Etiket: Çocuk

  • Çocuklarda alerjı aşıları

    Alerji aşılarını hangi uzmanlar yapmalı?

    Çocuk yaş grubunda aşı tedavisi konusunda eğitim alan tek uzmanlık alanı Çocuk Alerji uzmanları olduğu için alerji aşısının gerekip gerekmediği, aşı tedavisinde uygulanacak aşının hangi karışımdan yapılması gerektiği ve yan etkiler gelişince nasıl davranılması gerektiği konusunda da çocuk alerji uzmanları eğitim almıştır. 3 ile 5 yıl gibi uzun süre yapılacak aşı tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi ve yan etkiler çıkınca ne yapılması gerektiği konusunda çocuğunuz risk altında kalabilir. Bu nedenlerle çocuklarda aşı tedavisi çocuk alerji uzmanlarınca yapılmalıdır.

    Çocukluk astımında aşı tedavisinin faydası var mıdır?

    Seçilmiş ve uygun hastalarda aşı tedavisi çocukların hayat kalitesini artırmakta ve ilaç gereksinimini azaltmaktadır. Başka alerjilerin gelişmesini engeller. Bu sebepten faydalıdır. Tedavi başarısı yüksektir. Ancak çocuklarda aşı tedavisinin hangi alerjenden oluşması gerektiği ve hangi dozlarda uygulanması gerektiği sadece ve sadece çocuk alerjisi uzmanlarınca yapılmalıdır. Aksi takdirde tedavinin başarısız olmasına ve hatta çok ciddi yan tesirlerle karşı karşıya kalınabilir.

    Aşı tedavisi kimlere yapılır?

    Alerji nedeniyle olduğu kesinleşen astımlı, alerjik nezleli çocuklara yapılması tavsiye edilir. Öncelikle astım ve alerjik nezle belirtileri olan çocuklara ciltten alerji testi yapılır ve test sonucuna göre ve çocuğun çıkan alerjiden etkilenip etkilenmediğine göre karar verilir. Çocuklara aşı tedavisi gerekliliği ve nasıl yapılacağı konusunda tek yetkili uzmanlar çocuk alerji uzmanlarıdır.

    Aşı tedavisi kaç türdür?

    Aşı tedavisi üç türdür. Dilaltı damla, tablet ve cilt altına enjeksiyon formları vardır. Cilt altı aşılar da iki türdür. Yıl boyu yapılan ve mevsim öncesi olmak üzere iki türdür. Mevsim öncesi aşılar sadece polen alerjisinde uygundur.

    Dil Altı Damla Alerji Aşısı nasıl uygulanır?

    Alerjisi olan çocuk astım hastalarına ve alerjik nezlesi olan çocuklara uygulanırAşı içinde sadece çocuğun astımına veya alerjik nezlesine neden olan alerjik madde vardır. Örneğin polen alerjisinde kullanılan damla aşı içinde sadece polen vardır, ev tozu akarına alerjisi için yapılan alerjide akar alerjeni vardır. Kesinlikle kortizon içermez. Çok küçük dozlarda başlanarak vücudun bu alerjik olduğu maddeye alıştırılması sağlanır. Haftada 3 kez veya her gün uygulanan formları vardır. Çocuklarda ciddi alerjik reaksiyona neden olma ihtimali düşük olduğu için evde uygulanabilir. Dişleri fırçalamadan ve kahvaltı veya yemekten önce uygulanır ve 2 dakika dilaltında tutulduktan sonra yutulur. 10 dakika sonra gıda alınabilir. Dil Altı Aşı tedavisinde aşı uygulama süresi en az 3 yıldır.

  • Cılt altı iğne aşı tedavısı (subkütan immünotarapı)

    Cilt Altı İğne Aşı Tedavisi (Subkütan İmmünotarapi)

    Devamlı ve mevsim öncesi şeklinde yapılabilir. Mevsim öncesi cilt altından yapılan aşılar sadece polen alerjisinde uygulanabilir. Ocak ayından Nisan ayına kadar haftada bir uygulanmaktadır. Devalı uygulanan aşılar ise başlangıçta en az alerjen içeren konsantrasyonda başlanır. Haftada bir başlanır. Konsantrasyon giderek artırılır. Daha sonraki aylarda doz aralığı 1 aya kadar çıkılır. Toplam uygulama süresi 3 yıl ile 5 yıl arasında değişmektedir. 5 yaşından sonra uygulanabilir. Etkili bir tedavi yöntemidir. Ancak bu tedavi yöntemi sadece çocuk alerji uzmanları tarafından planlanabilir ve uygulnabilir. Aksi taktirde tedavi başarısızlıkla sonuçlanabilir daha da önemlisi ciddi kötü sonuçlarla karşı karşıya kalınabilir.Kesinlikle evde yada eczanelerde alerji aşısı yaptırılmamalıdır.

    Aşılar nasıl saklanmalıdır?

    Buzdolabı rafında saklanmalıdır. 2 ile 8 derece arasında korunmalıdır . Buzluk veya diffirize konulmamalıdır. Buzdolabı dışında tutulmamalıdır. Buzdolabı dışında uzun süre tutulursa yapılan aşının etkisi olmaz.

    Aşı tedavisinin etkisi ne zaman başlar?

    Aşı tedavisinin etkisi tedaviden sonra 6 -9 ayda başlar. Birinci yılın sonunda faydası mutlaka olmalıdır. Birinci yılın sonunda aşı tedavisinin faydası yoksa aşı tedavisi kesilir.

    Astımlı çocuklara aşı tedavisi neden yapılır?

    Astımlı veya alerjik nezleli çocuklarda alerjiye karşı tolerans oluşturmak için kullanılır. Aşı tedavisi ilaç gereksinimini azaltır veya ortadan kaldırır, yeni alerjilerin gelişmesini önler ve hayat kalitesini artırmaktadır. Çocuklarda aşının etkisi yetişkinlere göre çok daha fazladır. Çünkü çocuklarda immun sistem değişim içindedir.

    Aşı kortizon içeriyor mu?

    Alerji aşılarında sadece alerjen vardır.Örneğin polen aşısında polenler vardır. Ev tozu mite aşısında mite alerjenleri vardır. Bu nedenle kesinlikle kortizon yoktur. İlerde herhangi bir zararı da olmaz. Kısırlık, karaciğer zararı gibi herhangi bir organa zararı olmaz.

    Alerji aşılarının yan etkisi var mıdır?

    Dil altı aşıları sonrasında dudakta ve dilde şişme, dilaltında aft gelişmesi ve karın ağrısı gibi bazı belirtiler görülebilir. Ancak bu belirtiler genelde hafiftir. Cilt altı enjeksiyon aşıları sonrasında ise aşı yapılan yerde şişlik, kızarıklık, hafif yorgunluk gibi bazı belirtiler görülebilir. Nadiren de ciddi alerjik reaksiyon gelişebilir. Bu ciddi reaksiyon aşıdan sonra 30 dakika içinde görüldüğü için aşı sonrası 30 dakika gözetim altında tutulmalıdır. Aşı tedavisinin uzun vadede kısırlık, organlara zarar gibi herhangi bir zararı olmaz.

    Cilt Altı İğne Aşı Tedavisi (Subkütan İmmünotarapi)

    İğne şeklindeki alerji aşıları uzun yıllar alerjik çocuk ve erişkinlere alerjinin tedavisi için uygulanmaktadır. Bu uygulamada alerjik olunan madde direkt cilt altına verilmektedir.

    İğne Aşı Tedavisi Alan Hastaların Bilmesi Gereken Konular

    Ülkemizde alerji aşısı üretilmemektedir. Uygulanan aşıların uluslararası aşı firmalarınca hazırlanan üzerinde içeriğinde ne olduğunun yazıldığı etiket taşıyan aşılar olması gerekmektedir. İğne aşıların kesinlikle doktor kontrolünde acil şartlarının sağlandığı sağlık kuruluşlarında yapılması önerilir. Kesinlikle evde yada eczanelerde alerji aşısı yaptırılmamalıdı

  • BAĞLANIM KURAMI VE PSİKANALİZ

    BAĞLANIM KURAMI VE PSİKANALİZ

    Bağlanım kuramının psikodinamik terapi konsepti içinde ancak elli yıl sonra kabul görmesi şaşırtıcı bir gelişmedir. Bu elli yıllık reddedişin sebebi, temelde, BK’nın kullandığı ve kendisini oturttuğu farklı bir kuram zemini ve metodolojik tasarımıdır. Çünkü, BK, psikanalitik bir temele sahip olmakla birlikte aslında sistemik psikoloji/psikiyatri yönelimlidir ve psikanaliz, bunu, kendi varlığına ilişkin bir tehdit olarak algılamıştır uzun bir süre. Ama bugün psikanaliz içerisinde de bebeklerin ve çocukların direkt olarak gözlemlenmesiyle kazanılan erken dönem psişik süreçlere yönelik olarak geniş bir kabul de mevcuttur. Özellikle Stern ve Lichtenberg’in çalışmaları psikanalize yeni bir düşünüş modeli getirmiş ve disiplinler arası diyalogu desteklemiştir. Günümüzde Psikanaliz ve BK arasındaki diyalog daha iyi bir durumdadır. Çünkü günümüzde öngörülemez hale gelmiş olan dünyamızın bizde yarattığı dezorganize oluşun duygusal zemindeki yansımalarıyla uğraşmak, psikanalizin (başlangıç) temel uğraşı olan, bireyin, bir kültürel yapı içinde (kendine özgü) arzu edilmeyen dürtülerini nasıl bastırdığıyla uğraşmayı anlamaktan evla hale gelmiştir. Çünkü günümüz postmodern insanının merkezi problemi güvensizlik ve bağlanamamaktır. BK da tam bu noktada kendi yaklaşımı içerisinde güven ve güvensizlik sorununa odaklanmaktadır.

