Etiket: Çocuk

  • Çocuğun Dünyasında Teknolojinin Yeri

    Çocuğun Dünyasında Teknolojinin Yeri

    Çocukların en fazla ilgilendiği ve uğraştığı teknolojik araçlar arasında bilgisayar,tablet cep telefonu, playstation vb. gelmektedir. Günümüzde özellikle kentleşmenin artması, sokakta oynamanın aileler için güvensiz hale gelip endişe uyandırması, çocuğun da  başka aktivitelerle meşgul olmadığı, can sıkıntısıyla baş edemediğinde,ulaşılabilirliğin kolay olması vb. nedenlerden bu tür araçları fazlasıyla tercih edilebilir hale  getirmektedir. Bazen depsikolojik sorunlar yaşadığında (depresyon gibi) çocuk yalnız kalmak isteyip bu araçlarla fazla zaman geçirebilir. Ergenler arkadaşlarıyla sohbet edebilmek,oyun oynamak amacıyla da sıkça bilgisayar vb. kullanırlar.Böyle bir ortamda ergen kendini rahatlıkla ifade edebilmekte, kişiliğini ortaya koyabilmektedir.Özellikle çekingen,özgüven eksikliği olan, yalnız olduğunu hisseden,duygularını ve düşüncelerini çoğunlukla dile getiremeyen kişilerde bu bir tür bağımlılığa daha kolay dönüşmekte,sosyal ve duygusal ihtiyaçları karşılamak istese deaşırıkullanımçocuğun/ergenin aslında sosyal gelişimini olumsuz etkilemektedir.Ergenin bu araçları nasıl kullandığı,ayırdığı süre de önemlidir.

    Erken çocukluk döneminden itibaren iseörneğin; televizyon izleyerek zamanının çoğunu geçiren çocukların genel gelişimlerinde gecikme  (otizm, mental retardasyon vb.) konsantrasyonu bozma,uyum sorunları,duygusal kontrolde zayıflık,dil ve konuşma sorunları ortaya çıkmaktadır.Ayrıca izlerken pasif kalmaları nedeniyle küçük çocuklar tırnak yeme,parmak emme vb. davranışlara daha fazla meyil göstermektedirler.Bu tür araçların içinde maruz kaldıklarında bazı çocuklarda kuvvetli sosyal güdülenmeden yoksun olmakta,duygularını ve düşüncelerini paylaşma arzusu duymamaktadırlar.Böylece içsel dünyalarını da çevreyle uygun dile dökmeyi aramadıkları içinde çevreyle iletişimleri kesilmektedir.Oysa çocuk büyüdükçe dil sosyal etkileşim için önemli bir hale gelir.Bu dönemde çocuğun aile ortamında ve çevresiyle etkin bir iletişim ağına ihtiyacı vardır.Aile içi iletişimin gerçekleştiği ortamda büyüyen çocuk bu araçlara daha az ilgi  gösterecek ve sosyal beceri kazanacaktır.Yapılan araştırmalarda; televizyondaki  filmlerde veya oynadıkları oyunlarda saldırgan davranışları gören çocukların bunu taklit ettikleri ortaya çıkmıştır.İzlenilen şeyler çocuklarda model alma,kendini özdeşleştirme(örn; süper kahramanın yaptığı davranışları taklit ederek uçmaya çalışma gibi),ergenlerde ise doğru ve kabul edilebilir olma olarak gerçekleşmektedir.Bu nedenle çocuğun oynadığı oyunların veya izlenilen programların içeriği ve yaşa uygunluğu önemlidir.Özellikle gelişim süreci devam eden çocuklar öğrenmeleri boyunca daha az seçicidirler ve gözlem yoluyla öğrendiklerini daha çabuk benimserler.Somut düşündükleri için de herşeyi gerçek zannederler. Örn;izlenilen film kahramanlarının  gerçekten öldüğünü,vurulduğunu yani zarar gördüğünü düşünürler.Üstelik saldırganlığa ve şiddete karşı duyarsızlaşırlar.Bu süreç on yaşına kadar devam eder.On yaşından itibaren soyut düşünme başlar ,gerçek ve hayali ayırt ederler. Biz yetişkinler maruz kaldığımız bu tür şeylerin çoğunun gerçekle örtüşmediğini veya bir tür kurgu olduğunu biliriz. Bunlara dikkat ettiğimizde bilgisayar, televizyon vb. araçlar eğitici ve öğretici olabilmektedir.Anne-babaların sağlıklı model olmaları(örn; eve geldikleri andan itibaren televizyonu tercih etmeme,uzun süre bilgisayar  başında vakit geçirmeme gibi.),doğru bir şekilde çocuğu yönlendirebilmeleri (örn; okulöncesi dönemdeki çocuğa kendi başına yemek yeme alışkanlığı kazandırırken eline tablet vermek veya evin her yerine bu tür araçlar koyulduğunda vazgeçilmez yapmak)her tür oyun ve filmi doğru sınırların konulduğu çerçevede verebilmeleri( Televizyonun3-6 yaştagünde ortalama maksimum bir saat, okul çağındaysa  iki saatten az ve aralıklı şekilde seyredilmesi gibi), bu konuda kararlı ve tutarlı olmaları gerekir. Aşırı kullanımın bir tür davranışsal bağımlılık olan teknoloji bağımlılığına dönüştüğüdurumlardaysa uzman desteği almak faydalı olacaktır

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır. Başka bir adıyla performans anksiyetesi olarak bilinen sınav kaygısı okul çağındaki çocuk ve ergenlerde sık görülmektedir.

    Kişinin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir. Bu bağlamda çocuklar sınav öncesinde, sınav sırasında ve hatta sınavdan sonra da yoğun endişe yaşayabilirler.

