Etiket: Çocuk

  • Sosyal fobi !..

    Sosyal fobi ya da sosyal anksiyete bozukluğu, toplum içinde konuşma, yemek yeme gibi genel olarak hemen tüm sosyal ortamlardan kaçınma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Sosyal fobinin başlıca özelliği, utanç duyulabilecek toplumsal bir durumdan ya da bir eylemin gerçekleştiği durumlardan belirgin ve sürekli bir korku duymadır.

    Sosyal fobide kişinin başlıca korkusu başkalarının yanında küçük düşeceği, sıkıntı ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağı ile ilgilidir. Bu kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmalarını gerektiren ya da bir eylemi başkaları yanında yerine getirmeleri gereken durumlardan korkarlar ve bunlardan olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Çocuk ve ergenlerde görülen belirtiler sıklıkla, sınıfta başkalarının önünde konuşma ya da tahtaya yazı yazma, öğretmen ya da karşı cinsiyetten arkadaşlarla konuşma, okul tuvaletini kullanma, toplu halde yemek yeme ile ilgilidir. Aslında sosyal fobili kişiler başkaları ile iletişime geçmeye can atarlar fakat başkaları tarafından itici, aptal veya can sıkıcı bulunulma korkusu nedeniyle sosyal ortamlardan kaçınırlar. Sosyal fobi çocuklarda görülen okul reddinin yaygın bir sebebidir. Okulu erken bırakmaya neden olan anksiyete bozuklukları içinde ise en sık görülen nedendir.

    Çocuk ve ergenlerde görülen sosyal fobinin klinik özellikleri erişkinlere benzemektedir. Ancak çocuklarda ağlama, kaçınma ve somatik yakınmalar gibi belirtiler kliniğe daha sık eşlik etmektedir. Çocukların sosyal fobideki korkuyu erişkinlerdeki gibi aşırı ya da mantıksız olarak algılamayabilecekleri belirtilmektedir.

    Araştırmalar sosyal fobisi olan çocukların yaşıtlarına göre kişilerarası ilişkilerde daha beceriksiz olduğunu göstermiştir. Yaşıt ilişkilerindeki güçlükler sosyalleşme probleminde bir risk faktörü olarak tanımlanmıştır. Bunun yanında çocuğun yaşıtlarıyla etkileşimde yaşadığı olumsuz deneyimler ya da travmalar da sosyal korkularını artırabilmektedir.

  • Öğrenme bozuklukları

    Öğrenme, insanın doğduğu günden ölünceye kadar devam eden, gelişim düzeyine ve bireysel özelliklerine göre gerçekleşen kapsamlı ve karmaşık süreçler zinciridir.Öğrenme Bozuklukları, normal zihinsel gelişim olmasına karşın, okuma-yazma, aritmetik ve diğer akademik işlevlerde ortaya çıkan yapısal ve gelişimsel sorunları tanımlar. Öğrenme bozukluğu genel bir terimdir ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik becerilerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli zorluklarla kendini gösteren bir bozukluk grubudur. Bu bozukluk grubu için Öğrenme Güçlüğü ya da Özgül ÖğrenmeGüçlüğü gibi adlar da kullanılmaktadır. Literatürdeki çeşitli tanımlardan yola çıkarak öğrenme bozukluğu; “Normal ya da normalin üstünde zekaya sahip olan (IQ>85), primer psişik bir hastalığı, belirgin bir beyin patolojisi, duygusal özrü olmayan fakat dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik becerilerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlükleri olan, kendini ifade etme, sosyal algılama ve etkileşim sorunları olan, standart eğitime rağmen yaşına ve zekasına uygun başarı gösteremeyen bireylerdeki durum“ olarak tanımlanabilir. Öğrenme bozukluklarını dört başlık altında sınıflandırmaktadır:

    1a. Okuma bozukluğu (disleksi),

    1b. Matematik bozukluğu (diskalkuli),

    1c. Yazılı anlatım bozukluğu (disgrafi)

    1d. Başka türlü adlandırılamayan öğrenme bozukluğu

    Öğrenme bozukluklarının bu türleri bir arada olduğu gibi tek başlarına da görülebilmektedir. Öğrenme bozuklukları içerisinde en sık görülen alt grup ise “disleksi” olarak da adlandırılan “okuma bozukluğu”dur.

    Bu bozuklukların bireyin yapısıyla ilgili olduğu ve merkezi sinir sistemindeki işleyiş bozukluğuna bağlı olduğu üzerinde durulmaktadır. Öğrenme bozukluğu öğrenmeyle ilişkili bir sorun olarak tanıtılmakla birlikte; gördüğümüz, duyduğumuz ya da dokunduğumuz, tanımaya çalıştığımız şeylerin algılanmasıyla ya da işlenmesiyle ilgili bir sorun olarak yaşanmaktadır.Bu durum bir zeka sorunu değildir; çok kapsamlı, heterojen bir gruptur ve gelişimsel bozukluklardan beyin hasarına kadar çeşitli nedenlerden kaynaklanan öğrenme sorunlarını ve akademik başarısızlıkları içinde barındırmaktadır. Her öğrenme güçlüğü gösteren çocuk bir diğerinden farklıdır ve farklı yaklaşım gerektirir.

    Öğrenme bozukluğu tanısı aynı yaş ve zeka düzeyindeki çocuklarla karşılaştırıldığında beklenenin altında okuma, yazma ya da matematik becerilerinin gözlenmesi ile konulur. Zeka düzeyinin normal ya da üzerinde olması gerektiğinden, kapsamlı bir öykü ve ruhsal muayene ardından standart bir zeka testinin uygulanması (WISC-R) tanının başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

    Öğrenme bozukluğu gösteren çocuklar, birbirinden çok farklı klinik özellikler gösterebilmektedirler, ancak tümünde gözlenebilen ortak özelliklerden birisi, çalışma becerilerini kullanma becerilerindeki sınırlılıktır.

    Okuma Bozukluğu: Okuma bozukluğunda, kişinin kronolojik yaşı, zeka düzeyi ve aldığı eğitim göz önüne alındığında okuma başarısı, beklenenin önemli derecede altındadır. Okumayı sökmede gecikirler, okuduklarını anlamakta zorlanırlar. Okumada yanlışlıklar, okuma hızında yavaşlık, sesleri okumakta ve bazı harfleri öğrenmede güçlük, hecelemede ve harflere ayırmada zorluk, yanlış sözcük kullanma ve sözcük-hece atlamaları olmaktadır. Okuma bozukluğu olan çocuklarda şekil-zemin algısında bozukluk olabilir. Bu sorun, bir bütünün önemli olan bir parçasına odaklaşmada zorluklara neden olur. Okuma söz dizilerine odaklaşmayı, soldan sağa ve satır satır izlemeyi gerektirir. Bu alanda sorunu olan çocuklar okumada satır atlama, satır tekrarlama, sözcük atlama türünden hatalar yaparlar.