    PSİKANALİZİN BAĞLANIM KURAMINA ELEŞTİRİSİ

    “Çok mekanik, dinamik değil ve psikanalizi yanlış anlayarak yorumlamaya dayanıyor.”. Bowlby, dürtü dinamiğini, ödipus komplexini, bilinç-dışı fantezileri ve süreçleri ve karmaşık bir yapıya sahip olan içselleştirilmiş motivasyon ve çatışma çözümleme süreçlerini/sistemlerini kaale almamıştır ve onaylamamıştır. BK, bedensel ayrılık deneyimini tek bir açıklayıcı değişken olarak ele almıştır kuramında. Olumsuz bağlanmayı, örneğin anne korkusunu, önemsememiştir, kuramında ona bir ağırlık vermemiştir. Ayrıca benlik gelişimindeki o bildik freudiyen evreleri de göz ardı etmiştir. Buradan bakıldığında Bowlby, psikanaliz camiasında kabul edilmesini güçleştirecek her şeyi de yapmıştır aslında :). Bowlby’nin buradaki amacı, gerçekliği gözlemlemek, araştırmak ve temsillerini yakalamak olmuştur; temsiller dünyasının gerçekliğini araştırmak değil! Ancak günümüzde BK, psikanaliz içinde bir işleve ve öneme sahiptir ve bunun yansımaları: dolaysız gözlem, bebek ve çocuk araştırmaları, kendilik/benlik deneyimi, empatinin (hemhal oluş) anlamı, duygusal ayna (yansıtma) katkılarıdır.

    Yukarıda saydığım bu alanlar psikanaliz içindeki mitolojik kavramlar olan ödipus ve elektra komplexleri ile sorgulanabilir metaforlar olan otizm, simbiyotik ilişki, içe alma gibi yorumları ideolojik olmayan bir sorgulamayla birlikte merak, şüphe ve bilimsel bir gereklilik yaklaşımıyla empirik olarak incelenmesine olanak sağlamıştır.

    PSİKODİNAMİK KURAMLAR

    Deneyim, davranışın birincil kaynağıdır ve bu deneyimlerin yorumlanması, bize, terapötik değişimin yolunu açar. Deneysel psikoloji, kendini yorumdan uzak tutar ve ağırlığı güvenilir gözlem’e verir. Spekülatif kuram oluşturmaktan kaçınır.

    1. Freud’un, 1,5 yaşındaki yeğeni Ernest Freud’u sistematik gözlemi. Haz İlkesinin Ötesinde kitabını yayınlaması. Yeni doğan servisindeki ve yoğun bakımdaki çocukları travma ve ayrılık kaygıları bağlamındaki gözlemleri.

    2. Anna Freud: Çocuk psikanalizinin kurucusu. Analitik çocuk gözlemleri. Çocuk gelişim evrelerinin gözlemleri. Alt gelir gruplarından gelen çocuklar için deneysel anaokullarını kurması.

    3. Rene Spitz: II. Dünya Savaşı sonrası, hapishaneler ve akıl hastanelerindeki çocukların direkt olarak gözlemlenmesine dayalı veriler sunmuştur. Anaklitik depresyon kavramını ilk kez kullanmış ve bir yaşındaki çocukların ben gelişiminde tanımladığı psişik organizatörler konseptini geliştirmiştir.

    4. Margareth Mahler: 60’lı yılların başında bir ve iki yaş çocuklarını ayrışma ve bireyleşme zemininde incelemiştir. Otistik ve simbiyotik gelişim evrelerini tanımlamıştır. Mahler’e kadar geçerli olan çocuk resmi, pasif, ayrışmamış ve kendini güdülerine bırakmış bir varlık olduğu yönündedir. Simbiyotik ilişki, burada, daha çok çocuğun ilişkisine dönük olarak kullanılmıştır. Ancak günümüzde çok açık bir perspektif ve paradigma değişimi söz konusudur. Bebek/çocuk, aktif bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Dornes, yetkin bir bebek tanımı yapmıştır. Stern, organize edici prensip olarak bebekte/çocukta, benlik alımlamasının gelişmesinden bahsetmiştir. Mahler, bebeğin anne ile kaynaşması ve onunla bir olmasını birincil bir deneyim ve ayrışmayı, bu kaynaşmadan hareketle gelişen bir dürtü olarak tanımlamıştır. Stern ise, ayrı varlıklar olduğunu alımlamanın bebekte/çocukta birincil bir deneyim olduğunu ve bu deneyimin ortaklıklarımızın gelişiminde ve ayrı bir birey olabilmemizde bize güvenli bir zemin sunduğunu kavramsallaştırmıştır. Buna karşın BK araştırmacıları da psikanalize yakınlaşarak yakınlık ilişkileri araştırmaları, benlik psikolojisi ve narsisizm kuramıyla ilgilenmeye başlamışlardır.

    5. John Bowlby: BK’nın kurucusu. Bowlby, anne ve çocuğu -günümüzde bu ilişkiye baba da dahil edilmiştir- birbirine geçişken ve kendini düzenleyen bir sistemin katılımcıları olarak tanımlamıştır. Bu sistem içindeki anne ve çocuk arasında oluşan BAĞlanım, karmaşık bir sistem olan İLİŞKİnin yalnızca bir parçasıdır. BK, etoloji (gelişim biyolojisi) ve gelişim psikolojisi perspektifi içeren sistemik ve psikanalitik yaklaşımları birbirine bağlar. BK’nın temel postülası, çocuğun duygusal gelişimindeki erken dönem etkilere odaklanmaktadır ve bireyler arasında tüm yaşam biyografilerinde oluşan güçlü duygusal bağlanımların ortaya çıkışını ve değişimlerini açıklayabilmektedir. Bowlby, zamanla, başlangıçtaki patolojik bakış açısını normal gelişim psikolojisi bakış açısına doğru yönlendirmiştir. İlgilendiği soru şudur: “Anne ve çocuk arasındaki ilişkinin asli doğası nedir?”.

    Bowlby’nin bu soruya yanıt arayan üç makalesi vardır:

    1.Dürtü kuramı (S. Freud), bebeğin nesne ilişkilerini (benlik temsili) nasıl kurduğuna dair yeterli açıklama sunmamaktadır. Bebekler, nesneyle (yani anneyle) yalnızca dürtülerini doyuma ulaştırmak için bağ kurmamakta; ek olarak güvenlik ve ilişki sundukları için de o nesneye yaklaşmaktadır. Fairbairn, öncelikli olanın haz ilkesinin giderilmesinin olmadığını, aksine, nesne’nin (anne) kendisi olduğunu dile getirmiştir. Bowlby ise, bebeğin amacının nesne’nin (anne) kendisi olmadığını, aksine o’nun varolma ve duygu-durumu (emniyet, güvenlik) olduğunu vurgular.

    2. Ayrılık Kaygısı Üzerine. “Ayrılık kaygısı, bebeğin/çocuğun bağlanma ihtiyacı aktif hale geldiğinde ve ama bağlanım kişisi ulaşılamaz olduğunda ortaya çıkar.”.

    3. Küçük çocukların süreklilik içeren bir yitirme/kaybetmeye dair acı ve yas deneyimlerini irdeler. Bu deneyimlerin sonucu olan üç tipik tepki gözlemler: PROTESTO, ÇARESİZLİK VE AYRILIK. Protesto: çocuk tehdit edici ayrılığın farkındadır. Ağlama, öfke, ebeveyni arama, başkalarıyla bedensel temas kurmama davranışları sergileme. Çaresizlik: Aktivitelerden geri çekilme, monoton ağlamalar, hüzün, diğer çocuklara ve sevdiği oyuncaklarına dönük agresif davranışlar sergileme. Ayrılık: Toplumsallığa geri dönüş, ilişkisellik tekliflerini (artık) reddetmeme, temel ilişki nesnesine aşırı dikkat çekici sapkın davranışlar sergileme.

    Bowlby’nin psikanalistlerce eleştirilme nedenleri:

    1. Bağlanma ihtiyacını haklılamak adına dürtü kuramını eleştirmesi

    2. Motivasyon kuramının temeline ana kaynak olarak etolojiyi (gelişim biyolojisi) koyması

    3. Ödipus komplexinin anlamını aşağılayıcı tavrı

    4. Meta psikolojiyi reddetmesi

    5. Bilişsel psikolojiye önem vermesi (temsiller kuramı ve ilişki şemaları)

    6. İntrapsişik dinamik yerine kişilerarası ilişkileri vurgulaması

    7. Araştırmaya olan ilgisi ve klinik Kasuistik’e olan ilgisizliği

    Melanie Klein grubunun Bowlby eleştirisi: “Bizler, otoplastik olarak üretilen fantezilerin, gerçeklik algımızı ve gerçekliği işleme biçimimizi belirlediğine ve reel deneyimlerimizin içsel olarak ortaya çıkan fantezilerimizi yalnızca uyarladığına (modification) inanıyoruz.”. Bu eleştiriye Bowbly’nin cevabı ise şöyledir: “Fantezilerimin içeriği, dışımızdaki dünya ile kurduğumuz deneyimlerden etkilenir ve onlar tarafından şekillendirilir yalnızca!”.

    Bowlby’nin BK’na dair ifadeleri:

    1. BK, insan olarak bizlerin, diğer insanlara güçlü duygusal bağlar geliştirme eğilimimizi bir konsept içine taşımayı denemiştir.

    2. Bağlanım, bir insanın başka bir insana kendini bağlantılandırdığı ve birbiriyle zaman ve mekanı aşan bir bağ kurduğu duygu taşıyıcı bir banttır. Birden fazla kişiye bağlanılabilir ama onlarca değil. Ruhsal ve bedensel acılar, bağlanımın açık göstergeleridir. Bağlanım, duygusal gelişimi zorunlu kılar. Ayrılık kaygısı ve genel olarak kaygı, bağlanım ihtiyacını aktive eder, güçlendirir.

