Etiket: Çocuk

  • İlişkilerde Bağımlı Kişilik

    İlişkilerde Bağımlı Kişilik

    Bebek ilk doğduğundan itibaren bazı temel gereksinimler için anneye ihtiyaç duyar. Bunlar; karnını doyurma, altını temizleme ve uyutma gibi temel ihtiyaçlardır. Bu yüzden bebek kendi ihtiyaçları kendi karşılayamadığı için anneye bağımlı olur. Yaş ilerledikçe çocuğun dış çevreye duyarlılığı gelişir. Kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılamayı ister ve bunun için denemeler yapar; kaşığı eline alıp yemek yeme, yürümeye çalışma, üstünü giyinme gibi. Bunları öğrenmeye ve uygulamaya başladığında bağımlılığı azalır. Kuşkusuz her çocuk ailesi için çok değerlidir. Onu gelişimi ve konforu için elimizden geleni yapmak isteriz fakat bunu isterken farkında olmadan birtakım hatalar yapabiliriz. Bunlar; gece uyurken korkmasın diye beraber uyumak, sık sık müdahalelerde bulunmak, onun yerine yapmaya çalışmak ve etrafı kirletip veya kırıp dökmemesi için engelleyici olmak gibi davranışlar çocuğun bağımsız hareket etmesini önler ve aile ile çocuk ilişkisinde bağımlılık oluşmasına yol açar. İlerleyen yaşlarda hem aile hem de çocuk için yaşamını sürdürme zorlayıcı olmaya başlar. Bu sorunlar;

    • Okul çağına geldiklerinde okula gitmek istemezler, arkadaşlarıyla uyum sağlamakta zorlanırlar

    • Kendi kararlarını hiçbir zaman kendileri alamazlar, başkalarının onun yerine karar vermelerini beklerler

    • Bir konuda fikir yürütmekte çekinirler; başkalarının ondan daha iyi bildiğini düşünürler

    • Sorumluluk almak istemezler

    • Her zaman başkalarından yardım isterler; anne, baba, arkadaş, eş, kardeş gibi

    • Partner seçerken aileden destek alırlar

    • Romantik ilişkilerinde de bağımlı olurlar, ayrılık onlar için katlanamaz bir durumdur. Bu yüzden kendi istekleri değil de parterin istekleri daha önemlidir onlar için.

    Bağımlı Kişiliğe Yol Açan Nedenler;

    • Uzun bir süre çocuk ile beraber uyuma.

    • Çocuk kendi ihtiyaçlarını karşılayabiliyorken ailenin karşılaması

    • Çocuğu sürekli korumaya çalışma; her davranışını sürekli müdahale etme

    • Çocuğun konuşmalarını ve fikirlerini devamlı düzeltmeye çalışma

    • Bağımsız olarak hareket etmesini engelleme

    • Evde çocuğa sorumluluk verilmemesi

    • Dışarıda veya okulda çocuğun sorumluluğunun ailenin üstlenmesi

    Bağımlı Kişiliği Engellemek için Yapılması Gerekenler

    • Çocuğunuzu özgür bırakın

    • Onu destekleyin; ilk adımını attığında düşer diye korkmak yerine onu cesaretlendirip destekleyin. Kaşığı alıp kendi başına yemek yemede, sandalyede oturmada, kıyafetlerini kendi giymek istediğinde, düğmeleri iliklemede fırsat verin. İlk başlarda bunları yanlış yapabilir, etrafı kirletebilir, düşebilir ve ağlayabilir fakat daha sonra bunları öğrenmeye başlayacaktır.

    • Onunla konuşun, sohbet edin, fikirlerini dinleyin; böylelikle fikirlerinin önemsendiğini ve değerli olduğunu hissedecektir.

    • Dışarı çıkmasında ve bağımsız hareket etmesinde destekleyin.

    • Evde sorumluluk verin; odasını toplama, çantasını hazırlama, dişini fırçalama gibi.

    • Bir problemle karşılaştığında ona nasihat vermek yerine çözüm bulması için ona fırsat verin.

    Böylelikle kendine güveni olan, kendi kararlarını kendi alabilen, problemler karşısında çözüm bulan ve hayatını sürdürmede zorluk çekmeyen bir çocuk yetiştirmiş olursunuz.

  • Disletik Bireylerde Özgüven Eksikliği

    Disletik Bireylerde Özgüven Eksikliği

    Bireyler anne karnından çıktığından itibaren sergiledikleri davranışlarından geri bildirim alırlar. Bunların bir kısmı olumlu, bir kısmı da olumsuz geri bildirimlerdir. Olumlu geri bildirim alan kişiler mutlu, başarılı ve yüksek özgüvene sahipken, olumsuz geri bildirimlere sıkça uğramış kişilerde yetersizlik duygusu ve özgüven eksikliği belirtileri gözlenmektedir.

    Düşük Özgüven Belirtileri;

    • Bir konuda fikrini söyleyememe

    • Sıkça destek alma isteği

    • Utangaçlık, çekingenlik ve içe kapanıklık

    • Hayır demede çekingenlik

    • Küçük düşeceğine inanç

    • Kendini değersiz ve yetersiz görme

    Dislektik bireylerin akademikte yaşadığı başarısızlık aile, öğretmen ve arkadaşlarından sıkça olumsuz eleştiriye maruz kalmasıyla kendilerini yetersiz hissedebilmektedirler. Bunlardan kısaca bahsedersek;

    Özel Öğrenme Güçlüğü tanısı koyulmadan önce aile ve öğretmenin baskı yapması;

    Henüz fark edilmeyen özel öğrenme güçlüğü, aileler ve öğretmenler tarafından tembellik, isteksizlik, karşı gelme gibi değerlendirilebilir. Bu nedenle birçok ebeveyn ve öğretmen çocuğa ceza, psikolojik veya fiziksel şiddet uygulayabiliyor. Bu olumsuz durumlara maruz kalan çocuk; okula, aileye ve ders çalışmaya karşı olumsuz tutum geliştirip, takip eden süreçte de direnç gösterebilir.

    Okulda dışlanan olması;

    Disleksi bireyler okul performansının düşük olması nedeniyle ders dinlemede ve ödev yapmada isteksiz davranabilmektedir. Bu nedenle öğretmeni tarafından dışlanan olabilir.

    Ayrıca oyun kurallarını aklında tutma, şaka ve mecazları anlamada yaşadığı güçlük; arkadaşları ile olan sosyal ilişkisini sekteye uğratıp, dışlanan olmasına neden olabilmektedir.

    Evde dışlanan olması;

    Yaşadığı güçlüklerden dolayı okulda yaşadığı sorunlar eve de yansıyabilmektedir. Evde de baskıcı, zorlayıcı davranışlarla karşılaşabilirler, kardeşleriyle kıyaslanabilirler. Bu durumda çocuk kendini dışlanmış hissedebilmektedir.

    Sınıf ortamında öğretmenin ihmali;

    Çocukların harfleri tanıma ve sözcükleri okuma evresinde iyi gözlemlenmelidir. Okuma ve yazmada yaşanan her zorlanma öğrenme güçlüğüne işaret etmemekle beraber, disleksi şüphesi olduğunu gösterir. Bu yüzden erken teşhis için öğretmenin yakın gözlemi ve doğru yönlendirmesi büyük önem teşkil etmektedir.

    Akademik çalışmalarda zorlayıcı davranışlarla çocuğu stres altında bırakmak;

    Çocuğun aldığı özel öğrenme güçlüğü teşhisinden sonra açığın giderilmesi açısından ebeveyn baskıcı davranabilmektedir, bu tutum çocuğu daha fazla stres altına almaktadır. Aile bunun bir süreç olduğunu unutmamalı ve sabırlı davranmalıdır.

    Bireyde travmalara yol açmak;

    Başarıyı tatmayan çocuk okula gitmekte kaçınma davranışı sergileyebilir. Bununla beraber benlik saygısında düşüklük görülebilmektedir. Bunun yanı sıra aile ya da öğretmenin psikolojik şiddet uygulaması da çocukta travmaya yol açabilmektedir. Bu travmalar çalma, altını ıslatma, yalan söyleme vb. birçok olumsuz davranış meydana getirebilir. Çocuğa anlayışlı yaklaşmak ve var olan güçlüklerden dolayı psikolojik zararlar almasını önlemek gerekir.

    Çocuğun övgüden mahrum bırakılması;

    ÖÖG çocukların en sık yaşadığı problemlerden biri ebeveyn ve öğretmenden övgü sözcükleri duymamalarıdır. Her zaman bir eksikliği ve yetersizliği olduğunun düşündürülmesi; çocukta kendini yetersiz ve güvensiz hissetmeyi doğurur.

