuğu olan bir ben” ve “çocuğu

    olan bir karı-koca” olarak yeniden tanımlaması gerekmektedir. Bu güncellemeleri yapmak

    beklentilerinizi de şekillendireceğinden yeni evreye ve duruma uyum sağlamanızda şüphesiz kolaylık

    sağlayacaktır. Yeni evrede çocukları da sisteme dahil ederek evlilik sistemini yeniden düzenlemek,

    çocuk yetiştirmek ile ilgili yeni roller edinmek ve bu rollere uygun davranışlar sergilemek, ekonomik

    konularda ve ev işlerine katılım konusunda yeni düzenlemeler yapmak için karı koca olarak kolları

    sıvamak gerekiyor. Bunlarla birlikte, sisteme ebeveyn rollerinin yanında dede, anneanne, babaanne

    hatta teyze, dayı, amca, hala, kuzen rollerini de dahil etmek üzere geniş aile olan ilişkileri yeniden

    düzenlemenin gerekliliği oldukça fazla. Eşinizin ebeveyn olma sürecine şahit olmak sizi mutlu eden bir

    durum olabiliyor iken eşinizin geniş ailesinin ve kendi geniş ailenizin üyelerinin yeni roller almasını

    izlemek zaman zaman yorucu olabilir. Bu noktada çekirdek aile sınırlarını yeniden yapılandırmak,

    gerekli durumlarda esnetebilmek ve bu esnemeyi sorun etmemek bir çıkış yolu olabilir.

    Bu kritik güncellemeler ve yeniden yapılandırmalar yapılmadığında eşlerin çocuktan önceki ilişkilerini

    hiç değişikliğe uğratmadan devam ettirme isteği hüsranla sonuçlanıyor. Kaçınılmaz olarak problemler

    ortaya çıkıyor ve eşler memnuniyetsizlik ve mutsuzlukla karşı karşıya kalıyor. Çocuksuz çiftlerin evlilik

    doyumunun çocuklu çiftlere göre iki kat daha fazla olması bu bağlamda çok da şaşırtıcı bir sonuç

    olmasa gerek. Genel yaşam doyumunun önemli belirleyicilerinden birinin de eş ile olan ilişki doyumu

    olduğu düşünülürse, çocuktan sonra hayatla ilgili genel memnuniyetinizde bir azalma olması

    beklendik bir durum olabilmektedir.

    Özellikle problemli evliliklerde çocuğun ilişkinin bir kurtarıcısı gibi görülmesi ve çocuktan sonra

    ilişkinin düzeleceği düşüncesi en yaygın yanlışlardan biridir. Bu fanteziyi bir kenara bırakıp, çocuk

    sahibi olmaya karar vermeden önce sağlıklı bir karı koca ilişkisini oturtmak yapılacak en doğru

    davranış olacaktır. Karı-koca olarak ikili alt sistemi tam olarak oluşturmadan anne-baba- çocuk olarak

    üçlü alt sistemi oluşturmaya ve oturtmaya çalışmak imkansızdır. Karı-koca ilişkinizin kalitesinin anne-

    baba olarak ilişkinizin kalitesini doğrudan etkilediğini ve bu iki ilişkinin kalitesinin de çocuğunuzun her

    alandaki gelişimini doğrudan etkilediğini hatırlamakta fayda var.

    Bebeğinizin doğumundan sonra ilişkinizde yaşanabilecek değişimler, sistemle ilgili yapmanız gereken

    düzenlemeler hakkında bilgi sahibi olmanız doğumdan sonra yaşanacak problemlerin nedenleri

    konusunda kendinize, eşinize ve ilişkinize atıflar yaparken acımasız olmamanızı sağlayacaktır.

    Uzm.Psk. Şahika Akkuş Sert

  • SINIRLI VE MUTLU ÇOCUKLAR-ÇOCUKLARA SINIR KOYMANIN İNCELİKLERİ

    SINIRLI VE MUTLU ÇOCUKLAR-ÇOCUKLARA SINIR KOYMANIN İNCELİKLERİ

    “Ben çocuğumu hiçbir şeyde kısıtlamıyorum, canı ne isterse yapsın. Özgür büyüteceğim çocuğumu,

    biz birçok şeyden mahrum büyüdük, çocuğuma yaşatmayacağım aynısını…” cümleleri uzar gider. Bu

    cümlelere, söyleyen kişinin olumlu bir havada ve gülümseyerek “evimizin hükümdarı, vallahi bu çocuk

    bizi parmağında oynatıyor” söylemleri de eklenebiliyor çoğu zaman.

    Çocukları için en iyisini düşünen bazı ebeveynlerin, çocuklarına iyilik yapmak niyetiyle ya da “çocuğum

    beni sevmezse, psikolojisi olumsuz etkilenirse, aramız bozulursa” gibi endişelerle çocuklarına sınır

    koyma konusunda pek gönüllü olmadığı söylenebilir. Bu noktada öncelikli olarak vurgulamak

    istediğim, sınır koymanın bir cezalandırma yöntemi olmadığı ve sınır koyarken çocuğumuza olan

    sevgimizi kısıtlamadığımız, sadece çocuğun davranışlarının sınırlandığıdır.

    Bebek dünyaya geldiğinde bir bilinmezin tam ortasına doğuyor ve doğal olarak etrafındaki her uyaran

    onun için tehlike, tehdit ve kaygı unsuru oluşturuyor. Neyin doğru ya da yanlş olduğunu

    bilmemesiyle, yapılması ya da yapılmaması gerekenlerin belirsizliği arasında sıkışıp kalan küçük bir

    çocuğun “bana sınırlarımı gösterin, kayboluyorum, korkuyorum!” seslerini duymayan ebeveynlerin

    farkında olmadan çocuklarına kötülük ettiğini söylemek yerinde olur sanırım. Tek istediği birisinin ya

    da birilerinin ona yol göstermesi, liderlik etmesi. Bu süreçte çocuğun zorlayıcı davranışları doğal

    olarak kendini gösteriyor çünkü çocuk kendi sınırını keşfederken karşıdakinin yani sınır koyanın

    sınırlarını da test ediyor. Tek istediği ne kadar ileri gidebileceği, ne kadar zorlayabileceği ile ilgili bilgi

    almaya çalışmak. Görmek istediği şey ise kendinden emin, pes etmeyen, güçlü bir kural koyucu.

    Karşıdan “ben güçlüyüm, bana güvenebilirsin” mesajı geldiğinde, işte o zaman kendini güvende

    hissediyor. Sınırların anlamı da o değil mi zaten, çocuğa “güvendesin, değerllisin, korunuyorsun”

    mesajlarını vermek.

    Anne baba olarak görevimiz çocuklarımızı büyütmek, yetiştirmek, geliştirmek, eğitmek, onlara bir

    şeyler öğretmek, fizyolojik ihtiyaçlarının yanında sosyal, duygusal, psikolojik ihtiyaçlarına karşılık

    vermek. Dünyayı kendi kendilerine keşfetmeleri çok zor olduğu kadar tehlikeli de. Kendi başlarına

    doğru karar veremedikleri gibi kendilerine sınır da koyamazlar. Bu ihtiyacı karşılama görevi de

    ebeveynlere düşüyor elbette. Çocuklara sınır koymayarak, onlara kuralları öğretmeyerek onları nasıl

    büyük bir yükün altına soktuğumuzu fark edebiliyor muyuz?

    Evin dışında da bir hayat var ve evde bir anlamda dışarıdaki hayatın provası yapılıyor. Sınırlarını

    bilmek çocuğun dışarıdaki hayatta yer alan kurallara uyum sağlaması açısından büyük kolaylık.

    Sınırlar çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak için var ve olmalı da. Sınırları belirlerken seçici davranmak

    önemli. Her şeyi sınırlamak, çocuğu kurallara boğmak yapılan yanlışların başında geliyor ne yazık ki.

    Yapılması gereken, tehlikeli şeyleri ortamdan uzaklaştırıp mümkün olduğunca çocuk için güvenli bir

    yaşam alanı sağlamak. Çocuğun davranışlarını kısıtlamadan ve çocuğa ‘hayır’ demeden önce

    davranışın çocuğun kendine ve etrafına zarar veren bir davranış olup olmadığı ile ilgili durup

    düşünmek faydalı olabilir.

    Sınır koymaya niyetli olan ebeveynlerin karşılaştığı belirsizliklerden biri de sınırların çocuğa nasıl

    anlatılması gerektiği ve bu süreçte dikkat edilmesi gereken önemli noktalar konusunda oluyor.

    Özellikle geniş ailede büyüyen çocuklara sınır koyma konusu daha da zorlaşan bir durum olarak

    karşımıza çıkıyor. Sınırları belirledikten sonra bu sınırların uygulanması konusunda ailedeki her bireyin

    aynı tutumu sergilemesi belki de en önemli noktalardan bir tanesi. Bir aile üyesinden onay almayan

    çocuk başka bir aile üyesinden onay alacağından zaten çoktan eminse, sınırlar maalesef işlevselliğini

    yitirmiş duruma geçiyor. Bu konuda tüm aile bireylerinin “çocuğun iyiliği için” ortak bir tutum

    göstermesi son derece önemli.

    Kuralların tutarlı olması diğer hassas konulardan bir tanesi. Bir kural normal şartlar altında her zaman

    geçerli olmalı. Burada önemli olan nokta, kuralların çocuğun yaşına ve gelişim özelliklerine uygun

    olmasının gerekliliği. Kurallar gerektiğinde esnetilebilmeli, yeni kural eklenebilmeli ya da kurallar

    ortadan kaldırılabilmeli. Bunları yaparken çocuğun ve ortamın özellikleri dikkate alınmalı, yine

    ailedeki her üyenin bilgisi dahilinde yapılmalı. Bir kuralın neden o anda uygulanmadığı da çocuğun

    anlayabileceği mantıklı bir şekilde çocuğa açıklanmalı.

