Etiket: Çocuk

  • Çocuk Gelişiminde Ödülün Olumsuz Etkisi

    Çocuk Gelişiminde Ödülün Olumsuz Etkisi

    Çocuklarını en iyi şekilde eğitmek ve yetiştirmek, onları hayata en iyi şekilde hazırlamak tüm anne-babaların en büyük gayesidir. Anne-babanın her davranışının çocuk üzerinde farklı bir yorumu vardır. Aileler yaptıkları davranışlarla he zaman vermek istedikleri mesajı verdiklerini düşünürler. Halbuki aksine vermek istedikleri mesajların tam tersinin algılanmasına sebep olurlar.

    Çocuk gelişiminde ailelerin doğru bildikleri en büyük hatalardan biri “ödül yöntemi”dir. Yapılan araştırmalara göre Rochester Üniversitesi’nden Prof. Edward Deci ve Stanford Üniversitesi’nden Prof. Mark Lepper, ödülün faydalı bir yöntemden çok çocuklara zarar veren bir yöntem olduğunu savunmuşlardır. Bunun yanı sıra, Alfie Kohn, “Tutumları olumsuz etkileyen en büyük etken, öğretmenlerin ve ailelerin kullandığı ödül ve övgü mekanizmasıydı” diyor.

    Ailelerin yapmaya çalıştığı şey nedir? Çocuğun yapmak istemediği ya da yapmaktan hoşlanmadığı, fakat ailelerin yapılması gerektiğine inandığı durumlar için çocuğu ödüllendirerek bu tutumun devamını sağlamaktır. Peki çocuğunuz tüm gün televizyon izlediği için ya da fast food yemek istediği için ya da bütün gün yapmaktan en keyif aldığı şeyi yapıp, oyun oynadı diye onu ödüllendirir miyiz? Çoğu aile bunları yapmaz. Çünkü bunlar zaten çocuğun yapmaktan keyif aldığı şeylerdir. Peki hangi durumlarda onları ödüllendiririz. Ödevlerini yaptığı için, okula sorunsuz gittiği için, ders çalıştığı için, sizin istediğiniz yemeği yediği için ödüllendiririz. İşte tüm bunlar çocukta, “Bu yaptıkların keyifsiz ve sıkıcı şeyler, biliyorum bunu yapman zor olacak ama yapabilirsen bu girdiğin sıkıntıdan dolayı seni ödüllendireceğim.” Mesajı vermektedir. Çünkü çocuk şunun farkında; yapmaktan keyif aldığı ve severek yaptığı şeyler için ödül almıyor. Okulda güzel bir şey olsaydı ödül almasına gerek kalmazdı. Ödev yapmak keyifli bir şey olsaydı annesi zaten bunu yaptığı için ona ödül vermezdi. Tüm bunlar keyifsiz şeyler olduğu için onu ödüllendiriyorlar diye düşünmeye başlayacak ve farkında olmadan ona bu mesajı vereceksiniz. Okula sorunsuz gelmesi, onun zaten sorumluluğudur. Sorunsuz geldiği zamanlar, bunu onun isteyerek ve severek yaptığını gösterir. Bu durumda sizin onu ödüllendirmeniz aynı zamanda onun okul hakkındaki olumlu algısını değiştirir ve bunu severek, isteyerek yapmasındansa ödül için yapmasına sebep olur. Ödül olmadığında okul da ona keyif vermemeye başlar. Bu durumda siz onu okula göndermek için devamlı ödül vermek zorunda kalırsınız. Ve bu ödülün değeri, büyüklüğü giderek artmak zorundadır. Çünkü daha önceki verdiğiniz ödülün daha altında olan bir ödül onu tatmin etmeyecektir ve daha fazlasına sahip olabilmek için okul konusunda giderek sizi daha da zorlamaya başlayacaktır. İnsanların, sahip oldukları şeylere alışıp, o şeylerden daha az keyif almalarına, psikologlar “hedonistik adaptasyon” diyor ve hedonistik adaptasyondan dolayı insanlar ödüllere alıştıklarından aynı ödülle motive olmazlar. Çocuğu tekrar motive etmeniz için de ödülü değiştirmeniz ya da daha büyük bir ödül vermeniz gerekir ki bu da sürdürülebilir motivasyon aracı değildir. Bir noktadan sonra tıkanırsınız. Çocuk da ödül olmayınca o işi yapmayı bırakır. Buda çocuğun ödülle iş yapmaya alışmasına ve kendi sorumluluğunda olan şeyler için bile ödül talep etmesine sebep olur. Bu şekilde de sorumluluk bilinci gelişmez.

    Böyle durumlarda çocukla sorun yaşıyorsak, yapılması gereken ilk şey çocuğu değil, kendimizi ve bakış açımızı değiştirmek olmalıdır. Kendimizi değiştirmek de sadece davranışlar düzeyinde değil, düşünce düzeyinde de olmalıdır. Düşüncemizi değiştirmeden yapacaklarımız, sonuç vermeyecektir. Çocuk yetiştirmede bir kolay olan vardır bir de doğru olan. Doğru olan anlayışı yerleştirmek zaman ve çaba ister. Bugün kolayı seçen, yarın zorla uğraşır.

  • Okula Uyum

    Okula Uyum

    Okula uyum problemi kimi çocukta hiç yaşanmazken kimi çocukta okulun ilk günlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu problemi yaşayanların başında anaokulu ya da ilkokula yeni başlayan çocuklar gelmektedir. Problem genellikle kendini anneden ayrılamama, okulu reddetme, sınıfa girmekten kaçınma olarak gösterir. Bunun bir çok sebebi vardır. Çocuk ilk kez ailenin sağladığı güvenli ortamdan uzaklaşarak onlardan bağımsız bir süreç yaşayacaktır. Daha önce anne-babasından ayrılmamış çocuk için bu korkutucu bir deneyim olabilir ve bu durum okula uyum sürecinde problemler yaşamamıza sebep olabilir. Bunun dışında okula uyum problemi aşırı korumacı ebeveynler tarafından bağımlı bir şekilde yetiştirilen çocuklarda da görülmektedir. Aşırı koruma ve kollamayla büyüyen çocuklar, ailesi olmadan kendini savunmasız, güçsüz, korunmasız hissederler ve yalnız kalmaktan kaçınırlar. Okula uyum probleminin diğer nedenleri arasından çocuğun kendinde gördüğü bir yetersizlikte yer alabilir. Örneğin öğrenme güçlüğü, zeka geriliği, özgüven eksikliği ya da sosyal fobisi olan çocuklar bu süreci yaşamaktadır.