    Aile çocuğun akran grubuyla aynı beklentide olması ve kıyaslaması;

    Kendi akran grubuyla kıyaslanan ÖÖG olan çocuk, özgüven eksikliği yaşamaktadır. Aileler her çocuğun

    özel olduğunu unutmamalı ve kendi çocuğunun güçlü yanlarını keşfedip geliştirmelidir.

    Özgüveni Yeniden Kazanma

    • Disleksinin ne olduğunu anlatın ve beraber bunun üzerinden filmler izleyip, kitaplar okuyun; saklanan ve sizin gözünüzde büyüttüğünüz şeyler onlar için de aşılmaz problemler olduğu izlenimi verecektir. Siz normalleştirdiğinizde çocuğunuz içinde bulunduğu durumu kabul etmesi için ilk yapıcı adım olacaktır.

    • Özel eğitimden destek alın; bu onun öğrenmesini kolaylaştıracaktır

    • Evde ve okulda küçük dahi olsa başarılarını motive ederek ödüllendirin; ‘başarabiliyorum’ inancına sahip olmaya başlayacak ve özgüveni artacaktır.

    • Ödevlerini yapmada zorlamadan, yardımcı olmaya çalışın

    • Sınıf arkadaşlarına disleksinin ne olduğuna dair bilgi ve örnek verilmesini sağlayın; farkındalık oluşunca arkadaşları tarafından dışlanması azaltacaktır.

    • Kardeşi ve ya akran grubuyla kıyaslamaktan kaçının

    • Güçlü yanlarını keşfetmesini sağlayın

    • Daha önce yaşadığı travmatik bir durum varsa uzmanından psikolojik destek alın.

    Film Önerileri;

    • Her Çocuk Özeldir: Yeryüzündeki Yıldızlar

    • Journey into Dsylexia

    • The Big Picture: Rethinking Dyslexia

    • Dislecksia: The Movie

    • Read Me Differently

  • Aşı nedir? Aşı gereklimidir?

    Aşı hastalık yapma yeteneği yok edilmiş bakteri veya virüslerin yada bakterilerin toksinlerinin zararlı etkilerinin yok edilmesiyle elde edilmiş biyololojik maddelerdir. Hastalığın ortaya çıkmasını engeller veya hastalıkların sonrasında oluşabilecek komplikasyonların oluşumunu engel olur. Aşıdan sonra oluşan antikorlar vücutta uzun süre kalır ve hastalık etkeni ile karşılaşma sırasında vücuda girmesine engel olarak hastalık oluşmasını engellerler.

    Çocuk sağlığı denilince koruyucu sağlık hizmetleri son derece önemli bir yer tutar. Koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli unsurlarından birisi de aşı ile yapılan bağışıklamadır.

    Hastalıkların önlenmesi tedaviye göre her zaman daha etkili ve daha ucuzdur. Aşılar hastalıkların önlenmesinde en temel unsurlardan biri olup, bazı aşılar yalnız aşılanan çocukları değil aşılanmayan çocukları da korur.

    Aşılama toplum sağlığının iyileştirilmesi açısından insanlık tarihinin en önemli buluşlarından biridir aslında …Dünya Sağlık örgütü’nün 1974 yılında başlattığı Genişletilmiş Bağışıklama Programı ile birlikte çocuklardaki ölüm oranı önemli ölçüde azalmıştır.

    Bununla birlikte, halen kullanılmakta olan aşılarla bağışıklama oranlarının artırılması ve önemli ölüm nedenlerinden ikisi olan pnömokok ve rotavirus gibi mikroorganizmalara karşı yeni geliştirilen aşıların kullanıma girmesi ile birlikte çocuk ölümlerinin daha da azaltılması hedeflenmektedir.

    Ancak yeni geliştirilen aşıların pahalı olması nedeniyle bu aşıların ulusal aşı takvimlerinde yer almaları zaman alacaktır. Bu da aşıya en fazla gereksinim duyulan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için üzüntü verici bir gerçektir.

    Aşılar başlıca canlı-atenüe ve inaktive aşılar olmak üzere iki şekilde sınıflandırılabilir. Canlı atenüe aşılar, bir virüs ya da bakterinin hastalık yapma özelliğinin ortadan kaldırılması, ancak vücutta çoğalma ve bağışıklık oluşturma yeteneğinin korunmasına dayanır (kızamık, kızamıkçık, kabakulak, OPV, suçiçeği, BCG aşıları gibi). İnaktive aşılar ise virus ya da bakterinin tamamı (boğmaca, influenza, hepatit A, IPV gibi) veya bir kısmı (hepatit B, influenza, aselüler boğmaca, difteri, tetanoz gibi) kullanılarak hazırlanır.

    Fraksiyone aşılar ya protein ya da polisakkarit temele dayanırlar. örneğin, toksoit aşılar (difteri, tetanoz gibi) protein temeline dayalı fraksiyone aşılardır. çoğu polisakkarit aşılarında saf olarak ayrılmış hücre duvarı (pnömokok, meningokok) bulunur. Aşıların içinde antijenler dışında süspansiyon sıvıları, stabilize edici ve koruyucu maddeler ve immunojeniteyi artıran adjuvanlar da yer alır.

    Bağışıklık sisteminin bir parçası da enfeksiyon hastalıklarına karşı korunma için çalışır. Bağışıklık, aktif ve pasif olmak üzere iki yolla kazanılabilir. Aktif bağışıklık ya hastalık geçirilmesi ile ya da aşılarla sağlanır. Bu tür kazanılan bağışıklık uzun sürelidir.

    Pasif bağışıklık ise diğer insanlar ya da hayvanlardan antikorların (immün globülinler) alınması ile sağlanır. Bu yolla sağlanan bağışıklık kısa süreli olup verilen immün globülin miktarına bağlı olarak birkaç hafta ile birkaç ay arasında değişir.

    Anneden bebeğe plasenta yolu ile antikorların geçmesi, kan ve kan ürünlerinin verilmesi (tam kan, plazma, eritrosit ve trombosit süspansiyonları, immün globülin preparatları gibi) pasif bağışıklık sağlayan durumlardır.

    AŞI TAKVİMİ aşılar bebeğin doğumu ile başlar. Tarihsel olarak, kültürel ve inanç değerleri açısından, aşı ile bağışıklamaya da, karşı çıkışlar olmuş, olmaya da devam etmektedir. Karşıt görüş olarak kabul edebileceğimiz ve üzerinde konuşmaya değer göreceğimiz şey bilimin kurallarına göre elde edilmiş verilerin yayınlanmış biçimleridir.

    Örneğin DTP ile ani çocuk ölümü sendromu, hepatit B aşısı ile MS, MMR aşısı ile Otizm, Hib ile DM, Tiomersal ile zeka geriliği, OPV ile AİDS , Kombine aşılar ile immün sistemin aşırı yüklenmesi bilimsel olarak kanıtı henüz yapılmamış suçlamalar günümüzde oldukça yaygındır.

    Günümüzde bazı aşıların stabilizasyonunu sağlamak için tiomersal denen etil civaya benzer bir organik madde kullanılır. Bu sağlığa zararlı metil civaya benzemez. Vücuttan daha hızlı metabolize olur ve daha hızlı atılır. 6 dozluk uygulama ile max 200 mikrogram civa alınır . Bu değer DSÖ limitinin çok altındadır. Aşılar iddia edildiği gibi astım yapmaz.

    Bazı aşıların ani bebek ölüm sendromuna yol açtığı söylenir. Ani bebek ölüm sendromunun bilimsel olarak kanıtlanmış sebepleri; prone pozisyonunda uyutmak, maternal sigara kullanımı, yumuşak yatak, biberonla beslenme, düşük doğum ağırlığıdır ve son zamanlarda bu çocukların genelde aşısız çocuklar olduğu görülmüştür.

    Grip aşısı ve GBS ( Guillain Barre Sendromu- Kas güçsüzlüğü ve geçici paraliziler) arasındaki ilişki sorgulandığında bu çocukların %99’unun aşılanmamış çocuklar olduğu görülmüştür. Grip aşısı sonrası GBS görülme olasılığı 1000000’ da 1-2 iken toplumda 10-20, grip geçirenlerde 40 dır.

    Genel olarak bakıldığında, her yıl aşı uygulamalarıyla 3 milyon çocuk aşılanmamaya bağlı bağlı oluşan hastalıkların yol açtığı ölümlerden kurtulur.

    Aşılanma çocukların hakkıdır ve bu hak ellerinden alınmamalıdır. Ayrıca aşılar ve koruyucu hekimlik konusunda hassas davranmak biz hekimlerin de sorumluluğu diye düşünüyorum.

