Etiket: Çocuk

  • Korkmuyorum Ki

    Korkmuyorum Ki

    İnsanoğlunun tabiatı gereği hem yetişkinlik hem de çocukluk dönemlerimizde ihtiyaç olan ve bireyin kendi güvenliğini sağlama amaçlı olarak doğuştan gelen bir duygudur. Korkunun hiç olmaması kişinin başına gelebilecek zarar ve risklere karşı meyilli bir hal almasına sebep olurken, korkunun yaşamı çekilmez kılacak derecede olması da eşdeğer şekilde zarar verici boyutta olmaktadır.

    Bireyin bebeklikten itibaren yaşadığı travma kaza ve hastalıklar da ilerleyen yaşlarda nedensiz gibi görünen ancak arka planda geçmişe ait izler içeren korkulara neden olabilir. Çocukların okul öncesinde belirgin korkular yaşaması doğaldır. Bu dönemde çocuklar: karanlıktan, yalnız kalmaktan, yükseklikten, farklı tür canlılardan, yabancılardan korkabilir.

    Yetişkinler olarak çocuklarımızda nükseden korkulara karşı genellikle baskılayıcı ve korkuyu daha da artırıcı yöntemlere başvurmaktayız. Halbuki çocukların korkuları ile alay edilmemeli ve tam tersine korkularını paylaşabilmesi için ortam sağlanmalıdır. Bunda korkacak ne var ki, erkek adam korkmaz, kaç yaşına geldin gibi ifadelerle ne yazık ki baskı ve alay sonucu geçti gibi gözüken korkular çocuklarımızda şekil değiştirerek alt ıslatma, deri koparma, tik, kaygı gibi rahatsızlıklara yol açmaktadır.

    Bazen de ebeveynler çocuğa korkuyu öğretebilir. Bu gibi durumla ailenin tutumu çok önemlidir. Ailenin maruz kaldığı deneyimlerde anne babanın verdiği reaksiyon da çocuğun vereceği tepkiyi etkiler. Köpekle ilgili herhangi bir olumsuz tecrübesi olmayan çocuğun, annesinin köpeğe karşı gösterdiği korku dolu tepkisinden sonra korkmaya başlaması buna örnek olarak verilebilir. Ayrıca ebeveyn ve çocuk arasında disiplin sorunu yaşandığında bırakıp giderim annesiz kalırsın, sokağa çıkma araba çarpar gibi ifadeler ya da ebeveynin kendi korkularını çocuğuna hissettirmesi olmayan korkuların çocukta meydana çıkmasına sebep olabilir ve malesef ki ortaya çıkan bu korkuların da geçmesi ayları alabilmektedir.

    Bunların yanı sıra fazla korumacı, yaşına uygun sorumlulukların verilmediği ailelerde de çocuklar yeni deneyimler sırasında yoğun korku yaşarlar ve aile bireylerinden ayrılmakta zorlanırlar. Yaşına uygun sorumluluklar verilerek, cesaretlendirilen ve aile bireylerinin de problem çözme becerilerine sahip olan ailelerde ise çocukları yeni deneyimler sırasında korku yerine merak duygusu taşırlar.

    Çocukların farklı zamanlarda değişik tür korkuları yaşamaları doğaldır. Önemli olan yaşanılan korkuların kronik hale gelmemesi için ebeveynin bazı hususlara dikkat ederek görmezden gelmemesidir:

    • Korkunun asıl sebebini bulmak korkunun kaybolmasında en önemli etkendir.

    • Çocuğunuz anlatmak istemiyorsa ona resim yaptırarak duygularını ifade etmesine yardımcı olabilirsiniz.

    • Karanlık korkusu, kabus gece korkuları gibi durumlarda uyuma esnasında ona eşlik etmek, hafif tonda müzik açmak, kısık bir gece lambası ya da koridor ışığı ile destek olmak sürecin daha çabuk atlatılmasın fayda sağlayacaktır.

    • Çocuklarınızın bazı korkuları televizyon kaynaklı olabilir bu nedenle onların izleyecekleri programlara ve programların sürelerine dikkat etmeliyiz.

    • Korkulan nesnelerin veya hayallerin komik tarafları bulunarak rahatlaması sağlanabilir.

    Rüyasında görüp korktuğu şeyi çizerek üstüne komik figürler (bıyık, gözlük…) yapabilir ve birlikte gülebilirsiniz.

    • Koruyucu yaklaşım azaltılarak daha fazla sosyal ortama girmesine ve yeni tecrübeler edinmesine fırsat vermek de olası korkularını azaltacaktır.

    • Odasına karşı bir korku antipati oluştuysa odanın şeklini değiştirmek de faydalı olacaktır.

    • Korkuları çok çabuk kaybolmayabilir. Bu süreç oldukça uzun sürebilir ama önemli olan sonuç; kısa zamanda kaybolmuş korkular değil, tamamen kaybolmuş korkulardır.

    • Ve en önemlisi de korkularından ötürü çocuklarımızı asla utandırılmamalıyız.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Sizce ‘’Kardeş kıskançlığı kötü bir duygu mu?’’

    Genel olarak ebeveynler; Evet kardeş kıskançlığı kötü bir duygudur’’ diyebiliyorlar.

    Bu durumda bu konuyu çocuklardan çok aileler için ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

    Çünkü kardeş kıskançlığı yaratılışımız gereği doğal bir duygu olup bazı insanlarda az bazı insanlarda çok şeklinde herkes de bulunmaktadır.

    Kardeş kıskançlığının kötü bir duygu olduğunu düşünüp, bunu da çocuğunuza hissettirip aynı zamanda diyaloglarınıza da ‘’iyi çocuklar kardeşlerini kıskanmaz’’ derseniz; bu duyguyu yaşayan çocuğun bu duyguyla baş etmesini daha da zorlaştırmış olursunuz.

    Bu durumda da çocuk kendi kabuğuna çekildiğinde ‘’kardeşimi kıskanıyorum, o zaman ben iyi bir çocuk değilim’’ diye düşünür. Kendisini suçlu ve kötü hisseder.

    Eve yeni gelen bireye karşılık; her çocuk anne ve babanın sevgisini sorgular. Eskisi gibi sevildiğinden emin olmak ister.

    Yeni gelenin o sevgiyi alacağını ve artık onun o kadar sevilmeyeceğini düşünmeye başlar. Tabi anne ve babanın, aile büyüklerinin çelişen tutumları ve sözleriyle de çocuktaki bu korku daha da artar.

    Bu süreçte çocuk zaten çelişkili duygular içindedir; ona yönelteceğiniz ‘’Benim oğlum/kızım kardeşini çok sevdi’’. ‘’Benim oğlum/kızım kardeşini hiç kıskanmadı’’. ‘’Sen artık büyüdün abla/abi oldun’’ gibi cümleler hisleriyle örtüşmediği için kıskançlık duygusunu beslemekten ve içindeki kuşkularını artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kardeş kıskançlığı doğamız gereği var olan; ebeveynler tarafından kabul gördüğü ve çocuğun ifade etmesine izin verildiği zaman kolaylıkla baş edebileceği, sonuçları itibariyle faydalı bir duygudur.

    Çocuklar kardeş kıskançlığı yardımıyla duygularını kontrol etmeyi, öfkesini yenmeyi ve uzlaşmayı öğrenir.

    • Ebeveynlere kardeş kıskançlığı yaşayan çocuklar için diyalog:

    • Anne: ‘’Söyle bakalım, benim güzel kızım/oğlum hangimizi daha çok seviyorsun; Babanı mı, Beni mi?’’

    • Ayşe hiç düşünmeden : ‘’ikinizi de çok seviyorum’’ dedi.

    • Anne: ’Bana olan sevgin, Babana olan sevgini azaltıyor mu?’’

    • Ayşe: ‘’hayır.’’

    • Anne: ‘Başka kimleri seviyorsun?’

    • Ayşe:Dedemi,babaannemi,anneannemi,halamı,teyzemi,keremi,zeynebi,arkadaşlarımı,öğretmenimi..’’

    • Anne: ‘’Onları severken bize olan sevgin azalıyor mu?’’

    • Ayşe biraz düşündükten sonra : ‘’Hayır azalmıyor’’ dedi.

    • Anne: Büyüklerimiz der ki : ‘’Sevinç ve sevgi paylaştıkça artar, üzüntü ve acı paylaştıkça azalır.’’

    ‘’O zaman şöyle diyebilirmiyiz: Anne ve Babanın sevgisi bütün çocuklara yeter.’’

    (Şimdi sizde çocuklarınızın düşüncelerini öğrenmek için aynı diyaloğu oluşturabilirsiniz.)

    Kardeşler birbirlerini kıskandığı gibi, yetişkin insanlar da birbirini kıskanabilir. Aynı işyerinde çalışan iki çalışanda birbirini kıskanabilir.

    Kıskançlık duygusu her insan da vardır. Bazı insanlar, kıskançlık duygusunu kontrol altına tutmayı ve yönetmeyi bilmedikleri için, kıskandığı insana kin duyar, elinden geldiğince ona zarar vermeye çalışır; böylece kıskançlık duygusuna yenik düşer.’’

