Etiket: Çocuk

  • Cinsel Eğitim Ne Zaman Başlar?

    Cinsel Eğitim Ne Zaman Başlar?

    Cinsel eğitim anne karnında başlar. Bebeğin cinsiyetine göre annenin bebeğe verdiği olumlu ya da olumsuz duygu ilerde bebeğin cinsel kimliğine de ciddi anlamda etkiler. 0-6 yaş çocuklarında gelişim üç evreden oluşur;

    1- ORAL DÖNEM (0-18 AY)

    Bu dönemde anneyle bebek bir bütündür hatta bebek altıncı aya kadar anneyi kendi parçasıymış gibi düşünür. Bebeğin ihtiyaçları tam ve zamanında giderilmeli anneden bağlanma duygusunu tam anlamıyla almalıdır. Bebek altıncı ayından sonra artık kendi bedeninin kendi varlığının annesinden ayrı bir parça olduğunun farkına varır. Burada annelerin yapması gereken en önemli şey onu aynalamak yani bebeğinin varlığını hissedip ona da hissettirmesi ve onun yaptığı her doğru davranışı onaylaması çok önemlidir. Anne bebeğini karşılıksız koşulsuz sevmeli ve her ihtiyaç duyduğunda bebeğinin yanında olmalıdır. Bebeğini emzirirken gözüne bakışı, onu tutuşu ve o andaki ona verdiği duygu bebeğin kişilik gelişimindi birebir etkilidir. Altını değiştirirken “ne kadar da kötü kokuyorsun, yine mi çiş yaptın “ şeklinde olumsuz şeyler söylememelidir.

    Çünkü bebekler-çocuklar somut düşündükleri için (egosantrik düşünce yapısına sahip oldukları için) bedeninden çıkan her şey için de yine kendi bedeninin bir parçasıymış gibi düşünür ve çişine söylenen olumsuzlukları kendine söyleniyormuşçasına algılayabilir. Bu duygu da onda “istenmiyorum, kabul görmüyorum” düşüncesine neden olabilir. Bebekler beş altı aylıkken diş çıkarırlar, sekiz dokuz aylıkken sürünmeye başlayabilirler ve on, onikinci aylarda da yürümeye başlarlar (bu her çocukta farklılık gösterebilir). Aslında bu artık anneden ayrışma bağımsızlaşmaya atılan ilk adımdır. Ona optimal yakınlık uzaklık mesafesini yani güvenme duygusunu vermesi çok önemlidir. İlk yürümeye başladığı zamanlarda düşüp kalkmasına olumlu ya da olumsuz çok aşırı tepkiler verilmemelidir.

    Yine bu dönemde anne bebeğiyle kesinlikle yatmamalı ilk altıncı aya kadar bebeğin beşiği annenin odasında olması ve daha sonra bebek başka bir odaya ayrılması bebeğin kendine olan bağımsızlığını güvenini kazanması anlamına da gelir ve böylelikle anne babanın yaşadığı cinsel ilişkiye tanık olmamış olur. Bu tanıklık çocuğu cinsel kimliğini olumsuz etkileyen faktörlerden biridir.
    Bebeği memeden kesme ise birinci yaşın sonunda olmalıdır. Keza diş çıkarıp yürümeye başlamasıyla aslında onun bağımsızlığını kazanması ama bir yaşından daha uzun süre emzirilmesi onu yine anneye bağımlı kılması anlamına gelir ki bu da çocukta bağlanma problemlerine neden olabilir.

    2- ANAL DÖNEM

    18-36 arası ayları içerir. 0-18 ayını sağlıklı bir şekilde geçiren bir çocuk artık yürüyebilen ve ihtiyaçlarını karşılayacak kadar konuşabilen bir duruma gelmiştir. Bedenen ve ruhen gelişimini tam anlamıyla kazanan bir çocuk artık tuvalet eğitimini almak için hazırdır. Tuvalet eğitimi de 18-36 ayları içerisinde verilmelidir. (erken ve geç kalınmış tuvalet eğitimi çocuğa biyolojik ve psikolojik zararlar verir.)
    • Çocuk çişinin geldiğini hissettiriyor ve hatta söylüyorsa
    • Çocuk çişini saklanarak yapıyorsa ( utanma duygusu)
    • Çişini uzun süre tutuyorsa
    • Sabah altı kuru uyanıyorsa, artık tuvalet eğitimi verilmeye başlanabilir.
    Çocuklara tuvalet eğitimi verilirken de baskı, zorlama, dayak, olumsuz cümleler kesinlikle kullanılmamalıdır. Kız çocuklarında annenin model olması, erkek çocuklarında da babanın model olması ve bunun normalleştirilmesi, sakin ve sabırlı bir şekilde yapılması çok önemlidir. Tuvalet eğitimini de tam anlamıyla alan çocuk artık bağımsızlaşmıştır. Bağımsızlaşan bu çocuğa yapabileceği sorumlulukları almasına izin verilmeli ve ona her anlamda destek olunursa kendine güvenli ve sağlıklı bir kişilik geliştirebilir.

    Çocuklar cinsel organlarını tuvalet eğitimi sırasında daha iyi tanır ve ilgilenirler. Tuvaletini yaparken tuvaletin mahrem bir yer olduğunu anneden başka kimsenin yanında bulunamayacağını ve özel organlarının anneden başka kimseye gösterilemeyeceği mesajı verilmelidir. Anne çocuğa “çişini yaptıktan sonra beni çağırabilirsin seni kapıda bekliyorum” diyerek çocuğunun çişini kendi başına yapmasını ve bitirdikten sonrasında da ona yardım edip temizliğini sağlamalıdır. Yine bu dönemde çocukla yatılmamalı yatağın ve yatak odasının mahrem olduğu mesajı verilmeli ve çocukların odalarına kapılarını çalarak izin alarak girilmelidir (ebeveynler olarak çocuklarımızın odamıza izinsiz girmelerini istemiyorsak). Yine bu dönemde erkek çocuklarımıza 2-6 yaşlarında sünnet yaptırılmamalıdır (kastre olmak). Sünnet yaşı ya 0-2 yaştır ya da 6 yaşın üzeridir.
    Optimal uzaklık çocuğa verilmeli çocuğun başı beklenmemeli onu görebileceğimiz ve onunda bizi görebileceği mesafede durmak, yanlış sözler kullanmamak özgüvenini geliştirmesinde ve sosyalleşebilmesinde çok önemlidir.

    3- FALLİK DÖNEM (ÖDİPAL)

    2,5-5 yaş dönemidir. Çocuğun her anlamda kendi kendine yetebildiği, yürüyebildiği, koşabildiği, konuşabildiği, yemek yiyebildiği, tuvalet ihtiyacını karşılayabildiği, bedenen ve ruhen kendisini tam anlamıyla ifade edebildiği, anne babaya ihtiyacının azaldığı artık yaşıtlarıyla oyun oynayabildiği, anaokuluna gidip sosyalleşebileceği bir dönemdir. Çok meraklıdır. Keşfetmeyi çok sever ve bolca sorular sorup anne babayı bunaltır. Çocuğumuzun gözünün içine bakılarak konuşmalı her sorusunu erinmeden cevaplandırmalı yine her zamanki gibi ona değer ve önem verdiğimizi onu her koşulda çok sevdiğimizi hissettirmeliyiz.

    Anaokuluna giden çocuklar cinsiyet merakı nedeniyle evcilik oyunları doktorculuk oyunları oynayarak tuvalette birbirlerinin cinsel organlarına bakarak aradaki farkı anlamaya ve sorgulamaya başlarlar.

    Dört yaşından itibaren utanma duygusu hem davranışlarla çocuğa hissettirilmeli genital bölgelerinin açık olmamasına ilişkin davranışlar çocuğa hissettirilmeli ebeveynler kendileri de bu davranışları uygulayarak çocuğa örnek olmalıdır. Dört yaşındaki bir çocuk artık bağımsızlaştığı için ona iyi dokunuş ve kötü dokunuş oyunu ile bedenimizi nasıl koruyacağımızı öğretebiliriz(uygulamalı olarak anlat).

    CİNSELLİKLE İLGİLİ ÇOCUĞUMUZUN SORDUĞU SORULARA NASIL CEVAP VERMELİYİZ?
    1- Çocuğunuz soru sorduğunda cevap verin.
    • “Büyüdüğünde sana söylerim” veya “ Sen nereden duyuyorsun böyle şeyleri “ diyerek onu engellemeyin.
    • Çocuğunuz bir daha sormayabilir ve güvenilir olmayan kaynaklardan yanlış şeyler öğrenebilir.
    • Çocuğunuza soru sorması nedeniyle memnun olduğunuzu belli edin. “Bu soruyu bana sorduğun için teşekkür ederim” diyerek onu ödüllendirin.

    2- Döllenme ve doğum hakkında konuşurken şüpheli, belirsiz veya gerçek olmayan ifadeler kullanmayın.
    • Çocuğunuz insanlar hakkında öğrenmek isterken hayvanları örnek olarak vermeyin.
    • Bu kafa karıştırıcı, baştan savmacı bir tutumdur.

    3- Çocuğunuz soru soracak kadar büyükse doğru yanıtları ve doğru sözcükleri öğrenecek kadar da büyüktür.
    • Çocuğun ne sorduğunu anladığınızdan emin olun.
    • Çok fazla bilgi veriyor olmaktan korkmayın yaşına ve gelişim düzeyine göre sorularını cevaplandırın.
    • Soruyu sorulduğu zaman yanıtlayın.
    • Sorunun cevabını tam anlamıyla bilmiyorsanız biraz ondan zaman isteyin.

