Etiket: Çocuk

  • Cinsel Taciz Sadece Bedeninizin Değil Ruhunuzun da İhlalidir

    Cinsel Taciz Sadece Bedeninizin Değil Ruhunuzun da İhlalidir

    Çocukluk çağında yaşadığınız bir taciz varsa her şeyi hatırlıyor da olabilirsiniz. Diğer yandan tacizle ilgili net görüntüleriniz de olmayabilir. Çocukluğunuza ait bazı bölümler belirsiz veya sisli olabilir. Bu sizin başınıza gelen durumla nasıl baş ettiğinizle de ilgili olabilir.
    Geriye dönüşleriniz olabilir. Anılarınız o kadar kuvvetli olabilir ki sanki tacizi yeniden yaşıyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz. Ve hatırladıklarınız siz de kusurluluk, değersizlik, utanma gibi hisler oluşturabilir.
    Tacizin çok aşırı olduğu durumlarda, disosiasyon( ayrışma) çoklu kişilik oluşumuna neden olabilir. Çocukluğunuz da tacizle baş edebilmek için, çocukluğunuzun bazı bölümlerini ayrışma içinde geçirmiş olabilirsiniz. Özellikle tacizin olduğu sıralarda, ayrışmayı öğrenmiş olabilirsiniz. Ayrışma sizin için kendinizi o durumdan korumanın, o durumu atlatmanın bir yolu olmuş olabilir. Yetiişkinlik hayatınızda da bazen bu kopmaları yaşıyor olabilirsiniz. 
     
    Her türlü taciz, sınırlarınızın ihlalidir. Fiziksel, cinsel veya ruhsal sınırlarınıza saygı duyulmadı demektir. Sizi koruması gereken bir kişi, öğretmen, hoca, ailenizden biri vs… isteyerek sizi acıtmaya başladı demektir. Ve çocuk olarak siz çok savunmasızsınızdır.
     
     Taciz çok çeşitli şekillerde olabiliyor, kimileri ağır cinsel tacize maruz kalırken, kimileri dokunmak ve okşanmak gibi cinsel tacize maruz kalabiliyor. Çocuk bazen yaşadığı şeyi tam olarak anlamlandıramayabiliyor. Hissettiği şey rahatsızlık vericiyse, eğer çocuk kendisine dokunulmasından rahatsız olduysa, bu her zaman taciz olarak görülür. 
     
    Genelde tacize maruz kalan çocuklar kendilerini suçluyorlar. Bu suçluluğun bir kaynağı, çocuğun tacize izin verdiğini, cesaretlendirdiğini veya hatta yapılandan hoşlandığını düşünmesidir. Yetişkinlik hayatında kişi bu taciz nedeniyle hala kendisini suçlamaya devam ediyor da olabilir. Ancak tacize uğrayan kişinin hiçbir sorumluluk taşımadığını bilmesi önemlidir. 
     
    Tacize izin vermiş veya cinsel olarak etkilenmiş olması hiçbir şekilde onu suçlu yapmaz. 
     
    O ÇOCUKTU  

     ve ondan daha iri ve güçlü bireyler onun sınırlarını hiçe sayarak davrandılar. O çocuğun yapacağı hiçbir şey olamazdı.O sadece çocuktu 
     
    Cinsel taciz sadece bedeninizin değil ruhunuzun da ihlalidir. 
     
    Yabancı bir kişi taciz etmeye kalkıştığında çocuk ne yapması gerektiğini bilir. Savaşır, yardım çağrısında bulunur. Fakat güvendiği arasında bir bağ olan kişi tarafından böyle bir eylem gerçekleştirildiğinde ne yapacağını bilemez allak bullak olur. Çocuğun elinden dünyaya, insanlara ve kendisine olan güvenme, inanma yetisi de alınmış olur böyle bir tacizle. 
     
    Kendine hatırlat, sen masumdun çocuk…  
     
    Eğer gerçek bir tedaviden geçemez, ruh dünyası rehabilite edilemezse, tacize uğrayan kişi hayatının sonuna kadar kuşkucu ve güvenemeyen bir kişi olarak, duygusal yoksunlukla birlikte yaşamak zorunda kalabilir

  • Bebek ve çocuklarda dışkılama alışkanlıkları

    Bebeklerde dışkılama sayısı değişkenlik gösterir. Bazı bebekler 8-10 kez kadar dışkılama yapabilir. Bazıları ise 2-3 günde bir dışkılama yapar. Doğal beslenen bebeklerde genellikle yumuşak kıvamlı bir dışkı oluşur; dışkının bir kısmının formu oluşmuştur; rengi sarıdır. Dışkılama sayısının artması ve şekilsiz sıvı şeklinde olması ishal lehine yorumlanmalıdır. Kabızlık durumlarında bebeğin dışkılama sayısı azalır ve kıvamı daha sert bir dışkı gözlenir.