    3. Bağlanma davranışı, kendimizden daha güçlü ve daha akıllı olarak alımladığımız ve tercih edilmiş olan kişiyle yakınlık ve ilişkisellik üretme amacında olan her türdeki davranış formudur. Ağlamak ve çağırmak, aramak, peşinden gitmek, sürekli askıntı olmak, paçasına yapışmak ve protesto etmek gibi. Artan yaşla beraber bağlanma davranışı türlerinin sıklığı ve yoğunluğunda azalma olur. Ama bağlanma ihtiyacı temel olarak varlığını sürdürür. Yetişkinlerde, bağlanım davranışı türleri, eğer kişi mutsuz, hasta ya da kaygılı/korkulu ise daha bir belirginleşir. Yukarıdaki seçenek kişinin çocukluk deneyimleriyle bağlantılıdır.

    4. Her yaştan insan için gerçerli kural: herhangi bir zorluk/tehlike vs belirdiğinde, sosyal desteğe sahip olan, hayatında aradığı güveni sunan vs. insanlar bulunan insanlar hem çok mutlular hem de kendilerini daha kolay gerçekleştirebiliyorlar: a)arzuları engellenen bir çocukta öfke ortaya çıkar, kaygısı, güvensiz ilişkilerle artar, aradığı desteği ve güveni ardında bulduğunda dünyasını keşfe başlar.

    Bir Davranış Sistemi Olarak Bağlanım.

    1. Tebessüm, sesler çıkarmak /agu agu, konuşmak , bağırmak, çığlık atmak, bağlanım davranışının ifade biçimleridir. İster olumlu ister olumsuz algılansın bu repertuvarı duyanda bir cevap verme tepkisi uyandırır. Bu repertuvar hayatta kalmak için gereklidir, hem güvenlik ihtiyacını giderilmesini garantiler hem de temel ihtiyaçların giderilmesini güvenceye alır. “bebek ağlıyor acıktı galiba!”

    2. Bağlanım davranışı yakınlık ihtiyacı kurduğumuz ve devamını sağlamlaştırdığımız psikolojik mekanizmaları içerir. a)çocuk kendisine bakan kişinin ilgisini uyandırmak için sinyaller üretir (örn tebessüm). b) Ağlamak ve çığlık gibi kaçınmacı davranışlar c) çocuğun , yönelim kişisine yaklaşmak için hareket etmesiyle kaslarını aktif hale getirir.

    3. Çocuğun, kendi içsel sisteminin yönettiği amaç başlangıçta fizikseldir, yani annenin yakınlığının devamını sağlamak . bu fiziksel ihtiyaca olan yakınlık, sonrasında psikolojik bir ihtiyaç olan yakınlık duygusuyla yer değiştirir; çünkü amaç nesnenin kendisi değil aksine bebeğin kendi varoluşsal ve duygusal, durumsal dengesidir. Bu psikolojik ihtiyacın çocukta sağlıklı bir devamlılık kazanması yönelim kişisinin bağlanım davranışı repertuvarına bağlıdır. Bebek/çocuk ve ebeveyn arasındaki bağlanım türü, çocuğun daha sonraki yaşam biyografisine dair ilişkilerinde kullanacağı çalışma modellerini inşa eder (bilişsel davranışçı yaklaşım açısından düşünülürse, ilişki şemalarının gelişimine tekabül eder.

    Bu içsel çalışma modelleri ya da bağlanım türleri dört tanedir:

    1. Güvenli Bağlanım: Anne çocuğun tepkilerine duyarlı , anında tepki veren ve teskin eden; çocuğun ilişki ihtiyacını kabul eden , ama çocuğun ilgisi çevredeki nesnelere yayıldığında da destekleyen sağlıklı bağlanım.

    2. Güvensiz /Kaçınıcı Bağlanım: çocuğa istemeye istemeye bir ilgi. “dostlar alışverişte görsün”. Çocuğun yalnızlığını içe kapanmasını giderek pekiştirici ebeveyn tutumları (Buradaki psikodinamik: “yalnız başıma uslu uslu oynar ve annemi yardıma çağırıp rahatsız etmezsem annem beni sever ya da onun onayına mazhar olurum!”) Bu çocukların yakınlık ilişki ihtiyacına ebeveynler tarafından büyük bir ket vurulmuştur ve kendilerini reddedilmiş hissederler. Reddedilmeye dair hiç gösteremedikleri ve bir türlü ifade edemedikleri temel bir öfkeye sahiptirler. O yüzden yüzlerinde öfkelerini gizleyen bir maskeyle dolaşırlar.

    3. Güvensiz / İkircikli bağlanım: Keyfi anneler. bir var bir yoklar. bazen çok sıcak ve sevecen ve anında ilgili, teskin edici ve bazen de reddedici ilgisiz. sürekli talepkarlar ve askıntılar ve yetişkinliklerinde çevrelerine karşı ilgisiz ve meraksız. Bağlanım davranışı sistemleri , kronik olarak aktif halde. Labratuvar ortamı deneylerinde / gözlemlerde , yabancılara karşı çaresizlik davranışı içeren bir repertuvara sahipler. kaygı düzeyleri yüksek. Bağlanım kişisinden biraz uzak kaldıklarında çaresizlikleri, beceriksizlikleri, güvensizlikleri ve öfkeleri (anneye karşı) hemen su yüzüne çıkıyor ve sakinleştirilmeleri çok zor. Bu bağlanımdaki çocuklar ve sonrasındaki yetişkinler, güvensiz ve ikircikli (ambivalent), çünkü kişilik yapıları hem bir yakınlık arzusu ve hem de kızgınlık duygularının karışımından oluşmaktadır.

    4. Güvensiz-Dezorganize Bağlanım: Ebeveynlerle travmatik deneyimi olan çocuklar bunlar. Örneğin borderline kişilik gelişimi.Ebeveynlerin kendilerinin henüz çözümlememiş oldukları bir travma varken, çocuk sahibi olmaları ve bu travmayı çocuklarına aktarmaları söz konusu. Bağlanım davranışında hiç bir güvenli zemin yok. Yetişkinlikte kendi içsel bağlanım ihtiyacına tamamen ket vurma, empatik kur(a)mama (örn. anti-sosyal kişilik-sosyopati vs). Çok yüzeysel, genel, tek yönlü, katı ve biçimsel ve içinde bulundukları yaş ve gelişim evresiyle örtüşmeyen bağlanım kuruyorlar. Çocukluklarında suistimale/tacize/tecavüze uğramış ya da aşırı ihmal edilmiş çocuklar genellikler bu tipte bir bağlanım geliştiriyorlar. Klinik uygulamalarda bu bağlanım tipindekiler borderline kişilik bozukluğu ya da agorafobi tanısını sık alıyorlar. Forensik tanılar da sık konuluyor. Şizofreni tanıları da yine sıklıkla mevcut bu grupta.

    Birbirini tamamlayıcı ilişki kombinasyonları (güvenli-güvenli; kaçınıcı güvensiz-ambivalent güvensiz; dezorganize, travmatik-dezorganize,travmatik), bir yanıyla ideal partner ilişkilerini oluşturabilirler; öte yanıyla da bu partnerler birbirlerinde duygu durum küntlüğüne/katılaşmasına yol açabilirler. Özellikle kaçınıcı tipte kurulan partner ilişkilerinde. Wardetzki (2003), ambivalent tipin iki katlı kaygısından söz eder. Yakınlaşmadan duyduğu kaygı ve terk edilme kaygısı. Yakınlaşıldığında yutulacağından korkar ve kendinden uzaklaşıldığında da yalnız kalacağından. Onun partnerine olan bu ambivalent tutumu, sevgi duygularını göstermesi, vermesi ve kabul etmesinde yetersiz kalmasına yol açar.

     

  • Çocuk ve Ergenlerde EMDR

    Çocuk ve Ergenlerde EMDR

    Çocukların yaşamış olduğu, tank olduğu, bağlanma yaşadığı kişinin yaşadığı olaylar ya da anlatılan olumsuz anıların kendisinde yarattığı negatif duygu ve düşüncelerin iyileştirilmesinde kullanılan bir psikoterapi yöntemidir. Çocuklarla EMDR uygulamasına, oyun ve sanat terapisi eşlik edebilir. EMDR, Türkçe açılımıyla ‘Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme’ anlamına gelen bir terapi tekniğidir.

    Çocuk ve ergenlerde EMDR uygulanan ve etkili olduğu alanlar; travmalar, kaygıya bağlı sıkışma noktaları, çocuk patolojisinin travmaya bağlı olduğu durumlarda EMDR etkilidir. Bağlanma sorunları, depresyon, davranış bozuklukları, doğum travmaları, kayıplar, kazalar sayılabilir.

    Çocukluk travmalarının uzun dönem sonuçlarında anne-baba tutumlarının etkisi yüksektir. O nedenle anne-baba da terapiye zaman zaman katılır. Eğer onlarda tetikleniyorsa anne-baba ile de çalışılması gerekir. Çocuklar büyükler üzerinden travmayı yaşantılarlar.

    EMDR yönteminin çocuklardaki yansıması çok hızlı ve etkili olmaktadır. Çocuk ve ergenlerle EMDR yöntemiyle çalışırken sözel ifadeler, kognisyonlardan çok hayal gücü ve açık net ifadeler kullanmak gerekir.

    Ayrıntılı bilgi için bu konuda eğitim almış bir uzmandan bilgi almanız uygun olacaktır.

  • OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE BESLENME

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE BESLENME

    Okul öncesi dönemde çocukların beslenme alışkanlıkları gelişimin önemli bir yönünü
    oluşturmaktadır. Çocukların ne yedikleri iskeletteki büyümeyi, beden şeklini ve hastalıklara
    karşı olan bağışıklık düzeyini etkiler.(Santrock, 2011) Bu nedenle, çocukta doğru bir yeme
    alışkanlığı oluşturmak son derece önemlidir.
    Çocuklarda yeme alışkanlığını etkileyen faktörlerin en başında çocuğun bakımını
    sağlayan kişinin yani anne-babasının davranışları gelmektedir. İlk çocukluk dönemindeki
    yeme davranışı, çocuğun bakımını sağlayan kişi çocukla beraber, düzenli bir yeme
    programıyla yemek yediğinde; çocuğa sağlıklı yemek yeme konusunda model olduğunda,
    yemek zamanlarını keyifli hale getirdiğinde ve belirli beslenme biçimlerine katıldığında
    gelişmektedir. (Santrock, 2011)
    Çocuklar için beslenme, uyku gibi temel gereksinimlerin belli bir rutinde olması son
    derece önemlidir. Araştırmalar, düzenli beslenen ve uyuyan yetişkinlerin bu alışkanlıkları
    büyük ölçüde çocukluk zamanlarında kazandıklarını göstermektedir. Ayrıca yemek yemesi ve
    uyuması belli bir rutine bağlı olmayan çocuklarda, yemek ve uyku açısından davranış
    problemleri ile karşılaşılmaktadır. Bunun nedeni, özellikle okul öncesi dönemdeki çocukların,
    sosyo-duygusal gelişim açısından sürekli sınırları test eden bir yapıya sahip olması ve
    kendisine söylenen ve yapılanları unutmamasıdır. Eğer bir çocuk bir gece 21:00'de yatıyor, bir
    diğer gece 23:00'de yatmasına ses edilmiyor ise; çocuk 21:00'de yatması istendiğinde bu
    sınıra itiraz edecek ve inatlaşmaya gidecektir çünkü önceden buna ses çıkarılmadığını
    bilmektedir. Yemek konusunda da aynı şey geçerlidir. Örneğin aile düzenli bir yemek yeme
    rutinine sahip değilse, çocuk anne-baba kendi istediği saatte yemek yedirmek istediğinde
    problem çıkaracaktır.

    Çocuk için anne-babanın ne söylediği kadar ne yaptığı da son derece mühimdir.
    Örneğin, sofrada anne tabaklara brokoli koyuyor kendisi yiyor ancak baba bu yemeği
    yemiyorsa, büyük ihtimalle çocukta brokoli yemeyecektir. Çünkü burada çocuk, model alarak
    öğrenmektedir. Babasının brokoli yemediğini öğrenen bir çocuğun brokoliyi yemesini
    beklemek doğru değildir. Anne-baba olarak sağlıklı yemek yeme konusunda model olmaktan
    kasıt budur. Çocuklar anne babasının beslenme alışkanlığını kopya eder. Sürekli et yiyen bir
    ailede, anne çocuğuna arada sebze yedirmeye çalışıyor fakat bunu başarmakta zorluk
    çekiyorsa bunun sebebi sebze yemenin belli bir rutinde gerçekleşmemesi ve çocuğun ailenin
    beslenme alışkanlığını kopya etmesinden kaynaklanmaktadır.
    Yemek yerken televizyonun açılması, çocuğun i-pad, telefon gibi cihazlarla
    oyalanması yanlış tutumlardandır. Çocuklar en başta bu gibi oyalayıcılarla yemek yiyebilir
    ancak bir süre sonra bunlar dahi onun yemek yemesi için yeterli olmayabilir. Aynı zamanda
    bu şekilde bir yeme alışkanlığına sahip çocukların yetişkinliklerinde de bu tutumu
    sürdürmeleri ihtimali yüksektir. Televizyon karşısında yemek yeme; obezite, yüksek kolestrol
    gibi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Leann Birch’in araştırmasına göre, problem
    televizyon izlemekten değil, televizyon izlerken yenilen yemek miktarına veya tadına dikkat
    edilmediğinden, fazla yemek yemekten kaynaklanmaktadır. (Birch, 2006)

    Neler Yapılabilir?

     Günümüzde annelerin de çalışma hayatına katılması, çalışma saatlerinin uzaması, çalışan
    annelerin yorgun olması gibi sebepler yemek saatlerinin belli bir rutine ayarlanmasını
    zorlaştırmıştır. Ancak çocuklar bir ailenin en değerli hazinesidir, bu yüzden onlar için
    özveride bulunulması oldukça önemlidir. Bu nedenle kahvaltı, öğle yemeği, akşam
    yemeğinin belli bir rutinde olmasına dikkat edilmelidir.

     Anne-baba ya da bakım veren diğer kişilerin sağlıklı yemek yeme konusunda model
    olması gerekir. Anne-babanın da yemek seçmemesi gerekir. Ayrıca anne-baba ben eve
    gelirken atıştırdım diye akşam yemeğinde sofraya oturmuyorsa ya da oturup bir iki bir
    şey yiyorsa çocuğunun da onu taklit edebileceği unutulmamalıdır.

     Yemek yerken çocuğun sadece yemek yemeye odaklanmasına dikkat edilmelidir.
    Televizyon, telefon gibi cihazlar yemek yerken kapalı ve uzak tutulmalıdır. Yemekler

    masada yenilmeli, televizyon karşısında koltukta, çocuk oyuncaklarıyla oynarken yemek
    yedirmekten kaçınılmalıdır.

     Yemek yemeyi çekici hale getirmek için çocuğa özel çatal kaşık tabak kullanılabilir.
    Örneğin çocuk Spiderman karakterini seviyorsa, yemeği Spiderman tabağında
    sunulabilir.

     Çocuk sebze yeme alışkanlığı kazanmamışsa, bu alışkanlığı kazandırmanın zorlu
    olabileceği ve uzun sürebileceği unutulmamalıdır. Başlangıç olarak sebze yemekleri
    tadımlık olarak ana yemeğin yanına eklenebilir. Anne baba olarak mutlaka bu esnada
    sizin de bu yemeği yemeniz gerektiği unutulmamalıdır. Yemeği yerken anne baba olarak
    birbirinize “Mmm ne kadar da lezzetli olmuş.”, “bu yemek çok faydalı beni hastalıktan
    koruyacak” tarzı cümleler söyleyerek çocuğunuzun o yemeği yeme konusundaki
    merakını kamçılayabilir, sizi taklit etmesini teşvik edebilirsiniz.

     Yemek yemediği için çocuğu cezalandırmak, kısa vadede işe yarasada uzun vadede işe
    yaramaz. Yemek yemediği için çocuğu bir şeylerden mahrum bırakmak onun için yemek
    yemeyi bir koşul, görev haline getirir. Eğer çocuk bir öğünü yememek konusunda sizinle
    inatlaşmaya giriyorsa ısrar edilmemelidir. Ancak ilk önce, bir diğer öğüne kadar yemek
    yiyemeyeceği, aç kalacağı anlayabileceği şekilde ona anlatılmalıdır. Eğer buna rağmen
    yememekte inat ediyorsa, bir diğer öğüne kadar çocuğa yemek verilmemelidir. Örneğin
    çocuğunuz öğle yemeği yemediyse akşam yemeğine kadar çocuğunuza herhangi bir şey
    yedirmeyin. Özellikle bu öğünler arasında çocuğunuza cips, çikolata gibi abur cuburlar
    vermekten kaçının. Aksi takdirde çocuğunuz yemek yemediği için ödüllendirilmiş gibi
    olacaktır. Eğer ara öğün olarak çocuğunuzun meyve yeme alışkanlığı varsa bunu devam
    ettirin ancak yemek yemediği için normal rutinden fazla meyve yedirmeyin. Eğer ara
    öğün akşam yemeğine yakın yedirilirse, çocuğun iştahının tıkanabileceği
    unutulmamalıdır. Akşam yemeğinde ise öğle yemeği yemediği için tabağın tepeleme
    doldurulmaması gerekir. Normal öğün miktarını verin, eğer kendisi isterse fazlasını
    koyun.

  • ÇOCUKLARDA KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    ÇOCUKLARDA KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kıskançlık, bir kişinin ya da bir ilişkinin yitirilmesine dair duyulan korku sonucu yaşantılanan karmaşık ve olumsuz bir duygudur. Hayatın pek çok döneminde, pek çok kişi ve duruma karşı hissedilen bu duygu, çocuklukta en çok kardeşler arası ilişki dinamiğinde kendini göstermektedir.

    Her çocuk yeni geleni kıskanır ve bu çok doğaldır. En uyumlu kardeşlik ilişkilerinde, başından beri durumu kabullenmiş görünen çocukta bile bu duygu deneyimlenir. Bu noktada önemli olan; çocuğun bu kıskançlığını arttıracak davranışlarda bulunmaktan kaçınmak, bu duygusu ile başa çıkabileceği enstrümanları ona sağlamaya çalışmak, kendini ifade etmesine her fırsatta izin vermek ve buna dair onu teşvik etmek ve en önemlisi de ona olan sevginin değişmediğine dair onu temin etmektir.

    Bazen kısa süreli ve dönemlik, özellikle en başlarda ve kardeşin yürüyüp konuşmaya başladığı dönemde yaşanan kıskançlık durumları, bazı çocuklarda devamlı ve şiddetli bir hal alabilir. Anne baba bu noktada var olan tutumlarını gözden geçirmeli ve kimi değişikliklere gitmelidir. Kardeşe şiddet gösterilmesi gibi durumlarda ise gerektiğinde bir uzmandan yardım almak, aile içi ilişkilerin zarar görmesinin önüne geçecek, daha huzurlu ve tatminkar bir aile yaşamı elde etmeye olanak sağlayacaktır.