    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları gibi bedensel yakınmalar, dikkat süreçlerinde bozulma, kendine güvende azalma, kendini yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Belirtiler bazen çok hafif olsa da bazı öğrencilerde çok ciddi ve ağır seyredebilir.

    Sınavın ne anlam ifade ettiği gerek aile gerek çocuk için, sınava yönelik tutum ve yaklaşımlarının ne olduğu önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Ailenin çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri çocuğun kaygısını arttırabilir. Ailenin çocuğa güven ve sorumluluk vermesi, onun duygu ve ihtiyaçlarını önemsemesi, ona olumlu geribildirimlerde bulunması faydalı olabilir. Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek aile içi iletişimin işlevsel hale getirilmesi açısından önemlidir.

    Sınav kaygısı sebebiyle psikolojik sorunlar ortaya çıkması ve depresyon, anksiyete bozukluğu ya da uyku bozukluğu gibi sorunlardan dolayı çocuğun işlevselliğinin bozulması psikolojik / psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir.

  • Öfke Nöbetleri ve Saldırganlık

    Öfke Nöbetleri ve Saldırganlık

    Çocuğun çevresindekilere vurması, onları ısırması, eşyaları fırlatması, tekmelemesi, tükürmesi ya da sözel saldırılarda bulunması birer saldırgan davranış örneğidir. Çocuğun saldırganca davranışlarının gelişmesinde taklit etme önemli rol oynar. Anne-babasının ya da çevresindekilerin birbirleriyle tartışarak, birbirlerine bağırarak ya da vurarak sorunları çözmeye çalıştığını gören çocuk, saldırganlığı bir başa çıkma yolu olarak kullanabilir.

    Çocuğu devamlı eleştirmek, onunla yeterince ilgilenmemek, sıkıntılarını ve ihtiyaçlarını görmezden gelmek, onun hareket edip enerjisini boşaltmasına izin vermemek de çocukta saldırganlığa yol açabilir. Çocuk var olduğunu göstermek amacıyla saldırganca davranışlarda bulunabilir, saldırganlık “ben buradayım” demenin ve kendini ifade etmenin bir yolu olarak çocuk tarafından öğrenilmiş olabilir.

    Her istediği yapılmış, aşırı şımartılmış, kural tanımayan çocuklarda da saldırganlık sık görülebilir. Çocuk, bir olayı ya da yerine getirilmeyen bir isteği bahane ederek birikmiş sıkıntılarını öfke patlaması şeklinde boşaltabilir. Bunların dışında; beyin zarı iltihabı, beyin zedelenmesi, zeka geriliği, epilepsi, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, tiroid bezinin fazla çalışması gibi fizyolojik sorunlar da saldırgan davranışların görülmesine neden olabilmektedir.

    Saldırganlık konusunda anne-babalara öneriler

    • Anne-baba çocuğa saldırgan davranışlar konusunda model olmamalıdır. Anne-babanın saldırgan ya da saldırgan diye nitelendirilebilecek davranışlarını gözden geçirmesi ve bunları kontrol altına alması gerekir.

    • Ev ve okul ortamı çocuğun saldırganca davranışını destekleyici nitelikte olmamalıdır.

    • Saldırgan davranışlara verilen tepki gözden geçirilmelidir. Saldırganlığa aynı şekilde saldırganca cevap vermek, söylenilenler ve yapılanlar arasında tutarsızlığa neden olacak ve öğretmek istediğiniz bilginin öğrenilmesini imkânsız kılacaktır.

    • Saldırgan davranışlar ödüllendirilmemeli ve çocuğun bu davranışının, istenmeyen bir davranış olduğu hemen gösterilmelidir.

    • Çocuk gergin ve sinirliyken onunla tartışılmamalıdır. Çocuğun ihtiyaçları anlaşılmaya çalışılmalı, bu davranışlarını açıklayan ve bu tepkilerin altında yatan duygularının olduğu görmezden gelinmemelidir.

    • Çocuğa çeşitli sorumluluklar verilmeli, evde görev ve sorumluluk alması sağlanmalıdır. Örneğin; özellikle zarar verdiği şeylerin korunmasının sorumluluğu ona verilebilir.

    • Çocuğa saldırgan davranışlarının olumsuz sonuçlarının neler olabileceği anlatılıp gösterilmelidir.

    • Saldırganlık çocuk için bir etiket olmamalı, mümkün olduğunca olumlu davranışları pekiştirilerek bu davranışlarının artması sağlanmalıdır.

    • Çocuk başka çocuklarla kıyaslanmamalı ve yarıştırılmamalıdır.

    • Çocuğunuzun saldırganca davranışlarının üstesinden gelemediğinizde onu suçlamak ya da cezalandırmak yerine, bu davranışların nedenini anlamaya çalışarak alternatif yaklaşımlar konusunda bir uzmandan yardım alınmalıdır.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık, insanın en temel duygularından bir tanesidir. Çocuklarda genellikle kardeş doğumu ile ortaya çıkar. Eve yeni gelen bu birey başta anne baba olmak üzere herkesin dikkatini çekmekte ve herkes ondan bahsetmektedir. Yaşanan düzen değişikliği ailede herkesi etkilemektedir.

    Anne babanın çocuğa karşı tutumlarının farklılaşması, aradaki yaş farkı, çocukları kıyaslamak, anne-babanın çocuğun cinsiyetine ilişkin tercihleri vb. sebeplerde kıskançlığı arttırır.

    Çocuklarda bazı davranışlar kıskançlığın boyutu hakkında bize ipucu verir:

    • Anneye aşırı sevgi gösterisinde bulunma, adeta anneye yapışma çabası

    • Kardeşe karşı aşırı, abartılı sevgi gösterme; okşarken biraz fazla sıkar, ağlatacak kadar fazla sıkı sarılır.