    Okula uyum problemini aşma konusunda ki büyük görev ise ebeveynlerindir. Bu sorunu aşmak için başvurulan tehdit, şiddet, ceza, korkutma gibi yöntemler sorunu ortadan kaldırmaz. Aksine çocukta okul fobisine yol açar ve okul düşüncesi bile onun için korkutucu bir hal almaya başlar. Tüm bu yöntemler yerine, okul reddine neden olan sebebi bulup bunun ortadan kaldırılmaya çalışılması problemi çözmeye yönelik bir tutum olacaktır. Çocuğun uyum problemini aşmasına yardımcı bir diğer faktör ise zaman zaman ailesini okulda görmesi, anne-babasının okul ile iş birliği içinde olduğunu hissetmesidir. Yalnız şunu unutmamak gerekir ki okul sürecinde aşırı ilgisizlik kadar aşırı ilgili olmakta sakıncalıdır. Gerekli zamanlarda desteğimizi esirgemeyip, asıl sorumluluğu kendinin almasını sağlamak temel amaç olmalıdır. Çocuğun okul sürecini, üstesinden gelemeyeceği bir durum olarak algılamaması için okul dışında da kendi sorumluluğu ona verilmelidir. Çocuğa okul hakkında ki kurduğumuz cümleler de onun okula bakış açısını şekillendirmede büyük rol oynar. Örneğin “Tatilde rahattın, şimdi okul başlıyor, bunların hiç birini yapamayacaksın, son rahat günlerin, artık disipline gireceksin.” gibi cümleler okul fikrine sıcak bakan çocukları bile korkutmakta, okulu can sıkıcı bir şey olarak göstermektedir. Aileler çocuğun okula gitmesi konusundaki kararlılığından ödün vermemeli, vedalaşmayı kısa tutmalıdır. Çocuğa buradaki herkesin aynı durumu yaşadığı sadece onu ilgilendiren bir durum olmadığı yansıtılmalıdır. Tüm bunların yanı sıra okula uyum sürecinde ebeveynlerin en büyük görevi çocuğu dinleyip anlamaya çalışmak olmalıdır. Sorunun çözümü konusunda öğretmen ve veli sıkı bir iş birliği içerisinde olmalıdır. Okula başlayan çocuk yavaş yavaş arkadaş edinmeye ve diğerlerini keşfetmeye başlayacaktır. İlk günlerden sonra okul dışı buluşmalar, ev ziyaretleri, keyifli organizasyonlar da uyumu güçlendirici nitelikte olacaktır.

    Okula uyum süreci aile, çocuk ve öğretmenlerin işbirliği içerisinde aşacağı bir durum olmakla beraber, çocuğun bir birey olduğu unutulmamalı, onu dinlemeye ve anlamaya yönelik bir tutum sergilenmelidir.

  • Çocuklarda tekrarlayan (periyodik) ateş

    Ateş çocukluk çağında en sık olarak viral üst solunum yolu enfeksiyonları nedeniyle görülür. Çocuklarda yılda 8-9 kere üst solunum yolu enfeksiyonlarına bağlı ateşlenme normaldir, özellikle okul ve kreş çocuklarında yıl içerisindeki ateşlenme atakları 10-12’ye kadar çıkabilir.

    Ateşin tekrarladığı ve enfeksiyonların eşlik etmediği durumlarda neoplastik ve romatolojik hastalıklar, bağışıklık sistemi yetersizlikleri ve çeşitli endokrin ya da metabolik sebepler düşünülebilir. Çocukluk çağında tekrarlayan ve sebebi açıklanamayan ateş hem aileleri hem de hekimleri endişelendirir tanı için ayrıntılı testlerin yapılmasına yol açar. Ateşin belirli aralıklarla tekrarladığı ve sebebinin anlaşılamadığı durumlara ‘periyodik ateş sendromları’ denir.

    Genel olarak periyodik ateş sendromlarında, tekrarlayan ateşli dönemler arasında en az yedi gün bulunması ve altı ay içinde en az üç sefer ateşli dönemin görülmesi ortak bulgudur.

    Ateşsiz ara dönemlerde çocuk tamamen normaldir. Periyodik ateşe neden olan tablolar arasında PFAPA sendromu, Siklik nötropeniAilevi Akdeniz Ateşi (FMF), Hiper Ig D sendromu (HIDS), Tümör nekroz faktörü ile ilişkili periyodik sendrom (TRAPS), Ailesel soğuk ürtikeri (FCU) ve Muckle-Wells sendromu (MWS) sayılabilir.

    PFAPA: Üst solunum yolu enfeksiyonu bulguları çok belirgin olmamakla birlikte ağız içinde beyaz renkli aftlar, farenjit ve boyunda lenfnodu büyümesi ile birlikte 3-6 gün süren ve 3-6 haftada bir tekrarlayan yüksek ateş (38-41 ºC) ataklarıyla karakterizedir. PFAPA sendromununda aralıklı ateş aylarca sürebilir. Ancak çocuk büyüdükçe ataklar arasındaki süre giderek uzar. Sendrom bazı çocuklarda kronik olmasına rağmen genellikle 4 ile 8 yıl içinde kendiliğinden iyileşir.

    Nötropeni:

    PFAPA sendromu ile klinik olarak kolayca karışabilir. Ortalama 21 günde bir tekrarlayan ateş, farenjit, ağızda ülserler, ağrılı boyun lenfnodu büyümesi ve tekrarlayan selülit ile seyreder. Ülserler genelikle derin yerleşimli ve ağrılıdır. Bu hastalarda sinüzit, orta kulak iltihabı, farenjit ve zatürre de görülebilir.

    Nötropeni (kanda beyaz küre düşüklüğü ile birlikte veya değil) olmadığı dönemlerde hastaların muayeneleri normaldir. Otozomal dominant geçişli olabilir. Nötropeni genelikle 3-6 gün devam eder ve bu dönemde enfeksiyonlar görülür.