    Matematik Bozukluğu:

    Matematik bozukluğunda, kişinin kronolojik yaşı, zeka düzeyi ve yaşına göre aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, matematik becerisi, beklenenin önemli ölçüde altındadır. Matematikte güçlükler, çarpım tablosunu öğrenememe, sembolleri karıştırma, toplamaya soldan başlama şeklinde görülür. Bu çocuklar, işlem yapmakta zorlanırlar, işlem yaparken yavaştırlar, sayı ve sembol kavramını algılamakta sorun yaşarlar. Problemi çözerken bağlantıları kurmakta zorlanırlar. Bu duruma eşlik eden sorunlar olsa bile matematik becerisi sorunları çok daha fazladır.

    Yazılı Anlatım Bozukluğu:

    Yazılı anlatım bozukluğunda ise; yazma becerileri, ölçülen zeka düzeyi, alınan eğitim göz önünde tutularak beklenenin önemli ölçüde altındadır. El yazısı yaşıtlarına oranla okunaksızdır ve yaşıtlarına göre daha yavaş yazdığı görülmektedir. Çocuk gördüğü şeyin şekil ve pozisyonunu algılamada güçlük çekebilir. En çok karıştırılan harfler b-d, z-s, m-n, g-k, l-r-n, g-ğ-y, f-v, d-t ve noktalı harflerdir. Harfleri ters ya da dönmüş olarak algılayabilir. Örneğin; b-p,3-5,6-9,p-b gibi harf ve rakamları ters çevirir. Sözcükleri ters çevirebilir, koç-çok, ev-ve gibi. Bu güçlükler çocuk okula başladığında fark edilir. Okul öncesinde şekil-pozisyon algılama olgunluğu henüz yerleşmemiş olabilir. İkinci sınıfın birinci döneminden itibaren bu sorunların görülmemesi gerekir.

  • Çocukta konuşma bozukluğu (kekemelik)

    Çocukluk çağında çok görülen kekemelik konuşma ritminde görülen bir hastalıktır. Konuşmanın akıcılığı bozulur. Sesleri uzatır, tekrarlar. Konuşurken hata yapma korkusu endişesi artar. Konuşma ya başlatılamaz yada sesler tekrarlanır uzatılır.

    Genelde 3-5 yaşları arasında başlar. Genelde geçicidir ve bir senede düzelir. Buna geçici kekemelik denir. Düzelmezse kronik kekemelik oluşur. Hastalık süresinde bazen konuşmanın düzeldiği dönemler olur fakat sonra tekrarlama eğilimi vardır. Kekemeliği olan çocuklarda genelde aileler konuşmayı uyararak düzeltmeye çalışırlar. Bu çocuğun konuşurken endişesini arttırır. Bu yüzden konuşmasını sonuna kadar düzeltmeden dinlemek gerekir.

    Çocuk ve genç için çok zor bir süreçtir. Nedensiz başlayabilir veya bazı stresli yaşam olaylarıyla ilişkilidir. Çocuk bir süre sonra konuşmak istemediğinden yaşamını ve ilişkilerini bozabilir. Kekemeliğe bağlı depresyon anksiyete gibi hastalıklar gelişebilir.

    Arkadaşlarıyla ya da sınıf içinde kalkıp soru cevaplamadan kaçınmaya başlar. Çocuk özgüvenini kaybeder. Üç- beş yaşlarında görülen bazı kekemelik türleri gelip geçici olabilir. Fakat bir kısmı uzun sürebilir. Bu durumlarda konuşma terapisi ile birlikte psikiyatrik destekte gereklidir. Kekemelik olan çocukların bazılarının ailelerinde de konuşma bozukluğu görülebilir. Bu çocuklarda okula gitmek istemeyecek kadar etkisi olabilir. Bu çocukların sosyal korkularını azaltıp konuşmasını düzeltmeye çalışmalıdır. Çevrenin eleştirel bakışlarından rahatsız olurlar bu yüzden konuşmasını kesmeden dinleyerek destek olmak önemlidir. Bazen çocuklar için bu durum çok yorucu olabilir. Ailelerde bazen ümitsizliğe kapılırlar. Destekleyici tedaviler bu durumlarda aileye de gerekebilir. Anne baba eğitimi şarttır. Kaygılı çocuklarda ve ya kaygısının artacağı durumlarda kekemelik artar. Bu yüzden evde daha rahat konuşurken sınıf ortamında konuşma daha da bozulabilir.

    Tedavide konuşma terapisi ile beraber eşlik eden anksiyete ve depresyon gibi hastalıklar varsa tedavi edilir. Sosyalleşmesi ve akranlar arasındaki sorunları düzeltilmeye çalışılır.

  • Çocuklar depresyona girermi?

    ÇOCUKLAR DEPRESYONA GİRERMİ

    Çoğu kişi çocukların hiçbir derdi olmayacağını, depresyona girmeyeceğini düşünür. Çocukların günlük yaşadığı sorunları şımarıklığa yaramazlığa verebilir. Çocuk Psikiyatrisine gelen vakaların önemli bir kısmı çocukluk depresyonu yaşayan vakalardır. Çocukluk depresyonu yaşayan çocuklar çocuk psikiyatrisine başvurduklarında erişkin insandan farklı belirtiler gösterirler.

    Erişkin bir kişide, depresyonda genelde içe kapanma, halsizlik, yavaşlama şikayetleri olur. Çocukta ise daha fazla huysuzluk, sinirlilik, o güne kadar göstermediği davranışlar, okulda uyumsuzluk, arkadaş ilişkilerinde bozulma, ders başarısında düşme gibi belirtiler olabilir. Bu belirtiler çocuk psikiyatrisine gelen diğer vakalarda da sıklıkla görüldüğü için çocuk depresyonunu iyi ayırmak gerekir. Örneğin okul başarısızlığı ve derslerle ilgilenmeme dikkat eksikliği bozukluğunda da görülür; ama farkı dikkat eksikliğinde eskiden beri ders dinlememe ve ders çalışmama vardır. Çocukluk depresyonun da ise çocukta depresyonun başladığı dönemden sonra bu belirtiler çıkar. Keza davranım bozukluğu olan çocuklarda arkadaş ve toplumla ilişkileri önceden beri bozuktur.

    Çocukluk depresyonunda nedenler çok çeşitli olabilir.

    Çocuk psikiyatrisine gelen vakalarda çocuk depresyonu yapacak nedenler sıklıkla görülebildiği gibi nedensizde olabilir. Çocuklar erişkinlerin etkilenmeyeceği çoğu şeyden etkilenebilir. Akranlarıyla kavga , darılma, evde anne baba sorunları, boşanmalar gibi. Ufak bir oyuncağını kaybetse bile depresif belirtiler görülebilir. Ayrıca neden yokken de biranda çocukluk depresyonu yaşayabilir. Aileler çocuklarında ki davranış değişikliklerini iyi takip etmeli. Özellikle öfke artışı, önceden zevk aldığı oyunlardan zevk almama, uyku değişiklikleri, her zamankinden fazla mızmızlık, kilo alamama durumlarında çocuk psikiyatristlerini ziyaret etmelidirler. Okulda da öğretmen davranış değişikliklerini gözlemeli, ders başarısı düşmelerini ebeveynlere not etmelidir.

