Etiket: Çocuk

  • Ergenim, Ergensin, Ergen…

    Ergenim, Ergensin, Ergen…

    Sizlere ergenlik ile ilgili psikoloji dünyasına ait yaklaşımlardan söz edeceğim. Öyleyse ergenlik dediğimiz bu muhteşem ama bir o kadar da fırtınalı dünyada sizlerle bir yolculuğa çıkalım.

    Çevremizde ya da aile içerisinde çocukluktan yetişkinliğe doğru adım atmaya çalışan bireylerle karşılaşırız. Kendi kimliklerini oluşturmaya çalışan bu bireylerin olaylar karşısındaki tepkilerine, çözüm sürecindeki denemelerine ve yanılmalarına, problem çözme stratejilerine ve zorlandıkları durumlara zaman zaman şahitlik ederiz. Şahitlik ederken belki de kendi kendinize bir zamanlar ergen olduğunuzu fısıldamışsınızdır. “Aman biz de ergen olduk. Bizim zamanımızda ergenlik mi vardı? Öyle böyle büyüdük işte…” şeklindeki söylemleri çevremdeki ebeveynlerden epeyce duydum. Ebeveynleri dinlediğimde onlara, her bireyin kendi dönemi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini genellikle hatırlatıyorum. Değişen çevresel şartlar, teknolojik gelişmeler, beklentiler, bakış açılarımız her dönem aynı olmayabiliyor. Öyleyse tüm bu farklılıkları, bilimsel bakış açısını da işin içine katarak incelemeye başlayalım ve ergenlerin dünyasına giriş yaparken, psikoloji biliminin ergenliğe nasıl baktığına kısaca bir göz atalım.

    Psikoloji dünyasında ergenlik dediğimizde; konuya Jean-Jacques Rousseau’nun ergenliğe dair görüşleri ile giriş yapmak istedim. Jean-Jacques Rousseau 12-15 yaş arasındaki evreyi ergenlik öncesi dönem olarak ifade eder. Bu dönem akıl yürütme ve ben bilincini kapsayan rasyonel işlevlerdeki bir uyanışı dile getirir. Gençlerin sahip oldukları güç ve enerji fazlalığının onlarda merak duygusunu harekete geçirdiğini, sosyal bilinç ve duygusallığın ise henüz gelişmediğini vurgular. Stanley Hall ise; bu dönemi fırtına ve stres olarak adlandırır. Fırtına ve stres kişisel duyguları, tutkuları, acı çekmeyi ifade eder. Hall’a göre ergenlik bir geçiş dönemidir ve yeniden doğuştur. Anna Freud ise; 1936’larda genç kavramını şöyle tanımlar: “Genç hem son derece bencildir, ilginin ve dünyanın merkezi gibi görür kendini, hem son derece fedakardır, bir an düşünmeden kendini feda edebilir. Hem insanlardan kaçar, yalnızlığı sever, hem de büyük bir istekle kendini topluma atar.” Yani ergenlik dönemindeki gençlerin duygu ve düşüncelerinin değişken olabileceğinden ve zıt uçlarda gidip gelmeler yaşayabileceklerinden bahseder. Psikoloji bilimi ergenliği arkadaşlık ve akran grupları içerisindeki ve aile içerisindeki tutumları açısından da ele almıştır. Bu yazımda ergenlikten bahsederken konuya ergen ve aile ilişkilerine dikkat çekerek başlamak istedim.

    Aile ve Ergen

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ergenliği bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlerle çocukluktan yetişkinliğe geçişi olarak tanımlar.

    Aile kavramına baktığımızda ise; evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birlik olarak ifade edilmektedir. Bu birlik içerisinde 15- 16 yaşlarına gelen bir birey kim olduğu sorusunu kendine sormaya başlar. Hem fiziksel hem de ruhsal bir değişimin içerisinde kendisini kanıtlama çabası, kendi değer yargılarını oluşturma kaygısı yaşar. Ergenler bedenen büyürken, davranışlarında aynı olgunluk olmayabilir. Yetişkinlere özenme ve onlar gibi davranmaya çalışırken diğer taraftan çocuksu davranışlar sergileyebilirler. Bir yandan bağımsızlıklarını ilan etmek diğer yandan ise ailelerinin desteğini hissetmek isterler. Ergenlikte isyan duygusu otorite olarak gördüklerine yönelebilir. Bu bazen evin büyükleri bazen de toplumdaki diğer otorite figürleri olabilir. Bu isyanlarını söylenenlerin tam tersini yaparak ya da otorite olarak gördüklerini eleştirerek, aileden ya da kendilerine bakım verenlerden uzaklaşarak, aile dışında farklı sevgi kaynakları arayarak gösterebilirler. İşte tam bu dönemlerde arkadaşlık ilişkileri daha da önem kazanmaya başlar. Ve bir gruba ait olma duygusu güçlenir. Gruba dahil olmak adına riskli davranışlar sergileyebilirler. Ailedeki çocuk sayısı, sosyokültürel çevre ve ekonomik durum, anne baba yaşı ve eğitim düzeyleri, aile içerisindeki etkileşimler ve ailede görülen tutum ve davranışlar ergenin dünyasında büyük bir önem teşkil eder.

    Sağlıklı ilişkilerin kurulduğu ailelerde yani bireylerin kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebildikleri ortamlarda, ergenlerde görülen yalnızlık duyguları ve aileden kopmalarda azalmalar gözlenebilmektedir. Aile içi tutumlara baktığımızda ise; reddedici, aşırı koruyucu, aşırı otoriter ve baskıcı, demokratik anne baba tutumları ergenin psikolojik ve sosyal gelişiminde olumlu ya da olumsuz etkiler ortaya çıkartabilmektedir.

    Reddedici tutum ve davranış sergileyen ailelerde çocuklar sevgi ve ilgiden mahrum kalabiliyorlar. Gül Şendil’e göre (2003) böyle yetişen çocuklar sevgi ve ilgiden mahrum oldukları için kendileri de sevmeyen ve diğer insanlara karşı güvensiz olan bireyler olabiliyorlar.

    Aşırı koruyucu anne baba tutumlarında ise; çocuğun kendi sorumluluğunda olan tüm görevler çocuk yorulmasın ya da üzülmesin düşüncesi ile ebeveynler tarafından yapılıyor. Ancak bu tutum çocuğun başarı duygusunda, kendine olan güveninde ve ilerleyen dönemlerdeki yaşantısında sorumluluk alabilme kapasitesinde olumsuzluklara yol açabiliyor. Çocuk bireyselleşme sürecinde aileden bağımsız olarak bir iş yapmak istediğinde kaygı ve korku yaşayabiliyor ve sürekli bir başkası tarafından korunma arzusu içerisinde olabiliyor.

    Otoriter ailelerde ise; demokratik bir tutum söz konusu değildir. Ailede kesin kurallar vardır ve bu kurallara uyulması yönünde katı bir tutum sergilenir. Bu kuralların dışına çıkıldığında ise ceza sistemi devreye girer. Sözel hakaretler, küçümsemeler, aşağılamalar ve fiziksel şiddet ebeveynler tarafından sergilenen davranışlar içerisinde olabilmektedir. Öyleyse çocuklarımızla iletişim kurarken daha demokratik bir tutum sergilemekte fayda var. Demokratik tutum sergileyen ailelerde ebeveynler çocuklarının görüşlerine değer verirler. Hoşgörüye dayanan ve güven duygusunun yer aldığı tutum ve davranışlar sergilerler. Unutmayalım ki her çocuk özeldir. Sevgiyi, fikirlerine saygıyı, ilgiyi, anlayışı hak eder.

    Değerli okurlarımız, bugün sizlere ergenliğe dair farklı bakış açılarını ve ailelerin ergenlik üzerinde ne denli önemli olabileceklerini anlatmaya çalıştım.

    Çocuğunuzun size anlatmak istediği her şeyi can kulağı ile dinleyin. Küçükken anlattığı küçük şeyleri dinlemezseniz, büyüdüğünde yaşadığı büyük şeyleri anlatmayacaktır. Çünkü o küçük korkuların, heyecanların , olayların hepsi onlar için büyüktür.

  • Alt Islatma (Enüresiz)

    Alt Islatma (Enüresiz)

    Enürezis, çocukluk çağının en önemli ve en sık görülen işeme bozukluğudur. Uyku sırasında idrar kesesinin fonksiyonel kapasitesi dolduğunda ortaya çıkan kendini boşaltma ihtiyacı nedeniyle çocuk uyanamaz ve yatağına işerse “enürezis” olarak adlandırılır.