    4- Bilgilendirirken yaşına uygun resim ve kitaplar kullanın.
    • Benzetmeler kullanırken dikkatli olun.
    • Çocuklar soru sordukça sorularını doğru ve anlaşılabilir bir şekilde cevaplarsanız ya da bir şekilde cevaplanırsa hem merakı giderilecek hem de arkadaşlarından yanlış bilgi edinmeyecektir.
    • Çocuğunuza bilgi verirken penis vajina yumurta sperm terimlerini kullanmaktan çekinmeyin.

    CİNSEL EĞİTİM NEDEN BU KADAR ÖNEMLİDİR?

    • Cinsel eğitimi sadece cinsel bilgilerin verildiği cinsel ve üreme organlarının tanıtıldığı ve doğum olayının anlatıldığı bir konu olarak algılamak yanlıştır.
    • Cinsel eğitim sayesinde çocuk kendi bedenine ve karşı cinsin bedenine saygı duymayı öğrenir.
    • Bu durum, ileriki yaşantısında kendi cinsiyetindekilerle ve karşı cinsten kişilerle sağlıklı, düzeyli iletişim kurmasına neden olur.
    • Çocuğun kendi bedenini ve özelliklerini tanıması kendine güvenini artıran bir özelliktir.
    • Cinsel eğitimi aşama aşama ve yaşına uygun alan çocuğun sonraki yaşamında karşı cinsle kurduğu ilişkilerde daha dengeli olduğu bilinmektedir.

  • Çocuk Gelinler Sorunu

    Çocuk Gelinler Sorunu

    Erken ve zorla evlilikler birçok ülkenin en önemli sosyal sorunlarından biri olan ve Birleşmiş Milletler (BM) Sözleşmeleri gibi önemli uluslararası çok sayıda sözleşmede yer alan konulardan biridir.

    Bu evlilikler çocuk istismarının, kadına yönelik şiddetin ve kadın erkek arasındaki güç eşitsizliğinin en tahrip edici şekilde görüldüğü anlardan biri olarak kabul edilen ve açıkça bir insan hakları ihlali olarak değerlendirilen ve tartışın bir konudur.

    Uluslararası anlaşmalarla belirtilen standartlara baktığımızda on sekiz yaşında altında yapılan her evlilik, evlendirilen kız çocukları da çocuk gelin olarak belirtmektedir. Bireyin ruhsal ve fiziksel gelişimini tamamlamadan yaptığı evlilikler bir çok araştırmada çocuk gelinler üzerine odaklanılmasına neden olmuştur.

    Çocuk yaşta evlilik ya da bir diğer ifade ile erken evlilik, en az biri on sekiz yaşından küçük olan iki kişinin, yasal ya da resmi olmayan bir şekilde, evlilik bağıyla birleşmesi anlamına gelmektedir. Bu konu ile ilgili adlandırma sorunu bulunmaktadır. Çocukların erken yaşta evlendirilmeleri sorununa yönelik “ çocuk gelin, çocuk evlilikleri, zorla evlendirme, erken yaşta evlilik, pedofili gibi kavramlar kullanılmaktadır. Çocuk ve kadın hakları konusunda çalışan uzmanlar genellikle çocuk gelin kavramını kullanmaktadır ve pedofili kavramının kullanılmamasını gerektiğini düşünmektedir. Bunun nedeni ise çocukların erken yaşta evlendirilmesini meşrulaştırmak olarak tanımlamaktadırlar. Pedofili kavramı, çocuk yaşta yapılan evlilikler sorununu tek başına açıklayabilecek bir kavram değildir. Çocuk evlilikleri son zamanlarda hala normal sayılabilen bir durumdur. Özellikle kırsal kesimde devam etmektedir.

    Erken Yaşta Yapılan Evliliklerin Sakıncaları

    Kız çocuğun erken yaşta evlendirilmesi çocuğa yönelik cinsel istismarı içermektedir. Küçük yaşta maruz kalınan cinsel istismarın bireyin yaşamının sonraki gelişim dönemlerinde olumsuz etkilerinin olabileceği bilinmektedir ( Taner ve Gökler, 2004). Çocuk haklarına daire sözleşmeye göre çocukların aileleri tarafından istismar ve ihmalden korunma, eğitime erişim ve kendileri ile ilgili konularda görüşlerini dile getirme gibi hakları vardır. Kız çocuklarının evlendirilmesi ise onların sahip olduğu hakların ihlal edilmesidir. Örneğin çocuk yaşta evlenen kızlar eğitimini bırakmak zorunda kalır.

    Çocuk yaşta evlenmenin çocuklar için gelişimsel açıdan da sakıncaları vardır. Evlilikle çocuklar okulu bırakmakta ve ev içi sorumlulukları artmakta ve doğumla birlikte yapmaları gereken sorumluluklar fazlalaşmaktadır. Bu durum aynı zaman toplum tarafından kısıtlanmasına neden olabilir. Örneğin, evli kadınlar sokakta gezmez vb.

    Toplum ve eşleri tarafından çeşitli kısıtlara maruz kalma; sosyal becerileri tam olarak edinememiş ve kimlik gelişimi tamamlanamamış kız çocuklarının ise evliliklerinde ne derece mutlu olacağı tartışmalıdır. Literatüre bakıldığında erken yaşta evlenmenin olumsuz sonuçlarla ilişkili olduğu bulunmuştur.

    Erken yaşta evliliklerin bir başka sakıncası da gebelikten korunma yöntemleri hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan kız çocuklarının istenmeyen gebelik yaşama riskinin yüksek olmasıdır. 18 yaş öncesi kız çocuklarının üreme sistemi henüz olgunlaşmadığı için gebelik bu yaşta ki kız çocuklarında çeşitli sağlık sorunları ve hatta ölümlere neden olabilmektedir. Hipertansiyon, kansızlık ve kanamalar ve bel çukurunda düzleşmeler olarak sıralanabilir. Ayrıca erken yaşta gebeliklerde erken ve zor doğum riski ve bebek ölüm ihtimalleri artmaktadır. Bunun yanı sıra kendisi çocuk olan bireylerin anne olması bebeklerine gerekli bakımı sağlayamamalarına ve çocuğun bakımsızlıktan ölme ihtimalini de arttırmaktadır ( Başer,2000).

    Çocuk Evliliklerinin Nedenleri

    Çocuk evliliklerinin birçok sakıncası olmasına rağmen Türkiye’de devam etmesinin birçok nedeni vardır. İlk olarak kanunların çocuk evlilikleri konusunda düzenleyici olması gerekir. Çocuk koruma kanununda 18 yaş altındaki bireylerin korunması gereken çocuk olarak tanımlamaktadır. Ancak var olan düzenlemeler 15 yaşın üzerindeki bir çocukla yasadışı olarak evlenen birey ancak şikayet edildiği takdirce cezalandırılmaktadır. Bu durum işleyişte de problemlere neden olmaktadır. Çocuk koruma kanunda 18 yaş altındaki bireylerin korunması gerektiğini belirtmesine rağmen bir yandan da 15 yaş üzeri bireyle evlenen kişi hakkında sadece şikayetle işlem yapıldığı görülmesi 16 yaş ve üzerindeki çocukların evlenmesine resmi olarak izin verebilmektedir. Bu durum 15-18 yaş arasındaki çocuk evliliklerin en büyük nedenlerinden biridir.

    Ailelerin eğitim ve gelir düzeyi de çocuklarının erken yaşta evlendirme riskinin yüksek olduğunu bildirmektedir ( Çakmak, 2009; Özcebe ve Biçer, 2013). Maddi sıkıntıların yaşandığı ailelerde kız çocuklarının evlendirilmesi ailenin yükünü azaltabilmektedir. Özellikle karşılığında başlık parası alınıyorsa aile ekonomisine katkı dahi sağlayabilmektedir.

    Bir diğer nedeni ise; geleneksel uygulamalardır. Toplumun bazı kesimlerinde hala sürdürülmekte olan başlık parası, beşik kertmesi ve kan bedeli evliliği gibi geleneksel uygulamalar kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesine neden olmaktadır. Ayrıca toplumda evlilikle ilgili olan kalıp yargılar da bu uygulamanın sürdürülmesine neden olmaktadır. Geç evlenen kızlar evde kalır ve kızların erken evlenmesi eşlerine itaatini arttırır gibi cümleler kalıp yargılara örnek olabilir. Ailelerin sahip olduğu inançlar kızların erken yaşta evlendirilmelerine neden olabilir. Bununla bağlantılı olarak ailelerin korumacı cinsiyetçilik düzeylerinin onların çocuklarını erkenden evlendirilmelerine neden olduğu söylenebilir. Korumacı cinsiyetçilik bir yandan kız çocukların erken yaşta evlendirilmeleri onları evlilik öncesi ilişki yaşamasını engelleme ve cinselliğin yalnızca evlilik için yaşaması gibi bir işlev görebilir. Erken evliliklerin korumacı cinsiyetle yakından ilişki olduğu düşünülmektedir ( Sakallı ve Glick,2003).

