Etiket: Çocuk

  • Çocuğun Gelişim Dönemleri

    Çocuğun Gelişim Dönemleri

    Bireyin kişilik yapılanması büyük oranda 0-6 yaş arasındaki yaşantılar ve ailenin yaklaşımı ile belirlenmektedir. Bu dönemde tamamlanmakta olan yapı, ergenlik dönemindeki hormonal ve yapısal değişimlerle beraber tekrardan kalıcı değişimlere uğrayabilmektedir. 0-6 yaş arasında çocuğun psikoseksüel gelişimsel dönemleri oral, anal ve fallik dönem olmak üzere 3’e ayrılmaktadır:

    ORAL DÖNEM:

    • Ortalama 1.5 yaşa kadarki dönemdir.

    • Ağızla haz alınan dönemdir. Çocuk 3-4 dk memeyi emmekte geri kalan 10-15 dk. ise anneden duygu almaktadır. Burda ‘çocuk artık emmiyor, doydu’ diyip memeyi çekmek çocukta adeta bir duygusal travma oluşturmaktadır.

    • Anne ile temel güvenin sağlanmakta olduğu ve tatmin edici bir şekilde bebeğin ihtiyaçlarının giderilmesi gereken bir dönemdir.

    • Bu dönemde saplantı yaşamış kişiler genelde ağızla ilgili meselelerle çok 

    uğraşmakta; çok fazla sakız çiğnemekte, çok sık sigara ve alkol kullanmata ve tırnak yemektedir. 

    ANAL DÖNEM: 

    • Yaklaşık 1.5-3 yaş arasındaki dönemdir.

    • Dışkıyı bırakıp, tutabilme yetisinin kazanıldığı dönemdir. Bu kazanılan özellikle çocuk kendi iradesiyle bir davranışı harekete geçirebildiğini görmekte, anneden özerklik kazanıp, bireyselleşme adımları atmaya başlamaktadır. 

    • Çocuk kendi içinden çıkan dışkıyı çok değerli bir şey olarak görmektedir. Onu vermek istememektedir. Tuvalet eğitimi verilirken çok baskı yapılması; bu çocukta çatışma yaratmakta ve çocuk ilerde cimri , inatçı ya da koleksiyoner olabilmektedir. Nadiren de tersi olup çok savurgan olmaktadır. 

    FALLİK DÖNEM: 

    • 3-6 yaş arasında cinsel kimliğin oluştuğu dönemdir. 

    • Bu dönemde çocuk 3’lü ilişkiler kurabilmeye başlamaktadır. İlk 3 yaşta sadece kendisi ve annesi varken artık babanın da farkına varmaya başlamıştır.

    • Bu evrede cinsel dürtülerin hissedilmeye başlaması ile erkek çocuğunun anneye, kız çoçuğunun da babaya karşı cinsel bir yönelimi olmaktadır. Bununla birlikte çocuk anne ya da babasını kendisine rakip görmekte ve onunla çatışmaya girmektedir.

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik ve kişilik bozuklukları sınıflandırmadan çok boyutsal olarak olarak düşünülmelidir. Yani bahsedilen özellikler normal insanlarda da görülebilir fakat KB tanısı almış kişilerde daha yoğun yaşanmaktadır. Süregiden davranış örüntüleri ve içsel yaşantılarda(düşünceler, duygular, duyular) yaşadığı kültürle arasında açıkca farklar vardır. Duygulanımda; türüne, yoğunluğuna, değişkenliğine ve uygunluğuna, bilişte; hastanın kendisini ve çevresini nasıl görüp yorumladığına, dürtü denetimine ve kişiler arası ilişkiler ile ilgili problemlere bakılır.

    Paranoid Kişilik Bozukluğu

    Paranoid kişilik bozukluğu tanısı almış bireyler diğer insanlara güvensizlikleri ve bir o kadar şüpheci olmalarıyla bilinir. Duydukları şüphelerin temeli yoktur ve sömürülmekten çok korktukları için güvenebilecekleri kişilere dahi güven duyamazlar ve sürekli gücenme eğilimindedirler.

    Bu kişiler kavgacı ve katı olma eğilimi gösterirler. Başka insanlara karşı soğuk ve yakınlıktan kaçınarak kendilerini korumaya alırlar. Bu bozukluk mesleki hayatta da bir takım zorluklar yaratır. Bir görüşme esnasında kişi gergindir ve rahatlamakta genelde zorluk yaşar. Hiyerarşi ve güce karşı tetikte oldukları için üstleriyle ve iş arkadaşlarıyla baş etmekte zorluk yaşamaları olağandır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Şizoid Kişilik Bozukluğu tanısı almış kişiler yaptıkları aktivitelerde yalnızlığı tercih ederler. Kısıtlı duygusal çeşitlilikleri vardır. Sosyal olmamakla beraber soğuk ve izole gözükürler. Bu kişiler aile ilişkileri dahil yakın ilişkilerden zevk almaz ve istemezler. Duygusal olarak kopuk olan bu kişiler kendisine yöneltilen eleştirilere ve takdirlere karşı da ilgisizdir.

    Bu kişiler vaktinin çoğunu hayal kurarak geçirebilirler. Hayvanlara karşı bağlılık geliştirirler. Başkalarının çalışırken zorlanacağı yalnız çalışılan işlerde başarılı olabilirler.

    Çocukluk döneminde yaşanan travmalar, aileden yeterli ilgi ve sevgiyi alamayan, aile içinde sevgisiz, soğuk ve mesafeli davranışlara maruz kalan çocuklarda ve yalnız bir çocukluk geçiren kişilerde görülür.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu tedavisinde psikoterapinin önemi fazladır. Terapist ve tanı alan kişinin arasındaki terapotük ilişkinin güçlü olması kişinin korkularını ve isteklerini açmasını kolaylaştırır. Daha hızlı sonuca götürebilir. Kişinin tanıyı aldıktan sonra günlük hayatına etkisinin şiddetine  göre psikoterapiye ek olarak ilaç tedavisi de uygulanmaktadır.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal kişilik bozukluğu tanısı alana kişiler de

    -Mülke zarar verme,

    -Ciddi kural ihlali,

    -Başkalarının haklarını ihlal etme,

    İinsanlara ve hayvanlara karşı saldırganlık davranışları görülmektedir. Bu kişiler genelde aktivitelerini planlayamaz ve dürtülerini yönlendiremez.

    Bu bozukluk genel olarak çocukluk ve ergenlik döneminde başlar ve yetişkinlikte de devam eder.

    Bu kişiler pek çok durumda yalan söyler vs tutuklanmaya neden olacak davranışlarda bulunur. Kavga etme ve başkalarına saldırma eğilimindedirler. Yaptıkları bu davranışlar için pişman olup üzgün hissetmezler.  Düzenli bir işe girip çalışamazlar ve borçlarını ödemeyi reddederler.

    Antisosyal kişilik bozukluğu erkelerde kadınlardan daha yaygındır. Erkeklerin yüzde 3’ünün ve kadınların 1’inde olduğu belirtilmektedir.

    Bu bozukluğun nedeni olarak genetik ve çevresel faktörler kadar çocuk yaşta görülen istismar, alkolik ve yine bu antisosyal kişilik bozukluğu tanısı almış anne babayla büyümek sebep olabilir. Kesin nedeni bilinmemektedir.

    Antissyal kişilik bozukluğu tanısı 18 yaşından küçük bireylere konulamaz.  Bu bozukluğun tedavisi zordur ve ilaç – psikoretapi  kombinasyonuyla tedavi yürütülmelidir.

    Sınırda (Borderline) Kişilik Bozukluğu

    Bordeline kişilik bozukluğunun tespiti zordur. Bununla beraber farklı psikolojik hastalıkların belirtilerine de oldukça benzediği için kişilerin de bu belirtileri ayırt etmesi daha da zorlaşarak süreci yıpratıcı hale getirir.