    • Etkilenmemiş gibi davranır; bebekle ilgili görünmeyen ağlamalar, tutturmalar, tepinmeler

    • Duygusal ve davranışsal gerilemeler; bebeksi konuşma, anne babayla yatmak isteme, tuvaletini kaçırma, yardımla yeme gibi.

    • Çeşitli bahanelerle ilgiyi üzerine çekmeye çalışma, isteklerini bağırarak ifade etme,

    • Okul korkusu,

    • Anne-babanın sevgisinden emin olamama şeklindedir.

    Öneriler;

    • Çocuk psikolojik olarak kardeşin doğumuna hazırlanmalıdır.

    • Çocuğun aile içinde her zaman yeri olduğu hissettirilmelidir.

    • Kıskançlık duygusunu tümüyle ortadan kaldırmak yerine kontrol edilebilir seviyede tutulmasına çaba gösterilmelidir.

    • Kardeşler arası tartışmalara olabildiğince karışılmamalıdır.

    • Çocuğun arkadaş ortamına girmesi ve paylaşmayı öğrenmesi kardeşini de kabullenmesini ve onunla da paylaşım yapabilmesini kolaylaştırır.

    • Çocuğa onunla ilgilenildiğini ve onun hala sevildiğini ifade eden sözler davranışlarla desteklenmelidir.

    • Kardeşler arası kıyaslamalar yapılmamalıdır.

    • Anne baba çocuğun davranışlarına karşı hissettiği duyguları dinlemeli ve anlamaya çalışmalıdır.

    • Çocuğun yaşına ve ihtiyacına göre zaman ayrılmalıdır.

    Eğer bu duygular çocukta uyumu bozmaya başlamışsa, kaygı ya da depresyon gibi sorunlara yol açmaya başlamışsa kesinlikle bir uzmandan destek almak gerekir.

  • Çocuklarda Etkili ve Doğru İletişim

    Çocuklarda Etkili ve Doğru İletişim

    Çocuklara kuralları ve istekleri doğru bir şekilde iletmemiz çok önemlidir. Çünkü bizi model alır ve biz nasıl davranıyorsak onlarda bize öyle davranırlar. Burada çocuğun yaşına göre önce onu anlayabilmeliyizdir. Çocuk yürümeye ve konuşmaya başladığında yani bir birey olmaya başladığından itibaren ebeveynler aradaki iletişimin bozulduğunu düşünebilirler. Burada çocuğun isteklerini anlayabilen, kuralları tanıtabilen ve onu dinleyen bir ebeveyne ihtiyacı vardır. 

    İletişimde yapılmaması gerekenler; kızmak, sabırsızlanmak, uzun süre öğüt vermek, sözlerin yerine getirilmemesi, kurallarda tutarsız davranmak, eleştirilerin abartılı olması, suçlamalarda bulunmak, çocuğu susturmak…diyebiliriz. Bu tür hatalar çocuğun hayal kırıklığı yaşamasına, özgüven sarsılmasına ve aradaki iletişimin zedelenmesine sebep olacaktır. Çocuklarla net ve kısa ancak açıklayıcı cümlelerle konuşmak gerekir. Yapmaması gereken davranışlarda uyarmak ve açıklayıcı olmak işe yarar. Aslında önemli olan çocuğun yaptığı veya yapmadığı şeylerden dolayı değil kendisi olduğu için kabul ettiğinizi göstermenizdir. Çocukla iyi bir iletişim kurmanın diğer bir yolu da onunla oyun oynamaktır. Çocuk oyun aracılığıyla kendini ifade eder, içsel dünyasını ortaya koyar. Ebeveynleri tarafından olumlu davranışların da beğeni alan çocuk kendini mutlu ve kabul görmüş hissedecektir.

    Duygu dili aracılığıyla konuşmakta iletişim de geçerli bir yoldur. Siz çocuğunuza bir durum karşısında duygunuzu belli ederseniz anlamaya çalışacak ve kendini ifade etmek için bu yöntemi kullanacaktır. Kendileriyle konuşulan ve ilgi gösterilen çocuklar konuşmak için cesaretlenirler. Çünkü anne ve babaları onlara model olmaktadırlar. Sorunları iletişim kurarak çözebilmektedirler. İletişimin en önemli unsurlarından olan  empati ve dinleme’ de çok gereklidir. Empati çocukla kurulan bir duygu ortaklığıdır. Dinleme ise sözlü ve sözsüz mesajları alabiliyor olmaktır.

    Anne-babasının kendisini dinlediğini anlayan çocuk sevildiğini ve kabul gördüğünü düşünür. Anlaşıldığında rahatlar. Kendisini dinleyen kişiye yakınlık duymasına neden olur. Böylece iletişimin devamı da sağlanır. Uzun süre dinlenmeyen çocuklar içe kapanabilirler, saldırganlık ve kendine zarar verme davranışında bulunabilirler. Emir kiplerinin kullanıldığı (yap, et, sus vb.) mesajlar da iletişimi engeller .Bu tür suçlayıcı ve tehdit eden mesajların yerine  ebeveynin empati kurarak çocuğun yanında olduğu yaklaşım geçerlidir .Sonuçta; Çocukla zaman geçirirken tüm dikkatimizi ona vermek önemlidir. Göz kontağı kurarak konuşmak buna örnektir.

  • Çocuk ve Oyun

    Çocuk ve Oyun

    Çocuğun iç dünyasında oyun bir “uğraş”tır ve bir çocuktan beklediğimiz oyun oynamasıdır. Her oyunun kendisine özgü bir nedeni ve özelliği vardır.Dolayısıyla oyun, çocuğun duygusal sorunlarını çözmede, sosyal becerilerinde,motor gelişimi ve karakter özelliklerini oluşturmasında desteklenmesini sağlar.

    Oyun Terapisi Nedir?

