Etiket: Çocuk

  • Ergenlik ve Aile

    Ergenlik ve Aile

    Aile içi iletişim hepimiz için önemli ve ihtiyaç duyduğumuz bir kavramdır. Anne ve babanın, bebeği ile iletişimi onu dünyaya getirmeye karar verdiği an ile başlar.

    0-6 yaş dönemin de aileye olan bağlılık çocuk tarafından en yoğun düzeydedir. Bu dönemde ve ergenlik dönemin de yaşananlar çocuğun kişisel gelişimine ve yetişkinlik dönemine en etki eden dönemlerdir . Anne-baba ile kurulan güvenli ve güvensiz bağlanma türleri bu dönemde gelişim gösterir.

    İlkokul döneminin başlaması ile , çocuk ebeveynlerinden sonra güven duyduğu ve öğretileri olduğuna inandığı öğretmenini tanır. Ailenin çocuğunu teslim ettiği öğretmene karşı bir bağlılık başlar. Bazen çocuklar, ebeveyni ve öğretmeni arasında çatışmalar yaşarlar. ” Hayır anne sen doğru anlatamadın, öğretmenim öyle değil, böyle anlatıyor ” yada ” yarın ödevimi yapmazsam, öğretmenim üzülür ” gibi söylemlerle ailesi gibi güven duyduğu öğretmenine karşı sorumluluk alır. Ergenlik döneminin başlaması ile çocuğun, sosyal çevreye karşı farkındalığı artar ve yaş ilerledikçe sosyal yaşam da güven duyacağı ilişkiler geliştirir. Bu döneme kadar yaşanan sorunlar sadece anne-baba ile paylaşılırken, daha sonra hem anne-baba ve ek olarak arkadaş çevresi ile paylaşımlar artar.

    Bu süreçlere kadar;

    Duygusal, güven ve sevgi ortamını sağlayan , çocuğunun yaşadıklarını kabul eden, , çocuğunun yaşantısına saygı gösteren,olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurarak açıklamalarda bulunan, sınırları anlatan ebeveynler bizlere ”uyumlanmış bir aile” yaklaşımını yansıtır ve maalesef ki çok azımızın uyumlanmış bir ailesi vardır.

    Kaygılı, güvensiz, hayatın zorluklarına karşılık yaşamış olduğu stresi çocuğun suçu gibi çocuğa yansıtmak, dinlememek, kalabalık önünde azarlamak, eleştirmek gibi durumlara maruz kalmış bir çocuk yaşı ilerlediğinde ,

    ” ben küçükken ailem çok meşguldü, duygusal bağımız gelişmedi ” mesajı alır…

    15 yaşındaki bir ergenin yaşamış olduğu sorunlarını sadece kendi yaşında ki akranları ile konuşması, onlardan duygusal destek alması ve etrafında güven duyulacak insanlara sahip olması tabiki çok güzeldir. Ancak insanın yaşı kaç olursa olsun duygusal desteği ve koşulsuz kabulü her zaman ailesin de arar. Bu durumu karşılayamayan, duygusal olarak bağ kuramayan ailelerin çocuklarında yanlış arkadaşlıklar,alkol ve madde kullanımı, akademik başarısızlık, depresyon, kaygı bozuklukları,yeme bozuklukları ve şizofreniye kadar gidebilecek patolojiler meydana gelebilir.

    Eğer çocuklarınıza sadece ev ödevlerini düzenli yapmasını,odasını toplu tutmasını ve ev işlerine yardım etme gibi sorumluluklar yüklemek, çocuklarınızın sizden uzaklaşarak sadece akranları ile fazla ilişki kurma, aile içi çatışma,geç saatlere kadar dışarıda kalma isteği, fazla para harcama isteği gibi patoloji belirtileri karşımıza çıkmaktadır.

  • Otizm ve Beslenme

    Otizm ve Beslenme

    İnsan vücudun da beslenme çok önemli. Sağlıklı olabilmek ise besinlerden geçer. Beslenme sadece kilo kontrolü değildir. Cildimiz ve bağırsaklarımız vücudumuzda ki en büyük organlardır. Vücudumuzda ki bağırsak bir futbol sahası büyüklüğündedir. Peki neden bu kadar büyük bağırsaklar? Vücudumuzda bulunan bağışıklık sisteminin %70 i bağırsakta bulunuyor.

    Doğal olmayan besinler , insanlara doğal besinmiş gibi veriliyor. Hücreler sağlam değil ise , doğru düzgün beslenilmiyorsa , güçlenmiyorsa vücut toparlanmıyor ve hastalıklar gelişiyor. (Son yıllarda kanserin ve otizmin patlamasına sebep ) Bu sebeple beslenme tıbbının iyi bilinmesine gerek duyduklarını söylüyorlar ve şöyle devam ediyorlar.

    Beslenme ana rahminde başlıyor. Planlı yapılan hamileliklerde en az 6 ay önce anne ve babanın kendine bakmaları gerektiğini söylüyor Karatay .

    OTİZMDE beslenme ana rahminde başlar ve sağlıklı beslenme ile düzelir. 18. Yy. otizm 100 milyonda bir görülürken , bugün 88 çocukta 1 görülmektedir ve bu durumun genetikle açıklanamayacağını söylüyor, Aktaş .

    Otizmde normal doğum çok önemli. Çocuk probiyotiklerini normal doğum esnasında annesinden alıyor . ( Yani probiyotik tanımını vurgularsak insan vücudunda ki önemi bakımından Probiyotik: sindirim sisteminde yaşayan mikroorganizmalardır, sağlıklı bir sindirim sisteminin olmazsa olmazlarıdır ve bağışıklık fonksiyonları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir) Çocuğun doğumundan belirli bir süre önce, annenin probiyotik yapısı değişmeye başlıyor ve çocuk doğum kanalından geçerken bu probiyotikleri alıyor ve tüm vücut koruma kalkanı gibi probiyotiklerle kaplanıyor. İlk gıdası olan bu sağlıklı probiyotikleri çocuk yutuyor ve çocuğun bronşlarından gidiyor ve dolayısıyla çocuk probiyotiklerle doğuyor.

    Ancak sezeryan ile doğum olursa, probiyotik olmadan doğum oluyor. Şu açıklamada çok ilginç ki 80 li yıllarda sezeryan doğum %7 lerdeyken bugün % 51,8 ve hatta % 80 lere kadar oranın çıkması da yapılan araştırmalarda saptanmış.

    Otizmi anne sütü ile beslenmemek, karbonhidratlarla beslemekte çok tetikleyici bir unsur.

    Otizm de ağır metal zehirlenmesi, gluten riski şekere karşı tahammülsüzlük , süte karşı tahammülsüzlük var. Bu çocuklara beslenme tedavisi verilmesi gerektiğinin her türlü altını çiziyorlar. Beslenme tedavisi ile normal hayat sürmeleri sağlanabilir.

    Otizim ailesi, öncelikle çocuğun glutene karşı hassasiyeti olması gerektiğini bilmesi gerekir. Otizmli çocuklar glutensiz beslenmeli, tüm buğday ürünleri ( arpa, çavdar ) hayatından çıkartılmalı. Her türlü ekmek, makarna, şehriye, bulgur, yarma ( TABİ BUNLARIN DOĞAL OLANLARI BİLE DAHİL !!! ) çocuğun hayatından çıkartılmalı.

    Gluten intoleransı testlerle maalesef anlaşılamıyor diyorlar, çünkü kan tahlili ile bunun teşhisini koymak mümkün değilmiş. Ancak doktorlar ya da evde sizler gluten intoleransını anlayabilirsiniz. Nasıl mı ?