    Kural koyarken o kuralın neden varolduğu çocuğa açıklanmalı. “Olmaz diyorsam olmaz, vardır bir

    nedeni” demek çocuklar için ikna edici olmaktan çok kurala uymama konusunda onları motive eden

    bir yaklaşım olmaktadır.

    Çocuklar model alarak öğrenirler ve kurallara uyma konusunda da ebeveynlerin çocuklara doğru bir

    rol model olmaları gerekmektedir. Yatmadan önce dişlerin fırçalanması gerektiği ile ilgili bir kurala

    çocuğun uymasını kolaylaştıran şey ailedeki diğer bireylerin çocukla birlikte dişlerini fırçalaması

    olabilir.

    Etkili ve doğru bir iletişimle çocuğa sunulan kuralların verdiği mesaj daha etkili olacaktır. Mesajların

    net olmasının yanında; söylediğimiz sözlerin, mimiklerimizin, vücut duruşumuzun ve ses tonumuzun

    birbirini destekler nitelikte olması çok önemli.

    Çocukların kurallara uymasını kolaylaştıran diğer bir konu da, çocuk uygun davranışlar sergilediğinde

    onu sözel ifadelerle övmek, mimiklerimizle memnuniyetimizi ve onayladığımızı çocuğa belirtmektir.

    İstendik davranışları pekiştirerek bu davranışların yapılma olasılığını ve sıklığını arttırmış oluruz.

    Çocuğa alternatif sunmak, sınırları zorlama konusunda çocuğun fazla diretmemesi açısından oldukça

    faydalı bir yoldur. “Burada oynayamazsın ama bak burada istediğin kadar oynayabilirsin” Şu anda

    hasta olduğun için dondurma yiyemezsin ancak sana en sevdiğin pastadan alabilirim” cümleleri bu

    duruma örnek olabilir.

    “Her çocuğa sınır olmaz, bizim çocuk farklı, ona kural işlemez” şeklinde düşünen ebeveynler için “her

    çocuğa aynı kurallar olmaz, çocuğa uygun kurallar olur” şeklindeki düşüncemi söylemek isterim.

    Sınırları bir resim ya da fotoğraf çerçevesine benzetecek olursak; çerçeve fotoğrafı koruyan, onu

    ayakta tutan, fotoğrafa bir duruş kazandıran önemli bir ayrıntıdır. Ebeveyn olarak bizim görevimiz,

    fotoğrafa uygun çerçeve bulmak.

    Uzm. Psk. Şahika Akkuş Sert

  • Şişman çocuk, sağlıklı çocuk değildir !

    Geçen yüzyılın sonu itibarı ile bu “milenyumun” başından beri son 30-40 yıldır gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde şişmanlık topumun her kademesinde hem sayısal hem de derece olarak artmaktadır. Çocukluk ve ergenlik döneminde de bu artışın daha hızlı bir şekilde olması çeşitli tedbirler alınmasını zorunlu hale getirmiştir. Çocukluk dönemindeki şişmanlık sorunları erişkin hayata yansımakta, getirdiği birçok sağlık sorunları ile hayatın en verimli olabilecek döneminde karşılaşmak hayat kalitesini kötü etkilemektedir. Hem kendisine hem de topluma zararlı olmaktadır. Bu yüzden “Şişmanlık sigaradan daha tehlikeli olduğu ileri sürülmüş, aids'ten daha tehlikeli bulunmuş ve zaman zaman “çağın vebası” olarak nitelendirilmiştir. Maalesef bir tarafta yetersiz beslenme hatta açlıkla mücadele eden milyonlarca aç çocuk, diğer yanda modern hayat tarzının yansıması olarak bilinçsizce, dengesiz ve sağlıksız beslenme sonucu salgın bir hastalık halini alan şişmanlık sorunu giderek artmaktadır.

    Yapılan birçok çalışmanın sonuçlarına göre yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, biyolojik faktörler, beslenme alışkanlıkları ve özellikle fiziksel aktivite azlığı şişmanlıktan sorumlu gösterilmiştir. Günümüz çocuklarının enerji yoğunluğu yüksek (yağ, şeker içeriği yüksek, lif içeriği düşük) besinleri ve şekerli içecekleri daha fazla tükettikleri ve daha az hareket ettikleri, dolayısıyla şişmanladıkları ortadadır. Damar hastalıkları, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kas-iskelet sistemi hastalıkları, uyku ve solunum bozuklukları oluşturarak yaşam kalitesini olumsuz etkileyen şişmanlık sadece kişiye özgü bir rahatsızlık olarak kalmayıp, ülke ekonomisine de olumsuz yönde etki eden bir problemdir.

    Biz ilkokul sıralarında iken koca okulda parmakla gösterilecek kadar az sayıda,bir iki “şişko” arkadaşımız bulunurdu ve okul idaresi, ya da ailelerimiz bize o arkadaşlarımızla “şişko” diyerek alay etmememizi tembihlerlerdi.Bundan 30-40 yıl önce şişmanlıkiyi beslenme, güç, refah, sağlık ve itibar göstergesi sayılırdı ve alay etmek bir tür zenginlikle alay etmek sayılırdı. Yıllar sonra bu tabiri kullanmak serbest ve teşvik edilir oldu. Çünkü Şişmanlık, yani şişkoluk artık itibarlı bir durum olmaktan çıktı ve tehlikeli bir sağlık sorunu olmaya başladı. Şişman çocukların sınıf arkadaşlarının eğlence konusu oldukları, oyun arkadaşı olarak tercih edilmedikleri, yarışmalara katılamadıkları bu nedenle sosyal yaşamlarının olumsuz etkilendiği, öz güvenlerinin az olduğu ve özellikle şişman kızlar arasında depresyonun yaygın olduğu bildirilmiştir.

    Hastanede pediatri polikliniklerinde boy-kilo standart çizelgelerine göre dikkat edilse % 30'a yakını ya aşırı kilo ya da “obez” olduğu tespit edilebilmektedir. Bu sorun özellikle ekonomik gelişme basamaklarında yukarı doğru tırmanan ülkelerde, eğitime yeteri kadar zaman ayırmayan toplumlarda bilinçsizce yeme ve içme alışkanlıklarının gelenekselden uzaklaşması ve abur cubur tabir edilen beslenme şekline kayması ile okul çocuklarında oran daha da artmaktadır. Ailelerde “biz zamanında bulup yiyemedik çocuklarımız yesin!” anlayışının üstesinden gelinmedikçe bu sorun artarak devam edecektir.Bunun üstesinden gelebilmek için “Dumansız Hava Sahası” kampanyalarında olduğu gibi toplu bir şekilde eğitim ve kanuni düzenlemelerle kampanyaları başlatıp sürdürmek gerekir. Bir zamanlar sigara içmek gençler arasında itibarlı, kendine güven göstergesi iken bu gün sigara içen toplum dışına itilmektedir. Bu da gösteriyor ki kampanyalar iyi yürütülürse sonuç almak mümkün olabilmektedir. Son yıllarda, geç kalmak pahasına da olsa, Dünya Sağlık Örgütü'nün öncülüğünde birçok ülkede sağlıklı beslenme ve fiziksel akitivite alışkanlığı ile aktif bir yaşam biçimini benimsemeyi ve bu yolla şişmanlıktan korunmayı amaçlayan önlemler başlatılmıştır.

    Dünya Sağlık Örgütü şişmanlığı “sağlığı bozacak şekilde yağ dokularında anormal veya aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlamıştır. Erkeklerde yağ dokusu oranın %25, kadınlarda ise %30'un üzerine çıkması durumunda şişmanlık gelişmektedir. Vücutta aşırı yağ depolanması ile ortaya çıkan şişmanlık, çocuklarda fiziksel ve ruhsal sorunlara sebep olan bir enerji metabolizması bozukluğudur.

    Şişmanlığı belirlemek için birçok yöntem olmasına rağmen çocuklarda Beden Kitle İndeksi (BKİ) kullanılmaktadır. BKİ, bireyin vücut ağırlığının (kg), boy uzunluğunun (m) karesine (BKI= kg/m2) bölünmesiyle elde edilen bir değerdir. Oluşturulan persentil çizelgelerinde BKİ'nin yaşa ve cinsiyete göre 95.persentilin üstünde olması Şişmanlık, 85.persentilin üstünde olması ise aşırı kilolu olarak değerlendirilmektedir.

    ŞİŞMANLIK NASIL OLUŞUR?

    Çocukluk ve ergenlik dönemindeki şişmanlık nadiren bir hastalığa bağlı olarak gelişmektedir. Hemen akla gelenin aksine hormon bozukluğu ya da genetik hastalıklara bağlı şişmanlık vakaların %10'unu geçmemektedir. Tüm dünyada özellikle çocukluk çağı şişmanlığındaki artışın sadece genetik yapıdaki değişikliklerle açıklanamayacak derecede hızlı olması nedeniyle, şişmanlığın oluşumunda çevresel faktörlerin rolünün ön planda olduğu kabul edilmektedir. Aşırı kilolu olma bir enerji dengesizliğidir. Alınan enerji ile harcanan enerji arasında bir dengesizlik olduğunda şişmanlık görülüyor. Genellikle aşırı yemek yeme, sebze tüketmeme, fiziksel aktivite yapmama ve fastfood beslenmeyi bir alışkanlık haline getirme ile ortaya çıkmaktadır. Okul öncesi dönemde çocukların beslenmelerinde başkasına bağımlı olması şişmanlığın sorumlusunun anne, baba, aile yakınları özellikle anneanne-babaanneler ya da bakıcılarıdır. Beslenmeleri incelendiğinde şişman çocukların şekerleme, çikolata, cips, bisküvi, hazır meyve suları gibi besleyici değeri düşük enerji değeri yüksek besinleri sık tükettiği saptanmıştır. Şişmanlık probleminin çocukların çok fazla televizyon izlemeleri(günde 3-5 saat) sonucunda hareketsiz kalmalarına ve televizyonda gördükleri besin değeri düşük ama yağ oranı fazla olan besinlere özenmeleri ve bunları sık sık tüketmelerine de bağlanıyor.