    Bu durumu daha yeni yeşermiş bir tohumken çocuklarda: ‘’Sen iyi bir çocuksun, kıskançlık duygusuyla baş edebilirsin:’’ şeklinde öğrenmelerini sağlayabiliriz.

    Kardeş kavgaları çoğunlukla, ebeveynlerin hatalı tutumundan kaynaklanır. Anne ve Baba tarafından eleştirilen çocuk, buna kardeşinin sebep olduğunu düşünür ve ona kızgınlık duyar.’’

    Anne ve Babanın kardeşleri kıyaslaması hem kardeşler arası kıskançlığı artıracak hem de anne-babanın bu hatalı tutumu çocukları ebeveynlerine karşıda hırslandıracaktır.

    Kardeşlerden biri diğerine göre daha fazla hareket halindeyse; ailenin ikisi için koyduğu ‘’uslu durun, söz dinleyin komutunu sakin olan çocuk yerine getirebilirken; hareketli olan çocuk bu komutlara uyamayacak ve aynı zamanda komutlara yapısal olarak uyan kardeşine de kinlenecektir.

    İki ve daha fazla çocuğun olduğu evlerde az veya çok kardeş kavgaları ve çatışmalarının olması doğaldır. Çocuklar aynı anneyi, aynı babayı, aynı evi, aynı eşyayı ve aynı odayı paylaştıkları sürece tartışmak, bağrışmak ve kavga etmek gayet doğaldır. Önemli olan bu tepkilerin şiddete dönüşmemesidir.

    ANNE VE BABALAR KARDEŞ KAVGALARINI ÖNLEYEBİLİR Mİ?

    Kardeş kavgalarında anne-babaların dikkat etmesi gereken ilk nokta: anne- babaların kardeş kavgalarında hakem rolü almamalarıdır.

    • Haksızlık yapan çocuğa yaptığınız açıklamanın doğruluğunu kabullendirmek zordur. Anne-Baba ne kadar adil olmaya çalışsa da çocuklardan biri kayrıldığını düşünerek anne-babanın kararını kabullenmeyecektir.

    Anne-baba kardeş kavgalarına karıştığı zaman çocuklar birbirini suçlayarak haklı olduklarını kanıtlamaya çalışırken anne-babayı da kavganın içine çekecektir.

    • Anne-Baba ‘’kim başlattı?’’ şeklinde, kardeş kavgalarına karışmamalıdır. Ne kadar sorgulanırsa sorgulansın çoğu zaman bu sorunun doğru yanıtını alamayacaklardır.

    Çünkü çocuklar kendilerini savunmak adına, kavgaya başlama nedeninin biri diğeri olduğunu söyleyecek ve böylece itirazlar, tartışmalar ve atışmalar birbiri ardına devam edecektir.

    • Büyük çocukların kardeşi baskısı altına aldığı düşünülerek küçüğü koruma altına alınmamalıdır. Çünkü ailenin desteğini, sürekli hisseden küçük çocuk büyük çocukla uzlaşma yoluna gitmekten hep kaçınacaktır. İlerleyen dönemlerde de bu durum en ufak anlaşmazlıklar da yükselen bağırmalar, sonu kesilmeyen şikayetler şeklinde Anne-Babaya yöneltilerek büyük çocuğu zor durumda bırakmaya başlayacaktır.

    Bu döngünün ulaştığı yerde büyük çocuğun Anne-Baba desteğini gören küçük kardeşten nefret etmesine sebep olacaktır.

    • Fiziksel şiddet ve yaralanma gerçekleşmediği müddetçe oluşan her kavgaya Anne ve Babalar soğukkanlı bir tavırla yaklaşmalıdırlar.

    Böylece küçük çocuk Anne-Babadan ekstre bir güç almadığı için mecburen büyükle anlaşma yoluna gidecek; ve kavgalar büyük oranda azalacaktır.

    Zaman zaman ebeveynler kardeşlerin ufak itişmelerini ve söz dalaşmalarını görmezden gelmeli; kendi kendilerine orta yolu bulmaları beklenmelidir.

    Ne zaman ki bu davranışlar fiziksel şiddet ve küfür gibi bir boyuta ulaşır, işte o zaman müdahale edilmeli ve devamına izin verilmemelidir.

    Bu durumda da haklı-haksız kavramını değerlendirmek yerine gelinen nokta baz alınmalıdır. Kardeşler ayrı odalara yönlendirilmeli ve gelinen noktanın nedenlerini düşünmeleri istenmelidir.

    Olası bir itiraz içinde açıklama olarak; ‘’Konu kimin haklı kimin haksız olduğu değil; konu kavga esnasında kullandığınız kelimeler ve davranışlardır. Bunun için sizi ayrı odalara gönderip konuyla ilgili nedenleri düşünmenizi istiyorum’’ şeklinde söylenmelidir.

    • Kardeş kavgalarının en aza indirgemenin bir yolu; küçük yaştan itibaren onlara paylaşmayı ve yardımlaşmayı öğretmektir. Kardeşi, oyun arkadaşı, yaşıtlarıyla vakit geçirebileceği ortamı olmayan, her günü yetişkinlerle geçiren bir çocuk paylaşmayı ve yardımlaşmayı öğrenememektedir.

    Ancak küçük yaşta yaşıtlarıyla iletişime geçen çocuk yardımlaşma ve paylaşmayı öğreneceğinden bir kardeşi olduğu zaman onu daha kolay kabullenecektir.

    Bazen kardeşlerin arasındaki tartışma konuşularak çözülemez ve çözüm yolu için Anne-Babayı tercih edebilirler. Bu durumda Anne-Baba, tarafsız ve soğukkanlı bir şekilde iki tarafı da dinleyerek, bazı ufak dokunuşlarla çözümü onlara buldurmalıdır.

    Ebeveynler bazen farketmeden, kavgayı önlemek için çocukları birbirleriyle kıyaslar. ‘’Neden söz dinlemiyorsun?’’, ‘’Neden uslu durmuyorsun?’’, ‘’Neden kardeşin gibi uysal değilsin?’’, ’’Neden kendini sevdirmiyorsun?’’ gibi… cümleler kurulduğunda yaramaz kardeşte uysal kardeşe kin duymaya başlar.

    Eleştirilen çocuk, kardeşi yüzünden sevilmediğini düşünmeye başlar. Kendisi Anne-Babanın favori çocuğu olmadığını düşünerek kardeşe karşı olumsuz duygular beslemeye başlar.

    • Unutmamalıyız ki şiddet öğrenilen bir davranıştır. Aile içerisinde her yanlış davranışı cezalandırılan, dayağa ve sözel şiddete maruz bırakılan çocuk, kardeşiyle ve çevresiyle anlaşamadığı zaman, isteklerini kabullendirmek adına şiddet kullanmaya ve kavga çıkarmaya daha meyilli olur.

    Ayrıca kardeş kavgaları sanıldığı kadar kötü değildir. Ebeveynlerin ve aile büyüklerinin tarafsız davranması, doğru yönlendirmesi ve rehberlik etmesi durumunda kardeş kavgalarının çocukları sosyal yönden geliştirilmesi ve olgunlaştırılması dolayısıyla yararlı olduğunu bile söyleyebiliriz.

    Kavga esnasında kıskançlık ve kızgınlık duygularını kontrol etmeyi, çatışmaları şiddet yoluyla değil konuşarak çözmeyi öğrenirler.

    EVE GELEN YENİ KARDEŞ

    İlk çocuk için eve gelen yeni çocuğu kabullenmek pekte kolay değildir. İlk günlerde ilgili davransa bile, bebeğe aile büyüklerinden gelen ilgiyi görünce kıskanmaya başlayacaktır ki buda normal kabul edilmektedir.

    Bu dönemi, ilk çocuğun rahat atlatabilmesi için önceden bir konuşma yapmak ve bu duruma hazırlamak her iki tarafa da iyi gelecektir.

    Eve bebek geldiği zaman, ev ortamının değişeceğini, bebeğe de bir oda ayrılacağını yada aynı odayı paylaşmaları gerekebileceğini, eve sık sık misafir gelebileceğini, bebeğin ihtiyaçlarını yerine getirmek için annenin ona zaman ayırmak zorunda kalacağı gibi..önden verilen bazı bilgiler gerçekleştiğinde özdeşim kurmasını sağlayacaktır. Ek olarak aynı süreçleri onun zamanında da yaşandığı, zamanla her şeyin düzene gireceği de söylenmelidir.

    Bebeğin eve geldiği gün abi/abla çok sevinmiş gözükebilir. Bunlar daha çok yapay sevinçlerdir. İlk günlerde kıskanç bir çocuk gibi davranmak, Anne ve Babanın onayından geçemeyeceği için o güveni ve sevgiyi kaybetmemek adına genelde seviyormuşçasına rol yapabilirler; çünkü ondan böyle davranması beklenmektedir.

    Ancak Anne-Babanın tutumu burada önemli bir rol oynamaktadır. Olumsuz tutumlara maruz kalan çocuğa kıskançlık duygusu ağır gelmeye başlar ve bir müddet sonra taşıyamaz olur.

    Kıskançlık belirtileri çocuktan çocuğa da farketmektedir. Bazı çocuklar kıskandığını net bir şekilde ifade edemez ve bu durum içine kapanmasına neden olur. Bu süreçte çocuk kendi benliğine karşı açma ve üzüntü duymaya başlar. Bununla birlikte yemekten kesilme ve kilo kaybı da görülür.