    Hastada siklik nötropeni bulunup bulunmadığını araştırmak için, çocukta en az bir kez ateşli atak görülen 2 aylık bir zaman dilimi içinde, haftada 2 ya da 3 kez lökosit sayımı ve lökosit formülü incelenmelidir. Mutlak nötrofil sayısının <500/m3 olduğu bulunur ve tıbbi herhangi bir girişim olmaksızın nötrofil sayısı normale dönerse, siklik nötropeni düşünülebilir. (AİLEVİ AKDENİZ ATEŞİ): Ateş genellikle 38°C’nin üzerindedir ve 12-72 saat sürer. Hastaların ataklar arasında şikayetleri yoktur. Ateşe sıklıkla artrit (eklem iltihabı) ve karın ağrısı da eşlik eder. Karın ağrısı akut apandisiti düşündürecek kadar şiddetlidir. Artrit genelikle tek eklemi tutar ve sıklıkla bacaklardaki büyük eklemleri tutar. Döküntüler daha çok bacakların ön yüzünde veya ayak sırtında görülür. Bu hastalarda ataklar sırasında lökosit sayısı, CRP, sedimentasyon, fibrinojen ve serum amiloid A düzeyleri yükselir. Fakat bu bulgular FMF için özgül değildir. Ayrıca FMF mutasyon analizi yapılmaktadır.

    Hiper IgD Sendromu (HIDS)

    Mevalonat kinaz genindeki mutasyonun neden olduğu otozomal resesif geçişli (akraba evliliği hastalık riskini arttırır) bir hastalıktır. Tekrarlayan ateş, karın ağrısı, eklem ve cilt tutulumu hastalığın karakteristik özelliğidir. Hiper IgD sendromlu hastaların hemen hepsinde ateş vardır. Lenfadenopati ve ishal ateşe eşlik eder. Diğer bulgular baş ağrısı, karın ağrısı, poliartrit, deri döküntüsü ve dalak büyümesidir. Artrit büyük eklemleri tutar.
    Hiper IgD sendromlu hastaların büyük çoğunluğunda ilk atak sütçocukluğu döneminde başlar. Travma, fiziksel ve duygusal stres ve enfeksiyonlar atakları tetikler. Serum IgD düzeyi 100 mg/dL’nin üzerindedir. Sıklıkla yüksek serum IgA seviyeleri eşlik edebilir. Kesin tanı mevalonat kinaz enzim aktivitesindeki azalmanın gösterilmesi ile konulur.

    Tümör Nekroz Faktörü (TNF) Reseptörüyle Bağlantılı Periyodik Sendrom (TRAPS):

    Bir kas grubunda lokalize ağrı ve gerginlikle birlikte tekrarlayan ateş ve belirtilerin gezici özellikte olması ile karakterizedir. Ateş atakları yaklaşık 1 hafta sürer. TRAPS’ta en ciddi komplikasyon böbrek tutulumlu amiloidozdur.

    Ailesel Soğuk Ürtikeri (Familial Cold Urtıcaria-FCU) ve Muckle-Wells Sendromu:

    Ailesel soğuk ürtikeri soğuğa maruz kaldıktan sonra zaman zaman da rüzgarlı ve yağmurlu havalarda gelişen aralıklı döküntü, eklem ağrısı, ateş ve konjonktivit şeklinde görülür. Genelikle erken bebeklik döneminde bulgular başlar ve ataklar sırasında döküntü ve eklem ağrıları olur. Döküntüler ürtikeri andırır ve kaşıntılıdır, kol ve bacaklardan başlayıp tüm vücuda yayılır.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık duygusu, genellikle sevilen bir bireyin diğerleriyle paylaşılamaması durumunda ortaya çıkar. Kardeş kıskançlığı ise; yeni gelen kardeşi, diğer çocuğun kabullenmesi zor olduğu için normal bir durumdur. Çocuğun, yeni gelen kardeşi kabullenebilmesi, çocuğun yaşı, ailenin tutumu ve çocuğun kişilik yapısıyla doğru orantılıdır. Bu durumu tamamen önlemek ne yazık ki mümkün değildir. Aradaki bu kıskançlığın yaşanması normal ve sağlıklı bir süreçtir. Fakat kıskançlık aşırıya kaçıyorsa burada bir problem var diyebiliriz. Kardeşler arası dengenin kurulması konusunda en büyük görev ise ailelerindir.

    Kardeş kıskançlığını en aza indirmek için neler yapabiliriz?

    • Çocuğun hayatında çok fazla değişiklik yapmayın. Bebek geldikten sonra aile, aynı yaşamına devam etmeye özen göstermelidir. Örneğin, bebek gelmeden önce aile haftasonları birlikte zaman geçiriyorsa, bebek geldikten sonra da yanlarında bebek olmadan bunu yapmaya devam etmeliler. Çocuk, bebeğin gelişiyle odasını kaybetmek zorunda kalıyorsa, anne-babayla uyuyorken “Sen artık odana geçiyorsun, bebeğin bizimle yatması gerekiyor.” Deniyorsa, sorumluluk alma konusunda zorlanan anne, bebeğin gelişiyle diğer kardeşi anaokuluna veriyorsa, bu durum çocuğun hayatını olumsuz yönde etkilemekte ve kardeşini kıskanmasına yol açmaktadır. Çünkü bu durum çocuğu, kaybettiği her şeyin sorumlusu olarak kardeşi görmeye itecektir.

    • Yapılacak tüm değişiklikleri bebek gelmeden önce yapın. Çocuğun odasının değişmesi gerekecekse, sizinle uyuyorsa ve bebekten sonra kendi odasına geçmesi gerekecekse tüm bunlar mutlaka bebek doğmadan 4-5 ay önce yapılmaya başlanmalı. Tüm bu değişiklikleri bebek geldikten sonra yapmak, çocuğa artık istenilmediğini, kardeşi yüzünden ikinci plana atılmak zorunda kaldığını düşündürecektir.

    • Bebeğin gelişini çocuğa anlayabileceği ve yaşına uygun bir şekilde açıklayın. Çok küçük çocukların henüz soyut düşünme kabiliyetleri gelişmemiş olduğundan durumun yaşa uygun ve anlayabileceği şekilde açıklanması çok önemlidir.

    • Küçük çocuklara bu konuyla alakalı hikayeler anlatmak süreci kolaylaştıracaktır. Hikaye, aileye yeni bir kardeşin katılmasıyla alakalı olabilir. Aile sevgisi, kardeş sevgisi, aileye yeni üyenin katılması konulu olabilecek bu hikayeler, yeni bir kardeşin gelişinin çok güzel bir şey olduğu mesajını verebilir. Anlatacağınız hikayede, kardeş geldikten sonra onun hayatında değişecek ve hoşuna gidecek şeylerden bahsedin. Örneğin; “Kardeşin geldikten sonra artık yalnız kalmayacaksın.”, “Kardeşin biraz büyüdükten sonra birlikte istediğiniz oyunu oynayabileceksiniz.” Bu hikayede çocuk bir kahramandır ve kardeşi olacağı için kendini kahraman gibi hissedecektir. Hikayede çocuk, kardeşini çok seven, onun sorumlulukları konusunda anne-babasına destek olan ve bu yüzden de takdir edilen bir abla/ağabey olmalıdır. Hikayenin ana amacı ise; gelecek kardeşin onun için iyi bir şey olduğu mesajının verilmesidir.