    Borderline kişilik bozukluğu tanısı alan bireyler sürekli bir duygu ve davranış krizinde yaşarlar. Ruh hali değişiklikleri genelde bipolar bozuklukla ilişkilendirilir ancak farklı olarak bu bozuklukta iniş çıkışlar haftalarca hatta aylarca sürebilir. Pek çoğu sıkılmış ve boşlukta hisseder. Diğer kişilerle ilişkilerinde aşırı bağlanma söz konusudur. Bağladıkları kişiler tarafından önemsenmediklerini düşündüklerinde veya kötü davranıldığında yoğun bir şekilde öfkelenir ve saldırgan olabilirler. Dürtüsel bir şekilde kendilerini zarar verebilir, tıkanırcasına yemek yeme ve dikkatsizce araba kullanma gibi potansiyel olarak zarar verici başka davranışlarda bulunabilirler.  Bu bozukluğa eşlik eden depresyon, kişinin acı çekmesine ve intihar girişimlerine neden olabilir.

    Sınırda (borderline) kişilik bozukluğunun sebepleri arasında bireysel yatkınlık, çevresel faktörler, çocuklukta yaşanan istismar veya ihmal ve ergenlik ve yetişkinlik dönemindeki olgunlaşma süreci rol oynadığını yapılan araştırmalara göre söyleyebiliriz.

    Bu tanıyı almış bireylere ve ailelerine yardım etmek için birçok etkili yol vardır. İlaç tedavisi; depresyon, ansiyete ve huzursuzluk gibi belirtileri azaltmak için etkilidir. İlaç tedavisiyle birlikte alınan psikoterapi bireyde sürekli olan bir kişilik değişimini amaçlar. Kişilik bozuklukları için psikoterapi birkaç yıl sürebilir. Bilişsel- Davranışsal terapi ve Diyalektik Davranış terapisi yanlış olan düşünce kalıplarını ve davranışları değiştirmek için kullanılan  yöntemlerdir.

  • Çift ve Aile Terapisi

    Çift ve Aile Terapisi

    Genel anlamda aile, toplumun en küçük yapı taşıdır. Aileyi geniş aile ve çekirdek aile olarak iki gruba ayırabiliriz. Çekirdek aile, geniş aileden daha sınırlı olup ortak tarafları aynı evi paylaşmaları ve kan bağlılığı, evlilik vs diğer yollardan aralarında akrabalık ilişkisi bulunan bireylerden oluşmasıdır. Ailede bireyler cinsel, psikolojik, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılarlar. Aile topluma uyum ve katılımların sağlandığı ve düzenlendiği temel bir birimdir.

    AİLE DANIŞMANLIĞI NEDİR?

    Hayatın ilk yıllarında fizyolojik ihtiyaçlar baskın gelirken ileriki yıllarda psikolojik ihtiyaçlar baskın hale gelir. Yaş ilerledikçe psikolojik ihtiyaçlarda güçlenir ve kişilik yapısı ve davranışlarda etkili olurlar.Bu psikolojik ihtiyaçlarımızı doyuma ulaştırdığımız en doğal ortam ise ailemizdir.Kişinin yaşamında doyum sağlaması, yaşadığı topluma uygun birey olarak yetişmesi önce aile çevresinde sağlanır.

    Aile danışmanlığı da aile içerisinde sorunlu ilişkileri, evlilik, boşanma sırasında çocuklarla ilgili tüm sorunların üstesinden rahat bir şekilde gelmelerine yardımcı olur.

    AİLE DANIŞMANLIĞINI GEREKTİREN NEDENLER NELERDİR?

    Günümüzde geleneksel aile yapıları teknolojinin gelişmesiyle birlikte değişime uğramıştır. Değişik aile yapılarının meydana gelmesi aile danışmanlığının gelişmesine neden olmuştur. Yine günümüzde ekonomik sıkıntılar ve stresörlerin artması sebebiyle artık iki eşin birden çalışması, ev işlerinin paylaşımında, çocukların bakımı, evin geçimiyle ilgili problemlere neden olur. Aile danışmanlığında aile üyeleriyle bu problemler ele alınarak onların ihtiyaçlarını ve ilgilerini belirleyen ve bunlara cevap veren yeni kurallar tartışılabilir. Her iki eşin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak anlaşma, uzlaşma ve değişimin devamlılığı sağlanır.

    Yine eşler anlaşmazlıklara düşebilir ve bunları çözmek için gerekli iletişime sahip olamayabilirler. Bu durumda her ikisi de hem bireysel hem de birlikte danışmaya gelmelidirler.

    Tek ebeveynli aileler (anne veya baba), aileyi tek başına geçindirmek için birçok problemle karşı karşıya kalabilir. Tek başına problemlerle baş etmeye çalışmak stres yaratabilir ve kontrolünü kaybettiğini hissedebilir. Yapılacak olan aile danışması ile bu gerilim ve stres azaltılabilir.

    Ailenin bir üyesi ilaç veya alkol bağımlısı ise diğer aile üyeleri bundan etkilenir. Alkol ve/veya ilaç bağımlılığı sorunları ile ilgili olarak bağımlı eş ve diğer aile üyeleriyle aile danışma son derece önemli bir ihtiyaçtır. Aile danışmasında bu kalıpları nasıl devam ettirdiklerine ve birbirlerini nasıl etkilediklerini bulma konusunda çaba harcanır.

    Çocuğun okulla ilgili problemleri varsa ve bu problem aileden kaynaklanıyorsa, soruna ilişkin değerlendirme yapabilmek için aile üyeleriyle, gerekirse öğretmenleri de danışma sürecine dahil edilir. Okul ile ailenin eşgüdümünün sağlanması faydalı olacaktır.

    Bazen de anne baba arasında çocuğa nasıl davranılacağı ve nasıl disipline edileceği konusunda anlaşmazlıklar yaşanır. Bu anlaşmazlık çözülmezse evdeki gerilimin artmasına neden olabilir. Aile danışmanlığı, aile üyelerinin sorunu devam ettiren rollerinin doğru şekilde teşhis etmesinde en etkili yoldur ve ailenin bozuk iletişim örüntülerini değiştirmede yardımcı olur.

    Eğer ailede ergenlik çağında çocuk varsa bu dönemde de istekler ve beklentiler farklı olabilir. Ergenlik çağındaki çocuk beklentileri yerine getiremediği zaman depresyon geliştirmeye başlar. Şiddetli depresyon intihar düşüncelerini de beraberinde getirir. Aile danışmanlığı bu konuda tüm aile üyelerinin depresyon hakkında duyarlı hale getirir.

    Aileler bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durabilen çocuklar yetiştirmek isterler. Öte yandan da onların bunu başarabilecekleri konusunda endişe duyarlar. Eğer evde evden ayrılan yetişkin çocuk varsa tüm aile kriz yaşayabilir aile danışmanlığı bu konuda evden ayrılan çocuğa yardım eder ve anne ve babalarının da ayrılışı desteklemede etkili şekilde davranmalarını sağlamaya çalışır.

    Eğer evde bakıma muhtaç anne-baba varsa, pek çok çift onlara bakmaktan kendini sorumlu hissetmektedir ve bazen bu his stres yaratabilir. Özellikle yaşlı anne babanın beklentileri ile çiftin başka sorunları örneğin yetişkin çocukların evden ayrılma süreciyle çakıştığında stres artabilir. Bu durumda yaşlı anne ve babalarına bakmakla sorumluluk hisseden karı-koca anne-babalarına yapılacak olan danışma ile gerilim azaltılabilir. Yaşlı anne baba bu konuda bilinçlendirilebilir.

    AİLE TERAPİSİNİN AMAÇLARI VE HEDEFLERİ NELERDİR?

    Aile terapisinin ilk amacı, aile üyeleri arasında pozitif iletişimi arttırmak, iletişimi olumsuz etkileyen çevresel koşulları değiştirmektir. Aile üyelerini geliştirdikleri olumlu davranışları ve olumlu iletişimi sürdürmeleri konusunda eğitmektir.

    AİLE TERAPİSİ NASIL UYGULANIR?