    Çocuk depresyonunda ailelerin davranış sorunlarını sert yöntemlerle düzeltmeye çalışması sorunu derinleştirecektir. Çocukta zaten olan özgüven problemlerini ve sevilmiyor algısını arttırıp depresyon seviyesini yükseltecektir. Ailelerin bu konuda uyanık olması gerekir. Çocukluk depresyonu düşündükleri çocuklarını depresyonları artmadan profesyonellere götürmelidirler. Ayrıca her zamankinden daha fazla sevgilerini göstermelilerdir ki çocuğun buna ihtiyacı vardır.

  • Şehirli çocuklar

    Son yüzyılda sanayi ve teknoloji devrimiyle insanların yaşam şekilleri de adeta bir devrim niteliğinde bir değişime uğramış ve sonucunda sosyolojik bir kargaşaya neden olmuştur. Avrupa ülkelerinde bu dönüşüm çok daha önce başlamıştır. Türkiye gibi ülkelerde ise hala sürmektedir.

    Özellikle altmışlar ve yetmişlerden sonra köylerden kentlere bir akın olmuştur. Köyde geleneksel aile modelleri şehirde değiştiği gibi çeşitli yerlerden gelen insanlar arasında aynı mahallelerde kültürel çatışmalar başlamış ve halen devam etmektedir. Bir örnek verecek olursak aynı okulda okuyan çocuğunun arkadaşının ailesi için, “Bizim gibi değil onlar “ diyerek arkadaşlık etmesini istemeyen birçok aile görmekteyiz.

    Köy ve mahalle ortamında bir çocuk, kalabalık çocuk gruplarında büyür. Öğrenmesi gereken çoğu şeyi bu grupta öğrenir. Ayrıca aileler geniştir. Aile dede büyükanne amcalar kuzenler bir kalabalık halinde beraber yaşarlar. Yeni anne baba olanlar çocuğun yetiştirilmesinde yalnız değildir. Ayrıca ailenin eskiden birikmiş çocuk yetiştirme geleneği vardır. Güvenli bir aile ortamıdır ve kimse çok fazla gelecek kaygısı yaşamaz.

    Şehre gelen bu aileler birlikteliklerini sürdürmek kaydı ile aynı apartmanlara yerleşmiştir. Sonuç; Aile apartmanı… Ancak çevresinde artık farklı insanlar vardır. Yavaş yavaş bu aileler çözülmüş ve çekirdek aileye dönüş olmuştur. Ayrıca çocuk sayısı azalmış çocuklar evlerde yalnız büyümeye mahkum olmuşlardır.

    Evde yalnız büyütülen ve anne baba tecrübesi olmayan bu ebeveynler nasıl bir çocuk büyüteceklerini bilemezler. Çocuğa sınırlarını öğreten kalabalık bir çocuk grubu yoktur artık. Bu durumda çocuklar sınırlarını bilmeyen şımarık çocuklar olmuşlardır. Devamlı isteyen hiçbir şey için bedel ödemeyen çocuklar okul döneminde akranlarıyla sorunları başlamıştır. Yalnız içe kapanık çocuklar bu dönemde artmıştır.

    Apartman çocuğu kavramı da bu dönemde çıkmıştır. Eski Türk filmlerinde kırılgan, kendini koruyamayan, anne baba kuzusu diğer çocukların dalga geçtikleri bir çocuk modelidir.

    Bu durumun aşılması için anaokulları açılmaya başlamıştır. Ana okulları çocukların birazda olsa sosyalleştiği bir alan olmuştur. Bazı hırslı ana babalar bu anaokullarını ilkokul gibi algılayıp her türlü bilgiyi öğretmeye çalışıp çocuğu okuldan soğutmuşlardır. Aslen çocuğun sosyalleşmesi ve oynaması için yapılmış sosyal eğitim alanlarıdır. Yine de çocuk biraz olsun apartmandan çıkmıştır.

    Yine şehirlerde çalışan anne babanın, çocuklara ayıracak çok vakti olmayınca tv ve bilgisayar karşısında dekor gibi duran çocuklar ortaya çıkmıştır. Hatta bazı anne babalar çocuklarının bilgisayar oyun yetenekleriyle övünür olmuştur.. Ama bu çocuklar hızla bilgisayar bağımlısı olmuştur. Dersten ve sosyal hayattan soğumuşlardır. Bu nedenle okulunu bırakan birçok çocuk olmuştur.

    Yine şehirde ailelerin çocuklarından beklentileri artmıştır. Köyde büyüyen çocukların ne olacağı, ne zaman aile kuracakları nasıl yaşayacakları belliydi. Hepsi çiftçi ya da zanaatkar olurdu. Şimdi yaşam tarzları, parasal durumları insanlar arasında çok fark etmeye başlamıştı. Ailelerde çocuklarına güzel paralı bir gelecek sağlamak için iyi okullarda okutmaya çalışacaklardır. Buda çocuklarda okul baskısı yaratmıştır. Aileler adeta çocuklarının okul başarısı üzerinden kendi aralarında yarışmaya başlamışlardır. Ağır sınav şartları ve aile baskısı isyankar bir çocuk grubu yaratmıştır.

    Çocuklarının yeteneklerini fark etmeyen aileler kapasitelerinin üstünde taleplerle çocukları bunaltmıştır. Bu yüzden çocukların yeteneklerini iyi ölçüp buna göre aileyi ve okulu yönlendirmek gerekir.

    Bütün bunlara bakacak olursak şehirde çocuk yetiştirmede eksik olan şey anne baba eğitimidir. Anne babaların kendilerini bu konuda iyi eğitebilmesi için yardım almaları gerekmektedir. Ayrıca okullarda çocukların sadece öğretimini değil sosyal ve psikolojik gelişimlerini de önemsemeleri gerekir. Bu çocukların ilerde güçlü psikolojik olarak sağlıklı bireyler olarak yetişmesini sağlayacaktır.

  • Özgüven Eksikliğinin Sebepleri ve Özgüven Eksikliği Tedavisi

    Özgüven Eksikliğinin Sebepleri ve Özgüven Eksikliği Tedavisi

    Özgüven (Benlik Saygısı) kişinin kendiyle ilgili yaptığı değerlendirme sonrasında kendinden memnun olup olmaması, kendini bedensel ve psikolojik olarak yeterli, güçlü, önemli, başarılı sağlam bulup bulmamasıyla, kendisini nasıl bulduğuyla ilgili bir kavramdır. Kişinin kendinden hoşnut olması benlik saygısının ve özgüvenin yüksek olduğunun göstergesidir. Kişinin sahip olduğu özgüven hem kendi iç dünyasında hem kişiler arası ilişkilerde hem de iş hayatında büyük önem taşır. Benlik saygısı (özgüven) kişinin diğer insanlarla nasıl ilişkiler kuracağını, ilişki içinde ki pozisyon ve gücünü belirlemede ki en önemli psikolojik özelliktir. Bir kişinin özgüveninin olmaması diye bir şey söz konusu değildir. Yalnızca düşük ve yüksek özgüvene sahip olmak olarak tanımlanan durum vardır.

    ÖZGÜVEN DUYGUSU NASIL OLUŞUR?