    Terapistlerin terapötik araç olarak kullandığı psikoterapi temelli OyunTerapisi, çocuğun içsel duygularını deneyimlemesini kolaylaştırmada,kendi dünya görüşünü ifade etmesini sağlamada ve sorunlarına çözüm bulmak amacıyla yararlandıkları bir yöntemdir.Bu çalışma sırasında çocuğun kullandığı oyuncaklarla birlikte bu oyuncaklarla oynama şekilleri de çok önemli olup eğitimli bir terapist bunu gözlemler ve yorumlar.

    Neden Oyun Terapisi?

    Yetişkinler sorunlarını sözel olarak ifade ederlerken çocuklarda bunu oyunla ve oyuncaklarla anlatırlar.Böylece davranışlarını tetikleyen duygularını yenideninşa ederler.(Öfke,korku,üzüntü vb.) Terapi sırasında yaşadığı olayları tekraroluşturarak yeniden tecrübe etme fırsatı bulurlar ve hayatlarına yansıtırlar.Kendilerini rahatlıkla ifade edebilmeyi ve sosyal ilişkilerini güçlendirmeyiöğrenirler. Böylece oyunla sorunlarını çözebilir hale gelerek güçlenirler ve iyileşme gerçekleşir.Terapist de bu süreçte çocuğu sınırlamadan ona eşlik eder vesürecin bir parçası olur.Terapistle kurulan ilişkiyse çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar.

    Oyunterapisinde ailenin de katkısı önemli olduğundan terapistle görüşmelerdüzenli bir şekilde gerçekleşir.Bu görüşmelerde terapi dışında da ailelerinuygulayabileceği önerilerde bulunulur.Sonuçta; aile ve çocuk bir bütüncül birdeğerlendirilmeyle ele alınır.

    Oyun Terapisi’nin Süresi…

    Çocuğun gelişimsel dönemle içinde yaşadığı psikolojik sorunun/sorunlarınne zaman gerçekleştiği ve yoğunluğu sonucunda haftada bir veya iki seansşeklinde oyun terapisine başlanabilir.Terapinin devamlılığı çok önemlidir.

    Ne zaman Oyun Terapisi’ne ihtiyaç duyulur?

    Yetişkinlerinde yaşamında zor süreçler olabildiği gibi çocuklar içinde böylezamanlar vardır.Boşanma,sevilen kişinin kaybı,taşınma vs.Bazı çocuklar budurumlarda daha fazla desteğe ihtiyaç duyarlar.Terapistin de aile ve çocuklayapacağı değerlendirme sonrasında Oyun Terapisi’ne başlanılır.

    §  Endişe,üzüntü,korku,öfke gibi duyguların yoğun yaşandığı durumlarda,

    §  Zarar verici davranışlarda bulunduğunda (kendisine ve/veya çevresineyönelik) ve şiddete maruz kalındığında,

    §  Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda,

    §  Dikkat Eksikliği ve HiperaktiviteBozukluğu’nda,

    §  Ebeveynden ayrılmaya karşı aşırı tepki vermede,

    §  İstismar,

    §  Aşırı utangaçlık ve hareketsizlik,

    §  Korku, kaygı ve fobilerin olduğu durumlarda,

    §  Dil ve Konuşma güçlüğü olan çocuklara,

    §  Özgüven Eksikliği,

    §  Boşanma sonrası uyum sorunlarında,

    §  Depresyon,

    §  Kardeş kıskançlığı,

    §  Değişimlere uyum sağlamada güçlük yaşanması vb. psikolojik sorunların çözümünde ve 3-11 yaş arasındaki çocuklara Oyun Terapisi yapılmaktadır.

  • Çocuk ve Ergenlerde İstismar

    Çocuk ve Ergenlerde İstismar

    Çocuk istismarı;18 yaşın altındaki çocuklara anne babaları veya onların bakımından sorumlu kişilerle yabancılar tarafından yapılan bedensel ve psikolojik açıdan zarar veren, çocukların bedensel, duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimlerini sarsan her türlü eylem olarak kabul edilir.

    1985 yılında Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını; çocuğa yönelik bir yetişkin, toplum veya ülkesi tarafından çocuğun sağlığını, bedensel, psiko-sosyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen, bilerek veya bilmeyerek yapılan davranışlar olarak tanımlamaktadır.

    İstismar bedensel, duygusal ve cinsel olarak ayrılmaktadır. Bedensel istismar; çocuğun ve ergenin ebeveyni veya diğer yetişkinler tarafından bedensel olarak zarar görmesidir. Bundan doğan bedensel zedelenme, zararın süresi ve buna  uğrayan çocuğun yaşı bedensel istismarın yol açacağı zararları belirler.

    Bedensel istismara ve cinsel istismara uğrayan çocuklarda uyku bozuklukları, kabuslar, ayrılık kaygısı, fobik davranış, bedensel şikayetler, depresyon, yalan söyleme, içe dönüklük, uyumsuzluk gibi belirtiler görülür.

    Cinsel istismarda; çocuk ve ergen cinsel bir obje olarak kullanılmaktadır. Özellikle bu aile içinde yaşanmışsa bireyde en kalıcı ve en olumsuz etkiler bırakan istismar türüdür.

    Duygusal istismara; çocuk ve ergeni reddetme, tehdit etme ,inkar etme, aşağılama, yalnız bırakma, korkutma, suça yöneltme, duygusal açıdan ihtiyaçlarını karşılamama gibi davranışları gösteren yetişkinler neden olmaktadır. Buna maruz kalan çocuk ve ergenlerde okul başarısızlığı, öğrenme bozukluğu, okuldan kaçma ,saldırganlık ,yalan, intihar vb. gözlenmektedir. Yetişkinlik dönemine uzandığında panik atak ,uyku sorunları, takıntılara neden olan etkileri ortaya çıkmaktadır.