    Çocuk Evliliklerinin Önlenmesine Yönelik Çözüm Önerileri

    Ülkemizde çocuk gelinler diğer ülkelere oranla daha fazladır. Birey ve toplum düzeylerini de oldukça etkilemektedir. Öncelikle bu sorunla mücadele ederken gelişmiş ülkelerin uyguladıkları modellere bakılması fayda sağlayacaktır. Bu evliliklerin fazla olmasının en büyük nedenlerinden birisi toplumda normal olarak kabul edilmesidir. Bu evlilikler bir suç, hastalık veya insan hakları ihlali olarak görülmediğinde bu tür evlilikler engellenememektedir. Bu toplumsal yargıya düzeltmek için toplumun bilinçlendirilmesi bu konuda eğitim verilmesi ve sosyal medya üzerinde bilgilendirme yapılması yararlı olacaktır. Bu bağlamda eğitim, sağlık ve adalet çalışanları ile birlikte ailelere ve çocuklara yönelik bilinçlendirme eğitimleri düzenlenebilir. Ayrıca MEB müfredatına Çocuk Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği derslerinin eklenmesi çocukların farkındalığını sağlamakta etkili olabilecektir.

    Çocukların Eğitimi
    Eğitim seviyesi arttıkça erken evliliklerin sayısı düşmektedir. Eğitim ayrıca dolaylı olarak da bireyin hayatına ilişkin temel karar mekanizmalarında daha etkin olmasını sağlamakta ve bir bilinç geliştirmektedir. Çocukların zorunlu eğitim ve öğretimlerini tamamlamayan veliler tespit edilmeli ve haklarında caydırıcı önlemler alınmalıdır (Aydemir, 2009).

    Örgün eğitim içinde yer alan çocuklar için erken yaşta evlenmenin sakıncalarının anlatıldığı kazanımlar müfredata eklenmelidir. Anne-çocuk sağlığı, üreme sağlığı gibi konular müfredatta yeterince yer almalıdır (Aydemir, 2009). Geleneksel değerlerin hâkim olduğu ekonomik yönden geri bölgelerdeki bölge okulları ve pansiyonlarının sayıları artırılmalıdır. 1997 yılında 8 yıla çıkarılmış olan zorunlu eğitim, okul öncesi eğitimle birlikte 13 yıla çıkarılmalıdır (Aydemir, 2009). “Haydi Kızlar Okula Kampanyası” gibi kızların okullaşma oranının artırılmasına yönelik kampanyalar düzenlenmelidir. Küçük yaşta evliliklerin önlenmesi bakımından meslek edindirme kurslarına önem verilerek kadınların iş kurabilmeleri için imkanlar sağlanmalıdır (Aydemir, 2009).

    Halkın Eğitimi
    Okuma-yazma bilmeyen kadın oranının fazlalığı dolayısıyla kadınlarda okuma yazma oranını artırmak için kadın okulları açılmalıdır. Aileler erken yaşta evliliklerin tıbbi, psikolojik ve sosyolojik sakıncaları konusunda ikna edilmelidir. Bu konuda hem annenin hem de babanın eğitimi çok önemlidir ve bu eğitim sağlanmalıdır (Aydemir, 2009).

    Erken yaşta evliliklerin sağlık açısından zararları ile erken evliliğin sebep olduğu erken gebeliklerin meydana getireceği tehlikeler ve aile planlaması hakkında toplumun geneline yönelik bilgilendirme çalışmaları yapılması gerekmektedir (Aydemir, 2009). Yine farkındalığı arttırmak adına toplumsal hayatı etkileyen yazılı ve görsel basından yararlanılmalıdır. Broşürler hazırlanarak yaygın dağıtımı sağlanmalıdır. Spot filmler hazırlanmalı, TV kanallarında yayınlanması sağlanmalıdır. Özellikle Devlet büyüklerinin erken yaşta evliliğin sakıncalarına değinecekleri konuşmalarını halka duyurmaları etkili olabilir (Aydemir, 2009). Sorunlarla karşı karşıya kalındığında şikâyet başvurusu yapılacak birim ile SHÇEK’in telefon numaraları ve oluşturulacak bir şikâyet hattının irtibat numaraları kamuoyuyla paylaşılmalıdır (Aydemir, 2009).

  • Boşanma Kararı Çocuklara Nasıl Anlatılmalı

    Boşanma Kararı Çocuklara Nasıl Anlatılmalı

    Farklı sebeplerle bir araya gelen aile üyeleri zamanla aralarında anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar yaşayabilirler. Sorunlu devam eden bir evlilik için kimi zaman en iyi çözüm o evliliği sonlandırmaktır. Ebeveynlerin yaşadığı ayrılık sonrası çocuk veya çocuklar anne babanın birlikte göstereceği sevgi, ilgi, paylaşım ve dayanışma içindeki iletişim kurabilme becerilerinden yoksun kalacaktır.

    Boşanma kararı almış ebeveynlerin bu kararını uygularken çocuklarının ruh ve beden sağlığını düşünmeleri gerekir. Bu kararı almadan önce çocukların anne ve babalarının tartışmalarından uzak olması yapılması gereken ilk aşamadır. Çocuklar mümkün olduğunca tartışmalardan uzak tutulduktan sonra sırada boşanma kararının çocuklara bildirilmesi gelmektedir. Çocuklara boşanma kararını anne ve baba birlikte, eşit konuşma hakkı alarak vermelidir. Çocuklarla bu konuşmayı yaparken öncelik, çocukların önceki yaşamının değişmeyeceğine dair sevgi ve güven bağlarının kurulmasıdır. Hayatlarında bir değişikliğinin olmayacağına, çocuğunun velayetinin hangi ebeveyninde olursa olsun diğer ebeveynine istediği zaman ulaşabileceğine, çocuğun ebeveynleriyle birlikte sağlıklı vakit geçirileceğine dair güven çerçevesinin içine çocuklar alınmalıdır. Çocukların verdiği tepkilere göre konuşma gidişatı izlenmelidir. Çocukların yaşı, gelişim seviyesi, o yaşa gelinceye dek yaşadıkları, içinde bulunduğu kişilik durumuna göre ayrılık nedenleri anlatılmalıdır fakat yine de çocuğa tüm bu bilgilendirme yaparken çocuğun kaldıramayacağı, sindiremeyeceği fazla bilgilendirmelerden uzak durulmalıdır. Çocukların soracakları sorulara dürüstçe cevaplar verilmeli, soruların cevapları sonraya bırakılmamalı veya çocuklar “şimdilik cevaplar”dan uzak tutulmalıdır. Çocukların bir kısmı bu konuşmadan sonra anne ve babasının kendisinin yüzünden ayrıldığını düşünüp yaptığı yaramazlıklara ve sorumluluklara yönelik davranış değişikliğinde bulunabilir, bir kısmı da anne ve babasını yeniden barıştırmaya yönelik girişimlerde bulunabilir.

    Boşanma sonrası düzen değişikliği yaşayan çocuklar ebeveynlerinden duygusal destek beklemektedir ama özellikle boşanmanın ilk evrelerinde ebeveynler de yaşanılan bu sürece dair adaptasyon aşamasında olduğu için çocuklarda yoksunluk görülebilir. Sevgi, güven eksikliği yaşayan bu çocuklar ebeveynlerinden alamadığı yardımı arkadaşlarından, akrabalarından, öğretmenlerinden almaya çalışır. Bilinçli anne babalar boşanma kararı almadan önce bu durumu psikologlarla görüşüp ne yapılacağına dair fikir alıp çocuğunun yardım almasını sağlayarak bu dönemi atlatmasını sağlarlar. Eğer çocuk bu aşamada psikolog desteği alıyorsa boşanma sürecinde yaşanması olası sıkıntılardan daha kolay aşımı söz konusu olacaktır.

  • Çocuklarda beyin gelişimi ve korunması

    BEYNİN YAPISI

    Beyin yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunan organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar.

    Bir memeli hayvan (örneğin inek yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana işlevsel gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli gelişim aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    BEYNİN FİZİKSEL OLARAK KORUNMASI

    Beyinin sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    Beyinin oluşumu ve gelişimi anne karnında başlar. Gebeliğin ilk üçüncü haftası sonunda oluşmaya başlayan beyin doğuma kadar gelişimini devam ettirir. Sağlıklı bir gebeliğin sürdürülmesi ve zamanında tamamlanması bütün vücut organlarının olduğu gibi beyinin de sağlam olması için kaçınılmazdır.

    Zamanından çok erken doğum, annede çatı uygunsuzluğu, bebeğin anne karnındaki yerleşim anormallikleri (örn. makat gelişi), kordon dolanması, annede hipertansiyon, diyabet gibi hastalıkların olması, çoklu gebelikler, zor ve uzamış doğumlar, doğum travmaları yenidoğan bebeğin beyninde oksijensiz kalmaya neden olabilecek ve hasar yaratabilecek riskli durumlardır. Uygun yaşta gebelik, doktor kontrolünde gebelik takibi, annenin sağlıklı beslenmesi, gebelik süresinde annenin ilaç, radyasyon, travma ve enfeksiyonlardan korunması fetüs beyninin korunması için alınacak başlıca önleyici tedbirlerdir. Gelişmiş bebek yoğun bakım ünitelerinde uygulanan başın soğutulması (hipotermi) tedavisi sorunlu doğan ve beyin hasarı açısından risk altında ki bebekler için beyni koruyucu en etkin tıbbi tedavidir.