    Bebekler, yaklaşık 2 yaşlarına geldiğinde tuvalet ve dışkısı tutabilecek hale gelirler. Bu durum dışkılama ve işeme kaslarının gelişimi ile mümkündür. Bu yaşlarda dil gelişiminin de hızlı bir şekilde olmasıyla çocuklar söylenenleri daha iyi anlarlar. Tuvalet eğitimi 2 yaşından itibaren verilebilinir. Tuvalet eğitimi sırasında anneler cezalandırıcı, tehdit edici, azarlayıcı ve aşırı kontrol edici olmamalıdırlar. Uygunsuz şekilde çocuklar çişini ya da dışkısı kaçırdıklarında anne yüz ifadesiyle ses tonuyla ve tüm davranışlarıyla çocuğa karşı nötr kalabilmelidir. Bunun sağlanamadığı durumlarda, anne babayı cezalandırmak için, ilgi çekmek için veya bir iletişim tarzı olarak çocuk uygunsuz bir şekilde tuvaletini yapabilir.

    Bazen çocuğun dışkısını veya idrarını tutamamasının altında tıbbi nedenler vardır. Çocuğun idrarını veya dışkısı tutamadığı durumlarda veya bu alışkanlıkların gelişmiş olduğu halde tekrar kaybedilmesi durumlarında, bir çocuk ergen psikiyatrisine başvurulmalıdır. Bazen, böyle durumların altında bir enfeksiyon, epilepsi nöbetleri, hormonal bozukluklar (ör. diabetus insipitus, diabetus mellitus, hiperkalsemi hipokalemi), Hirsuprung hastalığı gibi tıbbi durumlar yatar.

    Dışkılama alanında sorun yaşayan çocukların ve ergenlerin mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Bebeklik, çocukluk ve ergenlik döneminde uyku

    Bebeklik döneminde uyku: Zamanında doğan sağlıklı bebekler genellikle toplam 16 saat kadar uyurlar. Ancak 16 saatlik uykuda, gece ve gündüz 2-4 saatlik aralarla uyanıklık dönemleri izlenir. Yenidoğanın uykusundan uyanma nedenleri, beslenme ihtiyacı, biyolojik günlük (sirkadian) ritmin henüz iyi gelişmemiş olması veya başka nedenlerden dolayı olabilir. Yenidoğanın uykusunda günden güne olan değişikler oldukça belirsiz olsa da haftalar ve aylar ile uyku süresinde ve organizasyonundaki değişiklikler daha çarpıcı hale gelir. Beyinin olgunlaşmasıyla çevresel ve sosyal uyaranlar daha iyi algılanmaya başlanır; uyku süresi yavaşça uzayarak gece uykusuna dönüşür. Kısa sürelerde bölünmeler ile karakterize yenidoğan uykusunun gece uykusuna dönüşüp pekişmesine (konsolide olmasına) yerleşme (settling) adı verilir. Üç aylık sağlıklı bebeklerin büyük kısmında uzun süren gece uykuları gözlenir; bu uyku dönemleri sadece kısa sürelerle beslenme amacıyla bölünebilir. 5-6 aylık bebeklerde gece beslenmesi biyolojik bir ihtiyaç olmasa da, bazılarında öğrenilmiş bir davranış olarak devam edebilir. 6 ile 12 aylık bebeklerde diş çıkarma ve ayrılık kaygısı uykuyu bozan olası etkenlerdir. On iki aylık bebeklerin sadece %10’unda gece uykusunda bölünme gözlenir.

    İkinci üçüncü aylarda sirkadian ritmin maturasyonuyla birlikte yenidoğanın polifazik uyku/uyanıklık örüntüsü, daha uzun süreli gündüz uyanıklığı ve gece uykusuna dönüşmeye başlar. İki haftalık bebekte en uzun uyku dönemi 4 saat iken, 5 aylıkta 7 saatir. 5 ve 12 ay arasında uyku süresi sabit kalma eğilimi gösterir. 6 -9 aylık bebeklerin çoğu artık tüm geceyi uyuyarak geçirir. Bu dönemde, gece uykusu yaklaşık 10-12 saattir; ayrıca 2-3 kez toplam 2-4 saat kadar gündüz şekerlemesi gözlenir. Gündüz şekerlemesi çocuğun yaşı arttıkça azalır. Yenidoğan ortalama 3.5 gündüz şekerlemesi gözlenirken, 12 aylıkta ortalama 2 kezdir.Gece uyanması yaş arttıkça azalır; 1 aylık bebek yaklaşık 2.5 kez uyanırken, 12 aylık ortalama 1 kezden azdır. Ayrıca gece uyanıklık dönemleri de kısalır.