    Yapılan araştırmalar istismarın son derece yaygın olduğunu gösterir; aç bırakılan, dövülen, cinsel açıdan kullanılan, sigara vb. yakılan çocukların sayısı oldukça yüksektir.

    Şu koşullar bir araya geldiğinde çocuğu yönelik istismarın ortaya çıkma olasılığı artar;

    -Aile içi ortamda stres,

    -Düşük gelir,

    -Ailede fazla çocuk sayısı,

    -Anne ve babanın geçmişinde kötü davranışa maruz kalmış olması ,aile içi şiddet,

    -Çocuktaki öğrenme güçlüğü,

    -Çocuktaki bedensel sakatlık.

    Çocukluk döneminde yaşanmış cinsel istismarın sebep olduğu travma çok uzun bir döneme yayılarak duygusal, davranışsal ve sosyal sorunların kaynağını oluşturur. İstismara uğrayan kişiler genelde cinsel istismar öykülerini hiç kimseyle paylaşmaz. Özellikle çocuklar tekrarlanan ve dayanamayacakları acı ile karşılaştıklarında dissosiye olurlar. Yaşadıkları olaydan zihinsel olarak uzaklaşırlar, yokmuş gibi davranabilirler. Böylece bastırılan ve unutulmak istenen cinsel istismar yaşantıları kişinin bedensel, ruhsal sosyal gelişimini ve yaşamını olumsuz biçimde etkiler. Bu nedenle durum öğrenildiğinde kişiyi sorgulamak veya duruma kayıtsız kalmak yerine profesyonel bir destek alınması son derece önemlidir.

    İstismara bağlı tedavi sürecinde terapistin kullanacağı uygun tedavi teknikleriyle müdahaleler yapılır. Terapistin deneyimi, yapılacak işbirliği ve kurulan güven ortamıyla danışan desteklenir. Hedeflenen çözüme varılır.

  • Ailelerin ateş hakkında doğru bildiği yanlışlar!!!!!

    YANLIŞ: Çocuğumun bedeni sıcak, mutlaka ateşi olmalı.

    GERÇEK: Çocuklar birden fazla sebeple sıcaklayabilirler. Örneğin aktif bir şekilde oynamak, ağlamak, yataktan yeni kalkmış olmak, sıcak bir günde dışarıda olmak gibi sebeplerle tenleri ısınabilir. Tenin ısınmasına yol açan bu gibi durumlar sona erdiğinde 10-20 dakika içerisinde tenleri normal sıcaklığına döner. Bu gibi sebepler elendiğinde, tenleri sıcak olan ve hasta gibi gözüken çocukların %80’i ateşlidir. O yüzden kesinlikle sıcaklığı elle ya da dudakla hissetmeniz yeterli değildir, emin olmak için mutlaka termometreyle ateşini ölçün. Termometre tiplerine göre ateş olarak kabul edilecek dereceler şöyledir:

     Rektal, kulaktan veya alından ölçen termometreler: 38.0° C ve üstü

     Ağızdan ölçen termometreler: 37.8° C ve üstü

     Kol altından ölçen termometreler: 37.2° C ve üst

    YANLIŞ: Her ateş çocuk için kötüdür.

    GERÇEK: Ateş vücutta olan enfeksiyonla savaşmak için vücudun doğal bir savunma mekanizmasıdır. Ateş vücudun savunma mekanizmasını harekete geçirerek enfeksiyonla savaşmasına yardımcı olur. 37.8° – 40° C arasındaki normal olarak kabul edilecek ateş hasta çocuklar için iyidir. Bu, vücudun savunma mekanizmasının çalıştığı anlamına gelir.

    YANLIŞ: 40° C üzerindeki ateş tehlikelidir ve beyin hasarına neden olur.

    GERÇEK: Enfeksiyonlardan kaynaklanan ateş beyin hasarına sebep olmaz. Sadece 42° C’nin üzerindeki vücut ısısı beyin hasarı yaratabilir.

    Vücut ısısı bu sıcaklığa ancak nadiren ulaşır. Örnek: Çok sıcak bir havada pencereleri kapalı bir arabada çocuğun bırakılması gibi.

    YANLIŞ: Her türlü ateşte, ateş düşürücü ilaç verilmelidir.

    GERÇEK: Ateş çocukta rahatsızlık yaratıyorsa ilaçla tedavi edilebilir. Çoğunlukla 39° ya da 39.5° C üzerine çıkmadığı sürece rahatsızlık yaratmaz. Çocukta ateş rahatsızlık hissi vermiyorsa hatta bir süre ateşi düşülmeyi beklemek çocuğun bağışıklık sisteminin gelişmesi açısından da yararlıdır. Ancak maalesef bizde ateşe bağlı havale geçirme ihtimaline karşı bunu uygulayabilen aile yok gibi bir şey.

    YANLIŞ: İlaç verildiği zaman ateş normal seviyesine düşmelidir.

    GERÇEK: İlaç verildiği zaman ateş genellikle 1° ya da 1.5° C düşer. Ateş düşürücülerle bir saatte ancak 1 derece ateş düşer. Yani ateş 39 derece ise ancak 2 saatte 37 derece düzeylerine iner. O yüzden en hızlı ateş düşürme yöntemi her zaman ılık komplex ya da ateş düşünceye kadar uygulanacak ılık duş aldırmaktır.

    YANLIŞ: Çocuklar ateşe bağlı havale geçilebilir.

    GERÇEK: Ateşe bağlı havale 6 ay-6 yaş arasında 4 çocuktan 1’inde görülebilir. Ateş etkeni beyni etkileyen enfeksiyonlar değilse genellikle sorun çıkarmaz.