    Enürezis, çocukluk çağının en sık karşılaşılan sorunlarından biridir. Çocuğu, ailesini ve çevresini etkileyen önemli bir problemdir. Çocuğun kendine güvenini azaltmakta, utanç duymasına ve psikolojik sorunlara neden olabilmektedir.

    ALT ISLATMA TANISI

    Enürezis idrar kontrolünün beklendiği yaştan sonra (5 yaş) gece ya da gündüz, yatağına ya da giysilerine istemli ya da iradedışı olarak yenileyen (haftada en az 2 kez) idrar kaçırması olarak tanımlanır. Enürezis başlangıcı ve seyrine göre primer veya sekonder olabilir. Uykuda işeme bazı çocuklarda doğuştan beri arada hiç kuru kalma dönemi olmadan sürer gider buna birincil tip (primer enürezis) denir; bazılarında ise bir süre (en az 6 ay) tuvalet eğitimi sağlanmış sonra herhangi bir yaşta birdenbire uykuda işeme başlamıştır. Buna da ikincil tip (sekonder enürezis) adı verilir.

    ÇEŞİTLERİ

    Enürezis nokturnal ve diurnal olabilir. Gece uykuda işeme durumuna nokturnal enurezis, gündüz uyanıkken işeme ise diurnal enürezis olarak isimlendirilmektedir. Gece veya gündüz yalnızca uykuda işeyen çocuklarda bundan başka bir yakınma yoksa buna tek semptomlu uykuda işeme (monosemptomatik enürezis nokturna) denilmektedir. Nokturnal enürezis için yatak ıslatma veya uykuda altını ıslatma şeklindeki ifadeler suçlayıcı bir tanımlamlar olduğu için kullanılmamalı, bunların yerine “uykuda işeme” terimi tercih edilmelidir.

    ALT ISLATMA NEDENLERİ

    Öncelikle bir doktora baş vurarak organik sebepler doğuştan bozukluklar ya da idrar yollarında iltihap gibi bir hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Eğer araştırma sonucu herhangi bir hastalık bulunamazsa, şunlar çocuğun altını ıslatma nedeni olabilir:

    • Zamanından önce veya çok baskılı tuvalet eğitimi verilmesi, enüresis oluşumunun en sık rastlanan nedenidir.
    • Aşırı temiz, titiz, düzenli annenin baskılı tuvalet eğitimine karşı çocuğun tepkisini gösterir.
    • Hiç tuvalet eğitimi verilmemesi de enüresise yol açabilir. Annenin aşırı koruyuculuğu, çocuğu uzun süre kendisine bağımlı tutumu, bilinçaltı isteği de çocuğu bebeksi kılar.
    • Yeni bir kardeşin doğması, çocuğun ilgiyi tekrar üzerinde toplayabilmek için kardeşine özenerek altını ıslatmasına neden olabilir.
    • Ailede, ölüm, ayrılık, geçimsizlik, hastalık okul başarısızlığı gibi yaşam olaylarının yarattığı kaygılar, çocukların davranışlarına enüresis şeklinde yansıyabilir.

    İSTATİSTİKLER

    Beş yaşındaki çocukların yaklaşık %15’inde Enürezis noktürna görülmektedir. Çeşitli ülkelerden %5-%15 gibi oranlar bildirilmektedir. Erkek çocuklarda daha sıktır. Kendi kendine de düzelebilen Enürezis noktürnanın sıklığı yaş ilerledikçe azalmakta, erişkin yaşlarda %1 oranında devam etmektedir. Ayrıca enüreziste komorbid durumların oranı oldukça yüksek oranda saptanmaktadır.

    AİLE TUTUMU

    Çocuğun altını ıslatması ve dışkısını kaçırmasında anne ve babaların tutumu çok önemlidir. Aile öfke ve utanç duyabilir, çocuğu cezalandırır, kardeşleri ile kıyaslayabilir. Bazı aileler ise tam aksine çocuğa bez bağlamak, bezini değiştirirken onu öpüp sevmek gibi enüresisi bilmeden destekler tutumdadır. Her iki tutumun da zararlı olduğu, yani cezanın da, sevecen davranışla ödüllendirmenin de doğru olmayacağı bilinmelidir.

    Öncelikle çocuğa destek gerekir. Azarlama, utandırma ya da cezalandırma doğru değildir.

    Gece tuvalete kalkmak sorunu çözebilir. Özellikle çocuk uykudan 1,5 saat sonra uyandırılmalıdır. Çünkü altını ıslatmalar en çok uykunun bu döneminde olmaktadır. Çocuk uyandırılarak idrarı yaptırılır. Yarı uyur durumda idrar yapması ile yatağında uyurken yapması arasında eğitim bakımından pek fark yoktur.

    ALT ISLATMA TEDAVİSİ

    Farklı tedavi yöntemleri vardır. Bunlar davranış modifikasyonu (motivasyon tedavisi, kondüsyon-alarm tedavisi, mesane retansiyonu eğitimi), hipnoterapi ve ilaç tedavisi (antikolinerjikler, trisiklik antidepresanlar, vasopressin) yöntemleridir.

    Hipnoterapi ve/veya psikoterapi enürezisli çocuklarda uygulanabilmektedir. Ana nedeninin saptanması ve ortadan kaldırılması, ayrıca egonun güçlendirilmesi sebebiyle ikincil kazanç olarak olası başka semptomların ortaya çıkmaması ve olası başka psikosomatik durumlarla başa çıkabilme yeteneğinin geliştirilmesi önemlidir.

  • Beynin Gıdası İlişkidir!

    Beynin Gıdası İlişkidir!

    Bağlanma süreçleri, psikoloji bilimi içerisinde en fazla üzerine kafa yorduğum çalışma alanıdır. Bir şekilde herkesin bir bağlanma hikayesi söz konusu. Son zamanlarda ebeveynlik biçimleri hakkında, siz hangi ebeveynlik biçimine sahipsiniz? gibi sorularla karşılaşıyorsunuz ve bu soruya verilen cevaplar sayesinde ebeveynlik becerilerinizi değerlendiriyorsunuz. Bir ebeveynin ebeveynlik becerilerinin kendi bağlanma hikayesine göre şekillendiğine dikkat çekmek istiyorum. O nedenle ilk önce bir yetişkin olarak, kendi ebeveynlerimizle olan bağlanma süreçlerimizi biraz daha farkında olarak incelememiz gerekiyor.

    Sevgili Nilüfer Devecigil “Işığın Yolu” kitabında, bir bağlanma sürecinin kişinin hem ebeveynliğine hem de ilişkisine nasıl etki ettiğini öylesine güzel anlatmış ki kendimizi daha iyi tahlil edebilmek adına kesinlikle okunmasını önerebileceğim bir kitaptır. Kitapta yer alan bir metaforu buradan paylaşmak isterim. Bu metafor sayesinde çocukların bir nevi işletim sistemini çok güzel özetliyoruz. Ben de buna benzer bir ifade kullanıyordum ancak kitaptaki metafor herkesin çok daha iyi anlayabileceği şekilde özetlemiş.

    “İki katlı dubleks bir ev düşünelim. Bu ev bizim beynimiz olsun. Evin üst katı, sofistike dediğimiz bilge kısmımız. Burada konuşma, mantık yürütme, planlama, karar verme ve dürtü kontrolü gibi davranış düzenlemeleri yer alır. Evin alt katı ise ilkel kısmımız. Burada nefes alma, beslenme, uyuma ve güvende kalma gibi en temel fonksiyonlarımız yer alır. Dünyaya geldiğimizde milyarlarca sinir hücresine sahibizdir. Ancak önemli olan sinir hücrelerinin sayısından daha çok bu sinir hücrelerinin birbiri ile nasıl ilişki kurduğudur. Ebeveyn bu noktada bebeğine güven verir ve her ihtiyacı olduğunda karşılık verirse, bebek için bu dünya ve ilişkiler güvenilirdir algısı gelişir ve sinir hücreleri buna yönelik ağlar oluşturur.

    Şimdi bu evin iki katlı olduğunu bildiğimize göre alt kat ile üst katın bağlantısının birbiri ile ilişkili olduğunu anlayabiliriz. Bir bebek dünyaya geldiğinde, alt katta yer alan ilkel fonksiyonlar kendisinde hazır bulunur. Beslenmeyi öğrenmesine gerek yoktur. Emme refleksi sayesinde bu ihtiyacını otomatik olarak giderir. Asıl mesele ebeveynin üst katın bağlantılarını nasıl oluşturduğudur. Bunun oluşması için zaman gereklidir. Ancak zaman içerisinde farkında olarak hareket etmek gereklidir. Ebeveyn ile bebeğin uyumlu bir şekilde ilişki tecrübelerine ihtiyaç duyulur. Göz teması, dokunmak, şarkı söylemek, kucağına almak, ağladığında sakinleştirmek, sakinken çevredeki uyarıcılarla tanıştırmak… BEYİN İLİŞKİ İLE YAŞAR. BEYNİMİZİ TOK TUTMAYA İHTİYACIMIZ VAR!