    Yeniyürüyende ve okul öncesi dönemde uyku (1-5 yaş): Aktigrafi çalışmaları 12 aylık çocukların genellikle saat 20:00’de uyuduklarını, 18 aylık-5 yaş arası olanların 21:00 ile 21:30’da uyuduklarını göstermiştir. İlk 5 yılda uyanma zamanı genellikle 7’de olmaktadır. Yeni yürüyenlerde ve okul öncesi dönemde yaş arttıkça uyku miktarı azalır. 3 yaşındaki bir çocuk ortalama 13.2 saat uyur; 4 yaş için ortalama 11.8 saattir. İkinci yaşta gündüz uykusu bir kez gözlenir; birçok çocukta 3 yaşında gündüz uykusu ortadan kalkar. Gündüz uykusunun ortadan kalkması etkileyen başlıca etkenler, kreşe başlama, okul programları, kültürel tercihler, anne baba beklentileri, aile rutinleri ve bireysel farklılıklardır. Yeniyürüyen ve okul öncesi dönemde gece uyanmaları sıkça gözlenir. Bu dönemde ebeveynler ya da kardeşler ile birlikte uyuma bazı kültürlerde sıkça gözlenir. Birlikte uyuma durumunda, çocuğun gece uyanması ve uykuya gitmeyle ilgili çatışmalar daha sık gözlenir. Gece uyanmasını çeşitli etkenler etkileyebilir; ancak çocuğun uyanınca anne baba yardımı olmaksızın kendiliğinden uykuya geçebilmesi bu durumun sürekliliğini veya ebeveynler için sorun olup olmayacağını belirler.

    Orta çocukluk çağı / ergenlik öncesinde uyku: Okul çağı, ergenlik öncesi dönemde toplam uyku süresi azalmaya devam eder. 5 yaşındaki bir çocuk ortalama 11.4 saat uyurken, 8-10 yaşlarındaki çocuklar yaklaşık 9-10 saat uyur. 12 yaşındaki bir çocuk ortalama 9.3 saat uyur. Gündüz uykusu bu dönemde nadirdir. Gündüz uykusu sıklıkla gece uykusunun yetersizliğini veya diğer başka bir uyku bozukluğunu işaret eder. Çocuk büyüdükçe yatağa gitme saati gecikir, ancak sabah uyanma saati çoğunlukla okul programından etkilenir. Küçük çocuklara göre, orta çocukluk dönemindeki çocuklarda daha az uyumalarıyla birlikte daha fazla sabah uykululuğu gözlenir. Bu durum, uyku süresinde azalma olmasına karşın uyku ihtiyacının devam ettiğini düşündürmektedir. Ayrıca 4-12 yaşlar arasındaki kızlar erkeklere göre biraz daha fazla uyumaktadırlar.

    Ergenlerde uyku: Ergenlik döneminde uyku miktarı azalmaya devam eder. 13 yaşındaki ergenler ortalama 9 saat uyurlarken, 16 yaşındaki gençler 7.5-8 saat uyurlar. Bir çalışmada, ergenler aktigrafi sonuçları ile karşılaştırıldığında yaklaşık 30 dakika az uyuduklarını değerlendirmişlerdir. Ergenlik yıllarında uyku süresinde tedrici bir azalma olmasına karşın, sağlıklı ergenliğin erken dönemlerinde MSLT testinde ortalama uyku ya geçme süresinin ani bir şekilde azaldığı ve daha sonraki ergenlik dönemlerinde düşük düzeyini koruduğu bildirilmiştir. Bu durum ergenlikte uyku ihtiyacının daha önceki yıllardaki gibi devam ettiğini düşündürmektedir. Ergenliğin başlangıcı sırasında toplam uyku süresindeki azalma ile birlikte uyku/uyanıklık örüntüsünde bir kayma gözlenir. Ergenler daha geç saatlerde uyurlar ve daha erken uyanırlar. Okul ile ilgili beklentiler ve okul saatleri genellikle bu durumun nedenidir. Ergenlerde, geç yatma, ödev yapma, okul dışı aktivitelerde bulunma, eğlence aktiviteleri (TV; bilgisayar; internet; cep telefonu), bir işte çalışma, anne baba otoritesinin azalması ile birlikte yatağa gitme kararını kendilerinin vermesi, uyku/uyanıklık örüntüsündeki değişiklikler ile birliktedir. Ayrıca ergenlik döneminde olan çocuklar ergenlik öncesi dönemdeki çocuklara göre üç kat daha fazla kafeinli içecekler tüketirler ki bu içecekler uykuyu bozabilir. Bazı ilaçların alınımı (ör., stimulanlar) ve alkol/madde kullanımı ergen uykusunu olumsuz etkileyebilir. Hafta sonları ve tatillerde birçok ergen geç saatlerde uyuyup geç uyanırlar. Örneğin geç ergenlik döneminde hafta içi günlerine göre hafta sonu ortalama 1-2 saatlik uykuya geç gitme söz konudur. Hafta sonu uyanma zamanı gecikmesi, hafta içine göre, ortaokul yaşlarındaki çocuklarda 1.5-3 saat kadar iken, bu fark lise çağındakiler için 3-4 saattir. Bu veriler, ergenlerin geç yatıp geç kalkmaya eğilimli olduğunu gösterir. Düzensiz uyku alışkanlıkları bazı ergenlerde uyku bozukluklarının oluşumuna katkıda bulunabilirler.

    Uykuya geçme sırasında anne babanın varlığı, uyku saatlerinde değişikler yapma, tatile/yolculuğa çıkma, birlikte uyuma, aşırı müsaade edici ve sınırsız anne baba tutumları, anne baba arasında çelişik tutumların olması, gerçekçi olmayan anne baba beklentileri ve uyku öncesinde çocuğun beslenmesi/emzirmesi gece uyanmalarını etkileyebilir ve bakım verenler ile ilgili durumlardır. Benzer şekilde, küçük çocuklarda, güvensiz anne çocuk bağlanması, anne baba anksiyetesi ve depresyonu gece uyanmaları açısından risk etkenleridir.