    Klasik gluten intolerası tipik belirtilerle ortaya çıkıyor. Bağırsak problemi, Karın ağrıları, ishal yada kabızlık, eklem ağrıları, ağızda aftlar, tekrarlayan kansızlık, gelişim geriliği gibi sorunlar tipik belirtileridir.

    Ama non çölyak, gluten intoleransında bambaşka belirtiler ortaya çıkıyor. Diyabet, romatizma, cilt dökülmesi olarak bu hastalıklar ortaya çıkıyor.

    Otizmli çocukların tamamı gluten intoleransı olarak kabul edilmelidir. Bu hastalara glutensiz diyet uygulanmalıdır ancak tam tersine verilen diyetlerde tahıllı diyetler verilmektedir.

    Glutensiz beslenmeye karşı bu çocuklarda süte ( laktoza ) karşıda bir tahammülsüzlük çok görülür. Laktozsuz ürünlere geçilmelidir ve süt ürünleri olmamalıdır.

    Ağır metal zehirlenmesi bu çocuklarda çok yaygındır. Çünkü bu çocukların bağırsak duvarı bozulduğu için ağır metalarla karşı zehirlenme görülür. Neden? Bağırsak duvarı bozuk olduğu zaman, her şey içeri girmeye başlar, vücudu koruyan bir duvar yok, probiyotikler yok dolayısıyla bu çocuklara ağır metal testleri yapılmalıdır. Bu testler yapıldıktan sonra zehirlenmeye uygun, tedavi doktorlar tarafından düzenlenmelidir.

    Bunun yanında bu çocuklarda, probiyotik yoksunluğu yaşamaktadırlar. Bol fermente gıdalar tüketilmelidir. Bunlar nedir? yani ev turşusu, ev sirkesi, evde yapılan kefir bunlar çok mühimdir. Ev yoğurdu önerilmez, neden ? Unutmayın süt ürünleri olmayacaktı…

    Bunların yanında D vitamini de bakılmalıdır bu çocukların. D vitamini seviyesi 100’ ün üstüne çıkarılmalıdır. Bol yağ ile beslenmelidirler. Zeytin yağı, tereyağ, hayvansal protein, paça çorbası, kemik suyu gibi kıymetli proteinler verilmesi gerekir.

    İnsan vücudun da beslenme çok önemli. Sağlıklı olabilmek ise besinlerden geçer. Beslenme sadece kilo kontrolü değildir. Cildimiz ve bağırsaklarımız vücudumuzda ki en büyük organlardır. Vücudumuzda ki bağırsak bir futbol sahası büyüklüğündedir. Peki neden bu kadar büyük bağırsaklar? Vücudumuzda bulunan bağışıklık sisteminin %70 i bağırsakta bulunuyor.

    Doğal olmayan besinler , insanlara doğal besinmiş gibi veriliyor. Hücreler sağlam değil ise , doğru düzgün beslenilmiyorsa , güçlenmiyorsa vücut toparlanmıyor ve hastalıklar gelişiyor. (Son yıllarda kanserin ve otizmin patlamasına sebep ) Bu sebeple beslenme tıbbının iyi bilinmesine gerek duyduklarını söylüyorlar ve şöyle devam ediyorlar.

    Beslenme ana rahminde başlıyor. Planlı yapılan hamileliklerde en az 6 ay önce anne ve babanın kendine bakmaları gerektiğini söylüyor Karatay .

    OTİZMDE beslenme ana rahminde başlar ve sağlıklı beslenme ile düzelir. 18. Yy. otizm 100 milyonda bir görülürken , bugün 88 çocukta 1 görülmektedir ve bu durumun genetikle açıklanamayacağını söylüyor, Aktaş .

    Otizmde normal doğum çok önemli. Çocuk probiyotiklerini normal doğum esnasında annesinden alıyor . ( Yani probiyotik tanımını vurgularsak insan vücudunda ki önemi bakımından Probiyotik: sindirim sisteminde yaşayan mikroorganizmalardır, sağlıklı bir sindirim sisteminin olmazsa olmazlarıdır ve bağışıklık fonksiyonları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir) Çocuğun doğumundan belirli bir süre önce, annenin probiyotik yapısı değişmeye başlıyor ve çocuk doğum kanalından geçerken bu probiyotikleri alıyor ve tüm vücut koruma kalkanı gibi probiyotiklerle kaplanıyor. İlk gıdası olan bu sağlıklı probiyotikleri çocuk yutuyor ve çocuğun bronşlarından gidiyor ve dolayısıyla çocuk probiyotiklerle doğuyor.

    Ancak sezeryan ile doğum olursa, probiyotik olmadan doğum oluyor. Şu açıklamada çok ilginç ki 80 li yıllarda sezeryan doğum %7 lerdeyken bugün % 51,8 ve hatta % 80 lere kadar oranın çıkması da yapılan araştırmalarda saptanmış.

    Otizmi anne sütü ile beslenmemek, karbonhidratlarla beslemekte çok tetikleyici bir unsur.

    Otizm de ağır metal zehirlenmesi, gluten riski şekere karşı tahammülsüzlük , süte karşı tahammülsüzlük var. Bu çocuklara beslenme tedavisi verilmesi gerektiğinin her türlü altını çiziyorlar. Beslenme tedavisi ile normal hayat sürmeleri sağlanabilir.

    Otizim ailesi, öncelikle çocuğun glutene karşı hassasiyeti olması gerektiğini bilmesi gerekir. Otizmli çocuklar glutensiz beslenmeli, tüm buğday ürünleri ( arpa, çavdar ) hayatından çıkartılmalı. Her türlü ekmek, makarna, şehriye, bulgur, yarma ( TABİ BUNLARIN DOĞAL OLANLARI BİLE DAHİL !!! ) çocuğun hayatından çıkartılmalı.

    Gluten intoleransı testlerle maalesef anlaşılamıyor diyorlar, çünkü kan tahlili ile bunun teşhisini koymak mümkün değilmiş. Ancak doktorlar ya da evde sizler gluten intoleransını anlayabilirsiniz. Nasıl mı ?

    Klasik gluten intolerası tipik belirtilerle ortaya çıkıyor. Bağırsak problemi, Karın ağrıları, ishal yada kabızlık, eklem ağrıları, ağızda aftlar, tekrarlayan kansızlık, gelişim geriliği gibi sorunlar tipik belirtileridir.

    Ama non çölyak, gluten intoleransında bambaşka belirtiler ortaya çıkıyor. Diyabet, romatizma, cilt dökülmesi olarak bu hastalıklar ortaya çıkıyor.

    Otizmli çocukların tamamı gluten intoleransı olarak kabul edilmelidir. Bu hastalara glutensiz diyet uygulanmalıdır ancak tam tersine verilen diyetlerde tahıllı diyetler verilmektedir.

    Glutensiz beslenmeye karşı bu çocuklarda süte ( laktoza ) karşıda bir tahammülsüzlük çok görülür. Laktozsuz ürünlere geçilmelidir ve süt ürünleri olmamalıdır.

    Ağır metal zehirlenmesi bu çocuklarda çok yaygındır. Çünkü bu çocukların bağırsak duvarı bozulduğu için ağır metalarla karşı zehirlenme görülür. Neden? Bağırsak duvarı bozuk olduğu zaman, her şey içeri girmeye başlar, vücudu koruyan bir duvar yok, probiyotikler yok dolayısıyla bu çocuklara ağır metal testleri yapılmalıdır. Bu testler yapıldıktan sonra zehirlenmeye uygun, tedavi doktorlar tarafından düzenlenmelidir.