    Fiziki yapı kafatasının kompakt anatomisi sayesinde koruma altındadır. Ancak başta travmalar, bazı ilaçlar, zehirler hasar verebilmektedir. Bu hasarları daha olmadan bazı basit tedbirler ve öngörü ile önleyebilmek mümkündür. Örneğin yeni hareketlenen bir çocuk için evde eşyaları çarpmaya karşı ayarlamak, ev kazalarına karşı tedbir almak, açılır çekmece, elektrik prizleri, pencere ve kapıları muhafaza etmek, düşebilecek dolapları ve ev eşyalarını duvara sabitlemek bunlardan bir kaçıdır. Otomobilde bebeklerin bebek koltuğu olmadan, küçük çocukların emniyet kemeri takabilecek yaşa gelmeden ön koltukta seyahat etmemesi, bisiklet sürerken kask kullanılması, çok soğuk ve çok güneşli yerlerde başına şapka takılması da dışarıda beyni fiziki korumak için alınması gereken tedbirlere örnek oluşturur.

    SAĞLIKLI ÇOCUK YETİŞTİRME

    Doğumdan sonra çocuğun büyüme gelişmesini etkileyen en önemli faktör beslenmedir. Yeterli beslenmeyen, yanlış beslenen bebeklerin beyin gelişiminin durduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Anne sütü dışında beyni geliştiren özel bir besin yoktur.

    Daha çok yaşa uygun, vitamin ve minerallerden zengin, doğal ve dengeli bir beslenme önerilir. Bugün gelişmiş ülkelerde çocuklar daha iyi beslenmekte, daha iyi sağlığa uygun koşullarda büyümekte, hastalıklardan daha iyi korunabilmekte, daha iyi eğitim görmüş anne-babalar tarafından büyütülmektedir. Ülkemizde de zaman içinde bu çarpıcı gelişme çocukların büyüme ve gelişiminde önemli bir rol oynamakta, olanakların ve ebeveynlerin farkındalığının artması ile geçmiş yıllara göre vücut ve beyin açısından daha sağlıklı çocuklar yetiştirmekteyiz.

    SOSYAL MEDYADAN BEYNİN KORUNMASI

    Çocukların beyni ilk iki yaşta en hızlı olmak üzere keşfetmeye ve öğrenmeye odaklı yoğun bir yapılanma içindedir. Kendinin farkında olma, vücut parçalarının keşfi, etrafını tanıma, yabancı olanı ayırt etme, kendini ifade etmeye başlama, kaslarını kontrol etme-yönetme, hareketlenmeye başlama ve dünyayı keşfetme aşamalı olarak gelişir.

    Bütün bunlar algılarının artması, elde ettiklerini analiz edebilmesi ve tepki gösterebilmesiyle mümkün olur. Özellikle bu dönemde doğal olmayan aşırı uyaranlar sağlıklı duyusal gelişimi etkiler. Her yeni doğan bebek insanlığın bugüne kadar olan birikimi ile karşılaşır. Televizyon, tablet, telefon vs. ekranları ve programlarının hızlı akışı bu dönemdeki bir çocuğun algı ve analiz edebilme kapasitesinin çok üzerindedir.

    Gördüğünü algılayabilmek ve anlama sırasında çok yoğun bir çaba sarf eder ve geri kalan dünyaya algılarını ve duyularını kapatır. Aşırı odaklanma yaşar. Çocuğun böyle programlar karşısında sabitlendiğini gören ebeveynler (sağlıksız bir tercih ile) çocuğu sakinleştirmek ve yemek yedirmek için bu programları (örn reklamlar) kullanırlar. Oysa çok fazla odaklanmaya çalışmak beyni yorar ve beyin sağlıklı gelişimini kısıtlar. Sonuçta devam eden bu durum çocukların ciddi iletişim ve dil problemlerine, sosyalleşme, öğrenme ve analiz yeteneklerinde sorunlara yol açabilir. Bu nedenlerle çocukların İlk iki yaştan önce mobil cihazlarla ilişki kurması tavsiye edilmez.

    BEYNİN SOSYAL ANLAMDA KORUNMASI ve AİLE

    Gelişmekte ve dünyayı tanımakta olan çocuk beyni soysal ve psikolojik anlamda da korunmalıdır. Ailesinde şiddet olan, sözlü veya fiziksel şiddete maruz kalan ve sevgiden yoksun büyüyen çocuklarda beyin gelişiminin geri kaldığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Öte yandan çocuk yetiştirmede mutlu ve bilinçli bir annenin çocuğa verebileceği katkılar çok fazla olur. Günümüzün değişen şartları nedeniyle iş-güç, sosyal medya ve trafik çok fazla vakit harcamaya ve çocuklara ayrılması gereken zamanın azalmasına yol açmaktadır.

    Her şeye rağmen ülkemizde geleneksel alışkanlıklar nedeniyle annelerin çocuklarıyla olabildiğince vakit geçirdiğini genelde toplumsal bir sorun olmadığını görüyoruz. Asıl bu konuda babalara çok iş düşmektedir. Çocuk yetiştirmede bütün yükü anneye bırakmamalı babalar da sorumluluk almalıdır. Çocukların beyin gelişiminde annenin rolü çocuklar tarafından kanıksanmıştır. Fakat babaların çocuklarla zaman geçirmesi, oyun oynaması, rol model olması ve eğitimine katkıda bulunması çocukların beyin gelişimde önemli fark yaratır. Aile içi ve dışı iletişimin iyi olması çok önemlidir. Mutlu ebeveynler mutlu çocuklar yetiştirir.

  • Çocuklarda konuşma gecikmesi

    İnsanlar arasında iletişimin en önemli yolu konuşmaktır. Bebekler konuşma becerisini doğar doğmaz kazanamadıkları gibi belli bir beyin olgunlaşması, duyuların netleşmesi, deneyimin, farkındalığın artması, ihtiyaçların çeşitlenmesi ile birlikte kendini ifade edebilme gerekleri nedeniyle bir süreç içinde geliştirirler. Konuşma ve olgunlaşmanın istenen zaman sürecinde oluşabilmesi için beyin ve sinir sistemi, işitme, gırtlak ve ağız yapılarının yanında zekâ düzeylerinin de normal olması gerekir. Hayatlarının başında bebekler kendilerini ilk önce ağlama yoluyla ifade eder. Belli bir süre sonra annesi ağlama şeklinden bebeğin ne sebeple ağladığını anlar hale gelir.

    Bebeğin ağlaması, artık belirgin bir iletişim aracı halini almıştır. Sonrasında basit sesler üretmek, “A-E-I-O-U” gibi ünlü sesleri çıkararak konuşmanın ilk adımları atılmış olur. Ba-, da- gibi ünlü ünsüz sesleri üreterek babıldama (4-7 aylar arasında), birleştirerek de ba-ba, de-de gibi taklit sesleri 7-9 aylarında üretebilirler. İlk anlamlı sözcükler 12 ay civarında ortaya çıkar (8-18 ay arası). 18 ayda yaklaşık 20 kelime dağarcığına erişirler ve kelimeleri tekrar ederler. Bundan sonrasında;

    İki yaş civarında en az iki kelimeli, ekler ve bağlaçlar içermeyen tarzda cümle kurmaya başlar (baba gel, mama ver vb).

    2-3 yaş arası gramer hatalı da olsa “nerede”, “kim” ile başlayan sorular ve olumsuz cümleler kurmaya başlar.

    3-4 yaş arası öykü anlatıp soru sorabilirler.

    4-5 yaşlarında 6-8 sözcüklü düzgün cümlelerle konuşabilirler.

    Konuşma problemini tek başına değil daha çok iletişim sorunları içinde ele almak gerekir. İletişim sorunları içinde; anlatım bozukluğu (sözel anlatım bozukluğu, dil algılama bozukluğu), konuşma bozukluğu, fonasyon (ses çıkarma kabiliyeti bozuklukları), kekemelik problemleri yer alabilir.

    Bir çocuğun 18. ayda hiç kelimesi yoksa, 2 yaşında iki kelimeli bir cümle kuramıyorsa, üç yaşında normal bir cümle kuramıyor veya hiç konuşmuyorsa, anlaşılmaz konuşuyorsa mutlaka dil problemi ve konuşma gecikmesi açısından incelenmesi gerekir.

    Bu durumun sebepleri arasında;

    Beyin anomalilikleri,

    Nörolojik gelişim sorunları

    Genetik nedenler

    Çevresel faktörler

    Dil faktörleri

    İşitsel süreçler yer alabilir.

    İşitme sorunlarından, yapısal anormalliklerden (dudak-damak yarığı) ve nörolojik durumlardan kaynaklanan fonolojik bozukluklara artikulasyon bozukluğu ya da konuşma sesleri üretim bozukluğu diyoruz. Bu bozukluklar nadiren dil bağı ya da diş anormalliklerinden kaynaklanmaktadır.

    Yaşına uygun zamanda beklenen konuşma ve dil iletişim seviyesine ulaşamayan çocukların durumuna konuşma gecikmesi veya konuşma gelişim kusuru adını veriyoruz.

    Zekâ geriliği konuşma gecikmesi olan çocukların yarısında karşımıza çıkan bir nedendir. Ayrıca çocukların psikiatrik bozuklukları, yaygın gelişimsel bozukluklar, çocukluk çağı otizm bozuklukları da konuşma gecikmesi olarak bulgu verebilir. Ancak bu hastalardaki konuşma sorununda daha çok iletişime yönelik olmayan sesler çıkarma, konuşmama ve öncelikle iletişim kuramama (göz teması yokluğu, ardışık ve tekrarlayıcı hareketler, önemsiz objelere takıntı boyutunda ilgi gösterme, ortak dikkat yokluğu vb) şeklindedir.