    Yeni gelen kardeşe daha fazla zaman ayrılıyor, benimleyse eskisi kadar ilgilenilmiyor düşüncesiyle anneye kin duyma ve ondan uzaklaşma başlar

    Bazı çocuklarda da; huysuzlanma, hırçınlık, kapris ve saldırgan davranışlar çıkar ortaya. Evden kaçmakla, okula gitmemekle ya da oğlunuz/kızınız olmayacağım diye tehditler başlayabilir.

    Bazı çocuklar ise kıskançlığını tamamen dışa vurmak ister. Anne-Babanın ilgisini bebeğin üzerinden kendi üzerine çekmek ister ve açıkça türlü türlü tehditlerde bulunur.

    Sonucunda ceza alma ve dayak yiyeceğini bilmesine rağmen yaramazlığını yapar, söz dinlemez.

    Sen büyüdün; yemeğini kendin yiyebiliyorsun, tuvalete kendin gidebiliyorsun. Kardeşinse daha çok ufak, bunları tek başına yapamaz-yardımımıza ihtiyacı var gibi açıklamalar onu tatmin etmez hatta bazen ters bile tepebilir.

    Kendisinden olgun davranışlar bekleyen ailesini birden bebeklik çağına dönüş davranışlarıyla da şaşırtır ve kızdırır.

    Kıskanan çocuğa kulak vermek, duygularını, rahatça dillendirmesini sağlamak, yaşadığı bu duyguları eleştirmemek, nasihat tarzında veya küçüğü savunucu şekilde cümleler kullanmadan onu dinlemek ciddi anlamda rahatlatacaktır.

    Sağlıklı, mutlu ve huzurlu çocukların yetişmesi dileğiyle.

  • Çocukların Karakteri Doğum Sırasına Göre Nasıl Değişiklik Gösterir?

    Çocukların Karakteri Doğum Sırasına Göre Nasıl Değişiklik Gösterir?

    Çocukların karakterleri sadece DNA yapısına göre değişiklik göstermemekle birlikte Ailenin çocukla iletişimi, ona davranışı ve Ailedeki doğum sırasının, çocukların kişiliklerini de etkileği söylenmektedir.

    Bu görüşün doğruluğunu Psikoloji de ‘kardeş kuramı’ nı ortaya çıkaran Psikolog Alfred Adler’e göre ‘Ailede kaçıncı çocuk olarak doğduğunuz karakterinizi belirleme de kayda değer önem taşır’ sözünde de görmekteyiz.

    Doğum sırası kişilik oluşumunu etkileyen tek şey olmasa da Adler, doğum sırasının, bireyin mizacını etkilediğini söyler. Peki ilk çocuk, ortanca çocuk, ailenin en küçük çocuğu, tek çocuk veya ikiz olmak kişinin geleceğini nasıl şekillendiriyor?

    Keyifli okumalar..

    • İLK ÇOCUKSANIZ…

    Ailenin ilk çocuğu mükemmeliyetçilik eğiliminde oluyor. Bunun sebebi ise tecrübesiz olan anne ve babanın çocuklarını en doğru şekilde yetiştirmek istemesi. Sonuç olarak bu mükemmeliyetçilik bir müddet sonra çocuğa da geçiyor.

    Kardeşi doğana kadar anne ve babasının sevgisinin hepsini almaktadır. Bu yüzden kardeşi doğunca ‘tahtını yitirmiş kral’ gibi hissetmeye başlarlar. Tekrar o sevgiyi kazanma çabaları sonucunda diğer kişilerin sevgileri olmaksızın bağımsız ayakta kalmayı öğrenirler. Daha sonraki yaşamlarında da tutucu, güç yönelimli ve lider özelliklere sahip olabilirler.

    • ORTANCA ÇOCUKSANIZ…

    Ortanca çocuklar dünyaya geldiklerinde hazırda sorumluluğu üstlenmiş büyük bir kardeş vardır. Bu yüzden ortanca çocuklara aileler daha az sinirli ve daha hoşgörülü davranmaktadırlar.

    Anne ve babasının sevgisini doğduğu andan başlayarak büyük çocukla paylaşır. Bu da ikinci çocuğun daha sosyal olmasını sağlar.

    İlk çocuklara oranla, ortancalar pek de mükemmeliyetçi olmamakla beraber daha çok aile içindeki yerlerini belirginleştirmek ve aile bireylerine kendilerini kabul ettirmek için çabalamaktadırlar.

    Kolay adapte olan, yaratıcı ve beceriklidirler. Ayrıca doğumundan başlayarak bir rakiple karşı karşıya kalması sonucu yarışmacı ve hırslı olma eğilimindedirler.

    • AİLENİN EN KÜÇÜĞÜYSENİZ…

    Ailedeki en son çocuk rahatlık açısından en şanslı olandır. Sadece anne babanın değil tüm aile üyelerinin sevgisini alarak şımartılır. Önündeki kardeşlerini gözlemleyerek onları daha güçlü görüp yarışamayacağını düşünür ve bağımsızlık eksikliği-güçlü yetersizlik gibi duygular hissedebilir.

    En son doğan çocuk bütün dikkatleri üzerine çekmeye çalışan, ailenin en sevimlisi rolünü üstlenendir. İnsanların dikkatini çekmek ve sempatilerini kazanmayı severler.

    Ailenin en küçüğü diğer kardeşlere göre daha özgür ruhlu olur. Macerayı severler ve hayatın akışından keyif almayı en çok bu çocuklar bilir. Pek çok uyarıcıyla karşı karşıya kalması ve rekabetle başa çıkması sonucu kendini evdeki diğer çocuklara karşı çok iyi geliştirir.

    Son doğan çocukların karşılaştığı en büyük sorun yaptıklarının özel olmadığını düşünmeleridir. Çünkü ilk çocuk yüzmeyi öğrendiğinde bu aile için büyük bir olaydır fakat sıra son çocuğa geldiğinde kimse ilk çocuktaki kadar heyecanlanmayabilir.

    • TEK ÇOCUKSANIZ…

    Tek çocuklar genelde ailenin ilk çocuğunun yaşadığı deneyimleri yaşar. İlk çocuktan farkı, ilgi ve alakayı bölüşmek zorunda kaldıkları başka bir kardeşlerinin olmamasıdır. Böylelikle ailenin tüm desteğini alabilirler. Tek çocuk, yetişkinlerle ve yaşlı insanlarla iyi anlaşır. Bu durum mükemmeliyetçiliği ve başarılı olma hırsını tetikler. Eleştirildiklerinde çok hassas olabilirler.

    Tek çocuklar tabi ki de tüm dikkatleri üzerine çekmeye bayılırlar. Yaptıklarının onaylanmasını isterler. Detaylara odaklanmayı severler. Rahatlarına düşkündürler. Bu özellikler sebebiyle hayatta büyük başarılara imza atsalar da, kendilerini mutlu etmekle ilgili zaman zaman sıkıntı yaşayabilirler.

    Rekabet içinde olacağı bir kardeşe sahip olmadığı için ve anne tarafından genelde şımartılmaya daha meyilli oldukları için babayla rekabete girebilmektedirler. Bunun oluşmaması için anne ve babanın işbirliğiyle çocuğa yaklaşmalıdır. Anne ve babadan ilgiye alışık olan çocuk bağımlılık ve benmerkezcilik gibi yaşam tarzları benimseyebilir. İleriki dönemlerde yaşıtlarıyla sorun yaşadıkları da sık sık görülebilir.

    • İKİZ İSENİZ ..

    İkizlerde genelde biri diğerinden daha baskın olan bir çocuk vardır ve ilk doğan gibi davranmaktadır. Bu durumun zaman zaman istisnaları vardır. Buna rağmen İkizler genelde birbirinden güç alır ve bu birlikten güç ve özgüven doğar. Fakat yalnız kalma ve tek vakit geçirmeyle ilgili sorun yaşayabilirler. Ne senle nede sensiz deyimi tam olarak onlar için söylenmiştir. Topluluk içinde onay ve destek arayan bir profil çizebilirler. Rekabete doğum anından itibaren alışıklardır. Çünkü hayata gözlerini açtıkları andan itibaren rakipleri vardır. İkizlerden biri evlendiğinde ya da evden uzaklaşma durumlarında diğer çocukta ayrılık kaygısına ve depresyona neden olabilir.

    Fakat bu sonuçların her zaman kesin verilere sahip olmadığını kabul etmek zorundayız. Çünkü araştırmalar etnik köken, eğitim, ailenin ekonomik durumu ve aile içerisindeki ilişkiler gibi önemli sosyal faktörleri göz önüne almamaktadır. Doğum sırası bireyin kişiliği veya zekası üzerinde belli etkilere sahip olduğu gibi ailedeki çocuk-ebeveyn ilişkisinin ve çocuğun yetiştirilme tarzının da bu çocukların karakterleri üzerindeki daha önemli faktörler olduğu bilinmelidir.

    Şunu unutmayın ki, en büyük çocuklar, ortanca, son doğan ve ya ikiz çocuklar arasında karakter olarak büyük farklar olabilir.