    Bunun yanında bu çocuklarda, probiyotik yoksunluğu yaşamaktadırlar. Bol fermente gıdalar tüketilmelidir. Bunlar nedir? yani ev turşusu, ev sirkesi, evde yapılan kefir bunlar çok mühimdir. Ev yoğurdu önerilmez, neden ? Unutmayın süt ürünleri olmayacaktı…

    Bunların yanında D vitamini de bakılmalıdır bu çocukların. D vitamini seviyesi 100’ ün üstüne çıkarılmalıdır. Bol yağ ile beslenmelidirler. Zeytin yağı, tereyağ, hayvansal protein, paça çorbası, kemik suyu gibi kıymetli proteinler verilmesi gerekir.

    Bu çocuklar işlenmiş gıdalardan, kesinlikle ve kesinlikle uzak durmalıdırlar. Tüm konuşulanlar çok ilginç ve bu bölümde çok ilginç ki… Şeker yememelidirler. Şeker yedikçe

    vücutta ‘candida mantarı’ gelişir. Şimdi vücutta probiyotik yok ve candida mantarı geliştiği zaman ve üstüne şeker de yediği zaman çocuğun vücudunda alkol oluşmasına sebebiyet verir. Candida mantarı, şekeri alkole bırakır ve çocukta bir keyif hali oluşur. Çünkü kanda alkol vardır. Dolayısıyla çok tehlikelidir ve kesinlikle yedirilmelidir.

    Otizmde anneler, glutensiz, laktozsuz , süt ve süt ürünleri olmayan, makarna , pilav olmayan , bol yağlı, bol ev sirkesi, ev turşusu içeren ve işlenmiş gıda olman diyetlerle beslenmelidir diyor , Aktaş.

    Hamile kalacak annelerin öncelikli olarak; kilo vermesi lazım, beslenmesine dikkat etmesi, D vitaminlerini yükseltmesi ve magnezyumlarını kontrol ettirmelidirler diye belirtiyor, Karatay .

    Bu bilgilerin hızlı bir şekilde birbirimiz ile paylaşmamız çok mühim ve kıymetli. Öğrendiğimiz bilgileri sadece kendi iyiliğimize dokunabilecek noktaları ile öğrenmemeli ve öğrendiklerimizi başkaların sağlığı ve faydası için paylaşmalıyız. Bazı anneler ile bu sohbetleri yaptığım zaman bana bir gününüzü anlatın, çocuğunuz ne yer ne içer dediğimde bazen dehşete kapılıyorum . Sabahları patates kızartmaların olduğu bir kahvaltı yada sadece cips yenmiş bir akşam yemeği , mide bulantısını kesmek için verilen bardaklarca süt … bunun yanında eğitime çok açık bir çocuk ama yediklerinden tıkanmış bir vücuda sahip, engellerle dolu.

    Bu çocuklar işlenmiş gıdalardan, kesinlikle ve kesinlikle uzak durmalıdırlar. Tüm konuşulanlar çok ilginç ve bu bölümde çok ilginç ki… Şeker yememelidirler. Şeker yedikçe

    vücutta ‘candida mantarı’ gelişir. Şimdi vücutta probiyotik yok ve candida mantarı geliştiği zaman ve üstüne şeker de yediği zaman çocuğun vücudunda alkol oluşmasına sebebiyet verir. Candida mantarı, şekeri alkole bırakır ve çocukta bir keyif hali oluşur. Çünkü kanda alkol vardır. Dolayısıyla çok tehlikelidir ve kesinlikle yedirilmelidir.

    Otizmde anneler, glutensiz, laktozsuz , süt ve süt ürünleri olmayan, makarna , pilav olmayan , bol yağlı, bol ev sirkesi, ev turşusu içeren ve işlenmiş gıda olman diyetlerle beslenmelidir diyor , Aktaş.

    Hamile kalacak annelerin öncelikli olarak; kilo vermesi lazım, beslenmesine dikkat etmesi, D vitaminlerini yükseltmesi ve magnezyumlarını kontrol ettirmelidirler diye belirtiyor, Karatay .

    Bu bilgilerin hızlı bir şekilde birbirimiz ile paylaşmamız çok mühim ve kıymetli. Öğrendiğimiz bilgileri sadece kendi iyiliğimize dokunabilecek noktaları ile öğrenmemeli ve öğrendiklerimizi başkaların sağlığı ve faydası için paylaşmalıyız. Bazı anneler ile bu sohbetleri yaptığım zaman bana bir gününüzü anlatın, çocuğunuz ne yer ne içer dediğimde bazen dehşete kapılıyorum . Sabahları patates kızartmaların olduğu bir kahvaltı yada sadece cips yenmiş bir akşam yemeği , mide bulantısını kesmek için verilen bardaklarca süt … bunun yanında eğitime çok açık bir çocuk ama yediklerinden tıkanmış bir vücuda sahip, engellerle dolu.

  • Çocuğunu Dudağından Öpme! Ona Aşkım Deme!

    Çocuğunu Dudağından Öpme! Ona Aşkım Deme!

    Gittiği her davette çocuklarını yanından ayırmayan eski futbolcu David Beckham Tanzaya‘ya gittiği tatilde kızı Harper’ı dudağından öptü ve sosyal medyada bunu övünerek paylaştı.

    Kız çocuğuna bebek elbisesi örmesiyle gündeme gelen örnek babanın bu fotoğrafı sosyal medyada 2
    milyon beğeni aldı.

    Tanzaya ‘ya tatile giden baba onca psikolog, pedagog, psikolojik danışmanın ailelere verdiği cinsel
    eğitimin beraberinde istismar ve mahremiyet eğitimini de tek fotoğrafla özetledi.

    Bu sağlıklı bir sevgi ifadesi biçimi değil!

    Geçtiğimiz ay da Harper ‘ın doğum günü partisinde Victoria kızını dudağından öperken sosyal medyada
    bir fotoğraf paylaşmıştı. Ancak yapılan tüm eleştirilere rağmen iki ünlü de hala sessizliğini koruyor.
    Çocuklarda sevginin ifade biçimi bu olmamalı.

    Çocuklar Vücuduna Aldığı Her Dokunuşu Kodluyor!

    Şu kötü dünyada sizin içiniz fesatlaşmış, kendi çocuğum istediğim gibi severim demeyin!

    Çocuklar henüz dokuz aylıkken vücuduna aldığı her dokunuşu kodlamaya başlıyor.

    Hele ki dudaklar beyinde en çok nöron sayısına sahip bölgelerden biri olduğu için bu durum keşfedilen
    duygunun kalıcı olmasına da neden oluyor.

    Anne ya da baba çocuğunu dudağından öpüp ona gülümsediğinde çocuk bunu ‘’iyi, keyifli’’ ya da ‘’kötü,
    yanlış ‘’ şeklinde şemalarla zihnine kodluyor. Anne ve babası onun her şeyi ilk olarak öğrendiği mutlak
    doğru, çocuk aksini asla düşünmüyor, yanlış olabileceğini aklına bile getirmiyor.

    Bu durum çocuk için normalleşirse başkası yaptığında neden yanlış olsun ki?