    Tıbbi durumlar (ör. reflü, ağrı, enfeksiyon, alerjiler, huzursuz bacak sendromu, seperasyon anksiyetesi, diş çıkarma, karşı olma karşı gelme bozukluğu, ilaç kullanımı), tipik gelişim dönemlerinin kazanılması (örneğin hayal etme becerilerinin kazanılmasıyla gece korkuları artabilir; otonomi ve bağımsızlık ihtiyacının artmasıyla gece yatmaya direnç geliştirebilir), çocuğun biyolojik ritmi (gece kuşları) ile uyku döngüsü açısından anne baba beklentilerinin uyuşmaması, çocuğun zor bir mizacının olması uykuya yatmasını, uyanma sıklığını veya kendini yatıştırma becerisini olumsuz etkileyebilir ve daha çok çocukla ilgili etkenlerdir. Uyku odasının sessiz, ısısının ve ışığın uygun olması, yatağın rahatlığı gibi çevresel özellikler çocuğun uykusunu etkileyebilir.

    Uyku alanında sorun yaşayan çocukların ve ergenlerin mutlaka bir çocuk ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekir.

  • Çocuk Psikodraması

    Çocuk Psikodraması

    Sosyometri ve psikodrama grup terapisinin oluşmasını sağlayan alanlardan biri Spontaniye Tiyatrosu diğeri çocuklarla yapılan gözlem ve çalışmalara dayanmaktadır. Psikodrama grup terapisinin kurucusu Jacop Levi Moreno önceleri felsefe ile uğraştı. Sonra tıp eğitimi aldı ve sonra çocukların günlük oyunlarını izlemeye başladı. Çocukların yetişkinlerden farklı olarak spontanite ve yaratıcılıklarının yüksek olmasına dikkatini verdi. Hayatın başlangıcında var olan yönlerin sonrasında nasıl köreldiğini ve insanların kullanamadığı bu yapının hayatlarına nasıl yansıdığını da fark ederek Psikodrama grup psikoterapisini oluşturdu.

    Çocuk Psikodraması , Psikodrama’nın çocuklarla yapılan uygulamasıdır. Çocuk psikodraması çocukların günlük yaşamda yaşadıkları zorlukları, önemli olayları ve bunlara ilişkin duyguları, düşünceleri, inançlarının sahneleyerek otaya koydukları ve bu yolla değişimin sağlandığı terapötik süreçtir. Yetişkinlerle yapılan çalışmalardan farklı yanları vardır. Fakat psikodramanın temelinde yer alan eylemi, spontaniteyi, yaratıcılığı, rol kuramını ve sosyemetriye yer verir. Farklı yanları olarak belli yaş aralığında olması, grup sayısı, grup odasının düzeni, grubun çalışmasında ki lider sayısı, psikodrama teknikleri uygulanırken dikkat edilmesi gereken durumlar olarak sıralayabiliriz.

    Çocuk psikodramasi, 6 ve 11 yaş arasında en az 3 en fazla 6 kişilik gruplarda iki terapist eşliğinde uygulanır.

    Çocuk psikodraması haftada bir gün veya on beş günde bir periyotlarda bir saat on beş dakika süreyle yapılır.

    NEDEN ÇOCUK PSİKODRAMASI?

    Çocuk psikodraması ile çocuklar da sağlıklı yapıyı güçlendirmek ve ihtiyaç duyduğu sağlıklı yapıyı yeniden oluşturmak. Duygularını ve kendini tanımalarını sağlamak. Rol repertuarını arttırarak kendini ve bir diğer kişiyi tanımasını kolaylaştırmak. Eylemle birlikte kendi potansiyelini ortaya çıkarmak. Çocuklukta yaşanan korkular, takıntılar, öfke, kardeş kıskançlığı, davranış sorunlarının da iyileştirici olması sebebiyle uygulanmaktadır.

    Biz yetişkinlerden farklı olarak var olan spontanite ve yaratıcılıkları grup çalışmalarında kendilerini ortaya koymada ve karşı karşıya kaldıkları veya kalacakları güçlüklerle başa çıkmada önemli bir faktör olmaktadır. Çocuk psikodramasında eylem kullanıldığında ve engellenmediğinde çocuk hakkında birçok bilgiye sahip olmamız da mümkün olmaktadır.

    Çocuk psikodramasında, grup çalışmasına katılan çocukların ebeveynleri ile de çalışma yapılmaktadır. Çocuklarla çalışma yapılan birçok yöntem, ailelere müdahale gerekliliği destekler. Bu durum çocuk psikodraması için de geçerlidir. Ailelere müdehale de ailenin yaklaşımları, tutumları ve çocuğun ihtiyacına uygun olarak iyileştirici müdahaleler ebeveyn gruplarında ele alınmaktadır.