    Aynı zamanda evlat edinilen çocuklarda, çocuğu dünyaya getiren anne ve baba değil, onu evlat edinen anne ve babanın, çocuğa sundukları kardeş ya da aile ortamının davranışları ve çocuğun kişisel özelliklerinin oturmasında çok daha etkilidir

  • Çocuklarda uykuda alt ıslatma

    Uykuda altını ıslatma milyonlarca çocuğun yaşadığı bir sağlık sorunudur. Bir çocuğun 5 yaşına kadar gece altını ıslatması normal kabul edilir. Bunun sebebi çocuklarda sinirsel (nörolojik) olgunluğun bu yaşta tamamlanmasıdır. Bu yaştan sonra uykuda idrar kaçırmaya enürezis nokturna denir.

    Sıklık

    Beş yaşındaki çocukların yaklaşık %15’inde gece altını ıslatma mevcuttur. Her yıl yaklaşık %15 azalarak 15 yaşında yaklaşık %1’e düşer. Erkeklerde kızlardan 1,5 kat daha fazladır.

    Sınıflandırma:
    Uykuda alt ıslatmanın iki farklı sınıflandırması mevcuttur.

    İlk sınıflandırma; alt ıslatmanın birincil (primer) veya ikincil (sekonder) mi olduğu ayırt edilir. Çocuğun uykuda idrar kontrolünü hiç bir zaman kazanamamış olması birincil, 5 yaşını bitirdikten sonra en az 6 aylık bir kuru dönem sonrası kaçırmaların başlamasına ikincil alt ıslatma denilir. Tüm vakaların yaklaşık %20’si ikincildir ve bunlarda psikolojik faktörler ön planda olabilir.

    İkinci sınıflandırmada ise, çocukta nörolojik veya ürolojik bir sorun olup olmadığına ve gece alt ıslatmaya gündüz işeme sorunlarının eşlik edip etmediğine göre tek belirtili ve çok belirtili olarak iki grupta inceleriz. Eğer çocuğun gündüz idrar kaçırması, aniden sıkışarak tuvalete gitmesi/tuvalete yetişemeden idrarını kaçırması, kesik kesik işemesi, işerken ıkınması, devamlı kabızlık gibi birtakım şikayetleri ile birlikte gece idrar kaçırması var ise buna çok belirtili alt ıslatma denir. Eşlik eden diğer durumlar yok sadece gece idrar kaçırıyorsa buna tek belirtili alt ıslatma denir. Bu ayrımın yapılması oldukça önemlidir çünkü bu iki durumun tedavisi birbirinden farklıdır.

    Altta yatan sebepler:

    Genetik faktörler: Birçok hastalıkta olduğu gibi, uykuda alt ıslatma ile genetik yatkınlık arasında yakın bir ilişki vardır. Bununla ilgili çok sayıda genler ortaya konmuştur. Anne ve baba geçmişte belirli bir yaşa kadar uykuda alt ıslatma sorunu yaşamış ise, bunların çocuklarında %75, birisinde varsa çocuklarında %45 oranında alt ıslatma görülür. Tek yumurta ikizlerinde %68, çift yumurta ikizlerinde %36 görülmesi de genetik yatkınlığın bir kanıtıdır.

    Uyku/Uyanma bozukluğu: Bu çocukların bir bölümünde mesane doluluğunu algılayamama veya algılandığı halde uyanamama problemi vardır. Bu durumun çocuğun gelişimiyle paralel olarak zamanla ortadan kalkabildiği varsayılmaktadır.

    Mesane kapasitesi: Uykudaki fonksiyonel mesane kapasitesinde bir azalma veya mesanenin gece aşırı aktivitesi, uykuda alt ıslatmanın önemli bir nedeni olabilir.

    Hormonal neden: Bu çocukların bir kısmında gece üretilen idrar miktarı olması gerekenden fazladır. Bunun sebebi antidiüretik hormon (ADH) salınımında gece beklenen artışın olmamasıdır. Tek belirtili uykuda alt ıslatmanın %75’inden bu sorumludur. Bu problem de yine çocuğun gelişimsel sürecindeki gecikmeye bağlıdır.

    Aşırı idrar üretimine neden olan hastalıklar: Diyabetes mellitus, diyabetes insipidus, kronik böbrek yetersizliği, orak hücreli anemi gibi hastalıklar ile bazı ilaçlar normalden fazla idrar çıkışına neden olabilir.

    Tanı:

    Öncelikle ayrıntılı bir öykü alınır. Sadece gece uykuda idrar kaçırmanın mı olduğu yoksa başka işeme sorunları / kabızlık gibi problemlerle birlikte mi olduğu aydınlatılmadır. Bunun daha objektif olarak belirlenmesi ve çocuğun günlük işeme alışkanlıklarının net ortaya konması için bir işeme çizelgesi doldurulması bu konuda değerli bilgiler verecektir.

    Kan basıncı ölçümü ve dikkatli bir genital muayenenin eşlik ettiği ayrıntılı fizik muayene yapılır. Altta yatan sebeplerin belirlenmesi açısından genellikle tam idrar testi ve üriner sistem ultrasonu yapılır. Çoğunlukla daha ileri tetkiklerin yapılmasına gerek duyulmaz.

    Tedavi:
    Erken yaşlarda uykuda alt ıslatma, çocuğun ve ailesinin hayat kalitesini bozacak düzeyde değilse bu durumun büyüdükçe geçebileceği düşünülerek tedavi bir müddet ertelenebilir. Yine bu çocuklara önerilebilecek olan ve genellikle ilk tedavi seçeneği olarak bilinen davranışsal tedavi uygulanabilir.

    Davranışsal tedavi: Oldukça sık rastlanan bu durumun psikolojik bir problem olmadığı, çocuğun büyümesi ve nörolojik olgunlaşmasıyla ortadan kaybolabileceği mantığına dayanır. Bu yöntemle, aileye mesanenin çalışma mekanizması ve alt ıslatmanın fizyolojisi tam olarak anlatılır, destekleyici ve motive edici bir yaklaşımda bulunması hedeflenir.

    Çocukların öncelikle gece yatmadan 2 saat öncesinden itibaren sıvı alımı (su, çay, meşrubat, meyve suyu gibi) kısıtlanmalıdır.

    Uyumadan önce ve uyuduktan 2 saat sonra kaldırılıp işemesi sağlanmalıdır.

    Akşam yemeğinde tuzlu gıdaların tüketiminden kaçınılmalıdır.

    Sıvı alımı gün içine eşit olarak dağıtılmalıdır.

    Kabızlık problemi varsa çözülmelidir. Bunun için bol lifli gıdalar ve yeterli miktarda sıvı alımı şarttır. Her sabah kaka yapmayı alışkanlık haline getirmek uygun bir yöntemdir ama eğer bu uygulanamıyorsa yemekten 15-20 dakika sonra çocuğun tuvalete gitmesi ve kaka yapmaya çalışması gereklidir.

    İşemenin düzenlenmesi de oldukça önemlidir. Çocuğun 2-3 saatte bir tuvalete gitmesi – okulda bir teneffüs gitmiyorsa diğer teneffüs gitmesi – ve bunun yanında eğer klozet kullanıyorsa (alafranga tip tuvalet) ayaklarının mutlaka desteklenmesi şarttır.

    Ödüllendirme yöntemi de çok etkilidir. Takvim tutarak kuru günlerin çokluğuna göre ödüllendirme yöntemi de çocukların bu konuda motivasyonlarını artırmakta ve problemin aile içinde kabul edilerek çocuğun üzerindeki psikolojik baskının azaltılmasını sağlayabilir.

    Aile desteği oldukça önemlidir. Başka bir sebebe bağlı olmayan uykuda altını ıslatma psikolojik kökenli olmamakla birlikte bu durumun çocuk üzerinde psikolojik olarak negatif bir etkisi inkar edilemez. Tedavinin belki de en önemli gerekçesi budur.
    Ancak eğer bu problem okul çağındaki bir çocukta sosyal açıdan bir problem yaratıyorsa o zaman bu aşamanın hızlı geçilmesi gerekebilir.

    İlaç tedavisi: Davranışsal tedaviye yanıt alınamayan çocuklarda veya bu tedavi ile birlikte kullanılabilir. Günümüzde en sık kullanılanı desmopressin hormonu analoğudur. Tedavide amaç eksik olan antidiüretik hormon (ADH)/desmopressinin yerine konması ve bu sayede vücudun uykuda su tutmasının artarak idrar çıkışının azaltılması hedeflenmektedir. Bu tedavinin en büyük avantajı ilk dozdan itibaren etkinliğin başlaması ve kullanımının kolay olmasıdır. Etkinliği yaklaşık %50 civarındadır. Gece yatmadan 1 saat önce alınması gereken ve dil altında eriyen bu ilacın en önemli dezavantajı ise ilacın bırakılmasını takiben şikayetin tekrar ortaya çıkabilmesidir. Dozu kademeli olarak azaltılarak birkaç ay içinde tedavi genellikle sonlandırılır. Mesane kapasitesinin uykuda azlığı veya aşırı aktivitesi düşünülüyorsa, antikolinerjik ilaçlar yararlı olacaktır.