    HANGİ YAŞLAR RİSKLİ DÖNEMLERDİR?

    Çocuk doğduktan sonraki ilk yıl içerisinde yağ hücrelerinin büyüklükleri yaklaşık iki kat artmaktadır. Ancak bu dönemdeki yağlanmada artış ileriki dönemde oluşabilecek şişmanlık için iyi bir gösterge değildir. Çocukluk yaş grubunun şişmanlığın ileriki yıllarda görülmesi açısından en önemli dönemi 4–11 yaşlarıdır. Buna ek olarak ergenlik dönemi dediğimiz 13–18 yaş arası da erişkin döneme geçişte yağlanmanın hızlandığı dönemdir. Çocukluk dönemindeki şişmanlığın her zaman mutlak şekilde erişkin dönemde de şişmanlıkla sonuçlanacağı beklenmez.

    Şişmanlığın Tedavisi

    Şişmanlığın tedavisi, bireyin kararlılığı ve etkin olarak katılımını gerektiren, tedavisi zorunlu, uzun ve süreklilik arz eden bir süreçtir. Oluşumunda pek çok faktörün etkili olması, bu hastalığın önlenmesi ve tedavisini son derece güç ve karmaşık hale getirmektedir.

    Şişmanlık tedavisinde amaç, gerçekçi bir kilo kaybı hedeflenerek, şişmanlığın hastalık oluşturma ve hasta bırakma risklerini azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmektir. Vücut ağırlığının 6 aylık dönemde %10 azalması, şişmanlığın yol açtığı sağlık sorunlarının önlenmesinde önemli yarar sağlamaktadır.

    Şişmanlık tedavisinde anne-babaların da dahil edildiği daha çok kişisel ya da grup tedavileri ile tıbbi beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliğine yönelik ayrı ayrı ya da birlikte programlar uygulanmakta, psikolojik tedaviler yapılmakta, sayıları az da olsa kamplar düzenlenmektedir. Daha ötesi erişkinlere olduğu gibi, çocuklara da sıkı diyet ve egzersiz programları, hatta ilaç reçeteleri uygulanmakta, akupunktur yapılmakta, cerrahi yöntemlere bile başvurulmaktadır.

    Kronik bir hastalık olarak tanımlanan şişmanlığın tedavisi, diğer kronik hastalıklarda olduğu gibi zor ve zaman alıcıdır. Buna karşın büyüyen-gelişen çocukların tedavisi, erişkinlerden daha kolaydır. Tedavi, yaşa uygun beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliği programlarını içeren multidisipliner bir yaklaşımı gerektirir. Böyle bir yaklaşımla, sağlıklı ve kalıcı bir yaşam biçiminin benimsenmesi hedeflenir.

    İki yaşın altındaki çocuklara, büyüme ve gelişmenin erken yaşlarda olumsuz etkilenmemesi için, hiçbir şekilde zayıflatıcı tedavi (diyet) önerilmez. Zaman içinde, yeterli ve dengeli bir beslenme alışkanlığına sahip olması sağlanır. Bebeklik döneminde;0-6 ay tek başına anne sütü ile beslenmeye özen gösterilmelidir. Anne sütü alan bir bebeğin aşırı kilo alıyor olması ilerde şişman olacağını göstermez. Anne sütünün yokluğunda, uygun bir hazır mama seçilmeli ve normal konsantrasyonda hazırlanmalıdır. Uygun hazırlamak için su ve mama ölçeğine dikkat edilmelidir. Susuzluğu gidermek için meyve suyu, süt, vb. içecekler yerine su tercih edilmeli, Süt, yoğurt, meyve suyu gibi besinlere şeker, reçel, pekmez, bal ve/veya bisküvi ilave edilmemeli, Ek besinlere 6. aydan sonra başlanmalı, Uzun süreli biberon kullanımından kaçınılmalı, biberon yerine 6-8. aydan itibaren kaşık, bardak benzeri gereçler kullanılmalıdır.

    İki-yedi yaş arası çocuklarda, yaşa uygun sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite esas alınarak, ağırlık artışı durdurulur. Yedi yaşın üstündeki tüm şişman çocuklara (Beden Kitle İndeksi 95. persentilin üstü), dikkatli bir izlemle zayıflama diyetleri/programları da önerilmektedir. Ancak, DSÖ, zayıflama diyetlerinin ciddi/ağır şişmanlara ya da hipertansiyon, hiperlipidemi, hiperinsülinemi gibi komplikasyonları olanlara uygulanmasını önermektedir. Ağırlık kaybı şişmanlığın derecesine göre 1-3 kg/ay şeklinde belirtilmektedir.

    Şişmanlığın önlenmesi açısından okullar çok önemlidir. Çünkü çocuklar, özellikle de özel okullarda okuyan çocuklar, günün önemli bir kısmını okulda geçirirler. Bu nedenle okullar, sağlıklı bir yaşam için yalnızca eğitimin geliştirilmesi değil, beslenme ve fiziksel aktivite konularında da olumlu değişikliklerin yapılabileceği, geliştirilebileceği ortamlardır.

    Günümüz koşullarında, özellikle büyük şehirlerde, yeşil alanların azalması, yeterli oyun alanlarının bulunmaması, sokakların güvenli olmaması, annelerin çalışıyor olması gibi nedenlerle çocuklar kapalı alanlara hapsedilmekte, televizyon ya da bilgisayara mecbur edilmektedir. Bir sokak ötede bile olsa okullara servis araçları ile gidilmesi, anadolu liseleri-kolejler ve üniversite giriş sınavları için dersanelerde ya da özel derslerde oturarak hızla zaman geçirilmesi, beden eğitimi derslerinin test çözümlerine ayrılması, ailenin egzersiz yapma alışkanlığının olmaması, merdiven yerine asansör kullanılması, çocuklarda hareketsizliğe, dolayısıyla şişmanlığa neden olmaktadır. Bunların önlenmesi ile aşırı kilo alımı tedavi aşamasına gelmeden önlenecektir.

    Bütün bu çabalara karşın, çocuklarda şişmanlığın tedavisi yüz güldürücü değildir. Kısa vadeli çalışmalarda, iyimser sonuçlar alınıyor gibi gözükse de genellikle başarısızdır. Tedavinin uzun süreli yararlarına ilişkin çalışmalar çok azdır. Bu nedenle şişman çocuklar yaşamlarına, çoğunlukla şişman ergenler ve erişkinler olarak devam etmektedirler. Bu durum ise, bir yandan ekonomik giderlere yansırken, diğer yandan çocuğun ve ailenin ümitsizliğe düşmesine ve psikolojik yükünün artmasına neden olmaktadır.

    Beslenmede değişiklikler yaparak çocuklarda şişmanlığı tedavi etmek, kolay gibi gözükmektedir. Oysa pratikte oldukça güç bir iştir. Çocuklar arkadaşlarından ya da ailenin diğer üyelerinden kendilerini ayrı tutan bir beslenme/diyet programına uymayı zor ve itici bulurlar. Uysalar hile aile çevresinden güçlü desteğe gereksinim duyarlar. Daha ötesi anne ve babası yemek alışkanlıklarını değiştirmekte isteksiz olan çocuğun kendisinin, yemek alışkanlıklarını değiştirmesini beklemek anlamsızdır.

    Çocukların pek çoğu beslenme konusunda kendi tercihlerini yapabilir. Anne-babalar bu durumu negatif etkiledikleri, özellikle de zayıflama programları boyunca aşırı kontrollü davrandıkları bildirilmektedir. Örneğin, beslenme konusunda, çocuklarına sağlıklı besinler yerine tatsız-tuzsuz seçenekler sunmak, hatta biraz daha ileri giderek yasakçı davranmak, mutfak kapısını kilitlemek, bazen de sebze yemeğini bitirmeleri halinde, çocuklarını sevdikleri bir başka besinle ödüllendirmek gibi hatalı davranış sergiledikleri belirtilmektedir.

    Sonuç olarak, tüm dünyada bulaşıcı hastalık şeklinde artan çocuklarda şişmanlığın önlenebilmesi için bebeklikten itibaren yaşa uygun sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin benimsendiği bir yaşam biçimine sahip olunmalıdır. Ne yazık ki, çocuklar ve anne-babaların ortaklığıyla aile içinde alınan tedbirlerle ya da yalnızca okulda alınan önlemlerle, bu hedefe ulaşmak mümkün değildir. Hedefe ulaşmak, ancak çocuklar, anne-babalar, aile çevresi, okullar, yerel yönetimler. hükümetler, sivil toplum örgütleri, özel sektör, medya, uluslararası kuruluşlar arasında bir ortaklıktan oluşan, kapsamlı bir ortaklık ya da eylem planı ile olasıdır.

  • Çocuğumun anaokuluna hazır olduğunu nasıl anlarım?

    Çocuğumun anaokuluna hazır olduğunu nasıl anlarım?

    Okul öncesi eğitime, anaokuluna veya daha yaygın kullanıldığı şekliyle yuvaya başlama dönemi hem çocuk hem de ebeveynler açısından çok önemli ve zaman zaman da zor bir süreçtir.
    Çocuk ilk kez ailesinden ayrılmakta, yapılandırılmış kuralları olan bir ortamda bulunmakta ve sosyal anlamda ilk önemli sınavını vermektedir.
    Yuvaya başlama için en doğru zamanın hangisi olduğunu bulabilmek için; her çocuk ve aile ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ancak genel olarak çocukların yaşıtlarıyla birlikte olabildiği, oyun kurabildiği, kurallara uymayı öğrenebileceği bir dönem olarak 3 yaş civarında bu deneyime hazır olduklarını söyleyebiliriz.
    Tabii ki aileler bazı zorunlu sebeplerden (annenin işe geri dönmesi zorunluluğu gibi) çocuklarını daha erken yaşlarda okula başlatmak durumunda kalabilirler. Okula başlama kararı verilirken çocuğun genel gelişim değerlendirmesi (dil, motor, sosyal-duygusal gelişim düzeyi) ve çocuğun okul için yeterli olgunluk ve beceri düzeyine erişip erişmediği dikkate alınmalıdır. Ayrıca aile içi ilişkiler (özellikle anne çocuk ilişkisi ), ailenin çocuğun bu ilk sosyal deneyimini algılayışı, yuvadaki ortam, öğretmen ve öğrencilerin tavır ve tutumları da çocuğun uyumunu etkileyen faktörler arasındadır.
    Bu küçük birey, yeni okulunda eğitim- öğretim alacak, yeni sosyal ilişkiler kuracak, pek çok farklı alanda gelişmeler gösterecek, dünyayı bir miktar daha tanıyacaktır. En önemlisi karakter gelişiminin büyük bir çoğunluğu okulöncesi dönemde tamamlanacaktır.
    Çocuğun takvim yaşı kaç olursa olsun onun bu yeni ortamdaki ilk günlerini en az gerginlik ve en yüksek uyumla atlatmasını sağlamaya çalışmak ebeveynlere ve okula düşen en büyük görevdir.