    Küçük yaşta anne –babası tarafından öpülen çocuk ‘’dudaktan öpme davranışı –keyif duygusu‘’ olarak
    davranış –duygu eşleştirip bilinçaltına bunu gönderir. İlerleyen zamanlarda yabancı bir kişi ile karşılaşsa
    bile bu davranışın yaratacağı duyguyu bilir ve ona karşı ‘’hayır diyebilme’’ olasılığı düşer. Aksine
    çocuğunuz sizi dudağınızdan öpmek istediğinde ona ‘’hayır’’ diyerek, hayır diyebilmeyi öğretmelisiniz.
    Vücudumuzda özel bölgeler olduğunu, o özel bölgeleri yalnızca özel alanlarda açabileceğimizi, izin
    almadan dokunamayacağımız yerler olduğunu çocuklarınıza mutlaka öğretin.

    Çocuğunuzu sevme biçiminiz onun gelecekteki cinsel yaşamını etkiliyor!

    Belki duyduğunuzda çok şaşıracaksınız ama çocuğunuzun bedenine yaptığınız dokunuşlar çocuğunuzun

    ilerde cinsel hayatını bile etkileyebiliyor. Çocuğunuzun bezini değiştirirken hunharca bacaklarını sıkarak
    sevmeniz, ısırmanız, hatta yalamanız çocuğunuzda ilerleyen dönemlerde cinsel dürtü bozukluğu, cinsel
    saplantılar vb. cinsel anomalik davranışlar olmasına neden oluyor. Cinsel hayatında bilinçaltında
    göndermiş olduğu o mutluluk kodlarını cinsel partnerinde arıyor. Tıpkı küçükken sizin onun bacaklarını
    ısırıp, sıkarken yaşadığı heyecanı arıyor. Örneğin; bacaklarının arasını açıp kocaman kafanızla küçücük
    çocuğa gülerek onu ısırmanız ve tekrar keyif aldığınızı belirten gülmeler, kahkahalar çocukta bu
    öpüşlerin –olumlu – keyif verici – istendik olduğunu şifreler ile bilinçaltına kodluyor. İletişimin dil ile bile
    olmadığı her şeyi ağzına alarak tanımaya çalıştığı oral dönemde çocuğu ağzından, poposundan öpmek
    onun erken yaşta uyarılmasına ve gelecekte onun cinsel dürtü bozuklukları yaşamasına neden olabilir.

    O küçükken çok ufaktı siz oldukça iri ve güçlüydüydüz. Çocuk artık yetişkin olduğunda sizin ona
    uyguladığınız gücü tek kişide bulamayınca saplantılı cinsel bir hayat karşımıza çıkabiliyor. Cinsel gelişim
    ile ilgili birçok tedavi bu yüzden psikanalizle çözümleniyor çünkü bilinçaltı bizim için önemli bir veri
    kaynağı.

    Ne Yapmalıyız?

    Mahremiyet eğitimi her çocuk doğduğunda başlar.

    Çocuğunuza özel bir alan belirleyin. Özel bölgelerini kaşımak açıp bakmak istediğinde o alana sizin
    kontrolünüzde gitmesine izin verin.

    Odanıza izin alarak girmesi gerektiğini öğretin.

    Tuvaletin kapısını kapalı tutması gerektiğini öğretin.

    Çocuğun özel alanlarına dokunmayın. (Ağızdan öpülmez çünkü ordan yemek yenir. vb sözleri ritim ile
    oyun haline getirebilirsiniz.)

    Cinsel organlarını asla oyun objesi yapmayın. Erkek anneler çocuğun altını değiştirirken sevdiklerinin
    yanında cinsel objeyle oynayarak gülmeyin. Çocuk her dokunuşu kodluyor.

    Çocuğa ait özel bir mekan tanımlayın. Kıyafetlerini sürekli aynı yerde özel olarak değiştirin.

    Ebeveynlerinden kardeşlerinden mutlaka yatağını ayırın.

    Hayır demeyi öğretin. Örneğin; tanımadığın birisi gelip sana ‘’Yüzmeye gidelim mi derse hayır
    demelisin.’’ vb. dışardan gelebilecek tehlikelere karşı çocuğunuzu koruyun.

    Sizinle her türlü sırrını paylaşabilmesi ve kafasındaki cinsel meraktan kaynaklı sorularını sorabilmesi için
    empatik olun. Unutmayın istismarcılar onları tehdit ediyor olabilir ya da çocuğunuzla sırdaşlık yapıyor
    olabilirler.

    Çocuğunuza inanın. Size olayı anlatırsa ona inanmayacağınızı düşünüyor olabilir.

    Çocuğunuza her daim sizin yanınızda güvende olacağına dair teminat verin ve ona inanın.

    İnanın çocuklar bu konuda asla yalan söylemezler.

    Keyifle kalın.

  • Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonlarına yaklaşım

    İdrar yolları enfeksiyonları çocukluk çağında, üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen sağlık problemidir. Her iki cinste..

    ve her yaş grubu çocukta sıklıkla rastlanabilen bu şikayetler, zamanında belirlenip gerekli tedavi yapılmadığı takdirde; böbrek yetmezliğinden hipertansiyona, kansızlıktan büyüme geriliğine kadar pek çok kalıcı hasara neden olabilir. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olan cocuk hastalarda mutlaka ileri araştırma gerekli olup cocuk nefroloji uzmanları tarafından değerlendirilmesi gereklidir.

    İdrar Yolu Enfeksiyonu Nedir?

    Üriner sistem enfeksiyonu böbrekler ve mesanenin iltihabıdır. Mesanenin iltihabına “sistit”, böbreklerin iltihabına ise “pyelonefrit” denir. Pyelonefrit sistitten daha az görülmesine rağmen daha fazla zarar vericidir. Sıklıkla üretra (idrarın dışarı atıldığı kanal) dışındaki ciltten bakterilerin mesaneye ulaşması ile oluşur. İdrar yolu iltihabını tedavi etmek, böbrekleri korumak açısından önemlidir.
    Üriner Sistem Enfeksiyonlarının Sıklığı Nedir?
    Üriner sistem enfeksiyonları 5 yaşından küçük ateşli çocukların yüzde2’sinde saptanır, 1 yaşından küçük ateşli çocuklarda, kızların yüzde 8’inde, erkeklerin yüzde3’ünde ateşin nedeni üriner sistem enfeksiyonlarıdır.

    Üriner Sistem Enfeksiyonlarının Nedenleri Nelerdir?

    İdrar yolu iltihaplarının etkeni bakterilerdir. Bakteri mesaneye, idrarın dışarı atıldığı kanaldan girer. Genelde üretra girişini tahriş eden etkenler (bilinen tahriş edici maddeler, banyo köpükleri ve şampuanlardır), bakterilerin buradan içeri girmesini de kolaylaştırır.
    Bazı risk faktörleri çocuklarda üriner sistem enfeksiyonuna zemin hazırlar. İdrarın mesaneden üreterler boyunca böbreğe doğru anormal geri kaçışı, üriner sistem tıkanıklıkları, çeşitli anatomik ve fonksiyonel bozukluklar ile enfeksiyona yatkınlık görülebilir. Yabancı cisimler, mesaneye, üreterlere yerleştirilen kateterler, kabızlık, banyo köpükleri ve sünnetsiz erkek çocuklarda fimozis (sünnet derisinin geriye kıvrılmaması) mesanenin bakteri ile temasına neden olur. Okul çocuklarında sık görülen idrarı eve saklama eylemi de idrar yolu enfeksiyonlarının nedenlerindendir.

    Çocuklarda Üriner Enfeksiyonları Belirtileri Nelerdir?

    Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonlarının semptom ve bulguları çocuğun yaşına göre değişkendir. Bebekler ve özellikle 2 yaşından küçük çocuklarda bulgular genellikle üriner sistemle ilişkili değildir ve kolaylıkla gözden kaçabilir. Bebekler ve 2 yaşından küçük çocuklarda en sık görülen semptomlar şunlardır:

    • Huzursuzluk
    • Kusma ve ishal
    • Karında şişkinlik
    • Yeni doğanda uzamış sarılık
    • İştahsızlık ve beslenme bozukluğu
    • Kilo almada yavaşlama
    • Vücut ısısında düzensizlik
    • Sebepsiz yükselen ve düşmeyen ateş
    Büyük çocuklarda ve erişkinlerde semptomlar daha belirgindir ve enfeksiyonun yerine göre bulgular değişkenlik gösterir. Alt üriner sistem (sistit) enfeksiyonlarında görülen semptomlar şunlardır:
    • İdrar yaparken yanma, sızı ağrı
    • Sık idrara çıkma
    • Acil işeme isteği
    • Karın alt tarafına ağrı
    • Tuvalete yetişemeden idrar kaçırma
    • Kötü kokulu, anormal renkte, kanlı idrar

    Üst üriner sistem enfeksiyonlarından akut pyelonefrit idrar yolu enfeksiyonları içinde en ağır ve böbrekte en fazla hasar bırakan hastalıktır. Özellikle küçük çocuklarda kalıcı hasar ihtimali daha fazladır. İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocukların yüzde10’ unda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları olan çocukların yüzde25’ inde ve vezikoüretral reflülü (böbreklere idrar kaçması) çocukların yüzde30’ unda kalıcı böbrek hasarı gelişebilir. En sık görülen semptomlar, titreyerek yükselen ateş, böğür ağrısı, ciddi bulantı ve kusmadır. Bu semptomlara ek olarak sistitizm semptomları da (yukarıda sayılan semptomlar) gözlenebilir.

    Tanı Nasıl Konur?

    İdrar yolu enfeksiyonu tanısı için idrar tahlili ve idrar kültürü yapılmalıdır. İdrar öncelikle mikroskop altında incelenir. Kesin tanı idrar kültüründe anlamlı miktarda bakterinin üremesi ile konur.
    İdrar yolu enfeksiyonu idrar kültürü ile kanıtlandığında, böbreğin tutulup tutulmadığına karar verilmelidir. Yüksek ateş, böğürde hassasiyet, karın ağrısı, bulantı, kusma, titreme görülebilir.
    Üriner Sistem Enfeksiyonlu Çocuklar Nasıl Değerlendirilir?
    Üriner sistem enfeksiyonu kültürle kanıtlanmış olan çocuklar en kısa zamanda radyolojik olarak değerlendirilmeli ve ileri araştırmalar yapılarak altta yatan bir anatomik bozukluk var ise yespit edilip çocuk nefroloji uzmanı tarafından takibe alınmalıdır. Enfeksiyonda tanı yaşı ne kadar küçükse tekrarlama riski o kadar fazla olup her enfeksiyonda böbrek hasarı ve ileride kalıcı böbrek yetmezliği gelişme ihtimali okadar yuksektir. Maalesef ülkemizde hala çocuklarda kronik böbrek yetmezliği nedenleri arasında tekrarlayan idrar endeksiyonları ve veziko üreteral feflü ilk sırada yer almaktadır.

    Tedavisi Nasıldır?

    İdrar yolu enfeksiyonu olan çocuklara antibiyotik tedavisi hemen başlanmalıdır. Etkin tedavi üriner sistem hasarlanma riskini en aza indirir. Şiddetli enfeksiyonlarda tedavi 10-14 gün sürmelidir. Çocuklarda. üriner semptomların tespit edilme güçlüğünden ve uygun antibiotik tedavisi sonrası, normal radyolojik tetkikler olmasına rağmen özellikle kız çocuklarda enfeksiyonun tekrarlama ihtimalinden dolayı tedaviden sonra düzenli takipler yapılmalıdır.

    Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonlarından korunmak için neler yapılmalıdır?

    • Çocuklara idrarın açık renk olmasını sağlayacak şekilde yeterli miktarda sıvı verilmelidir.
    • Çocuğun günde 3-4 kere idrar yapması sağlanmalıdır.
    • Çocuk tuvalette yeterli süre kalmalıdır. Aceleyle yapıp kalkmamalıdır.
    • Genital bölge sabun veya şampuanla değil, saf suyla yıkanmalıdır.
    • Kızlarda genital bölge temizliği önden arkaya doğru olmalıdır.
    • Kabızlığa karşı önlemler alınmalıdır.
    • Özellikle kız çocuklarda banyo süresi çok uzatılmamalı ve tahriş edici özelliğe sahip köpüklü sabun ve şampuan kullanılmamalıdır.
    • Tekrarlayan enfeksiyonlar var ise mıutlaka ileri araştırmalar yapılmalı
    • İdrar kaçırma tuvalete yetişememe gibi idrar kesesi problemlerinin öncül bulguları var ise mutlaka ileri radyolojik araştırmalar yapılmalıdır..

  • Çocuklarda eeg testi

    Elektroensefalografi (EEG) nedir?

    EEG, beynin elektrik aktivitesini ölçmekte kullanılan güvenli ve ağrısız bir testtir. Bu işlem sırasında kafaya elektrotlar yapıştırılmakta ve bunlar kablo aracılığıyla EEG cihazına bağlanmaktadır. EEG beynin elektrik aktivitesinin normal olup olmadığını ve epilepsiye yol açabilecek elektriksel bir odağın varlığını gösterir. Bazen normal insanlarda anormal sonuçlar çıkabildiği gibi epilepsili hastalarda da normal sonuçlar alınabilir. Epilepsinin dışında migren, dikkat eksikliği, konuşma bozukluğu ve otizm gibi durumlarda da EEG anormallikleri saptanabilir.

    EEG uyanıklıkta ve uykuda çekilir. Uyku, beyindeki anormal elektriksel faaliyetin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Uyanıklıkta çekilen EEG’nin yeterli bilgi vermediği durumlarda uykuda EEG çekilir. Ayrıca özellikle uykuda gelen nöbetler varsa ve gece terörü vb gibi uyku bozukluklarının epilepsiden ayırt edilmesinde uyku EEG’si çekilmelidir.

    EEG’nin zararı var mıdır?

    EEG sırasında sadece beyin elektrik dalgalarının kaydı yapılır. Bu sırada vücuda elektrik verilmez. Teknik olarak kalp elektrosuna benzer bir test olup herhangi bir zararı yoktur.

    Çocuklarda EEG çekimi öncesi nelere dikkat edilmelidir?

    Çocukluk çağı epilepsilerinde çoğunlukla uyku EEG’si çekimleri gerekir. Ayrıca bebeklerde ve küçük çocuklarda testin sağlıklı yapılabilmesi için çocuğun uyuması gerekir. Uyku EEG’si çekiminden bir gece önce hekiminizin önereceği süre doğrultusunda çocuk uykusuz bırakılır. Bazen uykuyu sağlamak için EEG’yi etkilemeyen bazı ilaçlardan yararlanılabilir. Hastanın saçının temiz olmasında kaydın kaliteli olması açısından fayda vardır. Sürekli kullanılan ilaç varsa, çekim gününde de ilaçlar kullanılmaya devam edilir, EEG’yi değerlendirecek olan hekime bu konuda bilgi verilmesi uygun olur. Hastanın çekime tok gelmesi önerilir.

    Çocuk EEG yorumu erişkinlerden farklı mıdır?