    BEDENİN GIDASI İLİŞKİDİR

    Ebeveyn ilişki kurmayı başaramayan, ihtiyaçları karşılamayan, korkutan bir yüz ifadesine sahip olan, ilgisiz, korumayan, dokunmayan bir birey olduğunda çocuğun ilkel fonksiyonları kendini düzenlemeyi başaramaz ve üst kat ile ilişkiye giremez. Örneğin; çocuk korkutucu bir ses duyduğunda ilkel kısım her çocukta korku duygusu uyandırır. Ancak karşısında kendini düzenleme becerilerini kazandırmış bir ebeveyni varsa tepkisi şu şekilde olur: Ses korkutucuydu ama şimdi geçti… Eğer ebeveyn alt katı iyi düzenleyememişse, çocuk o korkutucu ses sonucu sakinleşemez ya da öfke nöbetleri geçirir.

    İlk yılların travmatik süreçleri ne kadar fazla ise sonraki zamanlar davranışlar bir o kadar zorlaşır. İlk yılların travmaları arasında; anne karnındaki stres, doğum anında yaşanan problemler, tıbbi operasyonlar, doğal afetler, ihmal ve ihlal olarak ifade edilebilir. İhmal dediğimiz durum, bir çocuğa SEN YOKSUN mesajı gönderir yani duygusal ihtiyaçları karşılanmaz. O nedenle ihmal ile bağlanma süreçleri birbiri ile fazlasıyla ilişkilidir.

    Bedenimiz stres anında kortizol hormonu salgılar. Bu hormonun az dozu büyümeyi sağlar. Ancak kotizolun bedende bulunma miktarı artarsa stres “zehirli strese” dönüşür. Zehirli stresin çocukların bedenlerinde bulunması durumunda çocukların beyin yapısı dahi etkilenebilir. Zehirli stres evin üst katı içerisinde yer alan pek çok işlevin yerine gelmesine engelleyerek çocuğun büyümesine sebep olur. Ve ilerleyen yıllarda depresyon, kalp sorunları, obezite, alkol ve madde bağımlılığı, antisosyal davranış problemlerinin görülme olasılığı artar. Kısaca evin tüm yapısı değişir ve başka bir ev olur.”

    Çocuklarımızın ilk yıllarının önemini her fırsatta anlatıyorum. İstiyorum ki elimizde fırsat varken şu anı kurtaralım. Çocuk güvenli ilişki kaynaklarını doyasıya yaşasın ki bir birey olma yolculuğunda bu kaynakları sağlıklı bir şekilde kullansın. Kültürel özelliklerimize göre toplumumuzu ve görüştüğüm aileleri düşündüğümde biz bu bağlanma hikayesinde sınıfta kalıyoruz. Öncelikle bu kaynakları sadece annenin yetiştirmesi gerektiğini düşünüyoruz ve bir baba rolünü ebeveynlik becerileri içerisinde çok kısıtlı görüyoruz. İşte bu noktada da kaynakları çocuklarına aktaramayan ebeveynin kendi ebeveyninden alamadığı kaynaklara gidiyoruz. Bu çok önemli bir mesele ve bir kısırdöngüye dönebilir. O nedenle farkındalık diyoruz zaten. Ancak yine kültürel bir durum olarak gördüğümüz bir durum çıkıyor karşımıza: Çocuğun hayatında ortalama olarak lise yıllarına kadar olmayan ebeveyn, bu çocuk ders çalışmıyor, beni dinlemiyor… şikayetleri ile başvuru da bulunur. Ama zamanında güvenli bir ilişki kurmak için kaynakları kullanmamış bir ebeveyn ile bu süreci tamir etmek daha meşakkatli ve emek gerektiren bir süreç olur. Tüm mücadelem bundan dolayıdır; çok geç olmadan dubleks evin bağlantı ağlarını yaşamın ilk yıllarında sağlam bir şekilde geliştirmek.

  • Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Bir duruma karşı verilen aşırı tepkiler -düşünce veya eylem şeklinde olabilir- karşılaştığı zorlu durumların üstesinden gelmek için kendini yetersiz veya karasız hissettiği durumlarda belirir. Yetersizlik veya kararsızlık durumlarının dinamikleri çocukluk döneminde anne babanın kısıtlayıcı (bazen cezalandırıcı) etkileri nedeniyle ortaya çıkar. Yani çocukluk çağındaki çatışmalardan kaynaklıdır.

    Çocuk ilk doğduğunda ailesinin bakımına ve sevgisine muhtaçtır. Ve çocuk bakım verenden bağımsız düşünülemez. Aşırı bağımlı olan çocuk yaşadığı olumsuz durumlar karşısında bakım verenleriyle ilgili olarak negatif bir duygu içerisine girme ihtimali yoktur. Yetersizlik hissinin üstesinden gelemeyen çocuk olumsuz baş edemediği duygulardan kaçınmak için kişi, aşırı düşünce veya aşırı eyleme geçer.

    Aşırı düşüncelerden kasıt; gerçek düşünceyi ortadan kaldırmak amacıyla yerine geçen (yer değiştiren) düşüncelerdir. Kararsızlık öyle yoğundur ki kişi belleğindeki gerçekliği oturtamaz. Örneğin, kişi evden çıktığında içi rahat etmez, ocağı kapatıp kapatmadığını, kilidi kilitleyip kilitlemediğini veya dışarı çıktığında hangi yolu kullanması gerektiğini veya bir kişiye atacağı mesaj veya maili gidip gitmediğini, kişi eve geldiğinde kirli olduğu ve durumdan rahatsız olduğu gibi düşünceler oluşabilir. Bu gibi oluşan düşüncelere ‘obsesif düşünce’ olarak tanımlayabiliriz. Bu düşünceleri rahatlatmak için kullanılan davranışlar örneğin, mesajın veya mailin gidip gitmediğini kontrol etme, eve geldiğinde hızlıca yıkanmak ve belki de evdeki üyeleri de yıkanması için söylenmek, hangi yoldan gideceğini seçsen dahi rahat etmeyip tekrar dönüp diğer yolu kullanmak veya ocağı, kapı kilidini sürekli kontrol etmek gibi durumlara da ‘kompulsif davranışlar‘ olduğunu söyleyebiliriz. Yani bilince takılan bir durumun kişinin çabalarına karşın engelleyemediği düşünce obsesyon, bazı insanlarda düşünce eylemini rahatlatmak için kompulsiyona dönüşür. Ancak ne kadar aklına takılanı rahatlatmak için yapıldığı söylense de esasında kişi bir türlü rahatlayamaz. İşte bu gibi obsesif- kompulsif durumlara karşı verilen aşırı tepkiler kişinin bir durumun üstesinden gelebilmede yetersiz kaldığı durumlarda geliştirir. Oluşan duygular dışa vurularak kişide yarattığı olumsuz durumları azaltacağı yerde, kişiye zarar verebilecek yeni durumlar yaratır.

    Bu gibi engellenemeyen durumların kökenleri; yeterli olgunluğa erişmeden beklenti içerisine giren ebeveynlerin, çocuğun olgunluğundan daha büyük sorumluluklar istemesiyle başlar. Yeterli olgunluğa erişememiş çocuk, ebeveyn ve çocuk arasında zorlu bir durumu başlatır. Ebeveynlerinden anlayış göremeyen çocuk yetersizliğine karşı koymaya çalışsa da bakım verenlerin bu haksız tutumuna boyun eğer. Ebeveyn çok keskin bir tutum takınarak çocuğu sürekli suçlar, cezalandırır (bu illa katı olmak zorunda değildir keskin bir hayır cevabı da olabilir) ise çocuktaki cezalandırılma korkusu suçluluk duygusuna sebep olur. Çocuk yaşadığı ‘suçluluk korkusu’ ile ‘öfke ve karşı koyma isteği’ arasında bocalamaya başlar. İşte bu çatışmanın ağırlık derecesi obsesif-kompulsif davranışların belirleyicisi olur. Yani düşünceleri yer değiştirerek asıl sorundan kaçıp başka sorunlar ile uğraşır. Ancak bu gerilim, yer değiştirerek de dinmez, sadece yer değiştirir ve gerilim kalır!