    Doğduğumuz andan itibaren bilinçli ya da bilinçsizce bazı davranışlar sergileriz ve her davranışımıza karşı çevrede ki insanlardan özellikle ailemiz tarafından geribildirimler alırız. Diğer insanlar bizim için birer ayna görevi görürler. Büyüme evresi boyunca çocuk, yaptığı her davranışa karşı çevreden aldığı tepkileri değerlendirir ve yaptığı şeyin ve iyi ya da kötü olduğuna dair bir sonuca ulaşır. Çocuk bir davranış sergiledikten sonra çevresinde ki insanlar ona gülümsüyorlarsa, takdir ediyorlarsa, saygı ve sevgi gösteriyorlarsa, yaptığı davranışı onaylayıp, beğeniyorlarsa çocuk iyi bir şey başardığını ve kendisinin iyi şeyler yapan ve başaran biri olduğu hissini yaşayacak, kendisinin değerli ve yeterli olduğuna dair bir inanç geliştirecektir. Ancak bunun aksine çocuk bir davranış sergilediğinde çevresinde ki insanlar ona sürekli kızıp, bağırıp eleştiriyorlarsa hatta çocuğu yaptığı şeyler için cezalandırıyorlarsa çocuk kötü, yetersiz biri olduğu hissine kapılacak ve kendisinin yetersiz beceriksiz hatta cezalandırılmayı hak eden biri olduğuna inanmaya başlayacaktır. Örneğin yaptığı resmi babasına gösterip ‘’baba bak resmim nasıl olmuş’’ diye soran bir çocuğa babasının çok güzel olmuş demesi durumunda çocuk başarılı ve yetenekli biri olduğunu düşünecektir. Ya da tam tersi güzel olmamış hatta abin senden daha güzel resim yapıyor şeklinde bir karşılaştırmaya maruz kalması durumunda çocuk kendini yetersiz ve diğerlerinden daha aşağı görecektir. Böyle durumların birçok kez tekrarlanması yoluyla çocuk kendini yetersiz görmeye başlayacak ve başka şeyler yapmaktan uzak durmaya duracak, yanlış yapma ve eleştirilme korkusuyla kendini değersiz hissettirecektir.

    Çocukluk döneminde duygusal, cinsel ya da fiziksel olarak istismara uğrayan, duygusal ve fiziksel ihtiyaçları yeterli düzeyde giderilmeyen, ailesinin beklentileri yüksek olan, sık sık hastalanan ya da kronik sağlık sorunları yaşayan bireylerin benlik saygıları daha düşük olmaktadır.

    Eleştirilen, yaptığı olumlu şeyler değersizleştirilen ya da görmezden gelinen, sık cezalandırılan, davranışları konusunda engellenen kişilerin özgüvenleri daha düşük olmaktadır.

    Özgüven kişinin bir şeyler yapmaya çalışıp başarı duygusu yaşamasıyla gelişebilen bir durumdur. Bazı ebeveynler çocuklarına kötü davranmazlar ama aşırı koruyucu davranışlar sergileyerek her şeyi çocuğun yerine yapmaya kalkarlar. Kendi başına hiç bir şey yapmayan çocuğun, zorlukları aşıp başarma duygusunu yaşayamadığı için ya özgüveni daha az olacaktır ya da altı boş bir özgüven duygusu yaşayacaktır. Altı boş özgüven duygusuna sahip bireyler büyüyüp sosyal hayata ya da iş hayatına atıldıklarında ciddi anlamda zorluk yaşamakta ve çevrelerinden yoğun bir yardım istemektedirler. Bu tip durumlarda bağımlı kişilik özellikleri de sıkça gözlemlenmektedir.

    İDEAL BENLİK ve GERÇEK BENLİK ARASINDA Kİ FARK

    Herkesin kafasında (iç dünyasında) yarattığı ideal bir benlik ve diğerleri tarafından koşulsuzca sevilme isteği vardır. Büyüme sürecinde çocuk doğal haliyle davrandığında çevresinde ki kişilerin olumsuz tepki vermesi durumunda kendi doğal davranışından uzaklaşarak sevgi ve ilgi kazanmak için çevrenin istediği şekilde davranmaya başlar. Ancak bu durumda kişi kendi gerçek duygu, istek ve davranışlarını bastırdığı için ‘’ben olmayan’’ bir benlik yaratır. Ortaya konan (diğer insanlara gösterilen) benlikle, ideal benlik arasında ki fark büyüdükçe kişi mutsuzlaşır. Bu bireyler depresyona, sosyal fobi gibi kaygı bozukluklarına, daha yatkındırlar.

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİNİN BELİRTİLERİ

    Karar almada zorlanma.

    Sıkça başkalarına ihtiyaç duyma.

    Kendi adlarına risk alamama.

    İlişkilerde sınır koyamama.

    Diğerleri tarafından kullanılma, hayır diyememe.

    Sosyal ortamdan kaçınma, konuşma-sunum yapmaktan çekinme.

    Fikrini söyleyememe, söylerse onaylanmayacağı ya da küçük düşeceğine inanma.

    Utanç, suçluluk, sevilmeme hissi.

    Eleştirilere karşı hassas olma.

    Bazı depresyon belirtileri sergileme, karamsarlık.

    İçe kapanma, asosyal olma.

    Kendini yetersiz, başarısız, değersiz, beceriksiz olarak değerlendirme.

    Fiziksel görünüşünü beğenmeme.

    Olumlu başarılı yönlerini görmezden gelme.

    Olaylardan çabuk ve yüksek düzeyde olumsuz etkilenme, hızla umutsuzluğa kapılma.

    Diğer insanlar tarafında reddedileceğine, önemsenmediğine inanma.

    Düşük beklentilere sahip olma.

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ NASIL GİDERİLİR (ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ TEDAVİSİ)

    Benlik saygısı bireyin kişilik yapısıyla doğrudan ilişki bir özellik olduğu için geliştirilmesi için uzman bir müdahale gerekmektedir. Gerçek anlamda özgüven eksikliğinizi gidermek istiyorsanız. Uzman bir psikologdan destek almanız gerekmektedir. Özgüven eksikliğini gidermek ya da özgüveninizi arttırmak için uygulanan bir çok farklı psikoterapi yöntemi bulunmaktadır. Bunlar arasında en öne çıkan iki terapi yaklaşımı bilişsel davranışçı psikoterapi ve dinamik yönelimli psikoterapidir.

    Bilişsel davranışçı psikoterapide kişinin dünyayı, kendini ve diğer insanları algılayış şekli yeniden ele alınarak kişinin olaylara daha rasyonel bakması hedeflenir. Bu sürecin ardından kişinin bu gününü etkileyen algılarının geçmişte nasıl oluştuğu ele alınarak geçmiş yaşam olaylarına müdahale edilmesi yoluyla benlik kavramı yeniden yapılandırılır. Dinamik psikoterapi yönteminde ise kişinin geçmişten bugüne yansıyan deneyimleri, tekrar eden davranış ve olay döngüleri yeniden ele alınarak düzenlenir.

    Bunun yanı sıra yaşam koçluğu, hipnoz, nlp gibi bilimsel temeli olmayan yöntemlerle özgüveninizi geliştirebileceğinizi yada daha yüksek özgüvenli biri olabileceğinizi söyleyen kişilerden uzak durmanızın önemli olduğunu belirtmek isterim.