    Nörolojik ve epileptik bozukluklara bağlı konuşma problemleri altta yatan sebebe de bağlı olarak nadir görülürler.

    Çocukların istismar edildiği ve psikolojik travmaya uğradığı savaş, terör, ebeveyn kaybı- eksikliği, şiddet görme gibi durumlarda vücudunda bir problem olmasa da konuşma gecikmesi ve bozukluğu görülmektedir.

    Bir evde birden fazla lisan konuşulan ailelerde konuşma gecikmesi sık rastlanan bir durumdur. Seçilen ana dilin öncelikle konuşulması, basit konuşulması ve sabırlı davranılması ile rahatlıkla sorun çözülebilir.

    Günümüzde artan teknolojinin beraberinde getirdiği sorunların başında da iletişim olanaklarının dijital ortama kaymasıyla alakalıdır.

    Çocukların beyni ilk iki yaşta en hızlı olmak üzere keşfetmeye ve öğrenmeye odaklı yoğun bir yapılanma içindedir. Kendinin farkında olma, vücut parçalarının keşfi, etrafını tanıma, yabancı olanı ayırt etme, kendini ifade etmeye başlama, kaslarını kontrol etme-yönetme, hareketlenmeye başlama ve dünyayı keşfetme aşamalı olarak gelişir. Bütün bunlar algılarının artması, elde ettiklerini analiz edebilmesi ve tepki gösterebilmesiyle mümkün olur. Özellikle bu dönemde doğal olmayan aşırı uyaranlar sağlıklı duyusal gelişimi etkiler.

    Her yeni doğan bebek insanlığın bugüne kadar olan birikimi ile karşılaşır. Televizyon, tablet, telefon vs. ekranları ve programlarının hızlı akışı bu dönemdeki bir çocuğun algı ve analiz edebilme kapasitesinin çok üzerindedir. Gördüğünü algılayabilmek ve anlama sırasında çok yoğun bir çaba sarf eder ve geri kalan dünyaya algılarını ve duyularını kapatır. Aşırı odaklanma yaşar. Çocuğun böyle programlar karşısında sabitlendiğini gören ebeveynler (sağlıksız bir tercih ile) çocuğu sakinleştirmek ve yemek yedirmek için bu programları (örn reklamlar) kullanırlar. Oysa çok fazla odaklanmaya çalışmak beyni yorar ve beyin sağlıklı gelişimini kısıtlar. Sonuçta devam eden bu durum çocukların ciddi iletişim ve dil problemlerine, sosyalleşme, öğrenme ve analiz yeteneklerinde sorunlara yol açabilir. Bu nedenlerle çocukların İlk iki yaştan önce mobil cihazlarla ilişki kurması tavsiye edilmez.

    TV karşısında fazla zaman geçiren çocuk uygun olmayan aşırı uyaran almakla birlikte ebeveynlerinden ve çevresinde ki sağlıklı sosyal ortamlardan alması gereken birebir iletişimin sağladığı sağlıklı uyaranlardan da mahrum kalır.

    Gelişmekte ve dünyayı tanımakta olan çocuk beyni soysal ve psikolojik anlamda da korunmalıdır. Ailesinde şiddet olan, sözlü veya fiziksel şiddete maruz kalan ve sevgiden yoksun büyüyen çocuklarda beyin gelişiminin geri kaldığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır.

    Öte yandan çocuk yetiştirmede mutlu ve bilinçli bir annenin çocuğa verebileceği katkılar çok fazla olur. Günümüzün değişen şartları nedeniyle iş-güç, sosyal medya ve trafik çok fazla vakit harcamaya ve çocuklara ayrılması gereken zamanın azalmasına yol açmaktadır. (TRAFİK SORUNUNU ÇÖZÜN, ÇOCUKLAR BABASINI ÖZLÜYOR) . Her şeye rağmen ülkemizde geleneksel alışkanlıklar nedeniyle annelerin çocuklarıyla olabildiğince vakit geçirdiğini genelde toplumsal bir sorun olmadığını görüyoruz.

    Asıl bu konuda babalara çok iş düşmektedir. Çocuk yetiştirmede bütün yükü anneye bırakmamalı babalar da sorumluluk almalıdır. Çocukların beyin gelişiminde annenin rolü çocuklar tarafından kanıksanmıştır. Fakat babaların çocuklarla zaman geçirmesi, oyun oynaması, rol model olması ve eğitimine katkıda bulunması çocukların beyin gelişimde önemli fark yaratır. Aile içi ve dışı iletişimin iyi olması çok önemlidir. Mutlu ebeveynler mutlu çocuklar yetiştirir.

    Konuşma gecikmesi olan çocuklar için her hangi bir sağlık sorunu tespit edilmemişse öncelikle TV, tablet, bilgisayar, telefon gibi elektronik cihazlardan uzak durulması, ebeveynlerinin çocukla birlikte onun oyununa katılarak oyun oynaması, fırsat buldukça bir birey olarak çocukla sohbet edilmesi, öğretilmek istenen kelimelerin ve davranışların oyunla, yumuşak bir şekilde sık tekrarlayarak, sabırla ve bir süreç dâhilinde üstünde durulması gerektiği tarafımızdan önerilmektedir. Çocukların kreş gibi başka çocuklarla iletişim kurabileceği, paylaşımlarda bulunabileceği ortamları da dil ve sosyal gelişim açısından faydalı bulmaktayız. Bundan sonraki aşamada çocukların bazıları için profesyonel yardım, psikiyatrik inceleme, dil terapisi ve özel eğitim gerekebilmektedir.

  • Çocuk Cinayetlerinin Altında Ne Var?

    Çocuk Cinayetlerinin Altında Ne Var?

    İstanbul Fatih’te bir babanın 9 yaşındaki oğlunu öldürmesi ardından benzer bir haber Adıyaman’dan geldi. Adıyaman’da Z.S isimli anne tedavi altında olan 4 yaşındaki kızını boğmaya çalışarak, küçük kızın beyin ölümüne sebep oldu.

    Yaşanan son olay çocuk cinayetlerini yeniden gündeme getirdi. Peki son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan bu dehşetin altında ne yatıyor? Çocuk katili olan anne ve babalar cinayeti hangi psikoloji içinde işliyor?

    Çocuk katili olan anne babaların analizini yapabilir misiniz?

    Şiddete maruz kalanların ve şiddete tanıklık edenlerin şiddet gösterme eğilimlerinin daha yüksek olduğunu düşünüyoruz. Şiddet uygulamanın bireysel nedenlerine de bakmamız gerekir. Şiddete meyilli kişilerin aşırı kontrolcü, empati kuramayan, dürtü kontrolü bulunmayan, kuşkucu, aşırı tepki gösteren, ego zayıflığı bulunan veya anti-sosyal kişilik bozukluğu olan bireyler olduğunu araştırmalar göstermektedir.

    Anne ve babalar çocuklarını nasıl öldürebiliyor ya da nasıl bir ruh hali içerisinde bu yolu denemeye karar veriyor?

    Bu soruya birden fazla cevap vermek mümkün. İlki annenin toplumdan dışlanma korkusu olabilir. Özellikle gayri resmi birliktelik sonucu olan çocukların (tecavüz, istenmeyen gebelik vb.) çocuk yaşta anne olan ve bakım verme becerisi bulunmayan anneler, toplum tarafından dışlanacağını düşünerek bu yola başvurabiliyor.

    Bir diğer neden ise çocuğa bakacak maddi durumun olmaması. Özellikle baba tarafından kabul edilmeyen gebeliklerde veya babanın ilişkisini bitirmek istemesi sonucunda annelerin bu yola başvurduğunu görebiliyoruz.

    Tabi ki bu durumun altında yatan psikolojik nedenleri de göz ardı edemeyiz. Özellikle ergenlik çağı ve beliren yetişkinlik döneminde yaşanılan hamileliklerde annenin psikolojik iyilik durumuna bakılmalı. Çocukluğundan itibaren şiddet mağduru olan annenin, istenmeyen veya hazır bulunuşluğu tamamlanmamış gebelik sürecine başlaması ruhsal durumunu olumsuz etkilemektedir.

    Bir insanı çocuk katili olmaya iten ne olabilir?

    Gelişim bebeklikten başlayıp ölüme kadar devam eden bir süreçtir. Bu süreçte özellikle ilk çocukluk, erken çocukluk ve ergenlik döneminin bireyin yetişkinlik dönemindeki davranışlarında önemli etkileri olduğunu düşünüyoruz. Olumsuz yaşam deneyimlerine, aile içi şiddete, ihmal ve istismara maruz kalan çocukların diğer çocuklara oranla yetişkin olduklarında şiddet meyilli, anti-sosyal davranış örüntüleri görülen veya psikiyatrik rahatsızlarının daha fazla ortaya çıkabileceğini söyleyebiliriz.

    Hamilelik süresi ve doğum sonrasında annelerle yapılan araştırmalarda ülkemizde doğum sonrası depresyonun (postpartum) yaygın olduğunu görüyoruz. Hamilelik öncesi ve sonrasında, çocuklu bir hayata başlangıç, bireyin yeterlilikleri, korkuları, kaygıları veya eksiklikleri konusunda mutlaka psikolojik destek almalarını öneriyoruz.