    • Bebeğin doğduğu ilk ayların çok önemli olması, ve onunla yoğun bir şekilde ilgilenilmesi gerekmesinin yanı sıra büyük kardeşin ilgisiz bırakılmaması oldukça önemlidir.

    • Kardeşine yardım etmesi konusunda sorumluluklar verin. Bebeklerin özelliklerini, yardıma muhtaç olduklarını anlatın. Hatta çocuğa kendi bebeklik fotoğraflarını gösterip öyle bir bebekken nelere ihtiyacı olduğunu açıklayın. Bu konularda kendisinden destek isteyerek gerçekleştirdiği konularda kendisini takdir ederek, kendisini iyi hissetmesini sağlayın.

    • Sevginizden bir şey kaybetmediğinizi gösterin. Kardeşler arası kıyastan uzak durun. “Sen çok yaramaz bir çocuksun. Ben artık kardeşinin annesi/babası olacağım.” , “Sen böyle davranmaya devam edersen ben kardeşini daha fazla seveceğim.” , “Tamam sen istemezsen ben de kardeşine vereyim.” Gibi kıyas içeren cümlelerden uzak durun. Kardeşini kıskanmasın diye söylenen, “Sen bizim ilk çocuğumuzsun, ne olursun olsun seni ondan daha çok seviyoruz.” Gibi kurulan cümleler çocukta iyi duygular uyandırdığı sanılırken aksine üstün gibi gözükse de yine de kendini kardeşiyle bir kıyas içinde hissetmesine sebep olur.

    • Çocuğunuzu şımartmamaya özen gösterin. Aileler genellikle, “Yeni bir kardeş geldiği için kızım/oğlum üzülecek.” Diye düşünüp gösterilmesi gereken ilgiyi abartabiliyorlar. Bu şekilde yetişen çocuklar sınır tanımıyor, doyumsuz ve hiçbir şeyden mutlu olmayan çocuklar olarak büyüyorlar. Aynı zamanda verilen mesaj ise; “Sana bir kardeş yaptığımız için kendimizi suçlu hissediyor, vicdan azabı çekiyoruz. Bu yüzden de seni mutlu etmeye ekstra özen gösteriyoruz.” Oluyor. Fakat yeni bir kardeş yapmak doğal bir süreçtir ve ailenin kendisini suçlu hissetmesine gerek yoktur.

    Bu süreçteki en önemli faktörlerden biri ailenin güçlü olması ve aradaki dengeyi kurmasıdır. Yaşanılan aksi durumlar için ise bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

  • Özgüven Gelişimi

    Özgüven Gelişimi

    Özgüven, kısaca kendimize verdiğimiz önem olarak tanımlanmaktadır. Bu özellik bizde doğuştan yoktur ancak geliştirilebilir niteliktedir. Bu konuda ailenin etkisi oldukça büyüktür. Anne-babanın desteğiyle çocuğun özgüven gelişimine de katkı sağlanabilir. Sevgi dolu yetişen bir çocukla, sevgisiz ve ilgisiz büyüyen bir çocuk arasında özgüven gelişimi konusunda büyük farklar vardır. Aile; sevgi, ilgi, destek konularında gerekli özveriyi sağlarsa çocuğun özgüven gelişimi sağlıklı bir şekilde ilerler. Özgüven, aynı zamanda çocukların başarılı bireyler olabilmesinde de en büyük etkilerden biridir. Kendine güvenen kişilerin başarma konusunda gereksiz kaygıları yoktur. Bu sebeple daha yaratıcı, daha girişken kişiler olmakla birlikte başarısızlık konusunda karamsar fikirlerden uzaktırlar.

    Özgüven gelişimi nasıl desteklenmelidir?

    -Kendini değerli hissetmeli

    Çocuğun özgüveninin gelişmesi için kendini iyi hissetmesi ve kendiyle barışık olması önemlidir. Çocuğa değer vererek ve gelişimine destek sağlayarak kendilerini iyi hissetmelerini, böylelikle de kendileriyle barışık olmalarını sağlayabiliriz

    -Çocuktan beklentiler yaşına uygun olmalı

    Ailelerin çocuktan beklentilerinin yaşına uygun olması oldukça önemlidir. Bu beklentilerin çocuğun yaşının altında olması ya da hiç olmaması, çocuğun kendini geliştirmesi konusunda desteklenmemiş olduğunu gösterir. Böylelikle çocuk beklentilerin karşılanması konusunda ailenin ona güvenmediği hissine kapılır, kendini değersiz ve yetersiz hisseder.

    Yaşının üzerindeki beklentiler de çocuğu olumsuz etkilemektedir. Çocuktan yapabileceğinden fazlasını beklemek onu zora sokar. Kendisinden beklenilenin üstesinden gelemediğinde hevesi ve motivasyonu düşer, yetersizlik hissine kapılır.

    -Huzur ve güven olmalı

    Yetiştiği ortamın huzurlu ve güvenli olması, bir birey olduğunun ve ona değer verildiğinin farkında olması, duygu ve düşüncelerine önem verilmesi, yönlendirmenin ve desteğin verildiği bir ortam olması, kabul görmesi ve hislerinin tanınması çocuğun özgüven gelişimine katkı sağlamaktadır.

    -Örnek olunmalı

    Anne-baba çocuğa davranışlarıyla örnek olmalıdır. Özgüveni tam olan aileler bunu da çocuklarına yansıtır. Hatalarını, eksik yönlerini çocuğa itiraf etmekten kaçınmamalılar. Özgüven, aynı zamanda eksikliklere, başarısızlıklarla barışık olup onlara da sahip çıkmaktır. Pozitif yaklaşmak çocuğa da güven vermektedir. Anne-baba çocuğuna güvenirse çocukta kendine güvenir ve daha cesaretli olur. Bu konuda başka çocuklarla kıyaslama yapmak çocuğu olumsuz etkilemektedir. Her çocuğun farklı yetenekleri, farklı gelişim özellikleri, farklı karakterleri vardır. Aynı kefeye sokmaya çalışmak, aynı beklentiye girmek başaramadığı noktalarda çocuğu karamsarlığa, içe kapanıklığa iter.