    Çocuklarınız aşıyla önlenebilir hastalıklardan korunsun, mutlulukla gülsün.

  • Terapi Çeşitleri Nelerdir?

    Terapi Çeşitleri Nelerdir?

    Bireysel Terapi

    – Bireysel terapi; danışan ve psikologun birebir çalışmasıdır. Kişinin kendini geliştirebileceği, günlük yaşamdaki zorluklarla nasıl baş edebileceği hakkında farkındalığını arttırabileceği bir süreçtir.

    Bireysel Terapi’de çalışılabilecek konular; depresyon, panik bozukluk, özgül fobiler, kaygı bozuklukları, travma ve yas, öfke kontrolü, sosyal fobi, özgüven eksikliği, obsesif kompulsif bozukluk, kişilik bozuklukları…

    Aile/Çift Terapisi

    – Evlilik veya ilişki terapisi de denebilir. Aile içindeki problemlerin üstesinden gelmek ve ilişkilerinin kalitesini arttırmak amaçlanmaktadır.

    Aile/Çift Terapisi’nde çalışılabilecek konular; boşanma, aldatma/aldatılma, kıskançlık, evlilik öncesi danışmanlık, aile içi iletişim…

    Cinsel Terapi

    – Bu alanda özel olarak eğitim almış psikologlar tarafından uygulanmaktadır. Cinsel terapide, çiftlerin cinsel yaşamlarındaki problemleri çözmek veya cinsel yaşamlarının kalitesini arttırmak amaçlanmaktadır.

    Cinsel Terapi’de çalışılabilecek konular; vajinismus, cinsel isteksizlik, erken veya geç boşalma, ereksiyon bozukluğu…

    Çocuk Terapisi

    – Çocuk Terapisi uygulayan kişiler bu alanda özel eğitim almışlardır. Çocuk ile anne-baba arasındaki iletişim, çocuğun ileriki yaşamında karşılaşacağı zorlukların üstesinden gelmede önemli rol oynar. Çocuk Terapisi ile erken yaşlarda fark edilen ve çözümlenen problemler, ileride karşılaşılacak olan daha büyük problemlerin aşılmasında kolaylık sağlar.

    Çocuk Terapisi’nde çalışılabilecek konular; okul fobisi, konuşma bozukluğu, tuvalet eğitimi zorlukları, çocuk istismarı…

    Ergen Terapisi

    – Ergenlik döneminde, ergen ile ailesi arasındaki iletişim her zamankinden daha zorludur. Ergen Terapisi’yle bu zorluğun kolaylaştırılması, aile ile iletişimin kuvvetlendirilmesi ve ergenin problemlerinin çözülmesinde destek sağlanmaktadır.

    Ergen Terapisi’nde çalışılabilecek konular; sınav kaygısı, okul başarısızlıkları, duygusal dengesizlikler…

    Grup Terapisi

    – Grup Terapisi sayesinde, kişiler kendileriyle aynı sorunlarla karşı karşıya kalmış diğer insanlarla bir araya gelip yalnız olmadıklarını fark ederler. Daha önce aynı problemleri yaşayıp üstesinden gelmiş kişilerle karşılaştıklarında kendi problemlerinin de çözülebileceği hakkındaki umutları artar.

    Grup Terapisi’nde çalışılabilecek konular; alkol, sigara, madde bağımlılığı, yas, ayrılık ve travmalar, kumar bağımlılığı…

  • Çocuklarda Cinsel İstismar

    Çocuklarda Cinsel İstismar

    Son günlerde çocuklara yönelik olan cinsel istismar konusu gerek ruh sağlığı profesyonelleri arasında gerekse alan dışında olan herkesin dikkatini çekmekte ve bu durumdan duyulan rahatsızlık sesli bir şekilde dile getirilmektedir. Çocuk istismarı/ihmali sıklıkla rastlanılan ve çocukların yaşamlarında acıklı olaylarla sonuçlanabilen bir problem olarak kabul edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını,“ bir yetişkin eliyle bilerek veya bilmeyerek yapılan ve çocuğun sağlığına, fiziksel ve psikososyal gelişimine negatif biçimde tesir eden davranışlar” olarak değerlendirmektedir. Çocuk istismarı fiziksel, cinsel ya da duygusal istismar ve ihmal (fiziksel ya da duygusal ihmal) olarak 4 grupta tanımlanmaktadır. Bunlar içinde hiç kuşkusuz en çok dikkat çekeni cinsel istismardır.

    Cinsel istismar; ebeveynlerin veya çocuğa bakmakla yükümlü olan yetişkinlerin veya yabancı herhangi birinin, kendi cinsel isteklerini tatmin etmek için çocuğu kullanması, çocuk üzerinde güç kullanarak, çocuğu korkutarak, tehdit ederek, kandırarak veya ikna ederek çocukla cinsel yakınlık kurmaya çaba göstermesi ve cinsel haz almasıdır. Bunlar; fiziksel temas içermeyen cinsel içerikli konuşma, teşhircilik, röntgencilik, çocuğa cinsel içerikli film vb. gösterme/izletme, cinsel ilişkiye tanık olmaya zorlama, çocukla cinsel ilişki kurma, çocuğa zorla dokunma, çocuğun dokunması için zorlama, çocuğa sürtünme, çocuğu pornografik yayınlarda kullanma, çocuğu fuhuşa veya evlenmeye zorlama cinsel istismar örnekleridir. Son zamanlarda giderek yaygınlaşan sosyal medya ve çeşitli teknolojik uygulamalar aracılığıyla çocukla cinsel ve duygusal istismar amaçlı ilişki kurulma biçimleri de istismar olarak kabul görmektedir.

    Yapılan araştırmalara göre, her dört kız çocuktan birinin ve her on erkek çocuktan birinin cinsel istismara uğradığı tahmin edilmektedir. Bir diğer çalışmada ise buna benzer olarak her üç kız çocuktan birinin ve her on erkek çocuktan birinin 18 yaşından önce cinsel istismara uğradığı belirtilmiştir. Gerçekte bu oranların rapor edilenlerden ve tahmin edilenlerden çok daha fazla olduğunu düşünülmektedir. Özellikle istismar sadece kız çocuklarına yapılıyormuş gibi bir algı hakimdir. Oysa araştırmalar erkek çocuklarında hiç de küçümsenmeyecek bir oranda, çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kaldığını göstermektedir. Erkek çocukların cinsel istismarı çoğunlukla olduğundan daha az rapor edilmekte ve daha az farkına varılmaktadır. Yani çocuklarda cinsel istismar cinsiyet farkı olmaksızın her yaş grubunda giderek artan bir tehlike olarak görülmektedir.

    İstismarların büyük çoğunluğuna bakıldığında en sık karşılaşılan istismar türünün aile bireyleri veya akrabaları (çocukla birinci dereceden kan bağı olan bireyler) tarafından gerçekleştirilen ensest durumları olduğu görülmektedir. Çocukların özellikle tanıdıkları biri tarafından bu durumu yaşamaları istismarı ve istismarın boyutunu tanımlamayı güç kılmaktadır. Bununla beraber çocuk pornografisinin tüm dünyada giderek yaygın bir pazara dönüştüğü ve zavallı çocukların bu pazara ve yüksek cirolara alet edildiği bilinmektedir.

    Çocuklar kimsenin kendilerine inanmayacağını düşünüp sessiz kalırlar. Başlarının belaya gireceğinden, istismarcının tehditlerinden, anlatırlarsa arkadaşları tarafından dışlanabilecekleri düşüncesinden, homoseksüel olarak adlandırılabileceklerinden korkabilirler. Bu durumu nasıl anlatacakları gerektiğini bilmeyebilir, cinsel davranışın veya kendilerine yapılan davranışın yanlış olduğunu bilmeyebilirler. Bu durumdan dolayı günah işlemiş olduklarını düşünebilir, kendilerini suçlu, günahkar olarak hissedebilir ve yaşadıklarından dolayı utanç duyabilirler. Özellikle tanıdığı biri tarafından istismara maruz kalan çocuk bu durumu oyun olarak görebilir ve tehlikenin farkında olmayabilir.