  • Korkular

    Korkular

    Bilinmeyen şeyler korkutucudur. Özellikle anne babadan ayrı kalmak küçük yaşlarda çocukta korku yaratır. Anne babalar bilmeyerek çocuklarında korkular oluştururlar. Anne çocuğunun yaramazlık yapmasını engellemek için “yaramazlık yaparsan bırakır giderim”, “seni dilenciye veririm” şeklinde korkutmaya çalışır. Çocuklar için en dayanılmaz korku anne babadan ayrı kalmaktır. 4 ile 6 yaş arasında korkular çok fazladır.

    Çocuklar anne babalarının veya büyüklerinin uslu dursunlar diye uydurdukları şeylerin gerçek olduğuna inanırlar. Büyükler korkuyu bir disiplin aracı olarak kullanmaktadırlar. Anne baba¬lar veya büyükler yaramazlık yapan, uyumayan çocuğu “öcü gelir” diye korkuturlar. Ancak bu kolay bir yoldur. Çünkü bunu duyan çocuğun hemen sesi kesilmektedir. Hatta korkutmanın dövmekten daha fazla yaptırım gücü vardır. Özellikle doktorla korkutulan çocuklar hastalandıklarında anne baba çok zorlanır. Yemeğini yemeyen çocuğa “şimdi ilaç veririm” şeklinde yapılan korkutma ise ilaç alması gerektiğinde aşılmaz sorunlar yaratır. Örneğin, iğneci veya hemşireyle korkutulan çocuklar aşı olacaklarında çok korkarlar, tepki gösterirler. Bir başka sorun yaratan korku da sünnetçi korkusudur.

    En küçük şeyden korkan, paniğe kapılan, kendine güvenini kaybeden anne babaların çocukları da onlara benzerler. Anne bazen çocukların peşinde “aman düşecek”, “hastalanacak”, “dayak yiyecek” şeklinde düşüncelerle çocuğu kısıtlar, engeller, aşırı koruyucu, kollayıcı tutuma girer. Çocuğu çevrenin, insanların tehlikeli olduğuna inandırır. Çocuk fazla korunduğu için beceriksiz ve pısırık hale gelir.

    Bazen de korkutma Tanrı’yı işin içine karıştırarak olur: “Tanrı seni cezalandıracak” gibi sözler, çocuk Tann’yı kafasında nasıl canlandıracağını bilmediği için, onda daha fazla korku geliştirir.

    Bir de duruma bağlı olan korkular vardır. Örneğin eve hırsız girmesi, çocuğun kaza geçirmesi gibi durumlar, çocukta korku durumları ortaya çıkarır. Böyle durumlarda çocuğun korkusu dinlenilmeli, ciddiye alınmalıdır. Annenin aşırı koruyucu ve kollayıcı tutumundan vazgeçebilmesi için bir çocuk psikoloğundan yardım alınmalıdır.

    GECE KORKULARI

    4-6 yaşları arasında çocuklar korkulu rüyalar görürler. Bu gibi durumlarda çocuk anne babanın odasına gelir ve onlarla yatmak ister. Bu durumda çocuğu azarlamak, kızmak sakıncalıdır. Çocuğu alıp odasına götürmek ve dalıncaya kadar birlikte kalmak onu sakinleştirmeye çalışmak gördüklerinin gerçek olmadığını anlatmak uygun olacaktır.

    Çocuk anne babanın cinsel ilişkisine tanık olmuş ise, bunu annesinin saldırıya uğraması şeklinde yorumlayabilir. Bu olaydan dolayı ya annesini korumak için ya da bu olayın yeniden olmaması için annesiyle yatmak ister. Uykuya dalmak istemez ya da anne babanın büyük kavgalarına şahit olmuş çocukta “eğer uyursam yine kavga ederler, ben önleyemem” şeklinde bir düşünce gelişir. Böyle durumlarda çocuğa kızmamak uykuya dalıncaya kadar yanında yatmak, sakin ve sevecen davranmak uygundur.

    OKUL KORKUSU

    Bu sorun, çocuk ilkokula başladığında ortaya çıkabileceği gibi okulun herhangi bir döneminde de görülebilir. Hatta yuvaya başlayan çocuklarda da görülür. Çocuk anneye âdeta yapışır, onu bir türlü bırakmak istemez, ağlar, annenin yanında kalmasını İstediğinden anne günlerce, sınıfta çocuğun yanında oturur.

    Ya da çocuk birden bire okula gitmek istemez; zorlanırsa, midesi bulanır, kusar, zorlamalara direnir. Yoldan veya okuldan döner gelir. Neşesizleşir, uykusu bozulur, iştahı kesilir. Ödevlere ilgisi kalmaz. Her sabah somatik bir belirti ortaya çıkartır. Örneğin, başı, karnı ağrır veya bulantısı olur, ateşi yükselir, hatta kusar. Evde rahattır. Ağır vakalarda ise çocuk evde bile huzursuzdur. Bunun kaynağı genellikle anneden ayrılma korkusudur. Okul korkusu görülen çocuklar genellikle uslu, sessiz, uyumlu, anneye aşırı bağımlıdırlar. Böyle durumlarda dayak ve korkutmalar sonuç vermez. Bu korku ortaokulda, lisede de görülebilir.

    Anne babalar okul korkusu gösteren çocuğu okuldan uzak tutmamalıdırlar. Evde kalış uzadıkça okula dönüş güçleşir. Anne baba kararlı ve tutarlı davranmaya çalışmalıdır. Öğretmene durum anlatılmalı, işbirliği sağlanmalıdır. Çocuk sınıfa girmese de okula gitmeli, bahçede dolaşmalıdır. Çocuğun korkusu ciddiye alınmalıdır. Okula götürülmesi çözümün yarısı demektir. Birkaç günde düzelmiyorsa, gecikmeden bir psikoloğa gidilmelidir

  • Bebeklerde ve çocuklarda ishal nedir, tedavisi nasıldır ?

    Bebeklerde ve çocuklarda ishal dışkılama sayısının günde üçten fazla,miktarın fazla,kıvamının sulu olması demektir.Ancak sağlıklı ve sadece anne sütü alan bebeklerde dışkı sayısının günde 5-6 kere olabileceği unutulmamalıdır.

    Bebeklerde ve çocuklarda ishal neden kaynaklanır ?

    İshal, genellikle mide barsak sisteminin virus ,bakteri ve parazitlerle oluşan enfeksiyonlarından oluşur.Bunların çoğu çocukların yedikleri enfekte yiyecek ve içecekler yoluyla bulaşır. Çocuklarda ishal ile birlikte çoğunlukla ve kusma da görülur, bazen ateş ve karın ağrısıda eşlik eder. İshalin nadirde olsa enfeksiyona bağlı olmayan nedenleride vardır.

    Bebeklerde ishal tedavisi önemi?

    Dünya da her yıl 1.34 milyon dan fazla çocuk ishal den ölmektedir. Ölümlerin çoğu vücudun susuz kalmasından olmakta ve en çok bir yaş altı bebeği etkilemektedir. Ancak susuzluğun farkına erken varılması ile kolay ve ucuz olarak tedavi edilebilen bir hastalıktır.

    Bebeklerde ve çocuklarda ishal nasıl önlenir?

    Bebeklere verebildiğiniz kadar anne sütü veriniz

    Çocuğunuza tuvaletten sonra ve yemekten önce ellerini sabunla yıkamasını öğretiniz.Tabiki kendinizde.

    Sebze ve meyveleri yemeden önce iyice yıkayınız

    Satın aldığınız etleri eve gelir gelmez buzdolabına koyunuz

    Artan yemekleri vakit geçirmeden buzdolabına koyunuz.

    Rota virus aşısını yaptırmayı unutmayınız.

    Bebek ve çocuklarda ishal tedavisinin en önemli kısmı susuzluk bulgularının bilinmesi ve buna göre önlem alınmasıdır;

    ÇOCUK VE BEBEKLERDE SUSUZ KALMANIN ERKEN BULGULARI

    Kalp atışının normalden hızlı olması

    Dudak,ağız ve dilde kuruluk

    Ağlayınca göz yaşı gelmemesi

    Üç saatten daha fazla bezinin kuru kalması

    Bebek ve çocuklarda susuzluk arttıkça;

    Gözlerin,yanağın ve bıngıldağın çökmesi,

    Uyku hali ve huzursuzluk,

    Susuzluk daha da artarsa

    Havale,koma,hayati organlarda yetmezlik ve bazen de ölüm olabilir.

    Bebeklerde ve çocuklarda ishal tedavisi:

    Hafif ishalde çocuğun genel durumu iyi, yemesi ve içmesi normal ise,kusması ve bahsedilen susuzluk bulguları yoksa endişelenmeye gerek yoktur.Her zamanki gibi yeme-içmesine devam etmelidir.

    Anne sütü,formula veya 1 yaşın üstünde inek sütüne devam edebilir,Normal beslenme hem ishalin daha çabuk iyileşmesini, hemde düzgün beslenmeyi sağlayacaktır. Ancak ishal iyileşene kadar miktarları az ve sık vermek uygun olur. Normalden fazla sıvı verilmesi ve dinlenme ile bir kaç günde iyileşecektir. Kullanılacak sıvıların en az biri tuz içermelidir. Ayran, pirinç suyu ve tavuk çorbaları bu amaçla kullanılabilir. İshalde sıvı kaybı yanında tuz kaybıda olacağı için sıvı olarak sadece su verilmesi uygun değildir.