    -Karar vermeleri için fırsat verilmeli

    Anne-babalar çocuklara karar vermeleri, kendilerine küçük hedefler koymaları ve bu hedeflere ulaşmaları konusunda destek vermelidir. Kendi seçimlerini yapmaları ve bunları yaşamaları konusunda fırsat verilmelidir.

    -Sorumluluk almalı

    Gerekli yerlerde, gerekli yönlendirmelerle birlikte çocuklara sorumluluk almaları konusunda destek verilmelidir. Çocuğun aldığı zor sorumluluklarda ya da ona verilen zor görevlerde anne-babanın desteğini almak da çocuğa iyi gelecektir. Çocuk sorumluluk konusunda ilk olarak yönlendirilmeli, destek verilmeli, zorlandığı noktalarda bunun açıklaması yapılmalı ve destek yavaş yavaş azaltılmalıdır.

    -Suçlanmamalı ve karakteri eleştirilmemeli

    Yaptığı yanlışlar ve başarısızlıklar konusunda onu suçlayıp, eleştirmek vazgeçmesine sebep olurken, açıklayıcı konuşmalar yaptığımızda durumu anlayamaya ve çaba harcamaya teşvik etmiş oluruz.

  • Anne Baba Tutumlarının Çocuk Üzerindeki Etkisi

    Anne Baba Tutumlarının Çocuk Üzerindeki Etkisi

    Her ne kadar kişilik gelişiminin insanın hayatı boyunca devam ettiği gerçeği bilinse de kişilik gelişiminin ve yapılanmasının temelleri ilk 5-6 yılda atılmaktadır. Çocuğun uyumlu ve dengeli olabilmesi, tamamıyla gelişim basamaklarının doğru ve başarılı bir şekilde aşılmasına bağlıdır. Bu basamakların başarılı bir şekilde aşılmasında en büyük görev ise anne-babanındır.

    Anne-babalarımız için çocuklarına sevgiyi tutarlı, sürekli ve dengeli bir biçimde vermeleri, çocuğun yaşamını sürdürebilmesi için gerekli besini vermeleri kadar önemlidir.

    Yapılan araştırmalara baktığımızda; günümüz koşullarında çalışan annelerin artmış olması, çocukların ihmal edileceği, gelişiminin geri kalacağı gibi korkular yaratsa da, kişilik özelliklerinde, ilgi alanlarının gelişiminde, özerklik ve özgüven oluşumunda annesi çalışan çocuklarla çalışmayan çocuklar arasında fark gözlenmemiştir. Çocukları etkileyen şey annenin çalışması değil, anneyle arada kurulan ilişkinin niteliği, sürekliliği ve güvene dayalı olup olmadığıdır.

    Araştırma sonuçları babalarıyla güvenli bir ilişki kuran çocukların daha sosyal, akademik olarak daha başarılı, kendilerine daha güvenli çocuklar olduklarını göstermektedir (Yörükoğlu, 1996)

    Aile bireyleri, çocuklarınmodel alarak öğrendiğini unutmamalıdır. Bu yüzden söylenilenlerden çok yapılanlar önemlidir. Örneğin; ebeveynin sigara içerken; sigaranın ne kadar zararlı olduğu ve içilmemesi gerektiğini anlatması çocukta istenilen etkiyi yaratmayacaktır.

    Aile bireyleri çocuğun da bir birey olduğunu unutmamalı, ona da söz hakkı verip, fikirlerini öğrenmelidir. Çocuğa karşı uygulanan her tutumun çocuğun kişiliği üzerinde oldukça etkili olduğu unutulmamalıdır. Her ailenin kendine göre uyguladığı bir çok tutum vardır. Bunlar;

    Aşırı Koruyucu Tutum

    Aşırı koruyucu tutum, ailenin çocuğu gereğinden fazla koruması, üzerine gereğinden fazla düşmesi olarak tanımlanmaktadır. Genellikle geç kavuşulmuş çocuklarda, tek kız ya da tek erkek çocuklarda ve ilk çocuklarda görülmektedir. Bu tür çocuklarda kendi kararlarını verme ve kendi sorumluluğunu alma konusunda sıkıntılar görülür çünkü çocuk ailesi tarafından korunmaya, kollanmaya ve ihtiyaçlarının giderilmesine alışmıştır. Çocuğun tehlikelerle karşılaşmasına izin vermediği için yenetekleri ve sorunla başa çıkma becerileri gelişmez. Unutulmamalıdır ki, yemeğini kendi yiyebildiği halde çocuğu beslemek, çantasını taşıyabildiği halde elinden almak, odasını ve oyuncaklarını toplamak bir sevgi göstergesi değil, çocuğun gelişimine ve sorumluluk alma bilincine bir engeldir. Günlük yaşamdaki değişiklikleri kaygı ve tehdit olarak algılar hayatları boyunca bir koruyucuya ihtiyaç duyarlar.

    Dengesiz Tutum

    Dengesiz tutum evde disiplinin olmaması değil, verilen tepkiler arasındaki kararsızlıktır. Ebeveyn aşırı hoşgörülü tavırla sert, cezalandırıcı tavır arasında gidip gelmektedir. Bu durum çocukta bir karmaşaya yol açarak hangi tutum ve davranışın ne zaman istenmediğini, nerde ne yapıp, ne yapmaması gerektiğini kestiremez. Bu durum ebeveynin zaman zaman değişen tutumu olabildiği gibi anne ve babanın birbirinden farklı tutumları olarak da görülebilir. Ebeveynler kimi zaman normal olarak karşıladıkları bir durumu kimi zaman cezalandırabilirler. Bu durum genellikle ebeveynin ruh hali ve psikolojisiyle alakalıdır. Aileler yorgun ya da sinirli olduklarında daha tahammülsüz olup genellikle normal olarak algıladıkları bir davranışı bile yapılmaması gereken bir tutum olarak algılayıp cezalandırabilirler. Bu gibi tutarsız tutumla büyüyen çocuklar gelecek yaşantılarında; tutarsız ve güvensiz kişiler olup, değer yargıları konusunda kararlı olamazlar. Dengesiz ilişkiler yaşar, karar vermede güçlük çekerler.