    Neler Yapılabilir?

    • Anne-baba, annenin hamileliğinin haberini yakın çevresi ile paylaşmaya başladığı ilk günden itibaren çocuğuna bu haberi vermelidir. Çocuğun anne-babası dışında herhangi bir kişiden bu haberi yanlışlıkla duyması, yıkıcı etkilere sebebiyet verebilir.

    • Ebeveynlerin aileye katılacak yeni bireye dair çocuklarının davranış ve düşünceleri konusunda kaygılı olması, çocuk tarafından hissedilir. Çocuklar, yetişkinlerin davranışlarındaki küçük değişiklikleri dahi fark eder ve bundan etkilenir. Bu nedenle en başta anne babanın bu konuda sakin olması ve doğal davranması gereklidir.

    • Bebek ile ilgili hazırlıklara çocuğun katılması, kardeşinin isim seçimi konusunda onun da fikrine danışılması önemlidir. Çocuğunuzu bu sürece dahil etmeniz, onun kendini ötekileştirmesini engelleyecektir.

    • Hamilelik döneminden önce eğer çocuğun bakımıyla ilgili tüm sorumluluk annede ise, baba ya da yakın aile üyelerinden biri, hamilelik döneminde bu sorumluluğu anne ile paylaşmaya başlamalıdır. Bu, hamileliğin son safhalarında, doğum sırasında ve doğum sonrası dönemlerde anne kendisi ve yeni doğan bebeği ile ilgilenirken, çocuğun kendini ihmal edilmiş hissetmesinin ve alışkın olduğu rutinin bozulmasının önüne geçer.

    • Çocuğu olabilecek değişikliklere bilişsel olarak hazırlamak önemlidir. Çocuğunuzla bu gibi değişiklikler üzerine konuşmalar yapın, onun kendini bu konuda ifade etmesine izin verin. Duygu ve düşüncelerini ifade etmesi için onu teşvik edin. Bir bebeğin ne gibi ihtiyaçları olabileceğini ona açıklayın.

    • Hem hamilelik döneminde hem de doğum sonrasında çocuğunuza, ona olan sevginizde hiç bir değişim olmadığını, her daim onu çok seveceğinizi hem sözel hem de davranışlarla anlatmak çok önemlidir. Anne ve babanın ona ayrı bir zaman ayırması, ona değer verdiğini belli etmesi, çocuğun kendini dışlanmış, ihmal edilmiş, eskisi gibi sevilmediğini hissetmesini engeller, özgüveninin sarsılmasının önüne geçilmiş olur.

    • Kardeşler arası rekabeti teşvik eden davranışlardan kaçının. Bir davranışı yapması için kardeşini örnek vermek, çocuğunuzu sevdiğinizi göstermek için bebeğin davranışlarını yermek gibi tutumlar kardeş kıskançlığını arttıran en önemli nedenlerden biridir. Aynı zamanda çocuklarınızla birlikteyken birini övmek, ön plana çıkarmak da hatalı tutumlardandır.

    • Çocuğunuza sürekli sen “ağabey oldun, abla oldun” söylemleri ile yaklaşmak, onun birdenbire büyümesi konusunda baskı hissetmesine neden olur. Onun da çocukluğunu doya doya yaşamaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle bu tarz söylemler sürekli tekrar edilmemelidir.

    • Kardeşlerin sürekli anlaşmasını, tartışmadan geçinmesini beklemek doğru değildir. Elbette arada tartışmalar çıkacak, anlaşmazlıklar olacaktır. Bu noktada doğru tutum, ufak tartışmalarda araya girmeden onların problemi çözmelerine izin vermek olacaktır. Böylece bu gibi deneyimlerden yola çıkarak problem çözme becerilerini geliştirmeleri desteklenmiş olur. Sizin müdahale etmeniz gereken şiddetli tartışmalarda ise birini diğerinden üstün tutmayın, tartışmalarda taraf olmak kıskançlığı tetikler. “Kim başlattı?” gibi bir soru sorarak bir diğerini taraf olarak tutmak yerine, verilecek cezalarda ya da mahrum bırakmada her ikisine eşit şekilde yaptırım uygulayın. Örneğin bir oyuncağı paylaşamama nedeniyle tartışma çıktıysa oyuncağı alarak aralarındaki sorunu çözene kadar oyuncağın sizde kalacağını söyleyebilirsiniz.

    • Eğer çocuk kardeşi ile ilgili olumsuz paylaşımlarda bulunuyorsa kınanmamalıdır. Böyle bir tutum onun içine kapanmasına, kendini ifade etme konusunda temkinli olmasına yol açar. Bunun yerine olumsuz ifadeleri rasyonel bir tutuma çekmeye çalışmak, ona onu anladığınız izlenimini vermek önemlidir.

    • Ailenin bir bütün olduğu duygusunu vermek önemlidir. Bu açıdan birlikte yapılan aktiviteler önem kazanır. Ailenin tüm fertlerinin katılacağı etkinlikler planlamak ve uygulamak hem ailenin yeni ferdinin hem de çocuğun kendisini bir bütün hissetmesine yardımcı olacaktır.

  • FARKLI ANNE-BABA TUTUMLARI VE BU TUTUMLARIN ÇOCUKLARA OLAN ETKİSİ

    FARKLI ANNE-BABA TUTUMLARI VE BU TUTUMLARIN ÇOCUKLARA OLAN ETKİSİ

    Çocuk eğitiminde en temel noktalardan birisi, ebeveynlerin çocuklarından beklediği davranışlar ne ise, onların da o davranışlar içinde bulunup onlara model olması gerektiğidir. Çocukların çeşitli olaylar karşısında ortaya koyduğu davranışların temelinde anne babasından gördükleri rol oynamaktadır.

    Anne baba tutumları, çocukların yetişkinlik döneminde diğer kişilerle olan ilişkilerini, mesleki ve okulda yaşamındaki davranışlarını, uyum yeteneklerini ve seçimlerini etkiler. Yine, çocukların karakter özelliklerini etkileyen unsurlardan biri, ebeveynin özellikle 0-6 yaş döneminde çocuğa olan tutumudur. Bu nedenle anne babaların çocukları ile kurdukları iletişimin yapısı, davranış stilleri, gösterdikleri tutumlar çok büyük önem taşımaktadır.

    Yavuzer(1998), farklı anne baba tutumlarının 6 başlık altında toplanabileceğini söyler. Bu tutumlar şu şekildedir;

    BASKICI VE OTORİTER TUTUM

    Aşırı baskıcı ve otoriter bir tutuma sahip anne babalar, genellikle çocuklarını sürekli eleştiren, cezalandıran, yargılayan bir davranış stili gösterirler. Çocuklarının çabalarını görmez ancak en ufak bir hatasında, yanlışında eleştirel ve suçlayan bir tavır alırlar. Onlar için uyulması gereken bir sürü kural vardır ve çocuğun bu kurallara itaat etmesi gerekmektedir. Hakim olan ve karar verici mercii her daim anne babadır. Böyle yetişen bir çocuk, dıştan denetimli bir kişilik oluşturur. Aşağılık duygusu geliştirebilir. Sürekli ağlayan, isyan eden çocuklar haline gelebilirler. Bu tarz baskıcı bir ortamda yetişen çocuklar, aşırı isyankar ya da aşırı boyun eğici bir yapı geliştirebilirler. Davranış ve uyum problemleri meydana gelebilir, duygu ve düşüncelerini kolaylıkla ifade edemeyebilirler.

    GEVŞEK TUTUM(ÇOCUK MERKEZCİ AİLE)

    Çocuk merkezci aileye, genellikle orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan ailelerde ya da çocuğun kalabalık yetişkinler grubu içinde yetişen tek çocuk olması halinde sıklıkla rastlanır.(Yavuzer, 1998) Böyle bir ortamda, hakimiyet çocuktadır. Onun istekleri en önde gelir ve ailedeki diğer bireyler bu isteklere kayıtsız şartsız uyarlar.

    Çocuk merkezci aile ortamında büyüyen bir çocuk, zaman içinde doyumsuzluk geliştirecektir. Her istediği yapılan, “hayır” kelimesinin anlamını öğrenmeyen bir çocuk isteklerini arttırarak devam ettirecektir. Çünkü çocuk, yaşamının erken dönemlerinden itibaren, her isteğinin karşılanacağı ve isteklerinin emir niteliğinde olduğu beklentisi geliştirmiştir. Bu durumda, anne babasına saygı duymaz ve isteklerinin yerine getirilmemesi durumunda yaş arttıkça olumsuz tepkilerinin dozajı da artar. Her isteğini yaptırmayı alışkanlık haline getiren çocuğun, yaşamının ilerleyen dönemlerinde sorunlar yaşaması kaçınılmaz hale gelir. Toplumsal kurallara uyum sağlamakta zorlanır, yasakları delmek için kendinde hak görür. Okul, iş gibi yaşam alanlarında var olan kurallar onun için bir külfet haline gelir ve bu nedenle başarısızlık yaşayabilir.

    DENGESİZ VE KARARSIZ TUTUM

    Dengesizlik ve tutarsızlık, anne-baba arasındaki görüş ayrılığında olabildiği gibi, anne veya babanın gösterdikleri değişken davranışlar biçiminde de görülebilir.(Yavuzer, 1998)

    Anne babanın çocuğun yanında, çocuk konusunda birbirlerini eleştirmeleri, çocuğun bir istek ya da bir davranışına bir ebeveynin hayır derken diğer ebeveynin evet demesi dengesiz ve kararsız tutum örneklerindendir. Çocuk için konulan bir kurala tek bir ebeveynin özen göstermesi, kararların tek bir ebeveyn tarafından konulması, ebeveynler arasında iyi polis-kötü polis ayrımı, çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkiler.