    Aile terapisinin uygulandığı birçok yöntem ve yaklaşım vardır. Sistematik yaklaşıma göre ailenin yalnızca bir üyesinde görülen bir problemi ailedeki diğer üyeler devam ettirebilirler. Bu nedenle, sistemciler aile sisteminin diğer üyelerinin davranışlarının problemi etkilediğin belirtir. Aile içinde bireylerin birbirini etkilediğini fark eden araştırmacılar, mesleki danışmanlık hizmetlerinde aile sistemi üzerinde durmanın çocukların farkındalıklarını arttırdığını madde bağımlılığı ve mücadele programlarında aile üyelerini de dahil etmenin etkili olduğunu, öğrencilerde duygusal ve davranış problemlerini gidermede aile sitemini dikkate alan programların daha iyi netice verdiğini belirtmektedirler. Bu yaklaşımla, aile üyeleri birbirlerine karşı olumlu ve olumsuz duygularını açıkça ifade etme özgürlüğüne kavuşmaları hedeflenir. Aile üyelerinin bireysel farklılıkları hoşgörüyle karşılanarak bütün aile üyeleri kendi potansiyellerini geliştirebilmeleri için cesaretlendirilir ve onlara destek olunur. Aile üyeleri, ilgi ve sevgiyle etkileşimde bulunurlar. Bu durum, aile üyelerinin değerli oldukları duygusunu ve aileye ait olma duygusunu destekler. Aile üyeleri arasında sağlıklı iletişim kalıpları kurulur ve aile üyeleri düzenli olarak birbirlerini takdir ederler.

    AİLE TERAPİSİ KAÇ SEANS SÜRER?

    Aile terapisinde seans süresi ve aralığı ailenin getirdiği soruna ve kullanılacak olan terapi yöntemine göre değişiklik gösterilebilir. Genel olarak tüm aile üyeleriyle 6-10 hafta buluşulur ve sonlara doğru seansların arası uzatılabilir. (Ör: Ayda 1-2 seans). Terapi bittikten sonra takip etmek için bir seans yapılır.

  • Kuşatılmış Annelik

    Kuşatılmış Annelik

    Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara.

    Yakın dönemde, zaman zaman öne sürülen bir düşünce yeniden gündeme geldi: Anne-babalık için ehliyet sahibi olunmalı düşüncesi. Aslında bu düşünce bu topluma dair sancıları gören, duyan ve hisseden “okumuş” kesim için yeni değil. Siz de dost meclislerinde konuşulan toplumsal sorunların birey ve aile düzeyinde analiz edildiğine denk gelmişsinizdir. Burada kast edilen sanırım şu: etrafımız sahtekar, yalancı,fiziksel ve cinsel şiddet eğilimli bireylerle dolu. Bu kişileri neticede bir anne ve baba yetiştiriyor. Bu insanlar ne yapıyor, ne yediriyor, ne içiriyor, ne öğretiyor ki söz konusu insanlar tüm toplum için bir tehdit haline geliyor. Bir iftiracının, bir tacizcinin, bir canlı bombanın anne ve babası diğerlerinden farklı mı? Gerçekten de “bilinçli” ve “ehil” ebeveynlere sahip olursa her çocuk pırlanta gibi mi büyür?Bunu ön görmek çok mümkün değil. Biliyoruz ki kişilerin ruhsal ve sosyal anlamda sağlıklı olmalarının tek koşulu maalesef sadece yeterli ve etkin ebeveynlik tarzı değil. Psikolojik bilimler alanında insan gelişimi bir gen-çevre etkileşiminin ürünü olarak görünüyor. Bu demek oluyor ki biz bir genetik alt yapıyla doğuyoruz, bakım verenler tarafından yetiştiriliyor ve eğitim hayatıyla beraber başlayan süreçte çevrenin etkilerine maruz kalarak gelişiyoruz. Bu çok faktörlü açıklamanın amacı anne, baba ve geniş olarak ailenin rolünü küçümsemek değil. Tam tersine ne kadar kilit bir noktada olduğuna dair elimizde çok veri var. Ancak benim bu yazıda bu geniş konu içinde vurgulamak istediğim “annelik” ve anneliğin içinde yaşanılan kültür ve çağ tarafından nasıl şekillendirildiği. Belki bu bakış açısı insanları “anne babalık ehliyeti” vurgusuna getiren süreçleri kültür düzeyinde değerlendirmemize olanak sağlar.

    Anneliğin “kadınlığın” çok ötesinde bir anlam taşıdığı, hatta kutsandığı bir kültürde yaşıyoruz. Kadının tüm varlığı içinde taşıdığı özelliklerden sadece biri olabilecek doğurganlık tüm kadınlık anlayışının önüne geçiyor. Evlenmek ve doğurmak zorunda olmadığını haykıran kadınlar susturulup sindirilmeye çalışılıyor. Oysa her kadın anne olmak zorunda değildir ve kimlikleri arasına annelik kimliğini istememek de en doğal haktır. Buraya kadar bir sorun yok ancak biliyoruz ki kadınların ezici bir çoğunluğu için bu red mümkün değil. Biz elindeki oyuncak bebeğini bırakarak zorla evlendirilmiş çocuk gelinlerin vatanıyız. Kadınlar biz önce kadınız diyemeyecek kadar yoğun fiziksel ve cinsel travmalarla sindiriliyor. Gerçeklik bu iken konu aşırı kutsanmış bir annelik farkındalığından, zorunlu anneliklere doğru kayıyor. Benim gibi ruh sağlığı alanında çalışan veya işi ya da hayatı gereği toplumun her kesimine hakim kişiler olarak biliyoruz ki bu “zorunlu” anneler çoğunlukla mutsuz, depresif ve tükenmiş. Annelikle beraber tamamen süt makinası gibi görülenler, evde öfke patlamaları yaşayıp çocuğunu hırpaladığı için vicdan azabı çekenler, kayınvalidesi, kayınpederi, kayınpederi tarafından dövülenler, aşırı ve kurgu kıskançlıklarla eziyet edilenler, kendine ait harçlığı bırak evin hiçbir ihtiyacını karşılayacak meteliği olmadan seneler geçirenler. Kısacası baktığımız noktadan “annelik” ne kadar kutsansa da kadınlar için insanca bir yaşamın kapısını açmıyor. Koca izin vermiyor, ata izin vermiyor, erk izin vermiyor, devlet izin vermiyor.

    Hal böyleyken bu “kuşatılmış annelik” içinde çocuklar yetişiyor. Çocuğun en temel ihtiyacı sadece beslenmek değil farkedilmek, yanıt ve tepki verilmek, anlaşılmak ve aynalanmak iken çocuk sert bir duvara tosluyor. Kucak var ama sıcaklık yok, yüz var ama ifade yok, koruyup kollama var ama sahiplenmek yok. Sorduğunuzda “Türk Annesi” çok fedakar, hep çocukları için çırpınıyor. Yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor. Ama “anneniz sizi anlar mıydı, tanır mıydı, sevgisini, şefkatini gösterir miydi?” diye sorduğunuzda uzun bir suskunluk. Susuyoruz çünkü o yoksunluğun dili yok. Orada yitirilen şeyin ikamesi yok. Annenin attığı tokadın- kelimenin tüm anlamlarıyla- telafisi yok. Bu kültürde en doğal gelişimsel ihtiyaçlar horgörülür. Aile yaşar çocuk içinde haspel kader büyür. Bu kaostan kurtulmanın tek yolu annenin dizleridir ama ona da baş koyacak cesareti bulmak yılları gerektirir. Bu nedenle bu toplumda anne olmak da zordur, evlat olmak da. Anne uzak, mesafeli, kendine odaklı ve sert de olsa zordur, koruyucu, kollayıcı, kuralcı ve müdahaleci olsa da.

    Toplumda iilklerimize işleyecek kadar derin yaşadığımız ama adını koyup konumlandırmakta güçlük çektiğimiz bir durum var; eril anneler. Literatürde bu şekilde anıldığını sanmıyorum ama mesleki ve bireysel deneyimlerimden sonra ben bu anneleri böyle algılıyorum. Sanırım bunların stereotipi ismini bile şu an hatırlamadığım bir programdaki “Semra Hanım”dı. Aslında hepimize çok tanıdıktı. Söylenen, manipule eden, alt üst eden, ezen ve hiçleştiren anne. Oğluna, karısına, bazen kocasına ve bilhassa ve tercihen gelinine dünyayı zindan etme üzerine kurulu bir eril kurgu. Sayıca ne kadar fazla olduklarını tahmin edebiliyor musunuz bilmiyorum, ama bana güvenin çoklar. En basit düzeyde gelinlerinin buzdolabında bıraktıkları salçadan, oğluyla gelinin birlikte olma sıklıklarına, torununun zıbınından damadının telefona bakmasına varan bir repertuarda işlev görüyorlar. Genellikle bu eril iktidar oğlan çocuğa ve eşine kurulsa da kız çocukta da rastlanıyor. Benim eril olarak andığım annelerin oğlan çocukla beraber sahip olmadıkları “fallusu” yakaldıkları ve beklenileceği şekilde bir ömür bu erki ellerinden bırakmadıkları bir psikoloji bilgisi. Ama maalesef biz daha fazlasını biliyoruz. Bu gücün şiddete varan manipulasyonlar için kullanıldığına şahit oluyoruz. Söylerken bile utansam da gelinleri dövmesi için oğullarını ve aile üyelerini kışkırtan kadınlar var. Bu insanlar da anne. Onlar da belki bir kız çocuğu olarak tüm manevi/maddi yatırımın oğlan kardeşlere yapıldığı bir aileden geliyorlar. Sonuçta bu eril annelerin ihtiyaçlarını da motivasyonlarnı da anlamak önemli olabilir. Ama bu annelerin pasif-agresif, büyüklenmeci, müdahaleci halleriyle empati kurmak zor olabiliyor. Özellikle bu tarzın madurları olan çocuklar ve eşleriyle çalıştıkça.