    Okula uyum sürecinde ilk günlerde yapılması gerekenler

    Aslında okulun ilk günü gelmeden önceki sürece de değinmek gerekir. Okul seçimi bu süreç içindeki en önemli ve en zor kısımdır. Doğru kurumu seçmiş olmak okula uyum sürecindeki birinci madde olan “ebeveynin kendine ve okula güvenmesi” maddesinin aşılmasında oldukça büyük önem arz eder.
    İkinci önemli madde ise çocuğunuza güvenmeniz ve ne olursa olsun onun yanında olduğunuzu ona telkin etmenizdir. Okula uyumda en zorlayıcı konu çocukların “ayrılık anksiyetesi” ile başa çıkabilmeleridir. Doğum ile başlayan anne- bebek ayrılığı aylar ve yıllar içerisinde gittikçe gelişecek, fiziksel ve duygusal gelişiminin ilerlemesiyle beraber öz güveni gelişen bebek “bireyselleşecek” her geçen gün anneden bir adım daha ayrılmaya hazır olacaktır. Ancak anneye olan ihitiyacı bitmediğinden onu kaybetme korkusu, terk edilme kaygısı bir süre daha devam edecektir. Okula başlamak bu kaygının artmasını tetikleyici bir faktördür. Anksiyeteyle başa çıkabilmenin püf noktası “karşılıklı güven” oluşturmaktır. Annesi tarafından yuvaya “bırakılan” çocuk günün sonunda anneye yine kavuşmaktadır. Tekrarlayan bu rutin içindeki doğru tepkiler çocuğun anneye güven duymasına, onu tekrar gelip alacağına emin olmasına olanak verir. Kısa veya uzun vadede çocuklar bu rutini öğrenecektir.
    Çocuk yuvada eğitime başlamadan önce bir veya iki kez kurumu ziyaret etmek, öğretmeni ile tanıştırmak, birlikte etrafı gezmek ön hazırlık için uygun olacaktır. Okulla ilgili alışverişe birlikte gitmek, bazı eşyaları alırken ona seçtirmek okul fikrini sevdirmeye yardımcı olabilir.

    Çocuğun okula başladığı dönem duygusal olarak rahat olduğu bir dönem olmalıdır. Hastalık, taşınma, boşanma, yeni bir kardeşe sahip olma durumlarının hemen ardından okula başlama hem çocuk hem de aile için ekstra stes kaynağı olacaktır. Böyle bir dönemde okula başlama çocuğun anneye daha sıkı yapışmasına ve öğretmenle ilişki kurmasında güçlüklere sebep olabilir.
    Çocuğu yuvaya bırakırken kısa süreli vedalaşmak, ilk günlerde gerekirse bir saatle başlayıp, sonraki günlerde süreyi uzatmak, yanında sevdiği bir eşyayı veya oyuncağı götürmesine izin vermek uyum sürecini kolaylaştırıcı adımlardır. İlk günlerde anne de oyun odasındaki oyunlara katılabilir, çocuğunu tuvalete götürebilir. Günler ilerledikçe çocuk, bu yardımları öğretmeninden de alabileceğini fark eder ve onun yapmasına izin verir. Bu aşamada anne artık geri çekilmeye başlamalıdır. Aynı odada oynanan oyunlar esnasında anne bir adım geri çekilir ve çocuğun öğretmenle oyuna devam etmesi sağlanır. Zaman içerisinde kademeli olarak anne odadan ayrılır ve çocuk ile öğretmen başbaşa kalır.
    İlk günlerde yemek, uyku ve servis düzeniyle ilgili beklentiler minimumda tutulabilir. Bunlarla ilgili düzenlemeler 2. veya 3. haftaya sarkıtılabilir. İlk günler için ana hedef, belirlenen süreyi keyifli bir şekilde tamamlamaktır. Arkadaşlara alışmak da öğretmene alışmaktan sonra gelmelidir. Öğretmenine alışan çocuğun arkadaşlarına alışmasına öğretmen zaten süreç içinde yardımcı olacaktır.
    Çocuğun özel bir durumu varsa öğretmeni ile en başta paylaşılmalıdır. Örneğin; tuvalet eğitimine yeni başlamış bir çocuğun iki saatte bir tuvalete götürülmesi gibi.
    Öğretmenin ismini öğrenmek, evde öğretmenden adı ile bahsetmek (Ayşegül öğretmenin), öğretmeni ile yaşadığı eğlenceli şeylerden bahsetmek öğretmenle kurulacak ilişkide güveni ve samimiyeti artıracaktır.
    Anne çocuğun yanından “ortadan kaybolarak ayrılmamalıdır”. Uygun şekilde “hoşça kal” diyerek, abartılı bir vedalaşma olmadan ayrılmalıdır. Anne –veya ilgili ebeveyn- çocukla birlikte yuvadayken abartılı sevgi, öpücük veya gözyaşı göstermemelidir. Güven vermede sözler kadar beden dili de etkilidir. Anne de çocuğundan ayrılmaya hazır ve istekli olmalıdır. Duygusal çatışmalar çocuğa yansıtılmamalıdır. Çocuğu alma zamanı geldiğinde okula geç kalınmamalıdır. Eve gidildiğinde olumlu anılar üzerinde durulmalı bir sonraki günün daha keyifli olacağı anlatılmalıdır.
    Çocuk gösterdiği tepkiler konusunda akranlarıyla ya da kardeşleriyle kıyaslanmamalıdır. Günün sonunda onu yüreklendirmek adına övgülü sözler söyleyebilirsiniz.
    Ayrılık anksiyetesi dediğimiz zaman sadece fiziksel ayrılık akla gelmemelidir. Çocuklar bu yeni mekanda başlarına gelmesi muhtemel pek çok şeyden de korkarlar: Acaba bu koca yerde kaybolur muyum, tuvaletim gelince ne yapacağım, diğer çocuklar bana zarar verir mi, öğretmen beni sever mi, acıkınca beni kim yedirecek, annem olmadan uyuyabilir miyim? Tüm bu soruların aşılmasında kolaylaştırma sağlanabilmesi için öğretmen- ebeveyn iş birliğinin en üst düzeyde olması, çocuğun öğretmenle sağlıklı bir iletişim kurabilmesi için bahsi geçen konulara mümkün olduğunca özen gösterilmesi önemlidir.

    Çocuğunuz okula gitmeyi reddediyorsa

    Çocuklar arasında bireysel farklılaşmalar olabilmekle beraber çocuğunuzun öğretmenine, akranlarına, yeni okul ortamına ve ayrılma rutinlerine alışması 2 ila 4 hafta kadar sürecektir. Bu süre içerisinde uyku ve yeme düzeninde farklılaşmalar ya da ağlama, bağımlılaşma gibi duygusal tepkiler gözlemlemeniz doğaldır. Ne de olsa çocuğunuz ilk ciddi sosyal deneyimi ile karşı karşıyadır ve pek çoğu ailesinden ilk kez ayrılmaktadır. Bu dönemde çocuğunuza karşı sabırlı ve anlayışlı olmalı, rutinlerinizi bozmamalı, onun özgüvenini destekleyici diyaloglarda bulunmaya devam etmelisiniz.
    Gerektiğinde okulla iletişim halinde olmalı ve birlikte hareket edebilmelisiniz.
    He türlü çabanıza rağmen çocuğunuz, okula uyum problemlerini aşamıyor ve sorunlar gittikçe büyüyorsa bir uzmandan destek alarak sorunu çözümleyebilirsiniz.
     