    Alarm cihazı: Bu cihaz iç çamaşırı veya çarşafın üzerine konan ıslaklıkla birlikte alarm veren bir mekanizmaya sahiptir. En önemli avantajı tedaviye cevabın daha kalıcı olmasıdır. Yaklaşık olarak %80 etkin olan alarm tedavisinde ilaç tedavisine oranla yanıt daha geç ortaya çıkmakla birlikte tedavi bırakıldıktan sonra şikayetin geri gelme olasılığı daha düşüktür. En önemli dezavantajı olarak kullanımının zor olması (alarma çocuk dışındaki ev halkının uyanması gibi) gösterilebilir.

    Sonuç: olarak uykuda alt ıslatmanın bir problem olarak kabul edilmesi ve çocuğun bu konuda suçlanarak değil desteklenerek problemle başa çıkılması en doğrusudur. Bu problemin ilerleyen yaş ile birlikte büyük oranda kaybolacağını bilmek önemlidir. Bunun yanında gece idrar kaçırmanın sosyal ve psikolojik olarak etkileme düzeyine geldiği durumlarda ilaç (desmopressin) veya alarm tedavisinin veya seçilmiş vakalarda iki tedavinin birlikte kullanılmasıyla bu hastaların çok büyük kısmı erişkin yaşlara bu problemi atlatarak gelecektir.

  • Obezite salgın hastalık gibi yayılıyor

    Vücuttaki yağ miktarının artmasına bağlı kilo artışı olan obezitenin görülme sıklığı, hem dünyada hem de ülkemizde sanki bir salgın hastalıkmış gibi giderek artıyor. Türkiye’de çocuk ve gençlerin yüzde 10-25’inin fazla kilolu veya obez olduğu bildirilmektedir.

    Obezite neden olur?

    Temelde obezitenin iki türü vardır: İlki, yanlış beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzından kaynaklanan basit obezite. İkincisi, endokrin ve genetik bozukluklardan kaynaklanan obezite. Çocukların yüzde 95’inde, alınan kalori ile harcanan kalori arasındaki enerji dengesizliği nedeniyle oluşan basit obezitedir.

    Vücudumuz yürüme, koşma, konuşma, sindirim, solunum ve vücut ısısını koruma gibi günlük etkinlikleri yapabilmek için enerji harcar. Ayrıca çocukların büyümek için enerjiye ihtiyaçları vardır. Tüm bu enerji yediğimiz besinlerden elde edilir. Alınan enerji (kalori), harcanandan fazla olduğunda vücutta yağ kitlesi olarak depolanır. Vücuda fazladan alınan her 7000 kalori yaklaşık 1 kilo yağ olarak depolanır. Ebeveynlerin beslenme konusundaki yanlış tutum ve davranışları ile çocukların hareketsiz yaşamaları basit obezitenin en önemli nedenleridir. Çocukların gün boyu okulda olmaları, okul dışı zamanlarda çoğunlukla evde dört duvar arasında olup bilgisayar başında oturarak sürekli birşeyler atıştırmaları obezitenin giderek yaygınlaşmasına neden olmaktadır.

    Obezitenin yol açtığı sağlık sorunları

    Çocukluktan itibaren başlayan şişmanlık, erken erişkinlik döneminde başta kalp ve damar hastalıkları olmak üzere pek çok hastalığın gelişmesine neden olur. Bunun sonucunda çocukluk obezitesinin yaşam süresini 15-20 yıl kısalttığı tahmin edilmektedir. Obezitenin oluşturduğu hastalıklar:

    İnsülin direnci sendromu (Metabolik sendrom)

    Diyabet (Şeker hastalığı)

    Hipertansiyon (Yüksek kan basıncı)

    Dislipidemi (Kan yağlarında yükseklik)

    Ateroskleroz (damar sertliği) ve koroner kalp hastalıkları

    Böbrek hastalıkları

    Erken ergenlik

    Safra kesesi taşları ve iltihabı

    Karaciğerde yağlanma

    Uyku apne sendromu (Uykuda solunum düzensizliği, kısa nefes durmaları, horlama)

    İskelet sorunları

    Cilt sorunları

    Kanser riskinde artma

    Psikolojik sorunlar, özellikle depresyon

    Çocuklarda obezitenin önlenmesi ve tedavisi

    Altta yatan endokrin (hormonal) veya metabolik bir neden varsa araştırılmalı ve tedavi edilmelidir.

    Yanlış beslenme alışkanlığı ve hareket azlığına bağlı basit şişmanlığı olan çocuklarda, öncelikle deneyimli bir diyetisyenden destek alınarak beslenmesi düzenlenmelidir. Büyüme ve gelişme çağında olmaları nedeniyle, büyümeleri etkilenmeyecek tarzda doğru diyet tedavisi uygulanmalıdır. Erişkinlerdeki diyet modelleri, dolayısıyla kalori alımının aşırı kısıtlanması çocuklukta uygun değildir ve çocuğun büyümesini bozar. Beslenme planının mutlaka uzman hekim gözetiminde çocuğun yaş ve cinsiyetine uygun tarzda olması ve çocuğun büyüme ve gelişmesinin düzenli olarak izlenmesi önem taşır.

    Doğru ve dengeli beslenmenin yanısıra düzenli spor yapma ve günlük yaşamda hareketliliğin arttırılması gibi ciddi yaşam tarzı değişikliği gerekir. Şişman çocuklarda günlük olağan aktiviteye ek olarak en az yarım saatlik orta derecede aktivite (aletli veya oyun tarzında olabilir), hafta sonları düzenli spor aktiviteleri ve yürüyüş yapması önerilir. Bu aktif yaşam tarzı bir alışkanlık haline dönüşmeli ve ömür boyu sürdürülebilir olmalıdır.

    Obezitesi olan çocuklarda, tüm ailenin işbirliği ve desteği çok önemlidir. Temel amaç, yaşam boyu sürecek sağlıklı beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerini sağlayarak yetişkin şişmanlığının oluşmasını önlemektir. Ebeveynler tarafından besinin bir ödül ve hedef olarak görülmesinden vazgeçilmesi gerekir. Doğru beslenme ve hareketli yaşam tarzına tüm aile birlikte katılarak, şişman çocuklara rol model olunmalıdır. Ailenin ve hatta öğretmenlerin bu psikolojik yardımı gerekli hallerde profesyonel psikolog desteği ile taçlandırılmalıdır.

  • Nasıl Bir Ebeveynsiniz?

    Nasıl Bir Ebeveynsiniz?

    Ebeveyn tarzlarına dört grupta bakabiliriz. Bu dört grup, ebeveynlerin çocuklarının disiplin, yakınlık, iletişim ve bakım ihtiyaçları, başka bir deyişle hem fizyolojik hem psikolojik ihtiyaçları karşısında nasıl bir tutum sergilediği üzerinden değerlendirilir.

    Otoriter Ebeveynler

    Otoriter ebeveynlerin, çocukları ile ilişkilerinde kural koyma ve kontrol etme davranışı baskındır. Katı kurallar koyarlar ve bu kurallara uyulması konusunda baskıcıdırlar. Hataya tahammülleri düşüktür. Çocukların bu kuralları sorgulamasına, sorular sormasına tahammülleri yoktur. Mükemmeliyetçidirler, çocuk için yüksek standartları vardır. Çocuğun yakınlık, sıcaklık, desteklenme ihtiyacını karşılamada eksiktir. Bu ebeveynlerin çocuklarında özgüvensizlik, sosyal ortamlarda çekingenlik, kendini rahat ortaya koyamama, yetersizlik duygusu, yüksek düzeyde kaygı ağırlıkla görülür.

    İhmal Eden Ebeveynler

    Bu ebeveyn tipi çocuklarının ne disiplin ve kontrol, ne de sıcaklık ve yakınlık ihtiyacını karşılar. Çocuğun psikolojik ihtiyaçlarına oldukça ilgisizdir. Çocuğun sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılar, çocuk duygusal gelişim açısından tek başınadır. Çocuklarının ne yaptıkları ya da duyguları hakkında pek bilgileri olmaz. Çocuğun hayatı üzerinde kural ve denetim pek yoktur. Bu tip ebeveynlerin çocuklarında gelişimsel açıdan durum oldukça olumsuzdur. Çocukların özgüven yönünden oldukça zayıf oldukları gözlenir. Hayatlarında pek çok alanda kendilerini gösteremez, başarısız olurlar. Mutsuzluk, yalnızlık ve değersizlik duygularını ağırlıkta yaşarlar.

    Aşırı İzin Verici Ebeveynler

    Çocukları ile bu tarzda ilişki kuran ebeveynler, ilişkilerinde sıcak ve arkadaş gibidirler ancak çocuğun ihtiyacı olan kontrol, denetim ve kılavuzluğu veremezler. Genellikle çocuğa karşı yumuşaktırlar. Çocuklarının, bir arkadaşıyla konuşur gibi kendilerine açılmasını teşvik ederler; ancak çocuktaki yanlış davranışları düzeltmek adına müdahil olmazlar. Çocukları sınırsız bir özgürlükle karşı karşıya kalır. Bu ebeveyn tipi ile etkileşen çocuk ileride otorite ile sorunlar yaşayabilir ve bir takım davranış bozuklukları göstebilir.