    Bu bahsettiğim anne tipinden çok farklı olarak algıladığımız oysa benim çok benzer dinamikler gördüğüm başka annelik tarzları da var. Büyükşehirlerde yaşayan, iyi eğitim görmüş, sosyoekonomik olarak kendini güçlü hisseden, daha eşit evlilikler yaptığına inanan kadınlar. Bu annelerin en belirginleri sosyal medyada “influencer” anne olarak anılıyorlar. Etki yaratıyorlar kısacası. Binlerce anneyi mükemmel anneliğe çağırıyorlar. Çocuk nasıl beslenir, nasıl uyutulur, bir soru sorunca nasıl cevap verilir. Bu ve bunun gibi yüzlerce “annelik ipucunu” sağlıyorlar. Şimdi diyeceksiniz ki bu annelerin ailevi veya sosyal anlamda zararları ne? Öncelikle bu mükemmel anneliğin peşinde koşma akımı bir çok hatayla kol kola geliyor. Gelişim psikolojisine dair kuram ve çalışmalar gösteriyor ki çocuğun ihtiyacı mükemmel annelik değil “yeterince iyi anneliktir”. Annelikte birçok nedenden kaynaklanan hatalar vardır ve çocuğun ruhsallığı açısından bu kırılmalar gereklidir. Örneğin bir anne çocuğunu diğer odadan takip ettiği megafonu kapalı unutabilir ve çocuk her ağlamasında “anne” denen kişinin hemen yanıt veremeyeceğini deneyimleyebilir. Oysa yeni moda süper annelik anlayışı buna olanak vermiyor. Hep yanında olmak, hep toplamak, hep müdahil olmak ihtiyacında. Bu korumacılık öyle bir noktaya geliyor ki çocuk daha okul çağlarına bile gelmeden kendi çocuğunun hakkını korumak adına daha sütten yeni kesilmiş başka bir çocuğa veya ebeveynlerine müdahalede bulunabiliyor. Daha sonraki yıllarda iyice ayyuka çıkan veliler ve çocuklar arasındaki aslında çok doğal olan süreçleri bombalayan ve “en kıymetli, en farklı, en yetenekli, en özel” çocuk benim çocuğum noktasına varan “veli terörü” işte böyle filizleniyor. Sonuç mu? Ortada kendini hep ayrıcalıklı hisseden, ötekileri hep rakip ve tehdit algılayan, derin ilişkiler kuramayan yalnız ve içe dönük çocuklar…

    Peki anneler bunu neden yapıyor? Hangi anne çocuğuna zarar vermek ister ki? Kadınların amacı elbette bu değil ama onlar “kuşatılmış anneler”. Modern çağın çılgınlığında asırlardır kaybedilmiş değerlerini tekrar kazanmaya çalışıyorlar. Bunun için de sıradan olmaya, pasif kalmaya, herşeyi doğal akışına bırakmaya katlanamıyorlar. O yüzden erkek çocukları fiziksel olarak vasat buldukları bir kadınla geldikleri zaman onları oğullarına layık görmeyip reddediyorlar. Yine bu yüzden kaydırak sırasında beklerken öne atılıp çocuklarının sırasını alan 3 yaşındaki çocuğa veya annesine haddini bildirecek kadar insancıllıktan uzaklaşıyorlar. Kısacası eski geleneksel annelik tarzları şu çağdaki annelik anlayışından çok farklı değil. Amaç hep o kaybolmuş kimliği geri kazanmak. Kadınlar çocuk da yapsınlar kariyer de. Ancak anne-çocuk ilişkisi bir savunma alanına döndüğü anda hatlar karışıyor. Ortada annesinin dizinin dibinde olmasına karşın dizine hasret kalan mağdur çocuklarla doluyor. Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara. Böyle bakıldığında “annelik ehliyeti” okullarda zeka testi uygulanması önerisinden çok farklı değil. Bu bakış olabildiğince faşizan ve ancak distopik romanların konusu olabilecek bir durum. Tek ihtiyacımız anlayan, saran, sarmalayan annemizle başbaşa kalmak…

  • Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Bir çocuğa tuvalet alışkanlığı kazandırmak anne – babalığın en zorlu süreçlerinden birisidir. Zor olduğu kadar da sabır isteyen bir süreçtir. Kimi kuramcılar tuvalet eğitimine oldukça büyük önem atfetmişlerdir. Verilecek tuvalet eğitiminin çocuğun yaşamında oldukça derin izler bırakabildiğini iddia ederler. Örneğin Freud’a göre katı bir şekilde verilen tuvalet eğitimi çocuğun ilerde cimri, tutucu, aşırı titiz ve inatçı gibi karakter özellikleri geliştirmesine neden olmakta, aynı şekilde çok gevşek bir şekilde verilen tuvalet eğitimi de çocuğun ileriki yaşamında savurgan, dağınık, vurdumduymaz bir birey olmasına neden olmaktadır.

    Günümüzde tabii ki tuvalet eğitimine bu kadar katı bakmıyoruz ama verilen tuvalet eğitiminin çocuğun psikolojik özelliklerini etkilediği de muhakkak. 

    Peki tuvalet eğitimi kaç yaşında başlamalıdır? Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu çocuğun psikolojik gelişimine olduğu kadar fiziksel gelişimine de bağlı bir olgudur. Çocuğa tuvalet eğitimi verebilmemiz için öncelikle anüs kaslarının olgunlaşması yani yeterli düzeye erişmiş olması gerekmektedir. Yapılan araştırmalara göre çocuklar bu olgunluğa yaklaşık 18 ay yani 1,5 yaş civarında erişmektedirler. Yani bu aylardan önce verilecek tuvalet eğitimi bir işe yaramayacağı gibi çocukta fazladan utanç ve suçluluk duyguları oluşmasına neden olacaktır. 

    Bir anne – baba açısından çocuğun anüs kaslarının olgunlaşıp olgunlaşmadığını anlamanın doğrudan bir yolu yoktur. Düzenli olarak çocuğunuzu gören bir çocuk hekimi bunu daha iyi anlayabilir ve size bildirebilir. Ancak tuvalet eğitimine başlamak için kasların olgunlaşıp olgunlaşmadığını öğrenmek şart değildir. En güzeli 18 ayın biraz geçmesini beklemek ve daha sonra küçük adımlarla eğitime başlamaktır. 

    Her çocuk biriciktir. Her anne – çocuk, baba – çocuk ilişkisi de biriciktir. O nedenle tuvalet eğitiminde net bir reçete vermek olanaklı değil. Verilecek bir direktif bir çocukta çok işe yararken başka bir çocukta ters tepki verebilir. Ancak çok genel bir takım durumlardan söz etmek mümkündür. 

    Bir kere şunu bilmelisiniz ki çocuğunuz için dışkısını kontrol edebiliyor olmak muazzam bir duygudur. Çocuk kendi bedeninde ilk kez böyle büyük bir kontrol kazanmıştır. Bu bir anlamda çocuğun kazandığı ilk bağımsızlık duygularından birisidir. Bu onun için çok önemli bir kilometre taşıdır. Bu nedenle bunu yapabiliyor olmak çoğu çocuğa hem müthiş bir haz duygusu verir hem de onları heyecanlandırabilir hatta korkutabilir. 