    İstismara uğramış olan bir çocukta;

    Kendisine dokunulduğunda aşırı tepki verme,

    Fiziksel temas veya yakınlıktan kaçınma,

    Yaşa uygun olmayan cinsel davranışlar sergilenmesi,

    Cinsel içerikli oyun oynamada artış,

    Cinsel söylemlerin başlaması veya artması,

    Sosyal anlamda içe kapanma,

    Ani ve aşırı kilo değişimi (zayıflama ya da şişmanlama),

    Belli yerlerden ve kişilerden çok fazla korkma,

    Tanıdık bir yetişkinden kaçma ya da kaçınma davranışı sergileme,

    Çocuğun ifadelerinin donuklaşması,

    Kendine ve yakınlarına güvensiz davranma,

    Uyku problemleri yaşanmaya başlaması,

    Enürezinin (alt ıslatmanın) başlaması,

    Parmak emme davranışının görülmesi,

    Aşırı suçluluk duygusunun dışavurumunda artış,

    Sık sık banyo yapma isteği,

    Okula gitmek istememe,

    Okul başarısında düşüş,

    Kendini suçlama (benim hatam), utanç, depresyon, kaygı, ruhsal gelgitler, öfke tepkileri vs. görülen belirtiler olarak sayılabilir.

    Anneler, babalar, aileler, uzmanlar, yetişkinler…

    Bir çocuk size istismara uğradığını söylediğinde yapmanız gereken en önemli ilk şey çocuğun daha fazla zarar görmesini engellemek ve kuşkularınızı bir kenara bırakarak çocuğa güvenmek ve inanmaktır. Çocuklarının hayal dünyalarının geniş olduğu bu nedenle uydurabilecekleri algısından vazgeçerek hemen gerekli yerlere (polis, sosyal hizmetler, en yakın çocuk polis şubesi, travma konusunda alanda çalışan uzman psikologlar, pedagoglar, çocuk ve ergen psikiyatri) başvurun. Çocuklar böyle bir durumu söylemekte zorlanmakta ve size kendini zaten zor açmaktadır, ona inanmayarak bu hislerini pekiştirmiş olacaksınız.

    Unutmayın ki; her sosyo-ekonomik düzeyden ve her sosyo-kültürel gruptan gelen çocuklar, cinsel istismara maruz kalabilir.İstismarın gerçekleştiği mekanlar genellikle çocuğun içinde bulunduğu yakın çevredir (ev, mahalle, okul, akraba evi vs.). Araştırmalara göre istismar eden kişiler çoğunlukla 20-40 yaşları arasında, tanıdık, evli ve çocuklu erkeklerdir.

    Kaynakça:

    Lanning, B.,Ballard, J.D. ve Robinson, J. (1999). Child sexual abuse preventionprograms in Texas publicelementaryschools. The Journal of School Health, 69(1), 3-8.

    Smith, M. ve Bentovim, A. (1999). Sexual abuse. Child and Adolescent Psychiatry. 3rd. Ed. New York.

    Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı, Çocuk İhmalini ve İstismarını Önlemek Elimizde! Sessiz Kalma, Suca Ortak Olma!, Erişim: https://www.morcati.org.tr/tr/yayinlarimiz/brosurler/186-cocuk-ihmalini-ve-istismarini-onlemek-elimizde-sessiz-kalma-suca-ortak-olma.

    Gonca Yılmaz G, İşiten N, Ertan Ü, & Öner A. (2003). Bir çocuk istismarı vakası. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi, 46, 295-298 § Taner, Y., Gökler, B. (2004). Çocuk istismarı ve ihmali: psikiyatrik yönleri, Hacettepe Tıp Dergisi, 35, 82-86.

    Turhan, E. Sangün, Ö, &İnandi, T. (2006). Birinci Basamakta Çocuk İstismarı ve Önlenmesi, Sted, 9, 153-157.

    Kırımsoy E. vd., 2013, Sosyal Çalışma Görevlileri için Eğitim Kitabı, Çocuk Adalet Sistemi Çalışanları Eğitim Programı, Ankara. Erişim: http://www.unicef.org.tr/vera/app/var/files/s/o/sosyal-calisma-gorevlileri-icin-egitim-kitabi.pdf.

    Jacobi, G. et al., 2010, “Child Abuse and Neglect: Diagnosis and Management”, Deutsches Ärzteblatt International, 107(13): 231-39.

  • Çocuk hastalarda böbrek nakli

    Böbrekler fasulyeye benzeyen şekli ile bel hizasında, karın boşluğunun arka tarafında, sağ ve sol yanda yerleşmişlerdir. Böbreklerimizin hayatın idamesi açısından çok önemli görevleri vardır.

    Bunların başlıcaları; kandaki, toksik maddeler dediğimiz vücutta oluşan zararlı maddeleri idrar yolu ile uzaklaştırmak, vücudun asid- baz dengesi ile su ve tuz dengesini sağlamak, kan basıncını düzenlemek, kan üretiminde rol alan hormonu salgılamak ve D vitaminini aktifleştirmek suretiyle kemik metabolizmasında rol almak. Dolayısıyla, bu organların yetmezliği durumunda, atılması gereken zararlı maddeler vücutta birikir, kan basıncı düzensizliği ve özellikle hipertansiyon gelişir. Ağır düzeyde kansızlık gelişir, D vitamini aktifleşemediği için kalsiyum, fosfor dengesizliği ve ciddi kemik problemleri oluşur.

    Çocuklarda böbrek yetmezliği, akut dediğimiz, saatler ya da günler içinde gelişen ve çoğunlukla geri dönüşü olabilen durumlar iken kronik böbrek yetmezliği ilerleyici ve geri dönüşümü olmayan durumları ifade eder.

    Çocuklarda kronik böbrek yetmezliğine, her yüz bin çocukta iki vaka olarak rastlanır ve yetişkinler kadar sık olmasa da görülme sıklığı dünya genelinde gittikçe artış göstermektedir. Kronik böbrek yetmezliği, hem kendisi hem de sebep olduğu diğer sorunlar nedeni ile tedavisi uzun, zor ve maliyeti yüksek bir sağlık problemidir.

    Çocuklarda kronik böbrek yetmezliğinin nedenleri yaşlara göre değişmektedir. 5 yaşın altındaki çocuklarda, tek ya da her iki böbreğin kistlerle kaplı olması, doğuştan böbreklerin tam gelişmemiş olması, böbrek çıkışında ya da idrar torbası çıkışında tıkanıklıklara ve dolayısı ile idrar akışını engellemeye sebep olan durumlar gibi daha çok doğumsal sebeplerden kaynaklanmaktadır.

    5 yaş üzerinde ise daha çok doğumsal olmayan problemlerden kaynaklanan durumlara bağlı kronik böbrek yetmezliği gelişir. Ülkemizde kronik böbrek yetmezliğinin en sık nedeni reflü nefropatisi dediğimiz idrarın, idrar kesesinden böbreklere gerisingeriye akışıdır. Bu durum, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarına ve zamanında ve erken tedavi edilmezse böbrekte kalıcı hasarlanmalarla ilerleyici ve geri dönüşümsüz kronik böbrek yetmezliğine sebep olur.

    Kronik böbrek yetmezliği oldukça sessiz ilerleyebilir. Belirtiler hastalığa özgü olmadığı için, haftalar ya da aylar süresince sadece halsizlik şikâyeti olan hastanın kronik böbrek yetmezliği gözden kaçabilir. Bu nedenle özellikle, çocuk sağlığı ve hastalıkları izleminde yapılacak basit bir idrar tahlili bile oldukça kıymetli bilgiler verebilir.

    Başlangıçta idrar miktarının artması, gece ve gündüz idrar kaçırma gibi bulgular baş gösterirken hastalığın ilerlemesiyle şikâyetler aşikâr bir hal alır ve idrar miktarında azalma, solukluk, iştahsızlık, kilo alamama, kusma, yüzde ve bacaklarda ödem ve nefes darlığı ortaya çıkar.

    Kronik böbrek yetmezliği olan çocukların büyümeleri ve cinsel gelişim basamakları geri kalır, öğrenme kapasiteleri azalır. Çocuklar uymaları gereken proteinden fakir özel bir diyetlerinin olması ve iştahlarının da azalmış olması nedeniyle kilo alamaz ve dengeli beslenemezler. Bu hastalarda içe kapanma ve depresyon sık görülür.

    Kronik böbrek yetmezliği olan çocuklarda bozulmuş böbrek fonksiyonları nedeniyle kan yapıcı hormon iğneleri, aktif D vitamini, alkali tedavisi gibi ilaçlarla destek tedavisi yapılmaktadır. Ancak biriken zararlı maddelerin ilaçlarla uzaklaştırılması mümkün değildir.

    Vücut biriken bu zararlı maddelerin üstesinden gelemez hale geldiği zaman diyaliz tedavisi gibi böbreğin görevini kısmen üstlenen tedavi yöntemlerine başvurulur ya da şartlar müsaitse bugün için kabul edilen en ideal tedavi yöntemi olan böbrek nakline başvurulur.