    Ailelerin ateşten çok tedirgin olmalarının bir nedeni de; beş-altı yaşa kadar ateşli havale geçirme ihtimali. “Ateş arttıkça mutlaka havale geçirecek diye bir şey yok. Özellikle genetik yatkınlığı olanlarda havale geçirme eğilimi varsa, daha ilk yükselme anında havale geçirebiliyor. Havale anında soğuk suya sokmak, soğan koklatmak, baş aşağı sarkıtmak gibi davranışları kesinlikle yanlıştır. Sakin bir şekilde yumuşak bir yere yatırıp kafası yan çevrilerek ortam havalandırılmalı ve en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir.

    YANLIŞ: İyileşmesi için ateşini düşürmeliyim

    GERÇEK: Ateş, aslında öksürük gibi vücudun bir savunma mekanizması. Mikroplarla vücudun savaşabildiğinin bir göstergesi olan ateşi düşürmek enfeksiyonu tedavi etmiyor, sadece çocuğu rahatlatıyor. Ateşi çıkan çocuk için uygulanabilecek doğru yaklaşımlar şunlardır. Ateşi yükselen çocuk titriyor ve eli-ayağı soğuk diye üzerini örtmeyin, tam tersine soyun. Çocuğu sirke, alkol, soğuk su ile yıkamak ateşi ilk önce hızla düşürse de, sonra daha fazla yükselmesine sebep olur. O yüzden önermiyoruz. Normal banyo sıcaklığındaki ılık suda oturabilir ya da ılık bezlerle vücuduna kompres yapılabilir. Yalnız yapılan yanlışlardan biriside ılık su ve ılık kompresin süresini çok kısa tutmaktır. Gerekirse bu işlemler ateş düşünceye kadar 30 dakikaya kadar bile çıkabilir.

    Ateşe yaklaşımda 3 önemli yanlış uygulama!

    Gereksiz ilaç kullanma

    Havale endişesiyle tehlike sınırlarının çok altında gereksiz ve abartılı ilaç kullanımının en önemli yanlışlardan birisi ateş düşürücülerin önerilenden daha sık aralıklarla veya üst üste kullanımı ilaçların zararlı etkilerinin ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Ayrıca yanlış ilaç kullanımından biri olarak çocuklarda Aspirin kullanımı Reye sendromu denilen hayatı tehdit eden bir hastalık tablosuna neden olabiliyor. Yine çocuklarda önerilmeyen Metamizol kullanımı da tansiyon düşüklüğü, kemik iliğinin baskılanması sebebiyle bağışıklık sistemi hücrelerinin ciddi azalması gibi son derece önemli sorunlara yol açabiliyor.

    Soğuk su ya da buz uygulama:

    Yapılan yanlış uygulamalardan bir de, ılık ıslak uygulama yerine, aşırı soğuk su hatta bazen buzlu su ile ateşin düşürülmeye çalışılması oluyor. Bu durum, hipotermi denilen ve çocuğun hayatını tehdit edebilecek ateşin aşırı düşmesiyle sonuçlanabiliyor. Ayrıca ilk anda düşen ateş daha sonra rebaund etkisiyle tekrar yükselebiliyor. Soğuk su/buz uygulamasının sıcak çarpması veya malign hipertermi denilen ve ateşin 40’ın üzerine çıktığı istisnai durumlar dışında kullanımı gereksiz ve zararlı bulunuyor.

    Antibiyotiğe başlama:

    Ailelerin sıklıkla ateşi bakteri enfeksiyonuyla ilişkilendirerek bir an önce antibiyotik başlamak istediklerini söyleyen Dr. Füsun Çelikkol “Oysa ki çocuklarda ateşin en sık sebeplerinden biri virüslerdir ve antibiyotik kullanımına gerek yoktur” . Bu nedenle doktor muayenesi olmadan antibiyotik başlanmaması ve doktora antibiyotik uygulaması veya yazması için baskı uygulanmaması önem taşıyor.

    Peki hangi durumlarda acil müdahalede bulunmak gerekiyor. Birde onlara göz atalım.

    Acil müdahale gerektiren durumlar

     0-3 ay arası bebekler. Bu dönemde ateşli küçük çocukların yüzde

    70’inde bakteri enfeksiyonu sorumlu olurken, yüzde 10-15’inde ağır bakteri hastalığı saptanıyor. Özellikle yeni doğan dönemi denilen 0- 28 günlük bebeklerde ateş hastaneye yatırılarak izlem ve tedavi gerektiriyor.

     Çocuk daha önce ateşli ya da ateşsiz nöbet veya havale geçirmişse,

     Kronik akciğer hastalığı varsa,

     Doğumsal kalp hastalıkları bulunuyorsa,

     Diyabet gibi metabolik hastalıkları tanısı almışsa,

     Yoğun sıvı kaybı ve şok tablosu varsa,

     Çocuk enerjisiz ve düşkün görünüyorsa,

     Ateş vücutta döküntüyle seyrediyorsa,

     Ateş 40 derecenin üstündeyse

  • Aşı karşıtları lütfen tekrar tekrar düşünün

    Son zamanlarda ailelerin bana en çok sorduğu sorulardan biri de çocuklarımıza aşı yaptıralım mı? Aşı yaptırma konusunda şüphelerim var? Birçok internet sitesinde aşının otizme neden olduğu, alerjiye yol açtığı, bebeklerin bağışıklık sisteminin zayıf olduğu ve bu kadar çok kimyasal maddenin enjekte edilmesine vücutlarının hazır olmadığına dair yazılar okuduklarını ve kafalarının aşı konusunda çok karışık olduğunu söylemektedir. Maalesef son yıllarda tüm dünyada ve kısa bir süredir Türkiye’de aşı karşıtlığı çok hızlı bir şekilde artıyor. Öyle ki bu yıl Türkiye’de çocuğuna aşı yaptırmayan aile sayısı yirmi üç bine ulaştı. Bu çok ciddi bir halk sağlığı problemi oluşturmaktadır.