    Bu nedenle çocuğunuza karşı sakinleştirici bir tavır takınmanız oldukça önemlidir. Sizin yanında olduğunuzu hissetmelidir. Onu asla zorlamamalı, utandırmamalı ve yapamadığı zaman da cezalandırmamalısınız. Bu gibi tutumlar çocuğunuzda şiddetli utanç duyguları gelişmesine yol açabilir. Bu da süreci uzatabilir hatta uzun yıllar boyunca bir takım davranış sorunlarını tetikleyebilir. Ona karşı kabul edici ve nazik davranmalısınız. 

    Evet, çocuk eğitimin ilk başlarında bocaladığında ceza ve baskı kullanmaktan kaçınmalıyız. Onun yerine ödüllendirme ise özellikle ilk başlarda kullanılmalıdır. Tuvaletini size söylediğinde, doğru yere yaptığında vs. onu uygun bir şekilde ödüllendirmeyi ihmal etmeyin. Bu ödüllendirmeyi hem sözel olarak yapın, hem de seveceği bir şeyi vererek yapın. Ancak davranış oturmaya başladığında, yani artık tuvaletini söyleme ve istenilen yer ve zamanda yapma davranışının sıklığı artmaya, istenmeyen davranışlar azalmaya başladığında ödüllendirmelerin sıklığını azaltın ve arasını açın. Farklı ödüller kullanmaya da özen gösterin. Sürekli olarak aynı ödülün kullanılması ödüle karşı alışmaya yol açacak bu da ödülün beklenen etkiyi vermemesine yol açacaktır. Böylelikle de kazanılan davranış istediğimiz kadar kalıcı olmayabilir. 

    Tuvalet eğitimini çocuğunuz için eğlenceli bir etkinliğe dönüştürmeyi de ihmal etmeyin. Bunu bir oyun gibi yapın. Burası sizin yaratıcılığınıza kalmış. Yukarıda da belirttiğim gibi dışkı denetimin kazanılması ve kas kontörlünün sağlanması çocuk için olağanüstü bir gelişmedir. Bu nedenle de çocuk kimi zaman dışkısına fazlaca bir değer atfedebilir. Bu durumu da aklınızda çıkarmamakta yarar var. Örneğin, sifonu çekerken birlikte dışkıya el sallamak, bay bay demek gibi biz yetişkenlere tuhaf gelebilecek davranışlar çocuk için tuvalet eğitimini daha kolaylaştırıcı ve keyifli bir hale dönüştürebilir. Unutmayın, çocukların dünyası bizden biraz farklıdır. O dünyaya uyum sağlamalı ve saygı göstermeliyiz. 

    Bir başka önemli nokta da şudur ki, çocuklar tuvalet davranışlarını yetişkinler üzerinde bir silah olarak kullanmaya kalkabilirler. Özellikle fazlaca baskıcı ve sabırsız davranırsanız, olumsuz tepkiler verirseniz bunun sizin için ne kadar rahatsız edici olduğunu sezerler. Örneğin, onlara kızdığınızda ya da istediklerini yapmadığınızda tuvalet yapma davranışını size karşı bir silah olarak kullanabilirler. Masanın altına, koltuk arkasına falan kakalarını yapıp sizi kızdırmak isteyebilirler. Tabi ki bu davranış çok da bilinçli bir şekilde kurgulanmış bir davranış değildir. Buna mahal vermemek için yukarıda belirttiğim noktalara dikkat etmek aslında yeterlidir. İstenmeyen şekilde ve yerde gerçekleşen bir tuvalet yapma davranışına olumsuz tepki vermez ancak olumlu davranışları da ödüllendirirseniz bu silahı onların elinden almış olursunuz.

    Tabii ki tuvalet eğitimi bu kadar ana hatlarıyla özetlenemeyecek kadar karmaşık bir süreçtir. Kimi durumlarda zorlandığınızı hissedebilirsiniz. Tam oldu derken birden başa dönüşler yaşayabilirsiniz. Öncelikle hemen bir yenilgi duygusu içerisine girmeyin. Gerekirse en baştan alın. Bir uzmandan yardım almayı da ihmal etmeyin.

  • Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk edilme şeması en erken oluşan şemalardan biridir. Çocukken hepimiz güvenli ve tutarlı bir ortama ihtiyaç duyarız. Güvenli ortam, ihtiyaçlarımızın karşılandığı bir ortamı gerektirir. Yeni doğmuş bir bebek için temel ihtiyaç bakımını sağlayacak, güveneceği ve bağ kurabileceği birinin olmasıdır. Böylece temel güven duygusu gelişir. Bebek kendisine bakan kişiye bağlanır, sevgi hisseder. Bu duygu karşılıklı olur, bakım veren kişi de bebeğiyle bir sevgi bağı kurar. Sonraki dönemde başka bir ihtiyaç daha ortaya çıkar bebek büyükçe kendine yetebileceğini göstermek ister ve saygı duyulma ihtiyacını gösterir. Bu iç ihtiyaç düzgün bir şekilde karşılanan birey, ilerleyen dönemlerde herhangi bir problem yaşamadan hayatını devam ettiren bir yetişkin haline gelecektir.

    Terk Edilme Şemasının Çocukluk Dönemindeki Sebepleri Nelerdir?

    Büyüme aşaması hem bakım veren hem de bakım alan için çeşitli zorlukları içinde barındırır. Sonuçta hayat şartları, yaşanılan olaylar, bakım veren kişinin geçmişten getirdiği tatsız deneyimleri gibi durumlar çocuğun bu temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kimi zaman yetersiz kalınmasına neden olur. Çocukluk çağının temel ihtiyaçları karşılanmadığında ise çocuk bu ihtiyacı tolere edebilmek için bazı baş etme yolları geliştirir ve çocukken geliştirdiği bu yollar büyüyünce de devam ederek bireyin hayatında sorun çıkarmaya başlar.

    Eğer çocukken öfkenin bol olduğu, çatışmalar sonrasında uzun süre küslüklerin olduğu bir ortamda yetiştiyseniz, ebeveynlerinizden erken yaşta ayrılmak durumunda kaldıysanız (travmatik bir boşanma, uzun süreli ayrılıklar) ya da bir kayıp söz konusu ise (ebeveyn kaybı) bu şemanın sizde oluşma olasılığı artar. Bunun nedeni çocukken de zorlandığınız durumlarla ilgili önlem almaya ihtiyaç duymanızdır. Hatta bir yetişkine göre buna daha fazla ihtiyaç duyarsınız.

    Terk edilme şemasının gelişmesindeki en temel neden erken yaşta ebeveyn kaybıdır. Erken yaş dönemi çocuğun ebeveynlerine en çok ihtiyaç duyduğu dönem olduğu için ebeveynin yokluğunda çocuk kendini güvende hissedemez. İlişkilerin bitebilmesine karşı bir hassasiyet, yakınlarının onu bir gün terk edeceğine dair bir inanç geliştirebilir (bunun sonucunda önceki yazımdaki savunma tepkilerini sergileyecektir). Bazen ise ebeveynler hayattadır ancak yoğunlukları ya da temas kurmadaki yetersizlikleri sebebiyle çocukla yeterince vakit geçiremezler ve çocuğun ihtiyaçlarını fark edemezler. Bu durumda da çocuk kendini güvende hissedemez. Çocuğa bakım veren kişinin sabit olmadığı, bakıcıların sürekli değiştiği durumlarda da benzer bir durum söz konusudur. Çocuk bağ kurduğu kişinin sürekli gittiğini ve her ilişkinin sonlandığını deneyimler ve güvende hissedemez. Bir çocuk yeterince korunup kollanmadığı bir ortamda yetişmişse, yeterince huzurlu bir ortam içinde büyümemişse, ebeveynleri çocuğa tutarlı davranmamışsa ilişkilerin bir gün biteceğine dair bir düşünce geliştirmesi çok muhtemeldir.

    Ebeveynlerin aşırı korumacı davrandığı durumlar da terk edilme şemasının gelişmesinde etkilidir. Aşırı korumacı ailelerin çocuklarında “hayatla tek başıma baş edemem” düşüncesi gelişmeye başlar. Yetişkinlikte bu kişiler partnerleri olmadan yaşayamayacaklarını düşündüklerinden aşırı bir terk edilme kaygısı yaşayabilirler.

    Terk edilme şemasının gelişimine sebep olan bir diğer etken çocuğun sürekli devam eden tartışmaların bulunduğu bir ortamda yetişmesidir. Çocuklar için ebeveynlerinin kavga etmesi ailelerini kaybedeceklerini, ailelerinin dağılacakları korkusunu yaratır. Her çocukta var olan ebeveynlerini kaybetme korkusu, yetişkinliğe taşınmış olur.