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozuklukları; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli derecede sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Ergenlik döneminde veya erişkinlik yıllarında ortaya çıkar. Kalıcı olabilir ve işlevsel olarak bozulmaya sebep olur. İnsanlarda çeşitli türlerde görülebilecek kişilik özelliklerinin kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için bunların uyum bozucu olması ve işlevsellikte bir bozulmaya veya kişisel sıkıntıya yol açması gerekmektedir. Değişiklik göstermeyen bu tutum ve davranış kalıpları, düşünce farklılıklarında, duygulanım farklılıklarında, insanlar arası ilişkilerde ve itkilerini kontrol etmekte yaşanan zorluklarda kendini gösterir. DSM-IV, kişilik bozukluklarını üç grupta sınıflandırmıştır. A kümesi, paranoid, şizoid ve şizotipal; B kümesi, antisosyal, borderline, histrionik ve narsistik; C kümesi ise çekingen, bağımlı ve obsesif- kompülsif kişilik bozukluklarını içerir (Barlow & Durand, 2005).

    Freud, obsesif ve kompülsif kişileri aşırı duyarlı olmakla özdeşleştirmiş ve bu kişilik bozukluğunun anal dönemde ortaya çıktığını savunmuştur. Freud yaptığı araştırmalar ile ilk önce, bu tip kişilik gösteren bireylerde, tipik olarak gözlemlediği özellikler arasında temizlik, inatçılık, tuvalet eğitimi yer alır. İkinci olarak, bu tip hastaların konuşmalarında, fantezilerinde, hatıralarında ve rüyalarında anal simgeler tespit etmiştir. Üçüncü ve son olarak Freud, tedavi ettiği kişilerin anne baba tarafından tuvalet kontrolüne zorlandıklarını rapor etmiştir (McWilliams, 2010).

    Obsesif kompülsif kişilerde görülen hınç ve korku temel duygulanımsal çatışmayı oluşturur. Bir diğer duygulanımsızlık hal ise utanç duygusudur. Kişi yüksek beklentilerinin olduğunu terapiste yansıtır ve terapist tarafından gözlemlenen düşünce ve eylem standartlarına uyamadıkları zaman utanç hissederler. Obsesif olan kişiler yalıtma savunmasını, kompülsif kişiler ise yapıp-bozma savunmasını kullanırlar. Obsesif ve kompülsif kişiler ise her iki savunmayı kullanırlar. Obsesif karaktere sahip olan kişiler sevgiye dayalı bağlanma ilişkilerini kurmakta zorluk çekseler de kaygı ve utanç yaşamadan kendilerini ifade etmekte güçlük çekerler. Kompülsif kişilerin genel özellikleri arasında alkol alma, aşırı yemek yeme, kumar oynama, doymuşken tabağımızdaki yemekleri bitirmeye çalışmak gibi örnekler verebiliriz. Bu davranışları kompülsif kılan şey, tahripkar olması değil, kişinin bunlara yapılmaya zorlanmış ve itilmiş olmasıdır (McWilliams, 2010).

    Çocuk herhangi bir çatışma ile karşılaştığında bir savunma mekanizması olarak kullandığı obsesyonu, bir çeşit ritüele dönüştürerek, psikolojik yaşamında bir yere koymuş olur. Her çocuğun kendine ait bir törensel saplantısı vardır. Onlar, oluşturdukları bu ritüel saplantılarla korku ve tehdit içeren davranışları veya olayları yendikleri kanısına varıp, yanılgıya düşerler. En tipik örnek karanlıktır. Gece yatmadan önce karanlık korkusunu yenmek için yapılan bazı davranışlar vardır. Bu davranışlar süreklilik ve devamlılık gösterdiği için ritüel hale gelmiştir. Oda kapısının açık olduğundan emin olmak, oyuncak ayının üzerini örtmek ya da komodin üzerinde duran bardağa su koymak gibi tutumlar, çocuğun anneden ayrı kaldığını işaret ederek karanlığın sebep olduğu korkuyu yenmek amacıyla yapılan ve yinelenen hareketlerdir. Önemli olan nokta ise bütün çocuklar arasında yaygın bir şekilde gözlemlenebilecek bu rahatlatıcı hareketlerin saplantı haline gelmesiyle sorun oluşur. Örneğin ellerini on kez yıkamadan masaya oturan ya da yatmadan önce ısrarla bebeğine sarılmak isteyen bir çocukta bu ritüel davranışların saplantı halini aldığı söylenebilir (Medicana, 1993). 

    Bu tip kişilik bozukluğu genellikle yedi yaş civarında ilk belirtilerini verir ama genel olarak saplantıdan söz edilebilmesi için 12 yaşından küçük olunmamalıdır. İlk ayrılıklar kardeş doğumu gibi çocuğun yaşamındaki zor anlarda obsesif davranış başlangıcının belirtileri ortaya çıkar. Yeni bir kardeşin gelmesi ile birlikte çocuk annesini kaybettiğini düşünerek saldırgan, korku, endişe gibi tepkileri harekete geçirir. Bu duygular içindeki çocuk yarattığı korkuyu yenmek için savunma mekanizmalarını kullanır. Çocuk isteklerini ve ihtiyaçlarını tatmin etmek için bilinçsiz bir şekilde ritüel hareketlere başvurur (Medicana, 1993).

    Obsesif ve kompülsif kişilik bozukluğunda genetik geçiş önemli olmakla birlikte tek belirleyici etken değildir. Obsesif ve kompülsif bozuklukta genetik araştırmalar; aile çalışmalarına, ikiz çalışmaları ve epidemiyolojik çalışmalarına göre farklı alanlardaki incelemelere dayanır. Obsesif kompülsif kişilik bozukluğu ile ilgili birçok aile çalışması bulunmaktadır ama 90lı yıllardan önce yapılan aile çalışmaları tanı ölçütlerinin yetersizliği, aile üyeleri ile dolaylı olarak görüşülmesi, kontrol gruplarının oluşturulmaması, obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun birince derece yakınlarda görüldüğünü bildirmektedir ve güvenirliliği zayıftır. Aile çalışmaları ile birlikte 1987-1995 yılları arasında yapılan 10 çalışmada bu tip hastaların birinci derece yakınlarında bu tür bozukluğun semptomlarının bulunma oranı %0.7 ile %10.3, anne ve babalarında ise %3.4 ile %30 arasında oranlanmıştır. İkiz çalışmalara bakacak olursak, sınırlı sayıda bir araştırmaya sahiptir. Tek yumurta ikizleri genetik yapılarından dolayı özdeştirler. Çift yumurta ikizleri ise kardeşlerde olduğu gibi genetik yapıları birbirlerine benzerdir. İkiz çalışmaların önemli noktası, tek ve çift yumurta ikizlerinin eş hastalanma oranlarının farklılık göstermesidir. Tek yumurta ikizlerinde eş hastalanma oranı %67 iken bu oran çift yumurta ikizlerinde %31 olarak gözlemlenmiştir. Farklı toplum ve kültürlerde yapılan epidemiyolojik çalışmalarda obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun sıklığının ergenlik öncesinde erkek çocuklarda daha yüksek oranda iken ergenlikte erkek ve kızlarda sıklığın eşitlendiği, ergenlik sonrasında ise kızlarda daha fazla olduğu saptanmıştır (Nicolini, Cruz, Camerena, Paez & Fuente, 1999).

    Obsesif ve kompülsif kişilerde terapiyi ilk kurallardan biri olan nezaket çerçevesi içinde sürdürmektir. Bu tip kişilerde utanç duygusunun eğilimlerini fark edip yorumlamak önemli ölçüde değer taşır. Terapistin, danışanla talepkar ve kontrol edici olmaktan uzaklaşıp, sıcak bir ilişki kurması gerekir. İyi bir terapi süreci geçirilmesinin ikinci önemli özelliği ise düşünselleştirme savunmasının önlenmesidir. Bu tanı grubundaki kişilerle yapılması beklenen en iyi üçüncü tedavi türü ise terapistin, bu kişilerin terapi veya kendisiyle ilgili öfkelerini veya eleştirilerini açığa çıkarmakta yardımcı olmalıdır (McWilliams, 2010).  

  • Kreşe/Anaokuluna Yeni Başlayan Çocukta Uyum Süreci

    Kreşe/Anaokuluna Yeni Başlayan Çocukta Uyum Süreci

    Kreş/Anaokuluna başlama hem aile için, hem de çocuk için çok önemli

    bir adımdır.

    İlk üç yıl içinde çocuk model olarak gördüğü anne ve babasından

    alabileceğini alır ve kendisine tanınan fırsatlar ölçüsünde bir psiko-sosyal

    olgunluğa varır; ancak bu gelişim sınırlıdır. İşte bu dönemde okul öncesi

    eğitim devreye girerek çocuğun gelişim alanlarını destekleyici çalışmalar

    yapar. Kreşe/Anaokuluna başlama olayı çocuğun toplumsallaşma sürecinde

    çok önemli bir basamaktır.