    Çocuk büyüyen ve gelişen bir varlıktır. Beynin elektrik aktivitesi de çocuk gelişirken değişir ve erişkinlerden farklıdır. Çocuklukta, özellikle bebeklikte ve erken çocukluk dönemlerinde yaşla değişen elektrik aktivite özelliklerinin tanınması ve bunların sorun olarak görülmemesi gerekir. Bu nedenle çocuk EEG’si bu konuda deneyimli çocuk nörologları tarafından değerlendirilmelidir.

  • Çocuklarda beslenme bozuklukları

    Çocuklarda Beslenme Bozuklukları

    Çocuklarımızın sağlığını ve iyilik durumunu genelde yemesine göre değerlendiririz. Çoğu zaman biz büyükler çocuğumuzun yemesinden pek tatmin olmayız. Ya az yemiştir, ya bizim istediğimiz bazı şeyleri yemiyordur veya kendi başına yemiyordur.

    Hayatının belli bir döneminde beslenme problemi yaşamayan çocuk neredeyse yoktur. Bu dönemde bizim ona yaklaşımımız durumun ne kadar süreceğini ve şiddetini belirler.

    Çocuk beslenmesinin temelini anne-çocuk arasında kurulacak iletişim oluşturur. Bebeklik döneminde sağlıklı bir emzirme başarılmışsa ek gıda dönemi de genel olarak daha rahat atlatılacaktır. Unutmayalım ki beslenme bir temel ihtiyaçtır. Siz çocuğunuza uygun olan besini, uygun zamanda ve uygun miktarda sunarsanız çocuğunuz (tıbbi bir problemi olmadığı sürece) bunu mutlaka alacaktır.

    Beslenme aile ve çocuk arasında keyifli geçirilmesi gereken bir zamandır. Birşeyler yemek her insana mutluluk verir. Hele bunu sevdiğiniz biriyle birlikte yapıyorsanız daha da keyifli hale gelecektir. Bu durumda ne yapmalı?

    1. Çocuğunuzun uyku ve yemek saatlerini düzenleyin.

    Çocukların gece 20-21 arasında yatması, sabah 07 civarında kalkması gereklidir. Gece uykusunun en az on saat olması sağlıklı gelişim açısından önemlidir. Genel olarak yemek saatleri:

    Kahvaltı : 07:30-09:00

    Öğle Yemeği : 12-01:30

    Akşam yemeği : 17-18:30 saatleri arasında olacak şekilde düzenlenmesi uygundur.

    Öğünlerin bu saatler içinde ve yeme süresi 40-45 dakikayı geçmeyecek şekilde düzenlenmesi yeme ritmi ve açlık-tokluk döngüsünün sağlanmasına yardımcı olacaktır.

    2. Açlık

    Çocuğunuzun yemeğini yiyebilmesi için aç olması gerekir. Bu nedenle gece beslenmemesi, yatmadan bir saat öncesinde her türlü besinin kesilmesi gereklidir. (Özellikle 2 yaşın üzerindeki çocuklar için) Ara öğünler ana öğünlerini etkilemeyecek saatlerde verilmelidir. Ana öğününden 2,5-3 saat öncesinde beslenme kesilmeli, su dışında herhangi bir yiyecek ve içecek verilmemelidir.

    3. Dengeli öğün

    Ana besin gruplarının dengeli olarak alınmasını sağlamak gerekir. Tahıllar, protein ve esansiyel yağlar önemlidir. Öğününde protein ve tahıllı gıdaların birlikte verilmesi yanına yoğurt, ayran veya domates, salata gibi sebzelerin eklenmesi uygun olur. Yağ olarak zeytin yağı tercih edilmelidir.(Mümkünse doğal, sızma) Kaliteli, uygun şekilde hazırlanmış tereyağı da kullanılabilir. Margarin, soya, mısır gibi yağlardan uzak durmak gerekir.

    Etli gıdalar çocuk büyümesinde çok önemlidir. Özellikle kırmızı et ve balık çocuk beslenmesinde vazgeçilmezdir. Tavuk da iyi bir protein kaynağıdır, ancak gezinen ve doğal beslenen tavukların tercih edilmesi daha uygundur. Günlük 2-3 köfte büyüklüğünde etli gıda alması yeterlidir. Sebzeler tamamlayıcı besinlerdir. Barsakların düzenli çalışmasını ve besinlerin sindirimi düzenler, toksinlerin atılmasını kolaylaştırır. Ancak sebzelerin kalorisi yeterli olmadığı için yanında tahıl veya protein içeren gıdalarla birlikte sunulması gerekir.

    Çocuğunuzun ne yiyeceğine siz karar vermelisiniz. Besinleri çocuğunuzun günlük ihtiyacına göre, dengeli bir şekilde sunmanız gerekir. Ancak bunu yaparken çocuğunuzun damak zevkini de göz önünde bulundurmalı, onun yiyebileceği gıdaları seçmelisiniz.

    Çocuklar 2-6 yaş arası daha önce tatmadığı değişik gıdaları almak istemezler. Bu nedenle iki yaşına kadar mümkün olduğunca bütün besinlerle tanıştırılmalıdırlar.

    4. Yemek yeri

    Özellikle ilk 2 yaşta, mümkünse 3 yaşına kadar mama sandalyesi kullanımı, sonrasında da çocuğunuzun masaya uygun şekilde yaklaşabilmesi için yükseltilmiş sandalyeler kullanılması gerekir. Yemek asla gezinerek veya çocuğun peşinden koşturarak verilmemelidir. Yemek saatinde televizyon, tablet veya telefon kullanılmamalıdır. Bir oyuncaktan yardım alabilirsiniz, ancak yemeği oyun haline getirmemelisiniz.

    5. Aile sofrası

    Çocuğunuzun beslenmesi size göre şekillenecektir. Onunla birlikte sofraya oturmanız, onun kendi yemesine izin vererek sizin kendi yemeğinizi yemeniz, sizi gözlemlemesi ve uygun davranışları öğrenmesini sağlar. Yemek vakti ailenin birlikte geçireceği keyifli bir zaman olmalıdır.

    Yukarıda saydıklarım genel kurallardır ve özellikle iki yaşın üzerindeki çocuklar için geçerldir. Ancak unutmayalım ki her çocuk ayrı bir bireydir. Bazı çocukların farklı ihtiyaçları ve farklı bir düzeni olabilir.

    Bu kurallara genel olarak uymanıza rağmen çocuğunuzun beslenme problemi devam ediyorsa besin allerjisi, enfeksiyon gibi bazı sağlık problemleri olabilir. Bu açıdan değerlendirilmesi için bir Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı tarafından muayene edilmesi ve takibi uygun olur.

    Beslenme problemlerinin erken dönemde tanınması önemlidir. Düzenli sağlam çocuk takiplerinin yapılması ve persentil eğrisi takibi sorunun erken saptanması ve tedavisi açısından önem taşır.

    Unutmayalım ki sağlıklı nesillerin temelini sağlıklı bir beslenme oluşturur.

    Dr. Ayşe Zengin Turan

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Çocukta Kardeş Kıskançlığı

    Çocukta Kardeş Kıskançlığı

    Tüm çocuklardaki görülen bir durumdur. Kardeş kıskançlığı bir dereceye kadar normal kabul edilir. Önemli olan bu durumun derecesidir. Ona çocuk ilgiyle büyü ve bu ilgiye alışır. Yeni şartlar altında kendine bir kardeş geleceğini öğrenmek çocuk bilinçaltında eskisi kadar sevilmeyeceğini, ilginin azalacağı ya da tamamen kardeşine kayacağını düşünür. Bu durum ailenin çocuğa ve yeni gelecek bebeğe karşı söylemleri ile gelişir.