    Terk edilme şeması geliştirme sebebinin sadece anne baba tutumlarıyla açıklanması yanlış olur.

    Genetik faktörler de bu şemanın oluşumunda önemli rol oynar. Doğum sırasında her bebeğin anne karnından ayrılırken farklı reaksiyonlar verdiği bilinmektedir. Doğum sonrasında bazı bebeklerin ayrılıklara daha hassas tepkiler verebilmektedir. Ancak genetik yatkınlığı olmasına rağmen, güvenli ve tutarlı bir ortamda büyüyen çocuk bu şemayı geliştirmeyebilir. Benzer bir şekilde, bu şemaya genetik yatkınlığı olmayan bir çocuk, tutarsız ve bol kayıpların olduğu bir ortamda yetiştiyse bu şemayı geliştirebilir.

    O halde bu şemanın oluşumunda hem genetik yapı hem çocukluk yaşantılarımız etkilidir diyebiliriz ama her iki durumda da ayrılığa verilen tepkiler çalışılarak kişi bu duygu durumundan kurtulabilir ve bu duygularla baş etmeyi öğrenebilir.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Ailelerin bazı zamanlarda baş etmekte ve yönetmekte güçlük çektiği bazı durumlar, davranışlar yaşamın çeşitli alanlarında olabilmektedir. Özellikle okul öncesi dönemde psikososyal gelişim evreleri de incelendiğinde bazı yaşa özgü davranışlarla karşılaşmak mümkündür. 1,5 – 3 yaş aralığında bağımsızlığını kazanma adına, tek başına yapabildiği şeyleri gösterme, yardım istemeden bir şeyleri kendisi yapmak için uğraşma ve zorlanma gibi davranışlar ile karşılaşmak mümkündür. Çocuk bu esnada kendi bedenini ve hareketlerini kontrol etmekle ilgili çaba harcar. Yeni denemeler yapmak ister ve kendisi bunu başarabilmek istediği için sizin yardımınızı reddedebilir. Bu evrede yaşına uygun denemeler güvenli bir biçimde cesaretlendirilir ve çocuğa alan tanınırsa, bu durum ilerleyen yaşlarda da yeni deneyimlere karşı istekli olma konusunda olumlu katkılar sağlar. Aksi takdirde çocuk yetersiz hissedip kendi yapabileceklerinden şüphe duymaya başlayabilir. Yapacağı şeyle ilgili beklediği desteği görmedikçe de farklı duygu ifadeleri söz konusu olabilir. Bu sürecin akabinde, 3-6 yaş aralığında çocuk kendisinin bir birey olarak neler yapabileceği ile ilgili denemelere başlar. Merak ön plana çıkar. Bazı amaçlara, hedeflere ulaşmak için girişimlerde bulunur. Farklı rolleri anlamaya ve bu esnada canlandırmalar yaparak o rollere dair denemeler yapmayı sürdürür. Daha önceden tek başlarına yapamadıkları bazı şeyleri deneyip başardıklarında bunun hazzı ile kendilerine olan güvenleri de desteklenmiş olur. Örneğin, çocuk artık parka gittiğinde diğer çocuklar ile kendisi tanışma girişiminde bulunuyor. Bu durumu aile desteklerse sosyal beceri anlamında çocuk kendine güven kazanmış olacaktır. Hedefler ve amaçlar dahilinde girişkenlik desteklenmiş olacaktır. Ancak aile bunu engellerse, ‘parktaki diğer yabancı çocuklarla konuşma’ gibi bir tutum ile yaklaşırsa, utanç ya da suçluluk gibi duygular devreye girip girişimde bulunmaktan uzaklaşma söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla az önce bahsedilen iki evrede uygun bir biçimde çocuk desteklenip cesaretlendirilmediğinde ya da bazen yaşına uygun olmayan tehlikeli olabilecek şeyler yapmaya çalıştığında (ki bu bazen ilgi çekmek için de olabiliyor, iyi ayırt etmek uygun tepki belirlemek açısından önemli) engellenmiş hissederek kendinden şüphe ve suçluluk duyabilmektedir. Bazen de yapmaya çalıştıkları ile ilgili engellenmişlik durumunu aşmak, izin verilmeyen şeyi ısrarla denemek gibi zorlayıcı davranışlar süreçte gelişimsel olarak yaşanan durumun bir parçası halinde karşımıza çıkabiliyor.

    Ancak ısrar ederek bir şey istemek ya da istekleri zorla ısrar yoluyla kabul ettirmek bazı ailelerde süregiden bir örüntü halini alabiliyor. Burada ailenin bu isteklere kendi kuralları çerçevesinde tutarlı yanıt vermesi bu süreci en çok etkileyen faktörlerden birisidir. Çünkü belirsizlikler ortaya çıktıkça ailenin yönetmekte güçlük yaşadığı durumları çocuk fark ederek kendi isteklerini karşılamak amacı ile bunu fırsata çevirebiliyor. İsteklerinin bazı zamanlarda ısrar sonucu gerçekleşmiş olduğu verisine sarılarak ısrar sınırlarını zorlayabiliyor.

    Özellikle bu durum;

    *ebeveynlerin meşgul olduğu,

    *telefon görüşmesi yaptığı,

    *mail atmaları gerektiği, 

    *iş ile ilgili durumları organize etme çabası içinde olduğu, 

    *kalabalık bir ortamda bulunduğu,

    *evi düzenleme ya da 

    *misafir ağırlama ortamı gibi zamanlarda yoğunlukla ortaya çıkabilmektedir. 

    Az öncede bahsi geçtiği üzere çocuklar ebeveynlerinin hangi durumda zorlanıp pes ettiklerine dair fikir sahibi olurlar ve ona göre bir davranış seçerek, meşgul olunan durumlarda isteklerini ısrarla ortaya koyabilirler.

    Bu istekler bazen normalde o an izni olmayan ekstradan tv-tablet-telefon zamanı talebi olabilirken bazen de aile kurallarına göre o an izin verilmeyen başka durumlar da olabilmektedir.

    PEKİ, NE YAPMAK UYGUN OLUR?

    *Aile kurallarının önden belirlenip, gerekli olduğu durumda çocuğun yaşına uygun olarak resim ya da yazı yolu ile somutlaştırılabilir (gerekli durumlarda hatırlatma amaçlı kullanılabilir).

    *Sıkışık bir durumda sizden bir şey istediğinde kullanabilmek üzere bir simge, işaret ya da kelime belirleyerek o an kullanılabilir (böylelikle çocuk söylediklerinin duyulup dinlendiğini ancak bu istek için biraz beklemesi gerektiğini fark eder).

    *Karşılaşılan ısrar durumu ile ilgili yaşanan durumun ardından sakin ve iletişime açık bir biçimde çocuk ile konuşmak, duygu paylaşımı yapmak, kafasını karıştırmadan anlaşılır bir biçimde durumdaki sıkıntıyı açıklamak daha sonraki zamanlarda iletişim ve ilişkinize olumlu katkı sağlarken, yaşanan durumla ilgili ilerleyen zamanlar için bir strateji oluşturma şansı yakalayabilirsiniz.

    ** Unutulmamalıdır ki, bazı zamanlarda bu taleplere izin verip bazı zamanlarda vermemek bir tutarsızlık ifadesi olup, daha sonrasında ısrarın şiddetini arttırarak bazı zamanlarda elde ettiği şansı yakalamaya çalışabilir. Bu nedenle önceki yıldızları takip etmek çocuğun duygularını anlayıp uygun davranışsal çerçeveler sağlamak, isteklerini uygun zamanlarda ifade edebilmeleri için onlara alan tanımak baş etmeyi kolaylaştıracaktır. Bazı zamanlarda yaşları ya da içinde bulundukları çevre gereği kendilerini meşgul edemeyerek ısrarlı taleplere giren çocuklar için keyifli etkinlik planlaması yardımcı olacaktır.

  • Ödül Mü, Ceza Mı?

    Ödül Mü, Ceza Mı?

    1970’lerde yapılan bir deneyde üniversite öğrencileri iki gruba ayrılıyor ve iki gruba da legolar veriliyor. İlk gruba legolarla oluşturdukları her anlamlı şekil için ödül olarak para verilirken ikinci gruba hiçbir şey verilmiyor. Öğrenciler legolarla uğraşırken süre tutuluyor. Beklenildiği gibi ödül alan grubun daha fazla vakit harcadığı saptanıyor.