    Otoriter Tutum

    Bu tutumu sergileyen ebeveynlerde çocuğun üzerinde ki baskı oldukça yoğundur. Çocuğun hata yapmasına izin verilmez. Toplum tarafından doğru ve iyi sayılan davranışların sergilenmesi, tüm çevrenin takdirini kazanması beklenir. Bu aileler sevgilerini fazla göstermezler. Yalnızca takdir edilen, onay görülen ve istenilen davranış sergilendiğinde sevgi gösterilir. Bu aileler çoğu zaman çocuklarıyla fikir alışverişinde bulunmazlar. Onların ne istediği ya da ne düşündüğü önemsizdir. Aile, taleplerinin koşulsuz kabulünü bekler. Sosyal ilişkiler boyutuna baktığımızda ise anne-baba, çocuklarının yalnızca kendilerinin seçtiği ve onay verdiği kişilerle arkadaşlık etmesine izin verir. Çocuğun hangi yemeği yiyeceği ve o yemekten ne kadar yiyeceğine anne-baba karar verir. Hiçbir arkadaşının evine gitmesine izin vermemekle beraber çocuğun hayatını plan, program ve aşırı düzene oturtma taraftarıdırlar. Bu tutum sergileyen ebeveynlerin çocukları devamlı eleştiriye maruz kaldıkları için ileride aşağılık kompleksi yaşamaya yatkın bireyler haline gelebilirler. Zamanla bu durum saldırganlığa dönüşebileceği gibi baskı ve aşırı disiplin çocuktaki kendini kabul ettirmeyi zorlaştırmakla beraber uyumsuzluk gibi sonuçlar doğurur. Araştırmalara baktığımızda bu tutumla büyüyen çocuklarda yüksek öfke düzeyine rastlanmıştır.

    Aşırı hoşgörülü Tutum

    Bu tutum daha çok çocuğu kırmamak üzmemek için her isteğinin yapıldığı, çocuğa çok fazla özgürlük verilen, hiç kontrol etmemeyi hatta bazen ihmale kadar varan hoşgörüyü gösteren tutumdur. Bu çocukların aşırı hareket ve davranış serbestliği vardır. Yemek yeme, uyku saatleri ve dışarı çıkma gibi konulardaki kararı çocuk verir. Çocuğun istek ve talepleri koşulsuz şartsız kabul edilir.Hiç sınır koyulmayan çocuklarda da neyin doğru neyin yanlış olduğu bilinmediği için çocuklar ait olmayı hissedemezler, benmerkezcidirler, asi ve saldırgan davranışlar gözlenebildiği gibi sınırları olmadığı için iş birliği de yapamazlar. Sosyalleşme ve ikili ilişkiler konusunda başarısızdırlar. En büyük sıkıntıyı okula başladıklarında kurallarla karşılaştıklarında yaşarlar. Doğduklarından beri istediklerine kolaylıkla ulaştıkları için doyumsuz çocuklar haline gelmektedirler.

    İhmalkar Tutum

    Bu tutumu sergileyen aileler genellikle çocuklarını denetlemezler, onların sorumluluklarını almazlar, hastalıklarıyla yeterince ilgilenmez, yol göstermezler, ilgi ve sevgiden mahrum bırakırlar, beslenme ve eğitimlerine önem vermezler. Çocuk aileyi rahatsız etmediği sürece çocukla alakalı bir gündem yoktur, ancak çocuk aileyi rahatsız ederse ailenin gündemine gelebilir. Bu tutum genellikle çocuklu, kalabalık ailelerde; anne-baba olmanın gerektirdiği sorumlulukları tam olarak benimseyemeyen ya da genellikle ben-merkezci tutum sergileyen ailelerde görülmektedir. Bu tutumla büyüyen çocuklar yaşamları boyunca ilgiden yoksun kaldıklarından ötürü dikkat çekmek için çevreye zarar verebilirler. Aileleyle kuramadığı sözlü iletişimden ötürü, dil-bilişsel gelişiminde gerilik, geç konuşma ya da konuşma bozuklukları görülebilir. Gelecek hedeflerinden yoksun kişiler olarak, anlık doyum için uğraşırlar. Genellikle sosyalleşemeyerek içe dönük kişiler haline gelirler.

    Demokratik Tutum
    Bu tutumu sergileyen aileler, genellikle çocuklarını destekler, aynı zamanda onlara sınırlama da getirirler. Onlar istek ve taleplerini dinlerken aynı zamanda onlara kurallar koyarak bu kurallara uyumu da beklerler. Karşılıklı sözlü iletişim kuvvetlidir. Bu ailelerde çocuk da bireydir ve söz hakkı vardır. Çocuğun hakları daima göz önündedir. Çocuğun karar vermesine izin verilerek sorumluluk alması konusunda teşvik edilir. Bu ailelerde çocuklarının bağımsız birer birey olması öncelik konusudur. Çocuk sevgi ve saygıyla büyür ve bunu göstermeyi öğrenir. Susmaya değil, konuşmaya, hakkını arayıp, istek ve taleplerini dile getirmeye teşvik edilir. Çocuğa yol gösterilir ancak, alabileceği kararlar konusundaki sorumluluk ona verilir. Bu tutumla büyüyen çocuklar, yardımsever, arkadaş canlısı, sosyal, karşısındakinin haklarına saygı duyan ve onların gereksinimlerine duyarlı, düşüncelerini rahatlıkla dile getirebilen, özgüvenli, sorumluluklarının bilincinde bireyler haline gelirler.

  • Bu hastalıklar çocukların karaciğerini bitiriyor

    Enfeksiyonlara karşı vücudu koruyor

    Karaciğer vücutta hayati öneme sahip, önemli organlardan biridir. Kanda bulunan kimyasal maddeleri düzenleyen karaciğer, toksik maddelerin dışarıya atılmasını, safra salgısı yağların sindirilmesini sağlamakta ve kırmızı kan hücresi üretmektedir. Alınan besin ve ilaçlar da burada parçalanarak, kolay kullanılabilir hale getirilir. Karaciğerin işlevini gerçekleştirememesi mutlaka en kısa sürede tedavi gerektirmektedir ve yetmezliğin en etkin tedavisi karaciğer naklidir.

    Akut ve kronik karaciğer yetmezliğine dikkat!