    Peki, nereden çıkıyor bu aşı karşıtlığı? İlk kez 1997 yılında bir İngiliz Doktor, KKK(kızamık- kabakulak- kızamıkçık ) aşısının otizm yaptığını iddia etti. Ama yapılan çalışmalar bunu ispat edemedi. Bahsettiğimiz doktor meslekten men edildi. Ancak insanlar bu kirli bilgi neticesinde aşılardan korkmaya başladı. Çünkü ailelerin en zayıf, en hassas noktaları tabi ki çocukları. Hepimiz çocuklarımızın geleceği için çalışıp çabalıyoruz. Maalesef ailelerin bu zayıf noktalarından nemalanmak isteyen bazı güçler teknolojinin tüm nimetlerini kullanarak aileleri etkilemek için her türlü ispatı olmayan savlarını yaymaya çalışıyorlar. Bunların ne gibi çıkarları olabilir diye düşünüyorsunuzdur. Bu insanlar sosyal medyada, televizyonda bu iddiaları nedeniyle kendilerini daha çok gösterme imkânı buluyorlar. Böylece hem ekonomik hem de statü açısından gelişme sağlıyorlar.

    Size en basitinden bir örnek vermek istiyorum. Bir- iki hafta önce yine bir hastam çocuğuma aşı yaptırmak için gerekli bağışıklık sistemine sahip mi diye test yaptırmak istediğini söyledi. Buna neden gerek duyduklarını sorduğumda internetten Türkiye’deki en büyük aşı karşıtlarından birisi ile online iletişime geçtiklerini, çocuklarına kendisine gidip bu testti yaptırmasını ve buna göre aşı yaptırıp, yaptırmamalarına karar vermeleri gerektiğini söylemiş. Testin fiyatı yaklaşık 2500 TL civarındaymış. Ben hayatımdaki şoklardan birisini yaşadım. Çünkü çocuklara böyle bir test yaptırılmasına gerek yok. Bu tamamen ailelerin hassas noktalarına dokunup bundan ekonomik pay çıkarmak dışında bir eylem değil.

    Yıllardır ölümcül olarak bilinen çiçek, çocuk felci, difteri, tetanos gibi hastalıkların artık görülmeme sebebi tamamen yıllardır yapılan ulusal aşı programlarındandır. 25 yıllık

    meslek hayatımda kitaplarda okuduğumuz bu hastalıklarla karşılaşmadım. Aşı karşıtlığı yüzünden de karşılaşmak istemem doğrusu. Ama bu aşı karşıtlığı nedeniyle tüm dünyada neredeyse ekarte edilmek üzere olan kızamık salgınları tekrar görülmeye başladı. Bu korkunç bir durum. İnsanlar bunun henüz farkında değil. Bazılarınızın ne var ki bunda? Çocuklar kızamık geçirince ne olabilir ki diye düşündüğünü, söylendiğini duyabiliyorum. Evet haklılar. Biz çocukların kızamık geçirmesinden çok korkmuyoruz ki. Biz çocukları kızamık geçirmesinler diye aşılamıyoruz ki. Ama unutulan bir şey var. Kızamık hastalığı ölümcül kalp zarı iltihaplanması yapabiliyor. Yine beyin zarında yıllarca sessiz kalıp sonradan “subakut sklerozan panensefalit “dediğimiz, hızlı ilerleyen, geri dönüşümü olmayan bir anlamda beyin felcine sebep olabilen bir hastalığa yol açabiliyor. Yürüyen, konuşan çocuk yavaş yavaş tüm bu fonksiyonlarını kaybedip tabir yerindeyse bebeklik dönemine dönen bir hastalığa sebep olabiliyor. İşte bizim birçok aşıyı yapmamızdaki ana nedenlerden biri de hastalıkların bu öldürücü komplikasyonlarından korumaktır. Asistanlık yıllarında nöroloji polikliniğini yaparken 9 yaşlarında bir kız bir çocuğunu getirdiler. Çocuk normal sağlıklı okuluna giden bir bireymiş. Ama sonradan yavaş yavaş yürüyememeye, oturamamaya, en basit ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayamaya başlamış. Yapılan ayrıntılı testlerden sonra sebebin yıllar önce geçirilen kızamık hastalığı olduğu saptanmıştı ve bir tedavisi yoktu. Aile o dönemlerde aşıların kısırlaştırmak için yapılan bir silah olduğunu düşündüğü için aşı yaptırmamıştı. Halen ailenin gözlerindeki çaresizliği, yaşadıkları pişmanlığı gün gibi hatırlıyorum.

    Aşılar, Otizme Neden Olmaz.

    Otizmin tam nedeni belli değildir. Hatta anne karnında bile otizmin geliştiğini gösteren bulgular mevcuttur. Otizm kaynağının aşılar olduğu iddiası yalandır. 2013 yılında Amerikan Hastalık Kontrol Ve Koruma Kurumunun yayınladığı rapora göre otizm ve aşı arasındaki ilişkiyi inceleyen 20 farklı çalışma yapıldı. Hepsi de arada bir bağ olmadığı sonucuna vardı.

    Bebeklerin bağışıklık sistemlerinin birden fazla aşıyı kaldıramayacağı, bunun çocuklar üstünde ciddi zararları olduğu iddiası komik bir yalandır. Bebeklerin bağışıklık sistemi zannedildiğinden güçlüdür. Yapılan çalışmalar bebeklerin rahatlıkla 10 bin aşıya bile dayanabileceğini göstermektedir.

    Aşılarda mevcut olan alüminyum ya da cıva gibi maddelerin çocuklarımıza zararlı olduğu yine yalandır. Bütün aşılarını yaptıran bir bebeğin aldığı alüminyum miktarı, bir adet levrek yerken alınan alüminyumdan azdır.