    Deneyin ikinci kısmında öğrenciler başka bir odaya alınıyor ve onlara tekrar legolar veriliyor. Birinci kısımdan farklı olarak odaya ayrıca farklı nesneler ve dergiler de koyuluyor. İsterlerse legolarla oynayabilecekleri, sıkılırlarsa da dergileri okuyabilecekleri söyleniyor. Ancak bu kez her iki gruba da ödül vaadi yok. Bu sefer sonuçlar beklenenin tam tersi çıkıyor: ilk kısımda ödül alan grup legolarla daha az oynarken, hiç ödül almayan grup çok daha uzun oynuyor.

    Bir başka deney de çocuklarla yapılıyor. Anaokulu çocukları üç gruba ayrılıyor ve onlara renkli boya kalemleri verilip bir resmi çizmeleri isteniyor. Birinci gruba boyama yaptıklarında ödül verileceği söyleniyor. İkinci gruba hiçbir şey söylenmiyor ancak boyama bittiğinde sürpriz olarak ödül veriliyor. Üçüncü gruba ise hiçbir şey verilmiyor. Beklenildiği gibi ödül alan çocuklar resimle daha çok uğraşıyor.

    İki hafta sonra bu çocuklara serbest zaman veriliyor ve önlerine boya kalemleri ve farklı oyuncaklar konuluyor. Ancak bu kez hiçbir gruba ödül yok. Sonuç olarak ilk kısımda ödül alan her iki grup da boyamaya pek ilgi göstermezken ödül almayan üçüncü grup aynı heyecanla boyama yapıyor.

        O zaman bilim dünyasını sarsan bu araştırmalar gösteriyor ki çocuk ödül aldığı zaman o işe daha çok ilgi gösteriyor ve daha çok vakit harcıyor. Üstelik ödül almak çocuktaki motivasyon ve heyecanı üst seviyeye çıkarıyor. Ancak ödül ortadan kalkınca çocuk ilgisini kaybedip o işi bırakıyor. Çünkü işle ilgilenmek için sahip olduğu iç motivasyonun yerine bir dış motivasyon (ödül) geçiyor. Bu nedenle iç motivasyonu neredeyse yok oluyor. Ödül ortadan kalktığında dış motivasyonu da olmayacağı için, çocuğun o işi yapmak için herhangi bir motivasyonu kalmıyor. İlginç olan şu ki, ödül davranıştan önce de vaat edilse, davranıştan sonra sürpriz olarak da verilse sonuç değişmiyor.

        Peki bu durumu yaşamımızda nasıl kullanabiliriz? Bir anne işten eve geldiğinde çocuğunun evin içinde koşturup halıları oynatıp katlamasından rahatsızlık duyuyor. Ancak çocuğuna kızmak ya da ceza vermek istemiyor. Bu yüzden bir teklifle bulunuyor: çocuğunun akşamları oynarken halıları oynatıp katlamasını takdir ettiğini, bu yüzden ona ona 1 lira vereceğini söylüyor. Çocuk zaten oynamak ve dağıtmaktan keyif alıyorken bir de üzerine para alacak olması onu motive ediyor. Çocuk birkaç gün oynayıp para almaya devam ediyor. Sonra anne çocuğuna artık 50 kuruş verebileceğini söylüyor. Çocuk çok istemese de bunu kabul ediyor. Birkaç gün daha geçtikten sonra anne artık para veremeyeceğini söylüyor ve çocuk koşturup halıların yerini oynatmaktan vazgeçiyor.

        Son olarak, bazen ebeveynler çocuklarına sınıfı geçmeleri halinde telefon alacakları vaadinde bulunurlar. Ancak burada da ders çalışma konusunda içsel motivasyon yok edilip yerine telefon konulur. Bu durumda çocuk, sonraki yıllarda sınıfı geçmek için sürekli bir ödül bekler. Eğer sınıfı geçmesinden bağımsız olarak telefon alırsanız bu hediye olur. Ancak burada yapılacak en doğru şey, çocuğun kendi harçlığını biriktirerek telefonunu almasıdır. Aldığı harçlık buna imkân vermediğinde, telefona ayıracağınız bütçeyi çocuğunuzun harçlığına küçük miktarlar halinde ekleyebilirsiniz. Böylece çocuk emek vermeyi öğrenir.

  • Çocuklar Neden Uyumak İstemez?

    Çocuklar Neden Uyumak İstemez?

    Ebeveynler, sağlıklı bir gelişim için çocuklarının her akşam aynı ve geç olmayan bir saatte uyumasını ister. Ancak çocuklar bazen bir türlü uyumaz. Peki bir çocuk neden uyumak istemez?

    • Bunun ilk sebebi çocuğun enerjisi ile ilgilidir. Hepimiz biliriz ki çocuklar çok enerjiktir. Eğer bu enerjilerini gün içerisinde yeteri kadar harcamazlarsa uyumak istemezler.

    • Ebeveynleri ile yeteri kadar ilişki kuramamış çocuk uyumak istemeyebilir. Bu durum geçirilen zamandan çok yoğunlukla ilgilidir. Tüm gün anne babasıyla vakit geçirmiş bir çocuk yeterli yakınlık ve ilişkiyi kuramamış olabilir. Bu nedenle ilişki kurmak istediği için uyumak istemez.

    • Bir çocuk kaygılıysa, odasında tek olduğu için ya da tek olmasa da ebeveynlerinin yanında olmamasından dolayı güvende hissetmediği için uyumak istemez.

    • Uyuyunca, ebeveynlerinin onsuz eğleneceklerini ya da diğer kardeşleriyle güzel vakit geçireceğini düşünen çocuklar uyumaz.

    • Kaygılandığı şeyler varsa, uykuya kadar geçen sürede kendi iç dünyasıyla baş başa kalacağı için uyumak istemez.

    Bu noktada ebeveynler, eğer çocukları vaktinde uyursa onları parka götüreceklerini söyleyerek pazarlık yapmaya çalışırlar. İyi niyetli bir yaklaşım da olsa oldukça yanlıştır. Çünkü böyle davranarak ebeveynler, benimle zaman geçirmek istiyorsan önce bunu hak etmelisin mesajı verirler. Ek olarak bir ödül vaadi de olduğu için, sorunu anlamak yerine çocuk korkularıyla yalnız bırakılmış olur.

    Bu nedenlerle ödül vaadiyle iş yaptırmak yerine empati kurarak çocuğun asıl ihtiyacını anlamak gerekir. Hem sorun çözülür hem de çocukla ilişki daha sağlıklı gelişir.

    Çocuklar neden küfreder?

        Bazen çocuklarını küfrettiğine şahit oluruz. Bu durum yalnızca birkaç kez olabileceği gibi birçok kez de yaşanabilir. Çocukların küfretmesinden çok küfür öğrenmiş olmasına şaşırırız. Ancak günümüzde televizyon, tablet gibi araçların zararlı içeriklerinden çocuklarımızı sakınmamız oldukça zordur. Ayrıca bunlardan koruyabilsek bile akranları ya da çevredeki yetişkinlerden öğrenebilirler.

        Birkaç kez küfreden çocuğa bunun doğru olmadığını anlatan geri bildirimler verir. Hatta bunun yetmediğini düşünürsek ödül de veririz. Ancak ödüller sonlandıktan sonra tekrar küfür ettiği görülür. Bazen hiç ödüle başvurmadığımız halde dahi çocuk küfretmeye devam edip bunu sürekli hâle getirebilir. Peki neden? Bunun en temel nedeni çocuğun duygularını ifade edememesidir. Üzüldüğünü, korktuğunu sözlere dökemeyen çocuk bu duygularını bastırır ancak yine de bir şekilde ifade etmek ister; bunun için de küfrü kullanır. Duygularını ifade edememesinin sebebi yeterli kelime dağarcığına sahip olmaması değildir. Duygularını ifade ettiğinde yargılanacağını, kötü bir tepki alacağını düşünür. Bu nedenle ödül vererek davranışı bastırmak yerine çocuğa duygusunu ifade etmesini öğretmek gerekir. Ödül ancak geçici bir çözüm olabilir.

  • Çocuğunuzun İnce Motor Becerileri Geriden mi Geliyor?

    Çocuğunuzun İnce Motor Becerileri Geriden mi Geliyor?