    Anne ya da babanın şahsından kaynaklı yaşanabilecek dengesizlik ve kararsızlık, ebeveynin çocuğun bir davranışına kendi istek ve ihtiyacına göre evet ya da hayır demesi ya da izin vermesi-vermemesi şeklinde görülebilir. Örneğin, ebeveyn kendini iyi hissederken çocuğun gürültülü bir müzik aleti çalmasını desteklerken, kendini yorgun/kötü hissederken aynı müzik aletini çalmasına kızar. Ya da sözünü dinletemeyen bir anne/babanın çocuğuna giderek yükselen bir sesle bağırması, vurması, hemen ardından özür dileyerek ona sarılması dengesiz ve kararsız tutuma örnek verilebilir.

    Böyle bir tutumla yetişen çocuklar, hangi koşulda nasıl davranacağını bilemez hale gelirler. Hangi davranışın uygun hangi davranışın uygunsuz olduğunu kestiremezler. Çünkü bir davranışın uygun olması ya da olmaması, davranışın kendisinden ziyade ebeveynlerinin ruh haline bağlıdır. Bu durumda çocuk, içsel olarak huzursuz olur, ileride dengesiz ve kararsız bir yapı geliştirebilir.

    İLGİSİZ VE KAYITSIZ TUTUM

    İlgisiz ve kayıtsız tutum, anne babanın çocuğun istek ve ihtiyaçlarını göz ardı etmesi, çocuğun duygusal doyum almasını engellemesi, çocuğu ve yaptıklarını görmezlikten gelerek dışlaması anlamına gelmektedir. Duygusal istismar olarak sayılan bu tür davranışlar, çocuğun sosyo-duygusal gelişimine çok büyük zararlar verir.

    Bu tür tutumların süregeldiği bir aile ortamında çocuk ile ebeveynleri arasında bir iletişim kopukluğu söz konusudur. Çocuk, kendini ifade etmek, ilgi görmek için sürekli çabalar ancak karşılık bulamaz. Yapılan araştırmalar, ilgisiz ve kayıtsız anne-baba tutumunun çocuğun saldırganlık eğilimini güçlendirdiğini ortaya koymuştur. Anne babanın ilgisizliği nedeni ile çocuk çevresindeki nesne ve insanlara zarar verebilmektedir.

    AŞIRI KORUYUCU TUTUM

    Aşırı koruyucu tutum, ebeveynin çocuğa gereğinden fazla özen göstermesi ve kontrol etmesi anlamına gelir. Daha çok anne-çocuk ilişkisinde ortaya çıkan bu aşırı koruyuculuğun ardında, annenin duygusal yalnızlığı yatmaktadır (Yavuzer, 1998). Bu tutuma sahip bir anne, çocuğun gelişimi ile paralel giden öz bakım becerilerini geliştirmesini engeller. Öyle ki çocuk 10 yaşında dahi annesinin elinden yemek yiyen bir çocuğa dönüşebilir, ergenlik çağında annesi ile uyumak isteyebilir.

    Böyle bir tutuma maruz kalarak yetişen çocuklar, yetişkinlik hayatlarında diğer insanlara bağımlı, kendi kararlarını kendileri veremeyen, bağımsızlığını kazanamamış bireylere dönüşme tehlikesi taşırlar. Kendi kararlarını vermesine, öz bakım becerilerini yerine getirmesine imkan tanınmayan çocuklarda özgüven duygusu, sosyal gelişim zedelenir. Sorumluluk duygusu ve bilinci gelişemez.

    GÜVEN VERİCİ, DESTEKLEYİCİ VE DEMOKRATİK TUTUM

    Güven verici, destekleyici ve demokratik tutum, ebeveynlerin çocuklarına karşı hoşgörü sahibi olmaları, onları desteklemeleri, çocukların bazı kısıtlamalar dışında, arzuladıklarını diledikleri biçimde gerçekleştirmelerine izin vermeleri anlamına gelir. (Yavuzer, 1998)

    Demokratik bir tutuma sahip anne babalar, çocuklarının duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilecekleri bir ortam sağlarlar. Aile ortamının çocuğa kendi benliğini tanımlama fırsatı vermesi, çocuğun sağlıklı bir biçimde olgunlaşmasını sağlar.

    Yapılan araştırmalar sonucunda, anne-babaların çocuklarını denetlemek için ikna etme yolunu kullanmaları ve destekleyici tutum içinde olmaları halinde, çocukların sağlıklı bir psikososyal gelişim yaşadıkları ve ebeveynin beklentilerine daha olumlu cevap verdikleri görülmüştür. (Yavuzer, 1995)

    Bu tutuma sahip ebeveynler, kabul edilen ve edilmeyen davranışları net bir biçimde betimler ve bunlar konusunda istikrarlı davranırlar. Gereken sınırları çizer ve bu sınırlar içinde çocuğu özgür bırakırlar. Çocuğun söz hakkı vardır, duygu ve görüşlerini ifade etmesi desteklenir. Sevgi ve teşvik görür. Bu sayede çocuğun özgüveni gelişir ve çocuk ileride sorumluluk sahibi, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygılı, kendi duygu ve düşüncelerini tanımlayabilen ve bunları ifade etmek konusunda zorluk yaşamayan bir yetişkin haline gelir.

  • GELİŞEN TEKNOLOJİ VE ÇOCUKLARIMIZ

    GELİŞEN TEKNOLOJİ VE ÇOCUKLARIMIZ

    Şu sıralar 30’lu yaşlarını süren ve çocuk sahibi olan anne babaların hep konuştukları ortak bir
    konu var; Bizler küçükken dışarıda arkadaşlarımızla birlikte zaman geçirir, top oynar, bisiklet sürerdik.
    Zamanın nasıl geçtiğini bir türlü anlayamazdık. Hatta dışarıdan eve girmek istemediğimiz için Anne ya
    da babamızdan sağlam bir fırça yerdik ama ertesi ve sonrasındaki günlerde yine kendi bildiğimizi
    yapardık. O günler eğlenceliydi, o günler neşe doluydu, paylaşmanın ve arkadaş olmanın tadı o
    günlerde başkaydı…
    Yine aynı anne ve babalar kendi çocukları ile ilgili bu konuda bir serzenişe de sahip
    olabiliyorlar haklı olarak; benim çocuğum sokağa çıkmıyor, benim çocuğum arkadaş edinme
    konusunda isteksiz, sürekli bizimle birlikte olmak istiyor bu esnada da elinde ya bir cep telefonu, ya
    bir tablet ya da oyun oynayabileceği başka bir teknolojik cihaz var…
    Hatırlar mısınız bizlerin, hani şu şimdilerde 30’lu yaşlarını süren kuşağın çocukluk
    dönemlerinde sadece birkaç teknolojik cihaz vardı. Bu cihazlara dokunmak, onları kurcalamak ve
    kullanmak belki pek çoğumuz için anne ve babasından izin alınmasını gerektiren bir anlama sahipti.
    36 poz çeken fotoğraf makineleri, besledikçe ekrandaki görüntüsü büyüyen sanal bebekler, hatta
    evimizin baş köşesine yeni yeni teşrif etmeye başlamış üstü belki de dantel örtüyle örtülü o kocaman
    bilgisayarlar. Hatırladınız değil mi, hani şu internete bağlanmak için 146’yı aradığımız bilgisayarlar.
    Neden uzaktı ya da zordu o günlerde bu imkanlara ulaşmak? Pek çok sebebi olabilir maddi
    koşullar belki, belki de ihtiyaçlarımızın henüz teknoloji alanına doğru kaymamış olması , belki de bakış
    açımız, kişisel ya da sosyal alanda dışarıda geçirilebilecek zamanın bizim için değerli olduğunu
    bilmemiz ve de ülkemize ithal edilen ürünlerle ilgili var olan şartlar…
    Son zamanlarda akıllı telefon ya da tabletle tanışmamış bir çocuğun varlığından söz etmek
    neredeyse mümkün değil gibi görünüyor. Üstelik bu araçlarla tanışma zamanı maalesef ki 2-3
    yaşlarına kadar inmiş durumda. Bu da ister istemez anne ve babaları endişelendiriyor.
    Peki buna neden olan şey ne? Neden çocuklar artık eskiden olduğu gibi dışarıda oynamak
    yerine evde tek başına olmayı tercih edip cep telefonu ya da tabletlerle zaman geçiriyor? Bunun
    bizlerin kontrol edebileceği ve edemeyeceği pek çok nedeni olabilir. Daha çok kontrol edebileceğimiz
    nedenler üzerinde durmak istiyorum. Birincisi evde akıllı telefon ya da tabletle zaman geçiren bir
    Anne ve Babanın varlığı diyebiliriz belki, buna ek olarak bazen yetişkinlerin olduğu ortamda çocuğun
    bir nebze “oyalanabilmesi, uslu durması” için ebeveynlerden birinin akıllı telefonunu çocuğa vermesi,
    akıllı telefonlarının ve içindeki oyunların artık çocuklar arasında maalesef ki bir sosyalleşme aracı
    haline gelmesi, okulda bir araya gelen çocukların çoğu kere bu konu üzerine dialog kuruyor olması,
    arkadaşlarından birinin bu cihazlara rahatlıkla erişim sağladığını gören bir çocuğun neden benim yok
    demesinin ardından belki çevresiyle bu konuda rekabete girmesi, ardından Anne ve Babanın
    istemeden de olsa buna araç olması…Bunun dışında burada yazmakla bitiremeyeceğimiz pek çok
    farklı neden de bu alışkanlığın oluşmasında katkı sağlıyor olabilir.