  • Çocuk Depresyonu

    Çocuk Depresyonu

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak

    adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi, kasvetli şiirler yazma veya depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da

    artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi,

    kasvetli şiirler yazma veya Depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Okul öncesi dönemde genel gelişi (3-6 yaş)

    Okul öncesi ya da oyun çağı dönemi olarak bilinen üç-altı yaş arasında çocuk, daha önce kazandığı güven ve otonomi duygularıyla çevresini yavaş yavaş genişletir ve keşfeder. Her şeyi bilmek ve tanımak ister. Durmadan sorar ve sonu gelmez öğrenme açlığı vardır. Gün boyu yorulmadan oynar, arkadaş aramaya başlar. Kendi işini kendi görmekten büyük haz alır. Oyunlarının çeşitliliği ve hayal gücü artar. Oyunlarda çeşitli roller alır. Oyunlarında, cansız nesneleri canlıymış gibi konuşturur. İnatlaşma azalır, söz dinlerlik artar. Erkek çocuklarda giricilik, atılganlık; kız çocuklarında ise ele geçirme ve çekicilik önem kazanır. Bu dönemde girişim duygusunun temelleri atılır. Çevredeki kişilerin aşırı korkutmaları, suçlandırmaları, cezalandırmaları gibi çeşitli engelleyici tutumları çocuktaki bu girişim duygusunun sağlıklı gelişmesini güçleştirir ve suçluluk duygularının gelişimini kolaylaştırır. Anlayamadıklarını hayal gücü yardımıyla açıklamaya çalışır. Duyduklarını abartır, gördüklerini çarpıtarak aktarır, olmamış şeyleri olmuş gibi anlatmaya bayılır. Gerçekle gerçek olmayanı karıştırır. Çizgi film kahramanlarını model alırlar; onların yaptığı etkinlikleri canlandırırlar. Canlı-cansız ayrımı da yapamaz; oyuncaklarının canlı olduğunu zanneder ve zaman zaman onlarla konuşur. Üç yaşında, cinsel kimlik gelişiminin bir parçası olarak kız veya erkek olduğunu bilir. Kadın-erkek arası cinsel farklılıkların öğrenilmesi, cinsiyet rollerinin ayrışması ve cinsel benlik duygusunun gelişmesi 3-4 yaşlarında başlar ve 5-6 yaşlarında kesin şeklini alır.

    Bu dönedeki anne babalar çocuklarının girişimci yanlarını, soru sormalarını ve araştırıcı olmalarını desteklemelidirler. Ancak toplumsal ya da aile düzenine uyulmayan durumlarda çocuğa sınır konulmalıdır. Çocuklara yaşına uygun cinsel bilgiler verilmelidir. Cinsel ilgi ve merakın bu dönemin bir parçası olduğu bilinmelidir; cinsel uğraşılarından dolayı çocuk azarlanmamalı veya cezalandırılmamalıdır. Ancak toplumsal kurallar öğretilmeli ve bu toplumsal kurallara uygun davranması istenmelidir. Kurallara uyulmadığı durumlarda uygun şekilde sınır konulmalıdır.

  • Alt Islatma

    Alt Islatma

    Enürezis; 5 yaş üzerinde idrarın istemsiz olarak boşaltılmasıdır. Bu davranışın üç ay süreyle haftada en az iki kere ortaya çıkması, okul ya da sosyal yaşantı ile ilgili sıkıntıya neden olması ve bu durumun tıbbi bir rahatsızlığa bağlı olmaması olarak tanımlanır.

    Uyku esnasında olan idrar kaçırmalarına enürezis nokturna (nokturna enürezis), gündüz uyanıkken olan idrar kaçırmalarına enürezis diurna (diurnal enürezis) , ikisinin bir arada olduğu duruma ise Enürezis continua (continual enürezis) denmektedir. Enürezis eğer bebeklikten beri süregeliyorsa primer, en az 6 aylık bir kuruluktan sonra başlamışsa sekonder enürezis olarak tanımlanır. Enürezis daha çok gece işemesi (noktural enürezis) şeklinde görülmektedir.

    Enürezis, başlama şekline göre de sınıflandırılmaktadır. %85gibi büyük çoğunluğunda enürezis hiç kesilmeden bebeklikten süre gelir. Buna birincil (primer) enürezis denmektedir. Geriye kalan %15lik kısımda tuvalet eğitimini tamamlayıp, kontrol sağlandıktan sonra alt ıslatmaya başlar. Bu duruma da ikincil (sekonder) enürezis denmektedir.

    Tüm dünyada 50milyonun üzerinde enürezisli çocuk olduğu tahmin ediliyor. Görülme sıklığı çocukların yaşlarına göre değişiklik gösteriyor. Sırayla 5 yaşında %15-20; 10yaşında  %5; 10-17 yaş arası %2-3 ve 17 yaşında %1’dir.Her yıl enüretiklerin %15’i kendiliğinden düzelir. Erkeklerde kız çocuklarına göre 1.5 kat daha fazla görülmektedir.

    Enürezisin nedenleri

    İlk olasılık idrar yollarında bir sıkıntı var mı?

    İkinci olasılık olursa bir psikoloğa ya da bir psikiyatriste gidilmeli.

    Biyolojik ve psikososyal nedenler olarak ayrılmaktadır.