    Böbrek nakli ile hastalarının yaşam süresi beklentisi diyaliz hastalarına göre daha uzun olmaktadır. Yine diyaliz hastalarına göre böbrek nakli yapılan hastalarda daha iyi bir büyüme-gelişme sağlanır, normal okul performansına ulaşılır, diyaliz bağımlılığından kurtulma söz konusudur ve diyette serbestlik verilir. Mümkün olan her çocukta, özellikle diyaliz tedavisine başlamadan böbrek naklinin yapılması bu avantajları önemli oranda sağlayacaktır.

    Günümüzde küçük çocuklara, hatta süt çocuklarına dahi böbrek nakli yapmak mümkündür. Ancak bu durumda bebeğe uygun küçüklükte bir böbreğin bulunması gereklidir.

    Hayatını kaybeden kişilerden yapılan organ bağışlarında, bağışın yapıldığı kişi çocukluk yaş grubunda ise bu kadavralardan sağlanan böbrekler, sadece Sağlık Bakanlığı bekleme listesine kayıtlı sıra bekleyen çocuklara nakledilir. Bu durumda organın büyüklüğü ile ilgili sorun da kendiliğinden ortadan kalkmış olur.

    Ülkemizde böbrek nakli açısından rakamları incelediğimizde yaklaşık %90 oranında canlı vericiye başvurulduğu görülmektedir. Bu vericilerin yaklaşık %58’ini anneler, % 34’ünü babalar kalan kısmını da etik kurul onayı alınması şartı ile mevcut yasalarımızın izin verdiği kan bağına sahip vericiler oluşturmaktadır. Ne yazık ki organ bağışı oranları ülkemizde ihtiyacın çok altındadır.

    Böbrek naklinin cerrahi prosedüründen kısaca bahsedecek olursak, böbrek; alıcı kişinin sağ veya sol kasığına yerleştirilir. Atardamar, toplardamar ve idrar yolları bağlantısı yapılır. Böbrek vücuda göre büyük olan çocuklarda karın içine yerleştirilir.

    Ameliyat yaklaşık 2-2,5 saat kadar sürer. Ameliyattan 2-3 gün sonra çıkarılmak üzere bir dren yerleştirilir. Hastaların %5’inin idrar yollarına 3-4 hafta sonra geri çıkarılacak bir stent yerleştirilir. Cilt estetik dikişler ile kapatılır. Herhangi bir problem olmayan hastalar nakilden 5-6 gün sonra taburcu edilir.

    Diğer bütün organ nakillerinde olduğu gibi böbrek nakli sonrası da hastanın bağışıklık sistemi vücuda yerleştirilen bu yeni organı kabul etmek istemez, adeta bu yabancı gördüğü yapıya karşı bir savaş başlatır.

    Bu yüzden, organ nakli hastalarına bağışıklık sistemlerini baskılayacak tedavi uygulanmaktadır ve ne yazık ki günümüzdeki bütün ilerlemelere rağmen vücut bu yabancı organı hiçbir zaman unutmayacağı için ömür boyu ilaç kullanmak gerekmektedir.

    Zaman zaman bu ilaçların dozunda hastanın durumuna göre değişiklikler yapılması ve gerekli durumlarda ilaç değişikliğine gidilmesi gerektiği için nakil öncesinde, esnasında ve nakil sonrasında pediatrik nefrolog tarafından hasta takibi ve ilaçların bu hekimin önerdiği şekilde kullanılması son derece önemlidir.

    Hasta, hiçbir şekilde kendi kafasına göre ilaçlarının kullanım şeklini değiştirmemelidir. Bu noktada, hekimin aile ile iletişimi ve ailenin uyumu son derece önem taşımaktadır.

    Çocuk hastaların bu ilaçları kendiliğinden içmesi söz konusu olmadığından, hatta çocuk ilaç kullanmayı reddetme davranışlarına girebileceğinden ailenin bu konudaki hassasiyeti ve sorumluluk bilinci tedavinin başarısını doğrudan belirlemektedir. İlaçların düzenli bir şekilde ve belirlenen dozlarda kullanılmaması, düzenli aralıklarla kontrollerin yapılmaması maalesef nakledilen böbreğin reddi ile sonuçlanabilir.

    Yeterli donanıma ve tecrübeli kadroya sahip bir merkezde, iyi bir hekim-aile-hasta işbirliği sonucu yakın takip ile kronik böbrek yetmezliği olan çocuklarda bugün için kabul edilen en ideal tedavi yöntemi olan böbrek nakli sonuçları oldukça yüz güldürücüdür.

  • Çocuklarda işeme bozuklukları

    Çocuklarda işeme bozukluğu, mesane denilen idrar torbasının tam olarak boşaltılamaması durumudur ve ciddiye alınması gereken önemli bir sağlık problemidir. İdrar kaçırma, damla damla idrar yapma, sık idrara gitme ya da günde üçten az işeme, tuvalete yetişememe, ani işeme hissi, aralıklı işeme ve kabızlık ile gayta kaçırma işeme bozukluğu bulguları olabilir.

    Bu bulgular tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu ile ilişkili olabilir. Mesanenin, alt kısmında yer alan ve sfinkter denilen bir grup kasla koordineli çalışmaması sonucu ileride böbrek hasarı gelişebilir.

    Televizyona, oyuna dalma, okul, oyun parkı gibi yerlerde tuvalet temizliğinden endişe etme nedeniyle tuvalete gitmeyi erteleme en önemli sebeplerdir.

    Çocuk, bacaklarını çaprazlayarak veya kız çocuklarında olduğu gibi çömelip ayak topuklarıyla idrar çıkış deliğini kapatmak suretiyle bu kas gruplarının koordineli çalışmasının bozulmasına yol açabilir, sonuçta idrarını tutamayan, damla damla idrar kaçıran, sürekli külotu ıslak çocuk tablosu ortaya çıkabilir. Günlük aktiviteler esnasında hatta gülerken ya da öksürürken bile mesanenin tam boşalması görülebilir. Bunlardan başka, idrar yolu enfeksiyonu, travma ve tümörlere bağlı da işeme bozuklukları görülebilir.

    İşeme bozukluklarında aileden alınacak dikkatli bir işeme öyküsü çok önemlidir ve klinisyen tarafından çocuğa işeme günlüğü tutturularak bu öykü ile birleştirilir. Daha sonra fizik muayene ve laboratuvar bulgularının ışığı altında elde edilen sonuçlara göre altta yatan nedene göre tedavi düzenlenir. İşeme bozukluklarında tedavi bir ekip işidir ve çocuk nefroloğu, çocuk psikiyatrisi ve ailenin katılımı ile sağlanır.

    Cerrahi müdahale gerektirecek altta yatan bir neden varsa ekibe çocuk üroloğu ya da çocuk cerrahisi katılır. Çocuk asla cezalandırılmamalı, aksine ödüllendirme ile sonuca gidilmeye çalışılmalıdır. Kabızlık düzenlenecek diyetle ya da ilaç tedavisi ile mutlaka tedavi edilmelidir. Sıvı alımı arttırılarak mesaneyi irrite eden fabrikasyon gıda ürün artıklarının seyreltilerek uzaklaştırılması sağlanabilir.

    İdrar yolu enfeksiyonu varsa tedavi edilmelidir. En önemlisi çocuk yeniden işeme eğitimine tabii tutulmalıdır. 2-4 saat aralarla programlanmış işemelere gönderilmeli, kloset türü tuvalet kullanıyorsa ayağının altını destekleyecek basamak kullanılmalı, ikili işeme denilen çocuğun idrarını yaptıktan sonra ayağa kalkıp bir süre sonra (30’ a kadar saymak gibi) tekrar oturarak mesanesini tam olarak boşaltması sağlanmalıdır.

    Ayrıca biofeedback denilen ve kliniklerde 7-10 seans uygulanan bir başka tedavi yaklaşımı mevcuttur. Tüm bunlara rağmen bazen çocuklara altta yatan sebebe yönelik ilaç tedavisi ve gerekirse cerrahi tedavi uygulanabilmektedir.

  • Çocuklarda İnatçılık

    Çocuklarda İnatçılık

    Anne babaların çocuklarını yetiştirirlerken yaşadıkları sorunlardan kendilerini en çok zorlayanlarından biri; çocuklarının evdeki kuralları hiç önemsemeyen, laf-söz dinlemeyen, başına buyruk hareket eden inatçı davranışlarıdır. Acaba bu inatçı davranışlar, normal gelişim dönemine mi ait, yoksa bir davranış problemi haline dönüşmüş hali midir? Öncelikle belirtmek gerekir ki; inatçılık, duygusal gelişimin bir sonucudur. Elbette normal gelişim dönemlerinde yaşanan inatçı davranışlar da, yanlış tutumlar nedeniyle, bir davranış problemi haline gelebilmektedir. Peki, normal inatçı davranışlarla, bir davranış bozukluğu olarak inatçılığı nasıl ayırt edebiliriz? Bunun için öncelikle gelişim dönemlerinin nasıl yaşandığına bakalım.