    Son olarak özgüveni arttırmanın en etkili ve gerçekçi yolu psikolojik destek ve psikoterapi olsa da bazı küçük öneriler bu konuda yardımcı olabilir.

    Olumlu yanlarınızı keşfedin.

    Hayatta başardığınız şeylerin listesini yapın.

    Hayatta sizin için önemli olan şeyleri ve ulaşmak istediğiniz amaçları belirleyin ve ulaşma yollarını araştırın.

    Olumsuz iç konuşmalarınızı yakalayın ve pozitifleriyle değiştirin.

    Hedeflerinize ulaşmak için süreci küçük adımlara bölerek başlayın.

    Görünüşünüze, giyiminize dikkat edin.

    Unutmayın özgüveniniz arttıkça başarmayacaksınız, bir şeyler yaptıkça-başardıkça özgüveniniz artacak.

    Dik bir oturuşunuz olsun.

    Mükemmel olmaktan vazgeçin.

    Hobiler ve yeni arkadaşlar edinin

    Şikayetçi olmaktan ve kendinizi eleştirmekten vazgeçin.

    Size yönelik olumlu geri bildirimleri kabul edin.

    Sizi destekleyen kişilerle daha çok zaman geçirin

  • Çocuklarda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu

    İnsanlık tarihi boyunca haşarı çocuklar, sorumsuz, söz dinlemeyen çocuk ve gençler hep gündemde olmuştur. Uslu çocuklarla kıyaslanmışlardır. Çeşitli milletler kendilerince çözüm bulmaya çalışmış; bazen şiddetle, bazen hareketli görevler vererek, nasihatlerle bu çocuklar düzeltilmeye çalışılmıştır. Edebiyatta da bu konu çok işlenmiştir.

    Zaman içinde bu çocukların büyüdüğünde de bazı sorunlar yaşadığı farkedildi. Çabuk sıkılma, tembellik, sorumluluk alamama gibi… İnsanlığın aydınlanma süreci sonrası ve eğitimin gittikçe önemini arttırmasıyla çocuklarda olan bu sorun, okul hayatına da girmeye başladı. Daha önce herkesin okula gitmediği dönemlerde hiperaktif çocuklar sadece kendi köyünde evinde sorunlar yaratırken, uzun süreli dikkat verilmesi gereken okulların oluşmasıyla bir okul sorunu haline geldi. Bu nedenle son yüzyılda artık bir bozukluk olduğuna bilim çevresi karar vererek sorunu çözmek için araştırmalara başladılar.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu belirtileri genel olarak nelerdir: Ülkemizde artık halkımızın eğitime ilgisi artmıştır. Anne babalar çocuklarını okutup iyi ve kendilerine yeterli bireyler olmaları için maddi manevi bütün güçlerini harcamaktadırlar. Böyle bir ortamda eğitim çok önemli hale gelmiştir. Tabiki ardından bilgi kirliliğide bunu takip etmiştir. Bu durumdan dolayı hareketli ve ya dikkat problemi olan çocukların ayırt edilmesi çok önemli olmuştur, çünkü dikkat eksikliği yapan başka hastalıklar vardır. Örneğin; depresyon, günlük yaşam problemleri, okul uyumsuzlukları , çekingenlik , özgüven eksiklikleri, öğrenme bozuklukları , zeka problemleri ,travma, otizm gibi…

    Okuldan başlamadan önce de bebeklikten beri hiperaktif çocuklar çok hareketlidir ve anne çağırsa bile dikkatini verip anneye cevap vermezler. Yerlerinde duramazlar. Genelde bu çocuklar, uzun süre bir şeyle uğraşamazlar oyun oynarken bile oyundan oyuna atlarlar. Arkadaşlarıyla oyunu başlayıp bitiremez ve oyunu bozarlar.

    Çabuk sıkılma en büyük özellikleridir. Arkadaşlarına vurabilir, çabuk öfkelenebilirler. Kuralları sevmez ve uyamazlar. Anne babanın kurallarına karşı isyankardırlar. Bu sıkıntılar bazen anne babanın kurallar konusunda çok esnek olmasından da kaynaklanabilir. Özellikle tek çocuk , ailenin tek torunu olunca aşırı ödün vermekten bu çocuklar kural tanımaz olabilir. hiperaktiviteden farkı bu çocuklar genelde evde problemlidir. Okul kurallarına bir süre sonra uyabilir. Çünkü öğretmene nazı geçmeyeceğini bilirler.

    Okul çağına gelince Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarda en sıkıntılı dönem başlar. Çünkü bu yaşa kadar ailenin toleransıyla çocuk idare edilebilir. Okul çağında artık kurallı bir ortam olan okulda kurallara uyması gerekir ve sorumlulukları, dersleri olacaktır ki hiperaktif çocukların en fazla sıkıntı yaşadığı konulardır.

    Günümüzde gerçi özellikle büyük şehirlerde üç yaşından sonra kreş ana okuları na giden çocuklarda bu sorunlar erken göze batmaya başlar.

    Genelde kliniklere gelen vakalarda ilkokulun ilk üç senesinde sınıfta yerinde oturtulamayan, devamlı kıpır kıpır, yere bir şeyler düşürüp alan, devamlı kalkıp kalemini açan , sıkıldıkça arkadaşlarını dürten , ders sırsında konuşan, derste alakasız şeyler anlatan çocuklardır. Doğal olarak okuma yazma sırasında da geriden gelirler. Harfleri yanlış yazar, okurken kelimelerin sonlarını uydurur. Kısa sure ders çalıştırmak bile zordur. Beş on dakikalık ödev için ailelerin saatlerce çocuğu ikna etmeye çalıştıkları görülür. Anne baba çocuk ve öğretmen için çok zor bir süreçtir. Yemek yerken bile masada zor otururlar.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaşayan çocukların anne ve babalarına çocuklarının problemlerini söylemek öğretmen için de çok zordur. Özellikle özel okullarda okuyan çocuklarda ailelerin beklentilerinin yüksek olmasından dolayı, okul içinde bu problemin çözülmesi beklenir. Öğretmenler de zor durumda kalır, çünkü bu problem tıbbi tedavi olmadan çözülecek bir durum değildir.

    Beyinde ki dikkatle ilişkili bölgelerin bir bozukluğudur ve medikal tedavi şarttır. Ne kadar erken tedavi edilirse tedavi etkinliği o kadar yüksektir.

    Genelde öğretmenler bu durumu aileye anlatınca aileler öğretmeni ve eğitim sistemini suçlama eğilimi gösterirler. Kendileri problemi fark etmiş olsa bile başka kişilerden bunu duymak hoşlarına gitmez. O yüzden ailelere bilimsel gerçeklerle durumu anlatmakta büyük fayda vardır. Bunun bir yaramazlık olmadığını, çocuğun elinde olmayan bir durum olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca bu çocuklarda zeka problemi olmadığını bunun sadece dikkatle ilişkili olduğunu söylemeliyiz.