    Okul öncesi eğitim, bir anlamda çocuğun aile dışına attığı ilk adım

    olarak düşünülmelidir.

    Çocuk, kreş/anaokuluna başladığı zaman tüm kurallarını bildiği aile

    ortamından henüz hiçbir kuralını bilmediği, tanımadığı kişilerin bulunduğu

    bir ortama girmektedir. Bu yeni durum, tabii ki çocuklarda uyum sorunu

    yaratabilir.

    Kreş/anaokuluna yeni başlayan çocukta, başlangıçta belirsizlik ve

    terk edilme(ayrılma) kaygısı yaşanır. Çoğunlukla koruyucu ve aşırı

    hoşgörülü aile ortamından gelen çocuklarda bu kaygılar daha yoğun

    yaşanır. Ancak çocuk ortama alıştıktan ve öğretmenlerini tanıdıktan sonra

    kaygılar ortadan kalkar.

    Bu süreç içinde aileler de bir çok kaygı yaşamaktadır. Bazen aileler

    çocuklarından ayrıldıkları için kendileriyle ilgili suçluluk ve kaygı

    duyguları yaşarlar ki bu sinyaller çocuğun okul korkusunu arttırıcı bir

    faktör olabilmektedir. Bu nedenle annenin kararlılığı ve iç rahatlığı

    çocuğun uyum süreci için çok önemlidir. Yani çocuğun anaokulu/kreşe

    başlama sürecinde annenin de duygusal olarak hazır olması gereklidir.

    Çocuğun ayrılırken duygusal olarak annenin üzüntü ve kaygısını hissetmesi 

    uyum sürecini zorlaştırmaktadır.

           Uyum sürecindeki tepkiler bireysel farlılıklar göstermektedir. Bazı

    çocuklar ilk üç gün ya da bir hafta ilgili ve istekli olur. Kreş/anaokul onun

    için park gibidir. Ama zamanla annesi ile birlikte olmak ister, sürekli okula

    gelmenin anlamını yeni kavrar ve tepki gösterir. Diğer bazı çocuklar ise en

    baştan itibaren anneden ayrılmak istemez. Sınıfa gelmesini, yanında

    olmasını, annesinin yedirmesini ister ve doğal olarak ağlama gözlenir.

             Kreş/anaokula uyum sağlama konusunda yaşanan sorun yalnızca

    anneden ayrılma zorluğu değildir. Evlerinde bakıcı bulunan birçok çocuk

    daha önceden anne ile ayrılığı yaşamıştır fakat ayrılığı güvenli, tanıdık bir

    ortamda kendi oyuncakları ile beraberken yani kendi evinde yaşamıştır.

    Okula başladığında ise bu güvenli ve tanıdık ortamı bulamaz. Yeni

    çocukların bulunduğu farklı bir ortamdır artık. Örneğin; eşyaları

    başkalarıyla paylaşmayı kabul etmek onun için oldukça zordur(özellikle

    ben-merkezci olduğu bu dönemde)

    UYUM SÜRECİNDE AİLENİN YAPABİLECEKLERİ

     

    *Ailenin göstereceği kararlılık, sabır, okul öncesi eğitime ve başladığı

    eğitim kurumuna gösterdiği inanç ve güven çocuğun uyumunu kolaylaştırır.

    *Kreş/anaokul hakkında çocuğa açıklama yapmak ve kreş/anaokulunu

    tanıtmak uyumu kolaylaştırır. Çocuğun okulu sevmesi ve istemesi uyumu

    için aile çocukla birlikte okula gitmeli, çocukla okulun her tarafını

    (grupları, oyun salonlarını, yatakhaneyi, yemekhaneyi, tuvalet ve 

    lavaboları vb.) gezmeli, çocuğu öğretmen ve idarecilerle tanıştırmalı.

    *Kreşin/anaokulunun sadece çocukların bulunduğu bir yer olduğu

    söylenip anne ve babaların bulunmadığı, işe gittiği açıklanmalıdır.

    *Aile çocukla okula geliş gidiş saatleri ile ilgili konuşmalı, sadece belli

    bir zaman dilimi içinde kreş/anaokulunda kalacağı söylemeli, onu

    alabileceği süreyi onun anlayacağı terimlerle anlatıp, o süreyi geçirmeden

    almaya dikkat etmelidir.

    *Kreş/anaokulun her gün gidilmesi gereken oyun, arkadaş ve eğitim

    yeri olduğu anlatılmalı ancak abartılmış ve yanlış bilgi verilmemelidir. Aksi

    durumda çocuk kendisine anlatılanlarla bulduklarını karşılaştığında

    aradığını bulamayacak ve okula güveni kalmayacaktır.

    *Özellikle ilk günlerde çocuk kapıdan teslim edilip kapıdan teslim

    alınmalı, vedalaşma mümkün olduğunca kısa tutulmalı. Vedalaşmada çocuk

    ağlamaya başlasa bile ayrılma konusunda kararlı davranılmalı. (Onu öpüp

    “Ben şimdi gidiyorum” deyin ve geri geleceğinizi söyleyin. Bunun ne zaman

    olacağını onun anlayacağı terimler çerçevesinde ifade edin. Sonra elinizi

    sallayıp yolunuza devam edin. İyi olduğunu kontrol etmek için durup 

    arkaya göz atmayın.)

    *Çocuk kreş/anaokuluna birlikte geldiği ebeveyni yanında ağlıyor,

    onun gitmesine izin vermiyorsa okula bağımlı olmadığı bir kişi tarafından

    getirilmeli ve okula düzenli devam etmesi konusunda ısrarlı olunmalıdır.

    Yakınmaya devam etse bile sakin ve kararlı davranılmalıdır.(Okula düzenli

    devam etmesi ve karşı çıkmaması durumunda daha sonra verilmek üzere 

    bir takım küçük ödüller de sunulabilir)

    *İlk günlerde fazla soru sormak, kurumu fazla övmek, ne yediği ile

    ilgilenmek çocuğun uyumunu bozabilir. Sadece ”Günün nasıl geçti?” diyerek

    kendisinin anlatması beklenilmeli (Çocuğunuzun durumuyla ilgili

    istediğiniz sıklıkta telefon ederek direkt kurumdan bilgi alınız. (Yedi-

    yemedi; Ağlıyor oynuyor vb.))

    *Çocuğun kreş/anaokulu reddetmesi durumunda,

    büyükanne/büyükbaba gibi aileden birinin çocuktan yana tutum

    göstermesi, ona güç verir ve tepkisini büyütür. Okula gidiş tüm aile

    bireyleri tarafından desteklenmeli ve aile bireyleri uyum içinde olmalıdır.

    *Aile kurum ve personel hakkındaki olumsuz duygu ve düşüncelerini

    çocuğun yanında konuşmamalı, idare ile iletişime geçmelidir. Ayrıca aile

    çocuğa okulda mutlu olacağını, güvenlikte olacağını, orada onunla

     ilgilenecek bir öğretmeni olacağını, isteklerini öğretmeni ile 

    paylaşabileceğini söyleyerek çocuğun öğretmenine karşı güven duymasını 

    sağlamalıdır.

    *Uyum sorunları hafta başından hafta sonuna doğru aşağı ivme

    gösterecektir. Ancak hafta sonundan sonra bu ivme tepe yapabilir. Bu

    normal bir süreçtir. SABIR-SAKİNLİK-KARARLILIK bu süreci kısaltıcı

    faktörlerdir.

    *Çocuk kreşe bırakıldıktan sonra(hastalık ve özel durumlar

    hariç) veli/velisinin bilgisi dahilinde tanıdığa verilmesi; çocuğun kreşe

    getirildikten sonraki zamanın geçirilmesinde sıkıntı yarattığı için uygun

    değildir.

  • İç Disiplini Arayan Çocuk

    İç Disiplini Arayan Çocuk

    “Çocuk, bir şeyler üreterek kabul görür. Azmini geliştirir ve kendisini ayarlar.” Erik Erikson

    “Okulun merdivenlerinden elindeki telefona bakarak çıkan bir anne, kapıdaki görevli öğretmenin kendisini tanımış olması sebebiyle çocuğunun ismini belirtmesine gerek duymadan çocuğunu bekliyordu. Öğretmenle karşılıklı bir şekilde beklerken başını telefonundan bir saniye bile kaldırmıyordu. Çocuk gelip ayakkabılarını giydikten sonra, anne telefon ile göz temasını hiç kesmeden, iyi akşamlar diyerek çocuğuyla birlikte merdivenlerden iniyordu. Bu durumun sadece o güne özel bir şey olmasını umut ediyordum ki sonrasında gördüğüm manzara hiç değişmiyordu.”