    Yeme problemleri
    Pek çok ebeveyn, özellikle anneler “çocuğum yemek yemiyor, yemek seçiyor, yemek saatinde tam bir mücadele yaşanıyor” gibi ifadeleri sıkılıkla kullanıyorlar bu sorunla karşılaştıklarında.
    Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki uyumak, oynamak, tuvalete gitmek gibi yemek yemek de temel bir ihtiyaçtır. Çocuk gerçekten acıktığında besin alabilmek için bu ihtiyacını ifade edecektir. Yeni doğan bebekte doyurulma ihtiyacı ağlama yoluyla ifade edilir. Zamanla bebek büyür, beslenme sıklığı azalır, saat başı değil öğün zamanları geldiğinde yemeye alışır, açlığını ağlayarak değil davranışlarıyla ifade etmeye başlar. Bebeklikten çocukluk dönemine geçmekte olan 2 yaş çocuğunun büyüme hızı azaldığı için gün içinde alması gereken kalori miktarı ve buna bağlı olarak da besin miktarı azalmış dolayısı ile de beslenme alışkanlıkları değişmeye öğünlerde daha az yemeye başlamıştır. İşte bu aşamada, çocuğun elinde olan yeme özgürlüğü, annenin “kilo kaybı, beslenememe, gelişiminin engellenmesi, hasta olması” gibi yersiz bahanelerle çocuğun elinden alınmak istenir.
    Anneler çocuklarının daha çok yiyerek daha güçlü, daha sağlıklı hatta daha akıllı olacaklarını zannedebilirler. Ancak gereksiz ve yersiz beslenen çocukta fazladan kilo alımı oluşabilir ve fazla kiloya bağlı hastalıklar, kilolu olduğu için arkadaşları arasında alay konusu olma gibi sorunlar doğabilir. Zorla beslenmek çocuğun ruh sağlığını bozarak yemeği tamamen reddetmesine hatta aile sofrasına oturmayı dahi reddetmesine sebep olabilir. Şu unutulmamalıdır ki yemek yedirmek bir sevgi verme biçimi değildir. Çocuğuna sevgisini göstermek isteyen ebeveyn bunu sadece yemek saatlerinde değil günün tamamı içerisinde göstermelidir. Bir maç, bir savaş edasında geçen yemek saatleri çocukla ebeveyn arasındaki ilişkinin de bozulmasına sebep olur. Yemek yedirmek için türlü cambazlıklar yapmak, ödül ya da ceza kullanmak, doğal olan yeme sürecini yapaylaştırır, çocuğun doğru alışkanlıklar kazanmasını güçleştirir. Hatta yemeyi tamamen reddetmesine sebep olabilir.
    Çok iştahlı olmak, yaşından beklenen düzeyin üzerinde yemek yemek de çocuğun psikolojisi ile ilgili önemli ipuçları verebilir. Bazen çocuklar stres sebebiyle, kendilerini ifade etmekte güçlük yaşadıklarında ya da ebeveynlerinden ilgi bekledikleri durumlarda yemeye aşırı ilgi gösterebilirler. Bu durumda da davranışa sebep olan etken araştırılmalıdır.

    Yemeyi reddeden çocuklar için öğünleri düzenlerken unutulmaması gereken noktalar şunlar olmalıdır:
    Öncelikle ebeveyn çocuğa model olmalı, yemek zamanı aile masada bir arada olmalıdır.
    Yemek zamanı aile bireylerinin sofrada tartışma yaşadığı, sıkıntıların anlatıldığı bir zaman değil, hoş sohbetlerin yapıldığı bir zaman dilimi olmalıdır.
    Çocuğun gün içinde öfkelenmesine sebep olan şey yemek zamanına kadar çözüme ulaştırılmaya çalışılmalı, ebeveynine olan öfkesini yemek sırasında yemeğini reddederek değil, başka yöntemlerle çözümlemesi öğretilmelidir.
    Sofrada yemek istemediğini ifade ettiğinde bir sonraki öğüne kadar başka yemek yeme fırsatına sahip olamayacağı kendisine anlatılmalı, öğün aralarında abur cubur yemesine engel olunmalıdır.
    Televizyon karşısında, parkta, oyuncaklar kullanarak ya da arkasından dolaşarak yedirmek yerine, öğün saatlerinde birlikte sofraya oturarak yemek gerektiği öğretilmelidir.
    Yeni yiyecekleri reddedenler için sadece bir yudum ile tadına bakmak yeterli bir başarı olarak görülmelidir.
    Çocuğun tabağına devamlı olarak yiyebileceğinden fazlasını koymak, her serfinde bitirememesine ve başarısızlık olarak yorumlamasına sebep olacağından porsiyonlar küçük olmalıdır.
    Çocuk yemek esnasında deneyimlemek isteği şeylerde özgür bırakılmalı, zaman zaman yemeğini tabağına kendisinin almasına, kaşık ve çatalı (etrafı kirletse dahi ) kendisinin kullanmasına hatta yiyeceklere eliyle dokunmasına imkân verilmelidir.
    “Doydum” diyen çocuğa gerçekten güvenmek gerekir. “henüz doymuş olamazsın, biraz daha ye” diye zorlanan çocuk, özgüveni ile ilgili şüpheye düşebilir.
    Yemek zamanı aşırı kurallarla yapılandırılmış bir süreç olmamalıdır.
    Yemeyen çocuk korkutma ya da cezalandırmayla yemesi için motive edilemez.
    Akranları ile karşılaştırmak da bir motivasyon unsuru değildir.
    Yemeye özendirmek bir metot olarak kullanılacaksa sunumda kullanılan tabak ve peçeteler çocuğun sevdiği desenlerde seçilebilir ya da farklı şekiller uygulanarak yiyecekler dekore edilebilir.
    Masada saatlerce yemek yemesi için beklenmemelidir. Öğünler yarım saatten fazla sürdürülmemelidir.
    Yemekte ilgi çocuğun tabağında değil, çocuğun kendisinde olmalıdır. (Bütün gün neler yaptığı ile ilgili sohbet edilebilir.)
    Gerçekten de çocuğun iştahını azaltacak hastalık, ağrı, ateş gibi durumların da var olduğu, ancak bunların geçici olduğu unutulmamalı, hemen “yeme problemi var” şeklinde değerlendirmeye gidilmemelidir.
    Yoğun heyecan yaşayan çocuklarda da zaman zaman iştahta azalma görülebilmektedir. Sınav dönemlerinde, okula başlamada, önemli bir yere gitmek ya da eve özlediği birinin geleceği haberini almak gibi çocuk için heyecan verici durumlarda kısa dönemli olarak yemeğin reddedilmesi davranışı görülebilir. Bu da geçicidir ve sorun edilmemelidir.
    Unutmamalıdır ki birkaç öğün atlamakla çocuk hemen zayıflamaz, hastalanmaz. Doğru yeme davranışının kazandırılması için ilgi ve sevgiyle beraber yukarıda sıraladığımız doğru tutumların da sabırla uygulanması gerekir.

    “Çocuğumun yeme problemi var ve kendi başıma bunun üstesinden gelemiyorum” diyorsanız çözümü birlikte üretmek için size yardıma hazırız.

    Uyku problemleri
    Bebeklikten yetişkinliğe doğru giderek azalan uyku ihtiyacı 2-5 yaş çocukları için günde ortalama 13-15 saattir.
    Bebeklikte uykuyu bozan faktörler açlık, ıslak bez, gaz sancısı gibi fiziksel etmenler iken çocukluk döneminde genellikle korkular ve kaygılar uyku engelleyici sebepler arasında yer alır.
    Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da stresli, yorucu veya heyecanlı bir günün ardından uykuya dalmak bir hayli zor olabilir. Çocukların kolayca uykuya geçebilmeleri için bu faktörlerin etkilerini azaltmaya çalışmak gereklidir.
    Bir “yatma rutini” oluşturmak en kolay yöntemdir. Bunun için uygulanacak işlemler şunlar olabilir:
    Yatmadan önce stres yaratacak işlerden kaçınmak: korku dolu ya da savaş içerikli bir film izlememek, çocuğun yanında ona kaygı verecek olaylardan konuşmamak (ör. Amcasının ameliyatı gibi), akşam yemeği esnasında -özellikle yemek yedirmek konusunda- bir inatlaşma yaşamamak
    Yatmadan önce uyarıcı etki yaratacak yakalamaca gibi oyunlardan kaçınmak
    Uyku saati geldiğinde televizyonu kapatmak
    Yatmadan önce ılık bir banyo yaptırmak, süt içirmek
    Eğer seviyorsa odasında hafif bir müzik çalmak
    Korkuları varsa odasında veya koridorda loş bir ışık yakmak, kapısını açık bırakmak
    Uyuyana kadar başucunda kalmak (ancak çocuk, kendisi uyuduğunda anne babanın da kendi odalarına gideceğini bilmelidir)
    Yatma rutini oluşturmak: dişler fırçalanır, pijamalar giyilir, masal okunur ve çocuk uyur
    Çocuğu mutlaka odasında uyutmak, ebeveynin yatağına gelmesine engel olmak, gece uyanıp gelse bile uygun bir yaklaşımla tekrar yatağına göndermek
    Aynı şekilde ebeveynin de çocuğun yatağını paylaşmaması, bir minder veya bir koltuk üzerine oturarak yatağın yanında durması gerekir
    Çocuğun uyku saatine saygı göstererek büyüklerin evde çok gürültülü davranmaması gerekir
    Bebeklikten itibaren anne yanında yatmaya alıştırmamak (tensel ihtiyaçları uyku dışındaki zamanda, oyun ve emzirme gibi etkinlikler içerisinde karşılamak)
    Çocuğun biyolojik saatine uygun rutinler hazırlamak, gereğinden fazla uyuması için zorlamamak
    Gündüz uyku ihtiyacı olmayan çocuğu zorla uyutmaya çalışmamak
    Zorlayıcı olmamak, ceza ve korkutma yolunu kullanmamak
    Rüya görerek uyandığını ifade ederse sakinleştirerek, fazla zaman kaybetmeden yatağına göndermek uygun davranım şekilleri olabilir.