    Dikkat eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu erkek çocuklarda dört kat daha fazladır. Aynı ailede dikkat problemi olan kişiler varsa risk çocukta artar. Genelde dikkat eksikliği olan kız çocukları çok gözden kaçar, çünkü hareketlilik kız çocuklarında bir nebze azdır ve sınıf düzenini çok fazla bozmazlar. Bu nedenle öğretmenler hemen farketmezler. Kızlarda genelde sırada kıpır kıpırlık ve başka şeylerle meşgul olma, defterine bir şeyler çizme, resim yapma gibi ders harici uğraşlar olur. Ayrıca derste dalıp gitmeler hayal kurmalar olabilir. Yine yazarken okurken dikkatsizce hatalar olabilir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklar sınıfta en çok sıkılan çocuklardır. Zil çalınca sınıftan ilk önce onlar fırlar. Arada derste “öf püf” dediklerini duyabilirsiniz. arkadaşlarınında derste kendileriyle konuşmasını isterler. Başkaları derste bir şeyler yazarken onlar çok sıkılırlar. Bazen öğretmenlerin ceza olsun diye sınıf dışın çıkma cezası vermesi onlar için ödül gibidir. Zaten sıkılan çocuk dışarı çıkabilmiştir. Bazen bunu farkeden çocuk öğretmen kendini dersten atsın diye yaramazlık yapabilir.

    Bu çocuklarda görülen göz teması azlığı dikkatini size verememesindendir. Otizm gibi hastalıklarda olduğu üzere, hastalıktan kaynaklanan göz temassızlığı gibi değildir. Çocuk sıkıldığından sizi dinlemek istemez. Ama ilgisini çeken bir konuda sizi göz teması kurarak dinleyebilir. Devamlı başka şeyler düşündüğünden karşıdakini dinleyemez kafasında ki düşünceye yoğunlaşmaya çalışır.

    Tedavide muhakkak doktora götürmek gerekir. Doktor dışında okul, aile ve tedavi ekibinin beraber çalışması gerekir. İlk önce doktorun aile, öğretmen ve okulu bilgilendirme görevi vardır. Hastalığın nasıl bir hastalık olduğunu öğretmelidir. Böylece çocuğun elinde olmayarak yaptığı davranışları anlayışla karşılayabileceklerdir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların hepsi farklı kişiliklerdir. Hepsinin birbirinden farklı olan özellikleri vardır. Her çocukta ayrı ayrı problem davranışları tespit edip kişiye özel tedavi planlanmalıdır.

    Tedavinin ilk aşaması aile ve öğretmeni bilgilendirme dedik.

    İkinci aşamada çocuğun yaşına göre kendini hastalığı hakkında bilinçlendirerek davranışçı tedavilere başlanır. Bu bir terapi sürecidir aynı zamanda. Bilinçlendirme ardından davranış düzeltmeye geçilir. Çocuktan alınan geri bildirimlerle davranışlarını kontrolü konusunda aşama kaydetmesi sağlanır. Arkadaş ilişkileri, ders takibi, sokaktaki problemli davranışları tek tek çalışılmalıdır. Bu çocuklar genellikle ne konuda ve neden eleştirildiklerini anlamazlar bu da onların depresif olmasına neden olur. Bütün bu tedaviler ve eğitim yavaş ilerlemelidir. Bu esnada dikkat tedavileri dediğimiz çeşitli terapi yöntemleride kullanılabilir.

    Bu hastalığın beyinden kaynaklanan kimyasal nedenleri olduğu için çocuğun ihtiyacı olan ilaçlarında aşamalı başlaması gerekir. Bu tedaviyi hızlandıracaktır. Ayrıca ilerde bu hastalıktan doğan komplikasyon dediğimiz yeni hastalıkları engelleyecektir.

    Bu problemler okul başarısızlığından tutunda ergenlikte meydana gelen davranış sorunları, madde kullanımı , tembellik hali, hiçbir iş yapmamama isteği, arkadaş ilişkilerine problemler, toplumsal sorunlar ve suç işlemeye kadar gidebilir.

    Bu hastalığı olan bireyler ilerde iş ve sosyal hayatlarında başarısız olan bireylerdir. Evlilikleri, iş yaşamları sorunlu olabilir.

    Anlaşılacağı üzere erken teşhis Dikkat Eksikliğinde çok önemlidir Buda iyi bir gözlemden geçer. Bu nedenle toplumu bu konuda bilgilendirme önemlidir. Şüphelenilen çocuklar psikolojik muayeneden geçirilip bu konuda varsa problem tedavi edilmelidir. Bu hem çocuğun hayat kalitesini düzeltecek hem de anne babanın çocukla olan sorunlarını azaltacaktır.

  • Şehirli gençler

    Şehirli gençler; gelişen teknoloji, erken yaşta cinsel ilişki, uyuşturucu, internetten dünyaya açılma, fazla özgürlük ve bunun getirdiği yalnızlık, gençler bu ikilemler arasında şehirde bir savaş veriyorlar.

    Bu çelişkiler arasında aileler çocuklarını nasıl yetiştirecekleri konusunda endişe içindeler. Önceden çocukken olan hakimiyetleri ergenlik yaşında artık yavaş yavaş kaybolmakta çevresel etkilerin baskısı gitgide artmaktadır. Anne babanın öğretileri çevre ve internet bilgileriyle gitgide inandırıcılığını yitirmekte. Bu duruma çözüm bulmakta aile için çok zor.

    Aileler ipleri ellerinde tutmak istiyorlar fakat yapamıyorlar. Anne babaların kendi yetiştikleri çevrede mutlak bir aile ve mahalle hakimiyeti varken günümüzde bu neredeyse imkansız durumdadır. Eskiye göre gençler daha cesaretli ve her şeyi denemek istiyorlar.

    Ailelerin en büyük yanılgısı gençleri korkutarak kendilerince zararlı alışkanlıklardan uzak tutmaya çalışmaktır. Gençler çevre ve internetten edindikleri bilgilerle bu korkularını kolaylıkla aşmaktadırlar. Bunun sonucu olarak aileler inandırıcılığını kaybetmektedir. Yani gençler artık içeceğine ilaç koyarlar deyince çok korkmamaktalar.

    Peki aile ne yapması gerekir. Gençlerle normal insanlar gibi hiçbir şeyi saklamadan konuşmalıdır. Olayın risklerini gencin fikirlerini alarak konuşmalıdır. Gençler bu tür maddelerin tehlikelerini bile bile kullanırlar. Bu yüzden korkutmak çok işe yaramaz. Genel olarak korumacı değil kendi sorumluluklarını kendine verdiğimiz, fikirlerine değer verilen çocuklar, genç yaşlarda çok sorun yaşamazlar. Madde kullanımı konusunda da kendini korumayı bilecektir. Tabi çeşitli psikiyatrik hastalıklarda hastalığın tedavisini de yapmak gerekir.

    Geleneksel ailelerde yetişmiş gençler farklı çevrelerde daha modern ailelerin gençleriyle karşılaşınca bu etkileşimden doğan sorunlar yaşayabilir. En bariz örneği geleneksel bir aileden genç bir kızın sevgilisi olması hoş karşılanmaz, ailesi tarafından bu konuda baskı görür.. Bazen özgürlükleri kısıtlanır , bu yüzden okuldan alınan gençler bile olur.