    Önemli olan büyük kardeşin bebeğe bir zarar verici davranışlarda bulunup bulunmadığıdır. Günümüzde kardeş kınkançlığı önlem alınmadığında oğlu derece üzücü hadiselere yol açabilmektedir.

    Anne ve babalar doğum öncesinde çocuklarına kardeş geleceğini mümkün olduğunca kendisine oyun arkadaşı ve hayattaki en büyük yardımcısı sadece temelinde anlatmaktır.

    Çocuk onun yerini alacak muhtemel bir tehdit olarak görmek yerine, birlikte oyun oynayacakları, birbirlerini çok sevecekleri hatta yaramazlıklarını birlikte yapıp daha az azar işitecekleri gibi bir çok sevimli düşünce ile kıskançlıktan vazgeçer ve yeni iç içtenlikle destekler.

    Bununla birlikte, doğumdan sonra da devam ettirmek çok önemlidir. Yeni doğan kardeşe yapılan söylem ve davranışlar asla abartılmamalı ve büyük kardeşe aynı şekilde muamele yapılmalıdır. Örneğin bebeğin karnı doyurulurken büyük kardeşe bir şeyler hazırlanmalı ve birlikte beslenmeleri sağlanmalıdır.

    Yemekten sonra anne ve babanın büyük kardeşe “haydi şimdi oyun vakti” söylemiyle küçük kardeşi sevdirmeye yöneltmek bebeğe dokunarak, severek oyun oynadığını düşünmesi çocuğun kıskançlık düşüncesini ortadan kaldırarak kardeşini sevmesini mümkün kılar

    Belirttiğimiz gibi bu problemin çözümü çocuğun yeni kardeşe olduğu algısını yönlendirmekten geçmektedir. Ancak bütün bu çabalara ve yönlendirmelere rağmen kıskançlık devam ediyorsa ve bu kıskançlığın derecesi gün geçtikçe artıyorsa derhal bir uzmandan destek alınmalıdır.

    Günümüzde bir kız çocuğu görülen ve sayısı onu geçen gün artan saldırganlık davranışı, çok ciddi sorunların yattığı bir durumdur. Unutulmamalıdır ki hiç bir çocuk kendiliğinden saldırgan olmaz. Yaşamında bu davranışı tetikleyen bir çok sebep olabilir.

    En basit örneği izlediği ya da maruz kaldığı şiddet içerikli yayınlarıyla. Bu ebeveynlerin izlemekte bulunanları dizilere maruz kalmasıyla de olabilir, kendi izlediği çizgi filmi gibi yayınlarla da olabilir. Aslı saldırganlık davranışını ortaya çıkaran sebeplerin arasında bu örnek en masum sebep bile olabilir.

    Ebeveynler tarafından sert cezalarla ve kurallarla karşılaşmak, anne babanın çocuğa karşı ilgisizliği, gelenekselleşmişme tarzlarından kaynaklanan şiddetin ve küfürünün iyi bir şey gibi lanse edilmesi, anne ya da babanın uzun süreli yokluğundan kaynaklanan güvenlik kaygısı ve arkadaş ortamında şiddetin kabul edilmesi gibi nedenler gösterilebilir.

    Tüm bu sebepler oldukça vahim durumlar ve çocukta yaratılmış travmatuvar boyutu tahmin edilenden çok daha fazla olabilir. Bu nedenle çocukta saldırganlık yaratan sebep veya ortadan kaldırılmalı ve çözümü için mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır.

  • Ödül ve Ceza

    Ödül ve Ceza

    Davranışçı ekolün ortaya atmış olduğu ödül ve ceza yıllardır çocuklarda uygulanması tartışılan bir
    konudur.
    Çocuklarda istendik davranışların tekrar etmesi için davranıştan sonra çocuğa verilen ödüller o
    davranışın gerçekleşme olasılığını artıran pekiştireçlerdir.
    Çocukta istenmeyen davranışlarda ise verilen cezalar ile o davranış söndürülmeye çalışılır. Bu ekole
    göre karşımızdaki çocuğun davranışlarını onaylıyorsak ödüllerle pekiştirir, onaylamıyorsak ve ortadan
    kaldırmak istiyorsak cezalandırırız.
    Çocuk bu modelde her davranışına karşılık aldığı tepkileri zihninde kodlar ve davranış-tepki eşleştirerek
    bir süre sonra ‘’böyle yaparsam şunu elde edebilirim ancak şöyle yaparsam canım yanabilir ya da keyfim
    kaçabilir.’’ gibi düşünmeye başlar. Adeta verilen tepkilere dönük denklemler kurarak yaşamı boyunca
    herkese karşı onları kullanır.
    Burada yıllardır tartışılan şey ödül ya da cezanın verilmesi değil onun kim tarafından hangi aralıklarla
    verildiğidir. Anne için onay verilen –kabul edilen davranış bazen baba için kabul edilemez bir davranış
    olabiliyor. Bu gibi durumlarda çocuk annenin ödüllendirdiği babanın onaylamadığı davranış karşısında
    davranışın sorumluluğunu almamayı tercih ediyor ve dıştan denetimli bir çocuk haline geliyor.
    Oysa davranış sorumluluğu alınması gereken zihinsel bir sürecin sonucudur.
    Ne yapıyorum?
    Daha önce böyle yaptığımda sonuçlar ne oldu?
    Eğer bu davranışı sergilersem olası sonuçlar ne olur? şeklinde bir öngörü edinimi kazandırmak için
    çocuğa ne yapması konusunda değil nasıl yapması konusunda fikirler veriniz.
    Çocuk istenmedik bir davranış gerçekleştirdiğinde ‘’bunun kimin problemi olduğunu ‘’ iyi çözümlemeniz
    gerekiyor. Çocuğun odasında düzensiz şekilde ders çalışması onu motive edici bir unsur ise, bu durum
    onun için bir problem değildir. Ancak siz odaya girer ve bu düzensizliği problem olarak sahiplenir ve
    sonra ona düzenlemesi için belli komutlar verirseniz, çocuğa dıştan denetim odağı olmuş olursunuz.
    Ne zaman ki o odadaki düzensizlik çocuğu siz uyarmadan rahatsız edecek, işte o zaman çocuk
    davranışını sorgulamak durumunda kalacak ve kendi denetimi ile düzen konusunda belli kararlar
    alacaktır. Başarılı bireylerin içten denetimli, oto-kontrol ile davranışlarının sorumluluğunu alan kişilikler
    olduğu kaçınılmazdır.
    Çocuklar anne babalarının davranışlarını absorbe eden zihinsel illüzyonlardır.
    Eğer anne ve baba çocukta olmasını istediği kazanımları kendileri günlük yaşantılarında sergiler ve
    sosyal model figürleri olurlarsa çocuk kendi doğal gelişim sürecinde zaten o davranışı sergileyecektir.
    Ancak kendi yaptığınız bir şeyi çocuğa ‘’yapma’’ demek çocukta zihinsel karmaşalara yol açan bir
    durumdur. ‘’Şizofren olunmaz ,doğulur.’’ şeklinde her ne kadar bir söz söylenmişse de ‘’şizofrejenik
    mother ‘’ dediğimiz yani çocuğa sürekli zıt tepkiler veren anneler çocuğun gelecekte şizofren olmasına
    çevresel faktör olarak neden olabiliyor. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse ;
    Çocuğa kimsenin olmadığı zamanlarda verilen tepkiler ve ortamda başkaları var iken verilen tepkiler
    farklı ise bu çocukta davranışa karşı korku ,kaygı, kararsızlık hali ile sorumluluğunu almaktan kaçınma
    durumu sergilemesine neden olacaktır. Örneğin çocuğa kimsenin olmadığı ortamda; beslenme çantasına
    sandwiç koyarken ‘’sakın kimseye verme, iyice karnını doyur ‘’diyen bir anne ,ortamda misafirler var iken
    ‘’oğlum biraz da arkadaşına versene ,neden paylaşmıyorsun’’ şeklinde tepkiler verirse bu anne
    ‘’şizofrejenik mother ‘’olarak adlandırılabilir.
    Çocuklar mümkün olduğunca davranışının sorumluluğu verilmeli ve problemi sahiplenilmemelidir.
    Kendisi gelip problemi paylaştığında ise ‘’başka ne yapabilirsin?, biliyorum sen iyi düşünen birisin ,uygun
    bir çözüm yolu bulabilrsin?, peki başka ne yapabilirdin?’’ gibi tepkiler vererek pekiştirilen şey davranış
    değil ,çocuğun düşünme ve fikir üretme süreci olmalıdır.