    Demokratik Ebeveynler

    Demokratik ebeveynler, çocuğu sıcaklık ve yakınlık bakımından doyururken aynı zamanda da onun gelişimi için kurallar koyar ve ona kılavuzluk eder. Çocuğa kuralların sebeplerini açıklar, çocuğun bunları sorgulamasına izin verir. Kurallar konusunda daha esnektir ve kuralları koyarken çocuğun kendini nasıl hissedeceğini hesaba katar. Çocuk kurallara uymadığında sakin, hoşgörülü davranır. Doğru davranış için destekleyici ve yüreklendiricidir. Bu tarzla büyüyen çocuklar daha mutlu ve huzurludur. Kendilerini ifade ederken rahattırlar. Kendi kararlarını vermede ve kendileri için riskli olanı değerlendirmede başarılıdırlar.

    Elbette, ebeveynler bu kategorilerden sadece birine düşmeyebilir, bu kategoriler ebeveynlerin ağırlıklı eğilimlerini ele almaktadır. Ebeveynler duruma ve zamana göre bu özellikleri farklı derecelerde gösteriyor olabilirler.

    Çocuk için kural koymak ona baskı uygulamak, onu esir almak anlamına gelmediği gibi; ona özgürlükler vermek ve seçme şansı tanımak da onu kuralsız bırakmak, ona sınırsız bir özgürlük vermek demek değildir. Belirli kurallar ve sınırlar çerçevesinde, çocuk özgür olduğunu, seçimler yapabileceğini ve bu seçimlerinin destekleneceğini bilmeye ihtiyaç duyar. Kurallar da çocuğun kendini güvende hissetmesi için gereklidir; ancak onun varlığını yok edici, onu aşırı sınırlandıran tutum, özgüven gelişimine ve bireyleşmeye ciddi zararlar verir.

    Çocuğun ihtiyaçlarına dengeli bir şekilde cevap verebilmek, eşzamanlı hem disiplin sağlayıp hem özgürlük ve seçme şansı verebilmek kulağa zor ve ulaşılması güç bir denge gibi gelebilir. Ancak bu imkansız değildir! İmkansız olmadığı gibi bu denge, çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirebilmesi, özgüvenli, kendini ifade edebilen, sorumluluk alabilen bir yetişkin olabilmesi için vazgeçilmezdir.

  • “su”, okulda -evde -sokakta su içmelisin.

    “SU”, OKULDA – EVDE – SOKAKTA su içmelisin lütfen!

    Son günlerde beni tedirgin eden konulardan birisi de kendi kızımda da yaşadığım bir sorun olan çocukların gerçekten çok az su içmeleri, su ihtiyaçlarını çay, meyve suyu, gazlı içecek vs gidermeye çalışmaları…

    Biliyorum beni ve babasını rol model alıyor kızım. Bu nedenle yeterli su tüketmesi için, onun yanında sık sık su içiyorum ve suyun sağlığımız için ne denli önemli olduğunu sık sık anlatıyorum, örnekler verip, zaman zaman hikayeler uyduruyorum.

    “Su” tüm canlılar için olduğu kadar bebek ve çocuklarımız için de vazgeçilemez, yeri başka bir şey ile doldurulamaz olan yaşamsal bir besin öğesidir.

    Çocuklarımız için sadece su içilmesi değil, aynı zamanda tüketilecek suyun miktarı, içilecek suyun özellikleri özellikle bebeklik döneminde olmak üzere tüm çocukluk döneminde çok önemlidir. Bebeklerin bir yaşına kadar böbrek fonksiyonları yetersizdir. Bu sebeple bebeğe içirilecek suyun düşük mineral içerikli olması gerekmektedir.

    Yaşamın ilk altı ayında bebek hem besin hem de su ihtiyacını anne sütüyle karşılar. Anne sütünün % 90’ı sudur. Altıncı aydan sonra, sıvı ihtiyacı ağırlıklı olarak anne sütüyle karşılanmaya devam ederken bebeğe su içirilmeye başlanmalıdır.

    Bebek 6.aydan itibaren yarı katı ve katı beslenmeye başlar. Hem böbreklerinin hem de mide-bağırsak sisteminin daha sağlıklı çalışabilmesi için su içmeye de başlaması gerekmektedir.Bebeğin anne sütünün yanısıra tüketmeye başladığı yeni ek besinelerle aldığı sıvı gıdalar günlük su ihtiyacını karşılayamaz. Bu nedenle bebeğin su içmesi de gerekmektedir.

    Sevgili anneler bebeğiniz büyüdükçe sıvı ihtiyacı da artar. Ve bebeğin su içmeden sıvı ihtiyacını karşılaması mümkün değildir. Bebeklerin vücut ağırlıkları başına erişkinlerden daha fazla su ihtiyaçları olduğu da asla unutulmamalıdır.

    Bebeklik çağında bazı özel durumlarda bebeğin suya olan ihtiyacı da daha fazla olmaktadır. Sevgili anneler; bebeklerimiz 6 ile 24 aylar arasında daha sık ishal olurlar. İshal olan bebek sulu dışkılama yanında kusma ile de sıvı kaybeder ve suya olan ihtiyacı artar. Benzer şekilde sıcak aylarda çevre ısısının arttığı dönemlerde ya da ateşli hastalıklarında bebeklerin sıvı ihtiyacı artar. Ancak bebekler susuzluklarını algılama ve gidermede yetersizdirler.

    Bu nedenle anneler bebeklerinin su ihtiyaçlarının arttığı durumları bilmeli, bebeklerinde susuzluk belirtilerinin gelişip gelişmediğini izlemelidirler.

    Bebeğin alışılmıştan daha seyrek ve az miktarda bez ıslatması, daha koyu renkli idrar yapması, dil ve dudaklarındaki kuruluk, gözlerinin altında çöküklük, siz anneler için uyarıcı olmalıdır ve bebekte susuzluk belirtileri ortaya çıkmış demektir.

    Çocuğunuzun yeterli su tüketip tüketmediğini anlamak için tuvalete gitme sıklığını da takip edebilirsiniz sevgili anneler. Eğer çocuğunuz 2 saatte bir tuvalete gidiyorsa, idrarın yoğunluğu normalse, bu çocuğunuzun su tüketiminin yeterli olduğu anlamına gelebilir.Bebeklerde ise bezini çiş ile ıslatma sıklığı vücutta yeterli su tüketiminin olup olmadığının önemli bir göstergesidir.

    Sevgili anneler; yetersiz su tüketimi sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel performansı da düşürür ve konsantrasyon bozukluğuna yol açar. Yapılan çalışmalar; yetersiz su tüketen çocukların derse konsantrasyonlarının düştüğünü ve öğrenme yeteneklerinin azaldığını göstermiştir.

    Her çocuğun yaşına, cinsiyetine, kilosuna, boyuna ve aktivite düzeyine göre su tüketimi değişir. Bununla birlikte her çocuğun mutlaka alması gereken günlük su miktarı vardır.

    Peki ne zaman, ne kadar su?

    • 6 -12 ay arasında: 30 ml-100 ml
    • 1-3 yaş arasında: 1-3 litre
    • 4-8 yaş arasında: 1-4 iltre
    • 9-13 yaş arasında: 1-2 litre arasında günlük ortalama su tüketmeleri uygundur.

    Bebeğiniz 6-12 aylık olduğunda katı gıdalara başlandıktan sonra, yemek sonrası her 3 saatte bir su vermemiz gerekmektedir. 1-5 yaş arasında ise, her 2-3 saatte bir yemek sonlarında 100 ml su verilmelidir. Yemekten önce verilen su, karnın şişmesine su dolu midenin alması gereken gıdaları yetersiz almasına neden olur.

    Bir süre sonra yetersiz beslenmenin sıkıntıları ortaya çıkar. Dolayısıyla çocuğunuza suyu yemek sonrasında vermenizde fayda vardır.Bununla birlikte eğer çoğunuz aşırı kilolu ise obesitenin önlenmesi ve yarattığı sağlık sorunlarının önüne geçilebilmesi için bol su içme alışkanlığının kazandırılması çok önemlidir.

    Bu çocuklara yemekten bir saat önce su içirilmesi, bağırsaklarının çalışması ve bazal metabolizmanın hızlanması açısından oldukça faydalıdır.Sevgili anne ve babalar; çocuk için en iyi içecek sudur. Su gereksinmesini karşılamak için şeker katılmış meşrubatın içilmesi obezite riskini artırır, çocuğun dengesiz beslenmesine ve diş sağlığının bozulmasına neden olur.

    Adölesan çağı büyüme ve gelişimin en önemli dönemlerinden biridir. Bu dönemde kemiğin kalsiyum yoğunluğunun yeterli düzeye gelmesi ileri yaşlarda kemik erimesinden kaynaklanan osteoporoz gibi sağlık sorunlarının önlenmesinde yardımcı olur. Kalsiyum içeriği uygun miktarda su içilmesi artan kalsiyum gereksinmesinin karşılanmasına katkıda bulunur. Yine adölesan yaş grubu çocuklar şeker içeriği yüksek meşrubat içmeye meyillidirler. Su ihtiyaçlarını bu şekilde karşılama yoluna giderler. Bu içecekler bol kalori kaynağıdır. Su gereksinmesini karşılamak için bu tür içeceklerin içilmesi obezite riskini önemli ölçüde artırmaktadır. Bunun yanında fiziksel aktivite durumlarına göre günlük en az 1,5-2,0 litre su içmelidirler. Spor yapan adolösanlar daha fazla su tüketmelidirler.