    Her karaciğer hastalığı, karaciğer nakli gerektirmemektedir. Karaciğer büyük bir organdır, son ana kadar çalışır fakat yapması gereken üretimleri yapamadığı, atması gerekenleri atamadığı zaman ciddi olarak yetmezlik gelişebilmektedir. Ani gelişen, daha önce hiçbir sorunu olmayan, bir anda karaciğerde hasarlanma neticesinde karaciğerin çalışmadığı, akut denilen ani karaciğer yetmezliği grubu birinci grubu oluşturmaktadır. Bu daha az bir sayıyı kapsar. Ani yetmezliklere; enfeksiyonlar, ilaç alımları, mantar zehirlenmeleri gibi durumlar neden olabilmektedir. Nadiren karaciğer hastalıklarının da ilk belirtisi olarak ani karaciğer yetmezliği görülmektedir. Bir de doğuştan ve ya sonradan edinilen bozukluklarla gelişen karaciğer hastalıkları vardır. Bunlara kronik karaciğer hastalıkları denilmektedir. En sık görülen tablo ise kronik karaciğer hastalığına bağlı gelişen karaciğer yetmezlikleridir.

    Çocuklarda karaciğer nakli gerektiren hastalıklar

    Kronik karaciğer hastalıkları yani karaciğerin doğuştan olan hastalıkları, karaciğer yetmezliğine neden olabilmektedir. Çocuklarda karaciğer naklinin en sık nedeni, doğuştan safra yolu yokluğudur. Karaciğerin iltihapla seyreden, otoimmün hepatit denilen, karaciğer hastalıkları da yetmezlikle sonuçlanabilmektedir. Bunun dışında yine doğumsal olan, safra kanallarındaki taşıyıcıların yokluğuyla karakterize, kalıtsal kolestaz denilen bir grup mevcuttur. Bunlar da önemli nakil grubunu oluşturmaktadır. Belirtileri yine kaşıntı, büyüme-gelişme geriliği ve sarılık olabilmektedir.

    Karaciğeri tutan metabolik hastalıklarda da nakil gerekli

    Karaciğeri tutan metabolik hastalıkların ilk grubunu, sirozla birlikte karaciğer hasarına yol açanlar oluşturmaktadır. Bir de bazı hastalıkların varlığında karaciğer aslında normal çalışır ve zarar görmez ancak başka organlar olumsuz etkilenmektedir. Buna örnek olarak yüksek kolesterol bozuklukları olan ailesel hipekolesterolemi gösterilebilir. Bu hastalıkta karaciğer sağlıklı bir şekilde işlevini yerine getirir fakat protein karaciğerde yapılamadığı için vücudun her yerinde kolesterol plakları oluşur ve bu sebeple ölümler olabilmektedir. Bu plaklar çok ciddi koroner arter hastalığına da yol açabilmektedir. Ailede belirgin bir vaka varsa mutlaka erken dönemde koruyucu olarak karaciğer nakline gidilmesi gerekmektedir. Buna benzer bir başka hastalık da “hiperoksalüri” adı verilen, böbreklerde aşırı miktarda oksalat birikiminin olmasıdır, gözde, deride ve birçok organda birikmektedir. Bu hastalarda yine karaciğer nakli gerekir ve eğer erken dönemde karaciğer nakli yapılırsa, böbrek nakline gerek kalmamaktadır.

    Karaciğer nakli dikkatli bir hazırlık istiyor

    Hastalığın tanısı konulduktan sonra gerçekten naklin gerekli olup olmadığı araştırılmaktadır. Eğer çocuk nakil kapsamına alınırsa, yaşa göre gereksinimleri belirlenir. Nakilden önce mutlaka aşılamaların tamamlanması gerekmektedir. Nakil sonrası enfeksiyonu önlemek adına aşı, birinci derecede koruma özelliğine sahiptir. Nakil sırasında çocuğun bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve kaslarının kuvvetlenmesi için özel bir beslenme programı uygulanmaktadır. Beslenme çoğu zaman damardan yapılmaktadır. Nakil öncesi vücuttaki herhangi bir organın hastalıktan etkilenip etkilenmediği tetkiklerle değerlendirilir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri, bazen erken dönemde vücutta herhangi bir organ etkilenimi yokmuş gibi görünse de, bazı hastalıkların etkisi ileri yaşlarda ortaya çıkabilmektedir. Bu sebeple çok detaylı değerlendirme gerekmekte ve aile ile bu bilgiler ayrıntılı olarak paylaşılmaktadır.

    Nakil sonrası düzenli takip çok önemli

    Yaş küçüldükçe nakil sonrası sürecin zorlukları da artabilmektedir. Kullanılan ilaçların yan etkileri açısından takibin düzenli yapılması gerekmektedir. Karaciğer nakli sonrası çocuk ömür boyu bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç kullanabilir. Bu konuda ailenin de bilinçli olması önemlidir. Alınan ilaçlar bir süre sonra tek ilaca inmektedir. Sonrasında 6 ay veya yılda bir kontrollerin aksatılmaması büyük önem taşımaktadır. Çocuk düzenli kontroller ve doğru bir bakımla yaşamını yaşıtları gibi sağlıklı bir biçimde sürdürebilmektedir.

  • Okul Öncesi Kurumların Önemi

    Okul Öncesi Kurumların Önemi

    Eğitimin ilk basamağını oluşturan okul öncesi dönemini bir gömleğin ilk düğmesi olarak düşünürsek, bu düğmenin doğru iliklenmesi çocuğun gelecek eğitim ve öğretim hayatının bize en önemli adımı olduğunu da göstermektedir.

    Son zamanlarda erken çocukluk dönemindeki gelişmeler, okul öncesi eğitimin artık anne-babanın yalnız başına başarabileceği bir konu olmaktan çıkmış durumdadır.

    Anaokullarının, çocukları ilköğretime hazırlayan birer kuruluş niteliğinde olmaları önemlerini daha da artırmaktadır. Toplumsal işlevleri büyük olan anaokulları, çocukları barındıran değil, onları eğiten ve biçimlendiren çok önemli eğitim kurumlarıdır.

    Anaokulun temel öğretim programı içinde insan ve hayvanları tanıma, ülkemizi tanıma, önemli olay ve günlerle, trafik, görgü gibi çeşitli kuralları öğrenme de sayılabilir.

    Anaokulunda renk, sayı ve kavramlar, çocuğun düşüncesine uygun bir biçimde somuta indirgenerek verilir. Parmak boya ve resim faaliyeti, su oyunu, kum oyunu, ritmik jimnastik, bloklarla oynama önde gelen oyun dizileri arasında sayılabilir. Çocukların en hoşlandıkları dramatik oyun köşeleri, doktorculuk, evcilik köşeleridir. Çocuk en iyi ve örgütlü oyun ortamını anaokulunda bulur.