    Biyolojik Etkenler

    Kalıtımsal etkenler: Enüretik çocukların yaklaşık %75’inin birinci dereceden akrabasında eskiden enürezis görülmektedir.

    Hormonal etkenler: Bazı çocukların antidiüretik hormon(ADH) işlevlerinde anormallikler vardır. ADH hipofiz bezi tarafından salgılanan bir hormondur. Bu hormon ‘sıvıları tut, gitmesine izin verme’ şeklinde vücuda sinyal vermektedir. ADH hormonu sayesinde az miktarda daha yoğun bir idrar üretilir.  ADH hormonunun az olduğu durumlarda çocuk açık renkli idrar yapımı ve altını ıslatma eğilimi fazladır.

    Mesane Fizyolojisiyle İlgili Durumlar: Mesane kapasitesinin daha düşük olması enürezise neden olabilmektedir.

    Uyku Bozukluğu: Bazı ebeveynler çocuklarının derin uykuda altlarına kaçırdıklarını söylemiştir. Ancak uyku ile olan araştırmalarda böyle bir sonuç bulunmamaktadır. Enüretik olan ve olmayan çocukların derin uyku süreleri eşit olmakla beraber altını ıslatma uykunun her evresinde eşit görülmektedir

    Diğer etkenler: Enüretiklerde idrar yolu enfeksiyonu sıklığı %5 olup, idrar yolu öyküsü kızlarda yaklaşık beş kat daha fazla görülmektedir. İdrar yapısındaki yapısal, dinamik ve bulaşıcı problemler de enürezise yol açabilmektedir.

    Psikososyal Etkenler

    Enüretik çocukların çoğunluğunda alt ıslatma, istemsiz ve bilinçdışıdır. Önce bir hekim tarafından organik bir rahatsızlık var mı? Ona bakılması lazım. Birincil(primer) bir neden mi yoksa sekonder bir durum mu? Anne babanın kavgaları var mı? Anne babanın mesafe ayrılığı var mı? Örneğin baba subay ya da polis görev yerine gidiyor çocuk tepki olarak altını ıslatma-altına kaçırma gibi tepkiler verebiliyor. İstemli enürezislerde genelde psikolojik bozukluk ya da karşı gelme bozukluğu gibi ek tanılar konmaktadır. Kardeş doğumu ile başlayan sekonder enürezis bir regresyon(koruyucu dürtü) belirtisi olabilir. Aşırı temiz titiz ebeveynin eğitimine karşı pasif agresif bir ifade sergiliyor olabilir. Ailenin aşırı koruyuculuğu çocukta bebeksi kalma eğilimi ile kendisini gösterebilir. Göç ya da benzer sosyal stresler yaşayanlarda görülebilir.

    Tedavisi

    Enürezis tedavisi günümüzde 3 şekilde görülmektedir.

    1.İlaçlı tedavi: İlaçlı tedavi tartışılmakla beraber hızlı sonuç verdiği için sıklıkla kullanılmaktadır. İlaçlı tedavilerde tedavi bittikten sonra tekrarlanma olasılığı yüksektir. Tedavi çoğunlukla antidiüretik hormon olan(ADH) salgısının kontrolünü dayalı gece çıkılan idrar miktarının azalmasına yönelik ve mesane kaslarının sıkılaştırılmasına yönelik kullanılmaktadır.

    2.İlaçsız tedavi: Bu yöntem çocuk ve aile ile daha sık görüşmeyi gerektirmektedir. Kayıt tutma ve kuru gecelere özendirme. Çocuğun başka birine ihtiyacı olmadan doldurabileceği şema yöntemi önerilmektedir. Kullanılan bir diğer yöntem olan alarm sisteminde çocuğun altını ıslatmaya başladığı fark edildiği ilk anda uyandırılıp tuvalete yetiştirilmesine olanak sağlanır. Mesane eğitimi, ödüllendirme-pekiştirmeden de bu tedavi yönteminde yararlanılır.

    3. Diğer Tedavi Yöntemleri:

    Psikoterapi: Davranışçı psikoterapiler oldukça etkilidir. Tedavide önemli bir yer tutmaktadır. Enüretik çocuklarla yaşamak aile için stres kaynağı olmaktadır. Bazı aileler çocuğunu cezalandırmak yoluyla öfkelerini boşaltmaktadır. Bu Enüretik çocuğun stresini arttırmaktadır. Bu yüzden bireysel psikoterapiler ve aile terapileri etkili olmaktadır.

    Sıvı kısıtlanmasının etkili olduğu kanıtlanmamış gece idrar çıkışının azalması tedavide dikkat çekmiştir.

    Yine de yatmadan bir saat önceden itibaren sıvı alımının azaltılması tedaviye yardımcı olmaktadır.

  • Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Tuvalet eğitimi okul öncesi döneminin bir parçasıdır. Her şey yolunda gittiğinde çocuklar mesane ve bağırsak kontrolünü öğrenirler. Tuvalet eğitimi ebeveyn-çocuk ilişkisinin ve mizaç uyumunun ortaya çıktığı ve karakter gelişimini etkileyen önemli bir alandır.