  • Araba bozulur, insan hasta olur…

    Araba bozulur, insan hasta olur…

    Merhaba, çocuk ve genç psikiyatrisi alanında çalışan uzman bir hekim olarak, artık her hafta Denge’de bilgi ve birikimlerimi sizlerle paylaşacağım. Nereden başlayayım diye düşünürken, toplumuzun psikiyatriye ve psikiyatrik hastalıklara bakışından, temelden başlayayım istedim.

    Çocuklarımızın hepimiz gibi ruhsal sağlıklarının bozulma hakkı vardır…

    Aslında hasta olmak, canlı olmanın doğal bir sonucudur. Ne demek bu; hiçbir araba hasta olamaz, o ancak bozulabilir. Bir canlı ancak hasta olma kabiliyetine sahiptir. Bu gerçeği hepimiz biliyor ve midemiz, böbreklerimiz hasta olduğunda çoğunlukla doktorlara başvuruyoruz fakat konu beynimizde olup bitenler, ruhsal yapımız olunca bu gerçeği unutuyoruz maalesef farklı toplumsal önyargılar bu bildiğimiz gerçeğin önüne geçiyor.

    Ön yargılar zaman kaybettirir…

    İster çocuk, ister yetişkin olsun ‘Bizim zamanımız da psikiyatrist mi vardı canım, benim çocuğumun bir şeyi yok, zamanla geçer’ diye düşünüyoruz. Maalesef genellikle tam tersi oluyor, bekledikçe artıyor sorunlar. Psikiyatrik bozukluklar belirgin bir şekilde aile hayatına, derslere, arkadaş ilişkilerine etki edince ancak çözüm arayışına başlıyoruz. Çoğu zamanda geç kalmış oluyoruz. Tohumları erken çocukluk döneminde atılmış pek çok ruhsal sorun için ancak ergenlikte tedavi şansı bulabiliyor. Geç kalındığında ise hem tedavinin etkinliği düşüyor hem de tedavi süresi çok uzuyor.

    Geç kalınırsa temel inançları ve tutumlar etkilenir…

    Bir de hiç tedavi şansı bulamamış şansız bireyler var. Bu bireyler de çocukluklarından miras kalan olumsuz davranışları (şiddettir en klasik örneği) çocuklarına, sevdiklerine uyguluyorlar. Bu şekilde nesilden nesile aktarılmış oluyor psikiyatrik sorunlar. Biz biz olalım, ruhsal hastalıkların insan olmanın getirdiği bir sonuç olduğunu bilelim ve erkenden başvuralım. Kalın sağlıcakla…

  • Allerjik bronşit mi? Astım mı?

    Kışın soğuk günlerinin gelmesiyle birlikte çocuklarda özellikle okul çağındaki çocuklarda ve yine özellikle okulun yada ana okulunun ilk yılındaki çocuklarda tekrarlayan öksürük, hırıltı, hışıltı ve nefes darlığı gibi bulguların görülmesi dikkati çekmektedir. Bu tür yakınmaları olan çocuklar ebeveynleri tarafından doktora götürülürler. Yapılan muayene ve tetkiklerde elde edilen bulgulara göre çocuklardan astım tanısı alanlar olur. Bunlardan özellikle alerji testleri pozitif bulunanlar alerjik bronşit olarak değerlendirilirler. Bir kısmına ise sadece bronşit tanısı konulur. Aslında tekrarlayan yada haftalarca süren atakları olan çocukların hastalıkları farklı isimler ile anılsa da aynı klinik yapı içinde değerlendirilir.

    Astım dünyada en sık görülen kronik çocukluk çağı hastalığıdır. Ülkemizde de sıklığı % 8-10 arasında değişmektedir. Başka bir deyişle, ortalama her 10 çocuktan biri hayatının bir devresinde astım yakınmaları göstermektedir.

    Aşağıdaki bulgular astım tanısını düşündürmelidir;

    Çocukta tekrarlayan hırıltı, hışıltı, öksürük bulunması

    Yada uzun süre devam eden hırıltı, hışıltı, öksürük bulunması

    Solunum alerjenlerine alerji tesbit edilmesi

    Gece yada sabah artan öksürük

    Hareket ile artan öksürük

    Aşırı terleme ve sonrasında öksürük ortaya çıkması

    Nefes darlığı ataklarının bulunması

    Çocukta besin alerjisi öyküsü bulunması

    Çocukta atopik dermatit öyküsü bulunması

    Ailede alerjik hastalık bulunması

    Ailede astım bulunması

    Allerjenlerden korunma tedbirleri uygulandığında yanıt alınması

    Astım tedavisine yanıt alınması

    Bu gibi durumlarda küçük yaştaki çocuklarda klinik tanı konularak tedaviye başlanır. Daha büyük çocuklarda basit yada kapsamlı solunum testleri yapılarak astım tanısı konur. Testlerde solunumla alınan alerjenlere duyarlılık saptanan çocuklarda alerjik bronşit terimi kullanılır. Allerji tespit edilemeyen bir kısım çocukta ise astım terimi kullanılır. Gerçekte de astımlı çocukların % 85 kadarında alerjik astım vardır, % 15 kadar çocukta ise astım bulguları olmasına rağmen alerjik duyarlılık gösterilemez. Bu durumdaki olgularda alerjik olmayan astım tanısı konur. Sonuç olarak temelde bronşit ve alerjik astım aslında aynı klinik tabloyu ifade etmektedir.

    Allerjik astımı olan çocuklarda ev tozu akarları, polenler, küf sporları gibi solunum yoluyla alınan alerjenler ve solunum yollarını uyaran viral solunum yolu enfeksiyonları, keskin kokular, sigara dumanı gibi tetikleyici etkenler bulguların ortaya çıkmasında etkilidir. Sadece tetikleyicilerin etkili olduğu alerji tesbit edilemeyen çocuklarda ise tetikleyiciler astım ataklarını başlatmaktadır.

    Astımda uygulanacak tedavinin ilk basamağı alerjenlerden ve tetikleyicilerden kaçınmadır. Astım bulguları kontrol altına alınabilir ve astımlı çocuk tedavide biraz dikkatli davranıldığında yaşıtlarının yaptığı her türlü aktiviteyi yapabilecek hale gelir.

    Uygun tedavi yöntemi çocuğunuzu normal yaşantısına döndürebilir.

    Tedavinin amacı hastalığın kontrol altına alınmasını sağlamaktır.

    Kontrol altına alınmayı takiben hastalara öncelikle yüzme olmak üzere düzenli spor yapmaları önerilmelidir.

    Prof.Dr.Nihat Sapan – Çocuk Allerji Uzmanı