    Peki bu alışkanlık ya da bağımlılık durumu çocuklarımızı nasıl etkiliyor?
    Akıllı telefonların yaydığı manyetik dalgaların olumsuz etkilerine maruz kalınması durumu
    ortaya çıkıyor,
    Odaklanma ve dikkat problemleri ortaya çıkıyor: çocuk sanal dünyada o kadar renkli ve çeşitli
    uyarıcılarla etkileşim haline geçiyor ki gerçek dünya zamanla ona tekdüze gelmeye başlıyor ve ilgisini
    kaybedebiliyor. Derslerinden uzaklaşıyor,
    Gerçeği değerlendirme ve muhakeme yapma gücünün zayıflamasına sebep oluyor,
    Bağımlı durumdaki bir çocuğa bu konuda kısıtlamalar getirildiğinde Ebeveyn ve çocuk
    arasındaki ilişkinin bozulmasının zemini oluşuyor,
    Sanal dünyada var olan oyunlardaki zorbalık unsurlarının gerçek dünyaya taşınması riski söz
    konusu oluyor, çocuk arkadaşlarına karşı kaba bir tutum taşımaya başlıyor,
    Arkadaş çevresinden ve sosyal ortamlarından uzaklaşılmasına neden oluyor,
    Sorumlulukların yerine getirilmesinin önünde engel oluyor,
    Uykusuzluk, baş ağrısı, görme kusurlarına sebep oluyor, düzenli beslenmenin önüne geçiyor,
    sürekli aynı pozisyonda bir etkinlik yapmak zamanla kas ve iskelet sistemini de olumsuz etkiliyor,
    Internet’in ve akıllı telefonların sınavlarda kopya aracı olarak kullanılma olasılığı ortaya
    çıkıyor,
    Internet ortamı sadece çocukların olduğu bir ortam değildir, art niyet taşıyan yetişkinlerde bu
    ortamdadır dolayısıyla bu kimselerin çocuklarla iletişime geçme olasılığı artıyor.
    Neler yapılabilir?
    Çocuklara elbette baskı ve tehdit ile yaklaşılması işe yaramayacaktır. Onların günlük hayatta
    kendi yaşına uygun sorumluluklar almasına destek olmalısınız, sorumluluklarını yerine getirdikçe
    başarılarını övmeniz onlara iyi gelecektir. Mutlaka bir program dahilinde sizin izin verdiğiniz sürede ve
    sizin izin verdiğiniz oyunları oynayabileceklerini onlara iyi anlatmalısınız, ebeveyn filtrelemesinin
    kullanılması yararlı olacaktır. Interneti sürekli açık bırakmamanızı, zaman zaman şifrenizi
    değiştirmenizi tavsiye edebilirim. Bu tip konularda karar verici mekanizmanın sizler olduğunu mutlak
    surette anlamaları gerekmektedir. Ama tüm bunlardan önemlisi çocuğunuza zaman ayırmanız,
    ayırdığınız zamanı nasıl geçireceğiniz hakkında bir fikre sahip olmanızdır. Olumlu rol model olan Anne
    ve Babalar şüphesiz ki çocuklarının Bedensel ve Psikolojik gelişimine en doğru ve gerekli katkıyı
    sağlayacaktır.
    Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırdığı inkar edilemez fakat az evvel bahsettiğim sorunlara da
    neden olduğu aşikar. Burada biraz da bizlerin teknolojiyi nasıl kullandığı sorusu ortaya çıkıyor ne
    dersiniz?

  • Perkütan endoskopik gastrostomi (peg)

    Çeşitli kronik hastalığı nedeni ile (nörolojik problemi olan spastik hastalar, SSPE hastaları, kanserli çocuklar, kistik fibrozis, yarık dama, doğuştan yemek borusunun tıkanıklıkları gibi) ağızdan normal beslenemeyen çocukların Uzun dönemli enteral (sindirim sisteminden) beslenmeler için perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) (Karından mideye tüple beslenme) gereklidir

    PEG işlemi ameliyatsız, endoskopi kullanılarak karın duvarından mideye özel beslenme tüpü takılmasıdır. Günümüzde teknolojinin ve tıppın ilerlemesi ile eskiden ameliyatla yapılan bu işlem artık tüm yaş gruplarında ameliyatsız, çocuk gastroenteroloji uzmanları tarafından endoskopi ile yapılabilmektedir.
    Mideden beslenmesinde sakınca olan çocuklarda (özellikle ağır refüsü olan ve mideden yemek borusuna ve akciğerlere kaçak olması nedeniyle ciddi kusmaları ve zatürre atakları geçiren çocuklarda) uzun süreli ince barsakla beslenme gerektiğinde PEG-J (PEG tüpü içinden barsağa takılan bir tüple ince barsak içine beslenme) veya PEJ (direk karın duvarından ince barsağa tüp takılması ile beslenme) kullanılır.

    PEG İLE BESLENECEK HASTALARDA KULLANILACAK MAMA TİPLERİ VE SEÇİMİ:
    1. Süt çocukluğu dönemi:
    a. anne sütü: Özellikle altı aydan küçük çocuklarda ilk seçenektir. Anne sütü ile beslenen çocuk yeterli kilo alamadığında glukoz polimerleri, yağ emülsiyonları içeren özel mamalarla ya da diğer bebek mamaları ile desteklenebilir.
    b. bebek mamaları: Normal bebek mamaları tüple enteral beslenmede de kullanılabilirler. Çocuk kilo alamadığında mama glukoz polimerleri ile zenginleştirilerek verilebilir. Bu amaçla polimerik mamalar kullanılır. Bunlar tam protein ve kompleks karbonhidrat içeren mamalardır. Mide, barsak , safra yolları ve pankreas fonksiyonları normal çocuklar içindir. Yağ genellikle trigliserittir
    c. Özel mamalar (elemental mamalar): Besleyicileri elementer şekilde yani proteinleri daha küçük protein şekline parçalanmış veya aminoasitlere kadar ayrılmıştır. Böylece sindirilmesi çok kolaylaşmış mamalar ortaya çıkar. Karbonhidratlar glukoz veya laktozun dışında diğer bazı daha küçük karbonhidrat molekülleri halindedir. Yağ içeriği ise ağırlıklı olarak orta zincirli yağ asitleri, esansiyel yağ asitleri ve az miktarda uzun zincirli yağ asitlerinden oluşur. Mide, barsak, safra yolları ve pankreasta fonksiyonel veya anatomik bozuklukların varlığında kullanılır.
    d. Modüler mamalar: İnatçı ishal ve kısa barsak sendromu olan süt çocukları küçük molekülere parçalanmış protein içeren mamaları da tolere edemeyebilirler. Modüler diyette kullanılacak protein kaynakları vardır. Bunlara da uygun karbonhidrat ve yağ eklenerek çocuğun sindirimine uygun bir diyet hazırlanabilir. Doğuştan metabolizma bozukluklarında da değişik modüler mamaların kullanılması gerekir.
    2. Büyük çocuk:
    Önceleri bu çocuklara büyükler için yapılmış mamalar değiştirilerek verilirdi. Günümüzde 1-5 yaş grubu ve okul çocuklarının enteral beslenmesine uygun tüple beslenme için özel mamalar imal edilmektedir. Ancak on yaş ve üzerindeki çocuklara yetişkinler için yapılmış mamalar verilebilir.

    TÜPLE BESLENME SIRASINDA SIK GÖRÜLEN PROBLEMLER VE ÇÖZÜMLERİ:
    1. Tüp tıkanması: Hastaya/aileye tıkanmayı önlemek için tüpü sık yıkamanın önemi öğretilmelidir. Beslenme tüpü her 4-6 saatte bir 30-50 ml ılık musluk suyu ile yıkanmalıdır. Ayrıca beslenme tüpü ilaç verilmesinden önce ve sonra yıkanmalıdır. Dönüşümlü olarak hafif basınç ve geri çekme ile ılık su kullanımı tıkanmaların çoğunu açar. Ancak kazein pıhtısını çözmede sitrat veya limon suyu daha yararlıdır. Kolayca açılmayan bir tüp hemen değiştirilmelidir.
    2. Aspirasyon (beslenme ürününün solunum yollarına kaçması): PEG ile beslenen çocuklarda altta yatan bir reflü durumu varsa, bunun sonucunda kusma nedeni ile aspirasyon olabilir. Böyle bir risk olduğunda PEG ile beslenme PEG-J’ye çevrilir.
    3. İshal: Uygun olmayan beslenme ürünü ve fazla verilmesi ishale neden olabilir. Ancak her çocukta olabileceği gibi, mikrobik ishal olabileceği de akıldan çıkarılmamalı, ishal olan çocuklarda mutlaka kaka tahlili yapılarak gerektiğinde ilaç tedavisi başlanmalıdır. Eğer mikrobik bir ishal yoksa beslenme ürünü farklı uygun bir ürünleri değiştirilip miktarı tekrar ayarlanmalıdır.
    4. Kabızlık: Sıvı ve lif alımının artırılması Laksatif (barsak düzenleyici, kakayı yumuşatıcı ilaçlar) kullanılması Düzenli egzersiz programı Motilite (sindirim sisteminin hareketlerini) düzenleyici ilaçlar 4. Enfeksiyon: Besinlerin sterilitesine, beslenme torbası, seti ve enteral tüplerin kullanımında hijyene çok dikkat edilmesi

    YAŞAM KALİTESİ: PEG ile beslenmenin bir çok hastada ömrü uzattığı şüphesizdir. Altta yatan hastalığın şiddetine rağmen yaşam kalitesini arttırır. Bu artışın ne kadarının daha iyi beslenme durumundan, ne kadarının aspirasyon ve yutma güçlüklerine bağlı korku ve rahatsızlığın azalmasından olduğu tam olarak bilinemez. İngiltere’de yapılan bir çalışmada enteral beslenme uygulanan çocukları olan ebeveynlere sorulduğunda çocuklarının enteral beslenme uygulanmaya başladıktan sonra daha mutlu olduğunu belirtmişler, bazı ebeveynler de çocuklarına artık bir şeyler yedirmeye çalışmakla vakit geçirmedikleri için bir özgürlük hissinden bahsetmişlerdir. Tüm çalışmalarda çocukların tüple beslenmeye geçişinden sonra kilo almalarının sağlandığı, genel sağlık durumlarının daha iyiye gittiği gösterilmiştir.