    Bebeklerde ve çocuklarda ishal tedavisi için ne zaman doktora gidilmeli?

    Yukarda bahsedilen susuzluk bulguları varsa

    39 C üzerinde ateşi varsa

    Dışkı kanlı veya siyah renkli ise

    Beslenmesi bozulmuş ve tekrarlayan kusmaları varsa

    İshal 24 saatten daha uzun sürerse

    İshal tedavisinde dikkat edilmesi gerekenler:

    Çocuk aç ise ve yemek istiyorsa engellemeyin ama az ve sık verin,

    Doktorunuza danışmadan antibiyotik veya ishal ilaçları kullanmayınız.

  • Çocuklarda Kaygı Nedenleri

    Çocuklarda Kaygı Nedenleri

    Erişkinlerdeki nevrotik davranışların kökeninin ‘çocukluk kaygıları’nda yattığı, en azından bir bölümünün böyle olduğu, kabul edilen bir gerçektir.

    Karen Horney, ‘çocukluk döneminin kaygıları’nın büyük ölçüde anne-baba tutumlarından kaynaklandığını belirtmektedir.

    ‘Kaygı’yı, ‘yapmak istediklerimizle koşullar arasındaki çatışma’dan, ‘dışa vurmak istediklerimizle bunu yapmamak arasındaki çatışmadan’, bir değer grubu arasındaki çatışmadan doğan ‘kaynağı belirsiz sıkıntılı durum ve tutukluk’ diye tanımlayabiliriz. O zaman da bu çatışmaların bizi etkilediği dönemlere ve durumlara bakmamız gerekmektedir.

    Karen Horney, bu durumu şöyle açıklıyor:

    “Çok sayıda nevrotik insanın çocukluk öykülerini incelerken hepsinde de ortak bölenin, farklı bileşenler içinde aşağıdaki özellikleri gösteren bir çevre olduğunu buldum.

    Değişmeyen temel düşman, gerçek bir canayakınlık ve sevecenlik yokluğudur. Bir çocuk sık sık yaralayıcı (travmatik) olarak değerlendirilen – aniden sütten kesme, ara sıra dövme, cinsel deneyimler gibi- bir çok şeye dayanabilir, ancak içten içe sevildiğini ve istendiğini hissettiği sürece. Bir çocuğun sevginin gerçek olmadığını açıkça hissettiğini ve uydurma gösterilerle aptal yerine konamayacağını söylemeye gerek yok. Çocuğun yeterli sıcaklık ve sevecenlik alamamasının ana nedeni, annenin ve babanın kendi nevrozları yüzünden bunu verme yetisinden yoksun olmalarında yatmaktadır. Kendi deneyimlerime göre ‘temel içtenlik yokluğu’ çoğu kez kamufle edilir ve aileler çocuk için en iyisini istediklerini öne sürerler. Eğitim kurumları ve ‘ideal’ bir annenin aşırı vesveseli ya da aşırı özverili tutumu, gelecekteki derin güvensizlik duygularının köşetaşını büyük ölçüde oluşturan bir ortama katkıda bulunan temel etkenlerdir.

    Ayrıca, anne-babaların tarafında, çocukta düşmanlık yaratmaktan başka işe yaramayan çeşitli eylemler ya da tutumlar buluruz: Öteki kardeşlerin yeğlenmesi, haksız azarlamalar, aşırı bir ilgiyle küçümseyici reddetme arasındaki önceden kestirilmesi olanaksız değişmeler (tutarsızlık), yerine getirilmeyen vaatler ve bir o kadar önemlisi, çocuğun ihtiyacına yönelik geçici düşüncesizlikten çoğu kez en mantıklı arzularına ısrarlı bir biçimde karşı olmaya, örneğin arkadaşlıklarını bozmaya, bağımsız düşünce çabasını alay konusu etmeye, kendi arayışı içinde sanatsal, atletik ya da mekanik ilgisini yok etmeye dek her türden derece değişmesi gösteren tutumlar. Bütün bunlar, anne-babaların amaçlı olmasa bile sonuç açısından çocuğun iradesini kırma anlamına gelen tutumlardır.

    Çocukluk dönemlerinin kaygıları arasında ‘çocuk cinselliğine yönelik yasaklayıcı tutumun’ özel bir önemi olduğunu belirten Karen Horney, çocuklarda çaresizlik, korku, sevgisiz bırakılma ve suçluluk duyguları yaratmanın onları ilerde etkileyeceğini belirtiyor.

    Peki, çocuklar hiçbir isteklerinde engellenmemeli mi? Onlara doğru/yanlış tutumları nasıl öğretebileceğiz?

    Karen Horney şunu belirtiyor : “Gözlemler, yetişkinler kadar çocukların da büyük ve çok sayıda yoksunluğu, bunların haklı, doğru, gerekli ya da amaçlı olduğuna inanmaları koşuluyla kabul edebileceklerini her türlü kuşkudan uzak bir biçimde gözler önüne sermiştir. Örneğin anne-baba temizlik konusunda kesin bir baskı uygulamaz ve açık ya da gizli bir acımasızlıkla çocuğu zorlamazlarsa çocuk temizlik eğitiminden rahatsız olmaz.

    Bir çocuk, genelde sevildiğinden emin olması ve cezanın haklı olduğuna ve onun yaralama ya da küçük düşürme amacıyla yapılmadığına inanması koşuluyla, ara sıra yapılan bir cezalandırmadan rahatsız olmayacaktır.

    Görüldüğü gibi, çocuğa karşı gösterilen tutumun biçiminden çok daha önemli olan , tutumun özüdür, amacıdır. Çocuğun, ona gösterilen yaklaşımın özünü ve amacını çok iyi anlayacağından kuşku duyulmamalıdır. Çünkü çocuklar, kendi duyguları ve sezgileriyle kendilerine gösterilen tutumun özündeki niyeti çok iyi anlayabilirler. Onun için de ‘ne yapıldığı’ndan çok ‘neden yapıldığı’ önem kazanmaktadır.

    Karen Horney, çocuklardaki, ‘kıskançlık’ uyandıran duyguların da kaygılarda önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Kardeş kıskançlığı, yaşıtlar arası rekabetten doğan kıskançlık, anneyi ya da babayı kıskanma gibi kıskançlıklar da zamanında anlaşılması gereken duygulardır.

    Çocuğun ‘bağımlı’ olup olmaması ise ailelerin tutumuyla ilgilidir: “Bu, bütünüyle ailelerin çocuklarının eğitimiyle neye ulaşmaya çalıştıklarına bağlıdır ; yani eğitimin bir çocuğu güçlü, cesur, bağımsız, her türlü durumla başa çıkabilecek bir insan yapmak mı, yoksa çocuğa kol kanat germek, onu boyun eğmeci yapmak, yaşamı savsaklamasını sağlamak ya da onu yirmi yaşına kadar ya da daha uzun bir süre için çocuksulaştırmak, çocuk kalmasını sağlamak mı olduğuna bağlıdır.”

  • Sportif aktivitelerde ani ölüm riski varmı?

    Fruktozlu diyet, işlenmiş gıda, sedentar aktivite (tv, dijital oyunlar vb) oranlarındaki artışlar günümüzde obezite artışına neden olmuştur. Yaşam biçimindeki değişim daha önce erişkin hastalıkları olarak bilinen görülen hipertansiyon, tip II diyabet ve koroner hastalıklar çocuk ve genç erişkinde de görülmeye başlamıştır. Bu hastalıkların önlenmesinde karbonhidrattan fakir beslenmenin yanı sıra günlük aktivitenin artırılması ve özellikle sportif aktivitelere katılımın sağlanması kabul edilen yaklaşımdır.

    Bununla birlikte gerek medyaya yansıyan örneklerde de görüldüğü üzere daha önce sağlıklı olduğu düşünülen bireylerde-bunlara çocuk ve genç erişkinlerde dahil- sportif faaliyet sırasında ani ölüm gerçekleşmekte, bu durum toplumda önemli bir endişe kaynağı olmaktadır. Sporcularda ani ölümün tamamına yakını kardiyak orijinlidir. Spor yapan gençlerde sedanter yaşayanlara kıyasla ani kardiyak ölüm riskinin daha yüksek olmasının nedeni, aslında zeminde var olan kalp hastalığının spor faliyeti sırasında açığa çıkması şeklinde açıklanmaktadır.

    Tanım olarak ani kardiyak ölüm; kardiyak nedenlerden kaynaklanan ve belirtilerin başlangıcından sonraki bir saat içinde gerçekleşen ölüme denir. Adölesans öncesi yarışmalı spor eğitimi temel beceri ve koordinasyon üzerinedir. Dayanıklılık ve kuvvet geri plandadır, 7 yaşında ki futbol ile 17 yaşındaki futbol aktivitesi aynı değildir.

    Dolayısıyla çocuğun yaşı ilerledikçe sportif aktiviteye katılımın yoğunluğu dolayısıyla kardiyovasküler etkilenimde artmaktadır. Otuz beş yaşının altında egzersiz sırasında ve hemen sonra ölümlerin hemen tamamı yapısal ve işlevsel kalp hastalığından kaynaklanır.