    Daha modern ailelerde bu sorun olarak yaşanmayabilir. Bu kültürel geçiş döneminde ailelerin eli kolu bağlıdır. Gençlere verilen kötü arkadaş öğütleri çok işe yaramaz aksine daha fazla arkadaşlarına bağlanırlar. Bu sorunlar sadece bizim ülkemize özgü değil bütün şehirleşen toplumların özelliğidir. Şehirlerin büyümesi ile ailelerin gençler üzerindeki otoritesi azalmaya başlamış. Gençler daha dik kafalı olmuşlardır. Buda aileleri daha endişeli hale getirmiştir.

    Şehirler büyüdükçe gençleri kontrol etmek zorlaşmıştır. Aileler çocukluk dönemlerinde ilerinin gençlerini çeşitli hobilere , olumlu alışkanlıklara, spora yönlendirmelidir. Ergenlik döneminin getirdiği boşluk ve kimlik arayışını bunlarla doldurması sağlanabilir. Anne babanın artık ergene bir çocuk gibi değil, bir birey gibi davranması gerekir.

    Ergenlik döneminde gençler radikal fikirlere kayabilir. Buda tamiri imkansız problemlere neden olabilir. Tahmin edilebileceği gibi kişilikleri oluşurken bu radikal örgüt ve düşünceler kişiliklerinde ki boşlukları dolduracaktır. Dünyanın çeşitli yerlerinde aşırı radikal örgütlerin eleman topladığı ülkelere bakarsak gençlerinin hep arayış içinde olduğunu görürsünüz.

    Bu örgütlerdeki gençler bireyselleşememiş kişilerdir, bu eksiklerini bir örgütün altında daha ulu değerler için mücadele ederek kapatmaya çalışırlar.

    Yeni şehirli aile modelinde köyde kasabada olan geniş aile modelleri yoktur artık. Anne baba bir nevi yalnızdır. Bu nedenle toplumun eğitim ve öğretim mekanizmaları çalışması gerekir. Özellikle anne baba eğitimleri devletin yapması gereken bir görev olmalıdır. Okulların artık öğretim dışında çocukların eğitiminden de sorumlu olmalıdırlar. Bizim ülkemizde okullar ne yazık ki bu konuda kendilerini çok sorumlu hissetmezler. Aileler ve okullar çocukların okul başarısına kitlenmiş dururdadırlar. Okullarda psikolojik problem ya da uyumsuzluk yaşayan gençleri tespit etmek için güçlü rehberlik servisleri şarttır. Ayrıca öğretmenler bu konularda devamlı mesleki eğitim görmeleri gerekir.

    İyi bir toplum iyi yetiştirilmiş gençlerden geçer. Bu nedenle gençlerin yetiştirilmesi bütün toplumun ortak görevi olduğu bilinmesi gerekir. İlerdeki toplumsal sorunları önlemenin en kolay yoludur.

  • Çocuğum yemek yemiyor ne yapmalıyım?

    Ebeveyn olarak çocuklarımızın en güzel şekilde beslenmesini, sağlıklı büyümelerini arzu etmemiz en doğal hakkımız. Bazı çocuklar, doğuştan iştahlı oluyor, bazıları ise iştahsız oluyorlar ne yazık ki…

    İştahsız çocuklarla ilgili olarak ebeveynlerin, özellikle de annelerin ciddi şekilde yetersizlik duygusu yaşadıklarını görmekteyiz. Hatta bu durumu takıntı haline getiren anneler de mevcut.

    Bu yazımda beslemeyle ilgili tutum hataları arasından en sık karşılaştığımız örneklerden bahsetmek istiyorum.

    Bazı ailelerde iştahı çok fazla olmayan çocuğa yemek yemesi için aşırı baskı yapıldığını görmekteyiz. Bu gibi durumlarda, “hayat, adeta tabaktaki yemeğin tam olarak bitmesinden ibaretmiş” gibi yaşanıyor. Elinde yemek kâsesiyle çocuğun peşinden koşan ve ona yemesi için adeta yalvaran bir anne ve/veya bakıcı tablosu nadir değil ne yazık ki. Bu tarzın hiç de uygun olmadığının özellikle vurgulanması gerekiyor. Böylesine bir besleme tutumu zaten iştahı az olan bir çocuğu inatlaşma davranışına ve hiç yememeye davet eder.

    Yeme tutumlarıyla ilgili olarak özellikle vurgulanması gerekenler şu şekilde özetlenebilir:

    -9 aylıktan itibaren bir çocuk aile sofrasına oturabilir. Beceriksizce de olsa kaşıkla bir şeyler yiyebilir.

    -Çocuğunuzun üç ana, iki veya üç tane de ara öğünü olsun.

    -Çocuğunuzu her seferinde aile sofrasına oturtmaya özen gösterin. Besleyici olduğu kadar seveceğini de düşündüğünüz bir menüyü ortaya koyun. Pütürlü gıdalara zamanında geçin. HER ŞEYİ BLENDERDAN geçirerek püre halinde verme alışkanlığınızdan 10 aylıktan itibaren vazgeçin.

    -Yemesi için hiç baskı yapmayın. Onun yemek yemesini, sizin için çok önemli bir şeymiş gibi idrak etmesinden kaçının. Yemek konusunda pazarlık yapmayın ve inatlaşmayın.

    -Çiğneme ve elindeki ekmek veya kurabiyeyi kemirme alışkanlığını zamanında kazandırın.

    -Her gün bir veya iki öğününde yeme çeşitliliğini kazandırabilecek farklı alternatiflerle tanıştırın.

    -Çoğunlukla kendisinin yemeye çalışmasını ve bunu öğrenmesini sağlayın. Ağzına beslemekten olabildiğince kaçının. Yere dökülen ve etrafa saçılan yemeklere tepki göstermeyin.

    -Herkesin yemeği bittikten sonra 10 dakika kadar daha bekleyin, yemiyorsa tabağını alacağınızı söyleyin. Süre dolduktan sonra ısrarcı olmadan ve bozulmuş gibi yapmadan tabağını alın.

    -Yemeğini yeterince yemediyse yemek saatinin hemen ardından gelen abur cubur, atıştırmalık gibi istekleri reddedin. Bir sonraki öğün saatine kadar meyve dışında özel bir şey hazırlayamayacağınızı, veremeyeceğinizi ifade edin. Diğer öğün saatine kadar birkaç porsiyon meyve yeme seçeneği sunun.

    -Diğer öğün saati geldiğinde sevdiği yiyecekleri sunun ve yine ısrarcı davranmayın.

    -Çikolata, tatlı, çerez gibi alternatifleri esas öğünlerini yediği takdirde o öğünlerin sonrasında verin. Ama, bu besinlerin sunumunu pazarlık meselesi haline getirmeyin.

    -Onun yemesini takıntı haline getirmeyin, yediklerini takıntılı bir şekilde hesaplamayın, yemek yemesini sizin için hayati bir konu haline getirerek ona yansıtmayın. Elinizde kaşık ve tabakla onun peşinden koşmayın.

    -Gezinerek değil, oturarak yemek yeme alışkanlığı edinmesini sağlayın.

    -Besleyici, sağlıklı ve çeşitlilik içeren gıdalardan oluşan bir yemek yeme alışkanlığı kazanmasını sağlayın.