    İlk kritik dönem “birinci yaş dönemi”dir. Çocuk bir yaşından sonra yani yürümeye başladıktan ve yavaş yavaş konuşmaya başladıktan sonra, inatçı davranışlar göstermeye başlar. Anne babanın dediğinin tersini yapmaktan ve kuralları çiğnemekten zevk alır gibidir. Anne “Yapma!” dedikçe, çocuk inadına istenmeyen davranışı tekrarlar. Gözünün içine baka baka hem de.

    İstenmeyen davranışları tekrarlayan bir çocuğun amacı, sizi kızdırmak ve çileden çıkarmak değildir. Niyeti, koyduğunuz kuralın veya istemediğiniz davranışın ne kadar önemli olduğunu test etmektir. Siz aynı olumsuz davranışa aynı UYGUN tepkiyi gösterdikçe, çocuğunuzunduygularını anlayarak ona şefkatle yaklaştıkça inatlaşmaya ihtiyacı kalmayacaktır.Çocuğun ihtiyacı, şefkat ve sevgi dolu dokunuşlar, sevgi ve anlayış dolu bakışlardır.

    Anne-baba bu süreçte çocuğun üzerine çok fazla giderse, çocukla inatlaşırsa, cezalar verirse hem bu kritik dönem sağlıklı bir şekilde atlatılamamış olur, hem de davranış problemi haline dönüşebilir.

    İkinci kritik dönem “2,5 yaş dönemi”dir. Kas, kemik ve sinir sistemi yönünden yani fizyolojik olarak hızlı bir gelişme gösterdiğinden, uyum sağlamakta zorlanır. Dengesiz, kararsız, olumsuz, her şeye ‘Hayır!’ diyen isyancı bir kişilik sergiler. Psikolojik yönden de “bağımsızlık çabası” içindedir. Yardım istemez, her şeyi kendi başına yapmak ister. Bir yandan da her istediğini kendisi yapamadığının da farkındadır. Bu nedenle engellenmişliğin gerginliğini yaşar.. Aslında bu davranışlarıyla “ben de varım, benim düşüncelerim de değerli ve geçerli” demektedir.

    Çocuk, yavaş yavaş kendi varlığını keşfeder ve kendini kabul ettirmek için çaba gösterir. Pek çok dengesiz davranış gösterir. Çok istediği bir şeyi, aniden “ben artık onu sevmiyorum” diyebilir. Bu dönemde anne ile çocuk arasında en sık çatışmalar tuvalet ve temizlik konusunda yaşanır. Anne babanın yapacağı en iyi şey, bir yıldan fazla sürmeyecek olan bu dönemde, çocuktan sevgisini esirgememek ve zor da olsa sabretmektir. Dönem sağlıklı bir şekilde atlatılırsa, çocuk kendiliğinden sakinleşir ve rahatlar.

    Üçüncü kritik dönem “4 yaş dönemi”dir. Bu dönemde çocuk kendi başına buyruk, kafasına estiği gibi hareket eden, sağda solda dolaşan, çok konuşan, istekleri hiç bitmeyen, durmadan soru soran ancak cevabını dinleme sabrı göstermeyen, başladığı işi yarım bırakan sabırsız bir çocuktur. Ancak bununla beraber 2,5 yaş çocuğu kadar inatçı değildir. Sabırla soruları cevaplanmalı, istekleri kurallar ve imkânlar dâhilinde karşılanmalıdır. Kritik ayrıntı yine çocuğun şefkatle karşılanmasıdır.

    Dördüncü kritik dönem “6 yaş dönemi”dir. İnatçı ve olumsuz davranışlarıyla sanki 2,5 yaş çocuğu geri gelmiş gibidir. Anne babalar 5 yaşındaki o uyumlu ve uzlaşmacı çocuğun nasıl olup da böyle zıt bir kişilik sergilediğine anlam veremezler. “Bu çocuğa ne oldu, birden huyu çok değişti?” derler. Çocuğun kritik dönemde olduğu unutulmazsa, okula başlama sürecine sağlıklı ve başarılı bir şekilde geçilecektir.

    Beşinci ve son kritik dönem “ergenliğe geçiş dönemi”dir. Çocuk 12-13 yaşlarında hızlı bir cinsiyet hormonları salgısına maruz kaldığından, bu hızlı değişime ayak uydurmakta zorlanır. Küçük şeyleri problem yapar, hemen ağlar, çabuk kızar, eleştiriye ve nasihate sert tepki verir. Sizler daha uyarılara ve nasihate başladığınız anda, sıkılmaya ve sizi dinlememeye başlar. Fiziki görünümünü aşırı önemser. Tek bir sivilce bile onu hayata küstürebilir. Okul başarısında düşme görülebilir. Odası dağınık, genellikle duvarları posterlerle kaplıdır. Yüksek sesle müzik dinler. Verilen harçlığı beğenmez. Modaya göre giyinme, erkeklerde saç uzatma ve marka takıntısı başlayabilir. Bu dönemde de genç ergen, kişiliğinin kabul edilmesi için çevresindekilerle inatlaşır ve çatışır.

    Unutulmamalıdır ki; bundan önceki kritik dönemleri sağlıklı bir şekilde atlatan, kurallar içinde özgür kalan, anne babanın hoşgörü ve sabrıyla büyüyen, sevildiğinden ve değer verildiğinden emin, özgüven duygusu gelişmiş çocuklar ergenliğe geçişi kolay atlatırlar.

    Şimdi kritik dönemlerle sınırlı kalmayan, davranış problemine dönüşmüş olan İnatçılığı inceleyelim.

    Davranış Bozukluğu Olarak İnatçılık

    İnatçılığın davranış bozukluğu olarak kabul edilmesi için, sözü edilen yaşların dışında da çocuğun inatçı davranışlarının yoğun olarak sürüyor olması gerekmektedir. İnatçı çocuk, öfkesini sağlıklı bir şekilde yaşayamayan, kendisini ifade edemeyen çocuktur. Şimdi bir davranış bozukluğu olarak inatçılığın nedenlerini inceleyelim.

    İnatçılığın Bazı Nedenleri:
    Bedensel rahatsızlıklar, geçirilen ateşli hastalıklar,
    Çocuğun normal inatçılık dönemlerinde (kritik dönemler) çok üzerine gidilmesi,
    Tuvalet eğitimi sırasında zorlu bir süreç geçirilmesi,
    Yemek yemesi konusunda çocuğun çok fazla üzerine gidilmesi,
    Aşırı titiz ve ayrıntılara önem veren anne modelleri,
    Çocuğun isteklerini yerine getirme konusunda dengeli ve tutarlı olmayan tutumlar,
    Çocuğu “inatçı” olarak etiketlemek,
    Anne babaya kızan çocuk, gizli bir öç alma duygusuyla inatçılık yapabilir.
    Kardeş kıskançlığı, kardeşinin kendisinden daha fazla sevildiği düşüncesi,
    Baskıcı anne-baba tutumu,
    Çocuğu inatçılık davranışına iten sebeplerden biri, çoğu zaman anne-babanın da onunla birlikte aynı dili kullanarak inatlaşmasıdır. İnatlaşmakla, kararlı tutum birbirinden farklıdır. Kararlı tutum geliştirmek, istemediğiniz bir davranış yaptığında tutumunuzun hep aynı olmasıdır. İnatlaşmak ise, karşılıklılık gütmektir. Sen yatağını toplamadın, ben de sana yemek hazırlamayacağım gibi.

    Şimdi anne-babaların çocuğundaki inatçı davranışları olabildiğince azaltmak için neler yapabileceğine bir bakalım:

    Çocuk gelişimi ve psikolojisi ile ilgili doğru bilgilere sahip olmak, anne babaların işini kolaylaştıracaktır. Bunun için kitaplardan, eğitim seminerlerinden, anne-baba okullarından ya da bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

    Çocuk yetiştirirken olabildiğince esnek, şefkatli, sevgi dolu, saygılı, hoşgörülü, sabırlı ve paylaşımcı olunmalıdır. Tıpki biz yetişkinlerin bunlara ihtiyacı olduğu gibi!

    Tuvalet ve beslenme eğitimi dönemlerinde baskıcı ve ısrarcı olunmamalıdır. Annenin tuvalet eğitimi veya yemek konusunda çok katı ve ısrarcı oluşu, çocuğu pasif direnmeye götürür. Çok karışan, çok söylenen, ayrıntılar üzerinde çok duran, mükemmeliyetçi bir anne, çocuğunu böyle bir savunma yoluna kolayca itebilir.