    Okul öncesi dönemdeki çocuklarının ebeveynlerinin hepsinin tuvalet eğitimi ile ilgili farklı fikirleri ve soruları mevcuttur. Bu bölümde tuvalet eğitiminde kullanılan birbirinden farklı 2 metodu, tuvalet eğitiminde yapılması ve yapılmaması gereken noktaları ve okul öncesi dönemde tuvalet eğitimi gerçekleşmediğinde ya da sürdürülmediğinde ortaya çıkan iki bozukluk olan enürezis ve enkoprezis den bahsedilecek.

    Çocuk açısından bakıldığında o güne kadar rahatça yapılan şey durdurulacak bezine yapmaya göre daha fazla iş ve daha fazla çaba gerekecek. Farklı zamanlarda ve farklı kültürlerde yaşamış ebeveynler ve aileler tuvalet eğitiminde farklı metotları kullanırlar. Bazı ebeveynler çocuklar oturmayı öğrenir öğrenmez onu lazımlığa oturtup mesane kontrolü yapabileceklerini zanneder, oysa 9 aylık bir çocuk bunu yapamaz. Ebeveynlerin büyük bir çoğunluğu eğitime başlamadan önce çocuğun ilgisinin başlaması gerektiğini düşünür(yaklaşık 2.5 yaşına kadar) ama ne yazık ki ailelerin kanıtlanmış bilgi ya da metotları yoktur. Ya anne babalarının kullandığı ya da arkadaşlarından duydukları metotları uygularlar.

    Metotlar

    1.Çocuk odaklı yaklaşım: Çocuk odaklı metot etkilidir ve temelde ebeveynin kontrolü elinde tutmasından kaçınan bir metottur. Bu yaklaşıma göre çocuklara tuvalet eğitimi çocuklardan tuvalete gitme isteği için ilk adım geldiğinde verilmelidir. Ebeveynler çocuktan önce ani bir giriş yaparsa çocuk tuvalet eğitimine karşıt tepkiler geliştirebilir. Brazelton ebeveynlere çocukları 18-30 ay arasındayken çocuğun tuvalete ilgi duymaya başladığı andan itibaren baskıcı bir tavır takınmadan sakin bir tutumla tuvalet eğitimini vermelerini tavsiye eder.

    Lazımlık çocuğun oyun odasına konabilir yavaş yavaş çocuğun tek başına tuvaletini yapmaya başlamasını sağlayan bir tavırla eğer ihtiyacı olursa lazımlığı kullanabileceği önerilir. Çocuk eğitimine kendi hızında devam eder. Lazımlığı bez ya da bezsiz oturabilir, etrafında altında pantolon olmadan dolaşabilir, pantolonunu kendi indirir ve lazımlığı kullanır. Çocuğun başarılır adımları ödüllendirilir.

    2.Bir günlük tuvalet eğitimi: Davranışçıdır. Model alma ve edimsel koşullanma prensiplerine dayalı bir metottur. 20ayını doldurmuş bir çocuk rahatsız edilemeyeceği bir yere konur ve altını ıslatan bir oyuncak bebeğin nasıl lazımlık kullandığı gösterilir. Çocuk herhangi bir şeyi serbestçe içmeye teşvik edilerek lazımlığa gitme ihtiyacı olduğunda pantolonunu çıkarıp çişini yapmaya başladığında eğitmen çocuğa sosyal övgüler verir. Eğer çocuk altına kaçırırsa o zaman çocuk azarlanır, ceza verilir ve pantolonunu değiştirilmesi gerektiği söylenir. Hata yaptığında aşırı tepkiler verildiğinde olumsuz duygusal sonuçlara yol açabilir.

    Bu yöntem çocuk odaklı yaklaşımdan daha etkili daha hızlı gelişimsel geriliği olan çocuklarda da etkili olmakta ancak bu metot bazı çocukların ters tepkiler vermelerine ve öfkelenmelerine neden olmaktadır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Danışanlara Brazelton’un çocuk odaklı yaklaşımını Foxx ve Azrin’in pekiştirmeleriyle birleştirilen bir metot önerilir. Küçük kazalar yaşandığında hayal kırıklığı yaşadığını hafifçe ifade etme bir defaki sefere ne beklediğini söylemesi önerilir. Eğer tuvalet eğitimi çabalarına çocuk geri çekilme, karşı gelme davranışlarıyla cevap verirse tuvalet eğitimine bir süre ara verilmeli. Ailesinde yatağı ıslatma vakası bulunan çocuklarda eğitime erken başlanmalı(12-15 aylıkken) erken çabalar çocuğun altını ıslatma olasılığını düşürecektir. Zamanında yapılan bir olumlu pekiştirme ve başarısızlıktaki hafif bir tasvip etmeyişin yoğun olduğu bir tuvalet eğitimi çocukların tuvaletlerini tutmalarına yardımcı olacaktır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması Gerekenler

    1-Çocuğun tuvalete ilgisi başlayana kadar beklenmeli, çocuk gerekli fiziksel özelliklerle donanmalı. Bütün bunlar geçtikten sonrada birkaç ay daha bekleyin. Çünkü çocuklar tuvalet eğitimine tam hazır olmadan da tuvalete ilgi duyabilirler. Genelde çocuklar iki ya da iki buçuk yaşında tuvalet eğitimine hazır olurlar.