    Toplumda sıklık çalışmalarda çok farklı sonuçlar rapor edilmektedir. Ani kardiyak ölüm için birbirinden çok farklı insidans bildirilmektedir. Zorunlu bildirimi olmadığı için ABD’de 12 ile 35 yaş arasındaki yarışmalı sporcularda yıllık insidans 160 000 ile 300 000’de 1 olarak tahmin edilmektedir.

    Buna karşın zorunlu bildirimin olduğu İtalya’da aynı yaş aralığındaki yarışmalı sporcularda 28 000’de 1 olarak bildirilmiştir. Ülkemizde ani kardiyak ölüm sıklığı için kesin bir veri bulunmamaktdır.

    ÇOCUK VE GENÇLERDE SPORCU MUAYENESİNDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ? NASIL BİR ANAMNEZ (ÖYKÜ) ALINMALI, HANGİ TETKİKLER İSTENİLMELİ?

    Son yıllarda gittikçe artan sportif aktiviteler nedeniyle çocuk hekimlerine artan sayıda spor öncesi bu aktiviteye uygunluk için değerlendirme yapılması istenilmektedir.

    Bu değerlendieme öncelikle uygulanabilir olmalı ama aynı zamanda velilerin, sporcunun ve kulüplerin beklentilerinide karşılayabilmelidir. Ebeveynler çocuklarının sağlıklı ve güvende olmasını beklerken, hekimlerinde koruyucu ve öngörülü kılavuzları uygulaması gereklidir. Kulüpler ise çoğu zaman sportif faliyetten kaynaklanacak yaralanma ve hastalıklara bağlı sorumlulukları üstünden atma beklentisinde olmaktadır.

    Sporcu çocuklar ise arkadaşlarıyla oynayabilmek için bir an önce evraklarının onaylanması beklentisindedir. Amatör kulüplerde spor yapanlar için standart bir form bulunmamakla birlikte, spor federasyonlarının sporcularına yönelik çeşitli sorular içeren hazır anamnez formları bulunmaktadır.

    Sadece kardiyak sorunlara yönelmeyen detaylı genel sağlık sorunlarını da içeren detaylı anamnez alınması ve tam fizik muayene sporcu taramalarında en temel ve en önemli iki unsurdur. Anamnez ve muayene sonuçları başka bir tetkikin gereksinimi hakkında yol göstericidir.

    Örneğin fizik muayenesi tamamen normal olan sporcunun anamnezinde; akrabalarından birinde bile erken yaşta bilinmeyen nedenle ya da spor yaparken ani ölüm hikayesinin olması genetik geçişli ritim bozukluğunun, ya da sporcunun egzersiz yaptığı sırada başında dönme, bayılma, göğüs ağrısı gibi yakınmalardan birinin bile olması sporcularda en sık kardiyak ölüm nedeni olan hipertrofik kardiyomiyopati hastalığının tek ipucu olabilir. Sporcu taramasında ABD ve Avrupa uygulamalarında elektrokardiyografinin (EKG)’de dahil edilmesi hususu dışında görüş birliği ve ortak öneriler oluşturulmuştur.

    Yanlış pozitif EKG sonuç oranının yüksek olması ve bundan kaynaklanan gereksiz ileri tetkik uygulamalarının yarattığı hasta yükü ve maliyet artışı, bu sürecin ebeveyn ve sporcu da yarattığı stress ve zaman kaybı, en önemlisi taramaya EKG dahil edilmesinin ani kardiyak ölüm oranına etkisiz olduğunu gösteren çalışmaların etkisiyle, ABD’de tıp otoriteleri çocuk ve adölesan sporcu taramalarında EKG kullanımını rutin olarak önermemektedir. Buna karşın özellikle uzun İtalya’da yapılan uzun yıllardır yapılan tarama sonuçlarına göre EKG’nin dahil edilmesiyle ani kardiyak ölümün anlamlı düzeyde azaldığı rapor edilmiştir.

    Ülkemizde gerek mevzuata gerekse uygulamada EKG zorunluluğu bulunmamaktadır. Sporcu kalbindeki hemodinamik değişiklikler ve bunun EKG’ye yansımalarını ayırt etmeyi sağlayacak bir ön eğitim süreci sağlanmadan rutin uygulamaya konulması, ülkemizdeki çocuk ve çocuk kardiyolojisi polikliniklerini çalışamaz hale getirecek aşırı yığılmalara neden olması kaçınılmaz olacağı kanısındayım.
    Hangi durumlarda bir kardiyoloğa sevk yapılmalı? Sevk konusunda bir aşırılık yaşanıyor mu?

    Ayrıntılı bir anemnez alındığında; özellikle egzersiz sırasında göğüs ağrısı, bayılma ve aşırı düzeyde yorgunluk gelişenler, aile öyküsünde erken yaşta özellikle 50 yaşının altında kalp hastalığı ya da açıklanamayan nedenle ani ölüm gelişenler, akrabalarında genetik geçişli kalp hastalığı ya da ritim bozukluğu saptanan sporcu çocuklar tetekik edilene kadar risk grubunu oluşturur.

    Fizik muayenede ise; hipertansiyon veya üfürüm saptananlar, Marfan sendromu gibi aort kökünde ilerleyici genişleme sonucu yırtılma riski taşıyanlar çocuk kardiyoloğunca değerlendirilmelidir.

    Spor öncesi lisans uygulamasında en yaygın rutin uygulama hekim onayıda içeren bir formun doldurulmasıdır. Bu form çoğunlukla aile hekimleri ya da çocuk hekimleri tarafından onaylanmaktdır.

    Hekimlerin önünde belli bir kılavuz ve hizmet için eğitimleri eksik olmasının yanı sıra ailelerin telkinleri, yoğun poliklinik hizmetinin etkisi gibi bir çok bileşnin etkisiyle zaman zaman gereğinden çok fazla çocuk kardiyolojisine sevk ettiğini gözlemlemekteyiz. Belli bir standart uygulamanın geliştirilmesi ve hizmet içi kısa süreli eğitimlerin; gereksiz tetkikler yapılmasını, sevk edilmenin neden olduğu çocuk ve ailede endişe oluşumunu, iş gücü kaybını, okul eğitimi ve sportif faliyetin aksamasını, çocuk kardiyolojisi polikliniğinde yığılma ve randevu süresinde uzamayı önleyeceği kanısındayım.

    Sporda ani kardiyak ölümler başlıca hangi hastalıklardan kaynaklanıyor?

    Ani kardiyak ölüm nedenlerini sıklık dikkate alındığında başlıca iki gruba ayırabiliriz. İlk grupta yaklaşık %70-80 neden kalbin yapısal hastalıkları oluşturur. Bu grup içinde de en sık neden kalp kası hastalıklarıdır. Özellikle hipertrofik kardiyomiyopati olarak adlandırdığımız kalp kasının ileri derece kalınlaşmasıyla giden ve çoğunlukla genetik geçişli olan hastalık tek başına tüm karidyak ölümlerin yaklaşık %40’ını oluşturmaktadır.

    Ayrıca kalp kası hastalıklarından daha az olarak doğumsal kalp hastalıklarından koroner damarların anomalisi, büyük damarların kapak darlıkları ani kardiyak ölüm nedenleri arasında yer alır. İkinci grupta ise çok daha az görülen fakat kuvvetli genetik geçiş özellikleri olan ve çoğunlukla belirti vermeden mevcut olan ritim bozukluklarına yol açan kalbin iyon kanallarındaki bozukluklardır.

    Bu grupta en iyi bilinen örnek EKG’de QT süresinde uzamayla saptanan hastalıktır. Ancak altta yatan herhangi bir hastalık bulunmadığı halde karate yaparken yumruk darbesinin ya da beyzbolda topun göğüse kalp hizasında çarpmasıyla oluşan kalbin ajitasyonu olarak adlandırılan commotion cordis’de ani kardiyak ölüm meyadna gelebilmektedir.

    Burada darbenin etkisiyle insanı şoka sokan ventriküler fibrilasyon dediğimiz adete kalp kasının kasılmadan çok titremesine neden çok hızlı ritim bozukluğu gelişmektedir. Kalbi ajitasyonu (Commotio cordis) çok nadir görülmekle birlikte ölüm riski çok yüksektir.

    SPORDA ANİ ÖLÜMLERE KARŞI NE GİBİ ÖNLEMLER ALINMALI?

    Her yıl milyonlarca çocuk ve gencin spor yaptığı dikkate alındığında uygulanabilirliğine öncelik verilen, diğer bir ifadeyle hastanelerin yükünü gereksiz şekilde arttırmayacak ama aynı zamanda ani kardiyak ölüm riskini en aza indirecek kılavuzların geliştirilmesi, birinci basamakta etkin hizmet içi eğitimin yapılması gerektiği kanısındayım.

    Ayrıca spor sırasında belirtilerin ebeveyn ve sporcular tarafından erken fark edilmesini sağlayacak bilgilendirme çalışmalarıda yapılmalıdır. Diğer önemli bir husus ise sağlık yardımı gelene kadar geçen sürede acil canlandırma koşullarını geliştirilmesidir. Spor eğitmenleri ve antranörlerin acil koşullarda kalp masajı eğitimi alması, AED (otomatik eksternal defibrillator) cihazlarının tüm okullarda ve spor klüplerinde bulundurma zorunluluğu bu sürece önemli katkısı olacaktır.