    Çocuk uykuya gitmekte yavaş davranıyorsa ya da yattıktan kısa bir süre sonra yanınıza geliyorsa sizinle birlikte olduğu anlarda bazı kazanımları var demektir. Belki gündüz ebeveynine olan ihtiyacını tatmin edememiş olabilir, aklı küçük kardeşinde kalmış, onu kıskanmış olabilir ya da gerçekten onu uyumaktan alıkoyacak düzeyde korku ve kaygıları olabilir. Uyku saatinden ödün vermemek ön planda tutulmakla birlikte çocuğun ihtiyaçları da anlaşılmaya çalışılmalı ve uygun şekilde giderilmelidir.
    Okulda ya da yabancı bir evde/ortamda uyuyamamak çocuğun güvensizlik duygusuyla doğrudan ilintilidir. Daha çok küçük çocuklarda görülen bu durum çocuğun terk edilme, unutulma ve benzeri kaygı ve korkularından ileri gelmektedir. Güvensizlik duygusunun aşılmasıyla okuldaki uyku sorunu da hallolacaktır. Bazen sadece zamana bırakmak dahi çözüme ulaşmada bir yöntem olabilir. Yabancı bir yerde uyurken kendisine ait bir eşya ile uyuması da yardımcı olabilir.
    Sık sık kâbus görüyorsa, uyandığında bunları ifade edemiyor ancak çok korkuyorsa, uykusunda geziniyorsa veya gece korkuları varsa bu durum bir uzman tarafından değerlendirilmelidir. Aynı şekilde gündüz olmadık vakitlerde sık sık uykusu geliyorsa bir sağlık sorunu olup olmadığı da araştırılmalıdır.
    Elbette ki boşanma, ölüm gibi çocuğun ebeveynine daha yoğun ihtiyaç duyduğu olağan üstü durumlar da olacaktır. Bu süreçleri birbirine sarılarak ve birlikte uyuyarak geçirmek çocuk için travmayı atlatmasında kolaylaştırıcı olabilir. Ancak uzun vadede istenmeyen sonuçlara meydan vermemek adına birlikte uyuma seremonilerinin mümkün olduğu kadar kısa tutulup hızlı bir şekilde çocuğun eski uyuma rutinine kavuşmasını sağlamak gerekir.
    Tuvalet eğitimi
    Tuvalet eğitimine başlarken izlenecek yol üç ana bölümden oluşmaktadır.
    Hazır oluşu sağlayıcı unsurlar üzerinde çalışmak
    Tuvaleti kullanma fikri üzerinde çalışmak
    Tuvalet eğitimi alabilecek olgunluğa gelen çocuğu tuvalete alıştırmak
    Hazırlık: Tuvalet eğitimi için en uygun olan zaman aralığı yaklaşık olarak 2-3 yaş aralığındaki dönemdir. Tabii ki çocuklar arasındaki bireysel gelişim farkları bu yaş aralığını daha aşağı ya da daha yukarı çekebilir. Önerilen yaş aralığı başarı sağlanması en muhtemel yaş aralığını ifade etmektedir. Bu yaş grubundaki çocuğunuz artık sözel olarak birkaç kelime kullanmakta, değilse bile objeleri işaret edebilmekte, verdiğiniz basit işleri yerine getirebilmekte, sizi taklit edebilmekte, kirli bezinden rahatsız olmakta, muhtemelen çiş ve kaka kontrolünü fiziksel anlamda başarabilecek kas olgunluğuna erişmiş bulunmaktadır (18-24 ay civarı). Kıyafetlerini kendisi giyip çıkarmak için çaba göstermekte, ellerini lavaboda yıkamaktan keyif almaktadır. Bu aşamaya geldiğinizde ufak bir yardımla ona tuvaleti kullanmasını öğretebilirsiniz. Bazı çocuklar önce geceleri tuvaletini tutmayı öğrenirler ve temiz bez ile uyanırlar; diğerleri ise gündüz eğitimi aldıktan bir süre sonra gece tuvalete gitmeyi kazanabilirler. Her iki durumda da çocuğunuzu gözlemleyin; yukarıdaki becerileri göstermeye başladıysa, tuvalet ihtiyacının olduğunu hareketlerle ya da sözel ifadelerle belirtiyorsa artık ikinci aşamaya geçebilirsiniz demektir. Eğer belirtiler henüz ortaya çıkmadıysa ona çişinin/kakasının olup olmadığını sorarak farkındalık kazanmasını sağlayabilirsiniz. Sözel ifade veya işaret kullanımını, el yıkama, pantolon ve külot çıkarma gibi becerileri kazanması için de onu desteklemelisiniz.
    Tuvalet ziyaretleri: İkinci aşamada tuvaleti kullanması için klozete veya oturağına oturarak alıştırma yapmasını, sifonu çekmesini, tuvalet ihtiyacı için anne, baba ve diğer büyükler gibi tuvaleti kullanması gerektiğini ona öğretmelisiniz. Bu aşamada okul arkadaşlarının tuvaleti kullanıyor olması da büyük bir motivasyon unsuru olacaktır. Ancak tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum, çocuk akranları ile bu konuda da asla kıyaslanmamalıdır.
    Çocuk her tuvalete oturduğunda çişini yapmasa bile sözel olarak takdir etmek ya da küçük ödüller vermek hoş olabilir. Bazı çocuklar tuvalete oturmaktan çok korkarlar. Tuvaletin içine düşmekten, soğuk bir yere çıplak temas etmekten, sifon sesinden ya da çiş ve kakanın bedenlerinden ayrılıp bilinmeyen bir yere gitmesinden endişe duyabilirler. İşte ikinci aşamanın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Dolayısı ile tuvaleti gelsin gelmesin arasıra tuvaleti ziyaret etmek ona bu ortamın korkulacak bir yer olmadığını göstermekte faydalı olabilir. Sevdiği oyuncak ayısı oturağa oturtulabilir. Tuvaleti sempatik hale getirmek için duvara çıkartmalar yapıştırılabilir. Tuvalet ihtiyacını henüz ifade etmiyorsa bile kendi bedenine kulak vererek tuvaletinin geldiği sinyalini algılaması için fırsat verilmiş olunur.
    Gündüz Tuvalet eğitimi: Eğitime başlama aşamasında iki hafta kadar çocuğunuzun bezini ıslattığı saatleri bir çizelgeye işaretleyin. Böylece biyoritmi ile ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. (Ortalama olarak 3 saat kadar kuru kaldığını görebilirsiniz.) Bezine çiş/kaka yaptığı saatlerde onu tuvalete oturtun, yaparsa ödüllendirin. Yapmazsa en fazla 10 dakika bekleyip bir sonraki sefere başarabileceği yönünde telkinler verin, onu motive edin. İlk zamanlarda onu tuvalette yalnız bırakmayın, varlığınızla destekleyin. Tuvaleti kullanma becerisi pekiştikçe siz de tuvaletin dışında bekleyin. İlk günlerde soyunması, alt temizliği, sifonu çekmesi, el yıkaması ve giyinmesi konularında ona yardımcı olun ve daha sonraki günlerde yardımı azaltarak onun bu becerilerde bağımsızlaşmasını sağlayın. İlerleyen günlerde çocuğu tuvalete götürüp başında beklemenin yerini, sadece sözel yönlendirmeler ve otokontrol almalıdır. Bu konuda aceleci olmayın ama destekleyici ve kararlı olun.
    Gece tuvalet eğitimi: Bazı çocuklarda gece tuvalet eğitiminin kazanılması, gündüz tuvalet eğitimi verildikten aylar sonrasına tekabül edebilir. Bu konuda anne babanın tuvalet kontrolünü kazanma yaşı, uykunun derin oluşu ya da bazı fizyolojik faktörler belirleyici rol alabilir. Gece eğitimi vermek istediğinizde yatma saatinden hemen önce tuvalete gitmesini sağlamak, daha önce hazırladığınız biyoritm çizelgesini kullanarak zamanı geldiğinde onu uyandırıp tuvalete götürmek de uygun yardımlar olacaktır. Gece alt ıslatmaları devam ediyorsa yatmadan 3 saat önce sıvı gıda alımını kesmek de bir öneri olarak uygulanabilir. Psikolojik kökenli alt ıslatmalarda bir uzman yardımı almak süreci çok daha hızlandıracaktır.
    Kazalara hazırlıklı olmak: Tuvalet eğitimine karar verdiğinizde en riskli durum çocuğun istenmeyen yerlere kaçırmasıdır. Unutmayın ki o yürümeye başlamadan önce pek çok kez düşmüştü, elinizi tutarak yardım istemişti. Bu eğitimde de ufak kazalar son derece normaldir. Çocuk, büyüklerin dünyasının kurallarını yeni yeni öğrenmektedir. Anlayış ve sabırla o bölgeyi temizleyin ve “üzülme, bir dahaki sefere başaracaksın” deyin. Kesinlikle çiş ve kaka için dokunulmaması, bulaştırılmaması gereken iğrenç şeyler olarak nitelendirmelerde bulunmayın. Temizlemede aşırı şekilde takıntılı davranmak, çocuğunuzun tuvalet eğitimi almasını güçleştirebilir. Geldiği halde çişini/kakasını tutabilir; yabancı yerlerde tuvalete gitmeyi reddebilir. Ağlama, öfke gibi tepkiler geliştirebilir.
    Akılda tutulması gerekenler: Çocuk tuvalet eğitimini kazanmaya başladıktan sonra sırf kendi konforunuz için onu tekrar bezlemeyin. Dışarıda kazadan korkuyorsanız yeterince miktarda kıyafet taşıyın. Gerekiyorsa çok titiz arkadaşlarınıza misafirliğe gitmeyi erteleyin.
    Hastalık, okula başlama, kardeş doğumu, anne baba arasında geçimsizlik, aileden birinin vefatı gibi bazı nedenlerle tuvalet eğitimi almış olan çocuklarda geriye dönüş olabilir. Kısa süreli tepkisel durumlarda çocuğa empati ile yaklaşmak sorunu çözebilir. Ancak bir uzmandan yardım almayı gerektirecek boyutta uzun bir alt ıslatma süreci de olabilir. Soruna sebep olan psikolojik etmenin çözümlenmesi ve çocuğun bu durumdan bir an önce kurtulabilmesi için uzman yardımı almaktan kaçınmamak gerekir.
    Okula giden çocuklarda tuvalet eğitimi öğretmen ve gerekli yardımcı personelin bilgilendirilmesi ile evde ve okulda paralel şekilde gitmelidir. Çocuk bakıcı ya da anneanne gibi birinden bakım alıyorsa bu kişi de ebeveyn tutumu ile aynı yönde tavır almalıdır. Anne ve baba arasında da tutumlar açısından fark olmamalıdır.