    2-Tuvalet eğitimi boyunca çocuğun bezsiz dolaşmasına izin verin.

    3-Çocuğa yaptığı çabalar için güzel ama abartısız övgü cümlesiyle, ya da küçük bir pekiştirme ile(güzel bir çıkartma, şeker ya da çikolata) ödüllendirin.

    4-Küçük kazalarda hafif bir şekilde uyarın: ’Yere çişini yapmandan hoşlanmıyorum’.

    5-Onunla büyük bir çocuk gibi kendi başına tuvalete gidebileceğine inandırıcı bir konuşma yapın.

    6-Çocuğunuzun model alması için fırsatlar yaratın. Örnek modeller çocuğu motive eder ve öğrenmesini kolaylaştırır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılmaması Gerekenler

    1-Çocuğunuzun tuvalet ihtiyacı geldiğinde onu tuvalete aceleyle götürmeyin yoksa tuvaletle aceleyi bağdaştırır.

    2-Çocuğunuz kaza ile altına kaçırdığında ya da altında bebek bezi olduğunda onu suçlamayın, utandırmayın.

    3-Çocuğunuzda aranızda o dönemde kontrol mücadelesi varsa eğitime başlamayın.

    4-Çocuğunuzu gece tuvalete gitmesi için uykusundan uyandırmayın. Ona uyanmayı öğretmiyorsunuz.

    5-Tuvalet eğitimine stres yaratabilecek(ebeveynlerin boşanması, ebeveynlerin birinin hastaneye yatması, okula başlama, yeni bir eve taşınması, kardeş doğumu) dönemde başlamayın.

    6-Diğer bir gelişimsel görevi tamamlarken(yürümek gibi) başlamayınız.

    7-Uzun ve yavaş bir süreç olduğu unutmayınız. Bazı çocuklar beş yaşında olsalar bile popolarını silmede yardım isteyebilirler.

    8- Olaya gerçekçi bir şekilde yaklaşın, çocuğunuzun ihtiyaçlarına saygı duyun, kontrol mücadelesine girmeyin.

    Unutulmamalıdır ki tuvalet alışkanlığı, belirli bir olgunluk sonucu oluşur. Yeterli zihinsel ve bedensel gelişim olmadan bu alışkanlık öğrenilmez.

  • Her gün endişeli olma hali: yaygın anksiyete bozukluğu

    Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) olan kişiler hemen her gün çok yoğun bir kaygı yaşarlar ve bunun belirgin bir sebebi yoktur. Günlük hayatta yaşanan her hangi bir olay kaygıyı ortaya çıkarabilir.

    Bu insanlar başlarına bir felaket geleceği beklentisi içindedir. Açık bir neden yokken hep en kötü şeylerin olacağını düşünürler, her konuda evham yaparlar, sürekli gergindirler. Endişeler aile, sağlık, para, iş ya da eğitimle ilgili olabilir. Kafaları sürekli bu kaygılarla meşguldür.

    Aşırı gergin olma hali yorucudur. Günlük yaşam taşıyamayacağınız kadar ağır bir yüke dönüşür. Bu kişiler, kaygılarını kontrol edememekten yakınır.

    YAB belirtileri şöyledir:

    Huzursuzluk, aşırı heyecanlı ve endişeli olma

    Kolay yorulma

    Konsantrasyon güçlüğü, zihin duruyormuş gibi hissetme

    Sinirlilik

    Kas gerginliği

    Uyku bozukluğu (uykuya dalamama, uykuyu sürdürememe-ara ara uyanma, yorgun uyanma)

    Çocuk ve ergenlerde YAB tanısı koyabilmemiz için yukarıdaki belirtilerden en az birinin altı ay boyunca olması ve bu belirtilerin onun hayatını etkilemesi gerekir.

    Kaygılı çocuk ve gençler genellikle mükemmeliyetçidir. Yaptıkları küçük hataları çok büyük algılarlar. Hata yapmaktan kaçındıkları için bazen bir işe başlayamazlar, yapacaklarını ertelerler. Kurallara uymaya aşırı özen gösterirler. Bu nedenle büyükler sıklıkla kaygılı çocukları usluluğu ile örnek gösterebilir, oysa onlar içlerinde yoğun bir endişe taşımaktadır. Çevrelerindeki insanların onayını çok önemserler, onaylanmadıklarını hissettiklerinde sıkıntı hissi yaşayabilirler.

    Tedavide amaç çocuk veya ergenin kaygısı ile baş edebilmesini sağlamaktır. Aşırı kaygı nedeni ile yaşanan sosyal güçlükler, konsantrasyon güçlükleri ve buna bağlı oluşan iş/okul başarısında düşme gibi sorunlar, sorunu yaşayan çocuk veya ergenin kötü şeyler olacağı inancını destekler, kaygılarını arttırır. Böylece bir kısır döngü oluşur. Bu kısır döngünün kırılabilmesi için bireysel psikoterapi ve ilaç tedavisi kullanılır.