    Sevgili anneler peki bebeğiniz için ne özellikte su kullanmamız gerektiğini biliyormuyuz?

    Yapılan araştırmalarda bebek mamalarında kullanılan suyun nitrat içeriğinin litrede 15 miligram, nitrit içeriğinin 0,05 miligramı geçmemesi gerekmektedir. Diş sağlığının korunması için bebek mamalarında kullanılacak ve bebeğe içirilecek suyun flor yoğunluğuna dikkat edilmesi gerekir. Bebeğe verilecek suyun flor içeriğinin litrede 0,5 miligram, flor takviyesi veriliyorsa 0,3 miligram olması gerekmektedir. Bu nedenle yapılan çalışmalarda bebekler için florun güvenilir alım düzeyi günlük 0,4 miligram olarak önerilmiştir.

    Bu değerin dişler için faydalı olduğu ve diş çürümelerini azalttığı bilinmektedir. Bunun yanında yüksek miktarlarda florür içeren suların çocukların diş sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri araştırmalarla ispatlanmıştır. Çocuklarda yapılan birçok araştırma, 2 mg/lt florür içeren suyun dişlerde kahverengi lekeler bıraktığını, 4 mg/lt florür içeren suyun ise kemik bozukluklarına sebep olduğunu göstermiştir. Bu durumda araştırma sonuçlarına göre 1 mg/It’den fazla florür bulunan sular arıtılmalıdır. Mikroorganizma içermeyen, tatsız, kokusuz, renksiz , belli pH değerine sahip ve bazı mineralleri hiç içermeyip bazılarını belli miktarlarda içeren sular tercih edilmelidir. Plastik şişe ve damacana sularını tercih etmemenizde fayda vardır.

    Özellikle dolum tarihi eski, dış ortam koşulları uygun olmayan yerlerde uzun süre bekletilen ve güneş ışına maruz kalmış, 60 c’- 70 c’ ye kadar ısınmış soğumus plastik su şişelerindeki su çok tehlikelidir. Çeşitli kimyasal maddeler ve kanserojenler içerebilir. Bununla birlikte her damacana suyu temiz ve doğal kaynak suyu değildir. Günümüzde bazı aileler tarafından tercih edilin içme suyu arıtma sistemleri evlerde içme suyunun temini amaçlı kullanılmaktadır. Bu cihazları yararlı kılmak için öncelikle dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Kalitesiz ve sertifikasız ürünleri tercih etmememiz gerekmektedir. Filtre değişim sürelerine uyulmalıdır. Uzun zaman değiştirilmeyen filtreler çocuklarımızın sağlığını bozacak mikroorganizmaların kaynağı olabilirler. Filtre değişim zamanlarında cihazların temizliği ve bakımı da ayrıca yapılmalıdır.Bu cihazlarda kullanılan bazı teknikler suyu saflaştırmaktadır. Vücudumuzun ihtiyaç duyduğu vitamin ve minerallerin karşılanmasında suyun önemi oldukça büyüktür. Bu bakımdan uzun müddet aynı teknolojili cihazla arıtma yapılan sularda kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi bazı minerallerin eksikliği çeşitli rahatsızlıklara sebep olabilmektedir.

    Sevgili anneler, plastik biberonlarda suyu bekletmeyin.(Mümkünse plastik biberon kullanmayın) Çocuklarımız için içme dularını PASLANMAZ ÇELİKTEN BIR TERMOS YA DA CAMDAN YAPILMIŞ ŞİŞELER de depolayın.

  • İlk ayakkabı ne zaman giydirmeliyim?

    Yarın sabah belki içimizden birinin bebeği adımlamaya başlayacak ve mutlulukla başlayacağız güne…Onun heyecanı, O ilk adımı umut olacak, heyecanla ;yürüdüklerini görmenin coşkusu ile “ilk adım ayakkabısı” denilen ayakkabıyı hemen almaya koşacağız.

    Acele etmeyin….Durun…Eskiden çocuklarımızın ayak sağlığı ile ilgili sorunları olmasın düztaban olurlar, içe basarlar diye hemen koşup ortopedik ilkadım ayakkabısı almaya giderdik…

    Bebekler yürümeye başladıktan sonra 2 yaşına kadar ev ortamında ayakkabısısız yalın ayak sadece çorap veya sıkı olmayan bir patikle yürüyebilir. Ve çoğu zaman ortopedik bir ayakkabıya ihtiyaç duymazlar. .

    Bununla birlikte eğer arzu ediyorsanız ayak sağlığı açısından problem oluşturmayacak, sağlıklı malzemeden, uygun numaralı, ayak kasları ve eklemlerinin gelişimine engel olmayacak bir ayakkabı kullanabilirler.

    Sevgili anneler; eğer çocuğunuzun ayak gelişimi açısından endişeleriniz varsa, parmak ucunda yürüyorsa, içe basıyorsa, düz taban olduğunu düşünüyorsanız( çoğu çocukta 3 yaşına kadar görülebilir) çocuğunuzun ayak gelişiminin normal ilerleyip ilerlemediğini, ayağındaki sorunun tedavi gerektirip gerektirmediğini öğrenmek için çocuk ve daha sonra da onun yönlendirmesi ile bir ortopedi uzmanına danışarak öğrenebilirsiniz.Çocukların ayakları belli bir yaşa kadar gelişmeye devam eder.

    Ayak gelişiminin doğal olması ve dış etkenlerle bozulmaması çok önemlidir. Bu nedenle bebek ve çocuklara çok sert ayakkabılar giydirilmemelidir. Çocuklarda ergenlik yaşlarına gelen kadar, ayağın şeklini alabilen, doğal malzemelerden üretilen, esnek ayakkabılar tercih edilmelidir.

    Bebeklerin ve çocukların ayakları gelişme döneminde olduklarından çok hassastır. Sert ayakkabılar, çocuğun ayak tabanındaki kavisin, yani çukurun düzgün oluşmasını, ayak adalelerinin sağlıklı gelişmesini ve yürüme – denge refleksinin doğal gelişimini engelleyebilir.

    Çocuklar için DOĞRU AYAKKABI NUMARASI hangisidir?

    Gelişme dönemindeyken çocukların ayakları hızlı büyür. Bu dönemde alınacak ayakkabının, ayakları sıkmamasına dikkat edilmelidir. Esneyebilen ayakkabılar daha doğru seçimdir. Yarım numara büyük ayakkabılar alınabilir, ancak ayakkabının ayağa fazla büyük gelmemesi de önemli noktalardan biridir.

    Çocukların OKUL AYAKKABILARI NASIL OLMALI?

    Okula gidip gelirken normal okul ayakkabısı, beden eğitimi dersleri için de spor ayakkabılar uygun olacaktır. Ancak bu ayakkabıların esneklik, rahatlık, iyi havalanma, yere iyi basma, terletmeme ve kaymama gibi genel özelliklere sahip olması, ilk dikkat edilmesi gerekenler arasındadır. Bu dönemde çocuğunuzun ayakları çok kısa süreler içinde büyüyecektir. Büyük ihtimalle alacağınız ayakkabı eskimeden, çocuğunuzun ayağına ufak gelmeye başlayacaktır. Aileler bu durumu göz önünde bulundurarak genelde çocuklarına göre 1 ya da 2 numara büyük ayakkabılar alırlar. Bu yanlış bir tercihtir. Çünkü bu dönemde çocuklar hareketli olduklarından ayakkabının içinde oluşan boşluk ayakkabı vurmasına, burkulmalara ve yaralara neden olabilir.

    Çocuklarda EN SIK GÖRÜLEN AYAK SORUNLARI nelerdir?

    Çocukların ayaklarında gelişen bozuklukların erken tanısı son derece önemlidir. Bu ayak sorunlarını iki farklı kategoriye ayırabiliriz. Çocukların yüzde 60, 70, bazı çalışmalara göre 80’inde hafif düztabanlık ve hafif içe basma problemi gözleniyor. Bebeklerin çok büyük kısmında 3 yaşına kadar düztabanlık görülebilir. Çocuğun ayağını basarken düz, otururken veya parmak uçlarındayken normal ayak içi girintisinin görülmesi durumunda esnek düztabanlıktan bahsedebiliriz.

    Esnek düztabanlık, zaman içinde tedaviye ihtiyaç duymadan düzelir. Ancak bu durumun ergenlik dönemine kadar devam etmesi durumunda ayak tabanında ağrı oluşmaya başlar. Bu durumda doktora gidilmesinde yarar vardır. Kalıcı sorunlar oluşmaması için…Çocukların ayaklarında görülen bazı sorunlar zamanla düzelebiliyor. Ancak bazı sorunlar da kalıcı problemlere neden olabiliyor. Çocuğunuzun ayak gelişiminin normal ilerleyip ilerlemediğini, ayağındaki sorunun tedavi gerektirip gerektirmediğini, bir uzmana danışarak öğrenebilirsiniz.