    Alt ıslatma
    Tuvalet eğitimi, mesane kontrolünün başladığı 18-24 ay arasında verilmeye başlanabilir. Ancak bazı çocuklarda değişken faktörlerden dolayı gece ve gündüz tuvalet eğitiminin tam olarak kazanılması 3,5 – 4 yaşa kadar devam edebilmektedir, hatta bazı kaynaklar üst sınırı 4,5- 5 yaş olarak vermektedir.
    Okul öncesi dönemde en sık rastlanan davranış problemleri arasında alt ıslatmaya rastlanmaktadır. Ancak yukarıdaki yaş aralıkları göz önünde tutulduğunda alt ıslatma davranışını her zaman için bir davranım bozukluğu olarak yorumlamak mümkün olmamaktadır. Tuvalet eğitiminin verilmeye başladığı yaş ile ilgili kasların tam olarak olgunlaştığı yaş aralığı bazı çocuklarda iki yıla kadar uzayabilmektedir.
    Alt ıslatma problemi 3 ana grupta incelenebilir:
    Yalnızca geceleri
    Yalnızca gündüzleri
    Hem gece hem gündüz

    Sadece geceleri alt ıslatma problemi, çocuğun kas olgunluğuna henüz erişememiş olmasına ya da gece uykusunun ağır olmasına yorumlanabilir. Ancak duygusal sorunları olup olmadığı da araştırılmalıdır.
    Sadece gündüzleri alt ıslatma şikâyeti varsa, tuvalet eğitimi uzun zaman önce tamamlamış ve aradan geçen zamanda alt ıslatma olmamasına rağmen sorun başladıysa, fiziksel ve psikolojik kaynakların araştırılması gereklidir.
    Hem gece hem gündüz alt ıslatmanın varlığında ise ağırlıklı olarak fiziksel sebepler söz konusu olmakla beraber psikolojik kaynaklı sorunlar da söz konusu olabileceğinden zaman kaybetmeden bir uzmana danışmakta fayda vardır.
    Özellikle 4 yaşından sonra, halen bebeklere ait bir davranışı sergiliyor olmak çocuklar için oldukça gurur kırıcıdır. Suçu genlere ya da atalara atmak “babası da böyleydi” demek sorunu çözmez, aksine çözümü geciktirerek çocuğun daha da çok örselenmesine sebep olabilir.
    Alt ıslatmaya sebep olan etmenler
    Fizyolojik etmenler:
    İdrar yolu, böbrek ve mesanenin fizyolojik bozukluğu, kas ve sinir yapısı ile ilgili problemler, enfeksiyonlar
    Kalıtsal nedenler
    Yatmadan önce çok fazla sıvı alımı
    Psikolojik etmenler
    Özgüvenin yeterli olmayışı
    İlgi çekme ihtiyacı
    Kardeş kıskançlığı (özellikle aileye yeni bebek geldiğinde)
    Stres ve kaygı doğuran durumlarla karşılaşma
    Taşınma- okul değiştirme
    Boşanma- ayrılık
    Anne- babanın anlaşmazlıkları, kavgaları
    Ailede ölüm ya da önemli hastalık
    Bir yakının veya kendisinin ameliyat olması
    Ciddi yaralanma veya kaza geçirme
    Baskıya veya tacize maruz kalma
    Ebeveynin çocuğun tuvalet ihtiyacını gidermede ihmalci tutumu
    Ebeveynin baskıcı tuvalet eğitimi vermesi
    Gelişimsel veya zihinsel gerilik
    Eve hırsız girmesi gibi çocuğu doğrudan etkilemeyen ama korku verebilecek bazı yaşantılar
    Alt ıslatma sorununu çözmek için yapılması gerekenler
    Doktor muayenesi ile fiziksel faktörlerin tanılanması ve tedavi edilmesi
    Yatmadan önce ve uyku aralarında sulu gıda alımının azaltılması veya hiç verilmemesi
    İdrar yolu enfeksiyonuna karşı genital hijyene dikkat edilmesi
    Tuvalet eğitimi esnasında aşırı titiz, zorlayıcı, baskıcı bir tavır sergilenmemesi
    Geceleri uyanıp tuvalete gitme alışkanlığı kazanabilmesi için ebeveynin çocuğu rutin bir şekilde kaldırıp tuvale götürmesi
    Aşırı yorgun olmak gece uyanmayı güçleştireceğinden yatmadan önce çok hareketli oyunlar oynamamak
    Altını ıslattığı günlerde çocuğa tepkili yaklaşmamak, cezalandırmamak, yargılamamak, alay etmemek; yakın çevreyi de uyararak çocuğun istemeden yaptığı bu davranışa uygun tepkilerle yaklaşmalarını sağlamak
    Çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamak, kendini ifade etme becerisini desteklemek
    Öğretmeni ile sorunu paylaşmak ve işbirliği yapmak.
    Parmak emme
    Pek çok psikolojik kurama göre 0-1 yaş dönemindeki bebeklerde beslenme ihtiyacının giderilmesi sırasında anne tarafından emzirme, kucaklanma, dokunulma gibi temasların sağlanması bebekte güven duygusunun gelişimini destekler. Beslenme yani emme davranışı ile paralel giden bu ihtiyaç yeterince karşılanamadığında ileriki dönemde küçük çocukların güven ihtiyacı hissettiklerinde emme (parmak emme) davranışına yöneldikleri görülür.
    Bazı çocuklar gün içerisinde çeşitli zamanlarda parmak emerken bazıları da sadece uyurken bu davranışı seçebilirler. Her ikisinde de ortak nokta “güven arayışıdır”. Çocuk gün içerisinde stres hissettiği anlarda parmağına veya emebileceği bir objeye yönelerek güven ihtiyacını doyurmaya çalışmaktadır. Uykuya geçiş süreci de ortama güvenmeye, yalnız olmaya dayanabilmeye hatta belki korkunç rüyalarla karşılaşabilme olasılığına hazır oluşu gerektirir. Bu hazır oluşluk düzeyini yakalayamayan çocuklarda parmak emme, yastık köşesi emme veya pijamanın kolunu emme gibi davranışlar gözlenebilir.
    Çevresel bazı faktörler de çocuğu parmak emme davranışına itebilir. Örneğin yeni kardeş sahibi olan bir çocuk bebeğin alt ıslatma ve biberon emme davranışını taklit edebilir ya da bunların yerine parmak emmeyi koyabilir. Bazen hazır olmadığı halde anne memesinden kesilen veya emzik bıraktırılan çocuklarda da tamamlanamamış emme ihtiyacından dolayı parmak emme görülebilir. Bir kısım çocuklarda ise parmak emen bir arkadaşını taklit şeklinde kısa süreli bir davranım ortaya çıkabilir.
    Burada önemli olan davranışın sıklığı ve hangi durum ve ortamlarda ortaya çıktığıdır. 3 yaşına kadar olan parmak emme davranışı çoğunlukla normal olarak kabul edilebilmekle beraber, bu alışkanlık 6-7 yaşına kadar uzayabilir ve süre arttıkça parmak yapısında diş, damak ve çene yapısında bozulmalara sebep olma olasılığı da artar. Davranışı ortadan kaldırabilmek için bağırmak, cezalandırmak, parmağına biber sürmek, “elini ağzından çek” demek çözüm oluşturmamaktadır. Gerçekten bir sonuç almak istiyorsanız parmak emme davranışına değil, olumlu davranışlarına odaklanın ve bu davranışları överek farkında olduğunuzu ona gösterin. Tüm bunları yaparken çocuğunuzun ilgi ve sevgi ihtiyacını doyurmak için elinizden geleni yapmayı da unutmayın. Her şeye rağmen sonuç alamıyorsanız probleminizi mutlaka bir uzmanla paylaşın.
    Tırnak yeme
    Çocukluk döneminde sıklıkla görülen davranış problemlerinden biridir. Özellikle estetik kaygılar ve mikrop kapma olasılığı yüzünden ebeveynler tarafından bir an önce kurtulmaya çalışılan bir durumdur.
    Tabii ki çocuklar da çoğunlukla bu durumdan rahatsız olmakta, hoş olmayan eleştiri ve tavırlarla karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Ne var ki altta yatan asıl sebep keşfedilip sorunun çözüme ulaştırılması sağlanmadığı sürece davranışın devam etmesi kaçınılmazdır.
    Çocuğu tırnak yeme davranışına iten sebepler genelde ilgi ve sevgi ihtiyacı, güvensizlik, kendini ifade etmede güçlük gibi psikolojik kaynaklıdır. Dolayısı ile asıl sorunu çözmeden sadece davranışsal yaklaşımlarla olayın üzerine eğilmek davranışın azalmasına yardımcı olmadığı gibi çocuk üzerinde çok baskı kurulursa artmasına da sebep olabilir.
    Görmezlikten gelmek
    Uyarmak
    Ceza vermek
    Acı oje sürmek

    “Sen bebek misin?” şeklinde alaycı sözlerle yaklaşmak
    Fiziksel olarak cezalandırmak;
    işe yaramayan yöntemlerin başlıcalarıdır.
    Bunun yerine sakin bir zamanda çocuğa tırnak yemenin hem ağız hijyeni için uygun olmayan bir davranış olduğunu, hem de ellerin estetik görünümünü bozduğunu ifade etmek yerinde olacaktır. Ayrıca mutlak surette, çocuğa kaygı veren durumu da tespit etmek gerekir. Bunun için bir davranış çizelgesi hazırlamak ve hangi durum ve ortamlarda çocuğun tırnak yediğini not almak çözüme ulaşmada yardımcı olacaktır. Son dönemde yakın çevrede oluşan bir kaygı etmeni olup olmadığı da gözden geçirilmelidir. Anne babanın çocuğun yanındaki kavgası, yakın birinin ölümü veya hastalığı, yeni bir kardeşe sahip olma, ebeveynin çocuğa aşırı baskıcı- cezalandırıcı yaklaşım şekli gibi unsurların varlığı da davranışı tetikleyebilmektedir. Kaynak sorun bulunup çözümlendiğinde tırnak yeme davranışı da azalacak ve ortadan kalkacaktır. Aile sorunu tespit edip çözüme ulaştırmakta güçlük yaşıyorsa davranışın yerleşmemesi için bir uzmandan yardım almak uygun olacaktır.