    Çocuğunuz sizinle inatlaşırken, onu cezalandırmak yerine inatlaşma nedenleri bulunmalı ve çözüm yolu bulma yönünde çaba gösterilmelidir.

    Aile, sosyalleşmeyi öğrenebilmesi için kabul edilmiş uygun davranış biçimlerini içeren birer model oluşturmalıdır; çocuğuna örnek olmalıdır.

    Aileler, çocuğun haklı istek ve ihtiyaçlarına duyarsız kalırken, huysuzlandığında onu başından savmak için yerli yersiz beklentilerini karşılayarak inatçı olmasına davetiye çıkarabilmektedirler. Oysaki çocuğa belli kurallar koyularak, haklı istekleri karşılanırken, yerli yersiz isteklerini karşılamama konusunda kararlı olunmalıdır.

    “Hayır” diyen çocukla alay edilmemeli, ceza ile korkutulmamalı, kimin güçlü olduğunu ispatlamak için zor kullanılmamalıdır. Bazen çocuk sizin sevginizi, sabrınızı, kendisine ne kadar katlanabildiğinizi denemek için “Hayır” diyerek inatlaşabilir. Yerli yersiz sinirlenir, bağırıp çağırır ve hele ceza verirseniz “Haklıymışım, beni sevmiyorlar” diye düşünebilir.

    İnadını fazla önemsediğimiz, kızdığımız veya üzüldüğümüz zaman çocuğunuz, inadı size karşı bir silah olarak kullanabilir. Çünkü sizin kendisini sevmediğinizi düşünüyordur.

    Sabah kahvaltısına kalkmak istemeyen bir çocuğun tepesine dikilip “Haydi kalk kahvaltı hazır” diye ısrar etmeye gerek yoktur. Aslına bakarsanız, kahvaltıyı birlikte hazırlamayı, onun çok güzel bir şekilde bunu yapacağına güvendiğinizi söyleyebilirsiniz. “Bakalım neler yapacağız birlikte” gibi merak ve istek uyandıracak şekilde konuşabilirsiniz. Hala kalkmak istemiyorsa “Seni anlıyorum, yataktan kalkmak sana zor geliyor şuan. Ne yapabiliriz yavrum? Ne istersin?” gibi duygularını yansıtarak anlaşıldığını hissettirmeniz yararlı olacaktır. Amaç, şefkat, sevgi ve saygıyı her daim çocuğumuza iletmemizdir.

    Çocuk eğitiminde, cezalara yer verilmemelidir. Çocuk sadece yaptığının bedelini ödemek zorunda kalabilir ve bunu da doğal bir öğrenme yolu olarak yapmalıyız. Ders vermek, ceza vermek için değil. Bu bedel ödeme, yaşına ve gelişimine uygun şekilde olmalıdır. Acele etmezseniz, uçağı kaçırırsınız, gibi..

    Aile büyükleri, çocuk terbiyesine fazla müdahale ederek anne ve babanın işini zorlaştırmamalıdır. Çocuğu dilediği gibi eğitmek, öncelikle anne ve babanın hakkıdır. Bunun olması bizim toplumumuzda gerçekleştirmek biraz zordur; “Anne-babanın yanında çocuk terbiye edilmez” düşüncesi hâkimdir. İş birliğine giren aile büyükleri ile bu iş çok daha kolay oluyor elbette.

    Çocuğa isteklerini olumlu bir dille ifade etmesi hatırlatılmalı, haklı istekleri yerine getirilmelidir. Yerine getirilmeyen haksız ve zamansız isteklerin sebepleri açıklanmalı; bazı isteklere kavuşmak için gerekiyorsa beklemesi ve sabretmesi gerektiği öğretilmelidir. Yine bunu inatlaşarak, duymazdan gelmeyerek, dayatarak değil, sevgiyle yapmaya ihtiyacımız vardır.

    Çocuğa isteklerini ertelemesi ve bu istekleri kontrol altına alması konusunda destek olunmalıdır.

    Arkadaşları ve diğer yetişkinlerle nasıl sağlıklı iletişim kurabileceği konusunda yardımcı olunmalıdır.

    İnatçı olan bir çocuğun inatçılık davranışını pekiştirebilecek ve devamına yol açacak her türlü tutum ve davranıştan kaçınılmalıdır.

    Kuralları belirlemede ve uygulamada, aile üyeleri arasında uyum ve söz birliği olmalıdır; bunda kararlı ve tutarlı olunmalıdır. Babanın onaylamadığı bir davranışı veya isteği anne gülerek karşılar veya “çocuğun üstüne gitme” diyerek korumaya kalkarsa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez, kafası karışır.

    Kurallar; çocuğun yaşına uygun, gerekli, anlaşılır ve mümkün mertebe az olmalıdır. Gereksiz konularda ve ayrıntılarda fazla kural ve yasaklama getirirseniz bir süre sonra çocuğunuza çok fazla “Hayır” demek zorunda kalırsınız. Bu da çocuğunuzda, kendisine güvenilmediği ve her şeyi yanlış yaptığı duygusu uyandıracak ve sizinle daha fazla inatlaşacaktır.

    Çocuğa ne kadar çok “Hayır” derseniz onun inatçılığını körüklemiş, size “Hayır” demesine zemin hazırlamış olursunuz. Bir şey yapmasını istediğimizde veya sınır koyduğumuzda, sözlerimizi “Hayır” cevabı almayacağımız şekilde ayarlamamız gerekir. Bunu söyleme tarzımız, gözlerimizdeki sevgi ifadesi, beden dilimiz, ses tonumuz, kararlı yüz ifademiz önemlidir. Sürekli, gerekli-gereksiz, sırf biz öyle istiyoruz diye, açıklama yapmadan “Hayır” dersek, “Hayır” demeyi öğretiriz. Üstelik böyle bir davranış, çocuk için haksızca olacaktır.

    Bir kez “Hayır” dediğiniz şeye, zorlanınca “Evet” deme yanlışına düşmeyiniz.

    Çocuğu hırpalamak ve yıpratmak; hem temelde büyük bir haksızlık ve yanlışlıktır hem de çocuğunuzun onurunu inciterek sevgiye ve değere layık olmadığı inancıyla yaşamını sürdürmesine neden olacak davranışlardır. Bundan kaçınmalısınız.

    Her tür davranışta olduğu gibi, bu konuda da çocukları etiketlemek yanlıştır. Başkalarının yanında adeta o yokmuşçasına, “Bu çocuk çok inatçı, yaramaz, hiç söz dinlemiyor” şeklinde konuşulursa, çocuk da bu etiket üzerinden hareket edip, inatçı davranışlarını sürdürebilir. En önemlisi de yüreğinde açılan incinmişlik yaralarının tamiri çok zordur. Olumsuz davranışlarla sevgi ve ilgiyi kazanmaya alışan çocuk, zamanla bu davranışı yaşam tarzı şekline getirebilir ve inatçılık kişiliğinin bir parçası olabilir.

    Son olarak; kendi kişiliğinizin inatçı yönlerini bulup, kabullenip, buna çözüm bulmaya çalışır ve çocuğunuza olumsuz model olmaktan vazgeçerseniz, hem kendiniz hem de çocuğunuz için önemli bir adım atmış olursunuz.

  • Ödülle Cezalandırılan Çocuklarımız

    Ödülle Cezalandırılan Çocuklarımız

    Kitabında ve konuşmalarında ödül ve ceza sisteminde çokça araştırmalara yer veren Bolat, bu araştırmaların bulgularına göre ödülün çocuklarda daha çok ilgi gösterdiğini ve zaman harcadığını gözlemlemiştir ama ödül ortadan kaldırıldığı an birey o davranışı bir daha yapmamaktadır çünkü en başta çocuk bu davranışı kazandırılmaya çalışılan davranışın amacına hizmet etmek için değil ödül için yapmıştır. Bir zaman sonra çocukta da ödül yoksa kazanılan davranış da yoktur mekanizması gelişmektedir. Yapılan araştırmalarda ödülün var olan motivasyonu düşürdüğünü, kişilerin olumlu tutum geliştirmesini engellediğini görülmüştür. Kişi eğer bir işi, bir görevi veya davranışı kendi isteği iradesiyle gerçekleştirirse ona iç motivasyonu yardımcı olmaktadır ve bu kişiler için sağlıklı bir gelişim ve öğrenme sürecine sahip iç motivasyonu geliştirilmiş kişi denilebilir fakat kişi bu görevi, işi veya davranışı dışarıdan bir kontrol mekanizmasıyla uyarıcıyla yapıyorsa bu durum dış motivasyonunu geliştirir ve kişiyi istenmeyen davranışlara götürmektedir. Yine aynı şekilde bireylerde ödül sistemi: değerlendirme, denetim, gözetleme, bitiş tarihi/teslim tarihi, hedef verme, yarışma ve rekabet gibi kontrol mekanizmalarının çalışması durumunda çocuk iş yapar ama bu durum yapan kişiyi kontrol ettiği için çocuğun iç motivasyonunu yani o işi yapma hevesini düşürmektedir. Yine aynı şekilde iç motivasyonu sağlanmış bir birey için değer yargılara sahip, başarı seviyesi daha yüksek, motivasyonu yüksek, yardım etmeyi gönüllülük esasına göre yapabilen, yapay sevgiden uzak ve yaratıcılığı gelişmiş bireyler olduğunu söylemek mümkündür.