  • Eyvah Kardeş!

    Eyvah Kardeş!

    Yıllarca evin tek çocuğu olan, her ihtiyacı olduğunda anne ve babasına sığınabilen ve ilgi gören çocuğun, yeni bir bebeğin gelişine alışması oldukça zordur. Bu travmatik değişimle karşı karşıya gelmek ne kadar zorsa bununla başa çıkmaya çalışmak ve tolere edebilmek bir o kadar daha zordur. Birden fazla çocuğu olan ebeveynlerin en çok sorun yaşadığı konudur “KARDEŞ REKABETİ”.

    Ebeveynler her ne kadar çocuklarını evdeki bu büyük değişime hazırlamış olsalar da, kardeşe öfke duygusunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Özellikle ebeveyne ve bebeğe karşı saldırgan davranışlar halinde ortaya çıkabilir.

    Büyük çocuk huzursuzdur çünkü annenin şefkatini, sıcaklığını, babanın ise ilgisini ve desteğini paylaşmak zorunda kalacağı bir kardeşi vardır artık.. Böyle bir durumda; çocuklar huzursuzluklarını genellikle agresif davranışlar, işbirliğine yanaşmama, aşırı talepkar davranışlar veya regresif (yaşından daha küçük çocuk/bebek gibi davranma) davranışlar sergileyerek gösterebilir. Huzursuzluk belirtilerinin ortaya çıkması, büyük çocuğun kendini güvensiz ve endişeli hissetmesinden dolayı ortaya çıkar; yani çocuğun sergilediği çoğu davranış, bir anlam ve neden içerebilir!! Bu yüzden onu azarlamak, cezalandırmak veya “SEN ARTIK BÜYÜDÜN, ABİ/ABLA OLDUN” gibi söylemlerde bulunmak hem içinde bulunduğunuz krizi daha çok büyütebilir hem de çocuğun duygusal ve ruhsal sağlığını daha çok yaralayabilir. Anne ve babayı paylaşmak zorunda kalmak çocuğun, verilen sevgi ve şefkati sorgulamasına neden olur ve yeni bebek yüzünden kendini tehdit altında hisseder.

    NEYE İHTİYACI VAR?

    1-Sevgi ve güven

    2-Kin ve öfkesini boşaltmak

    Her gün 30 dakika birebir vakit geçirip bütün ilginizi ve sıcaklığınızı çocuğunuza verebilirsiniz. Ancak bunu düzenli olarak yapmalısınız. Ortaya çıkan yaşamsal engellerle ilgili önceden bilgilendirerek oyun saatinizi birlikte belirleyebilirsiniz. Onu bir birey olarak koşulsuz şekilde kabul edip, saygı duymanız ve 30 dakika süresince o ne isterse müdahale etmeden, tavsiyede bulunmadan bu vakti değerlendirmek sevgi ve güveninize inanmasını sağlayacaktır. Ayrıca ağlama ve öfke nöbetlerine izin vererek kin ve öfke boşaltma ihtiyacı karşılanabilir. Küçük bir nedenden dolayı patlama yaşayabilir. Bu tür kriz anlarını koşulsuz sevginizle ve sıkıca sarılmanızla karşılamanız, “çok kızdın”, “şuan çok üzüldün” gibi yaşadığı duygularını ona yansıtmanız, yumuşak bir ses tonuyla “yanındayım merak etme”, “güvendesin” demeniz onu zaman içerisinde sakinleşecektir. Yani çok fazla kelimeye ihtiyacı yoktur çocukların!!

    EVDE NELER YAPILABİLİR?

    # Çocukların her biriyle ayrı ayrı oynanan yönlendirilmemiş (kendisinin istediği gibi, özgürce) oyun saatleri yapılmalıdır. Oyunu çocuğunuzun yönlendirmesine izin verirken bütün ilginizin çocuğunuzda olduğundan emin olun! Bu oyun saatlerinde çocuklar kendini özel hissedecekler ve sizler de onların duygusal dünyalarına adım atma şansına sahip olmuş olacaksınız.

    # Gücün çocukta olduğu oyunlar üretebilirsiniz. İster ayrı ayrı ister ekip olabilecekleri oyunlar ile onların kendilerini güçlü hissetmelerine ve oyun içindeki duygusal değişimleriyle nasıl baş ettiklerini görmelerine imkân sağlamış olacaksınız. Ebeveyne karşı oynanan güç oyunları çocukların takım olmalarını sağlar. Böylelikle işbirliğini tatmış olmaları öfke ve rekabet duygusunu kısa zaman sonra ortadan kaldıracaktır. Burada sizin tutarlılığınız önemlidir.

    # İşbirliği ile gerçekleştirilen eğlenceli aktiviteler yapabilirsiniz. Bloklardan kule yapmak veya ortak bir hikaye yaratmak gibi…

  • Sonbaharda sık rastlanılan hastalıklar

    Sonbahar ve kış aylarında , toplu yaşanan yerlerde damlacık yolu ile yayılan ve solunum yollarına yerleşen virüslerin yol açtığı enfeksiyonların ortaya çıkmasında artış görülür.

    Yazdan sonbahara geçiş çocukları nasıl etkiliyor?

    Sonbahara girerken,yazdaki güneş ışınlarının kuvvetli etkisinin azalması ,hava ısısının ani değişiklikleri hastalıklara zemin hazırlar.Ayrıca mevsim geçişlerinde vücut direncinin azalması da hastalıklara neden olur.

    Okula giden çocuklarda neden sık enfeksiyon olur?

    Okula veya yuvaya gitmeyen çocuklar evde daha az tozlu ortamdadır.Ayrıca mikroplarla karşılaşmadan ,enfeksiyon ile tanışmadan steril olarak büyütülmektedir.Bu nedenle okula veya yuvaya başladıklarında savunmasız olan vücut, mikropla karşılaştığında çok çabuk hastalık oluşmaktadır.Ayrıca bağışıklık sistemi bu mikropları daha önceden tanımadığı için hastalıklar daha sık olur.Okullar kapalı ve kalabalık ortamlar olduğu için enfeksiyonlar hızla yayılım gösterir.Sık sık enfeksiyon geçirdiklerinden dolayı bu hastalıklara bağışıklık kazanıldığı için, yaş ilerledikçe daha az hastalanırlar.

    Mevsim geçişlerinde en sık hangi hastalıklar olur?

    Soğuk algınlığı : Sonbahar ve kış aylarında sık rastlanılan ve virüslerle oluşan hafif seyirli bir hastalıktır. Dünyada çocuk ve erişkinlerde en sık görülen hastalıktır. Tedavide antibiyotiklerin yeri olmamasına rağmen, antibiyotik kulla-nımının sıkı kontrolde olduğu Amerika’da bile hastaların %50’ne antibiyotik tedavisi uygulanmaktadır. Hapşırma, boğazda yanma, ağrı, karıncalanma, burun akıntısı ve tıkanıklık, öksürük en sık görülen belirtilerdir.

    Grip (İnfluenza) :Genellikle nezle ile karıştırılır. Nezleden farkı daha ağır seyretmesi, ateş, kas ağrıları, terleme, halsizlik, baş ağrısı gibi semptomların daha fazla görülmesidir. Kapalı ve kalabalık yerlerde hastalık hızla yayılım gösterdiği için açık havada, doğal havalandırması iyi olan yerlerde bulunmak, enfeksiyon riskini azaltır.

    Larenjit : Sonbaharın erken dönemlerinde belirgin olarak artar ve kış aylarında azalarak devam eder. Üst solunum yolu enfeksiyonundan(ÜSYE ) 1-2 gün sonra gelişir. Soluk borusunun enfeksiyonu olan bu hastalıkta ödem, ses kalınlaşması, havlar tarzda öksürük ortaya çıkar. Bazı vakalarda sluk borusunun daralması artınca solunum sıkıntısı meydana gelir ve acil hastaneye gidilmesi gerekir.

    Otit ve Sinüzit:Orta kulak iltihabı çocukluk çağında sık görülür. Nedeni ÜSYE’nun sık görülmesidir. Kulak ağrısı, ateş ve huzursuzluk vardır. Tedavi edilmese bile kendiliğinden iyileşebilen hastalıktır. Ancak hastalığın doğal seyri, erken ve yeterli bir ab tedavisi ile kısaltılabilir ve olabilecek koplikasyon tehlikesi azaltılabilir. Kalıcı işitme kayıplarına sebep olduğu için otit önemsenmilidir.

    Sinüzit :Buruna ve sinüslere solunum havasıyla ulaşabilen mikroplar burada infeksiyon oluşturular. Genellikle ÜSYE’nunu izler. Burun tıkanıklığı, koyu sarı-yeşil renkte burun akıntısı, ateş, diş ve baş ağrısı, burundan konuşma gibi belirtileri vardır.

    Sonbahar Allerjileri :İlkbahar kadar yoğun olmasada sonbaharda da alerjik rahatsızlıklar oluşabilir. Burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve hapşırma ile seyreder. Nezle ve gripten farklı olarak ateş, halsizlik gibi enfeksiyon belirtisi yoktur. Temal amaç allerjenden korunmaktır. Ağız ve burnu kapatan maskeler ve gözlük kullanılabilir.