    Bu yüzden çocuklarda sakatlık yapan ve ölümcül olan birçok bulaşıcı hastalıktan korunmanın yolu, çocukluk döneminde ulusal olarak Türkiye’ de önerilen sağlık bakanlığı’ nın ulusal aşılama programına kayıtsız ve şartsız uymaktan geçmektedir. Sağlıklı bir toplum için, geleceğimiz olan çocuklarımızın çocukluk çağında yapılması gereken aşıların tam ve eksiksiz uygulanması oldukça önemlidir.

    Dünyaya gözlerini yeni açmış minik yavrularımızın ebeveyn olarak bizlerin sorumluluğunda olduğunu hiçbir zaman unutmayalım. Çocuklarımızın sağlığını tehdit eden bir bulaşıcı hastalık ile mücadele etmek zorunda kaldığında bunun vicdani yükünün ne kadar ağır olabileceği de düşünülmelidir. Aşı reddi hem bireysel hem de toplumsal olarak sağlıksız nesillerin yetişmesine neden olacağını unutmamalıyız.

    Aşı karşıtlığı kızamık vakalarının 4 kat artmasına sebep oluyor.

    Bir damla ağızdan verilen polio (çocuk felci) aşısı komplikasyonları önlemektedir.

  • Şiddet Gören Çocuk

    Şiddet Gören Çocuk

    Anne-baba olarak tahammülünüzün kalmadığı; tüm sorumlulukların fazla ağır geldiği ve çoğu şeyle tek başınıza baş etmeye çalışıyor olabilirsiniz. Tüm bunlar da normalde hareketlerine, yaptıklarına kızmayacağınız çocuğunuza kızmanıza hatta şiddet uygulamanıza dahi neden olabilir.

    Oysa; üzerine titrediğiniz ”ona bir şey olursa, ben yaşayamam” dediğiniz, canınızdan çok sevdiğinizi düşündüğünüz evladınıza en büyük zararı siz veriyor olabilirsiniz. Çünkü şiddetin yol açtığı psikolojik sorunlar kalıcıdır ve kişi bunun hemen farkına varıp aşamayacağı için de yıpratıcıdır. Şiddet bir tek fiziksel olmamaktadır. Geniş çaplı olarak şiddeti şöyle tanımlayabilirim; birinin bir başkasını; duygusal, fiziksel, cinsel istismara maruz bırakması, sosyal olarak izole etmesi, maddi açıdan kontrol etmesi ya da yoksun bırakması gibi davranışlarda şiddete girmektedir. Yani ”ben çocuğuma fiziksel olarak hiçbir şey yapmıyorum; sadece ceza veririm; harçlığını kısıtlarım” gibi kontrolü kendinizde hissettiğiniz ve karşı tarafı sınırlandırdığınız durumlar da şiddet başlığı altındadır.

    Yapılan en büyük düşünce hatalarından biri; ”çocuktur nasılsa unutur ya da çocuktur anlamaz!” düşüncesidir. Oysa bu doğru değildir; yani çocuk şiddeti anlar da, unutmaz da ve bundan ciddi anlamda etkilenir ve yıpranır. Yapılan araştırmalarda şiddete tanık olmak dahi çocukları etkilerken; kendileri maruz kaldığında etkilenmemeleri gibi bir şey mümkün değildir. Şiddet gören çocukta duygusal ve davranışsal sorunlar oluşur; bunların bazıları fark edilir, bazıları ise fark edilmeden kişinin yaşamını büyük ölçüde etkiler. Genellikle çocuklardaki duygusal zarar; ergenlik ya da ebeveynlikte ortaya çıkar. Yani aynı davranışlar bir başkasına yansıtabileceği bir ortam bulduğunda. Çocuk şiddeti ebeveynlerden öğrenmektedir. Çünkü anne-baba çocuk için rol modeldir. Sınıf içerisinde de evde maruz kaldığı şiddeti arkadaşlarına yansıtması da doğaldır. Çünkü bir zorlukla karşılaştığında problem çözme beceresi olarak şiddeti aileden görmüştür. Ancak anne-baba bir zorlukla karşılaştığında, zorlu koşullar altındayken sorun odaklı olmak yerine çözüm odaklı olsa; çocuk da bu beceriyi edinecektir.

    Şiddet görmek çocukta ne gibi sıkıntılara yol açabilir? Çocuklarda şiddete bağlı depresyon olabilir; kilo artışının gelişim dönemine göre sağlıklı şekilde olmayışı görülebilir. Genellikle şiddet gören çocuğun üzgün bir ifadesi vardır. Halüsinasyonlar görebilirler; içine kapanma gerçekleşebilir ve somatik-bedensel yakınmalar oluşabilir.

    Bunlar dışında şiddet gören çocukta; korku, kaygı, asabi olma, uyku problemleri, davranışsal ve gelişimsel gerilme, fiziksel şikayet, düşük benlik saygısı, güven problemi, uyum sorunu, ders başarısızlığı, dikkat eksikliği iletişim problemi, asosyal kişilik de ortaya çıkabilir.

    Ebeveynler çocuklarına nasıl davranmalıdır? Her şeyden önce ebeveynler çocuklarına destek olmalıdır. Çünkü çocuk hata yapmasa da yapsa da güvenebileceği ebeveynleri olduğunu biliyorsa rahatlıkla kendi becerilerini ortaya çıkaracaktır. Çocuklarınıza temas etmeyi ihmal etmemelisiniz; sarılmayı unutmayın. Onlara zaman ayırın. Olumlu davranışlarını pekiştirin ama olumsuzları ceza vererek ortadan kaldırmaya çalışmayın. Çünkü herkes hata yapabilir ve hatasını kabullenip ilerleyen kişi daha başarılı adımlar atabilir.