    Zaman zaman şunu soruyordum kendime: Nerede hata yapıyorum? Çalışmalarımız, etkinliklerimiz, seminerlerimiz hiç mi etkili olmuyor? Özellikle okulöncesi dönemdeki iletişim sürecinin önemi üzerinde çok çalışan biri olarak, bu gibi durumları kendi başarısızlığım olarak görüp kendime yüklüyordum. Ancak bir yandan da çok başarılı değişimler de görebiliyordum. Sonrasında şöyle bir şeyin farkına vardım: İnsanlar, gerçekten inanan ve uygulayanlar ile inanmış gibi yapanlar olarak ayrılıyordu. Uzun zaman önce kendime yaptığım tüm olumsuz yüklemelerden kurtularak değişim heyecanını yeniden yakaladım ve şimdi değişime açık tüm insanlar için çalışmaya devam ediyorum.

    Peki, neden böyle bir anımı ifade etme gereği duydum? Çünkü biz toplum olarak çoğunlukla çocuklarımızın fiziksel ihtiyaçlarıyla ilgileniyoruz. Ancak çocuklarımızın bir de duygusal ihtiyaçları var. Daha az farkında olunan bu duygusal ihtiyaçların öneminden bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

    Çocuğunuza gece yatmadan önce kitap okuyun. Çocuğunuz hem kitap dinleyerek çok şey kazanacak hem de işitsel dikkati gelişmiş olacaktır.

    Özellikle 0-6 yaş döneminde kendisiyle ilgilenilmeyen çocukların; dinleme, yönerge alma, uygun davranma, karar verme, problem çözme gibi zihinsel süreçleri gelişemeyebilir. Dikkat becerisi de bir zihinsel süreç olup duygusal anlamda ihtiyaçların karşılanmaması durumunda, çocuklarda dikkat eksikliğinin belirtileri görülebilmektedir. Tabi ki dikkat eksikliğini değerlendirebilecek ve bunun tanısını koyabilecek olan çocuk psikiyatristleridir.

    Bebekliğinden itibaren çocuklarını her açıdan doyuramayan ebeveynlerin, ilerleyen yıllarda daha fazla sorunla karşılaştığı görülür. Bu sorunlar; iletişim problemleri, davranış bozuklukları, zihinsel süreçlerin zayıflığı ya da öfke kontrolsüzlüğü gibi ortaya çıkabilir. Yetiştirilme şekline bağlı olarak, yeterince dinlenmeyen, ciddiye alınmayan çocuklar akabinde dinlemeyi öğrenememiş olur. Dolayısıyla okul yaşantısında da öğretmenlerini dinlemekte zorluk yaşayabilirler.(Tıbbi bir sebep olmaması önemli bir detaydır) Ve bu durum çocuğun tüm eğitim hayatını etkilemeye başlar. Bu nokta da ilk olarak bir çocuk psikiyatrisine başvurulması ve çocuğun ne seviyede dikkat problemi yaşadığının değerlendirilmesi gerekir. Ardından iyileşmenin daha kalıcı hale gelebilmesi için özellikle çocukla ve ailesiyle davranışsal ve duygusal anlamda var olan sıkıntılar çalışılır.

    Almanya’da dikkat eksikliği görülme sıklığı %3,8 iken Türkiye’de %20 civarındadır. Aradaki farkın nedeni sorgulandığında, özellikle 0-6 yaş dönemindeki aile içi eğitimin önemli bir faktör olduğu ortaya çıkıyor.

    Okul yaşantısında dikkat problemleri yaşadığımız çocukların uzman görüşmelerinin ardından, aile ilişkilerinin incelenmesi gereklidir. Anne ve babanın çocuğuyla nasıl ve ne kadar vakit geçirdiği ve bu vaktin içeriği bizim için başlama noktasıdır. Çokça duyduğum ifade: Sanki bizim ailemiz bizimle oynuyordu, çocuk bu oyuncaklarıyla oynasın… Ancak karşılaştırılan dönemin imkânlarıyla şimdiki çocukların imkânları arasında uçurumdan öte fark vardır.

    Günümüzde o kadar uyarıcı var ki içinde çocuk ne yapacağını şaşırıyor. Önce oyuncaklarını gelip salonun ortasına boşaltıyor, aynı zamanda izlemediği halde istediği program televizyondan arka fon görevi görüyor. Bir süre geçiyor ve gidip odasında resim yapmaya karar veriyor ki bu sulu boya, pastel boya, parmak boyası… gibi hangisini kullansam acaba diye seçeneklerinin zengin olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. O sırada siz yemeğe çağırıyorsunuz, yemeğe başladıktan beş dakika sonra ben oyuncaklarımla oynayacağım diyerek salona gidiyor ve ardından yemek masası kaldırıldığında ben acıktım diyerek karşınıza çıkıyor. Burada anlattığım süreç, karşılaştığım yüzlerce ailenin klasik bir akşamıdır.

    Peki dikkat ile ne alakası var diyeceksiniz? Dikkat dediğimizde ilk olarak ne diyoruz? Odaklanamıyor, çok çabuk dağılıyor, sesleniyorum ama beni duymuyor… Peki, beş- on dakikada bir etkinlik değiştiren, sıkıldım yapmayacağım işte diyen bir çocuğun, bir boyama sayfasını dahi tamamlayamayacağını düşünürsek, bir de ödevlerini düşünelim. İç disiplin dediğimiz, çocuğun kendi davranışlarının sorumluluğunda olma ve kendini kontrol etme becerisi aile içerisinde öğreneceği bir beceridir. Babasıyla legolarla oynayan bir çocuk, çizgi film izlemek istediğinde, babasının oyuncakları topladıktan sonra bunu yapabileceğine örnek olması ve uygulamasıdır bu beceriyi kazandıracak. Ya da uyku öncesinde hikâye okurken, hadi bir tane daha, bir tane daha diyen bir çocuğa, en başından sadece bir tane okunacağının anlaşmasını yapıyor olmak.

    Çok fazla televizyon programları, özellikle şiddet içeren programları izleyen çocuklarda ileri yaşlarda dikkat eksikliği ortaya çıkmaktadır…Anatolian Journal of Psychiatry

    Klasik ve farkında olunmayan bir süreçtir bu. Ancak davranışlarımız ve çocuğun bu davranış uygulamaları sonucundan edindiği iç disiplin, onun hayatı boyunca bir şeyleri başarabilmesinin temeli olacaktır. Ve bu temel, çocuk doğduğu andan itibaren yetiştiği aile içerisinde oluşmaya başlar. Okul hayatına girişi ile birlikte bu temele kat atma zamanı gelir. Önemli olan oluşturduğunuz temelin ne kadar sağlam olduğudur.

    Yeter ki isteyelim, hiçbir şey için geç değil:

    • Çocuğunuzun, çalıştıkça dikkat problemini aşacağına öncelikle siz inanın.

    • Çocuğunuzun dikkat problemi, “dikkatini ver…” gibi telkinlerle geçmez. Dikkatini toplaması için çalışmalar yapmak gereklidir.

    • Çocuğunuz başarılı olana kadar başarısı ile ilgili beklentilerinizi düşük tutmaya çalışın. Özellikle okul notları ve denemeler hakkında karşılaştırmalardan kaçınmalı.

    • Marifet, iltifata tabidir! Diyerek gördüğünüz olumlu durumları pekiştirmeniz sürece büyük bir katkı sağlar.

    • Bir insana kırk gün deli dersen deli olur sözüne atıfta bulunursak “senden hiçbir şey olmaz” düşüncesiyle hareket edersek çocuğun özgüveni yerle bir olur ve tekrar ayağa kalması çok güçtür.

    • Günlük tutmak bilhassa dikkat dağınıklığı olan çocuklarda gününün detaylarını gözden geçireceği için hem dikkati hem de hafızası için güçlü bir uygulamadır.

    • Neye ilgisi varsa o konuda desteklemeye çalışın. Arabalar, spor, teknolojik bilgiler…

    • Çocuğunuzla aranızdaki ilişkinizin sağlıklı olması hem dikkat çalışmalarınızın hem de ödevlerin daha kolay uygulanabilmesini mümkün kılar.

  • DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    “Dikkat, hiçi her şeye dönüştürür.” Goethe

    Teknolojinin hayatımızdaki yeri azımsanmayacak kadar önemlidir. Televizyon ise geniş kitlelere ulaşma noktasında ilk sıralarda yer alan bir iletişim aracı olup özellikle son yıllarda televizyon kullanımı önemli ölçüde artış göstermiştir. Bir kumanda düğmesi kadar yakın olan bu aracın ulaşım kolaylığı bu durumu desteklemektedir. Bu artışla birlikte televizyonun olumlu özelliklerinin yanı sıra olumsuz özelliklerinin de kişiler üzerindeki etkileri de yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

    Son zamanlarda yapılan araştırmalar, özellikle çocuklarının televizyon izleme süreleri noktasında çok önemli bulgular sunmaktadır. Nielsen araştırma şirketine göre; 2 ile 5 yaş arasındaki çocuklarhaftada 32 saatten fazla,6 ile 11 yaş arasındaki çocuklarise yaklaşık 28 saat televizyon izlemektedir. İfade edilen bu rakamlar çocukların gelişimi noktasında çok ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Ekran başında çok fazla zaman geçiren çocuklar;

    • İletişim problemleri yaşıyor,

    • Özellikle küçük yaşlarda konuşma gecikmesi görülüyor,

    • Algılama ve dikkat süreçleri zayıflıyor,

    • Sabırsız ve saldırgan tutumlar sergiliyor,

    • Uyku düzensizlikleri görülüyor,

    • Şiddet ve alkol gibi uyaranlara maruz kalıyor.

    Televizyon kullanımının olumlu ve olumsuz yönleri tartışıladursun, Fransa’da Medya Yüksek Konseyi0-3 yaş arası çocukların televizyon izlemesine yasak getirmiştir. Bu yasak, sadece yetişkinlerin kanallarını kapsamamakta aynı zamanda çocuk ve bebek kanalları için de geçerlidir. Bu yaş aralığı, beyinde yer alan nöronların deneyimler sonucunda birbirine bağlandığı, köprü kurduğu en zengin dönemi kapsamaktadır. Dolayısıyla, çocuğun pek çok uyarıcıya maruz kalarak deneyim yaşamasının gerektiği bu dönemde, pasif bir alıcı olarak şekillendiği televizyon karşısında geçirmesi önlenmeye çalışılmaktadır. Bebeklikten itibaren beş duyu organını da kullanma becerisiyle donatılmış olan çocuk, televizyon karşısında sadece görme ve işitme duyularını kullanabilmektedir. Buna bağlı olarak diğer üç duyu organı en verimli dönemlerinde körelmektedir.

    Teknolojik tüm ürünlerde olduğu gibi televizyon için de bilinçli kullanım çok önemlidir. Her geçen gün çocuklar için hazırlanan programların kalitesi arttırılmakta ve oldukça faydalı içerikler hazırlanmaktadır. Bu noktada devreye ebeveynler girmektedir. Çocuklar kendileri için hangi programın doğru veya faydalı olacağını bilememektedirler. Onlar sadece eğlence kısmıyla ilgilenmekte ve karşılarına çıkan her türlü yayını izleyebilmektedirler. Maalesef o sırada işi olan ya da oyalansın diye düşünen ebeveyn kumandayı çocuğunun eline teslim ederek çocuğu başıboş bırakabilmektedir. İşte televizyonun asıl tehlikeli olma süreci bu ilk adımla başlamakta ve izlenilen süre boyunca devam etmektedir. Ebeveynler muhakkak içeriğine güvendiği ve bildiği yayınları belirlemeli ve ancak o şekilde çocuğuna izin vermelidir. Ayrıca birlikte televizyon izleyerek gelişen durumlara uygun olarak açıklayıcı ve eğitici bir dil kullanılmalıdır.

    Ebeveynlerinin telefonlarından, tabletlerinden (hatta azımsanmayacak kadar çoğunluğun kendi tableti olduğunu düşünürsek…) istedikleri çizgi filmleri izleme ve istedikleri oyunları yükleme gibi olanaklara sahip olmak, son zamanların en sık rastlanan ancak en vahim olaylarından birisidir.

    Bu noktada gerçek anlamda bilinçli olan ebeveynler süreci çok güzel yönetebilmektedir. İzlenecek yayınlar hem anne hem de babanın fikir birliğiyle belirlenir. Ardından çocuk izleyecekleri bittikten sonra kitap okuyabilir, oyuncakları ile oynayabilir ya da resim yapabilir… Lakin şunu bilir: Benim televizyon izleme sürem bitmiştir. Çocuğa bu bilinçliliği, durumu kabullenebilme olgunluğunu ne kadar erken kazandırırsak, hayatını düzenleme noktasında o kadar az zorluk yaşayacaktır.

    Diğer tarafta ise bilinçli davranmakta biraz zorlanan ebeveyn tutumları vardır. Onların söylemlerine göre; “çocuktur istediğini izlesin, inatlaşmak istemiyorum ya da misafirler geldiğinde ancak o şekilde bizi rahat bırakıyor”. Ve en sık duyulan ifadelerden biri de şudur ki: “Kumanda sadece onun elinde durabilir, yemek yerken ya da akşam yatana kadar sürekli televizyon izler”. Bu ve bunlar gibi binlerce söylem duymak mümkündür. Ancak hep söylediğim gibi bu gibi durumlarda çocuğa kızmak ya da inatçı bir yapısı olduğunu söylemek çocuğa çok büyük haksızlık yapmak demektir. Çünkü yaşanan bu tarz durumlarda asıl sorumluluk ebeveynlere aittir. Ebeveyn evdeki rolünü bilinçli bir şekilde hissettirmeli ve çocuk da kendi rolüne uygun davranma şeklini öğrenmelidir. Öğrendiğini içselleştirebilir ve uygulayabilirse yaşanılan bu gibi durumların çok kısa bir süre içinde azalacağı görülebilir.

    Çocuklarımız bizim geleceğimiz en değerlilerimiz. Dünya üzerinde hangi ebeveyne sorarsanız sorun, dünyadaki en değerli varlıklarının çocukları olduğunu söylerler. Özellikle onların sağlığının her şeyden önce geleceğini ifade ederler. Ancak burada dikkat edilmeyen çok önemli bir nokta bulunmaktadır. Çocukların sağlığı söz konusu olduğunda; iyi beslensinler, soğuk almasınlar, ateşlenmesinler… diye düşünülür. Evet, fiziksel sağlık herkes için önemlidir ancak asıl farkında olunmayan zihinsel sağlıktır. Bilinçsiz teknoloji kullanımının çocuğunuza vereceği zararı dünya üzerinde başka hiçbir şey veremez. Ve zihinsel sağlığın ne kadar yerinde olup olmadığı da çocuk bir okulöncesi kurumuna gittiğinde daha net anlaşılabilmektedir. Gruba uyma süreci, algılayabilme, odaklanabilme, başladığı işi sonuna kadar götürebilme… gibi pek çok zihinsel sürecin kullanımını gerektiren durumla karşılaşan çocuğun zihinsel sağlığının ne durumda olduğu rahatça gözlenebilmektedir.

    Sonuç olarak, çocuklarımızın zihinsel olarak iyi ve sağlıklı olabilmeleri için ebeveynlerin bilinçli hareket etmesi çok önemlidir. Aslında pek çoğumuzun bildiği ancak uygulama noktasında sıkıntı çekilen bir durumdan bahsediyoruz. O zaman öncelikle kendi zihinsel sağlığımızı koruma adına önlemler alalım. Göreceksiniz ki bu önlemleriniz çocuklarınızın dikkatini kısa süre içinde çekecek ve hem sizin hem de çocuğunuzun zihinsel sağlığı korunmuş olacak.

  • Narsistliğin Eksikliğe Tahammül Edilemezliği !

    Narsistliğin Eksikliğe Tahammül Edilemezliği !

    Narsist kişi kendisindeki her türlü özelliğin ve yahut yaptığı hemen hemen her şeyde üstün olduğuna ikna olmuş kişidir. Narsist kişi bir nevi eksikliğe tahammül edemeyen özelliğe sahiptir. Ve başkalarının üstün olmasını hoş karşılamaz. Kendinin özel olduğuna inanmıştır. Bu özellik, karşısındaki kişileri değersizleştirmeyle sonuçlanır. Bu özelliğe sahip kişiler karşısındaki kişiyi değersizleştirir çünkü bu durum üstün gelip kendi değerini arttırmak içindir. Aksi takdirde çocukluk çağında bilinçdışına attığı yani çocukluk çağında baş edemediği ve bastırdığı utanç duygusunu anımsayacaktır. Utanç insanın en zor tolere ettiği duygulardan biridir. Utanç yaşayan çocuk bunu basit bir kusur, hata şeklinde değil, benliği sarsan bir duygu olarak deneyimler. Yani narsisizm aslında çocukta yaşadığınız çok kuvvetli bir utanç duygusunu örtbas etmek için ortaya çıkar.