    Anaokulu, aynı zamanda kuralları en etkili bir biçimde öğretebilen bir kurumdur. Çocuk yaşıtlarıyla ilişkiye girerek birlikte yaşamayı, yemek paylaşmayı, dayanışmayı, sosyalleşmeyi, birlikte çalışmayı, yemeyi, uyumayı ve oynamayı öğrenir. Böylece başkalarının özgürlüğünden haberdar olur, ‘’ben’’ ve ‘’başkası’’ kavramlarının bilincine vararak yardımlaşma ve işbirliği duygusunu geliştirir.

    Bunlara ek olarak, okul tercihlerinde dikkat edilmesi gereken bir hususta bu süreçte birlikte yaşama ve çalışmayı öğrenirken, çocuğun ayrıntılarıyla kopya edeceği, sağlıklı bir öğretmen modeline ihtiyacının olmasıdır. Bu sebeple, anaokulu öğretmeninin olumlu bir model oluşturmasının yanında, yeterli düzeyde pedagojik formasyona sahip olması ve mesleğini sevmesi de gerekmektedir.

  • Kısa Kısa Bilgiler

    Kısa Kısa Bilgiler

    Başlık: Duygularımı aynalar mısın anne?

    İnsan denilen varlık doğum anından itibaren yaşadıklarını duygularıyla besleyip onlardan tad almaya ve anlamaya çalışmaktadır. Buda bir çocuğun yetişkin olduğunda yaşadığı duygu durum içeren konulara karşı nasıl davranması gerektiğini öğretmektedir. Anne babaların kendi duygularını çocuklarına yansıtıyor olmaları malesef çocukların ne hissettiklerini keşfetmelerine izin vermemektedir. Ve çocuklar, kendi duygularını atlayıp, onların duygularını aynalamaya başlamaktadırlar. Bu durumun yetişkin olduklarında hayatlarını sekteye uğratmamak adına yapılabilecek davranış şekli: Köpek havlamasından korkan çocuğa. Korkucak bir şey yok yerine. Bu bir köpek havlamasıydı korkmuş olabilirsin ama ben yanındayım diye belirterek güven vericek şekilde duygusunu aynalama çalışmaktır.

    Başlık: Çocuğumu terk mi ediyorum?

    Çocukların anaokuluna başlamaları ve uyum süreci, gerek çocuk gerekse aileler için oldukça önemli bir sorundur. Anne çocuğundan ilk kez ayrılır ve “Çocuğumu terk mi ediyorum?” diye suçluluk duygusuna kapılır. Oysaki bu düşünce çocuğun okula uyum sürecini daha da zorlaştırır. Çocuklarını anaokuluna başlatacak ailelerin tavırlarıyla kendilerini bu duruma hazırlamaları gerekmektedir. Çocuk okula başladığında tutarlı olunması ve kurallardan taviz vermeyen bir ebeveyn görüntüsü çizilmesi gerekmektedir. Unutulmamalı ki çocuğun bu ilk eğitim başlangıcı ilerleyen dönemlerde de hep zihninde yer edecektir.

    Başlık: Çocuğum yabancı yaşıtlarına karşı neden tepkisiz?

    Anne-Babalar çocuklarının genellikle gördükleri kişiler dışında ki insanlarla ya da yaşıtlarıyla karşılaştıklarında çoğunlukla geri çekilme davranışı gösterdiklerini belirtmektedirler. Halbuki bu durum yeni nesil ailelerin korumacılığından kaynaklı geldiğinin farkında olmaları gerekmektedir. Yetişkin kontrolünün baskın olduğu ortamlarda büyüyen çocuklar ilk defa gördükleri yaşıtlarına karşı ani bir iletişim içine girememektedirler. Bu durumda yapılması gereken kısa aralıklarla ebeveyn kontrolünde yaşıtlarıyla kaynaşabileceği sağlıklı oyun ortamlarında sık sık götürülmesidir.

    Başlık: ÇOCUK ÖĞRETMENİNE AŞIK OLDUĞUNDA NELER YAPILMALI?

    Çocukların 3-6 yaş döneminde ebeveynlerinden aldığı iletişimin de etkisiyle anne ve babasına duyulan beğeni duygularını aynı yaklaşımla karşılaştıkları bir öğretmen hayatlarına girdiğinde aynı yönelim öğretmene karşı da gelişebilmektedir.

    Ya da ebeveynlerinde göremediği ilgiyi öğretmeninde deneyimlediğinde öğretmenine karşı daha duygusal hisler besleyebilmektedir. Burada önemli olan çocuk için bu sürecin geçici olduğunun bilinmesi ve ona anne-babanın davranışlarıyla verdiği mesajı sağlıklı bir tutumla çocuğa iletilmesidir.

  • Dikkat çocuğunuzda hırıltı mı var?

    Çocuklardaki önemli problemlerden biride akciğerlerde duyulan hırıltıdır. Hırıltı kelimesi bazen hışıltı olarak da ifade edilir. Hırıltı akciğerlerde bronşların daralması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. En sık neden solunum yolu enfeksiyonlarına bağlı bronşiolittir.

    Hırıltı

    Akciğerde bulunan hava keselerinin girişinin daralması sonrası gelişir ve hava keselererindeki hava çıkmakta zorlanır. Sonuç olarak ıslık sesi gibi bir ses duyulur. Bu sese hırıltı (hışıltı) denir. Hırlayan çocuklara da hırıltılı çocuk denir.

    Hırıltı birçok hastalıkta görülebilen bir durumdur. Solunum yolu enfeksiyonları özellikle küçük bebeklerde bronşları etkiler ve daralma yapabilir. Bunun sonucu da akciğerlerde ıslık çalma gibi bir ses duyulabilir. Bronşiolit gibi bir akciğer enfeksiyonu sonucu olabildiği gibi reflü, doğuştan gelen soluk borusu bozuklukları, bağışıklık sistemi hastalıklar, soluk borusuna kaçmış yabancı cisimler gibi birçok nedene bağlı hırıltı olabilmektedir.

    Hırıltı Çocuk nedir?

    1 aydan daha uzun süren veya, üç veya üçten fazla hırıltı olan çocuklara hırıltılı çocuk denir.

    Bebeklerdeki Hırıltı Tipleri

    Geçici erken hırıltılı bebekler

    Alerjik olmayan çocuklarda hırıltı

    Alerjik olan çocuklarda hırıltı

    Hırıltısı olan bebeklerin Çocuk Alerji ve İmmünoloji hastalıkları konusunda uzmanlar tarafından teşhis edilip tedavi edilmesi çok önemlidir.