    Günlük hayatta bazen beynimize karışık eylemler yapması için komut veririz. Bu eylemler beynimizde birden çok alanı ilgilendirir. Görme, nesneyi tutma, nesnenin ağırlığına göre kaldırıp kaldıramayacağımıza karar verme gibi bir sürü alanı aynı anda harekete geçiririz. Alanlar arasındaki koordineli çalışma sayesinde düzgün bir şekilde hareketimizi tamamlayabiliriz. Tüm bu kabiliyetlerimizi motor sistemi sayesinde yaparız. Motor sistemi ince ve kaba olmak üzere iki farklı gruba ayrılır. Kaba motor büyük kas grupları ile ilgilidir; koşma, yürüme, kafayı dik tutabilme vb. İnce motor ise küçük kas gruplarını kapsar yani el ve parmaklardaki küçük kasları çalıştırabilme kabiliyetiyle ilgilidir. Peki, ince motor dediğimiz küçük kas gruplarında bir problem olursa ne olur?

    Ellerimizin hayatımızdaki yeri oldukça önemlidir. Kendi kendimize iş yapabilme becerimizin büyük bir kısmını ellerimiz oluşturur. Bu nedenle çocukluktan beri gelen bu ince motor becerilerimiz ellerimiz sayesinde desteklenir. İnce motor sisteminde problem olan bir çocuk kalem tutmakta, yazı yazmakta, resim yapmakta kısacası ellerini ve parmaklarını koordineli bir şekilde kullanmakta zorlanır. Ayrıca kaba ince motor becerisi kaba motor becerisine göre çok daha yavaş kazanılır. Örneğin ince motor becerisi gelişmemiş bir çocuğa resim çizmesi için kağıt kalem verilirse çocuk hem sıkılır hem de bu becerisi gelişmediği için çok çabuk yorulur ve istenilen başarıyı gösteremez. Yaşıtlarına göre bu becerisi çok daha geriden gelir.

    Kendimizi bazen çocuğumuza kızar bir vaziyette buluyoruz. Sürahiden su öyle mi doldurulur? Her yer su oldu! Sonrasında çocuk kendini suçlu hissediyor. O anlık gösterdiğiniz öfkeden korkuyor ve kısaca karışık duygular içerisine itmiş oluyoruz çocuğunuzu. Bunları yaşamamak için öncelikle bizim sabırlı olmamız şart. Sonrasında yapacağımız çalışmalarla bu yeteneklerini geliştirebiliriz. Bunu yetenekleri geliştirirken de mümkün olduğunca çocuğumuza karşı olumsuz kelimeleri azaltmalıyız. Yapma yerine daha yapıcı cümlelerle “Başka bir şey yapalım mı?” gibi cümlelerle destekleyebiliriz. Dikkatini başka yönlere çekebiliriz. Araştırmalar gösteriyor ki olumsuz cümleleri azalttığınızda bile söz dinlememe oranı ciddi anlamda azalıyor. Şimdi gelelim çocuklarımızla ne yapabiliriz? Birkaç teknikle çocuğun ince motor becerisi geliştirebilir.

    Masajla başlayabiliriz, kullanılmadığı için parmaklar zayıf olabilir. Bunun için de birkaç çeşit masajımız var!

    Ellerini avucunuzun içine alıp parmak uçlarına masaj yapmakla başlayabilirsiniz. Daha sonra avuç içlerine nazik hareketlerle ve en son tekrar parmaklara baskı kuvvet uygulayarak bitirebilirsiniz. Hatta bu masajı buzla da yapabilirsiniz biraz daha canlandıracaktır.

    Uzun çizgi çektirebilirsiniz. Birkaç kez denediğinizde gittikçe daha güzelini çizecektir. Doğru şekilde, abartmadan motive etmek önemlidir. Çocuğunuzun yapamadığı şeylere bile yapmış gibi tepki verirseniz çocuk yapamadığını bilir ve onu mutlu etmek için söylediğinizi anlar. 

    Sert bir hamurdan mercimek kadar verip çok güzel toplar yapmasını isteyebilirsiniz. Her parmakta sırayla küçük toplar yapmak önemli. Sonrasında eşit silindirler yapmasını isteyebiliriz. İlk başta yapamasa da cesaretlendirmek önemli. Tekrar edildikçe gelişmeyecek yetenek yok. Tabi ki her çocuğun heykeltıraş olmasını bekleyemeyiz ama normal bir seviyeye her çocuk çıkabilir.

    Bu sefer daha eğlenceli ama biraz da ortalığın batabileceği bir etkinlik anlatayım. Tıraş köpüğünü bir masaya sıkıyoruz ve elleriyle harfler yazmasını, dilerseniz basit şekiller çıkartmasını isteyebilirsiniz. Temizlerken onun da eline bir bez verip beraber temizlemenizi tavsiye ediyoruz.

    Evinizde org veya piyano varsa bu etkinliği yapabilirsiniz. İstediğimiz piyanonun tuşlarına düzgün basması ve sesi düzgün çıkartmaya çalışması. Tuşlara tam basmasını söyleyip, seslerin düzgün çıkmasının gerektiğini ona göre çalmasını söyleyebiliriz.

    Çocuğunuzla beraberken onun dünyasına girebilmek, hem çocuk hem de ebeveyn için inanılmaz bir şey. Burada da çocuğunuza havada veya masada hayalindeki karakterleri çizerek göstermesini isteyebilirsiniz. Mutlaka arada somut cisimlerden de çizmesini isteyip kendini zorlamasını sağlayabilirsiniz. Havaya harf bile yazabilir. Tamamen size kalmış. Hedefimiz çok aşırı zorlamak değil. Fakat çok kolay da olmamalı az da olsa biraz zorlanmak insanın hayatı boyunca öğrenmek için karşılaşması gereken bir durum.

    Her gün yaptığımız rutinde aslında çocuğumuza verebileceğimiz bir sürü iş var. Bunlar; ekmek kesmek, limon, sebze, meyve kesmek. Kontrollü bir şekilde yapıldığında çok faydalı. Düşünsenize çocuğunuzun kestiği malzemeleri yiyecek masadakiler. Hem özgüveni, hem de motor becerileri açısından çok güzel bir etkinlik.

    Mutfakta bir sürü işi olan anneler için küçük yardımcılarını hatırlatmakta fayda var. Tabak dizmek gibi basit görünen bir etkinlik bile minik eller için çok güzel faydalar sağlıyor. Beraber mutfakta yapılan bu tabak dizmeler ince motor becerilerini geliştirecektir. Renklerine göre ayrı koyabilirsiniz, sayabilirsiniz. Tamamen size kalmış.

    Hamur işleri yaparken, yanınızda çocuğunuzu da bulundurmanız da fayda var. Beraber yapmak veya ondan farklı şekiller istemek. Hatta mutfak için ona küçük bir önlük bile alabilirsiniz. Kız, erkek fark etmez. Bu tarz etkinliklerde hem üstü pislenmez, hem daha çok heves eder.

    Yumurta veya kek çırparken onun çırpmasını isteyebiliriz. Ortamı önceden ayarlayıp birazcık dökülse de, dökme gibi olumsuz bir cümle kullanmadan bu işi tamamlamak da ebeveynlerin görevi olsun.

    Makasla kağıt veya hamur kesmek. En güzel ince motor becerilerini geliştirme yolu makasla çalışmaktır. Makasla resimleri düzgün kesmekten tutun da basit bir dikdörtgen bile kestirip boyatabilirsiniz. Kendi çizdiği resimlerdeki karakterleri ona kestirip çıkarttırabilirsiniz. Origami dediğimiz kağıt katlama sanatının da hem çocuğunuzla ilişkiniz açısından hem de el becerileri açısından çok katkısı olacaktır.

    Burada anlattığımız etkinliklerle sınırlı değil tabi ki, gerisini anne- babaların hayal gücüne bırakıyorum. Bunları çoğaltabilirsiniz, geliştirebilirsiniz. Ama şunu hiç aklımızdan çıkartmamalıyız. Bir çocuğu en iyi etkinliklere gönderseniz, en iyi eğitimi verseniz de anne- babasıyla yaptığı etkinliklerden duygusal ve fiziksel açıdan gördüğü yarardan daha fazlasını başka bir yerde göremez. Sevgi, sabır, ilgi ama dozunda ne az ne fazla!