    Cinsel Gelişim ve Eğitim (2-6 yaş)
    Küçük çocuklar kendi bedenleriyle yakından ilgilidir. Çevreyi tanımadaki ilk girişim, önce kendi bedenini tanımayla başlar. Kendini tanıma yolu da hayatın ilk yıllarında dokunma ve bakma ile olur. Benmerkezci bir yapıyla doğan bebekler için kendi bedenleri başlıca ilgi ve keyif kaynağıdır. Hayatın ilk günlerinde bebek için en büyük haz kaynağı annesi tarafından kucaklanmak, emzirilmek ve temizlenmek gibi ihtiyaçlarının giderilmesi ve bu sırada duyduğu rahatlama ve güven duygusudur. Temel ihtiyaçlarının giderilmesi sırasında emerken annesinin göğsüne dokunmak, banyo yaparken ılık suya dokunmak tensel keyif almanın ilk basamaklarıdır.
    0-2 yaş döneminde bebekler çeşitli devinimsel hareketlerle bedenlerine dokunarak keyif almayı öğrenirler. Bebek bezinin temasından ya da altlarının silinmesi esnasındaki dokunuştan da hoşlanabilirler.
    2-3 yaş döneminde ise tuvalet eğitiminin başlaması ile birlikte bezsiz olan genital bölgenin farklı nesnelere dokunması ile yeni deneyimler edinirler. Tuvalet eğitiminin verildiği bu dönemde cinsel merak büyük oranda cinsel organların olduğu bölgeye odaklanır.
    3 -6 yaş aralığında ise bedeni ile ilgili öğrenme sürecine çevresel merakı da katarak bedenini akranları ile veya kardeşi ile kıyaslar, karşılaştırmalar yapar. Bakma ve dokunmaya dayalı sınırlı öğrenme araçlarına dil yeteneğini de ekleyerek cinsellik üzerine pek çok soru sorduğu döneme girer. Akranlar arasında dokunsal oyunlarda artış ya da mastürbasyon eğilimi görülebilir.
    İşte bu evrede ailenin yaklaşımı çok büyük önem taşır. Çocuğun ilgi ve merakına ebeveynin vereceği cevaplar ve takınacağı tavırlar ne kadar doğru ve yerinde olursa çocuğun ilk cinsel eğitim başarısı da o ölçüde doğru olacak; ergenlik ve yetişkinlikteki sorunları ile başa çıkma olasılığı da aynı ölçüde kolay olacaktır. Olumsuz yaklaşmak, çocukların sonraki yaşlarında cinsellikten utanmalarına neden olabilir ve aileleri ile sağlıklı iletişim kurmalarını, kendi cinsinin özellikleriyle barışık yaşamalarını engelleyebilir.
    Kendini keşfetmek için bedenine (genital bölgesine) dokunmakta olan çocuğa yasaklar koymak, ayıplamak, cezalandırmak, ellerine vurmak yapıcı bir çözüm değildir. Yasaklamak ve cezalandırmak bu merakı engellemeyecek, çocuk bulduğu ilk fırsatta tekrar merakını tatmin etmeyi deneyecek, ancak bu kez suçluluk duygusuna kapılacaktır.
    Cinsel eğitim için en uygun zaman çocuğun bedeni ile ilgili sorular sormaya başladığı zamandır. Durup dururken çocuğu karşımıza alıp ders anlatır gibi cümlelerle ona bir şeyler öğretmeye çalışmak çok doğal olan öğrenme sürecini yapaylaştırır. Burada önemli olan çocuğun neyi ne kadar merak ettiğini tespit edip ona uygun yanıtlar vermektir.
    Çocuğun ilgisinin dışında ya da gereğinden fazla ayrıntı içeren yanıtlar vermek çocuğun kafasını karıştırabilir. Aynı şekilde soruyu yanıtlarken takındığımız tavır da çocuğun olayı yorumlamasını etkiler. Soruları yanıtlarken unutulmaması gereken; ne çok ayrıntılı, ne de çok sade yanıtların verilmesidir. Yaşına uygun ve merakını tatmin edecek düzeyde ayrıntıya sahip yanıtlar tercih edilmelidir.
    3–6 yaş döneminde sıklıkla görülen kız çocuğun annesi gibi makyaj yapmaya çalışması, kıyafet ve ayakkabılarını giymesi, erkek çocuğun da babası gibi tıraş olmaya çalışması, onun tarzında gömlek ve ayakkabılar seçmesi doğal gelişimsel özelliklerdir ve cinsel kimlik gelişiminin ilk göstergeleridir. Ancak bazen tam tersine, erkek çocukların kızlar gibi külotlu çoraplara, tokalara merak sardığı, bebeklerle oynadığı; kızların ise saçlarını kısa kestirmeye ve erkek tarzı oyunlar oynamaya ilgi duyduğu durumlar ortaya çıkabilir.
    Karşıt cinsin davranışlarını model alan çocuklar için ilk önce gözlemci olup davranışın sebebi araştırılmalıdır. Dikkat çekme ya da sadece meraktan kaynaklanıyorsa zaten kısa bir süre sonra kendiliğinden sona erecektir; müdahaleye, paniklemeye gerek yoktur. Ancak bu davranışlar uzun süre devam eden bir hal aldıysa ve kendi cinsiyetine özgü davranışlar azaldıysa, bu aşamada mutlaka bir uzmandan yardımı almak gereklidir.
    Boşanma, ebeveynden birinin kaybı veya iş nedeniyle çok uzun süre evden ayrı kalması gibi durumlarda rol modeli eksikliği özdeşimi geciktirebilir ya da engelleyebilir. Bazen de belirli cinsiyetteki çocuğa sahip olma özlemi, aileyi çocuğu zıt cinsiyette yetiştirmeye yönlendirebilir. Bu durumda da ailenin sorunu çözmek için danışmanlık alması önerilir.
    Cinsel merak dönemine giren çocukların, sorularına yanıt getirebilecek en uygun kaynak ebeveyndir; ancak çoğu kez çocuk, ebeveynden aldığı bu ilk bilgileri çevrede gözlemleyerek doğruluğunu test etmek isteyecektir. Eğer okula gidiyorsa sınıf arkadaşlarını tuvaletteyken gözlemlemeye çalışacak ya da oyunlar sırasında öpmek ve dokunmak için fırsat kollayacaktır.
    Ebeveyninden doyurucu cevap alamazsa başka yetişkinlere ya da kendinden daha büyük çocuklara sorularını yöneltecektir. Uygun olmayan kaynaklara yönelen çocuğun bilgiyi kontrolsüzce elde etme ihtimali yüksektir. Bu kişiler çocuğunuza gelişim seviyesine uygun olmayan, kafa karıştıran, eksik ya da tamamen yanlış bilgiler verebilirler. Çocuğun uygun olmayan kaynaklara yönelmesini engellemek ve onu doğru eğitebilmek için her sorusunu uygun şekilde yanıtlamaya gayret edin. Yanıtını bilmediğiniz sorular olduğunda “bilmiyorum” demekten çekinmeyin. Sorunun cevabını araştırarak ona geri dönün. Her zaman size açılması ve güvenmesi için destek olun. Böylelikle ileriki yıllarda yaşanması muhtemel sıkıntılarla başa çıkmada çok daha başarılı olabilirsiniz.
    Çocuğunuzun gelişimine uygun cinsel eğitimi nasıl vereceğiniz konusunda sorularınız varsa uzmanımızdan yardım alabilirsiniz.

    Çocukluk Çağı Korkuları
    Korku, her insanda bulunan doğal ve olağan bir duygudur. Genellikle bilinmeyen, belirsiz şeylere karşı hissedilir ya da kontrol altına alınamayan durumlara karşı geliştirilir.
    Çocukluk çağı korkuları 3- 6 yaş aralığında sıklıkla görülür. Kişinin günlük hayatını engelleyecek düzeyde yaşanan korkulara ise “fobi” adı verilir.
    Çocukluk çağında yaşanan korkular genellikle şu konularla ilişkilidir: yalnız kalmak, bazı hayvanlardan, karanlıktan, canavarlardan, şimşek- yağmur gibi yüksek doğa seslerinden korkmak, ailesinden bir kişinin hastalanmasından veya ölmesinden korkmak.
    Ayrıca yaşantıya bağlı olarak doktordan, polisten, hırsızdan, karanlıktan, köpekten korkmak gibi tepkiler de bu yaş grubunda sıklıkla görülmektedir.
    Çocuklar korkularını kimi zaman sözlü olarak ifade etmekte, kimi zaman ise beden dili ile belli etmektedirler. Korkan çocuklar ebeveynlerini daha fazla yanlarında ve yakınlarında görmek isteyebilirler. Terleme, alt ıslatma, parmak emme, tırnak yeme, karın ağrısı, korkulu rüya görme gibi belirtiler verebilirler.
    Sizler de çocuğunuzda buna benzer davranışlar gözlemliyorsanız aşağıda sıralanan önlemleri alarak korkularını yenmesinde ona yardımcı olabilirsiniz.
    Korktuğu şeyler konusunda onu alaya almayın, “bundan da korkulur mu” demeyin.
    Ona istediğiniz davranışları yaptırabilmek için polis, iğne, köpek, böcek gibi korku verebilecek unsurları kullanmayın.
    Korkması muhtemel tv programlarını, filmleri izletmeyin; korkulu hikâyeler okumayın.
    Çevrenizde gerçekleşen olumsuz bir olay varsa (ör: komşunun evine hırsız girmesi) olayla ilgili yorumların çocuğunuzun yanında yapılmasına izin vermeyin.
    Kendi başınızdan geçen korkutucu durumlara nasıl tepki verdiğinizi gözden geçirin, çocuğunuza olumlu model olabilmek için davranışlarınızı düzenleyin.
    Korkabileceği ancak zorunlu olarak yapılması gereken etkinliklerde (ör: diş doktoru muayenesi) onu bilgilendirin ve duruma hazırlayın.
    Korkularını yenmesi için empati kurun ve onu yüreklendirin, gerekirse bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin.
    Çocuğunuz, bakıcısı ya da 3. bir şahısla ilgili olarak korkular yaşadığını söylüyorsa ya da bedensel olarak ifade ediyorsa konuyu mutlaka araştırın.