    EVDE PEG İLE BESLENME:
    Yutma, yeme fonksiyonlarındaki bozukluk kalıcı ise, bazen tüm yaşam boyunca beslenme desteği gerekebilir ve bu amaçla ev koşullarında tüple beslenme desteği ile SSPE’li çocukların beslenme sorunları çözülmüş olur. Ağızdan beslenmenin yeterli olmadığı veya hiç ağızdan beslenemeyen, sisndirim sistemi tam veya kısmen işlevsel olan ve uzun süre hastanede yatması gerekmeyen hastalarda evde tüple beslenme uygulamaları tercih edilmelidir. Birçok gelişmiş ülkede evde yapay-tüple beslenme rutin bakım şekli haline gelmiştir. Çünkü hastanedeki tedaviden daha ucuz olduğundan maliyet azalmakta, yaşam kalitesi artmakta, hasta aileye yakın olmakta, sosyal yaşam mümkün olduğunca normale yakın bir düzeyde sürdürülebilmektedir.

  • ÇOCUKLARIN GELİŞİM AŞAMALARI VE İHTİYAÇLARI (0-12 Yaş)

    ÇOCUKLARIN GELİŞİM AŞAMALARI VE İHTİYAÇLARI (0-12 Yaş)

    İnsanın gelişimi, döllenmeyle birlikte başlayan ve devam eden bir süreçtir. İnsan doğduğu andan itibaren belirli yaşlarda değişik bir takım evrelerden geçmektedir.

    Çocukların gelişim aşamalarını ve ihtiyaçlarını ise şöyle açıklayabiliriz:

    0-18 Ay: Temel güven dönemi olarak geçen bu dönemde anne ile bebek arasında kurulan bağ çok önemlidir. Güven duygusu çocuk için temel bir öğedir. Bebek acıktığı zaman annenin bunu anlayabilmesi gerekir ki bebeğin ihtiyaçlarını giderebilsin. Bebeğinin ihtiyaçlarını anlayamayan bir anne bebeğin duygusal anlamda yetersiz ve güvensiz olmasına sebep olabilir. İlk 3 ay içerisinde bebeğin ihtiyaçlarını hemen giderebilmek gerekirken, 3. aydan sonra kısa bir süre bekletip ihtiyaçlarını gidermek daha yerinde olacaktır. Bebek de bu durumla baş etmeyi öğrenecek ve gereksinimleri ile ilgili farkındalık kazanacaktır.

    Bebeklik dönemi büyümenin ve gelişmenin en hızlı olduğu dönemdir. Bu dönemde gösterilen ilgi ve alaka çocukların her yönden sağlıklı büyümesini sağlar.

    Anne ile bebek arasında bebeklikte kurulan ilişki, bebeğin ileriki dönemlerinde diğer ilişkileri için bir referans olacaktır. Anne bebekle uzun zaman geçirmeli, bebeğiyle konuşmalı ve ten teması sağlanmalıdır. Bunlar bebeğin güven duygusunu geliştirmeye destek olur. Güven duygusunu kazanan çocuk da özgüvenli bir birey olarak yetişebilir.

    Bu dönemin motor gelişim özelliklerinde, bebeğin emme ya da yutma gibi kendine özgü refleksleri dikkat çekmektedir. Bir bebeğin ilk kazandığı refleks başını kaldırabilmeyi başarmaktır.

    Yeni doğan bebekler için uyku çok önemlidir. Yeni doğan bir bebek gün içerisinde ortalama 12 ile saat 18 arası uyuyabilir. 12 aylıkken bu süre 10 ile 12 saate düşebilir.

    Bebeklerin dil gelişimi için, nesneler gün içerisinde tekrar edilmelidir. Ebeveynler çocuklarıyla göz teması kurarak konuşmayı ihmal etmemelidir.

    3 yaşına kadar özellikle çocukların duyularını harekete geçirecek oyuncaklar tercih edilmelidir. Bunun için sesli ya da görselliği dikkat çeken oyuncaklar alınabilir. 2 yaşından sonra destek alabileceğiniz bir oyun terapisti ile çocuklarınızın bilişsel, psikolojik ve daha birçok yönden sağlıklı yetişebilmelerini sağlayabilirsiniz.

    2-3 Yaş: Bu yaş dönemindeki çocukların bireyselleşme ve özerkleşmeye ihtiyacı kendini göstermeye başlar. Kendi başlarına hareket etme, bir şeyler yapma ihtiyacında olabilirler. Bu dönemde çocuğa çok fazla kural koymak ya da onu kısıtlamak ileriki dönemde çocuğun özgüven sorunları yaşamasına sebep olabilir. Ya da tam tersine her şey için evet denilirse bu sefer de çocuk ileriki yaşamında kurallara uymakta veya genel olarak sınırlarla ilgili sorunlar yaşar.

    Bu dönem çocukları artık konuşmaya ve yürümeye, anneye bağımlılıklarından yavaş yavaş kurtulmaya başlamıştır. Anüs kaslarının gelişiminden ötürü 2 yaşından itibaren artık tuvalet eğitimine de başlanabilir. Daha önce başlanması ise tavsiye edilmez. Tuvalet eğitimine erken başlamak ya da bu yönde baskı yapmak psikolojik yönden çocuğa ciddi zararlar verebilir.

    Çocukların elbiselerini giyebilmesine, oyuncaklarını kendi halinde keşfedebilmesine ya da çatal-kaşığı kendisinin tutabilmesine izin verilmelidir. 3 yaşında bir çocuk artık kendi başına yemek yiyebilir hale gelmelidir.

    3 yaşında çocuklar kendi cinsiyetlerini de öğrenmeye başlarlar. Kavramlar hakkında önemli gelişmeler yaşandığı bu dönemde çocukların dış dünya ile olan etkileşimleri de arttırılmalıdır. Annenin çocuğa yeterli derecede ilgi göstermesi ve çevredeki uyaranlar bebeğin bilişsel gelişimine destek olur. Tüm bu sebeplerden ebeveynlerin önemli sorumlulukları vardır. Çocukların sağlıklı gelişim gösterebilmeleri, çevresiyle olumlu ilişkiler kurabilmeleri ebeveynin yetiştirme şeklinde saklıdır.

    4-5 Yaş: Bu dönemde çocuklar artık paylaşmayı ve toplum içerisindeki kuralları öğrenebilirler. Aile kural koyarken çok dikkatli olmalıdır. Her durumda çocuğa şefkatle yaklaşılmalıdır.

    Bu dönemde sembolik oyunlar oynamaya başlayabilirler. Kreş için çok uygun bir dönemdir. Genellikle çocuğun, ebeveyninden ilk ayrılacağı zamandır kreş dönemleri. Ayrılma duygusunu yaşayacağı bu dönem bir süreçtir ve bir anda sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesi pek de kolay değildir. Çocuğun buna alışması, ailenin de sabırlı olması gerekir. Çocuk bu sürecin sonunda annesi yanından ayrıldığında onu kaybetmediğini ve tekrar kendisinin yanına geleceğini öğrenmiş olur.

    4-5 yaş çocuğu her şeyi bilmek isteyebilir bu yüzden sürekli sorular sorarlar. Hayal dünyaları çok gelişmiştir. Ortalama 3 yaşından sonra kız çocukları anneyi, erkek çocukları babayı modellemeye, onlara benzemeye çalışır yani kendi cinsinden ebeveyniyle özdeşim kurar.

    Yoğun olarak oyun oynandığı bir dönemdir. Kimi yetişkinin düşündüğü gibi sadece zaman geçirmek ya da oyalanmak için oyun oynamaz çocuklar. Oyunlar aracılığıyla çocukların becerileri artar, en rahat ettikleri doğal oyun ortamı içerisinde birçok şey öğrenirler.

    6-11 Yaş: Bu dönemde çocuklar artık ilkokula başlamaktadır. Çocuklar dış dünya ile daha çok içi içe olmaya başlayacaktır. Bir takım gelişim aşamalarını tamamlayan çocuk ilkokula hazır hale gelmiş demektir. Daha önce evden ve ebeveynlerinden hiç ayrılmamış çocuklar içinse bu dönem geçişi zor olabilir. Çocukların ruhsal ve duygusal olgunluğa erişmeleri işte bu yüzden çok önemlidir.

    Çocukların bu dönem içerisinde:

    • Zihinsel becerileri artış gösterir.

    • Arkadaş gereksinimi önceki dönemlere göre belirgin şekilde artmıştır. Sosyal çevreleri genişlemeye başlamıştır. Arkadaş ilişkileri sayesinde işbirliğini, uyumlu olmayı, saygıyı, sorumluluk alabilmeyi, yarışmayı öğrenirler.

    • Benlik kavramı gelişmeye başlamıştır, benmerkezcilik ise azalmaya başlamıştır.

    • Bilişsel ve dil becerilerinde artış gözlenir. Kelime hazneleri genişlemiştir.

    • Kızlar ve erkekler genelde kendi aralarında gruplaşarak oynamayı tercih ederler.

    • Bu dönemin sonlarında çocuklar artık ikincil cinsiyet özelliklerini kazanmaya başlarlar. Vücut biyokimyasında da farklılıklar görülmeye başlanır.

    Çocuklarınızla sağlıklı iletişim kurabilmek ve etkili bir anne baba olabilmek için çocukların içinde bulunduğu gelişim dönemlerini bilmek ve dönemin özelliklerini dikkate almak anne babalar için çok faydalı olacaktır.