    Çocuklukta utanç duymanızın nedeni, onu yetiştiren, yani ona bakım veren kişi gözünde yaşadığı utançtır. Yaklaşık bir – iki yaşlarında büyük bir sevinçle annesi ile heyecanının paylaşmak isteyen çocuk oradan gelen beklenmedik bir hayır sözcüğü yada belirsiz bir mimik, çocuğun annesi tarafından reddedilmiş gibi hissettirir. İşte bu etkilerden dolayı çocukluk çağında sürekli doğru veya iyi olamadığında bu duygudan uzaklaşmak için çocuk kendisinin çok güçlü, özel, önemli ve değerli olduğu fantezi dünyasına sığınır. Bu reddedilme hissinden kaçarak hayal dünyasına sığınan çocuk, yetişkinlik çağına narsist bir kişi olarak yansır. İşte bu yüzden kendilerinden emin görünürler ama kendisinden daha değerli gördüğü bir kişiye veya bir küçük olaya dahi kolayca öfkelenebilir ve karşı suçlamaya geçer. Esasında yaşadığı büyük bir reddedilme, utanç duygusudur..

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu’nun DSM V Tanı Ölçütlerine göre temel özellikler;

    1. Büyüklenir (Başarılarını ve yeteneklerini abartır, gösterdiği başarılarla orantısız bir biçimde, üstün bir biçimde görülme beklentisi içindedir).

    2. Sınırsız başarı, güç, zekâ, güzellik ya da yüce bir sevgi düşlemleriyle uğraşır durur.

    3. “Özel” ve eşi benzeri bulunmaz biri olduğuna ve ancak özel ya da üstün diğer kişilerce (ya da kurumlarca) anlaşılabileceğine ve ancak onlarla ilişki kurması gerektiğine inanır.

    4. Çok beğenilmek ister.

    5. Hak ettiği duygusu içindedir (özellikle kayırılacak bir tedavi göreceğine ya da her ne istiyorsa yapılacağına ilişkin anlamsız beklentiler içerisinde olma).

    6. Kendi çıkarı için başkalarını kullanır (kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarını 
kullanır).

    7. Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini anlamak 
istemez.

    8. Sıklıkla başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.

    9. Başkalarına saygısız davranır, kendini beğenmiş̧ davranışlar ya da tutumlar sergiler.

  • Okula Uyum Süreci

    Okula Uyum Süreci

    Okula başlamak hem çocuklar hem de ebeveynleri için heyecan verici bir yenilik ama aynı zamanda kaygı uyandırıcı bir değişimdir. Bu süreç, çocuk için bilinmezliğin kapısını aralamaktır. Ebeveyn olarak okula uyum sürecinde hem kendinizi hem de çocuğunuzu hazırlamak ve teşvik etmek işleri kolaylaştıracaktır.

    Ebeveynler çocuğun okula gitmesiyle ilgili kararlı ve destekleyici bir tutum göstermeliler. ‘Bebek misin sen, hiç yakışıyor mu, korkacak ne var’ gibi söylemlerden uzak durmalılar. Hata yapan çocuğu okulla, müdürle, öğretmenle korkutmamalılar. Okulla ilgili olumlu anılarını çocuklarıyla paylaşabilirler. Anne babaların hem çocuğun hem de kendilerinin yaşadığı endişeyle baş edebilmesi ve sakin durabilmesi gerekiyor. Çocuğun okulda kalma becerisini basamak basamak öğrenmesi ve kaygısının aşama aşama azaltılması hedeflenir. Sistematik duyarsızlaştırma dediğimiz bu basamaklardan ilkinde ebeveyn önce sınıfın içinde çocukla kalır, çocuk sınıfın içinde durabilmeyi öğrendiğinde artık çocuğu sınıfın içine kadar götürüp bırakabilir. Bir sonraki basamakta sınıf kapısına, buna alıştıktan sonra okulun iç kapısına kadar götürüp bırakır. Bir sonraki basamakta okulun bahçe kapısında ayrılma becerisi kazanılır. Çocuk okulun kapısına kadar gidebiliyorsa, artık anne onu evden uğurlamalı ve çocuğun ayrılmayı evde yaşaması sağlanmalı. Çocuk okula kadar gidip sınıfa girmekte zorluk çekiyor olabilir. Gerekirse anne bir gün okulda bekleyebilir. ’Ben buradayım seni bekliyorum, sınıfında güvenle durabilirsin’ mesajı verilebilir. Ancak çocuğun sınıftan çıkınca anneyi orada bulması çok önemli. Çocuk sınıfta durabilir hale geldiğinde ‘Bak gördün mü? Burası güvenli bir yer, artık ben gidiyorum, seni evde bekleyeceğim.’ mesajı çocuğa verilmelidir. Aksi takdirde çocuk okul ortamına uyum sağlamaya başlar başlamaz annenin çocuktan habersiz okuldan kaçması, uzaklaşması çocuğun güvenini bozacaktır. Bu durumu daha da kötüleştirecektir. Burada en önemlisi güven, bağlanma ve ayrışma meseleleridir.

    Okula Uyum Sürecini Zorlaştıran Faktörler:

    • Çocuğun 0-3 yaş arasındaki dönemde anne ve babadan (ya da temel bakım veren kişiden) ayrı kalmada güçlük yaşıyor olması (ayrı uyuyamama, ebeveynler işe gidince ağlama vb.),

    • Ebeveynlerin kaygı eşiklerinin düşük olması (kaygıya yatkınlık),

    • Anne-babanın çocukla yeterince oyun oynamıyor/vakit geçirmiyor olması,

    • Çocuğun daha çok yetişkinlerle vakit geçiriyor olup, diğer çocuklarla etkileşime girme olanaklarının oldukça kısıtlı olması,

    • Çocuğun öz bakımının yetişkinler tarafından yapılıyor olması,

    • Anne-baba arasında ya da ev içinde yaşanan süreğen gerginlikler olması,

    • Aile içinde yaşanan önemli yaşamsal değişimler olması (kardeş doğumu, boşanma, taşınma, hastalık, bakıcı değişimi, anne-babanın iş yoğunluğu vb.),

    • Okula başlama ile eş zamanlı çocuğun diğer gelişim görevleri ile baş etmeye çalışması (tuvalet eğitimi, yalnız yatma vb.),

    • Anne-babanın ve diğer aile üyelerinin okula gidilmesi konusunda aynı fikirde ve tutarlılıkta olmaması,

    • Anne-babanın çocuktan ayrılmak konusunda hissettiği duygularla başa çıkamıyor olması (tedirgin, üzgün, sabırsız olmak gibi).

    Okula Uyum Sürecini Kolaylaştıran Faktörler:

    • Çocuğun daha önceden olumlu bir oyun grubu deneyimi olması,

    • Çocuğun okul arkadaşları ile okul dışında da vakit geçirme olanağının olması,

    • Çocuğun hayatında anne-baba ile birlikte çocuğa bakım veren, çocuğun güven duyduğu başka yetişkinler olması (büyükanne, büyükbaba, bakıcı vb.),

    • Ebeveynlerin kaygı ve stresle başetme becerilerinin olması,

    • Çocuğu okula bırakmaya yönelik anne-babanın kendilerini hazırlamış olması (güven veren, sabırlı, kararlı tutumla kısa vedalaşma rutini ya da okula bırakma görevinin çocuğun daha rahat ayrıldığı bir yetişkine devredilmesi),

    • Okul sonrası anne-babanın çocuğu karşılaması ve birlikte vakit geçiriyor olmaları (tercihen oyun oynamaları),

    • Çocuğun bağımsızlığının aile tarafından destekleniyor olması (kendi yemeğini yemesi, giyeceğini seçmesi ve giyinmesi, kendi odasında yatması vb.),

    • Evde çocuğa sorumluluklar verilmesi,

    • Evde rutinlerin oluşturulması (yemek saati, yatma saat, vb.),

    • Sabah okula hazırlık için çocuğun ihtiyaç duyduğu zamana göre bir kalkma saati belirlenmesi ve hazırlık rutininin oluşturulması,

    • Anne-babanın okula ve eğitimcilere güven duyması,

    • Anne-baba ve öğretmenin iletişim halinde olması, işbirliği geliştirmesi,

    • Evde okulla ilgili konuşulabiliyor olması,

    • Çocuğun okuldan her gün söz verilen saatte ve söz verilen şekilde alınması. 

    Tüm çocuklarımıza başarılı, keyifli, verimli bir öğretim yılı diliyorum. 

    Sevgiler…