    Tüm bunları yerinde ve kararında uyguladığınız takdirde, çocuğunuzun beslenme saatleri sizin için bir külfet olmaktan çıkıp, keyifli bir aktivite halini alacaktır.

    Unutmayalım ki, “aç bir çocuk mutlaka yemek yer”. Bu konuda rahat ve tutarlı olmanız onun sağlıklı beslenmesini ve sağlıklı gelişmesini sağlayacaktır. Yemek yedirme ve besleme ritüelinin sağlıklı olması ise aranızdaki sevgi bağını güçlendirecek ve ebeveyn-çocuk bağlanmasının en sağlıklı şekilde olgunlaşmasını sağlayacaktır.

    Yrd. Doç. Dr. Neslim G. Doksat

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrı

  • Çocuklarda ödev ve ders disiplini nasıl sağlanır?

    Yeni eğitim-öğretim döneminin başlaması ile beraber birçok aileyi düşündüren en önemli şey çocuklarının ders çalışıp çalışmayacağı, çalışırsa yeterli olacağı mı ya da çalışmasının karşılığında istenen başarıyı sağlayıp sağlayamayacağı endişesidir.

    Ders çalışmak uygun fiziki şartların ve disiplinin sağlanması ve çocuğun isteği ile zamanında verilecek sorumluluk duygusu ile kazanılabilecek bir alışkanlıktır. Bu alışkanlığın kazanılması ta ki çocuğun kendi ayakları üstünde durmaya başladığı 1-1.5 yaşlarından itibaren verilecek güven duygusu ile birebir ilişkilidir. O dönemdeki çocuklar her şeyi kendileri yapmaya çalışırlar, büyüdüğünü artık başkalarına bağımlı olmaktan kurtulduğunu hem kendine hem de çevresindekilere göstermeye çalışır. Bu güven duygusu çoğunlukla ebeveynler tarafından korumacı içgüdü ile başına bir şey gelir endişesi ile engellenir. Sürekli çocuk uyarılır, ‘‘ yapma cıs, dokunma canın acır, çıkma düşersin, uff olursun’’ tarzında uyarıya maruz kalır. Bu tutum çocuğun azmine o dönemde vurulmuş bir kilit gibidir, okulun başlaması ile artık çocuğun başarması gerektiği sürekli hatırlatılır ancak çocuk bu güveni yapılan engellemeler nedeniyle kendinde göremeyebilir. Bu nedenle çocukların merakı ve başarma azmi hep takdir edilmeli ve desteklenmeli sadece tehlikeli durumlarda açıklamalarla engellenmelidir. Özgüven ve merak, yapılacak takdir ve motivasyon çocuğun derse olan ilgisini oldukça olumlu etkileyecektir.

    Bunların yanında çocuğun kendinden kaynaklanacak bazı durumlar ders çalışmayı ve başarıyı olumsuz etkiler. Bunlar çocuktaki Dikkat Eksikliği, Hiperaktivite Bozukluğu, Zeka Yetersizliği ve Öğrenme Bozukluğudur. Bunların tespit edilip uygun tedavi ve eğitim programlarına alınması gerekir.

    Acaba ders çalışma sevdirilebilir mi?

    Birçok anne babanın biz hekimlere sorusu acaba çocuğum ders çalışmayı niye sevmiyor, her şeyi yapıyoruz, istediğini alıyoruz bir dediğini iki etmiyoruz ama bir türlü sevdiremiyoruz, nasıl ders çalışmayı sevdiririz?

    Ders çalışmak aslında birçok çocuk için gerçekten zevksiz ve zor bir görevdir. Çocuklar bu nedenle zor ve zevksiz olan işten kaçabildikleri kadar kaçmaya çalışırlar. Bunun yanında günümüzdeki teknolojik aletlerin (bilgisayar, cep telefonu, playstation) ve sosyal medyanın etkisi bu zorluğu daha da arttırmaktadır. Çocukların ilgisini çekecek o kadar keyifli uyaran var ki çocuklarda bu uyaranlardan uzak durmakta zorlanmaktadır. Çocukları tamamen bu uyaranlardan uzak tutmak yerine kontrollü ve sınırlı sürelerde vakit geçirmeleri sağlanmalıdır.

    Peki çocukların çalışması için nasıl bir düzen sağlanmalı?

    Hiçbir başarı emek harcamadan gerçekleşmez, tesadüfi değildir, belli bir zaman ve disiplinle ancak başarı sağlanabilir. Bu disiplin sadece çocuktan beklenmemeli, aynı şekilde anne babalarda çalışmaya ortak olmalı en azından çocukların çalıştıkları saatlerde kendileri de gazete, kitap, dergi gibi bir şeyler okuyarak onları motive etmeliler.

    Okula sabah giden öğrenciler için okul dönüşü en az 1-1.5 saat kadar dinlenmeye zaman ayrılmalı, bu saatleri çocuğun kendi istediği şekilde geçirmesi sağlanmalı.Öğleden sonra giden öğrenciler için ise ders çalışma programları daha çok sabah saatlerine ayarlanmalıdır. Çalışma mekanı sürekli aynı ortam olmalı, masası dikkatini dağıtacak pencere kenarı gibi yerlerde olmamalı, masasında ders için gerekli araç gereç dışında başka şeyler bulunmamalıdır.

    Çocuğa gerçekçi, yapabileceği programlar oluşturulmalı, bu programlar belli dönemlerde (haftalık, aylık) gözden geçirilmeli, gerçekleşme oranına göre yeni hedefler oluşturulmalıdır. Ders çalışma programı önceden ayarlanmalı; belli bir saat çalışma, belli bir konunun bitirilmesi ya da sorunun çözümü hedefi konmalıdır.

    Hedefler gerçekleştiğinde çocuk maddi olarak ciddi düzeylerde olmayan ancak hoşuna giden ödüllerle motive edilmeli (istediği bir filme gitme, tv yada bilgisayarda geçirdiği sürelerde belli dönemler için arttırıma gitme, istediği kıyafet yada ayakkabıyı alma v.b ).

    Çocuğun gün içerisinde programına uyması durumunda daha fazla çalışması için uyarılarda bulunmaktan kaçınılmalı, eğer daha fazla çalışmasının mümkün olduğu kanaati ediniliyorsa bir sonraki gözden geçirme dönemine kadar beklenmelidir.

    Çalışmanın yeterli olmadığı ya da programların aksatılması durumunda ise caydırıcı cezalar uygulanabilir. Bu cezalar çocukların çok sevdiği şeylerden alıkonulması (bilgisayarın sınırlandırılması, oyunların belli dönem için oynatılmaması, TV süresinin kısaltılması v.b), harçlığından kesilmesi ya da çok sevdiği bir oyuncağın, elbisenin, spor ayakkabının alınmaması gibi cezalar uygulanabilir.

    Son tahlilde her ne olursa olsun karşımızdakinin çocuk olduğunu unutmadan, onu aşağılamadan başkaları ile kıyaslamadan, sürekli benzer ifadelerle uyarmadan; kararlı olarak ondan net ifadelerle ne istediğimizi konuşarak, onunda fikrini alarak planlama yapmalıyız.

    Geleceğimiz olan çocuklarımızın mutlu, özgüvenli ve başarılı olması dileğiyle….