    Araştırmalara göre en fazla ödül veren ile en çok ceza veren öğretmenlerin aynı olduğu gözlemlenmiştir. Ödül ve ceza kelimeleri zihnimizde farklı kavramlarmış gibi algılansa da aslında özünde aynı anlamları içermektedir. İkisi de koşul sunarak bireyi kontrol etmektedir. Bu duruma örnek verecek olursak, ödevini yaparsan bilgisayarla oynayabilirsin cümlesi ödülken, ödevini yapmazsan bilgisayarla oynayamazsın koşulu çocukta ceza olarak algılanmaktadır. Her ikisi için de bir koşul söz konusudur ve çocuk normalde sorumluluğu olan ödevini bilgisayar oyununu ceza veya ödül olarak araç görerek yapar hale gelmektedir. Yapılan bir araştırmada ödülün kişide dopamin seviyesini arttırırken, ödül verilmediğinde dopamin seviyesi normalin altına düşmekle birlikte kişide acı hissi yankılanmaktadır. Araştırmanın sonucunda kişinin ödül almaması sonucu acı hissetmesinin aslında bir ceza olduğu bulgulanmıştır.

    Bolat’ın araştırmaları sonucunda bireylerin ödülü kazanma amacıyla hareket etmeleriyle etik dışı davranışlara daha çok rastlandığı görülmüştür. Ortada ödül varsa kişide doğru veya etik olandan ziyade ödüle en kısa yoldan ulaşma çabaları ortaya çıkıyor. Bu durum çocuklarda okuldaki arkadaşlarıyla rekabet duygularının oluşmasına ve sonrasında düşmanlık duygularının beslenmesine yol açabiliyor. Çocuk ve okul kavramlarını etik ilkelerin üzerinden değerlendirecek olursak ödül kavramı ve karne not sistemleri aynı zamanda çocuğu kopya sistemine yönlendiriyor demek de pek mümkün hale geliyor. Aslında çocuk öz değerleri, sorumluluğu için değil alacağı not için, ailesi için, öğretmeni için veya cezadan korktuğu için dış motivasyonlar sonucu iyi notun peşinden koşuyor.

    Ödülün kısa vadeli işler için verildiğini anlayan ve çocuklarının uzun soluklu bir öğrenim hayatı geçirmesini dileyen aileler ilk olarak çocuğunun veya kendisinin davranışını değil, kendi düşüncesini değiştirmesi gerektiğini kabul etmelidir. Çocukları yaşı küçük deneyimsiz insan evladı olarak görmekten ziyade sorumluluk sahibi bireyler olarak görmemiz gerekmektedir. Çocuk bu dünyada, evinde veya okulunda ne kadar kendisini kabul görürse, o kadar özgüveni yüksek, tutarlı, başarılı ve özsaygılı bir birey olarak kendisini gerçekleştirecektir. Çocuğa değer kazandırmanın en iyi yolu, çocuktan beklenen davranışı ailenin ilk olarak kendisinin yapmasıdır, yani çocukta görmesini istedikleri davranışa model olmasıdır. Bolat’ın geliştirmiş olduğu PİDE(Perspektif, İhtiyaç, Duygu ve Empati) anlayışı ile çocuğun davranışını direkt koşullarla değiştirmek yerine, çocuklarla birebir ilişki kurarak sorunun kaynağına inip çözümler üretilmesi vurgulanmıştır. Çocuğunun davranınışının sebebi olabileceğini kabul et, sebebini anla, duygularını anla, onun yerine kendini koy ve çözüm üret diyerek doğru iletişimin nasıl kurcalanacağı özetlenebilir. Çocuğun gelişimine yönelik çalışmalarda ve kazanımlarda bulundururmamız davranış ve öğrenme açısından bizi daha olumlu yöne götürmektedir. Tıpkı yetişkinlerin yapabildiği işi sevmesi gibi çocukta da yapabiliyorum hissi keyifli bir sorumluluk alma ihtiyacını karşılayacaktır. Yani çocuğun başarı seviyesini, aldığı sorumluluk düzeyini arttırmak istiyorsak öncelikle gelişimine uygun, ulaşılabilir zorluklarda görevler verilmelidir. Çocuklar kimi zaman anne babanın buyruğu altında olmaktan sıkılmaktadır. Yaptığı davranışların sebebini anlaşılmayabilir. Bu gibi durumlarda evde veya okulda belli bir düzenin olması bu düzene tutarlı davranışlar, kurallar ve rutinlerin eşlik etmesi ve sorunlar ortaya konulduktan sonra problem çözümüne gidilmelidir.

    Son olarak, bizler yetişkinler olarak kendi yaşamımızla ilgili her gün değiştirmemiz gereken davranışımızla karşılaşırken, çocuklarımızda da değişmesini, gelişmesini istediğimiz tutum ve davranışlar olabilir. Önemli olan bu davranışların nasıl kazanım hale geldiğidir. Bu davranışların çocuğa kazanımını bir koşula bağlanmaktan ziyade arada saygı, sevgi ve güven içerisindeki bir birliktelik eşliğinde doğru, tutarlı bir ilişki oluşturulabilir. Yarınımız olan çocukları ödüllerle cezalandırmadığımız taktirde güvenli bir erişkinlik de geçireceklerdir.

  • Karne Günü Ebeveynlerin Aldığı Not

    Karne Günü Ebeveynlerin Aldığı Not

    Karne günü çocukların dönem boyunca ya da sene boyunca göstermiş olduğu performans değerlendirmesinin belge şeklinde alındığı gündür. Bu gün eskiden e-okul sistemi kullanımda değilken daha önem teşkil ederken günümüzde de hala büyük önem taşımaktadır.

    Neler olur karne gününde? Çocukların kimi alacağı belgenin heyecanıyla okula giderken, kimi eve döndüğünde ailesinin tepkisinden korkarak okula gider. Kimi sevinç göz yaşları döker çünkü bu çocuğumuz 95 aldığında da 100 almadığı için ağlar. Kimiyse evde alacağı cezaları, bağırış seslerini ve bu sefer kimin takdir belgesiyle kıyaslanacağını düşünerek ağlar.Daha da ötesi kimi çocuğumuz geleceğe dair “bunda sonra…” cümleleri kurar.

    Aslında karne günü en büyük notu ebeveynler takındığı tavırlarla alır.

    Çocuklarınızla aranızda farklı bir iletişim bağının olduğunu, onların sizi anlayacağını ve onları üzmek istemeyeceğinizi tahmin ediyorum.Benim burada ilgilendiğim konu tavırlarınız doğrultusunda çocukların hissettikleri ve iç muhakemesi.

    Neler yapılabilir?

    •Karne günü çocuğunuz eve geldiğinde kalkık kaş, meraklı gözlerle “gel bakalım, getir karneni” diyerek söze başlamayın. Önce halini hatrını, gününün nasıl geçtiğini sorun. Çocuk karneye değil kendisine önem verdiğinizi hissetsin.

    •Karneyi gördüğünüzde önceliğiniz iyi notları görüp iyi notlar hakkında konuşmak olsun, eğer karnede zayıf ya da düşük notları görüp hemen tepkiye başvurursanız çocuk da kendisini savunmaya alabilir.

    •Düşük notların olduğunu zaten artık e-okul sisteminden takip etmiş olmalısınız. Bu durum aslında sizin için bir sürpriz olmamalı.

    •Düşük notlar konusunda nasihatlara başlamadan önce çocuğunuza bu notlar hakkında ne düşündüğünü sorun. Sizin söylediklerinizdense kendi düşünceleri daha çok aklında kalacak ve sonrasında çalışmasına ona göre bakacaktır.

    •Son olarak katılıp katılmadığınıza veya kendi düşüncelerinizi “komşunun kızı, amcanın oğlu” diyerek kıyaslama yapmadan sadece kendi çoçuğunuzu düşünüp ona ve ailenize değer vererek belirtiniz.

    Çocuklarımıza ve sizlere başarılar ve iyi tatiller dilerim!